AybikeAfsar

THE “SİNAN UĞURDAĞ” SHOW

Son projesi SinanU’yla yakın takibe aldığımız Sinan’ı daha yakından tanıyın istedik. Zira kendisi yeteneğine inandığımız ve sizin de takip etmenizde fayda gördüğümüz insanlardan.
.
Geçmiş projelerinden, geleceğe dair planlarından, etkilendiği isimlerden ve daha pek çok şeyden bahsettik. Ortaya keyifli bir sohbet çıktı.
.
Unutmadan; SinanU’yu  6 Mayıs Pazar günü Boğaziçi Taşoda Festivali’nde izleyebilirsiniz. Bizden söylemesi.
.
Keyifli okumalar.
.
http://www.sinanu.com/
.
Aybike: Son projen SinanU’yla başlayalım söyleşimize. 2011 Aralık’ta Haylaz isimli EP’ni yayınladın. O zamandan bu zamana geçen süreden ve SinanU’nun oluşum sürecinden bahseder misin?
.
Sinan: 2006 yılından 2010 yılına kadar Makrodalga’yla çalışırken Makrodalga’nın janrıdan bağımsız, benim daha çok hoşuma giden tarzlarda besteler yapmaya başlamıştım. Bunları da bir şekilde insanlarla paylaşmak ve insanlara duyurmak istiyordum. Makrodalga’nın müziğine kendi müziğimi bir şekilde entegre etmek istedim ancak 3 kişiden oluştuğumuz ve özellikle klavye veya üflemeliler  gibi enstrümanlar kullanmadığımız için yaptığım besteleri kullanamayacağımı anladım. Çok uyumlu olduğumuz için gruba yeni birilerinin dahil olması da riskliydi. 2010 yılının Eylül ayında Makrodalga’nın dağılır gibi olmasıyla, Makrodalga devam edecek olsa dahi vaktim olduğu için kendi müziğime yoğunlaşmaya karar verdim. Yaptığım bestelerden 4 tanesi hazır gibiydi; aranjmanlarını yapmam gerekiyordu. 2 tane de yarım olan bestem vardı. Daha sonra Be The Bandyarışmasına katılmak istedim ancak yarışma gereği 6 tane beste gerekiyordu. Bu süreçte inanılmaz bir stresle evde kayıt yapmaya başladım. Tamamen evde kendi imkanlarımı kullanarak kayıtları yaptım ve yolladım. Yalnız yarışmaya yollamadan evvel 15 dakikalık bir video gerekiyordu. Bunun için de güvendiğim müzisyen arkadaşlarıma başvurdum, onlar da sağ olsunlar kırmadılar. Beraber videoyu kaydettik ve bu proje böylece kaldı. Be The Band’den çok iyi bir sonuç beklemiyordum çünkü çok kısa sürede kaydettik, canlı davul kaydı alamadık. Vokallerim de istediğim gibi değildi. Daha sonra Haziran ayında Yiğit Soncul’la konuştuğumda kayıtları daha düzgün bir şekilde kaydetmeye ve EP yayınlamaya karar verdik. Bu süreçte yardımcı olan Hakan Odabaşı’na, Yiğit Soncul’a,  Doğu Orcan’a ve çizimleri yapan Tuğçe Acuner’e çok teşekkür ediyorum; destekleri epey önemliydi benim için. Kayıtları tekrar yaptım, davulları Burak Ülke çaldı. Vokalleri SAE’de kaydettim, grafiklerin de ortaya çıkması, web sitesinin tasarımı derken Aralık ayını buldu bu iş. Yardımcı olan arkadaşlarım olmasaydı böyle bir şey ortaya koyamayabilirdim.Daha Fazla, Haylaz ve Burada Olsaydın bu sürecin sonunda yayınlanmış oldu.
.
Aybike: Peki, EP’nin dağıtım süreci nasıl geçti? EP’nin ulaşmasını ve dinlemelerini istediğin insanlar bundan haberdar olabildi mi?
.
Sinan: Açıkçası biraz bizim haylazlığımızdan EP’yi hardcopy olarak basmadık. Aslında basmamız gerekirdi zira 2010’lu yıllarda başarılı olan grupların işlerine baktığımızda görsellerin epey önemli bir noktada durduğunu fark edebiliyoruz. Mesela ben Myspace’ne girdiğim bir grubun grafikleri özensizse müziğini dinlemeyebiliyorum. O sebeple az önce de dediğim gibi dağıtım mevzuunun üzerinde çok sıkı durmadık.
.
.
Aybike: SinanU’nun müziğini dinleyen herhangi  biri sözlerin yoğun bir şekilde ön planda olduğunu hemen fark edebilir. Bu senin bilinçli olarak, SinanU müziğinin karakteri bu minvalde olmalı diyerek verdiğin bir karar mı?
.
Sinan: Bu durum için bilinçli veya bilinçsiz diyemem çünkü ortaya çıkan şey bu şekilde. Arkadaş çevresinde de hep söylüyorum; ben yaptığım müziği belli bir kesime beğendirmek için veya birilerine yönelik yapmıyorum. İçimden geldiği gibi yapıyorum. Yaşadıklarımla alakalı müzik yapıyorum. Edebiyatla aramın iyi olmadığı da aşikar; çok az kelime kullanarak çok fazla şey anlatamıyorum. İster istemez çok söz oluyor ve bu durumdan da mutluyum açıkçası. Daha fazla söz olsun, dinleyenler de böyle dinlesin.
.
Aybike: SinanU’nun müziğini nasıl tanımlıyorsun? Müziğini dahil ettiğin net bir janrı var mı?
.
Sinan: Genel olarak pop diye nitelendirebilirim ancak “subgenre”lar da oluyor tabii. Mesela Burada Olsaydın’ın akor geçişi ve vokal yapma tarzım biraz daha caza yaklaşabilir. Haylaz’daki gitarlar daha funk olabilir, vokaller soul olabiliyor. Ancak genel bir tanım yapmam gerekirse pop’a daha yakın.
.
Aybike: SinanU’dan önce Makrodalga’yla müzik yaptığını söyledin. Makrodalga’yla mı birlikte ciddi manada müzikle ilgilenmeye başladın?
.
Sinan: Çok küçük yaşlarda müziğe başladım, anneannem piyanistti. Sekiz yaşıma kadar anneannemle beraber piyano çaldım. Sonra yedi sene kadar ara verdim piyanoya,  klasik ve elektro gitar çalmaya başladım. Lisede KASDAV’a katıldım ve en iyi vokal 3.lüğü,  en iyi orkestra 2.liği ödüllerini aldık. Bu süreç 2006 yılına kadar böyle geçti. Makrodalga’yla da cover yaparak çalmaya başladık. Sonra kendi bestelerimizi ürettik, 4 parçalık EP kaydettik. İlerleyen senelerde de toplamda 3 tane EP kaydımız oldu. İyi bir süreçti benim için. Şu an o tarz bir müzik yapmadığım ve kendi algım doğrultusunda müzik yaptığım için mutluyum fakat bir yandan da o dönemi özlüyorum. Zira Makrodalga’yla çalmak çok eğlenceliydi, çok uyumluyduk ve bu da sahne enerjimize yansıyordu. 2010 civarı Makrodalga bittikten sonra da kendi müziğimi yapmaya devam ettim. Toparlamak gerekirse; Makrodalga öncesinde de müzik yapıyordum bir dönem Sapan’da çaldım. Baykal Ada’nın bana önemli katkısı olmuştur o dönemde.
.
Aybike: SinanU konserlerinde tamamen kendi bestelerini mi çalıyorsun? Konserde cover’ladığın gruplar da var mı?
.
Sinan: 1-2 tane cover yapıyoruz. Sağlam prova aldığımızda, iyi hazırlandığımızda yeni parçalar çalmaya çalışıyoruz. Yeni konserde yeni EP’den parçalara da yer vereceğiz. Şu an hazırda 6 tane şarkı var ancak yeni EP’ye 4 tanesini koyacağım geriye kalan 2 tanesine de konserlerde yer vermeyi planlıyorum. Sadece kendi parçalarımı çaldığım zaman beni hiç bilmeyen, şans eseri Dogz Star’a veya Peyote’ye gelmiş ve konserime getirilmiş insanlara da hitap edebilmek için 1-2 tane cover yapmakta fayda görüyorum –ki büyük gruplar dahi bunu yapıyor. En son verdiğimiz konserde de Maroon 5 ve Rob Thomas cover’ı yapmıştık.
.
Aybike: Müziğin dijitale geçişini nasıl değerlendiriyorsun?
.
Sinan: 90’lıllarla beraber, en basit örneği,  insanlar dışarıda top oynamak yerine evde FIFA oynamaya başladı. Bu değişim hayatımızın kaçınılmaz bir parçası. Kayıtların dijital olması, insanların “download” etmesi ve albüm almaması hepimizin yaptığı bir şey. Ben şunu düşünüyorum; plak şirketim bunu anlamayacak olsa kendi albümümü bile “rapidshare”e koyabilirim insanlar daha çok dinlesin diye. Bu durum pek çok noktada iyi bir şey; ulaşılır olması daha kolay. Müzisyen daha az para kazanıyor ama daha geniş kitlelere hitap edebilmek için de dijitalize olmak gerekiyor.
.
Aybike: SinanU dışında dahil olduğun, uğraştığın projeler var mı?
.
Sinan: Arkadaşım Ayşesu Zorlutuna’nan kısa filminin başına ve sonuna müzik yapmıştım. Hatta IMDB’de adım var. (gülüyoruz) O tekrar kısa film çekecek ve müzik kısmında yer alacağım. Kendisi beraber çalışmaktan zevk aldığım bir arkadaşım, projelerinde iyi anlaşıyoruz. Bunun dışında okul olduğu için çok fazla vaktim olmuyor. İlerleyen zamanlarda belki bir stüdyoya girip çalışmam mantıklı olabilir zaten eğitimini aldığım bir şey. Evde deneysel çalışmalarım var. Yeni EP hazırlıkları devam ediyor.
.
Aybike: Club Bangkok’la bir çalışman olmuş?
.
Sinan: Doğu, Haylaz EP’sinde bir parçama remiks yapmıştı. Onlarla aslında çok projemiz var. Bunun dışında Gigology isimli label var, oradaki arkadaşlarımla bir şeyler yapmak isterim. Vakit bulursak neden olmasın?
.
Aybike: Dijitale geçişten, albüm satışlarının düşmesinden ve konserlerden bahsettik. Senin yakın gelecekte vereceğin konserler var mı?
.
Sinan: Aslında ben şu an için yaptığım işi para kazanmaktan ziyade insanlara müziğimi tanıtmak amacıyla yapıyorum. Para tabii ki hayatını devam ettirebilmen için önemli bir faktör ancak karşılıklı güveni sağlayabilmek daha önemli. İyi müzik yaptığında, insanlar senin müziğine güvendiğinde o sürecin bir sonucu olarak para kazanmaya başlıyorsun zaten. Pek çok grubun güncellemelerini takip ediyorum ve geçenlerde de dead metal grubu All Shall Perish’in yazdığı 6 sayfalık blog yazısına denk geldim. Matematiksel işlemler vardı yazıda ve yaptıkları Doğu Amerika turundan neredeyse para kazanmadıklarını ifade ediyorlardı. Onun için konserden para kazanmak da aslında pek mümkün görünmüyor Türkiye standartlarında büyük bir grup değilsen. Şu anda parayı kafaya takma gibi bir durumum söz konusu değil. Müziği kendim için yapıyorum ve insanlar beğenirlerse de bir şekilde karşılığını alırım diye düşünüyorum. Konser vermeye gelince de; stüdyo parasını ve bana eşlik eden arkadaşlarıma bana ayırdıkları zamanın karşılığını verecek kadar gelir elde ettiğimde (onların böyle bir beklentisi olmasa bile) daha sık sahne alabileceğime inanıyorum.
.
Aybike: Bestelerini yaparken nelerden etkileniyorsun?
.
Sinan: Bestelerimin büyük bir kısmını yaşadığım şeylerden ve ikili ilişkilerimden etkilenerek yapıyorum. Bazen kendi içimde politik parçalar da yapıyorum ancak bunları kaydetmek istemiyorum. Zira politik görüşümden ötürü müziğimin dinlenmesini istemiyorum. Çoğu insan bu görüşümü eleştirebilir ancak bana göre insanlar müziği politik içeriğinden ziyade güzel olduğu için dinlemeli. Ben de Bob Marley dinliyorum fakat bunun temel sebebi  Afrika’nın birleşmesinden ziyade icra edilen müziğin güzel olması. Kısacası, politik içerik bağlamında bu yolun yolcusu olmadığımı düşünüyorum.
.
Aybike: Etkilendiğin müzisyenleri sorsam?
.
Sinan: Son 5 sene boyunca Fall Out Boy’u çok dinledim, çok da etkilendim. Fall Out Boy’un  vokalisti Patrick Stump’ın yaptığı Soul Punk albümünü çok dinliyorum ve herkese de tavsiye ediyorum. Jason Mraz var çok dinlediklerim arasında. Çocukluğumdan itibaren babam dinlediği için pazar sabahları dinlediğim ve şu anda da dinlemeye devam ettiğim Pat Metheny var ama müziğimi dinlediğinizde alakası yok çünkü kendisi yoğun bir şekilde caz yapıyor. Bunlar dışında Sam Sparro ve Two Door Cinema Club dinliyorum.
.
Aybike: Lokal sahneden beğenerek dinlediğin isimler kimler peki?
.
Sinan: Takip ettiklerim arasında geçen gün Boğaziçi Grupları Sahnede’de yer alan, orada ilk kez dinlediğim ve çok beğendiğim Mispis var. Sahne enerjilerini çok iyi buldum. Ciddi manada müzik yapmaya başlamamda önemli bir etkisi olan Sapan’ın vokali Baykal Ada’dır. Sapan’ı takip ediyorum. Sakin’i severek dinlerim. Bora Uzer dinliyorum; son albümünden bilhassa bazı şarkılarını epey dinledim.
.
Aybike: SinanU’yu ileride taşımak istediğin bir nokta ve gelecek planların var mı?
.
Sinan: Bir şeyle uğraşıyorsam en iyisini yapmak isterim ve bundan ötürü hiçbir zaman önüme net bir hedef koymadım. Şu kadar iyi olursam, şu kadar meşhur olursam veya şu kadar para kazanırsam bana yeter gibi belli spesifik bir amacım yok. Ancak en azından hayatımı SinanU’yla veya ses mühendisliği, film müziği, dizi müziği yaparak sürdürmek yani müzikle hayatımı devam ettirmek beni en çok hoşnut edecek şey olacaktır ileriye yönelik.  Kendi müziğimi yapmak, insanların müziğimi beğenmesi ve iyi geri dönüşler almak güzel olur –ki bu doğrultuda gideceğine inanıyorum. Yapabileceğim şeylere güveniyorum. Gerçi şans ve bağlantı faktörünü da atlamamak gerekiyor. İnsanların yaptığım işe değer vermesi, saygı duyması mutlu eder beni tabii ki.
.
.

