Ege Kayalar

YENİ AÇIKLANAN İSİMLER: SONAR ISTANBUL

8-9 Mart 2019’da Zorlu PSM‘de üçüncüsü gerçekleşecek olan ve son yıllardaki festival açlığımıza ilaç gibi gelen Sonar İstanbul‘dan yeni isimler açıklandı. Moderat’ın diğer yarısı, ismiyle her daim heyecanlandırmayı başaran ve ülkemize uzun zamandır da uğramayan (Moderat’ı saymazsak tabii) Modeselektor ikilisi, 22 Şubat’ta yayınlayacağı yeni albümü Who Else’i takiben Sonar İstanbul’da olacak ve eminiz ki festivale çok yakışacak. Modeselektor haricinde “anlatılmaz, yaşanır” müziğiyle arayı çok açmadan, üstelik bu sefer 360 derecelik özel sahne performansıyla izleyeceğimiz Ben Frost da yeni açıklanan isimler arasında ışıl ışıl parlıyor. Belgrad’ın en meşhur DJ’lerinden, house etkileşimli süper enerjik setiyle sahne alacak olan Tijana T, Berghain’ın gediklilerinden Kobosil, cayır cayır Alman technosu üçlüsü FJAAK ve adını giderek daha sık duyduğumuz, lo-fi house öncüsü DJ Seinfeld‘ın yanı sıra minimal house’un Güney Afrikalı temsilcisi DJ Lag ve Tunuslu avantgarde elektronik projesi Deena Abdelwahed de Sonar İstanbul kapsamında izleyeceğimiz, ve de keşfedeceğimiz, diğer isimler.

Sonar İstanbul için ilk açıklanan isimlerse yıllardır yollarını gözlediğimiz, “sırf onlar için bile gidilir” dediğimiz Bicep, Quietus’a göre yılın en iyi albümüne imza atmış olan Gazelle Twin, DJ’lerin şahı Laurent Garnier, daha geçen sene dibimiz düşmüş vaziyette Garaj’da izlediğimiz The Field ve Detroit efsanesi DJ Stingray‘in yanı sıra George Fitzgerald, HAII, Henrik Schwarz, Matador, Octo Octa ve Volvox‘tu.

LINEUP: PRIMAVERA SOUND 2019

Avrupa’nın en iyi müzik festivali Primavera Sound, bilgisayar ekranına beş dakika boyunca ağız açık şekilde baktıracak 2019 lineup’ını açıkladı. “The New Normal” mottosuyla bu sene 30 Mayıs – 1 Haziran tarihleri arasında Barselona’da gerçekleşecek olan festivalde izlemek için can attığımız 78 ismi buraya yazmak yerine posteri şöyle bırakıp yorumu size bırakıyoruz ve banka kredisi araştırmaya başlıyoruz.

Ama şunu da belirtmesek olmaz: Vampire Weekend kesin olur diyorduk.

SALI PAZARI: 20.11.2018

İşte, haftanın en sevdiğimiz günü. Bildiğiniz üzere her salı günü Avaz ahalisi olarak o hafta severek dinlediğimiz şarkıları sizlerle buluşturuyoruz. Bu hafta da yine tezgahlarımızı sizler için açtık. Spotify listesini de hemen aşağıya iliştirdik. Buyurun:

EGE’NİN TEZGAHI

Mariah Carey – Giving Me Life (feat. Blood Orange & Slick Rick)

Yılın sonuna yani müzik dünyasının iyiden iyiye durulduğu o döneme yaklaşmış bulunuyoruz. Mariah Carey’nin albümü bu senenin belki de son merakla beklediğim albümüydü ve geçen cuma sessiz sedasız yayınlandı. Üstelik albüm hiç beklemediğim kadar (muhtemelen çoğu insanın da hiç beklemediği kadar) başarılı bir R&B albümü çıktı. Albümün yıldızı Giving Me Life’da bir Mariah Carey şarkısından beklediğiniz her şey, Blood Orange bonusuyla birlikte. Bu kadının her şeye rağmen hala çok iyi müzik yapmasına hayranım.

Missy Elliott – Wake Up (feat. Jay-Z)

Bu hafta biraz Missy Elliott’ın diskografisinin derinliklerinde kayboldum. Bilinen hitleri haricinde o kadar muazzam şarkıları var ki Missy’nin. Wake Up özellikle Timbaland’ın fütüristik beat’iyle aklımı başımdan aldı.

Courtney Barnett – Crippling Self Doubt and A General Lack of Confidence

Courtney Barnett’ın bu yılki albümü neden bu kadar geri planda kaldı anlamış değilim. Siz de bir kere dinleyip unuttuysanız geri dönmenin tam sırası.

Bicep – Aura

Bicep Sonar’a gelsin diye o kadar çok dua ettim ki sonunda gerçek oldu. Eminim ki yalnız değildim bu uğurda. El birliğiyle başardık bunu arkadaşlar. O gün geldiğinde tek tek teşekkür edeceğim size.

CEMRE’NİN TEZGAHI

Billie Eilish – bellyache

Tam olarak bu şekilde eşyalarımı sürükleyerek taşınıp duruyorum ben de her ay.

Karen O & Danger Mouse – Lux Prima

Yo! My Saint zirve sanıyordum, yanılmışım.

Moses Sumney – Make Out in My Car (James Blake Version)

Orjinalini de bütün alternatif versiyonlarını da bir noktada uzun süre looplamıştım, bu kez sıra James Blake’teydi.

Lana Del Rey – Music to Watch Boys to

Marina & Lana iş birliği konusundaki merakım tek yaşama sebebim şu an, yeni albüm gelsin artık.

HANDE’NİN TEZGAHI

Franz Ferdinand – Paper Cages

Bu albümün bu seneki favorilerimden olduğuna emindim. Ancak içerisinde her defasında yeni bir güzellik keşfedebileceğim kadar iyi olduğunu henüz öğreniyorum. Arctic Monkeys, The Strokes gibi gruplar sayesinde indie rock camiasının ölü günlerinden geçerken Franz Ferdinand içimdeki son umut ışıltısı oluyor.

Wild Nothing – Canyon on Fire

Az az post-punk tınıları hissettiğim ve beni hafif hüzünlendirdiği için mutlu etmeyi başaran nadir şarkılardan biri.

Otzeki – Sun is Rising

Otzeki’yi geçtiğimiz hafta sonu Mix Festival’de keşfettim. Katıldığım ilk günde tüm line-up içerisindeki, hatta benim de son bir haftadır izlediğim tüm isimler arasındaki en iyi performanstı. Albüme kıyasla canlı izlenmesi gereken bir grup olduklarını söyleyebilirim. Fazlasıyla umut verici bir çıkış albümleri var.

Tirzah- Go Now

Tirzah benim için bu senenin en iyi çıkış ismi. Kendisini Tanışın köşemize taşıyarak müziğinin sihrini sizlerle de paylaşma planlarım var. Şimdilik bu şarkı ile bir ısınma turuna başlayabilirsiniz.

Ariana Grande (feat. Nicki Minaj) – the light is coming

İtiraf ediyorum, çoğu kişinin aksine Ariana’ya öyle pek de bayılmıyorum. Ayrıca son albümünü de fazlasıyla abartılmış buluyorum. Ancak son single “thank u, next” ve Nicki Minaj’lı bu kayıt beni bile heyecanlandırıyor. Şarkının videosu çok kötü, o ayrı.

