BuketDemirel

Top 10: Foals

.
İngiliz indie sahnesinde kendinden emin adımlarla ilerleyen Foals! Hey gidi Foals!
.
2008’de yayınladıkları ilk albümleri Antidotes‘u,  2010’da Total Life Forever, 2013’de de  Holy Fire takip etti. Grubun müziğindeki gelişme müzik eleştirmenlerince takdir edildi. Hayranlarıysa onları asla yalnız bırakmadı. İngiltere’nin çıkardığı en iyi canlı gruplardan biri olarak düşünülen Foals, 2013’de aldıkları Q Awards ödülüyle de bunu kanıtladı.
.
Ufak bir tarihçe vermeden geçemedik ve bu tarihlere kaderin talihsiz Foals hayranları bizlerin 2013’de konserin eşiğinden döndüğünü de ekleyelim.
.
Foals‘u canlı izlemek belki nasip olmadı ama sizler için fazlasıyla zorlanarak seçmeye çalıştığımız en iyi 10 şarkıya göz gezdirebilirsiniz! Hadi yine iyisiniz!
.
10. Hummer 
.
İlk dönem Foals‘un en güzel şarkılarından. Bol bol zıplamalı, fazlasıyla enerjik. Foals ile dans etmeye var mısınız?
.


.

9. Red Socks Pugie
.
Yannis Philipphakis bu şarkının  enerjisini aşık olunca hissettiğimiz enerjiye benzetirmiş. Sizce?
.

.
8. Blue Blood
.
Selam, enerjik  Foals geride kaldı. Artık daha karmaşık melodier, çok katmanlı vokaller ve büyümüş bir Foals var. Değişimin ilk sinyalleri.
.

.
7. Inhaler
.
NME
‘ ye göre 2012’nin en iyi şarkısı, bize göre de Foals‘un her albümle müziğine çok şeyler kattığının kanıtı. nokta.
.
.
6. Late Night
.
Late Night
, Yannis Philipphakis‘in şarkı sözü yazarlığında kendini en çok gösterdiği şarkılardan biri. Prosedür: Gece geç saatlerde dinleyiniz.
.


.
5. Spanish Sahara
.
Bütün korkularınızı şuraya bir yere bırakın. Aksi takdirde az sonra dinleyeceğiniz şarkı kalıcı hasara neden olabilir.
.

.

4.Moon 
.
Holy Fire‘ın en güzellerinden. Sessiz ve beyaz.
.

.
3. Black Gold
.
Foals
‘un bizim kanaatimizce müzikal uyumda ve melodi çeşitliliğinde zirve yaptığı şarkı. Kendi içinde en az 3 şarkı barındırmakta.
.

.
2. This Orient
.
Bir şarkı 4 dakikada nasıl bu kadar çok şey hissettirebilir, anlatsana biraz?
.

 

.
1. Bluebird
.
Daha önce çıktığımız yolculuklara dair. (Ve evet, Bukowski’nin Bluebird’üyle alakası var. Yannis Philipphakis Bukowski’nin sıkı okuyucularından. )
.


.
Ve yetmedi diyenlere minik bir tane daha…

Nefes al

Nefes ver.

Bitti.

.

.

Oradaydık: KURT VILE

Kurt Vile, bu diyarlara olan ikinci yolculuğunda durağını Salon İKSV olarak belirlemişti. 16 Nisan Çarşamba günü gerçekleşen konserde Kurt’ün sahnede olacağını duyunca biz de hemen sahne önünde yerimiz aldık.
.
Playing Guitar with a Dead Hand ile başlayan  akustik yolculuğumuza Smoke Ring For My HaloGhost Town gibi geçmiş şarkılarla devam ettik. Wakin’ On a Sunny Daze, Girl Called Alex ile yeni geçtigimiz sene Nisan ayında çıkardığı Wakin’ on a Pretty Daze albümüne selamlar çaktı. Konserin ortalarına doğru banjosunu eline alıp daha önce pek de duymadığımız fakat efsane güzel sözlere sahip Come Here, I Don’t Bite‘ı seslendirdi, biz de gülümsemeler eşliğinde ısırılmayacağımıza emin güzel akustik müziğin keyfini çıkarmaya devam ettik. Peeping Tomboy ve Feel My Pain şiir gibi aktı gitti, tutamadık. Gitarı nasıldı diye sorarsanız, her zamanki Kurt Vile tınısındaydı : hafif başkaldıran, hafif hüzünlü ve her zaman harmonik.
.
.
Aralıksız bir buçuk saat bu gösterişsiz gitar şöleninde bize de yer veren Kurt Vile, encore için geri geldiğinde isteklerimizi kırmayıp Baby’s Arms çaldı ve sanıyoruz ki  herkes bir kez daha gitar iyi ki Kurt Vile ile buluştu diye içinden geçirdi.
.
.
PS: Eğer bir gün Kurt Vile konserine gidecek olursanız ( ki kesinlikle gitmelisiniz ), konser sonrasında kendisiyle tanışmayı unutmayın! Kendisi fazlasıyla eğlenceli, sevecen ve muhabbeti iyi bir abimiz.
.
.

