Başak Şıklar

ESAS OĞLAN: JAKE BUGG

Fakir Ama Gururlu: Ya da şöyle söyleyelim, genç ve gururlu. Zira Nottingham’ın bağrından kopup gelen bu asi ve sevimli genç doğalı henüz 20 yıl olmuş. Kendisine Mercury Records ile anlaşma yolunu açan performansı, 2011 yılında Glastonbury‘de BBC Introducing Stage’de gerçekleşti.

Biz Sevişiyoruz: İlk albümünün ardından kendisi hakkında dışı Alex Turner, içi Bob Dylan yorumları yapıldı. Ve albümden çıkan single’lar Lightning Bolt ve Two Fingers ile İngiltere listelerinde iyi bir iş çıkardı sevgili Jake Bugg.  Aralarında Ellen DeGeneres ve Jay Leno’nun da bulunduğu bir sürü TV programına konuk olarak da popülerliğine popülerlik kattı. 2013 Kasım’ında yayınladığı ikinci albümü Shangri La genel olarak pozitif yorumlar aldı. Albümün ilk single’ı What Doesn’t Kill You ile pek çok yeni insana ulaşan Jake Bugg’ın çalmadığı festival ise neredeyse kalmadı. Sahnede gitarıyla olan ilişkisi ve Cara Delevigne‘e yazıldığı konuşulan Broken‘ı icra ederkenki içli halleriyle nice genç kızları (ve erkekleri) kendisine hayran bıraktı.

Bitmesin Bu Rüya: Kendisi genç olduğu kadar çalışkan da. Geçtiğimiz bahar aylarında yeni şarkılar üzerinde çalıştığını söyleyen fakat “Ne zaman hazır olacağından asla emin olamamak da bu işin güzel yanı dostum.” şeklinde kaçamak yanıtlarla olası bir yeni albümün çıkış tarihine değinmekten kaçınan Jake Bugg, tekrar prodüktör Rick Rubin ile çalışıp çalışmayacağı sorusuna ise gülümseyerek cevap verdi (orada değildik ama muhtemelen gülümsemiştir o, utanınca öyle yapıyor). Üçüncü bir albüm çıkaracağını ise temmuz ayında doğruladı. Biz de yeni albümü çıkana kadar anılarla yetiniyoruz ve kendisini dinlerken bolca gülümsüyoruz.

ORADAYDIK: READING FESTIVAL 2014

Her şey en yakın arkadaşımın cennet vatan İngiltere’ye dil okuluna gitmesiyle başladı. Rezervasyonlar yapıldı, biletler alındı, sonunda 21 Ağustos günü kendimizi sırtımızda kendi boyutlarımızda kamp çantalarımız, elimizde yorganımızla hayatımızın ilk festivali Reading’de bulduk. Çadır olayını festival gönüllü ekibinden iki sevimli genç yardımıyla hallettikten sonra şehir merkezine gitmeye karar verdik. (Festival alanından ulaşım otobüslerle sağlanıyor ve gerçekten çok az bir ücret ödeyip kısa zamanda şehre inebiliyorsunuz. Otobüsler festival katılımcılarını süpermarketin önünde bırakıyor ve oradan da alıyor. Reading Belediyesi’ne sevgimiz sonsuz!) Festivalde ihtiyacımız olacak bir şeyler aldıktan sonra otobüs bekledik, şansımıza festivalin yarattığı trafik sebebiyle otobüsün gelemeyeceğini öğrendik ve önümüzdeki wellie çizmeli insanları takip etmeye karar verdik. Sonuç olarak festivale yürüyerek döndük, çok çok uzak bir mesafe de sayılmaz zaten. Çadırımızı güvenli yerimiz ilan edip uykuya daldık.

Sabah kalktığımızda çok heyecanlıydık, dedim ya, ilk festivalimiz. Yüzümüzü boyadıktan sonra (çünkü YOLO? yok yok festival ruhu.) neredeyse koşarak Main 73_apiArena’ya gittik. Tam da kapıların açılma saatinde gittiğimizden oldukça kalabalıktı, biraz bekledik. Sonunda içeri girdiğimizde ise NME/BBC Radio 1 Stage’e koştuk. Bu kez gerçekten koştuk çünkü ergenliğimde kalbimin prensi, hayatımın aşkı olan ve My Chemical Romance’i dağıtıyorum dediğinde kalbimi fena halde kıran Gerard Way solo kariyerinin ilk konserini veriyordu. Her halinden belli olan heyecanı, üstüne oturan mavi takım elbisesi ve turuncu saçlarıyla festivalin açılışını yaptı Gerard Way. Beklediğinden fazla insan görmüş olacak ki orada olan herkese bu kadar erken uyandıkları için teşekkür etti. Sabah altıda çıksaydı yine uyanırdık, haberi yok. Bir umut belki MCR şarkılarından da çalar diye beklesek de boşuna. Yeni şarkılarını ilk kez dinlememe rağmen hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Özellikle No Shows’u çok sevdim.