FEATURING: KELIS

En son dört sene önce Ninja Tune‘dan Food isimli albümünü çıkararak aldığı riskle bize kendisini bir kez daha hayran bırakan Kelis, bu sıralar tekrar aklımıza düşüverdi. Kilometrelerce öteden şakkadanak tanınan derin vokalinin yanı sıra aşırı cool duruşu ve tarzıyla da sevdiğimiz Kelis‘in müziğinde izlediği çok yönlü tutum, konuk olduğu isimlerde de kendini gösteriyor ki kendisini R&B divalığının yanı sıra pop ve house divası olarak da pek çok şarkıda duyduk şu ana dek. Bu şarkılardan en sevdiklerimizi listeleyip ufak bir nostalji turuna çıktık:

Richard X – Finest Dreams

2000’lerin belki de en underrated prodüktörü Richard X’i daha çok şu pop şaheseri ve yaptığı muazzam remixlerle tanısak da kendisinin mash-up yeteneklerini konuşturduğu pek çok başka şarkı da var. 2003’te İngiltere’de ufak bir hit olmuş, zamansız Finest Dreams de bunun en güzel örneklerinden. Kelis’in vokali nasıl da yakışıyor şarkıya.

Timo Maas – Help Me

Bir house prodüktörü çıksa, Kelis ile baştan sona bangır bangır bir albüm yapsa. Şöyle 2000’ler nostaljili. Çok mu şey istiyoruz? (evet)

Ol’ Dirty Bastard – Got Your Money

Zamanı azıcık geriye sarıp 1999’a gidelim. Kelis daha baştan sona The Neptunes destekli ilk albümü Kaleidoscope’u yeni çıkarmış ve o yılların sayısız “rapçi erkeğin nakaratı kadın R&B şarkıcısına emanet şarkılarından” birine ses veriyor. Şarkı Ol’ Dirty Bastard’ın klasiklerinden olsa da şimdi düşününce Kelis’in sesindeki toyluğu fark etmemek zor.

Busta Rhymes – What It Is

Kelis yine throwback partilerinizi coşturmak için söylüyor.

Skream – Copy Cat

İngiliz garage ve dub prodüktörü Skream’ın şarkısına konuk olan Kelis, bu sefer bambaşka sularda ve sınırları zorlamaktan çekinmiyor. Kendinden emin ve baskın vokaliyle bunun gibi bir şarkıda bile sırıtmamayı başarıyor.

Calvin Harris – Bounce

Calvin Harris’in kendini çok geliştirdiği yakın dönemden azıcık geriye gidiyoruz. O sıralar da ortamlarda utanmadan sıkılmadan “Calvin Harris dinliyorum” dedirtecek şarkıları vardı Harris’in. Mesela Bounce. Tabii ki Kelis farkıyla.

RÖPORTAJ: TENDER

James Cullen ve Dan Cobb’un elektronik ve R&B harmanlı bedroom-pop projesi Tender, geçtiğimiz Mayıs ayında büyük övgüler alan Zorlu PSM Caz Festivali konserinden sonra arayı çok açmadan tekrar İstanbul’da. 17 Kasım Cumartesi günü MIX Festival kapsamında bu sefer Studio yerine Turkcell Sahnesi’nde izleyeceğimiz ikiliyle grubun kuruluşunu, Ocak ayında çıkacak yeni albümlerinin organik sound’unu, Kevin Parker hayranlıklarını ve bizi bekleyen konseri konuştuk. Üstelik konsere dair önemli bir sürprizin haberini de verdiler. Buyurun bu güzel sohbete:

Merhaba! Öncelikle nasılsınız, her şey yolunda mı?

Gayet iyiyiz, teşekkürler! Tekrar yollara düşüp dinleyicilerle buluşmayı ve özellikle de yeni şarkılarımızı çalmayı iple çekiyoruz.

Grubun kuruluş hikayesini bir de sizden dinlemeyi çok isteriz. İkiniz halihazırda yakın arkadaştınız, beraber müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

İki yıl arayla olsa da ikimiz de aynı okulda okuduk ve birkaç ortak arkadaşımız vardı. Okulda müzikle ilgilenen çok fazla insan yoktu; hal böyle olunca kaynaşmamız kaçınılmaz oldu. Birkaç yıl önce ikimiz beraber müzik yapmaya başladık ve bir indie grubu kurup dört arkadaşımızı daha çağırdık, fakat ne yazık ki aradan bir süre geçtikten sonra grupta eski yaratıcılığımızı yitirmeye ve istediklerimizi yapamamaya başladığımızı fark ettik. Bir gün sırf zaman geçirmek için gitarların yanı sıra elektronik seslerle de bir şeyler denemeye başladık ve Legion isimli şarkımız ortaya çıktı. Yaptığımız iş bizi çok heyecanlandırdığı için bu tür seslerle oynamaya, müzik yapmaya devam ettik. Legion’dan iki gün sonra da Armour şarkısını yapıp Soundcloud’a yükledik. Şarkı bir sonraki gün Reddit’in ana sayfasına düştü. Ondan sonra da devamı geldi zaten.

Albüm yayınlamadan önce pek çok EP ve single yayınladınız. Albüm süreci sizin için zor mu geçti yoksa sadece doğru anı mı bekliyordunuz?

Doğru anı bekliyorduk. Plak şirketimizle albüm için anlaştıktan sonra kısa sürede bir sürü demo kaydettik, ama sık aralıklarla yeni şarkılar yayınlamak da istiyorduk. Plak şirketimizle konuşunca önce üçüncü bir EP yayınlayıp ardından ilk albüm için yeni sesler üretmek üzere çalışmalara başlamak için anlaştık.

Günümüzde özellikle Bandcamp ve Spotify üzerinden çok fazla bağımsız “yatak odası pop” sanatçı ve gruplarının ünlendiğine tanık oluyoruz. İnternette yeni müzisyenleri keşfetmenin giderek kolaylaşmasının etkisiyle doğan yeni bir alt tür hatta bu bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Müzik teknolojilerinin gelişmesi ve genç müzisyenler için ucuz ekipmanlar bulmanın kolaylaşmasıyla da birebir bağlantılı. Prova için devamlı stüdyoya girmek de bir süre sonra çok pahalıya patlayabiliyor. Bunun yanı sıra evde müzik yapmanın çok daha samimi bir tarafı da var. Bir şarkıyı yazıp birkaç hafta sonra kaydetmek yerine aynı anda hem yazıp hem de kaydedebiliyorsunuz. Sanatçı için de daha tatmin edici bu. Aklınıza gelen fikri müziğe döküp aynı gün internette bir eser olarak yayınlayabiliyorsunuz.

İkinci albümünüz Fear of Falling Asleep, önümüzdeki ocak ayında yayınlanacak. Albümden çıkan ilk single’lara bakarsak bu ilkine göre daha aydınlık, daha sıcak ve daha çok sesli bir albüm olacak gibi. Bize albüm sürecinden ve ilk albüm Modern Addiction’dan hangi noktada farklılaştığından bahsedebilir misiniz?

Bu albümün ilkine göre kesinlikle daha aydınlık bir tarafı var, fakat karanlık unsurlar de yine yok değil. Enstrüman açısından ilkine göre daha organik; çok daha doğal davul ve gitar sesleri mevcut ki bu açıdan indie sound’una daha yakın bir albüm aslında. İlk albüm daha elektronikti. Bu albüm daha saykodelik ve yine ilkine göre vintage sesler daha ağırlıklı.

İkili olarak favori müzisyenlerinizi merak ediyoruz. Kimleri çok ilham verici buluyorsunuz?

İkimiz de Bon Iver hayranıyız. Grubu geçen sene Londra’da izledik ve resmen aklımızı başımızdan aldılar. Kevin Parker’ı da yıllardır hayranlıkla takip ediyoruz, her fırsatta da dile getiriyoruz bunu. Özellikle The Beatles’ın müziğinde duyduğumuz o 60’lar ve 70’ler sound’unu müthiş bir yetenekle modernleştiriyor Kevin Parker. The National’ı da çok seviyoruz. Sahnede inanılmaz iyiler ve özellikle de vokallerle yakaladıkları o karanlık estetiğe hayran olmamak elde değil.

Zorlu PSM Caz Festivali için birkaç ay önce de İstanbul’a gelmiştiniz. Konser sizin için nasıl geçmişti, hatırladığınız detaylar var mı?