Top 10: Red Hot Chili Peppers

.
Red Hot Chili Peppers‘la münasabete girmemiş birileri var mıdır acaba? Hayatının bir döneminde kulağının bir köşesine RHCP şarkıları takılıp kalmayan? Zira böyle bir şey mümkün olamazmış gibi geliyor insana. 10 stüdyo albümü devirmiş, pek çok hit şarkıya ve efsane albüme imza atmış Amerikalı ekip hakkında merak etmeyin uzun uzadıya methiyeler düzmeyeceğim. Hep beraber sabırla bekleyelim 8 Eylül’ü.
.
Geç olsun, güç olmasın.
.
Söz, orada olacağız! Şimdiden ısınma turlarına başladık.
.
Keyifli dinlemeler.
.
10. Show Me Your Soul- Mother’s Milk
Bu şarkı alıştığımız RHCP tınısının biraz daha uzağında. İlk dönemlerinden, takvimler 1989’u gösterirken ve John Frusciante kadroya henüz dahil olmuşken. Havada funk kokusu var.
.
.
9. Give It Away- Blood Sugar Sex Magic
Ekibin punk damarı kabarmış; gençler haylazlık peşinde. Adeta “buradayız” diye bağırıyorlar. Fark etmemek elde mi? 1991 senesi için olduğu kadar RHCP için de bu albüm tam bir başyapıt adeta.
.
.
8. Snow (Hey Oh)- Stadium Arcadium
John Frusciante…
.
.
7. Californication- Californication
Epik. Dillere pelesenk. Hollywood’un karanlık yüzü.
.
.
6. Dani California- Stadium Arcadium
Dinledikçe dinleyesi geliyor insanın. Dani’nin hikayesine kulak verin. Videosu da bir ayrı güzel. “Who knew the other side of you?…”
.
.
5. Aeroplane- One Hot Minute
RHCP’nin bir dargın bir barışık sevgilisi John Frusciante’nin yokluğunda Dave Navarro (Jane’s Addiction) vardı. “Music is my aeroplane, it’s my aeroplane…” Aynen.
.
.
4. Suck My Kiss- Blood Sugar Sex Magic
Ah, ah şarkı adlarıyla mı aşmış dersin, müziğiyle mi aşmış dersin yoksa komple mi aşmış dersin bu albüm için? Günün birinde albüm yapıp yetmezmiş gibi albümün adını da Blood Sugar Sex Magic koyacağım. İtiraflar köşesinde bu hafta.
.
.
3. By The Way- By The Way
Bir jenarasyonun RHCP ile kucaklaşması bu şarkıya tekabül ediyor. Beat’leri can yakıyor.
.
.
2. Scar Tissue- Californication
Frusciante döktürüyor, benim kalbim sızlıyor. Uzun yollar bu şarkıyla şenleniyordu.
.
.
1. Under The Bridge- Blood Sugar Sex Magic
RHCP’nin kırılma noktası. Underground’dan mainstream’e akış.
.
.
.

Gerçekten Geliyor: Morrissey


Canımsın be Moz…

RHCP’den sonra bir diğer güzel haber de Morrissey cephesinden. Takvimler 19 Temmuz Perşembe‘yi gösterdiğinde, 19. İstanbul Caz Festivali kapsamında Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi‘nde Moz’un yürek parçalayan şarkılarını hep beraber söylüyor olacağız.
Vallaha da heyecan bastı. Şimdilik bununla yetinelim:

Esas Oğlan: Brandon Flowers

Bıyık O’na çok yakışıyor…
 

Fakir Ama Gururlu: “The Bilmem Neler” (The Vines, The Hives, The White Stripes) furyasının ortalığı kasıp kavurduğu dönemde New Order‘a göndermeli grubu The Killers ile gündemimize düştü Brandon Flowers. Yıl 2004’tü o zamanlar ve ağzı süt kokan, bebek yüzlü bu gencimiz şımarık, yer yer “poser”, hafif de şapşal halleriyle elbette gönüllere hızlı bir giriş yapmakta zorlanmadı. Hot Fuss‘ın birbiri ardına patlayan hitleriyle bundan sonra ne olacak merakını uyandırmakta da gecikmedi. Şöyle ki:
.
.
Biz Sevişiyoruz: Takvimler 2005’e tekabül ettiğinde ise Brandon Flowers’ın prodüksiyon harikası jest ve mimiklerinin işe yaradığını cümle alem tecrübe etmiş olduk. Zira 2005’te NME tarfından “Best Dressed” ve “Sexiest Man” sıfatlarına layık görüldü. İşte o gün Brandon Flowers için bebek suratlı, sevimli genç imajının ve tavrının rafa kalktığı gündü. Keza Sam’s Town dönemiyle beraber bıyıklı, kendinden emin ve cool niteliklerinin yürürlüğe girdiği zamanlar da başlamış oldu. Day & Age ile de pekişti.
.
Bitmesin Bu Rüya: 2010 senesinde solo kariyer dolaylarında Flamingo ile test sürüşü yapan Brandon Flowers alnının akıyla bu işi de tecrübe etmiş oldu. İngiliz tandanslı Amerikalı sanatçıya gelen eleştirilen olumlu olmakla birlikte listelerin ilk 10’una girmesini tesciller minvaldeydi. Stil sahibi, mormon, 3 çocuk babası güzel insan Brandon Flowers’ı ilerleyen günlerde yeni The Killers albümüyle kucaklayacağız. O güne dek albümü heyecanla beklemekte ise bir sakınca görmüyoruz.
.
  .

Top 10: St. Vincent

Hayran…

Salı akşamı İstanbullu dinleyicilerin deyim yerindeyse bağrına bastığı, iğne atsan yere düşmez kıvamda izlediği müziği güzel, endamı güzel sanatçı St. Vincent‘tı. Salon İKSV‘yi dolduran kalabalığa dahil olduk ve St. Vincent’a hayran kalarak geceyi sonlandırdık. 2011’in ikinci yarısında yayınladığı Strange Mercy albümü ile yıldızı parlayan St. Vincent mahlaslı Annie Clark‘ın gece boyuncu yüzünden gülümsemesi eksik olmadı. Pozitif enerjisini ve samimiyetini dinleyicileriyle paylaştı. Tatlı ve huzurlu müziğini hep birden ağızdan söyledi Salon’u dolduran kalabalık. Ses ve ışık sistemininde de yerli yerinde olmasıyla mest olduğumuz ve herhangi bir tersliğe maruz kalmadığımız saatler geçirdik. Son albüm, Strange Mercy ağırlıklı konserin şüphesiz ki en unutulmaz anı Annie Clark’ın punk atağı oldu; seyircilerin arasına karışıtı, gitarını bırakııp sahneye çıktı. Eminim ki pek çok kişi böylesine yoğun ve kulakların pasını silen bir konser beklemiyordu. Zira Annie Clark beklenenden fazlasını sundu, kalplere dokundu ve sahneden ayrıldı.

St. Vincent’ın canlı performansının etkisinden henüz sıyrılmamışken bu unutulmaz konseri top 10 vesilesiyle dillendirelim ve tekrar kulakları şenlendirelim istedik. Bizden söylemesi; St. Vincent bir kez daha bu topraklara uğrarsa kaçırma gafletine düşmeyin!

Keyifli dinlemeler. Buyrunuz:

10. Jolene ( with Bon Iver)
Şarkı üretimindeki başarısını “cover” hususuna da yansıtan St. Vincent bağımsız müzik sahnesinin ağır topu Justin Vernon’la Jolene’i söyleyerek yerinde bir harekette bulunmuş.