 

Gerard Way’den sonra bir şeyler yemek ve etrafı keşfetmekle zaman geçirdik. Bir sürü sahne, binbir çeşit yiyecek, daha da çeşitli insanın oluşturduğu görüntü gerçekten hoştu. Merch alışverişi (çünkü başka nerede bulacağım Vampire Weekend tshirtü?) sonrası içecek bir şeyler almak için bara yöneldiğimizde ise bir sürprizle reading183_thumbkarşılaştık. Kimlik sorulmasına şaşırmadık tabii ki, zira ne Deniz ne ben 15 yaşından büyük duruyoruz. Gösterdiğimiz nüfus cüzdanlarını “bu tür bir kimliği daha önce görmedik” diyerek reddetmelerine ise oldukça şaşırdık. Alana girişin hemen yanında bir bileklik standı var, 18 yaşından büyük olduğunuzu göstermek için bu bilekliklerden alıyorsunuz ve bir daha kimlik falan sorulmuyor. Haftasonu boyunca aynı sorunu yaşamayalım diye mecburen gidip girdik o bileklik sırasına. Yaklaşık bir saat de orada bekledik. Tekrar alana girdiğimizde ise Main Stage’de Deaf Havana çalıyordu. Bildiğim bir grup olmamasına rağmen tarzları hoşuma gitti, ama zaten çimlere yatıp müzik dinlemek kimin çaldığından bağımsız şekilde keyifli bir olay.

Sırada büyük heyecanla beklediğimiz Jimmy Eat World vardı. Bleed American ile başlayıp I Will Steal You Back de dahil sevilen şarkılarını çaldılar, doğal olarak the Middle ile de bitirdiler. Canlı dinlediğime en çok sevindiğim gruplardan biri oldu Jimmy Eat World, bir daha denk gelirim diye umuyorum. (Bu arada grup aynı gün içinde bir de Lock Up Stage’de performans sergiledi, ama ben o sıralarda Vampire Weekend izlediğimden gidemedim.)

Sonraki grup ise konserlerinin çok efsane olduğunu dört bir yandan duyduğum ama henüz hiç dinlemediğim Enter Shikari’ydi. Biz de Deniz’le düşündük ki madem biraz önlerden Vampire Weekend izlemek istiyoruz, eğlenceli bir konseri daha önden izlemenin kimseye bir zararı olmaz. Yanlış, çok yanlış bir karar. O işler öyle yürümüyormuş, mosh pitin ortasında kalıverdik. Neye uğradığımızı anlayamadan bir oraya bir buraya savrulduk, ilginç bir tecrübeydi. En sonunda peri kostümü giymiş bir kızın peşine takılarak kalabalığın arasından çıktık. O şokla kendimizi BBC Radio 1 Dance Stage’de AlunaGeorge dinlerken bulduk. Son iki şarkıyı yakalayabilsek de en azından kendimize geldik. (Aluna gerçekten çok seksi ve aşırı güzel dans ediyor.) Tekrar ana sahne civarına döndüğümüzde ise Enter Shikari konseri bitmiş, koşan insanlar etrafa dağılıyordu.