İstanbul’daki ilk konserimizdi ve doğrusu bu kadar çok insanın şarkılarımıza eşlik edeceğini beklemiyorduk. Harika bir konserdi. Şimdiye kadarki en iyi konserlerimizden biriydi diyebiliriz ve tekrar çalmak için sabırsızlanıyoruz.

Bu sefer sizi çok daha büyük bir sahnede izleyeceğiz. Son olarak konser hakkında ve buradaki sevenlerinize söylemek istedikleriniz varsa alalım sizden.

Önceki gelişimizde ana sahneyi görme imkanımız olmuştu, gerçekten çok etkileyiciydi. Fazlasıyla iyi tasarlanmış bir sahne ve bizim şu ana dek kapalı alanda vereceğimiz en büyük konser olacak bu. Sosyal medyada tanık olduğumuz kadarıyla Türkiye’de büyük ve sadık bir kitlemiz var, bu bizi inanılmaz mutlu ediyor. İkinci albümümüzden şarkıları canlı olarak ilk defa onlar duyacaklar!

RÖPORTAJ: CAVA GRANDE

Portecho ile hem İstanbul müzik camiasına hem de kalplerimize hızlı bir giriş yapan ikiliden Tan Tunçağ ile son projesi Cava Grande üzerine konuştuk. Projenin ortaya çıkışını, ilk albüm Worm Universe‘i, bilgisayar oyunlarının sanat eseri olarak sayılıp sayılamayacağını ve bu sıralar neleri dinlediğini kendisinden dinledik. Cuma günü MIX Festival için Zorlu PSM’ye doğru yola çıkmadan önce mutlaka okuyun ve kendisini izlemeyi ihmal etmeyin.

Merhabalar. Öncelikle nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?

Gayet iyi, heyecanlı ve yoğun. Bu ara Cava Grande’nin Mix Festival’daki performansı için yaptığımız provalar devam ediyor.

Uzun zamandır bilgisayar oyunları tasarımıyla ilgilendiğini biliyoruz. Bu ilgi üzerine kurgulanmış bir müzik projesi olarak görüyoruz Cava Grande’yi. Projeyi bir de senden dinlemek isteriz. Bize biraz Cava Grande’nin ortaya çıkışından ve nasıl geliştiğinden bahseder misin?

2012’den beri görsel tasarım ve interaktif medya üzerine yoğunlaşmıştım zaten. Bilgisayar oyunları bunun biraz kaçınılmaz devamı olarak geldi. Öte yandan bilgisayar oyunları üretme fikri benim için daha da eskiye dayanıyor. 2005’de Portecho daha başlamadan önce Deniz Cuylan’la ilk bir araya gelme sebebimiz bir bilgisayar oyunu üretmekti. Üstelik bununla ilgili ciddi bir çalışma da yapmıştık o zaman. Sonra Portecho hayatımıza girdiği zaman bu projeden vazgeçmiştik.

İlk Cava Grande parçalarını ortaya çıkarmam ise 2010 civarı. O dönem bir bilim kurgu filmi senaryosu yazmaya çalışıyordum ve filme soundtrack olabilecek bir kaç parça yapmıştım. Sonrasında uzun bir süre bu tarz müziğe dönmedim. Bunu bir solo proje olarak tekrar ele almam ise 2 sene öncesine dayanıyor. İlk başta Cava Grande’yi içinde ritim elementleri barındırmayan daha ambient bir proje olarak hayal ediyordum ama sonradan bu fikirden vazgeçtim ve biraz da özümde olan “romantik dans müziği” eksenine geri döndüm. Müziğin şimdiki hali çok daha hareketli ve seyirciyi dans ettirmeye yönelik bir çerçevede.

Dinleyici olarak Cava Grande projesini Portecho’nun müziğine göre daha da elektronik ve synth ağırlıklı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Peki, sanatçı olarak senin için bu iki farklı projedeki süreç birbirinden nasıl ayrılıyor?

Cava Grande benim için en baştan beri synth’lerle yapılmış modern kompozisyonlardı. Şimdiki hali daha dans ettirmeye yönelik olsa bile müziğin çıkış yolu değişmedi. Cava Grande’de klüp müziğindeki groove bazlı alt yapıdan ziyade daha kompozisyon ağırlıklı bir alt yapı var.

Portecho’dan ayrılan en önemli özelliği sanırım müzik yapma yöntemi aslında. Her ne kadar Portecho’nın tarzı elektronik dans müziği kategorisinde olsa da aslında müzik yazma sürecimiz “akustik” olarak başlıyordu. Deniz’in bulduğu bir gitar riff’i ya da melodisi üzerine ben de bas gitar çalıp bir kaç vokal melodisi buluyordum genelde. İşin synth ve ritim kısmı sonra geliyordu. Portecho’nun sound’unun kendine mahsusluğu biraz da bundan kaynaklanıyor aslında.

Cava Grande’de ise durum biraz daha farklı. Müzik enstrümental olduğu için, her şeyden önce içime sinen bir armoni yapısı bulmaya çalışıyorum. Diğer elementler sonra geliyor.

Bu sene mayıs ayında Cava Grande olarak ilk albümün Worm Universe’i çıkardın. Nasıl tepkiler aldın bu ilk albüm için? Bir albüm çıkarmak bu projen için aklında hep var mıydı?

Cava Grande’yi çıkarmak aklımda hep yoktu aslında.  Hatta bir süredir müzikten kopmuştum genel olarak. 2016’da Beşiktaş’taki terör saldırısında illüstratör arkadaşımız İsmail Koç’u kaybetmek beni biraz tekrar müziğe dönmeye itti. Sadece çalışarak hayatımın biraz boş geçtiğini düşünmeye başladım. Cava Grande’nin görsellerini yapan eşim Miray Kurtuluş’un da cesaretlendirmesiyle bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim ve 2018 Mayıs’ında Worm Universe’ü kendi plak şirketim Santima Records’dan piyasaya çıkardım.

Albümün, hem yaz öncesi, hem de o ara ön göremediğim kritik bir seçim süreci sırasında çıkmış olması, her ne kadar pozitif olsa da ilginin biraz zayıf olmasına yol açtı.

Asıl tepkileri yeni yeni almaya başladım kesinlikle. Projeye Gevende’nin trompetçisi olarak tanıdığımız Serkan Emre Çiftçi’nin katılımı, hem müziğe daha kendine mahsus bir renk kattı hem de bu ilginin artmasına sebep oldu.  Şimdi ise ilk defa Mix Festival’da gruba 123’den tanıdığımız Berke Can Özcan davul ve perküsyonda eşlik edecek. Bundan sonraki sürecin daha da renkli ve heyecan verici geçeceğini ön görüyorum. Bundan sonraki planım Mart ayında bir EP çıkarmak.

Bilgisayar oyunlarını da sanat eseri olarak ele alabilir miyiz? Müzikle oyunları bir araya getiren biri olarak, sen bu konu hakkında nasıl düşünüyorsun?

Oyunları sanat eseri olarak ele alabileceğimiz bir dönemdeyiz kesinlikle. Bu aslında uzun bir süredir giden de bir tartışma. Şu anda sanatsal anlamda oyun sektörünün geldiği nokta “Atari salonlarında” jetonla oynadığımız “Space Invaders” dan çok uzak bir yerde. Artık bugün oyun üretimini bir kendini ifade şekli olarak da düşünebiliriz. Bunu özellikle küçük ekipler tarafından üretilmiş “indie” oyunlarının bazılarında çok net görebiliyoruz.

Mesela ben müzikten ilham alarak oyun yapmayı tercih ettim. Cava Grande’nin “Sentinel” adlı parçasına bir klip yapmak istiyordum, onun yerine bir oyun yaptım. Oyun parçayla aynı uzunlukta, 5-6 dakikada bitiyor ama farklı sonları var ve baştan oynayabiliyorsunuz. Daha sonra “A Fine Mess” adlı ilk ticari oyunumu yaptım ve Steam platformu üzerinden piyasaya çıkardım. “A Fine Mess”, hem oyun eleştirmenleri hem de oyuncular tarafından hep çok iyi eleştiriler aldı, bu da beni çok motive etti. Burada Cava Grande’nin “A Fine Mess” parçasının hissiden yola çıkarak oyunun senaryosunu yazdım ve parçayı da oyunun önemli bir elementi olarak kullandım. Ortaya alıştığımız tarzdaki oyunlardan farklı, daha şiirsel bir yapısı olan, gizli anlamları olan, kendini açıklama endişesi duymayan daha sürreal bir oyun çıktı. Amacım oyun için müzik değil, müzik için oyun yapılabileceğini de ortaya koymaktı biraz.