9. Dilettante- Strange Mercy
St. Vincent dinlemek keyif verir.

8. Your Lips Are Red- Marry Me
Konserin kapanışını bu şarkıyla yaptı, isabetli oldu.

7. Paris Is Burning- Marry Me
“Dance poor people dance and drown, dance fair Paris to the ground…”

6. Black Rainbow- Actor
Karanlık…




5. Laughing With Mouth Of Blood- Actor
Dinleyin, dinlettirin; zararı olmaz.

4. Chloe In The Afternoon- Strange Mercy
Son albümün ağır toplarından.

3. The Strangers- Actor
“Paint the black hole blacker, paint the black hole blacker…”

2. Cruel- Strange Mercy
Bu şarkı epey zalim esasen; kulağınıza ve dilinize yapışıp kalıyor, kurtulamıyorsunuz. Ah videosu…

1. Surgeon- Strange Mercy
St. Vincent müziğinin bir bütün olarak karakteri tam da bu şarkıya tekabül ediyor.

RÖPORTAJ: ON YOUR HORIZON

On Your Horizon’ı ilk kez geçen sene Demonation Festivali’nde izledik. İcra ettikleri müzik, tavırları ve canlı performansları o kadar güzeldi ki, peşlerine düşmekte hiçbir sakınca görmedik.
.
O günden bu yana takipteyiz ve On Your Horizon’ı ıskalamamanız gerektiğini düşünüyoruz. Henüz kendilerini keşfetmemişseniz buyurunuz.
.
Keyifli okumalar.
.
http://www.myspace.com/onyourhorizontr
.
Aybike: 2009’da tek kişi olarak şekillenmiş On Your Horizon daha sonra bir araya gelmişsiniz. Geçtiğimiz 2 yıl içinde de epey konser verdiniz ve sizi takip eden bir dinleyici kitlesi edindiniz. Bu süreçten bahseder misiniz?
.
Rammy: Aslında herhangi bir beklenti ve grup fikri olmadan evde 2-3 parça kaydettim. Birden bire esti. Kaydettiğim parçaları hemen gecesinde Myspace’e koydum, alışkanlığımdır Myspace. Ama hakikaten hiçbir beklentim yoktu. Aynı gün tonlarca mesaj gelince Fransa’dan Polonya’dan ve daha birçok yerden, şaşırdım ve ilk haftaydı sanırım konser teklifleri gelmeye başladı. O zaman işte bir grup olsun çalmaya başlayalım fikri oluştu. Birkaç parçanın bass’ını Tuğrul çalmıştı zaten daha öncesinde de beraber çalışmışlığımız var. Sonra Myspace aracılığıyla insanlara ulaşmaya çalışırken Gülşah’la tanıştık takip ediyormuş o da.
.
Gülşah: Ben o sırada Eskişehir’de müzik yapan grupları Myspace’ten araştırıyordum. O zaman benim başka bir projem vardı ancak yeni projeleri de takipteydim. Sonra On Your Horizon’ı gördüm ve çok beğendim. Davulcu aranıyor ilanını görünce de beraber çalıştığımız Ender’e haber verdim. Ender sonrasında Rammy’le bağlantıya geçti.
.
Ender: İnternetten konuştuk, Eskişehir küçük bir yer sima olarak hatırlıyormuşuz da birbirimizi. Biz Tuğrul’la da tanışmıştık başka bir proje için zaten. Öyle olunca birlikte çalışmaya başladık, apar topar bir konser verdik, ODTÜ’deydi. Sonrasında bu müziği birlikte çalmaya karar verince bir eksiklik fark etti kulağımız. Gülşah’la konuştuk ve aramıza katıldı. Çok uzun zaman geçmeden birkaç konser daha verdik. Provalarda da evde alırken provayı “Oldu mu? Evet oldu.” deyip sahneye attık kendimizi . O yüzden de diyoruz ki On Your Horizon’ın yaşama alanı sahnedir.
.
Gülşah: Sahnede bir forma kavuştu On Your Horizon. Viyolonsel kayıtları esnasında evde oturduk ve bunun müziğe nasıl katkısı olur diye düşündük beraber. Ancak her şey sahnedeki doğaçlamamızla başladı.
.
Rammy: Kaydedilmiş 10-11 parça vardı. Ama sonuçta tek bir insanın çıkardığı şeyler olduğundan “Gülşah sen şöyle çal, Tuğrul da şöyle çalsın.” mevzusundan tamamen sıyrılmış oldu o noktadan sonra. Tabii ki evde prova aldık ancak bundan daha ziyade direkt sahneye atladık. Zaten bir araya geldikten bir hafta sonra konserler başladı. Eskişehir’de ve Dogzstar’da konser verdik. Grup formunu alır almaz da bir haftada üç konseri peş peşe verdi On Your Horizon. Dogzstar ve Peyote sürecinde de acaba daha neler yapabiliriz diyerekten biraz daha emprovize çalışmaya başladık sahnede. Parçalar da sahnede şekillenmeye başlamış oldu böylelikle. Bu kez benim yaptığım parçalar olmaktan çıktı grubun hissettiği ve ürettiği parçalar olmuş oldu.
.

.
Aybike: Yaptığınız vokal odaklı bir müzik değil; post-rock yapıyorsunuz ve düşünüldüğünde bunun temel bir dezavantajı var. Zira hep birbirine benzeyen ve tekrar eden melodilerden oluşuyor.
.
Rammy:  O üzerine tartışabileceğimiz bir konu çünkü post-rock’ın bir janr olup olmadığı problemli bir mesele. Çok alakasız bir grubu dinleyip ben buna post-rock’tır diyebiliyorum çünkü post-rock janr’dan daha fazlasını, bir duruşu ifade ediyor benim için.
.
Buse: İstanbul’daki grupların bir kısmı da öyle mesela; post-rock yapmadıklarını vurguluyorlar. On Your Horizon’ın da tavrı bu yönde mi?
.
Rammy: Janr çerçevesinde değerlendirdiğimizde post-rock grubu değiliz kesinlikle, olamıyoruz. İsterdik herhalde ama bizim kimyamız farklı bir şeyler çıkarıyor. Post-rock bir duruşsa eğer, kural olmayan ve standart şarkı formundan sıyrılmaya uğraşan bir şeyse o zaman post-rock grubuyuz. Bu olaya nereden baktığımızla alakalı; 90’lardan sonraki post-rock gruplarının hep birbirine benzemesinden kaynaklanıyor bu durum zaten. Mogwai var, Mogwai benzeri gruplar var ve dolayısıyla bir janr şekillenmiş oluyor.
.
Buse: Explosions In The Sky veya Mogwai  dinliyorsan, On Your Horizon’ı da çok seversin gibi tepkiler almıştım çevremden sizi ilk keşfettiğim dönemler. On Your Horizon’ın bu gruplardan etkilendiğini söyleyebilir miyiz?
.
Gülşah: Hepimizin etkilendiği şeyler bambaşka aslında. Viyolonsel çok şeyi değiştirdi diye düşünüyorum. Mogwai veya diğer post-rock gruplarının icra ettiklerine biraz yakın denebilir ama viyolonseli biz şu çalışmada biraz melodik kullanıyoruz. Daha fazla solosu var. Bundan sonraki projede biraz daha ambient düşünüyoruz aslında. Rammy, post-rock’a yakın bir şey yaptı. Her birimizin algısı farklı. Dolaysıyla da bütün bu farklılıklar birleşince bambaşka bir şey ortaya çıkıyor. Belki de bu yüzden tam olarak post-rock diyemiyoruz. Biz daha çok experimental ve ambient müzik yapan bir grubuz.
.
Rammy: Ben daha çok Nick Cave ve Jeff Buckley dinliyorum, bunu açıkça söyleyebilirim. Otoritelerin ilk post-rock albümü olarak kabul ettiği albüm Talk Talk’un Spirit Of Eden’ı ve post-rock henüz janr olmamışken yapılmış. Bugün o albümü dinleyen bir post-rock dinleyicisi albümün post-rock olmağını iddia edebilir. Başka bir konuya atlayacağım ama işlenen, aşılanan bir şeyler var hepimize. Onun neticesi olarak bugün bir müzik türüne post-rock etiketini yapıştırabiliyoruz. Aslında müzik etiketlenmemesi gereken bir olaydır.
.
Aybike: Haklısın, günümüzde bir parçanın birçok etiketi olabiliyor. Müzik janrları arasındaki kalın duvarlar yıkıldı bir nevi. Peki, EP’yi yayınlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?
.
Rammy: Dört parçayı paylaşmıştım ilk olarak. Sonrasında elimdeki parçaları da derleyerek “Home” albümünü oluşturduk. Evde kaydedildiği için “Home” adını aldı. Hala çok iyi tepkiler geliyor, hala indiriliyor. Yeni yeni insanlar keşfedebiliyor. 2 yıl önce o albümü indiren Polonya’da ve Fransa’daki dinleyicilerimizle çok yakın arkadaş olduk. Albüm, bir şekilde bağlar kurulmasına vesile oluyor.
.
.
Buse: Polonya, Fransa ve birçok ülkeden dinleyici edindiğinizi söyledin. Peki, Türkiye’de bir post- rock algısı oluştu mu?  On Your Horizon Türkiye’den de aynı tepkiyi alabiliyor mu?
.
Rammy: Kesinlikle oluştu hatta bu konuda mütevaziliği bir kenara bırakabilirim. Bir sürü grup var Türkiye’de ve grupların çoğu kendi kabuğuna çekilmiş bir haldeydi. Daha küçük bir kitleye hitap eden, televizyondan, radyodan, başka bir konser mekanından veya başka bir şehirde çalmaktan çok uzakta duran bir tavra sahiptiler. Belki de çok doğru bir zamanda başlamış olmamız etkendir bu konuda ancak bizimle beraber bu işin algısı biraz daha genişlemiş oldu diye düşünüyorum.
.
Gülşah: Şu an baktığımızda post-rock janrı içinde müzik yapmaya başlayan bir sürü grup keşfetmeye başladık. Belki de bizim algımız değişti.
.
Rammy: Gruplar etkileşim içindeler. Birilerinin kapı açması gerekiyor. Nublu özünde bir jazz club olmasına rağmen farklı tarzlara da sahne veriyor, biz de çaldık mesela. Rock’n Coke’ta bir sahne daha kuruldu. Bu noktada etkileşimin iyi bir parçası olduğumuzu düşünüyorum.
.
Gülşah: Aslında indie veya post-rock gruplarının daha çok sahne alabilmesi, Demonation Festivali gibi, organizasyonların daha çok olması gerekiyor. Bunun gibi festivaller, sizin gibi izleyen dinleyen takip eden yazarlar çoğaldıkça ve daha çok konuşuldukça bağımsız grupların yeraltından çıkabileceğine inanıyorum.
.
Aybike: Konserler ve festivaller mevzuunda İstanbul’u nasıl yorumluyorsunuz ?
.
Rammy: Acayip bir tüketim şehri İstanbul. Burada herkes uğraştığı işi bir sene sonra bırakabiliyor ve herkes başka bir şeyin peşinden gidebiliyor.
.
Gülşah: İletişim de çok önemli. Konserler popüler kültüre hizmet ediyor ya Türkiye’de, bence insanların çoğu bundan da sıkıldı. Dinleyicilerin kendini yansıtabildiği ve kendinden bir parça bulabileceği bir ortama ihtiyacı var. Bunu en iyi bulabildiğimiz yer konser salonları. Çünkü orada dinleyici aynı düşünce ve aynı heyecanı başka insanlarla paylaştığını hissedebiliyor. Dolayısıyla bağımsız müziğin yalnız olan ya da içine kapanık insanları sokağa atabildiğini düşünüyorum ben, böyle bir gücünün olduğuna inanıyorum.
.
Aybike: Birleştirici bir etkisi var kesinlikle. Daha fazla konser seçeneğini var dinleyicilerin. Peki dinleyici kitlenizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü bazı müzisyenler konserlerin sosyalleşme yeri olarak algılanmasından problem yaşayabiliyor; gürültüden ötürü ya erken bitiriyor ya da bis yapmıyor.
.
Gülşah:  Gürültülü müzik yapıyoruz ancak seyircimizden kötü bir tepki almadık şimdiye kadar. Bu bizim için çok büyük bir şans. Hiçbir konserde gerilmedik.
.
Rammy: Geçen sene 6:45’teki performansımızda çok güzel bir şey oldu. Herkes ayaktaydı önceleri ve sonradan yere oturdu dinleyiciler. Sessizce konseri dinlediler ve çok güzel bir ambiyans yakalandı. Müziğin bir işlevi de dinleyiciyi kişisel dünyasında bir yolculuğa çıkarmak olmalı.
.
Aybike: Misal punk civarlarında müzik yapıyor olsanız dinleyici bağıra çağıra şarksını söyler, dansını da eder. Ancak post-rock, shoegaze ve ambient gibi türlerde dinleyicinin daha fazla odaklanması gerekiyor o kişisel yolculuğa çıkabilmek için.
.
Gülşah: Benim dikkatimi çeken şey genelde şu oldu konserlerde; genelde tek geliyor insanlar. Konser bittikten sonra görüşüyoruz, bir arkadaş grubuyla gelen insan sayısı az oluyor. En son Peyote konserinde Rammy’nin okul arkadaşlarının kalabalığı ve bizi tanıyan insanlar vardı. Genelde kendi iç dünyasında yaşayıp bir şeyleri paylaşmak için gelen insanlar var gibime geliyor. Ve sahnedeki enerjimizle dinleyici odaklanabiliyor, etrafta konuşacak fazla insan olmadığı için. Biz seyircimizi çok seviyoruz.
.
Aybike: Roxy Müzik Ödülleri’nde üçüncülük almışsınız. Bunun ne minvalde etkisi oldu?
.
Rammy: Roxy’e katılma sürecimizde çok kararsızlık yaşadık çünkü müziği yarıştırılabilecek bir olgu olarak görmek ya da bunun bir yarışma olmadığını kabullenme fikirleri çok çatıştı. Neticede de Roxy’nin başvuruları kapanmadan hemen bir gün öncesi karar verdik. Şu an düşününce iyi ki yaptık diyebiliyoruz çünkü her defasında yeni yeni insanlar hayatımıza girmiş oluyor.
.
Gülşah: Aslında biz yarışmaya insanlara ulaşmak için katıldık. İkinci konserimizdi sanırım Roxy yarışması. Eskişehir’de bir barda çalarken böyle bir fikir vardı ortada ve amaç kazanmak değildi sadece; Eskişehir’den başka bir yerde ve başka insanlara çalma fikri çok güzel geldi. Yarışmayı kazanmak bizi çok büyük bir yere taşımadı ancak bize destek olan ve bizi beğenen insanların sayısı arttı. Olması gereken de buydu. Bizi motive etti açıkçası.
.
Ender: Biz oraya gittiğimizde diğer grupları da dinledik. Baktığımızda içinde vokal olmayan enstrümantal müzik yapan, bizim tarzımızda finale kalmış bir grupta yoktu. Dolayısıyla herhangi bir beklenti hiçbir zaman olmadı. Sahnede çaldık inmemiz lazımdı ama insanların öyle bir tepkileri ve alkışları vardı ki konserde miyiz yarışmada mıyız onu karıştırdık bir an. Ondan sonrada kendi adımıza şöyle bir artısı oldu; biz bu işi ve insanlara ulaşabileceğimizi fark ettikten sonra, insanlarla aynı duyguyu paylaşabileceğimizi gördükten sonra daha keyifli ve daha çok sahne alarak yolumuza devam etmeye çalıştık. Yarışmanın sonucu olarak da İstanbul’un çeşitli mekanları bizleri sahnelerinde ağırlamak üzere geri döndü.
.
Aybike: Bu sene Rock’n Coke’ta da sahne aldınız. Nasıl bir tecrübeydi sizin için?
.
Ender:  Çok değerli mekanlardan bahsediyoruz ancak teknik açıdan baktığımızda kabul etmek gerekir ki Rock’n Coke’un sunduğu imkanlarla sahnede olmak, diğer mekanlarda pek mümkün olmuyor. Büyük bir sahnedesiniz ve oldukça kalabalık bir dinleyici kitlesine hitap ediyorsunuz. Bu gerçekten bir avantaj. Neticede çok büyük bir festival ve bunun teknoloji bazında da olumlu getirileri var. Bunu tecrübe etmek güzel bir şeydi. Keza aynı sahneyi paylaştığınız müzisyenler de oldukça değerli. Yurtdışındaki festivallere başvurduğumuzda Rock’n Coke bizim için referans olabilir. Ancak Rock’n Coke’ta çaldık artık küçük sahnelerde sahne almayız, tavrımız tamamen değişti gibi bir tutumumuz kesinlikle yok tabii.
.
.
Aybike: Yeni albüm hazırlıkları veya fikri var mı şu sıralar gündeminizde?
.
Rammy:  Şu sıralar çok aksilikler geliyor başımıza yeni albüm çalışmalarına başlayamayalım diye. Şu an elimizde Eskişehir’de kaydettiğimiz şarkılar var fakat şirket aracılığıyla değil yine internet vasıtasıyla paylaşalım istiyoruz.
.
Aybike: Peki, On Your Horizon 2011’de kimleri dinledi, kimlerden etkilendi? Tavsiye edebileceğiniz albümler var mı?
.
Gülşah: Nils Petter Molvear- Baboon Moon‘u tavsiye ediyorum.
.
Tuğrul: Ben Rammy sayesinde keşfettim; Dry The River’ı dinliyorum şu sıralar.
.
Rammy: Özellikle 2011’den örnek veremeyeceğim ancak Korhan Futacı ve Kara Orkestra, Biycle Day ve 123’ü beğenerek dinliyorum.
.
Aybike: Ortak olarak hepinizin beğendiği ve etkilendiği isimleri sorsam?
.
On Your Horizon: Kesinlikle Radiohead! Akabinde Sigur Ros, Yo La Tango, Mogwai… Etkilendiğimiz o kadar çok müzisyen var ki… Tom Yorke da bizim için bambaşka tabii. Yaptığı işleri kaygısızca yapıyor ve dinamizmini hiç yitirmiyor.
.
Aybike: Önümüzdeki günlerde nerelerde görebiliriz On Your Horizon’ı?
.
OYH:  7 Ocak’ta Peyote’de sahne alacağız, bekleriz!
.
.

