krchmt

TOP 10: TARKAN

Yıllardır Tarkan dinliyoruz ve en iyi 10 şarkısını listeleyecek kadar da Tarkan gördüğümüze inanıyoruz. Bakalım bu listemize siz de katılacak mısınız?

10. TARKAN – Kıl Oldum

Tarkan 2017 yılında yaptığını 1992 yılında da yapabiliyordu.

9. TARKAN – Bounce

Bu şarkı daha güzel olabilecekken direkten dönülmüş ama 9 numarayı hak ediyor.

8. TARKAN – Dilli Düdük

Atasözleri ve deyimler sözlüğü olması ilginç bir şarkı olmasını sağladı.

7. TARKAN – Salına Salına Sinsice

Belindeki kemer olma isteğini icat eden şarkı.

6. TARKAN – Kuzu Kuzu

Tarkan göbeği ve etrafında gelişen dans figürleri ölene kadar bizimle.

5. Tarkan – Şeytan Azapta

Intro’suyla ben geliyorum diyor zaten.

4. TARKAN – Kır Zincirlerini (Bu Gece)

Tarkan Bey ne yapıyorsunuz?

3. TARKAN – Ölürüm Sana

Bondage uzmanımız Tarkan, New York’ta. Bu şarkıdaki rock öğeler o kadar yerindeki insan şaşırıyor.

2. TARKAN – Kış Güneşi

Tarkan duygusallığı en iyi halinde.

1. TARKAN – Şımarık

Bu şarkı çıktığı zaman 7 yaşındayım ve evet, canlı bir tanık olarak söyleyebilirim ki bu şarkıyı 7’den 77’ye çok sevmiştik.

Toplu bir Spotify listesini de şöyle bırakalım;

THE “BURAK ÇINGI” SHOW

Sevdiğimiz grupların canlı performans fotoğraflarının altlarında karşılaştığımız Burak Çıngı ismi hemen dikkatimizi çekti. Kimdir, nedir, ne yapar derken bu soruları kendisine sormak istedik. Kendisi de bizi kırmayınca; Bilboard Magazine, Spin, NME, The Guardian gibi yayınlar tarafından tercih edilen fotoğraflara imza atan Burak Çıngı ile uzun uzun konuştuk. Fotoğraf çekerken nelere dikkat eder, fotoğrafçı olarak görev aldığı festivallerde günleri nasıl geçer, bir profesyonel olarak konserlerde telefonla fotoğraf çekenlere nasıl bakar ve unutamadığı anıları nelerdir sorularına pek güzel cevaplar aldık. Buyurun bu doyurucu sohbete siz de dahil olun;

Performans fotoğrafçılığı yapmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Konserleri en ön sıradan izleyebilmek için kapılar açılmadan 4-5 saat önce giderdim konser salonlarına. Yanımda da hep başta analog daha sonraları ise dijital olmak üzere mutlaka bir kompakt fotoğraf makinası olurdu.

2006 yılını performans fotoğrafçılığına amatörce girdiğim yıl olarak gösterebilirim. O yıl kendime Canon 350d SLR fotoğraf makinası ile ucuz bir 70-300mm lens aldım. Üniversite yıllarında aldığım fotoğrafçılık ek dersinden gelen teorik bir bilgim vardı zaten, dolayısıyla deneyimimi arttırmak için bu makineyle barlarda, Tower Records, Virgin Megastore, HMV gibi müzik mağazalarında ve yakın arkadaşlarımın gece kulüplerinde çalan grupların fotoğraflarını çekmeye başladım. Tamamen kontrol edebildiğim bir fotoğraf makinesi ile resim çekmek çok keyif veren bir hobi olmaya başladı ve gittiğim konserlerde de bu makinam ile fotoğraf çekme isteğim artmaya başladı. Londra ve pek çok diğer ülke ve şehirde konser salonlarına seyircilerin profesyonel fotoğraf makineleriyle girmesi genellikle yasaktır, profesyonel makina derken kasıt lensleri değişebilen fotoğraf makinaları. Bu nedenle gittiğim konserlere çeşitli ve yaratıcı yollarla fotoğraf makinamı gizlice getirmeye başladım. Mesela Madonna’nın verdiği bir-iki konsere, makinemi montumun, lensi de donumun içine saklayarak sokmuşumdur.