Son olarak da sen bu aralar kimleri dinliyorsun? “Mutlaka keşfetmelisiniz” dediğin bir albüm var mıdır?

Bu aralar Max Cooper’ın “One Hundered Billion Sparks” albümünü dinliyorum en çok. Öte yandan keşfedilecek çok şey olduğu için kendi seçkim olan bir Spotify playlisti yapmaya karar verdim.  Daha çok yeni müziklere yer verdiğim “Mera’s Dream” adlı bu playlist’de özellikle elektronik müzikte son yıllarda çıkan en iyi parçalara ulaşabilirsiniz:

Mera’s Dream:

ORADAYDIK: PITCHFORK MUSIC FESTIVAL PARIS

Eğer Kasım ayı başında herhangi bir sebeple Paris’te bulunuyorsanız asla kaçırılmayacak müzik etkinliklerinden bir tanesi Pitchfork Müzik Festivali. 2011 yılından beri Paris’in en büyük konser alanlarından birisi olan Grande Halle de la Villette’te düzenleniyor. Festival alanı şehir merkezinde olduğundan metro ve tramvay ile rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Hangi durakta inmeniz gerektiğinizi karıştırabileceğinizi sanmıyorum, zira tarz giyinmiş insanları takip edince yolu buluyorsunuz. Ya da bol bol İngilizce konuşulduğunu duyuyorsanız da doğru yoldasınız demektir, çünkü yakın olduğu için özellikle İngiltere’den ve dünyanın dört bir yanından insan geliyor festivale. Her ne kadar kullanışlı olmasa da dönüş için de gece otobüsleri var, böylece sonuna kadar festivalin keyfini çıkarabiliyorsunuz. Festival için böyle büyük ve kapalı bir alan seçilmesi çok yerinde bir karar olmuş; malum bilen bilir, Paris’in havası her an bozabilir ve beklenmedik bir yağmur konserlerin keyfini kaçırabilirdi. Tabii soğuk havaya karşı alınabilecek herhangi bir önlem yok, bu yüzden festival alanına girdiğiniz andan itibaren çıkana kadar çılgınlarca dans ederek ısınabilirsiniz; ben öyle yaptım şahsen.

Bu yıl Pitchfork 1-2-3 Kasım tarihlerinde gerçekleşti ve ilk gün saat 17:00 itibariyle kapılar açıldı. Konser salonuna geçmeden önce ziyaretçilerin vakit geçirebileceği yerleri ve yemek/içki alınabilecek standları görüyorsunuz. Vakit geçirilecek yerler derken, oldukça geniş düşünün. Fotoğraf çekilmek, hoplayıp zıplamak falan bir yana saçınızı bile kestirebiliyorsunuz mesela. Tabii bütün bu eğlencelere dalmadan önce hatırlanması gereken önemli bir nokta var. İçeride nakit para kullanılmıyor, bu yüzden cashless standlarına gidip dilediğiniz kadar parayı bilekliğinizdeki ufak karta yükletmeniz gerekiyor. Böylece içeride istediğiniz her şeyi bu kartı okutarak satın alabiliyorsunuz. İçki ve yemek için çeşitli seçenekler mevcut, fiyatlar çok ucuz olmasa da böyle bir festival için normal sanırım. Mesela 25cl Heineken bira 4,5 euro iken bir kadeh şarap 5 euroya satılıyor; yemekler ise 6 euro’dan başlıyor diyebiliriz.

Maria Louceiro // Pitchfork

Nihayet konser salonuna girdiğinizde, dışarıda hava hala aydınlık olsa bile, ışıklandırma ve dekor sayesinde hemen moda girebiliyorsunuz. Dikdörtgen şeklinde devasa bir mekan düşünün, iki ucunda da sahne var. Ortada ve kenarlarda kalan yerler ise yine çeşitli aktivitelere ayrılmış; playground, VIP bar, şarap barı gibi çeşitli alanlar mevcut. İki tane sahne var dedik, bu çok güzel bir şey aslında ama minik bir dezavantajı da var. Öncelikle bir konser bir sahnede başladığında, diğer sahnede soundcheck yapılıyor, sahne hazırlanıyor; dolayısıyla devam eden konser bittiğinde öteki sahneye geçiyorsunuz ve gecenin sonuna kadar top gibi bir sahneden öbürüne sekiyorsunuz. Böylece hiçbir konser aksamamış oluyor ve birkaç istisna dışında programda yazılı olan saatte konser direkt başlıyor. Tabii siz de hiçbir konseri kaçırmamış oluyorsunuz. Dezavantajına gelince, özellikle akşamın ilerleyen saatlerinde mekan o kadar kalabalıklaşıyor ki, eğer bir konserde sahnenin önlerindeyseniz, diğer konserde en arkalara kalıyorsunuz. Bu yüzden stratejik davranıp sevdiğiniz grubu önlerden dinlemek için, önceki grubun son şarkılarını feda etmeyi seçebilirsiniz, ki her ne kadar hiçbir şey kaçırmak istemeseniz de bazen bunu yapmak gerekebiliyor. Nitekim 17:30’dan gece yarısına hatta son gün sabaha kadar devam eden bir festivalden bahsediyoruz; konserler aralıksız sürüyor ve içki/yemek/tuvalet molaları için, kuyrukta beklediğiniz süreleri de katacak olursak, biraz vakti gözden çıkarmanız zorunlu oluyor. Ama merak edilecek bir durum yok, nereye giderseniz gidin müziği hep duyuyorsunuz zaten.

Festivalin ilk günü Miho Hatori konseriyle başladı. Hani ilk konserler genelde çok kalabalık olmaz, çok dikkat çekmez falan ya, ben iyi ki ki gitmişim dedim. Bu nasıl bir sevimlilik, bu nasıl bir enerji! Mükemmel bir başlangıç oldu gerçekten. Sonrasında Cola Boyy konseri vardı, ki bu konser için de aynı şeyi düşündüm. Cola Boyy ismiyle çıkış yapan Matthew Urango özellikle şarkılar arasında engelli bir sanatçı olmak üzerine söylediği farkındalık yaratan şeylerle de kalbimizi çaldı. Akşamın öne çıkan diğer konserleri John Maus ve Etienne Daho oldu. John Maus deneysel, psikedelik soundları ile bizi apayrı bir havaya soktu; The Combine, Outer Space şarkılarını dinlerken farklı bir boyutta gibiydi salon. Sonrasında Etienne Daho çıktı, hiç göstermiyor ama 62 yaşında kendisi! Fransa’da bir hayli seviliyor. Diğer grup üyeleriyle birlikte sahneye siyah deri maske ve deri kıyafetleri ile çıktılar, bu bakımdan fazlasıyla genç bir havaları vardı. Ve günün zirvesini ve kapanışını Mac DeMarco yaptı. Kendi güzel şarkıları dışında Misfits coverlar’ı da yaparak bizleri mutlu etti.