TOP 10: 2011’İN EN İYİ VİDEOLARI

Kimler geldi, kimler geçti…



Görsellerin yapılan işi destekleme boyutunda ne denli mühim olduğunu biliyoruz. Keza müzik videolarının yerlerini yavaştan kısa filmlere bırakma eğiliminde olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Hal böyleyken; geride bıraktığımız koskoca bir seneyi görseller bazında da değerlendirmek gerekiyor. Bütün 1 yıl boyunca gözümüzün ve gönlümüzün sevdiği, zihnimizde tortu bırakan işleri 10’dan geriye sıraladık.
.
Keyifli izlemeler.
.
Başlıyoruz:
.
10. Rammstein – Mein Land
Başlangıcı Rammstein’la yaptık diye gözünüz korkmasın. Rammstein’ın kendine has mizah ve estetik anlayışını es geçmemek lazım; pek neşeliler bu videoda.
.
.
9. Real Estate – It’s Real
Gözünüz korkmasın demiştim. Alın size lokum gibi bir video. Real Estate’i henüz keşfetmemişseniz, bu kesinlikle iyi bir başlangıç! Şubat’ta İstanbul’dalar, haberiniz olsun.
.
.
8. Tyler The Creator – Yonkers
Çeşit çeşit insan var tabii. Kimileri videosunda böcekle haşır neşir olmayı tercih ediyor. Bu video epey olay olmuştu, doğru mu?
.
.
7. St. Vincent – Cruel
Bu senenin keşfetmeye değer bir diğer ismi  St. Vincent! Şarkıları gibi videolarının da kendine has bir dokusu var. Şubat’ta kanlı canlı dinleyeceğiz kendisini. Haberiniz olsun.
.
.
6. Rihanna – We Found Love
Bir bütün olarak gelmiş geçmiş en iyi Rihanna videosu; kılığıyla, kıyafetiyle, saçlarıyla… Videonun konusu epey klişe olsa da renkleri ve türlü efektleriyle video kendini izlettiriyor. Bir de; şüphesiz ki hiçbirimiz Rihanna kadar güzel kusamayacağız.
.
.
5. M83 – Midnight City
Bu şarkı o kadar güzel ki; cuma geceleri kontenjanında uzun yıllar durabilir. Videosu da şarkının enerjisinden nasibini almış.
.
.
4. Arctic Monkeys – Suck It And See
Daha aşağısı kurtarmazdı.
.
.
3. Florence + The Machine – No Light, No Light
Sana ne desem kifayetsiz be Flo! Şarkının yoğunluğunun hakkını ancak böyle bir video verebilirdi.
.
.
2. Beastie Boys – Make Some Noise
Beastie Boys’un videolarını es geçmek zor hele bunu es geçmek imkansız. Videoda kimler yok ki; Elijah Wood, Kirsten Dunst, Ted Danson, Zach Galifianakis… Daha ne olsun!
.
.
1. Radiohead – Lotus Flower
Thom Yorke’un samimiyetini sorgulamıyoruz. Söze gerek yok.
.
.
Bunlar da bonus; son 30 yılda müziğin ne minvalde şekil ve tavır değiştirdiğinin ucundan fragmanı.
.
The Offspring- Want You Bad (2001)
2000’lerin başında, ilk gençlik dönemlerimizde, kulaklarımız The Offspring’le şenleniyordu.
.
.
Sonic Youth- Dirty Boots (1991)
1991 nasıl da akılları başlardan alan bir seneymiş; Red Hot Chili Peppers, Nirvana, Primal Scream, Pearl Jam, U2 ve Massive Attack albümleriyle ortalık yıkılmış. Şu anla kıyaslayınca sürreal geliyor.
.
.
The Smiths- This Charming Man (1981)
Ana akımın New Order, The Smiths gibi new wave kaynaklı grupların elinde olduğu bir dünya.
.
.
.