Yine 2006 yılında Reading festivalinde DJ’lik yapan arkadaşlarım sayesinde prodüksiyon elemanı olarak bu festivale gittim. Genelde sahne arkası olmama rağmen fotoğrafını çekmek istediğim grupların resimlerini diğer profesyonel fotoğrafçıların arasına karışarak çektim. Şu anda çok kritiğini yapabileceğim, o zaman çektiğim Peaches fotoğraflarını onun menajerine gönderdim ve Peaches’in websitesine koydular. Karşılık olarak t-shirt, poster gibi şeyler göndermek istediler ama bunlar yerine ben Manchester’da vereceği konserin fotoğraflarını çekmek için izin istedim. Performans fotoğrafçılığına resmi girişimin başlangıcı olarak hep bu noktayı düşünmüşümdür. Bu çekimden sonra diğer yerlerde çektiğim fotoğrafları da kullanarak iyi kötü bir portfolyo hazırlayıp çeşitli internet siteleri ve müzik dergileriyle irtibata geçmeye başladım. İlk olarak “Supersweet” isimli bir internet sitesi için fotoğraf çekmeye başlamışımdır o sene.

Bir performansı fotoğraflarken dikkat ettiğiniz detaylar neler?

Performans fotoğrafçılığının diğer fotoğraf alanlarından en önemli farklarından bir tanesi bir fotoğrafçı olarak dış etkenler üzerinde hiçbir kontrolünüz olmaması. Dış etkenler olarak bahsettiğim noktalar ışık, konum ve de özne, ki bunlar fotoğrafı fotoğraf yapan ana ögeler. Bu sebeplerden dolayı dikkat ettiğim detaylar performanstan performansa değişiyor. Mesela büyük bir prodüksiyonda önem verdiğim detaylar, küçük ve kişisel performanslardan farklı olabiliyor. Tabii her performansta dikkat ettiğim birkaç genel detay var. Birincisi fotoğrafını çektiğim sanatçının yüz ifadeleri ve vücut hareketlerine dikkat etmeye çalışırım. Bu konuda pratik ve tecrübenin önemli olduğunu düşünüyorum. Birkaç kere izlediğim bir sanatçının yapacağı hareketleri ve ne zaman yapacaklarını genelde tahmin edebilirim. Bir örnek vermem gerekirse Franz Ferdinand grubunun çekimlerinde şarkıcıları Alex Kapranos’un zıplayacağını ve zıplamadan önce yaptığı bazı hareketleri bilirim ve bu yüzden “jump shot” dediğimiz zıplama resmini kaçırmıyorum.

Performansın nasıl aydınlatıldığı da başka bir nokta ve dikkat ettiğim bir detay. Mesela sahne gerisinde güçlü spotlar varsa bunları fotoğrafını çektiğim sanatçının arkasına almaya çalışırım ki sanatçının çevresinde hale dediğimiz o ışık çerçevesi oluşsun ya da sanatçının resminin arka plandan öne çıkmasını sağlayacak bir ortamı yakalamaya çalışırım.

Diğer dikkat ettiğim ana noktalardan bir tanesi ise kompozisyon. Mesela mikrofonun sanatçının yüzünü bloke etmemesi için uygun bir açı yakalamaya çalışırım. Ya da mesela ayak ya da el parmaklarının kompozisyonun içinde olması için çaba sarf ediyorum. Özellikle çok hareketli performanslarda her zaman yakalanması kolay bir kompozisyon değil.

Son olarak resmin keskinlik/bulanıklık detayına dikkat ederim. Son birkaç senedir bu konuda tanıdığım pek çok kişiden daha bir sert/otoriterim diyebilirim, hafif bir bulanıklık bile görsem resmi şart olmadığı sürece kullanmıyorum.

Bunlar hep deneyim ve tecrübe ile geliştirdiğim, iyileştirdiğim noktalar. 10 sene önceki resimlerime bakarsak eminim bu detaylara önem vermediğim resimler çoğunluktadır.

İşiniz konserler ama sizin müzikle aranız nasıl? Bu işe başlamadan önce sıkı bir müzik dinleyicisi miydiniz?

Kesinlikle. Performans/konser fotoğrafçılığına girmemin esas nedenlerinden bir tanesi müzik konserlerine harcadığım bilet parasıyla basa çıkamamam olmuştur. Bu alanda çalışanların çoğunluğu gibi müzikle içli dışlı olmanın bu branşı seçmemizde en büyük etken olduğunu söyleyebilirim.