ezrareadingVampire Weekend kitlesinin daha çok bize benzeyeceğini umarak önlere doğru ilerledik, umduğumuz gibi de oldu. Birden bütün tumblr dashboard’um önümde canlandı, her tarafta çok heyecanlıyım diye bağıran saçı çiçekli, vintage kot şortlu kızlar. Derken bir Drake şarkısı olan Trophies çalmaya başladı. Biz heyecanla beklerken aniden (abartmıyorum, baya çat diye) Diane Young ile başladı konser. Karşımda Ezra Koenig’in şarkı söylüyor olduğuna inanmam şarkının sonunu buldu tabii ki. Sonra White Sky, Cape Cod Kwassa Kwassa, Unbelievers, Holiday falan derken sıra geldi Step’e. “Wisdom’s a gift, but you’d trade it for youth..” ile başlayan kısım 2013’te duyduğum en güzel şarkı sözüydü, gözlerimi kapatıp şarkıyı dinlerken çok daha büyük anlam ifade etti bana. Festivalin en mutlu hissettiğim anıydı diyebilirim hatta. Daha sonra Cousins, “bu kadar hızlı şarkı söyleyebildiğine inanamıyorum” tepkilerinin havada uçuştuğu California English, herkesin ezbere bildiği A-Punk, Ya Hey, Campus, Deniz’in özellikle beklediği Oxford Comma (especially!), Giving Up the Gun derken bitiyordu konser! Hannah Hunt’a sıra geldiği an önümüzdeki iki kızın gitmeye karar vermesi hayatımın mucizesi olabilir. Bariyer önünde Hannah Hunt dinledim, benden mutlu kimse olamazdı. En sonunda “Cape Cod’dan çıkmak isteyenler kim?” diye sorup Walcott’a giren ve konseri “Have a Vampire Weekend!” diyerek bitiren Ezra konser boyunca şarkı aralarında pek konuşmadı, ama olsun, tuhaf mimikleri ve güneş gözlükleriyle çok hoştu.

Paramore için alanda toplanan kalabalığa inanamadık. Bir kez daha aşırı paramorereadingkalabalık içine girmek istemediğimizden oturarak izlemeye karar verdik. That’s What You Get, Ignorance, Decode, Misery Business, Brick By Boring Brick ve daha hatırlamadığım bir sürü şey çaldılar. Konserin en güzel anı ise ses sisteminin çöktüğü ve Hayley Williams’ın kendi başına the Only Exception söylediği dakikalardı. Ona eşlik eden onca insandan biri olmak güzeldi. Sahnede o kadar hareketli ki başım döndü. Mavi saçları da hoştu gerçekten. Daha sonra ise sahnede gecenin headliner’ı Queens Of The Stone Age vardı. O kadar üşümüş ve yorulmuştuk ki QOTSA’nın sadece yarısına kadar durabildik. Ama uzaklara bile ulaşan ışıkları, biz dönmeden çaldıkları Burn The Witch ve ses kalitesiyle güzel bir konserdi diyebilecek kadar da izledik.

İkinci gün hafta sonunun incisiydi resmen. Bu kez alana daha geç gittik. Dance Stage’de Milky Chance, , Kove, ucundan kıyısından da Jacob Plant dinleyip biraz dans ettikten sonra (ısınmak için, yoksa ben dans etmiyorum) Main Stage’e yöneldik. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, herkes One Love sonrası çılgın gibi Mø övdü, tamam tatlı bir abla, ama müziğinde öyle über farklı ve müthiş bir şey bulamadık biz. Belki de saatin erken olmasındandır, bilemeyeceğim. Main Stage yakınında bara ve sahneye yakın son derece stratejik bir yere oturduğumuzda sahnede Peace vardı. O kadar dans müziğinden sonra biraz gürültülü geldi ama sonra kulaklarımız alıştı, şarkılar hoşumuza gitmeye başladı. Peace sonrası sıra The Hives’daydı. Canlı performansları oldukça iyiydi, alan da çok kalabalıktı. Çimlerde yatarak dinlediğimden ne çaldılar ne dediler çok dikkat edemedim, ama insanlar eğleniyordu.

Sıra Foster the People’a geldiğinde ise alan daha da kalabalıklaştı. Coming Of Age ve (tahmin edersiniz ki) Pumped Up Kicks’te edilen eşlik çok çok fazlaydı. O kadar fazlaydı ki şarkıları duyamamış olabilirim. İngiliz seyircisi tatlı evet. Günün heyecanlı kısmı ise Imagine Dragons ile başladı. Konser baştan sona harikaydı. Sahnedekilerin insan olduğuna inanasım gelmedi pek, herkes o kadar hareketli ve enerji doluydu ki! Radioactive’deki sahne şovu özellikle görülmeye değerdi. Imagine Dragons konserinin etkilerini henüz atıyorduk ki bu kez de Jake Bugg çıktı sahneye. Neredeyse aynı yaşta olduğumuz gerçeği çaldığı her şarkıda bizi daha çok üzdü. Kameraların kendisini çektiğini fark ettiği anlardaki utangaç halleriyle ise kalbimizi çaldı. İleride daha çok duyacağız Jake Bugg ismini gibi geliyor.