RÖPORTAJ: ELİF ÇAĞLAR

Elif Çağlar’ın yeteneğine, pozitif enerjisine ve samimiyetine hayranız. Keza albümü “m-u-s-i-c”i de epey sevdik, epey dinledik. Kendisi de bizi kırmadı ve geçtiğimiz hafta sonu ofisinde ağırladı. Projelerinden, konserlerin gidişatından ve daha pek çok şeyden bahsettik. Kahvelerimizi yudumlarken inanın zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık ve Elif Çağlar’ın sohbetine bayıldık.
.
Elif Çağlar’a bir kez daha teşekkürler!
.
Keyifli okumalar, buyurunuz:
.
Aybike: Öğrencilik hayatından başlayalım. Ergenlik yıllarında ya da üniversiteye geçiş döneminde insanlarda caz algısı olmaz pek; genel olarak daha sert müzikler dinlenir. O zamanlar seni motive eden ya da yol gösteren birileri oldu mu?
.
Elif Çağlar: Yol gösteren birileri olmadı aslında. Şöyle ki; rock’tan tutun da hiphop’a kadar bir sürü janrı aynı anda dinliyordum -ki albümümden de belli oluyordur. 11 yaşındayken, babam içinde Ella, Louise, Peggy, Sinatra olan karışık bir cd getirmişti. Hayatımda ilk defa Ella Fitzgerald’ın sesini duydum ve “dünyanın en güzel sesi olmalı bu” diye geçirdim içimden. Daha sonra o albümdeki tüm vokalleri ezberledim ve kendi kendime caz söylemeye başladım. Ortaokul ve lisedeyken de okul orkestralarında rock, R&B;, soul parçalarını caz standartlarında söylerdim. Üniversite dönemine geldiğimde ise bir seçim yapmam gerekti; müzik okuyacağım kesindi ama klasik müzik okumak istemediğim için gönlüm pek konservatuardan yana değildi. O sırada Bilgi’deki bölümü duydum ve hayalini kurduğum bölüm bu dedim. O yüzden doğal bir şekilde gitti her şey.
.
Aybike: Çünkü o yaşta genel olarak caz algısı olmadığından böyle bir kararı almış olmak da zor.
.
Gamze: Diğer türlere göre dinlemesi de anlaşılması da zor, daha sofistike bir müzik türü caz.
.
Elif: Evet o yüzden belki şöyle bir şey önerebilirim; caza başlarken vokal dinleyerek başlamak hafif bir geçiş olabilir. Ben de o yaşlarda daha çok Nina Simone’lar, Ella Fitzgerald’lar dinlerdim. Charlie Parker’lara geçişim çok sonra oldu. Üniversitede caz ve cazın türevlerini öğrenince enstrümental türlere ilgi duymaya başladım. O yüzden vokal cazı dinlemesi hem kolay hem de çok keyifli en başlarda.  Mesela Tony Benett ve Lady Gaga ya da Amy Winehouse düetlerini dinleyen bir sürü genç var. Bu elbette güzel bir şey. Zira insanın cazla alakası olmasa bile sırf Lady Gaga’yı sevdiği için dinliyor ve caz standardında söylenmiş bir parçayı sevebiliyor. İnsanlarda kulak dolgunluğu yaratıyor bir yerde.
.
Aybike: Cazın da kapısı bir noktada daha çok insana açılmış oluyor… Bir de, okul bittikten sonra New York dönemi başlamış hayatında?
.
Elif: O caz virüsü bir kez içinize işleyince tabii insan okul bittikten sonra şimdi ne yapacağım diye düşünüyor; “Ben bunu okudum ama Türkiye’de bununla ilgili ne yapabilirim?” diyor. O zamanlar caz kulubü olarak bir tek Nardis vardı. O yüzden bir sene burada durdum, dersler verdim, ne yapabilirim diye bakındım ve bir çözüm bulamadım. Bir yandan da New York benim çocukluk hayalimdi, kesinlikle oraya gidip caz yapmak istiyordum. Sonunda da oraya gitme gibi bir karar aldım.
.
Gamze: New York’ta ne kadar kaldın?
.
Elif: 3 sene… 2 sene master yaptım, daha sonra 1 yıl çalışma izni veriyorlar, onu kullandım.
.
Gamze: Peki aklında master bittikten sonra orada kalıp yerleşme gibi bir fikir var mıydı yoksa döneceğini biliyor muydun?
.
Elif: Şöyle oldu aslında; ben Türkiye’ye yaz tatillerinde hep gidip geliyordum ve buraya geldiğim son yaz öğrenci vizemi sanatçı vizesine çevirmek için hazırlıklar yaptım, dosyamı hazırladım. Niyetim buraya gelip ailemi ziyaret etmek sonra da dönüp New York’ta kalmak için çalışmalara başlamaktı. Ancak burada ailemin beni ne kadar özlediğini gördüm, aynı zamanda çeşitli sağlık sorunları oldu vs. kısacası aslında tamamen duygusal sebeplerden dolayı gitmeyi hep erteledim ve bir gün farkettim ki aslında Türkiye’ye yerleşmişim.
.
Gamze: O da doğal bir şekilde gelişti yani senin için… Ama zaten o zamanki İstanbul’la bugünkü İstanbul da çok farklı.
.
Elif: Evet bir yerde istemeden oldu denebilir ama şimdi dönüp baktığımda iyi ki öyle olmuş iyi ki o yönde  gelişmiş her şey diyorum. O zaman biraz üzülmüştüm ama şu an çok mutluyum. Aynen senin de dediğin gibi o zamanki İstanbul’la bu zamanki İstanbul farklıydı. Ben oradan buraya gelmeden önce çok güzel gelişmeler oluyordu. Nublu’da çıkıp konser verdik, İlhan Erşahin: “Gel sen her Pazar burada projeni sun.” dedi. Bir plak şirketi sahibi arkadaşım teklifte bulundu albüm için ve ben havalara uçuyordum 3 sene çabaladıktan sonra işler düzene giriyor New York’a yerleşiyorum diye. Sonra buraya gelince “Eyvah! Ne olacak şimdi?” diye düşünmüştüm. Keza yapacak pek bir şey yoktu; tek bir kulüp vardı.
.
.
Aybike: Haklısın, New York cazın merkezi…Kendini daha rahat ifade edebilirsin ve müziğini daha kolay icra edebilirsin. Ancak bu coğrafya en nihayetinde caza daha yabancı.
.
Elif: O da çok doğal tabii ki ayıplanacak da bir şey yok aslında. Sadece caza değil tüm iyi icra edilmiş müzik türlerine de bu popüler endüstrinin dayatmaları yüzünden bir uzaklaşma söz konusu. Medya o kadar önümüze bu tip işler çıkartıyor ki bırakın cazı kaliteli pop bile yer bulamıyor kendine. Şimdi daha umutlu bakıyorum, internet sayesinde insanlar her önüne geleni dinleyip “Evet, tamam bu yeter bana.” demiyor, araştırıyor, dünyadaki trend’leri takip edebiliyor.
.
Aybike: İnternetin son 5 yıl içinde bu minvalde dinleyicilere inanılmaz bir etkisi oldu. Biz lisedeyken var olan şeylerle bugünkü şeyler arasında bile uçurum var.
.
Elif: Ben lisedeyken internet bile yoktu mesela inanamıyorum kendimi çok yaşlı hissediyorum! (gülüyoruz)
.
Aybike: Seneden seneye bile inanılmaz değişimler oluyor. İstanbul’u bu anlamda nasıl değerlendiriyorsun? 10 yıl önce New York’a giderken geride bıraktığın İstanbul’la bugünün İstanbul’u arasında gördüğün farklılıklar neler? Caz müzisyenleri açısından değerlendirdiğinde bu şehri nasıl yorumluyorsun?
.
Elif: Hala gidilecek çok yol var ama 10 yıl öncesiyle karşılaştırırsak gelişmeleri umut verici buluyorum. Ben gittiğimde sadece birkaç vokalist vardı caz söyleyen, mekan olarak bir tek Nardis vardı bir de Eylül Bar’da arada caz geceleri oluyordu. Bunlar dışında da hatırlamıyorum hatta. Şimdi en azından 60m2, Nardis, Alt, İstanbul Jazz Center gibi yerler var caz müziği sunabileceğin. Yine az tabii ki. Ancak bir tane de değil.
.
Gamze: Mekanların niteliklerini New York’takilerle karşılaştığında neler düşünüyorsun? Mesela katılımcı sayısı sence tatmin edici mi?
.
Elif: Ben New York’ta yaşarken de illa ki tatillerimde Türkiye’de bir konser denk getirirdim. Şöyle diyeyim bundan 10 yıl once Nardis’te 3-4 masa dolu olurdu. O 3 masanın da zaten 2 tanesi öylesine gelmiş olurdu ve sadece bakarlardı; müziği dinlemezlerdi bile. Şu an çok şükür öyle değil, geçen haftalarda Nardis’te bir konserimiz oldu mesela; kapıda sıra olmuş, içerisi full ve ayakta herkes. İnsanlar ilgiyle, dikkatle izliyordu ve bu bence çok büyük bir gelişme. Bunları görünce daha iyimser olabiliyorum.
.
.
Aybike: En azından zihinlere yer eden cazın soğuk ve uzak olduğu algısı biraz kırıldı. Mesela, IKSV’nin Genç Ozanlar diye bir etkinliği oluyor, Emiliana Torrini geliyor. Bu sayede, bir noktada dahil olabiliyorsun ve içine girmeye başlıyorsun.
.
Elif: Evet kesinlikle bu imkanlar çok güzel, çok acayip şeyler. Aynı zamanda klasik caz yapmayan, cazı başka türlerle birleştiren gruplar da çok popülerleşti ve onlar sık sık Türkiye’ye konser için de geliyorlar, bunların takipçileri oluşmaya başladı. Algı kırılıyor artık, cazla hiç alakası olmayan bir arkadaşımı falanca yerde caz konserinde görüyorum ve bana; “Normalde çok caz dinlemiyorum ama bu grubu seviyorum.” diyor mesela, çok güzel şeyler bunlar.
.
Gamze: Bir de bence festival ruhunu seviyoruz biz. O sanatçılar teker teker gelse katılım o kadar yüksek olmayabilir belki ama festival olduğu zaman seyirci de daha bir hevesli oluyor o ortamı yaşamak için.
.
Elif: Evet ben hatırlıyorum da üniversitede okurken Temmuz ayı gelsin de her gece konser olsun diye sevinirdim. Gerçi şimdi de yine öyle sadece caz festivalleri değil Freshtival, One Love gibi festivalleri de severek takip ederim. Oralarda hiç duymadığı grupları dinleme fırsatı bulabiliyor insan.
.
Aybike: Bir de artık daha çok internetten indirdiğimiz için albümlerin hardcopy satışları da oldukça azaldı ve müzisyenler de maddi olarak geçinebilmek için daha çok konser vermeye yöneldi. Durum böyle olunca da artık İsveç’te bağımsız müzik yapan çok alakasız bir grup bile buraya gelip konser verebiliyor.
.
Gamze: Hatta raflarda albümlerini bile görmediğimiz grupların konserlerine gidebiliyoruz artık -ki bence bu hem müzisyen hem dinleyici açısından güzel bir şey.
.
Elif: Ben zaten o konularda rahatım. Bu olayların dijitalleşmesinden ve albüm satışlarının düşmesinden şikayetçi olan da bir sürü müzisyen var. Tabii ki daha çok konser vermek durumunda kalıyorlar maddi açıdan geçinebilmek için. Bu durum bazılarının hoşuna gitmeyebiliyor. Bence ileride bu mevzuu daha da alıp başını gidecek ve daha güzel yerlere gelecek.
.
Gamze: Önemli olan her zaman talep olması ve o talebin karşılanabilmesi zaten.
.
Elif: Evet birilerinin iyi şeyler üretmesi, onu sunabilmesi ve dinleyicinin de ona en hızlı şekilde ulaşabilmesi çok önemli.
.
Aybike: Sanatçı-dinleyici etkileşimi demişken; son konserlerin nasıldı? En son Kasım’da Salon’da bir konserin oldu. Albümünün üzerinden bir yıl geçmişken, aldığın tepkilerden memnun musun?
.
Elif: O konser çok güzel geçti. Bir yıldan beri de o kadar güzel tepkiler alıyorum ki çok yoğun duygular içinde olduğum günler oluyor, şükran duyuyorum. Albüm çıktığından beri hiçbir konserim boş geçmedi diyebilirim ve izleyici hep enerji doluydu, şarkılara eşlik ediyordu. Az önce anlattığım background’dan gelen biri için bu anlattıklarım çok anlamlı şeyler ve şimdi bile tüylerim ürperdi diyebilirim.
.
.
Aybike: Zaten o enerjin kesinlikle yansıyor. Blog’unda da kendini çok güzel, çok içten ifade ediyorsun.
.
Elif: İçimden hep teşekkür etmek geliyor aslında, böyle “kurban olayım size ben” falan demek istiyorum ama diyemiyorum tabii ki (gülüyoruz), bazen aynı şeyleri tekrarladığım oluyor. Acaba çok mu sıkıcı oluyorum dediğim de oluyor ama sonra da “anlayan anlıyordur” diyorum.
.
Aybike: Sonuçta dinleyicinin de yaydığı bir enerji var ve sahneden onu hissedip geri yansıtmak ve karşılıklı bir bağ oluşturmak o kadar güzel ki. Kırgınlıklarından da bahsediyorsun blog’unda, bazen de tepkilerini dile getiriyorsun.
.
Gamze: Evet kırgınlığını bile dile getirirken başkasına taş atma gibi bir amacının olmadığı çok net anlaşılıyor.
.
Elif: Öyle yürümüyor zaten işler, o şekilde ancak birbirini aşağı çekiyorsun. Genel olarak hayata bakışımda da biraz mizahi taraf vardır zaten. Olaylara komik ya da iyi taraflarından bakmaya çalışırım, o yansıyor sanırım.
.
Aybike: Az önce cazın daha fazla kitleye yayılabilmesi için funk, soul, R&B; gibi türlerle birleştiğinden bahsettik. Bu yaklaşım senin albümünde de görülüyor. Bu senin bilinçli yaptığın bir şey miydi, Türkiye’de böyle yapsam daha iyi olur diye mi düşündün?
.
Elif: Diğer tarzları da çok sevdiğimden kaynaklanan bir durum o. Evet caz dinliyorum, eğitimini aldım, hayatımı onun üstüne kurdum ama herhangi bir müzisyenin iyi yapılmış başka müzik tarzlarına kulak tıkamasına da anlam veremiyorum. Hiçbir zaman elitist bir cazcı olmadım zaten. O şekilde düşünmediğim için de diğer iyi müzikleri de hemen benimseyip sevebildim, o da şarkılara yansımış zaten.
.
Gamze: Peki, senin üzerine çok yoğunlaştığın bir tarz var mı yoksa albümündeki gibi eklektik mi takılmayı düşünüyorsun?
.
Elif: Büyük ihtimalle tek tarza takılıp kalamayacağım için hep böyle olur. Hatta başka projeler de yapmak istiyorum. Şu an mixing ve mastering aşamasına gelmiş, elektronik bazlı içinde vokal olmayan bir projem var. Dans müziğinden ziyade idm diyebileceğimiz daha soyut bir müzik. Ancak önceliğim akustik formatta olacak ikinci albümüm.
.
Aybike: Çeşitli janrlardan beslendiğini belirtmişken; bağımsız sahneden beğendiğin, takip ettiğin isimler var mı?
.
Elif: Çok severek dinlediğim ve takip ettiğim arkadaşım Ceylan Ertem var. Çok başka bir enerjisi ve duruşu var. Gözyaşı Çetesi’ni beğeniyorum hatta onların da albüm çalışması var. Bağımsız sahneden aklıma gelen isimler bunlar.
.
Aybike: 2011’in sonuna gelmişken sormak adettendir; bu yıl takılıp kaldığın, sürekli döndürdüğün en iyi albümlerden bahseder misin?
.
Elif: Albüm olarak pek çok güzel albüm dinledim, düşünmem gerekiyor bu soruyu aslında. Keza Türkiye’de bir sürü güzel albümü çıktı ve isterim ki herkes gönül rahatlığıyla o albümleri dinlesin. Yabancılardan örnek vermem gerekirse; Robert Glasper, Gretchen Parlato, Jason Moran gibi Amerika’da hem geleneğe bağlı hem de hiphop, soul hatta elektroniği de kullanarak caz yapan sanatçıları dinliyorum şu sıralar aslında.
.
Gamze: Albümünün üzerinden 1 yıl geçti. Şimdilerde neler yapıyorsun?
.
Elif: İkinci albümü yazıyorum hatta 4-5 şarkısı bitti. Eski arşivlere bakıyorum çok beste var; tabii okuduğum bölüm de kompozisyon olduğu için. Ancak içimden yeni bir şeyler yapmak geliyor. Arşivdekileri belki başka projelerde kullanırım diye düşünüyorum. O nedenle inat ettim yeni bir şeyler yazıyorum ve güzel, keyifli gidiyor bu süreç. Anlaşılan karmakarışık bir albüm olacak ve bu albüm şu anki gidişatı yorumlarsam biraz daha hüzünlü olacağa benziyor.
.
Aybike: Son olarak; Türkiye’de caz müzikle ilgilenen insanların kolektif boyutta yapmak istediği, bu janrı bir adım öteye taşıyacak, geliştirecek herhangi bir fikri var mı? Sanıyorum Bilgi Üniversitesi’nde, senin mezun olduğun bölüm de yok artık?
.
Elif: Evet, maalesef şu an benim mezun olduğum bölüm yok. Bunu soranlara da söylüyorum veya tartışma ortamlarında da dile getiriyorum; İstanbul’un artık bir caz şehri olduğu söyleniyor fakat katılmıyorum. Birkaç tane caz okulun 20 tane caz barın olduktan sonra bu konuyu konuşabiliriz –ki öyle bir durum da yok ortada. Açıkçası varolan bir oluşuma destek vermeye ve şu albüm koşuşturmaları bittikten sonra organize olmaya, bir şeyler yapmaya hazırım. Bir şekilde bu işin eğitiminin verildiği bir yerin olması gerekiyor. Bütün caz müzisyenlerinin de bu konuyu düşünmesi ve varolan şeyleri de desteklemesi gerekiyor.
.