İnanmayacaksınız ama ikinci gün, birinci günden bile güzel geçti. Önce Pablo Boy, Tirzah konserleri vardı ve Dream Wife konseri ile devam etti akşam. Konserin en çok aklımda kalan kısmı şu söz oldu sanırım: “Toplumsal cinsiyet normları sosyal bir yapıdır. Paris, bu normları yıkmaya hazır mısın?” Bu söz sonrasında hep beraber Somebody şarkısını söyledik, gerçekten olağanüstüydü. Ardından Lewis Of Man konseri vardı, Milena Leblanc da dansı ve sesiyle bazı şarkılara eşlik etti. Başta biraz heyecanlandı herhalde hatta canım, bir şarkının sözlerini unuttu. Je pense à toi, Yo Bene albümlerini dinledik çoğunlukla. Daha sonra Kanadalı ikili Chromeo’nun konseri vardı. Sahneye ikiliyi önceleyecek şekilde iki kadın manken bacağı koymuşlardı, Head Over Heels albüm kapağını hatırlatıyordu bu bakımdan. Zaten bu albümden çaldılar bolca, Must’ve Been ve Don’t Sleep şarkılarını da bütün salona söylettiler. Bagarre konserini yemek yerken uzaktan, asma kattan izledim, ve sahnenin önünde olup aşırı eğlenceli görünen pogolara katılamadığım için çok üzüldüm açıkçası. Fakat bunu Blood Orange ve Kaytranada konserlerinde önlerden yer kaparak telafi ettiğimi düşünüyorum. İki konser de aşırı kalabalıktı ve birbirinden büyüleyici geçti. Blood Orange konserinde Dev Hynes’ın kendisi, back vokaller, gitar, bateri, saksafon derken oldukça zengin soundlar vardı. Charcoal Baby, Chewing Gum, You’re Not Good Enough şarkılarını canlı dinlemiş olduk böylece. Sonrasında Kaytranada konserinde Blood Orange ile indiğimiz derin kuyudan çıktık, ve hipnotik dans moduna geçtik. Konser sırasında kullanılan görsellere de ayrıca hayran kaldım, belirteyim.

Matt Lief Anderson // Pitchfork

Festivalin üçüncü ve son günü en uzun süren gün oldu; 17:30’da başladı yine. İlk konserlerde pek enerji yoktu gibi hissettim nedense, özellikle Snail Mail konseri çok yavan geçti. Ama Unknown Mortal Orchestra ile her zamanki ritme dönmüş olduk. Fakat Hunnybee, So Good At Being in Trouble gibi güzel şarkılarının bazılarını sona sakladıkları için sonrasında Bon Iver konserine geçmek bir hayli zor oldu. Önlerde olduğum için diğer sahnenin ne denli kalabalıklaştığını fark etmemişim, bu yüzden ne yazık ki Bon Iver konserini VIP barın asma katından dinlemek zorunda kaldım. Gerçekten öyle bir kalabalığı festivalin başka hiçbir anında görmedim desem abartmış olmam herhalde. Ki değdi de herkesin geldiğine, canlı dinlemek başka oluyormuş. Bon Iver’den sonra DJ set kuruldu ve tekrar dans moduna geçtik. Jeremy Underground, Dj Koze, Peggy Gou, Avalon Emerson DJ kabinine geçti sırayla ve o kadar iyiydi, o kadar çok dans ettim ki saat 3:30 itibariyle tabanlarımda duyduğum sızıdan dolayı sabahı göremeyeceğimi fark ettim. Bu yüzden Pitchfork’a son kez şöyle bir bakıp, seneye tekrar gelmek umuduyla salondan ayrıldım.

Sonuç olarak Pitchfork deneyimim beklediğimden bile iyiydi, ki beklentilerim hali hazırda baya yüksekti aslında. Bu yüzden Pitchfork 2019’u kaçırmayın, ben de orada olacağım!

Sevgiler.

Etkinlikten video ve fotoğraflara Instagram hesabımızdan göz atabilirsiniz.

Yazı için Tuğba Gökduman’a teşekkürler!

 

ASTROSOUNDS: 06.11.18

Astrosounds nedir? Burcunun haftalık seyrinin müzikle süslenmiş hali. Müzik dinlemek için başka bir yol, yeni bir opsiyon, en temizinden yepyeni bir bahane. Üstelik bu hafta en sevdiğimiz astrologlar Astro Poets‘in şiirsel burç yorumları ve yeni albümü şerefine Robyn şarkıları sizlerle.

Her adımından önce yıldızları kontrol edenlere, bu iç karartıcı günde biraz keyfimiz yerine gelsin diye, afiyetle.

KOÇ

BOĞA

İKİZLER

YENGEÇ

ASLAN

BAŞAK

TERAZİ

AKREP

YAY

OĞLAK

KOVA

BALIK

4 ADIMDA MISSY ELLIOTT’TAN ALEYNA TİLKİ’YE

“Dünya küçük” ya da bilimsel söyleme şekliyle, “dünyadaki her insana en fazla altı adımda ulaşabilirsin” derler. Söyledikleri doğru ya da yanlış ama insanlar arasındaki bağlantıları incelemeyi hep merak etmişizdir. Tabii konu müzik olunca bu bağlantıları takip etmek çok daha eğlenceli bir oyuna dönüşüyor. Biz bu oyunu çok oynuyoruz ve bu sefer dört adımda Missy Elliott’tan Aleyna Tilki’ye ulaştığımız bu akışa sizi de davet ediyoruz.

Missy Elliott’ı başlangıç noktamıza koyalım bakalım. Work It’i sevmeyenimiz yoktur herhalde.

Missy Elliott denince Work It’te de olduğu gibi akla ilk gelen isim Timbaland oluyor. Peki Timbaland’ın sonsuzluğa uzanan iş birlikleri arasında M.I.A.’in de yer aldığını biliyor muydunuz?

E konu M.I.A. olunca Diplo’ya da değinmeden olmaz. İkilinin fazlasıyla uzun bir geçmişi var ama biz fazla uzağa gitmeyelim.

Milli gurur kaynağımız Aleyna Tilki’nin Diplo ile yapacağı şarkıyı merak etmiyorum diyen yalan söylüyordur.

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Amerika’da iki aşamalı projemizin ilkini hazırlamaya başladık 🎉 @diplo Welcome to the partyyy🎉 @diplo 😈 🇹🇷 🌍 🇺🇸

Aleyna Tilki (@aleynatilkiofficial)’in paylaştığı bir gönderi ()

ORADAYIZ: PITCHFORK MUSIC FESTIVAL PARIS

Avrupa’da sonbaharın en heyecan verici festivali olan, line-up’ıyla aklımızı alan Pitchfork Music Festival Paris için yarın Fransa’nın yolunu tutuyoruz. Mac Demarco, Bon Iver, DJ Koze, Unknown Mortal Orchestra, Snail Mail, The Voidz, Blood Orange, CHVRCHES, Kaytranada, Car Seat Headrest, John Maus ve nicesini izleyeceğimiz şu üç gün için yerimizde durmakta güçlük çekiyoruz. Festival boyunca Instagram hesabımızdan bol bol paylaşım yapacağız. Takipte kalın!

RÖPORTAJ: THE SOFT MOON

Luis Vasquez post-punk projesi The Soft Moon ile tekrardan Salon İKSV sahnesine çıkmaya hazırlanırken biz de kendisiyle geçen üç senenin ardından tekrardan muhabbet etme fırsatı yakaladık. Yeni albüm Criminal’ı konuşurken İstanbul’dan aldığı zurnanın da akıbetinin peşine düştük. Kendisini tekrardan canlı dinlemek için 1 Kasım‘ı iple çekiyoruz.

Merhaba Luis! Nasılsın, hayat nasıl gidiyor?

Merhaba, her şey oldukça yolunda. Berlin’de sakin bir akşam geçiriyorum.

Yaptığın müziğin türü Ought, Protomartyr ve Savages gibi gruplarla birlikte post-punk olarak adlandırılıyor. Hatta bazı kesimlerin müziğin için “post-punk revival revival” dediğine de tanıklık ettik. Bu terim hakkında sen ne düşünüyorsun? Sınıflandırma amacıyla müzik yazarları ve dinleyiciler bu tarz terimleri kullanmayı çok seviyor. Sence böyle bir kullanım bir müzisyen için kısıtlayıcı olabilir mi?