alexreadingGelelim festivale gidişimizin en önemli sebebine. Doğru bildiniz, Arctic Monkeys. Buradaki konseri kaçırmıştım ve bir hayli üzülmüştüm. Reading’i açıkladıklarında da bir o kadar heyecanlandım haliyle. Do I Wanna Know’u duyduğum andan sonrası hayal gibi hala. Bir ara önüme geçen uzun insanları vahşi biçimde öldürmek istediğimi ve noodle yemeye çalışan bir çocuğun halime üzülüp bana yer verdiğini hatırlıyorum, Brianstorm çalıyordu sanırım tam o anda. Birbiri ardına çalınan şarkıların içinde Knee Socks, My Propeller, I Bet…, Don’t Sit Down…, Old Yellow Bricks kısacası yeni-eski ne ararsanız vardı. (505 ve Cornerstone hariç, ki bu biraz üzdü) ancak ve ancak konserin en güzel dakikalarını dört bir yanımdan yükselen Alex aksanlı When The Sun Goes Down çalarken yaşadım. Bunu yaşamayı 7 yıl önce şarkıyı ilk duyduğumdan beri bekliyordum çünkü. Konser R U Mine? ile sona erdiğinde hem mutlu hem de yorgundum. Bir kez daha görüşmek dileğiyle çocuklar!

Festivalin son günü bizim için NME/Radio 1 Stage’de The Wytches ile başladı. jungleAncak bir önceki günün yorgunluğundan olsa gerek, The Wytches ve sonrasında Twin Shadow’u çimlerde arkadaşımın dizine yatarak dinleyebildim. Çok merak ettiğim The Neighbourhood sahneye çıktığında ayağa kalkmaya niyetlendim, sonra kalabalığı görünce vazgeçtim. O sahne çadır gibi olduğundan dışarıya da ekran koymuşlar, onun karşısına yerleşip oradan izledik. The Neighbourhood’u burada dinleyen kaç kişiyiz bilmiyorum ama artsak da buraya bir gelseler çok iyi olur. Genç çocuklar sahnede harikalar yarattı. Tumblr gençliği tarafından fazlaca seviliyorlar, ikinci bir dashboard canlanmasını da The Neighbourhood sırasında yaşamış oldum. Sonrasında yerimizden ayrılmadan Jungle ve Deniz’in çok merak ettiği Clean Bandit dinledik. Clean Bandit’ten aklımda kalan en çok kemancıları oldu. Sempatikti epeyce. Sonrasında sanırım biraz uyukladım, kendime geldiğimde sahnede DJ benzeri biri vardı, biz de ana sahneye gitmek üzere oradan ayrıldık.

2012 yılında Special Guest olarak Green Day’in çıktığını biliyorduk, dolayısıyla gün içinde festival alanında gezinip ipuçları aradık bu seneki gizli act’e dair. BBC Introducing Stage’de öğleden sonra zaten Main Stage’de çıkacak olan You Me At Six’in special guest olarak çıkmasına ise anlam veremedik. Beklerken birileri Elbow diye konuşuyordu, o kadar da heyecanlanmıştık halbuki. Neyse ana sahnede You Me At Six izledik, çok hayranları varmış doğrusu. Müzikleri ilgimi çekti benim de, dönünce daha çok ilgilenmeye karar verdim. You Me At Six sonrası sıra line up’ın en popülerlerinden Macklemore & Ryan Lewis’teydi. Gün boyu alanda iki tip insan çoğunluktaydı: Blink-182 tshirtlüler ve Macklemore tipi grandma mantolular. Macklemore sahneye çıktığı andan itibaren ortalık koca bir partiye döndü. Başlarda çaldıkları Can’t Hold Us’ı en sonda bir kez daha çalıp The Heist Tour’u Reading’de bitirdiler. Bu kadar eğlenebileceğimi asla tahmin edemezdim, ama çok çok keyifli bir konserdi.

Blink-182 ise anlatılmaz yaşanır saatler yaşattı bize. Art arda gelen Always, Down, What’s My Age Again, I Miss You ve diğerlerini onca insanla birlikte ciğerlerimizi zorlayarak çığlık çığlığa söylemek çok çok güzeldi. Arada NME Stage’de çalmakta olan Disclosure’a bir uğrayalım dedik ama belki bizim ruh halimizden, belki de diğer sahnedeki Blink-182’nun sesi oraya dek ulaştığından ancak iki şarkı dayanabildik. Blink-182’ya geri döndüğümüz sırada All The Small Things’in başlaması ayrıca hoş oldu. Encore’a kalmayıp Deniz’in kaçırmak istemediği Gogol Bordello’yu dinlemek üzere Lock Up Stage’e gittik. Ben çok yorulduğumdan bir yere oturup dışarıdan dinledim, Deniz de üç dört şarkının ona yettiğini söyleyerek yanıma geldi. Üç günde ne kadar çok grup dinlediğimize ve zamanın festivalde ne kadar hızlı geçtiğine inanamaz bir halde çadıra giderken önümüzdeki bir çocuğun kendi aramızda konuştuğumuz dili yadırgayıp Thrift Shop’tan fırlamış gibi “What, whaaat?” demesi de gecenin finaliydi. Ertesi gün yağacak yağmurdan ve yaşayacağımız sefillikten habersiz, yorgun ama çok mutlu, uykuya daldık.