Esas Oğlan: Ryan Gosling

Canımsın…

Fakir Ama Gururlu: Sene 2002, Ryan Gosling‘in toy halleri; Murder By Numbers‘ta Michael Pitt ve Sandra Bullock ile beraber filmin ana karakteri olarak arz-ı endam ediyor. Ancak esas oğlanımızın bakışları üzerinde toplaması 2004’te The Notebook‘ta canlandırdığı bir hayli romantik karakterle vuku buluyor. Zira kendisinin Rachel McAdams‘la gerçekleştirdiği o ateşli öpüşme sahnesi daha dün gibi hatırımızda.

Biz Sevişiyoruz: Ryan Gosling‘in namı Hollywood’da alıp yürüse de, kendisi bu sektöre sırtını yaslamak yerine bağımsız filmlerle anılmaktan bir hayli memnun. Keza büründüğü marjinal rollerle her defasında rezil değil vezir oldu. Half Nelson‘da madde bağımlısı bir öğretmen, Lars and the Real Girl‘de “real doll” Bianca’yla kurduğu bağ, Blue Valentine‘da yaşadığı bunalımlar derken zihinlerde Edward Norton ve Johnny Depp arasında bir yerlerde konumlandı bile. Anlayacağınız, Ryan Gosling, çeşit çeşit insan var dedirten cinsten ve kendisini fütursuzca izlettiriyor. Bunlarla da sınırlı değil marifetleri; Dead Man’s Bones isimli bir grubu var ve indie folk civarlarında müzik icra ediyor.

Bitmesin Bu Rüya: Temennilerimiz bu rüyanın hiç bitmemesi gerektiği yönünde. Geçen ay Crazy, Stupid, Love. vizyona girdi. Önümüzdeki günlerde de The Ides of March ve Cannes‘da en iyi yönetmen ödülünü alan Drive‘la boy gösterecek. Bütün bu kallavi yapımlara istinaden, esas oğlanımız 2012’de Oscar heykelciğini evine götürür mü dersiniz?

Dev Kedi: Eva Green


Fransız cazibesi…

Tatlı… Munis… : Eva Green beyaz perdeye nokta atışı yaparak başlayanlardan. 2003 yılında, henüz 23 yaşındayken Bertolucci‘nin yönetmen koltuğunda oturduğu The Dreamers‘ın başrolünü kapması takdir edersiniz ki mevzuyu epey anlaşılır kılıyor. The Dreamers’la beraber Eva Green de böylece, hatrı sayılır bir kitlenin bilinçaltına “rüya kadın” mertebesinde demir atıyor.

Kedi Canını Senin : “Az ve öz” mentalitesiyle yoluna devam eden, vamplıkta sınır tanımayan kızımız her sene 1 yapımla gündemimize oturdu. Kingdom Of Heaven, Casino Royal ve Womb gibi filmlerde birbirinden bağımsız rollerle boy gösterdi. Delici bakışlarıyla, soylu havasıyla ve nevi şahsına münhasır güzelliğiyle Eva Green’i kıskanmanız inanın abesle iştigal değil.

Bu Konuda Seni İkna Edeceğim: En son geçtiğimiz aylarda vizyona giren Perfect Sense‘te arz-ı endam eden Eva Green’i Dark Shadows vasıtasıyla 2012’de izleyeceğiz. Johnny Depp‘le nasıl bir ikili olacaklarını ziyadesiyle merak ediyoruz.

Esas Oğlan: James Franco

Eksik değil fazla…

Fakir Ama Gururlu: James Franco obsesyonu 1999’da yayınlanan Freaks and Geeks dizisiyle yavaştan semptomlarını göstermeye başlamıştı. Keza dizideki serseri hallerinin, muzır bakışlarının ve pek çoğumuzu gafil avlayan gülümsemesinin meftunun olmamak elde değildi. Mevzu bu minvalde şekillenince kendisini yakın takibe almak pek tabii şart oldu.

Biz Sevişiyoruz: Sene 2001’e takabül ettiğinde ise bütün gözler James Franco’nun üzerindeydi. Zira James Dean‘i canlandırdığı filmin hakkını öylesine verdi ki “21. yüzyılın James Dean’i Franco’dur.” yakıştırmaları aldı başını gitti. Akabinde Spider-Man 2, Tristan+Isolde, Pineapple Express, Milk ve Howl gibi kallavi yapımlarda yer aldı. Her türlü rolün üstesinden kalkabileceğini resmen haykırdı. Hepimizin bildiği esas patlamayı ve kitlelerle kucaklaşmayı 2010’da vizyona girmiş 127 Hours ile gerçekleştirdi. Derin iç çekişlerin müsebbibi olan bu adam, ödül törenlerinde ismi en çok zikredilen şahsiyet artık.

Bitmesin Bu Rüya: Yetenek kumkuması diye tabir edilenin en net örneği olan James Franco sergiler açmaya, dub step yapmaya, NYU’s Tisch School of the Arts‘ta dersler vermeye tam gaz devam ediyor. Ekranlarda görmeye doyamadığımız bu isim önümüzdeki sene de türlü yapımlarla gümbür gümbür gelecek. Biz de yine James Franco hakkında methiyeler düzeceğiz. Başrolünü ekseriyetle kaptığı rüyalarımızsa, anlaşılan hiç bitmeyecek.

Top 10: The National


Bastı yine hüzünler…

1999’da New York’ta kurulan The National şu güne kadar 5 albüm yayınladı. Matt Berninger‘ın samimi, bariton ve yorgun vokaliyle hüzünlere savrulduk. Yoğun, melankolik, zaman zaman huzursuz şarkı sözlerine gafil avlandık. Gelen her yeni albüm The National’ın çıtasını yükseltti; beklentilerimiz ve hayranlığımız giderek arttı. “Boxer” ve “High Violet”‘ı dinlemelere doyamadık.

Hava faktörünü de unutmamak gerekiyor. Zira griye çalan havalarda The National‘a sarılıyoruz, sarıyoruz. Hüzünlere gark olsak da bulanıklığın baskın olduğu bu grubu çok seviyoruz. Bütün bu ve buna benzer sebeplerden mütevellit top 10’miz The National için geliyor. Huzurlu dinlemeler.

10. Mr. November – Alligator
“I won’t fuck us over, I’m Mr. November.” Kim demiş The National sakinliğini bozamaz diye?

9. Anyone’s Ghost – High Violet
“I don’t want anybody else.” Girdaplar arasında mekik dokutur bu şarkı insana.

8. So Far Around The Bend – Dark Was The Night
“I’ll run through a thousand parties, i’ll run through a million bars, nobody knows, where you are living, nobody knows where you are.”

7. All The Wine – Alligator
“I’m a festival, i’m a parade, and all the wine is all for me.” Çok net, çok güzel.

6. About Today – Cherry Tree
“Tonight you just close your eyes, and i just watch you, slip away.” Buram buram depresyon kokuyor.