Oradaydık: Pete Doherty

3 Nisan akşamı İngiltere’nin müziğe kattığı son efsanelerden biri  Pete Doherty, garajistanbul sahnesindeydi. Böyle bir durumda kaçırmak, öznenin Avaz olduğu bir cümlede asla kendine yer bulamazdı!
.
Eleştirileri baştan alalım ki sonrası Pete Doherty’e kalsın: Konseri ne kadar en önden izleme şansına sahip olsak da arkamızda tıklım tıklım bir kalabalık vardı ve bazen nefes almak yorucu bir iş haline gelebiliyordu. Konserdeki görevlilerin kabalığı ve kapıların söylenildiği vakitten yaklaşık 35 dakika sonra açılması dışında her şey güzeldi.
.
Ve konsere dair detaylar :
.
Pete  DohertyThe Libertines klasiği olan Can’t Stand Me Now ile hızlı bir giriş yaptı konsere. Daha sonra her şey interaktif bir şekilde devam etti. The Lost Art of Murder istendi, seve seve çaldı. Biz Music When the Lights Go Out, Time For Heroes ve What Katie Did istedik. Bizi de kırmadı. Konser boyunca fazlasıyla neşeli , tam kıvamında sarhoş ve olabildiğince kibar bir adamdı, dinleyicilerin isteklerini asla gözardı etmedi. Last of the English Roses, Don’t Look Back Into the Sun, There She Goes, Albion, What a Waster, The Good Old Days bizim hatırladıklarımız. Belirli bir setlist yoktu, aklına gelenleri gitarının yardımıyla bizlerle paylaştı.
.

  • Son şarkı olarak Fuck Forever‘ı seçmişti ve biz de onu uğurlamadan önce hep beraber, avazımız çıktığı kadar ‘So  fuck forever if you don’t mind! ‘ bağırdık. Sanıyoruz ki bu durum Pete‘in de  bayağı hoşuna gitmiş olmalı: Konser sonunda gitarını bizlere attı, sahneye çıkıp onu kucaklayanları aynı şiddetle kucakladı.
  • Medyanın hakkında yarattığı ”sorumsuz ve umursamaz” algının tam tersi, Pete Doherty, müziğine saygı gösteren bir insan. Verdiği konserin hakkını vererek de ayrıldı sahneden. Müziğine gösterdiği saygıyı dinleyicilerine de gösterdi; onların hediyelerini aldı (onun için aldığımız leylaklardan pek hoşnut kaldı, onlarca kez teşekkür etti!), hayranlarıyla iletişim kurmaktan asla çekinmedi.
  • Konser akustik bir konserdi, sahnede yalnız bir adam, gitarı ve bazen ona eşlik eden mızıkası vardı.Şüpheniz olmasın, Pete Doherty o sahneyi tek başına öyle bir doldurdu ki gözlerimiz başka hiç kimseyi aramadı. Konserde ara verilmedi, Pete Doherty neredeyse iki saat sahnedeydi.

Ve evet; Pete Doherty 21. yüzyılın çıkardığı, edebiyatı müzikle harmanlamayı en güzel belki de en hüzünlü şekilde beceren bir adam. Ve biz 3 Nisan’da bu şair-müzisyeni dünya gözüyle görebildiğimiz için çok şanslıyız.

.

.