Değişik tarz müzikleri dinleyerek büyüdüğüm için şanslıyım. Babamın 60’lar ve 70’li dönemleri öğrenmem ve sevmemde büyük etkisi var. Mesela küçükken araba seyahatlerinde Beatles’ın Yellow Submarine albümünü dinlediğimizi hatırlarım. The Doors, Rolling Stones, Eagles, Animals, Alice Cooper gibi sanatçı ve grupları babamdan öğrenmişimdir. Bir de pek çok kez Blues Brothers’ı izlediğimizi hatırlarım küçükken – dolayısıyla soul, blues gibi müzik tarzlarına da çok küçük yaşta kulak aşinalığım olmuştur. Annem ise popüler müzik dinlemesine rağmen daha çok klasik müziğin gelişimin için yararlı olduğunu düşündüğünden çocukluğumda beni genelde devlet opera ve balesine götürmüştür, arabada kaset seçimi de daha çok klasik müzik bestecileri olmuştur.

Bilinçli müzik olgum ise 80’lerin ortasında pop müzik ile gelişmeye başladı, doksanlarda grunge, indie, alternative ve Brit pop’un çıkması ve popülerleşmesiyle olgunlaştı. Blue Jean dergisinin, MTV’nin, Ankara’da Tunalı pasajından aldığım korsan kopya kasetlerin, Kadıköy’de ikinci el magazincilerden aldığım Q, Select, Smash Hits, Melody Maker, Vox dergilerinin sıkı bir müzik hayranı ve yakın takipçisi olmamda büyük etkisi var. Her zaman eski ve yeni müzik için bir açlığım var.

Fotoğrafçı olarak görev aldığınız bir festivalde bir gününüz nasıl geçiyor?

Festivallerin en iyi tarafı gün içinde yakalayabileceğiniz hayranı olduğunuz grup sayısının çok olması ve de yeni grupları keşfedebilme imkanınızın. Binlerce kişinin bir grubu izlerken verdiği enerji de inanılmaz bir his ama festivalde çalışmak gerçekten yorucu bir deneyim.

Festivallere gitmeden önce hangi grupların fotoğraflarını çekeceğime dair program yaparım. Genelde biraz optimist oluyorum bu listeleri yaparken ama planıma sadık kalmaya çalışırım hep, bu da genelde ancak sahneden sahneye koşuşturmamla gerçekleşebiliyor. Sahnelerden bir tanesi eğer geç hareket ediyorsa planlarım alt üst oluyor, yeniden plan yapmam gerekiyor. Bir de yağmur yağarsa o zaman makine ve lensleri korumak, kayıp düşmemek gibi şeylere de dikkat etmem gerekiyor, yani her şey daha bir zorlaşıyor. Havanın çok sıcak olması da ayrı bir zorluk, 35 derece altında grupların sahneye çıkmasını beklemek sanki mangalda pişen etmişsiniz gibi hissetmenize neden oluyor.

Genelde festivallerde, festival suresince hep bitse artık da kurtulsak diyorum ama son gün son grubun fotoğrafını çektiğimde içimde hep bir mutluluk oluyor, düşündüğümde o kadar sürekli koşuşturmaca ve stres içinde aslında epey de eğlendiğimi anlıyorum. Tanıdığım fotoğrafçılarla bu aynı zorlu deneyimi paylaşmak da gerçekten güzel bir şey. Genelde birbirimiz motive ediyoruz. Bir mazoşist fantezisi diye özetleyebilirim festivallerde çalışmayı.

Peki bir profesyonel olarak konserlerde insanların ellerindeki telefonlarla fotoğraflar çekmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

İnsan olarak anılarımızı bir şekilde kaydetme isteğimiz var hep. 90’lı yıllara bakarsanız o zamanlar bootleg videolar vardı, günümüzde video kameralar yerine telefonlar var. İkinci olarak, ki bunda sosyal medyanın etkisi büyük, “Bakın ben buradaydım.” gibi bir gösteriş yapma isteği var hepimizin. O telefonlarla çekilen fotoğrafların, videoların hemen hemen hepsinin son durağı Twitter, Instagram, Youtube.

Sürekli yapılmadığı sürece karşı değilim açıkçası. Kimse konser süresince havaya kaldırılmış bir telefon ya da tabletten konseri izlemeyi istemez ama aynı zamanda niye yapıldığını da anlıyorum. Söyleyebileceğim başka bir şey ise her şeyin bir yerinin olması. Beyonce konserinde iseniz çekin tabii ama ne bileyim Bon Iver ya da James Blake gibi bir sanatçının konserinde çok anlamıyorum telefonla sürekli fotoğraf çekilmesini. Başka takıldığım bir nokta da yeri eğimsiz bir konser salonuna kapılar açıldıktan iki-üç saat sonra gidip önümdeki insan telefonuyla fotoğraf çekiyor diye söylenenler.