Son olarak festivalle ilgili bir şeylerden bahsedeyim. Özellikle konser alanındaki tuvaletlerin temizliği bizi şaşkına çevirdi. Burada festivale gidenlerden duyduğum iğrençlik seviyesi ve bitmeyen sıralardan dolayı gözüm korkmuştu ama kamp alanındaki tuvaletlerin pazar geceki hali bile o kadar kötü değildi. Bir de özel platformlarda tekerlekli sandalye kullanıcısı izleyicilerin yanında işitme engelli seyirciler de vardı. İşaret diliyle şarkı sözlerini anlatan görevliler onlar için platformlardaydı (Macklemore şarkılarında ellerinin ne kadar hızlı hareket ettiğine inanamadık!) Bu uygulama çok hoşumuza gitti. Burada sıkıntı olduğunu duyduğum su ve yemek konusunda ise her şey harikaydı. Dünyanın her yerine ait yemekler, vegan cafesinden dürümcülere kadar hazır bulunuyordu.

439_large

Huzurlarınızda bu macerayı benimle yaşayan en iyi arkadaşım Deniz’e ve beni her açıdan destekleyen aileme teşekkür ediyorum. Bundan sonraki festivallerde görüşmek üzere!

*Fotoğraflar Reading Festival web sitesinden alınmıştır.

ALBÜM: LANA DEL REY – ULTRAVIOLENCE

Miss America başka albüm yapmayacağım, söyleyeceklerim bu kadar dedikten iki yıl sonra geri döndü. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz; genç kız New York’a taşınır, genç kız uzun süre Walt Whitman okuyup Hudson kenarında şiir yazar, genç kız güzelce ambalajlanıp Miss America haline getirilir. Ailenin iyi çocuğu değildir, geçmişindeki alkol probleminden daddy issue’larına kadar her şeyi onu bugünkü umursamaz, hızlı yaşayıp genç ölme takıntılı genç kadın haline getirmiştir. Bütün bunların önceden ayarlanmış olması, plastik cerrahinin Lizzie Grant’i Lana Del Rey’e dönüştürmesi falan beni pek ilgilendirmiyor. Ben biraz Ultraviolence’tan bahsedeceğim izninizle.

https://youtube.googleapis.com/v/T5xcnjAG8pE&source=uds
Dan Auerbach’le çalışacağını açıkladığında herkesi oldukça şaşırtan Lana Del Rey, West Coast ile bende aynı şok etkisini yaratmamıştı, dürüst olacağım. West Coast, Born To Die’da yaptığı hiçbir şeye benzemiyordu, orası doğru. Belki de Dan Auerbach etkisi çok bariz olduğundan (West Coast ile arka arkaya dinlenecek bir adet Tighten Up ile ne demek istediğim biraz açıklığa kavuşabilir) West Coast beni Ultraviolence konusunda çok da heyecanlandırmamıştı. Albümün tamamını dinleyince ise yanıldığımı kabul ettim. Bariz de olsa Dan Auerbach etkisi ortaya gerçekten hoş bir şey çıkarmıştı.
https://youtube.googleapis.com/v/oKxuiw3iMBE&source=uds
Albümün özellikle ilk kısmı alışık olduğumuz Lana Del Rey’in bu kez ne yapmaya çalıştığını özetliyor. Açılışı yapan Cruel World altyapısıyla insanı kolayca etkisi altına alıyor. Del Rey’in üstünde alıştığımız kırmızı elbise var, ama bu kez kurtarılmaya ihtiyacı yok. “He hit me and it felt like a kiss.” – kendisini “Feminizm? Oh çok sıkıcı.” şeklinde açıklamalar yapmaya iten Ultraviolence’ta böyle diyor Miss America. Sıkça duyulan efektli gitarlar şarkının yarattığı mazoşist-gerçek-aşk havasını gerçeğe yaklaştırıyor. Albümün bana göre en iyisi olan Shades Of Cool ise vokalleriyle ve –bilin bakalım kime ait olan- gitar solosuyla dikkat çekiyor. Şarkının sözlerine dikkat edecek olursanız “Yine mi?” diyebilirsiniz. Sürpriz: Del Rey hala kötü çocuklardan bahsediyor. (yaşları biraz büyük de olabilir tabii.) Brooklyn Baby ise albümdeki en normal aşk hikayesini anlatıyor olabilir. Albümün geri kalanından en farklı şarkısı West Coast, daha önce de belirttiğim gibi aşırı sevdiğim bir şarkı değil ve Lana Del Rey’in söz yazarken belli şeylere bağlı kalma huyunu gösteriyor. Yine de sürekli aynı şeylerden bahsederken bu kadar ilgi çekmek de ayrı bir başarı.