The Soft Moon projesine ilk başladığımda post-punk müziği canlandırmak bir yana dursun, spesifik olarak herhangi bir şey yaratma amacında bile değildim. Aslında ilk albümüm yayımlanana kadar gazeteciler ve dinleyiciler beni post-punk, dark-wave ve goth tarzlarında müzik icra eden diğer gruplarla karşılaştırmıyorlardı bile. Henüz daha yolun başındayken The Cure ve Depeche Mode’un Violator albümü haricinde bu tarz müzikleri de çok nadir dinliyordum. Müziğim sadece içimde hissettiklerimin bir ürünü.

Bir dinleyici olarak Criminal ‘ın şu ana kadar ortaya koyduğun en kişisel iş olduğunu söyleyebilirim. İçinde saklı kalan düşünceleri, hisleri ve çocukluğunu açıkça ortaya serdiğini görüyoruz. Bu albüm aynı zamanda şu ana kadarki albümlerin arasında en net vokallere yer verdiğin uzunçalar. Aynı zamanda bir önceki albümlerine göre daha agresif bir yapısı olduğunu da bizzat belirtmiştin. Bu bağlamda kayıt süreci için terapi niteliğindeydi diyebilir miyiz? Albüm bittiğinde neler hissettin?

Her albümünki farklı bir şekilde olsa da kayıt süreci benim için her zaman bir terapi niteliğinde. Criminal ile yoğun hislerimi içimden atmam gerekiyordu. Sinirliydim, kendimle barışık değildim, kendimle ilgilenmiyordum ve kapkaranlık bir deliğe sıkışmış gibi hissediyordum. Albümün bitişi kendimi daha huzurlu hissetmeme yardımcı oldu. Omzumdan ağır bir yükün kalktığını hissettim. Criminal yapmam gereken bir albümdü ve şimdi, içimdeki kızgınlığı göğsümden atarak hayatıma devam edebileceğimi hissediyorum.

Albümdeki favori şarkım Young’ın her ne kadar genel çerçevede en iyimser sözlere sahip olsa da albümdeki en kötümser kayıt olduğunu düşündüm. Albümün geneli saf bir agresiflik ve depresyon ile dolu ama en çok Young’ın tüylerimi diken diken ettiğini söyleyebilirim. Birazcık bu şarkından ve nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misin? 

Young büyük ihtimalle şu ana kadar yazdığım en iyimser şarkı. Criminal’ın tamamlanma sürecinde en son ortaya çıkan şarkı oydu. Şarkı, gelecekteki hâlimin bir gün şu anki hâlime bakarak kendime ne kadar da zarar verdiğimi fark edeceğini bilmem ve de değişim teması üzerine kurulu. Her ne kadar şarkı iyimser olsa da yine de karanlık bir yapısı var. Bu da aslında tüm bunların o kadar da kolay olmadığını ve kötü tarafımın her zaman ufak dalgalar ile yüzeye çıktığını gösteriyor.

Turnedeyken müzik yapıyor musun yoksa albüm yazma sürecine girdiğinde kendini her şeyden soyutlamayı mı tercih ediyorsun?

Yoldayken çok nadir yazıyorum. Bunu hiç beceremiyorum ve maalesef albümler arasında çok zaman geçmesine neden oluyor. En zorlandığım kısım ise turne hayatı ile yeni şarkılar yazmak için gereken yaratıcılık süreci arasında geçişler yapmak oluyor. Tam bir akıl karmaşası diyebilirim. Yazma sürecine geçeceğim uzun bir zaman dilimine sahip olmayı ve tüm süreç boyunca o kafada kalmayı tercih ederim.

Criminal sadece birkaç ay önce yayımlandı; ancak yine de yakın zamanda yeni projelerin var mı merak ediyoruz. Hatta ileride bir gün bir film özelinde çalıştığını duymayı da çok isterdik!

Şu anda yan projeler ve yeni albüm için çalışmalarıma devam ediyorum. Şu günlerde tamamen müzik yazmaya odaklıyım. Kariyerimdeki bir sonraki adımın bir film olacağını hissediyorum, kesinlikle yakın gelecekte üzerinde çalışacağım bir şey olacak.

Üç sene önce konuştuğumuzda Türkiye’den bir zurna aldığını söylemiştin. Zurnayı hiç deneme şansın oldu mu? 🙂 Aynı zamanda Türkiye’den severek dinlediğin bir sanatçı var mıdır?

Zurnadan bahsetmen biraz ilginç oldu. Dün gece bir taksideydim ve şoförü bir Türk’tü. Türkiye müziği hakkındaki bilgim onu çok şaşırttı ve arabada küçük bir dinleme partisi yaptık. Ona İstanbul’dan bir zurna aldığımı söyledim. Zurna ile tabii ki birazcık vakit geçirdim. Tek problem şu ki çok sesli bir enstrüman. Bu nedenle de etrafta komşular varken beraber çok fazla vakit geçiremiyoruz.

Daha önce iki kere İstanbul’da bulundun ve birçok insan tekrardan seni canlı görmek için sabırsızlanıyor. (Hatta en son konserini hatırlıyorum, dinleyiciler sahneyi işgal etmişlerdi!) Konser hakkında söylemek istediğin ya da hayranlarına iletmek istediğin bir mesajın var mıdır? İstanbul gezin için herhangi bir plan yaptın mı?

Haha, o geceyi hatırlıyorum. Galiba Youtube’da da görüntüleri var hatta. Bu haftaki konserde de enerjinin aynı olacağını umuyorum. İstanbul’da her zaman harika zaman geçiriyorum. Hiçbir planım yok, spontane olmayı seviyorum.

Vakit ayırdığın için teşekkürler, konser için sabırsızlanıyoruz!

ORADAYIZ: AH! KOSMOS – BEAUTIFUL SWAMP LANSMAN KONSERİ

Bastards albümünün lansman konserini izleme şerefine nail olmuş olanlar bilirler ki işin ucunda bir Ah! Kosmos konseri, hele de albüm lansman konseri varsa “kaçırdım, unuttum, başka planlarım vardı” gibi bahaneler söz konusu bile olamaz. Evet, duymadıysanız bizden duymuş olun: Ah! Kosmos bu akşam, yani 25 Ekim akşamı, taze mi taze ve bizim fazlasıyla beğenip hemen şurada incelediğimiz yeni albümü Beautiful Swamp‘ın lansman konseri için Salon İKSV‘de olacak. Üstelik Elif Çağlar, Mabel Matiz, Gizem Aksu ve Burcu Yankın da ona eşlik edecek. Biletler hemen burada. E bize artık ancak “orada görüşürüz” demek kalıyor.

Hala dinlemediyseniz buyurun Beautiful Swamp‘a:

RÖPORTAJ: KADHJA BONET

Uzay ve zamanı büken huzurlu mu huzurlu sesi, akıllara Kate Bush’u getiren, hayal dünyası geniş mi geniş ve uçarı sözleri ve 70’lerin saykedelikliğini caz ve soul ile günümüze taşıyan müziğiyle Kadhja Bonet, 23 Ekim Çarşamba akşamı bizi epey heyecanlandıran canlı performansıyla Salon‘da olacak. “Kaçırırsanız çok üzülürsünüz” demek istediğimiz Kadhja ile son albümü Childqueen‘in yanı sıra hep tek başına çalışmayı tercih etmesi ve Billie Holiday‘e benzetilmesi hakkındaki düşünceleri gibi aklımıza takılanlara dair konuştuk. Kendisinin adını yeni duyuyorsanız hemen Spotify’a koşup Childqueen‘i dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyoruz.

Merhaba Kadhja! Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Çok iyiyim, teşekkür ederim!

Son albümün Childqueen’in teması için çocukluğa geri dönüşün yanı sıra yetişkin olmanın getirdiği sorumluluklar diyebiliriz. Bize biraz albümün isminden bahsedebilir misin? Günümüz dünyasında içimizdeki çocuğu keşfetmek gibi bir referans mı mevcut, yoksa çocukluğu daha nostaljik bir şey olarak mı ele alıyorsun?