5. Bloodbuzz Ohio – High Violet
“I never thought about love, when i thought about home.” The National’dan vazgeçmek mümkün değil zira şarkıları sersemletiyor insanı.

4. Slow Show – Boxer
“You know i dreamed about you for twenty-nine years before i saw you, you know dreamed about you i missed you for for twenty-nine years.” Keramet 29 yaşında mı olmakta; şarkının sözleri harikulade. Masculin Féminin‘den kareler de cabası.

3. Mistaken For Strangers – Boxer
“You get mistaken for strangers by your own friends…” Matt Berninger; sana ne söylesem az be adam!

2. Brainy – Boxer
“You might need me more than you think you will come home in the car you love, brainy brainy brainy.” Bu şarkıdan baymak imkansız. Günün her saatini bu şarkıyla geçirmek kesinlikle makbül.

1. Sorrow – High Violet
“Don’t leave my hyper heart alone on the water, cover me in rag and bone sympathy, ‘cos i don’t wanna get over you, i don’t wanna get over you.” Bu kadarı da fazla; insanın içine oturup kalıyor.

Dev Kedi: Rihanna


Sen vahşi bir kedisin…

Tatlı… Munis… : Barbados’un bağrından kopup gelen Rihanna, küçük yaşta keşfedilenler ekolünden. Henüz ilkokuldayken katıldığı bir müzik yarışmasında 1. olan kızımızın cevvalliği Jay-Z‘nin gözünden elbette kaçmamıştı.

Kedi Canını Senin : Sene 2007’ye tekabül ettiğinde ise Rihanna’nın güzelliği kadar şarkıları da dillere pelesenk oldu. Jay-Z destekli “Umbrella” haftalarca zirvede kaldı. Akabinde “Rihanna saçı” tabiri ortalığı kasıp kavurdu ve 19 yaşındaki kızımızı moda ikonluğuna taşıdı. Büyük çıkışı gerçekleştiren Rihanna’yı işte bu vakitten sonra kimseler tutamadı ve ardı ardına hit şarkılar patlattı, ana akımın hatrı sayılır isimleriyle bol miktar düet yaptı. Don’t Stop the Music, Disturbia, Run This Town, Rude Boy, S&M; gibi Rihanna’nın piyasaya sürdüğü bütün şarkılar ses getirdi ve gırla gitti.

Bu Konuda Seni İkna Edeceğim : Şarkıcı, kültür elçisi, söz yazarı, moda ikonu, video yönetmeni gibi türlü sıfatlara namzet olan Rihanna, anlaşılan Chris Martin‘i de ikna etmiş. Zira Coldplay‘in yeni albümünde kendisine rastlayacağız. Velhasıl; gencecik yaşına pek çok başarı sığdıran Rihanna böyle giderse ilerleyen zamanlarda da dillerden düşmeyecek.

RÖPORTAJ: GEVENDE

Gevende hakkında çok söze gerek yok. Zira nevi şahsına münhasır müzikleriyle, tavırlarıyla ve canlı performanslarıyla sizi kendilerine ziyadesiyle hayran bırakıyorlar. Yeteneklerine saygı duyuyorsunuz. Konser esnasında yarattıkları ambiyansın etkisinden de kolay kolay çıkamıyorsunuz.

Hal böyleyken; Gevende ile uzun uzadıya sohbet edelim ve müziklerine ilişkin yorumları kendilerinden duyalım istedik. Kırmadılar, Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiler ve çok keyif alarak yaptığımız bir söyleşi çıktı ortaya.

Gevende’ye tekrar teşekkürler, keyifli okumalar!

Aybike: Son konserlerinizle başlayalım. Zira Gevende canlı performanslarıyla hayranlarını mest eden bir oluşum. Geçtiğimiz ay Salon’da ve Peyote’de izledik sizi. Konserler, son albüm ve hayranlarınızla iletişiminiz nasıl gidiyor şu sıralar?

Ahmet: Aslında ilk albüme nazaran ikinci albüm (Sen Balık Değilsin Ki) bizim için daha da ileride -ki olması da gerekiyor zaten. Ancak insanlara ulaşması açısından aynı başarıyı elde edebildik mi emin olamıyorum. Çünkü ilk albümde bir anda bir sürü insana ulaşmıştık. Müziğin içeriğinin de ikinci albüm üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Dinlemesi daha zor, daha ağır. İlk albümse daha ilk dinleyişte ritimleri ve groove’larıyla daha tanıdığımız ve bildiğimiz bir noktadaydı. Müziğe tarz olarak karışık bir yaklaşım vardı. İkincisi daha zor dinlenebilir olduğu için daha sınırlı bir kitleye ulaştığını düşünüyorum.

Aybike: İlk albümünüz “Ev”i 2006’da yayınlamıştınız. Üzerinden 5 yıl geçti ve bu süreç içinde epey konser verdiniz hatta diyar diyar gezdiniz. Daha tanınır ve daha bilinir oldunuz. İnsanlar tarzınıza da alıştı. Geçirdiğiniz bu dönemin olumlu bir getirisi olmadı mı?

Ahmet: Aslında bahsettiğim şey ilkinin üzerine bir şeyler koyarak ilerlemek. Halihazırda İstanbul’dan ve İstanbul dışından iletişimde olduğumuz bir kitle var zaten. Ancak ikinci albümle birlikte bu kitle daha da genişler diye düşünüyorduk. Bununla alakalı tam bir istatistik, veri de yok tabii elimizde.

Gökçe: Ahmet’in dediği gibi albümün sindirimi zor olduğundan, albüm Gevende dinleyenlere bir daha işledi fakat kitleyi genişletmedi.

Serkan: İçeriden başkalaştırdı yani ilk albümle gelen dinleyici kitlesinin şekli değişti. Bana öyle geliyor ki içeride bir sirkülasyon oldu. Sadece ilk albümün fanı olan insanlardan, ilk albüm daha iyiydi gibi tepkiler alırken bir taraftan da ikinci albüm bambaşka, çok daha güzel gibi tepkiler de geldi. Dolayısıyla hayran kitlesinin kendi içinde de bir değişim, devinim ve karışma oldu. Aşağı yukarı benzer sayıda bir kitleye ulaştı. Ortaya çıkan durum ilkinin üzerine konulmuş bir şeyden ziyade revizyon gibi bir şey.

Ahmet: Bazen öyle bir bahsediyorlar ki ilk albümle ikinci albümü icra eden grup tamamen birbirinden farklıymış gibi geliyor kulağa. İlk albümü masmavi bulanlar ikincisinin gri olduğunu söylüyorlar. Diğer yandan “İlk albüme ısınamamıştık ikincisi çok daha güzel.” diyenler de var. Herkes iki albümü birbirinden çok ayrı tutuyor, yan yana koymuyor.

Okan: Bir taraftan ben de bir dinleyiciyim ve dinleyici olarak baktığımda, dinleyicisiyle birlikte değişen grup örneği Türkiye müzik tarihinde çok yok. Bu da insanların algısı için yeni bir şey. Müziğiniz çok yeni frekansında geri dönüşler alıyoruz. Ancak bu yenilik sadece yaptığımız müzikte değil; biz de değişiyoruz. 5 yıl öncesiyle alakamız yok. İlk albüm ve ikinci albüm de birbirinden farklı haliyle. İlk albümü dinleyen insanlar da 5 yılın sonunda değişiyorlar tabii. Bu durumun da çok fazla örneği olmadığı için konumlanma sorunu yaşadığımıza inanıyorum. Yalnızca bununla ilgili de değil yaptığımız müziğin sunulma şekliyle de ilgili sorunlar yaşıyoruz. Sürekli bunlara dair düşünüyoruz.

Ahmet: Sanattan ve sanatçıdan beklenen şey yeniliktir ve sanat yenilikle beraber içimize işleyen bir şeydir. Bu yeni şeye adapte olmaya çalışırız. Ancak popüler kültürün ağır bastığı toplumlarda yenilikle uğraşmaktansa, kolay tüketilebilecek işler cazip geliyor. Kimse yeni bir şeye zaman ayırıp ilişki kurmaya, anlamaya çalışmıyor. İşlev farklılığının olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Aybike: Peki bu işlev farklılığı müzisyenlerin de duruma konformist ve garantici yaklaşmasından kaynaklanıyor diyebilir miyiz? Birbirini tekrar eden, daha kolay sindirilen, daha çabuk tüketilen melodiler önümüze konuluyor. Ana akım hep olduğu yerde, kan kaybetmiyor. Bir taraftan da bağımsız müzik sahnesi yükselmeye çalışıyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Okan: Bu aslında herhangi bir şeyin tarihine baktığımızda aynı olan, değişmeyen bir vaziyet. Sadece bu topraklardaki sorun az emek harcanmasından kaynaklanıyor, basit olmasından değil. Ana akım bir popçu için olduğu kadar underground bir müzisyen için de geçerli bir durumdan bahsediyoruz. Dediğim gibi sıkıntı az emek vermekte.

Ahmet: Bağımsız müzik bütün dünya bazında da çok entegre olabilmiş değil. Son 10 yıl içerisinde bağımsız hareketin çok örneği var; ana akım olan ancak prodüksiyon şirketine bağlı olmayan. Arctic Monkeys örneği gibi. Dünyada yavaş yavaş şekillenen bir mevzu bağımsız müzik ve Türkiye diğer konularda olduğu gibi bunu da geriden takip ediyor.

Okan: Aslında dediğim nokta şuraya dayanıyor; bu topraklarda yaşayan insanlar buna emek harcamadığı için üzerine bir şey koyamıyoruz. Arctic Monkeys dediğimiz Londra’lı bir grup ve şu an New York’ta yaşıyor üyeleri. Zaten o eksen popundan tutun da underground’na kadar, adamlar çok fazla emek harcadıkları için gelişiyor. Bizdekiyse bozuk ve tam yerleşmemiş versiyonu. Aynı durum klasik müzikte de var. Batıdakinin karbon kopyası olduğu için orijinal bir şeyler çıkmıyor. Yeni format üretilmiyor. Halihazırda olan her şey gündelik asprin gibi ve sadece kısıtlı bir süre idare ediyor. Diğer yandan da zaten her şeyi daha kolay takip edebiliyoruz. Neden buradaki kopyasıyla uğraşalım ki…

Aybike: Müziğin internet vasıtasıyla dağılması sonucu tabii ki daha rahat takip ediyoruz. Dinlemek için sevdiğimiz bir grubun plağının veya kasetinin gelmesini beklemiyoruz. Erişim çok çok daha kolay artık. Peki sizce bu durumdan kaynaklanan artılar ve eksiler neler?

Ahmet: Mevzu nasıl kullanıldığına bağlı.

Okan: Steve Jobs’tan Aydın Doğan’a herkes bunun üzerine kafa patlatıyor zaten. Plakta, kasette ve cd’de olduğu gibi nasıl yapılır da insan doğasına uygun bir hale getirilir diye üzerine çok düşünülüyor. Bunların içinden bir sonuç çıkacak gibi görünüyor.

Serkan: Ben de umutlu bakıyorum internet meselesine. Esasında, işin temelinde şöyle bir üçgen var; müziği yapan, yapılan müziği kaydeden ve müziğin ulaştığı kitle. Eskiden müziğin ulaşması notaylaydı ve her gittiği yerde müzik farklı bir şekilde yorumlanıyordu. Daha sonraları plak ve kaset geldi. Şu an öyle bir şey yok. Müziği yapan kaynak var, aracı ve ulaşım kurumu da internet. Direkt kaynağa ulaşabiliyorsun. Müzisyen-müzisyen, müzisyen-dinleyici ilişkisini internet aracılığıyla, misal Soundcloud gibi platformlarda çok rahat kurabiliyorsun. Bütün bu gelişmelere karamsar yaklaşmıyorum.