https://youtube.googleapis.com/v/rJABBmAMXnY&source=uds

Albümün bundan sonraki kısmı ne yazık ki ilki kadar etkileyici değil. Sad Girl’de yine Auerbach’in eseri olan gitar oyunlarının etkisi altındayız. Kötü olup olmadığını bilemeyiz Lana ama üzgün olduğunun biz de farkındayız. Her zamanki soruları soran Pretty When You Cry ile birlikte albümün ilk kısmında yaratılan başına ne gelse güçlü duran zarar görmüş kadın imajı zayıflamaya başlıyor, bunun yerine Del Rey kendini yine bırakıyor. Money, Power, Glory’de ise ne olursa olsun kazanç peşindeki birini görüyoruz. Defalarca kendisi de söylüyor zaten; dope and diamonds, that’s all that I want.” Del Rey’in Fucked My Way Up To The Top ile ne yapmaya çalıştığı biraz karışık bir konu; bu şarkıyı kariyerinin özeti olarak gören de var, sırf feministleri ayaklandırmak ve daha çok dikkat çekmek için albüme yerleştirildiğini savunan da. Old Money albümün Born To Die’da bulunanları en çok hatırlatan şarkısı. Ultraviolence ile ilgili yapılan en doğru hamle ise albümün kapanışını üstlenen The Other Woman. Önceden Blue Velvet ile olduğu gibi, Lana Del Rey’in eski şarkılarla arası iyi.

https://youtube.googleapis.com/v/Z0cBa4xXXvE&source=uds
Lana Del Rey’i ya sev ya nefret et kategorisine sokan birçok faktör olduğu doğru. Sevenler sahte ya da gerçekliğiyle değil, tüm davranışlarında sergilediği kırılganlıkla ilgileniyor çoğunlukla. Söylediği şeylerden kendisine zarar verenden vazgeçemeyen, kronik olarak üzgün ve bu depresif ruh haline aşık olan biri olduğu izlenimine varmak çok da zor değil. Kendim de içine dahil olduğum jenerasyonun pek çoğu da böyle değil mi?

Yeni Şarkı: Lana Del Rey – West Coast

Bu kez diğer kıyıda.

Yeni albümüne Ultraviolence adını veren karanlık -ya da en azından öyle gözüken- şahsiyet Lana Del Rey, albümden ilk şarkıyı bugün huzurlarımıza sundu. İlk olarak Las Vegas‘ta bir konserde iki cümlesini seslendirdiği yeni single’ını bir bütün halinde çalmak, Coachella‘ya nasip oldu. Coachella’yı seçtiğinden kendisini kutluyor, ve fakat West Coast‘un bizleri pek şaşırtmadığını da ekliyoruz. Gerçi söz konusu Lana hanım kızımız olunca şaşırmak istiyor muyuz, onu da bilemedik. Ultraviolence, ikinci bir Born To Die olacak mı, hep birlikte bekleyip göreceğiz.

https://youtube.googleapis.com/v/o3SqUUoJjW8&source=uds





Top 10: Vampire Weekend

.
2013’ün en güzel albümlerinden birinin sahipleri, her şehre lazım modern vampirler!
.
 Geçenlerde The Tonight Show With Jimmy Fallon‘a katılan ve gün boyu Jimmy Fallon‘ın instagram hesabını ele geçiren Vampire Weekend şu sıralar Amerika turnesinde. Gitmeyi düşünenleriniz için söyleyelim, grup bu yaz Ağustos ayında İngiltere’de Reading & Leeds Festival‘da da sahne alacak.
.
Biz de en sevdiğimiz Vampire Weekend şarkılarını sıralamaya çalıştık; buraya bırakıyoruz. Güzel dinlemeler!
.
10.Horchata
Kökeni Honduras‘a dayanan bir Latin Amerika içeceği olan Horchata‘nın Ezra Koenig‘e hissettirdikleri.
.