Hem içimizdeki çocuğu keşfedip kişiliğimizi yeniden kazanmak hem de kendimizi bir bütün olarak hissettiğimiz, bilinmeyen ütopik bir zamana duyulan nostalji olarak açıklayabilirim albümün temasını.

Bununla paralel olarak, nasıl bir çocukluk geçirdiğini merak ettim. Okuduğum kadarıyla annen ve baban müziğe ilgiliymiş ve pek çok enstrümanı çalmayı kendi başına öğrenmişsin. Kendi çocukluğun da albüm için bir ilham kaynağı oldu mu?

Anne ve babam çiçekçiydi ve büyük birer sanat düşkünüydü. Ben keman dersleri almıştım ama diğer enstrümanlarla içli dışlı olmaya ancak yetişkin olunca başladım. Çocukluğumun albümü pek de etkilediğini söyleyemem; egomdan sıyrılıp müziğimi yapmaktı tek amacım.

Childqueen üzerinde kısa sayılmayacak bir süre boyunca düzensiz aralıklarla çalışmışsın. Albüm için yazdığın ilk şarkı neydi? Albümün konseptini önceden kafanda belirlemiş miydin?

Albüme dahil ettiğim şarkılar arasında ilk yazdığım sanırım Wings idi. Konsepti daha belirlememiştim ama Wings’in albümün temasını en iyi yansıtan şarkı olduğunu söyleyebilirim. Albümde değindiğim konular, albümü yazdığım o dönemde yaşadıklarım ve hissettiklerim etrafında doğal olarak şekillendi.

Bu belki biraz kişisel bir soru olacak ama benim Childqueen’de en sevdiğim şarkı Delphine ve canlı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Özellikle sözleri inanılmaz büyüleyici bence. Şarkının hikayesini bir de senden duymak istedim.

Sözlerin aslında çok da muğlak olmadığını düşünüyorum. Terk edilen bir sevgiliyi anlatıyor; partnerinden kopmak istemeyen, ayrılığı kabullenemeyen bir sevgiliyi. Hepimiz hem Delphine hem de Delphine’e yalvaran taraf olmuşuzdur hayatımızda.

Childqueen yayınlandığından beri ilk albümün The Visitor hakkındaki hislerin değişti mi? Röportajlarından birinde albüm çıktıktan sonra The Visitor’dan bir şarkı duyduğunu ve utandığını söylemişsin. O albümden şarkıları canlı söylemek seni rahatsız hissettiriyor mu?

Eski şarkılarımı konserde çalmayı çok sorun etmiyorum ama normal hayatımda onları hiç dinlemiyorum. Bir müddet sonra o şarkıları kendince aşmış oluyorsun, ama canlı söylerken yeni deneyimleri de beraberlerinde getiriyorlar.

İki albümünü de baştan sona kendin yazdın, besteledin ve ikisinin de yapımcılığını tek başına üstlendin. Bir müzisyen olarak tek başına çalışmanın dezavantajları neler? Ortaya çıkan eser, bütünüyle senin çalışmanın ürünü olduğu için daha mı tatmin edici oluyor acaba?

Yalnız çalışmayı çok seviyorum. İş birlikleri yapmayı devamlı deniyorum ama sonuç benim için genelde hüsran oluyor. Doğrusu tuhaf bir insanım, çoğu söz yazarı da benim onlara alışmamı bekleyecek kadar sabırlı değil.

Çoğu insan müziğinin Billie Holiday’e benzediğini söylüyor. Bana sorarsan söz yazarlığın Kate Bush’u andırırken sınırları pek olmayan, modern ama retro sound’un da Janelle Monae’yi akıllara getiriyor. İlham aldığın birkaç ismi sayabilir misin?

Şimdi söyleyeceklerim yüzünden belki de çok tepki çekeceğim ama Billie Holiday hayranı değilim ve Kate Bush’u da çok kısa zaman önce tavsiye üzerine keşfettim. Sevdiğim her şey kadar nefret ettiğim şeyler de bana ilham veriyor; kayıtsız kalıp hor gördüğüm her şey de.

Son olarak, konser hakkında söylemek istediğin bir şeyler varsa alalım senden. İstanbul’a gelmiş miydin daha önce?

İstanbul’a ilk gelişim olacak ve inanılmaz heyecanlıyım! Şehri keşfetmek için sabırsızlanıyorum!

OST #61: #ABİSERGİ #NOFILTER #ARTLOVER

Sezonun açılması demek aynı zamanda İstanbul’da sergiye doymak demek, metro duvarlarında sergi posterlerine tekrardan alışmak demek. E aynı zamanda da Instagram’dan sergi takip etmek demek. Yanlış anlamayın, sanat düşmanı falan değiliz, hem sanat düşmanı müzik blogu mu olurmuş? Sadece Contemporary Istanbul‘un üzerinden henüz çok geçmemişken ve Tasarım Bienali son hız devam ederken oversharing ve “cool gözükmem lazım” hastalığına tutulmuş insanların hashtag’lerle süslü sergi fotoğraflarını görmekten çok ama çok sıkıldık. Eminiz ki siz de çok sıkıldınız. O zaman buyurun playlistimize.

(Bienalde herhangi bir eserin kırılmaması dileklerimizle.)

SALI PAZARI: 18.09.2018

Haftanın beklenen günü geldi, yine Salı Pazarı’nda bütün hafta neler dinlediysek hepsini toparladık. Bu haftaki konuklarımız da Seretan ve Jtamul oldu. Bu Cumartesi günü Peyote’de gerçekleşecek, Jtamul‘un da ilk EP’si “Teselli”nin lansmanını yapacağı beşinci kez gerçekleşen Transferans Label Night öncesi paylaştığı şarkıları dinlemeyi unutmayın.

SERETAN’IN TEZGAHI

Wild Nothing – Letting Go

Wild Nothing’in 4. stüdyo albümünün açılış parçasını son zamanlarda sıklıkla dinliyorum. Jack Tatum’un kendi hayatından da esinlenerek yazdığı sözleri bence bir çok insana dokunuyor, başarısının sırrı da bu. Şarkı geçmişte yaşadıklarımızın, hatıralarımızın yaşımız ilerledikçe, olgunlaştıkça ve hayatımızda farklı dönemlere girdikçe nasıl değişebileceğini ve farklı yorumlanabileceğiyle alakalı sözler barındırıyor. Bu “shifting memories” olgusu, yani hayatımızda yaşadığımız, deneyimlediğimiz şeylerin ve tanıştığımız insanlarla olan hatıralarımızın zaman geçtikçe farklılaşması, rüyalarımızda da sıklıkla deneyimlediğimiz bir şey. Hafızamızın ve mevcut düşüncelerimizin birleşiminden oluşan rüyalar bu yüzden çoğu zaman fazlasıyla karmaşıklar. Uzun zamandır duymadığım kadar mutlu bir nakarata sahip parça “Letting go, I want to be happier now, I want to more than close” sözlerinden oluşuyor. Bu da kişiden kişiye değişebilen bir yoruma sahip. “Letting go”u birine kontrol mekanizmalarımızı salıvererek tüm sevgimizi korkmadan vermek veya birini unutma hissiyatını salıvermek şeklinde iki zıt anlamda okuyabiliriz.

Twin River – Settle Down

Twin River 2016 yılında yayınladığı “Passing Shade” albümünden “Settle Down” parçası son zamanlarda geri dönüş yaparak sık dinlediğim parçalardan. Çok güzel akorlara ve gitar melodilerine sahip parçanın beni etkilemesinin sebebi bana kendi gençliğimi ve geçmişimi hatırlatması.

“we didn’t want to settle down, we let ourselves afloat” sözlerinden oluşan nakarata sahip parça bence madden ve manen kendini bir yere ait hissetmeme, gençlik ateşiyle, tutkuların ve arzularınla birlikte ve onları takip ederek, hep bir hareket halinde olma, hiç bir yere yerleşmeme ve akışına bırakma haleti ruhiyesini çok güzel bir şekilde özetlemiş. Klibinde de karavana dolaşırken Amerika’nın çeşitli yerlerinde görüntülenen gençler de bu durumu iyi ifade ediyorlar.