Okan: Bağımsız müzisyenlerin ortaya çıkması için süper bir fırsat. Bandcamp, Soundcloud gibi siteler var. Tabii bunların önünü açan Myspace vardı her ne kadar şu an işlevini görmüyor olsa da. Bütün bu açılardan bakınca çok faydalı. İnternet büyük bir sansürden de muaf bir mecra. Televizyon bir hafta açık kalsa 15 saniye hoşuma gidecek ölçüde müzik veya başka bir şey bulamam gibime geliyor. Çok dar bir süzgeçten geçmiş yayımlananlar, tortuyu hissediyorsun. Küfürlü bir şarkı dinlemenin normal olduğunu hissetmekten daha güzel bir şey yok herhalde.

Gökçe: Ne kadar iyi taraflarını görürsek görelim artık bu yeni ve hayatımızda varolan bir şey. Herkes teknolojinin bütün imkanlarını kullanabiliyor, bütün her şeyi indirebiliyor. Albüm yapma fikrinizi sadece aplikasyonlar dahilinde uygulayabiliyorsunuz. Nasıl yapılacağını üç aşağı beş yukarı bilmeniz yeterli. Bundan dönüş yok ve bunu kabullenerek yeni şeyler yaratmaktan başka şansımız da yok gibi geliyor bana. Björk Ipad’e yönelik albüm yaptı mesela. Bu, yenilikle ve adaptasyonla ilgili bir durum.

Aybike: Teknoloji müziği şekillendiriyor diyebiliriz bu noktada.

Gökçe: İyi müzik sahnede, canlı performansla belli olacak.

Aybike: Canlı performans demişken şarkı sözlerinizden bahsedelim. Son albümde tek şarkınızın sözleri Türkçe. Konserlerinizde şarkı sözleriniz handikap yaratıyor mu? Zira dinleyicinin şarkıya çok rahat eşlik edebileceği bir durum yok ortada.

Okan: Sıkıntı oluyor tabii. Ankara’da çok komik bir olay yaşamıştık; ilk albümdeki atmasyon şarkı sözlerini ezberlemiş 200 kişi vardı önde ve biz şarkıya girdiğimizde söylemeye başladılar. Dediğin gibi, bizim şarkılarımızda eşlik edilebilecek bir durum yok ve bu bir handikap tabii. Aslında parçalara hep bir ağızdan eşlik etmek de, sadece dans etmek de, çıtını çıkarmadan söylemek de bir konser zevki. Bizim hitap ettiğimiz zevk de hep birlikte şarkıları söyleyelim değil. Ancak 3. albümle beraber bu mevzu nasıl şekillenir bilemiyoruz.

Aybike: Keza ben de konserlerinize geldiğimde çıt çıkarmadan izleyen güruha dahil oluyorum. Bunda ekseriyetle arka planda dönen görsellerin de etkisi oluyor. Görsellerinizi kim hazırlıyor?

Ahmet: Görsellerimizi Fehmican Gözüm hazırlıyor. Gevende’nin oluşum sürecinden bugüne kadar bizimle beraber olan bir isim. Kendisi aynı zamanda animasyoncu. 2 sene boyunca saksafon da çaldı bizimle. Böyle bir şeyler yapsak diye düşündük ve yavaş yavaş görselleri de eklemeye başladık.

Okan: Bırakmak istediğimiz hissiyatı görsellerle destekliyoruz. Görseller, Gevende ile homojenleşmiş bir şey aslında. Maalesef görselleri her konserimizde yapamıyoruz. Mekanın koşulları izin vermiyor ve bu durumu nasıl çözebiliriz diye de düşünüyoruz. Müzik görsel algısını sarıyor ve güçlü bir şekilde etkiliyor.

Serkan: Görseller şarkıların içindeki hissiyatla birleşiyor. Yaşanmışlıklarla beraber de şekilleniyor. Salon konserinde ek bir görsel ve ek bir şarkı vardı ve o ikisi birbirini tamamladı. Sonuçta müzik de, görseller de Gevende’nin ortak yaşanmışlıklarından üretiliyor.

Aybike: Gevende’nin yaratıcılığını tetikleyen, üretim sürecini etkileyen unsurları örneklendirir misiniz?

Gevende: Samimi bulduğumuz her şeyden etkileniyoruz. Ancak samimiyet de göreceli bir kavram tabii. Erkan Oğur’u, Arto Tunçboyacıyan’ı samimi buluyoruz. Tony Gatlif, Kusturica, Esbjörn Svensson Trio, Michael Brook, DCM Records var. Sinema, müzik, edebiyat alanlarında üretilmiş pek çok şey var. Esasında emek verilerek yapılmış, bir şeyler hissettirebilen üretimlerden besleniyoruz.

Ahmet: Video art’ı etkileyici buluyoruz. Özellikle Vimeo üzerinden yeni çıkan işleri takip ediyoruz.

Okan: En son “Hanna” filminin müziklerini beğendim ve yaratıcı buldum. Chemical Brothers’ın aksiyon sahneleri için yaptığı müziğin mantığı çok hoşuma gitti.

Aybike: Film müzikleri de yapan bir grupsunuz. Şu sıralar Gevende’nin üzerine uğraştığı bir film müziği var mı?

Okan: Gevende olarak yok ancak Ahmet ve ben Elif Refiğ’in son filmi “Ferah Feza”nın müzikleriyle ilgileniyoruz.

Aybike: Son olarak; gündeminizde beraber çalmak istediğiniz müzisyenler, ortak projeler var mı?

Okan: Son zamanlarda Erkan Oğur ile bir şeyler yapma fikri var. Erkan Oğur da zaten gençlerle bir araya gelip bir şeyler yapma fikrindeymiş. Proje bazında olmasa da fikir bazında gündemimizde şu sıralar bu yer alıyor.

Fotoğraflar için Zeynep Baysal’a çok teşekkürler.

Yeni Video: Arctic Monkeys


Güzel, çok güzel…

Arctic Monkeys‘in bu sene görücüye çıkan albümü “Suck It And See” ile aynı adı taşıyan şarkı videolandı. Vakti zamanında albümle ilgili fikirlerimizi şurada paylaşmıştık.

Asıl mevzumuz olan videodan bahsedecek olursak; epey asi bir o kadar da ateşli olan çiftimizin başına türlü ekstrem hadiseler geliyor. Motorsikletler, bayraklar, toz ve toprak video süresince gırla giden unsurlar.

Videonun esas karakteri ise grubun davulcusu Matt Helders -ki kendisi videodaki performansı ve duruşuyla yer yer James Dean’i yer yer de Taxi Driver’daki Robert De Niro’yu andırıyor sanki. Lafı daha fazla uzatmadan Focus Creeps‘in ellerinden çıkma mis gibi olan bu videoyla sizleri baş başa bırakıyorum. Buyrunuz:

http://img.musiquemag.fr/images/swf/embed2.swf?v=53

Jónsi Film Müziğiyle Geliyor

Scarlett Johasson, Matt Damon ve Elle Fanning filmde arz-ı endam ediyor…

Sigur Rós frontman’i ve solo artist Jónsi We Bought a Zoo filminin müziklerini tamamladı. Camaron Crowe imzalı yapımda Matt Damon, Elle Fanning ve Scarlett Johansson gibi merak cezbeden oyuncular var. Film 23 Aralık’ta gösterime girecek.

Bir diğer husus ise bu film, Vanilla Sky, Almost Famous ve Elizabeth Town gibi hatrı sayılır işlerin yönetmenliğini yapmış isim Camaron Crowe ve İzlandalı sanatçı Jónsi‘nin ilk işbirlikteliği değil. Hafızaları zorlayalım; Vanilla Sky’ın müzikleri de Sigur Rós’un ellerinden çıkmıştı.

Trent Reznor‘dan sonra Jónsi de Oscar’ı alır mı merak ediyoruz? Bekleyip göreceğiz.

Gerçekten: Omar Souleyman’dan Björk Remiksi


Bu pazartesi böyle geçecek…

Björk‘ün son cevheri Crystalline‘ı Suriyeli müzisyen Omar Souleyman remiksledi. Omar Souleyman geleneksel Arap ritimleri ve synthesizer kullanıyor müziğinde. Anlaşılan bu durum Björk’ün dikkatini çekmiş olacak ki sanatçı son albümü Biophilia‘nın remiks işleri için Omar Souleyman’la işbirlikteliğine gitmiş.

Omar Souleyman’ın şu sıralar bir festivalden diğerine mekik dokuduğunu da belirtmekte fayda var. Zira Glastonbury başta olmak üzere İngiltere, Avustralya, Polonya ve Potekiz’deki türlü müzik festivallerinde müziğini icra etti, ediyor.

Björk ve Omar Souleyman birlikteliğinin pazartesi sendromunu üzerinizden atmanızda belki de katkısı olur diyerek noktalıyorum.

Nereden nereye Crystalline:

Yeni Sezon Müjdesi: Bored to Death


Oh be!…

Başrollerinde Jason Schwartzman, Zach Galifianakis ve Ted Danson gibi kallavi isimlerin olduğu HBO dizisi Bored to Death’in 3. sezon tarihi belli oldu. İlk iki sezonunu ayıla bayıla, utanıp sıkılmadan tekrar tekrar izlediğimiz enfes dizinin yeni sezon haberi sıcaktan, yaz okulundan ve stajdan ölümüne sıkıldığımız şu günlerde ilaç gibi geldi.

10 Ekim’i sabırsızlıkla bekliyoruz. Bored to Death’e bu kadar hayran cümleler sıralamışken yeni sezonun teaser’ını ve dizinin “theme song”unu da paylaşalım tabi.

Top 10: Nirvana


Olmazsa olmaz…

Nirvana dediğimizde neler çakıyor zihinlerinizde? Doksanlar, Seattle, öfke, samimiyet, karanlık, oduncu gömleği, depresif ruh hali, grunge rock, bağımlılık, saldırganlık, özgünlük, x kuşağı, takıntı… Bu örnekleri çoğaltmak ve saatlerce Nirvana üzerine konuşmak, Kurt Cobain üzerine konuşmak hiç zor değil. Zira yıllardır konuşuldu hala da konuşuluyor.
.
Nirvana demek koskoca bir neslin sözcüsü demek, efsane demek keza. Nevermind‘ın yaklaşan 20. yılını yapılması elzem olan bu top 10 ile anıyoruz.
.
Ve bir naçizane öneri; henüz izlemediyseniz Gus Van Sant‘in Last Days filmini izlemenizin tam zamanı!
.
Keyifli dinlemeler.
.
10. The Man Who Sold The World
David Bowie ve Kurt Cobain arasında gidiş gelişler…

9. All Apologies
Club 27’ın en hüzünlü üyesi Cobain… “What else should i be
all apologies…”

8. Lounge Act
Ansızın kaybedilen kontrol. Bu parçanın hak ettiği değeri görememesi kalp kırıcı.

7. Come As You Are
“Take your time hurry up, the choice is yours don’t be late…”

6. Aneurysm
Tobi Vail’e selam olsun.

5. Lithium
Öfke patlaması yaklaşık olarak böyle bir şey.

4. Breed
Kan ter içinde kalarak bu parçayı söylemek ve kafa göz kırmak mübah.

3. You Know You’re Right
Depresyon.

2. Smells Like Teen Spirit
90’ların marşı. Nirvana’yı kanlı canlı tecrübe etmek nasıl olurdu merak ediyoruz.

1. Heart Shaped Box
Kurt Cobain liriklerinin vuruculuğu… “I wish i could eat your cancer when you turn back…” NME’ye göre müzik tarihinin en iyi videolarından.