.
9.Unbelievers
“I’m not excited, but should I be? Is this the fate that half of the world has planned for me?” diyerek düşüncelerimizi özetleyen Modern Vampires Of The City incisi.
.

.8.Oxford Comma

Yolu Ivy League‘den geçmiş bir gruptan gelmesi normal bir şarkı. Peki Oxford comma’nın işlevini biliyor musunuz?

.

.7.Ya Hey

5 dakikaya kaç şarkı fikri sığdırabilirsiniz?

6. I Think Ur A Contra

Hemen arkasından dinleyeceğiniz Obvious Bicycle ile sequel izliyor havası yaşamanız muhtemel.

5.Worship You

Indie seven çocuklar da rap yapabilir. Gerçekten.

.

4.One (Blake’s Got A New Face)

İlk göz ağrımız Blake.

.

 3.Diplomat’s Son
Şimdiye kadar yapılmış en uzun Vampire Weekend şarkısı, yine de hiç bitmesin dedirtiyor. M.I.A. ve Hussel‘ını anmadan da geçmek olmaz.

 

2.Step
İlk duyduğumuz günden beri her dinleyişimizde bizi şaşırtmayı başaran bu dahiyane şarkıyı listemize dahil etmeyeceğimizi düşündüyseniz burayı pek sık okumuyorsunuz demektir. Beklenmedik sample’lar ve zekice yazılmış sözlerden daha Vampire Weekend olan bir şey yoktur herhalde.

1.Hannah Hunt

Modern Vampires Of The City’nin kalp kırarak mutlu edebilen şarkısı. En sevdiğimiz kısmı da tam üçüncü dakikasında başlıyor.

.

.

Tracklist: World Peace Is None Of Your Business

Bildiğiniz Moz yine iş başında

Kurduğu her cümleyle kendine haslığını pekiştiren Morrissey, Temmuz ayında yayınlayacağını açıkladığı yeni albümü World Peace Is None Of Your Business‘ın tracklistiyle karşımızda. Merak ettiğinize eminiz, ve evet, albümdeki şarkılardan birinin adı gerçekten de Istanbul.

Tracklistin tam hali ise aşağıdaki gibi:
01 World Peace is None of Your Business
02 Neal Cassady Drops Dead
03 Istanbul
04 I’m Not a Man
05 Earth Is the Loneliest Planet
06 Staircase at the University
07 The Bullfighter Dies
08 Kiss Me a Lot
09 Smiler With Knife
10 Kick the Bride Down the Aisle
11 Mountjoy
12 Oboe Concerto

Umarız Moz World Peace Is None Of Your Business için turlar ve çok sevdiği İstanbul’a da uğrar.

https://youtube.googleapis.com/v/AS6B0GdCa9w&source=uds

Yeni Video: Arctic Monkeys – Arabella

Coolluktan ölüyorum

Neredeyse her hareketleriyle gündemimizi meşgul etmeyi başaran Arctic Monkeys, yeni videoları Arabella ile tam da Oscar ödül töreninden sonra kalplerimizi fethetti. Bir kez daha. Alex Turner‘ın geçirdiği Sheffieldlı genç – LA delikanlısı evrimi bütün ihtişamıyla karşımızda. Bu çocukları çok seviyoruz. Bu arada hala bilmeyeniniz kaldıysa, şarkı Alex Turner‘ın kız arkadaşı Arielle Vandenberg hakkında.

Cool kelimesinin bir videoda hayat bulmuş hali için sizi şöyle alalım:

https://youtube.googleapis.com/v/Nj8r3qmOoZ8&source=uds


Yeni Video: Kings Of Leon – Temple

Followill olmak ya da olamamak

Ailecek takdir ettiğimiz Kings Of Leon, bayıldığımız albümleri Mechanical Bull‘dan yeni bir video ile geldi. Medeni durumundan bağımsız olarak genç (ve o kadar da genç olmayan) kızların hayallerini süsleyen Caleb Followill her zaman olduğu gibi can yakacak yakışıklılıkta.