Virginia Wing – The Second Shift

Manchesterlı psychedelic pop triosu Virginia Wing’in ilk albümünden ikinci parça “The Second Shift” “İkinci Vardiya” anlamına geliyor. Parça “I know, I know the key, It’s written in my own body, It’s hidden in my own body, From her to you and you to me” sözleriyle, çok zeki bir şekilde toplumun, kadınların şeylere -her şeye olan katkısını azaltma ve baltalama eğiliminden bahsediyor. Bu fazlasıyla iğneleyici ama ironik bir şekilde mutlu şarkıyı son zamanlarda tekrar tekrar dinliyorum.

JTAMUL’UN TEZGAHI

Laurel Halo – Jelly

Favorim ilk albümü Halo’nun; ama albüm albüm ilerledikçe sound’unda progresiflik ve rastgelelik oluşmaya başladı ve bu açıdan oldukça kendine has bir konuma yerleştiğini düşünüyorum kendisinin. Beni oldukça etkiledi bu.

Alice Coltrane – Krishna

Her ne kadar hint ve doğu din sistemlerine bir ilgi duymasam da bu şarkıda ve genel olarak Alice Coltrane’in bu konudaki çalışmalarında kendime yer bulabiliyorum.

Actress – Serpent

Dans müziğinde neredeyse her zaman bir narrative ihtiyacı hissediyorum. Bu şarkıda da bir şeyler döndüğünü hissedebiliyorum.

Arca – Sad Bitch

Arca’yla lisede hiç yaşamadığım fangirl’lüğü yaşıyorum galiba. Hem müziğimi hem karakterimi etkiledi hep. Bu şarkıda da ağlıyorum ara ara lol.

İpek Görgün – Neroli

Yerel sahneden en çok takip ettiğim ve hayran olduğum isimlerden biri İpek Görgün. Yeni albümü fevkalade! Umarım bir gün kendisiyle çalışma şansım olur.

EGE’NİN TEZGAHI

Fikret Kızılok – Gözlerim Denizde

Rüyada Fikret Kızılok görmek neye dalalet bilmiyorum ama tam da sonbahar yaklaşırken Zaman Zaman isimli şaheser ötesi albüme tekrardan sarmama vesile oldu. Hiç yoktan kendimi bütün gün depresif depresif Fikret Kızılok dinlerken buldum, teşekkürler bilinçaltım.

Washed Out – New Theory

Tatilden daha yeni döndüm şarkısı olarak bırakayım bunu buraya. Sırf Washed Out’un şu EP’sini deniz kenarında mayışık mayışık dinlemek için tatile gidesi geliyor insanın.

Tirzah – Gladly

İleride yine tatille özdeşleştireceğim bir başka şarkı oldu bu. Modern alt-R&B’nin minimalliğini ve melankolisini sevenleri hala duymadılarsa Tirzah ile de tanıştırmış olayım böylece.

New Order – Your Silent Face

New Order’ın en güzel şarkısı demek istiyorum.

Katy B – Wicked Love

Bugün hiç ummadığım bir anda aklıma düşmesiyle Little Red albümünü uzun bir aradan sonra tekrar baştan sona dinledim. Son albümüyle beni pek yakalamayan Katy’nin tekrar bunun gibi modern pop şaheserleriyle dolu bir albümle dönmesini umuyorum.

AHMET’İN TEZGAHI

t.A.T.u – How Soon is Now?

t.A.T.u’dan bir The Smiths şarkısı How Soon is Now? coverı çok farklı bir boyuttaydı, 2018 yılı oldu hala çok farklı bir boyutta.

Brek – Tesadüfen Hayatta

Brek’ten şimdi de Türkçe işler ortaya çıkmaya başladı.

Justice – D.A.N.C.E.

Karşıma biraz zamanların popüler oyunu Song Pop çıktı bu hafta. Bu şarkının güzelliğini tekrar hatırlattı.

Okkervil River – Down Down The Deep River

Vakit geldi çattı. Yarın Okkervil River’ı canlı dinleme vakti.

CEMRE’NİN TEZGAHI

NoMBe – Do Whatchu Want To Me

Hande’nin yazısıyla NoMBe dinlemeye başlamıştım, hala bırakamadım. Gözlerinizin de kulaklarınız kadar mutlu olması için instagramını da takip edebilirsiniz.

Bob Moses – Nothing But You

4 gün önce Battle Lines çıktığından beri başka bir şey dinleyemiyorum, şimdilik her gün favori şarkım değiştiği için herhangi birini buraya koymak durumundayım.

Soldier’s Heart – Ears & Eyes

Geçtiğimiz hafta sonu Salon’da iki gece üst üste Warhaus’u izledikten sonra Sylvie Kreusch’un sesinin eksikliğini çok hissettim, kendimi istemsiz Soldier’s Heart dinlerken buldum.

HANDE’NİN TEZGAHI

Warhaus – Mad World

Çünkü konseri üzerimden atmak için biraz daha zamana ihtiyacım var.

Iceage – Catch it

Yeni albümün çok büyük bir hayranı olmamakla birlikte bu şarkıda bavul toplarken çok üretken olabildiğimi fark ettim.

Superorganism – It’s All Good

Yeni takıntım Superorganism albümü. Şiddetle tavsiye edilir.

Lily Allen – What You Waiting For?

Bu hafta da Lily Allen maratonuma devam ettim anlayacağınız.

Lana Del Rey – Lust For Life (with The Weekend)

Yeni albüm öncesi ısınma turları…

Bütün şarkıları topladığımız playliste de şöyle ulaşabilirsiniz:

EYLÜL TAKVİMİ: SERİN SULARDAN KONSER SALONLARINA

Hiç “yaz yine bitti, sonbahar geliyor” romantizmine girmeden konuya girelim: Eylül ayı, yazın İstanbul’dan neden nefret ettiğimizi bize bir kez daha kanıtlarcasına dopdolu! Bizim için bu aya dört güne, dört farklı mekana ve sayısız janra yayılan, özellikle 20. yıl kutlamasını büyük merakla beklediğimiz Red Bull Music Festival damgasını vuruyor. (daha&helliip;)

AVRUPA’NIN EN HAVALILARI: WAY OUT WEST & FLOW FESTIVAL

Türk lirasının değer kaybedişiyle paralel olarak yurtdışı festivalleri de hem bilet fiyatları hem de uçağıdır, kalacak yeridir derken giderek daha da hayal olsa da takibi elden bırakmıyoruz. Malumunuz, yazın yavaş yavaş sonuna yaklaşıyoruz ve Primavera’lar, Lollapalooza Paris’ler, Best Kept Secret’lar gözümüzün yaşına bakmadan geçti gitti. Bizi ise bu yaz için bunlardan çok daha fazla heyecanlandıran iki festival vardı: Way out West ile Flow. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: WOLF ALICE

İngiliz grup Wolf Alice geçen sene yayımladıkları ikinci albüm ile hepimizi şaşırtmayı başarmıştı. İlk albümlerinin başarısının ardından birçok müzik tarzını aynı yelpazede buluşturan uzunçalar Visions of a Life ile adeta çığır açtıklarını söyleyebilirim. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa Mercury Prize’a aday gösterilen grup önümüzdeki pazar günü Gezgin Salon kapsamında King Gizzard & the Lizard Wizard ve Amyl and the Sniffers ile beraber sahne alacak. Konsere sayılı günler kala grubun vokali Ellie Rowsell ile telefonda laflama fırsatı bulduk. Her ne kadar sinyalinin yetersizliği ile konuşmamız yarıda kalmış olsa da kendisi ile bire birde konuşmak harikaydı! Ellie ile ikinci albümlerinin çeşitliliğinden, prodüktörlerin öneminden ve tur ritüellerinden konuştuk. Buyurun röportajımıza:

(daha&helliip;)