Gözlere şenlik, kulaklara karnaval. İşte karşınızda yeni Kings Of Leon videosu Temple.
https://youtube.googleapis.com/v/nItYgMJBMA0&source=uds

Trailer: Lykke Li – I Never Learn

Mayısta geliyorum



2011 tarihli Wounded Rhymes‘ını hala dinlemeye doyamadığımız Lykke Li, mayıs ayında yeni albümü I Never Learn‘ü çıkarıyor. Daha önce yaptığı açıklamalara göre I Never Learn, sanatçının yarattığı ve 20’li yaşlarında bir kadın olmayı anlatan üçlemenin son parçası olacak.

Albümü daha da merakla beklememize sebebiyet veren trailer da burada:

https://youtube.googleapis.com/v/5SrEdAeGj6Y&source=uds


İşbirliği: Lana Del Rey & Dan Auerbach

Beklenmedik gelişmeler

Geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı açıklamaya göre yeni albümüne Ultraviolence ismini verecek olan Lana Del Rey, twitter’da paylaştığı son fotoğrafla hepimizi şaşırttı. The Black Keys ikilisinden Dan Auerbach ile çektirdiği fotoğrafı twitterda yayınlayan Lana, Dan Auerbach ile Ultraviolence üzerinde çalıştığını da fotoğrafa not düştü.

Bu gelişmenin herkesi şaşırtmasının sebebi ise Dan Auerbach‘in 2012’de, yani Lana Del Rey‘in popülerliğine kavuştuğu yılda söyledikleri. Lana Del Rey ve benzerlerinin bir anda ortaya çıkıp aynı hızla ortadan kaybolduğunu söyleyen Dan Auerbach‘in fikrini değiştirmesine ne sebep oldu, biz de bilmiyoruz. Her ne olursa olsun Ultraviolence için sabırsızlanmaya başladık bile.

Yeni Video: Kaiser Chiefs – Coming Home

Eve dönüş


Yeni albümleri Education, Education, Education and War‘u önümüzdeki ay yayınlayacak olan Kaiser Chiefs, bu albümden Coming Home‘a çektikleri video ile karşımızda. Şimdilerde The Voice yarışmasında jüri üyeliği yapan Ricky Wilson‘ın oldukça iyi gözüktüğünü de belirtmeden geçmeyelim. Televizyon etkisi olsa gerek diyor ve sizleri Coming Home ile başbaşa bırakıyoruz.

https://youtube.googleapis.com/v/MPipMQvKgKk&source=uds


Yeni Şarkı: My Chemical Romance – Fake Your Death

Jübile şarkısı

Geçtiğimiz yıl Mart’ta dağıldıklarını açıklayan My Chemical Romance, son bir şarkıyla karşımızda. Grubun lideri Gerard Way‘in açıklamasına göre Fake Your Death, kendisinin My Chemical Romance için yazdığı son şarkı ve bunu şarkı sözlerini tamamladıktan sonra fark ettiğini de belirtiyor.

Fake Your Death, grubun 24 Mart’ta yayınlayacağı May Death Never Stop You isimli toplama albümde bulunuyor.

https://youtube.googleapis.com/v/tiJzCahaN8w&source=uds


Konser: Neil Young

Altın kalbi bulmaya



Yıllardır gelmesini bekliyorsunuz, belki de kırık kalbinizi onun şarkılarıyla onarmaya çalışıyorsunuz. İKSV‘nin açıklamasına göre Neil Young sonunda geliyor, 15 Temmuz‘da Küçük Çiftlik Park‘ta kendisini dinliyor olacağız.
https://youtube.googleapis.com/v/n2MtEsrcTTs&source=uds


Top 10: OutKast

.
Kulislerde bir dedikodu olarak başladı, geçtiğimiz günlerde ise resmileşti: OutKast dönüyor! İlk olarak Coachella festivalinde headliner olacaklarını açıklayan ikili bu yaz 40 farklı festivalde daha sahne alacak. Türkiye sınırlarına girerler mi bilemiyoruz ama biz kendilerini nelerle hatırlıyoruz görün istedik. Karşınızda Top Ten: OutKast.
.
10. Roses
En güzel sevgililer günü.

9. Prototype
Bilimkurgu tadında.

8. Morris Brown
Güneşli bir günde araba gezintisi.

7. Jazzy Belle
Bunu hatırlamak için biraz genç olabiliriz, evet.

6. B.O.B
Class of 3000.

5. Ms. Jackson
Ghettonun başkadır baykuşu.

4. GhettoMusick
Sıradan bir gün nasıl geçiyorun cevabı.

3. The Whole World
Gitmek isteyeceğimiz tek sirk olabilir.

2. ATliens
Bu dünyadan değiller.

1. Hey Ya!
Bir çeşit OutKastmania