Türkiye’de yapılan işlerde kullanılan fotoğraf için kredi vermeye çok dikkat edilmiyormuş gibi gözlemliyoruz. Türkiye’den fotoğrafınızı kullanmak için sizden izin isteyenler oluyor mu? Kendi işlerinizle kredisiz bir şekilde karşılaşıyor musunuz?

5-6 yıl önce bu soruyla karşılaşsaydım kredi çok önemli ve kredisiz fotoğraf kullanılmasına kesinlikle karşıyım derdim. Son zamanlarda ise ücretsiz kullanılan fotoğraflar daha çok canımı sıkıyor diyebilirim ama yine de isminizin bir fotoğrafla basılması güzel bir şey. Adınızın ortaya çıkmasını sağlayan ögelerden biri bu ne de olsa.

Türkiye’den çok teklif aldığımı söyleyemem, buraya geldikleri zaman fotoğraflarını çekmeye çalıştığım The Away Days gibi gruplar var ve onlar kullandıkları zaman sosyal medyada zaten kredi veriyorlar. Türkiye basınını çok yakın takip edemiyorum fakat sanırım 2 sene önce Hürriyet gazetesinde tesadüf eseri bir Nilüfer Yanya resmimi görmüştüm. Rsmi nasıl buldular, nasıl bastılar, hiçbir fikrim yok. Ne bir kredi verildi ne de ödeme yapıldı bana. Hoş değil tabii.

Şöyle diyebilirim mesela sosyal medyadan paylaşılan bir fotoğrafımda bir link ya da kredi olmasını şart isterim. Fakat eğer bir ücret ödenmiş ise fotoğraf için o zaman çok üzerine düştüğüm bir konu değil.

“Bu işi bırakıyorum çünkü ….” diyeceğiniz neden ne olurdu?

Her ay en az bir kere dediğim bir şey “Bu işi bırakıyorum.” Nedenleri çok çeşitli olsa da genelde her meslekte olduğu gibi insan faktörlü sebepler. Bu aynı mekânı paylaştığım diğer fotoğrafçılar olabilir, sanatçıların basın görevlileri olabilir, çalıştığınız mekan ya da festivalde ne yaptığını bilmeyen ya da bir güç kompleksine girmiş güvenlik görevlileri olabilir. Bir de son zamanlarda pek çok saçma sapan kontrat ve yasakla karşılaşıyoruz bunlar da moral bozan olaylar.

Dünyaca ünlü isimlerin performanslarını fotoğrafladınız. Bu sırada hep işinize odaklanmış mı oluyorsunuz yoksa performansları izleyip keyfini çıkarabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Çalışırken profesyonel olmama karşın bazen çekim esnasında kendimi kaptırdığım konserler oluyor. Bir fotoğrafçı olarak genelde konserlerde ilk 3 şarkı esnasında bulunuyoruz. Eğer sevdiğim bir grup, bildiğim bir şarkı ise bazen makina arkasında şarkı sözlerini bağırdığımı, ayağımla ritim tuttuğumu görebilirsiniz. Daha önce anlattığım gibi bu işe girmemin nedenlerinden biri konserleri izlemek. Maalesef son birkaç senedir fotoğrafçıları 3 şarkıdan sonra salondan çıkarmak gibi bir huy çıktı çoğu yerde ve bazen konserin geri kalanını izleyip keyfini çıkartmak istesem de bu mümkün olmuyor. Uzun süre boyunca çalıştığım konser salonlarında bazı görevlileri tanıyorum ve güvendiklerinden dolayı istersem bazı performansları izlemem için imkân yaratıyorlar bana. Bir de tabii en önde olduktan sonra birden en arkadaya geçmek her zaman zevkli değil. Genelde çok sevdiğim sanatçıların konserlerine bilet alırım izlemek için, çünkü her istediğim performansın fotoğrafını çekebilmem mümkün olmuyor.

Çalışırken başınıza gelen en tuhaf şey neydi, aklınızda spesifik bir anı var mı?

İki yıl önce Mystery Jets’in bir performansında grubun sahneye çıkmasını beklerken güvenlik görevlisi yaklaşıp “3 şarkı, 1 kere flaş” dedi. Genelde kural flaşsız 3 şarkı. Biz de fotoğrafçılar olarak bu espriye güldük. Güvenlik görevlisi kendini “pardon 1 şarkı 3 fotoğraf” diye gülerek düzeltti daha sonra ise “3 şarkı sıfır fotoğraf” dedi. Hep beraber güldük. Konser başladı, biz fotoğraf çekmeye başladığımız saniye önümüze atlayıp “Hayır, size 3 şarkı no fotoğraf demedim mi ben” diye çekim yapmamız engellemeye çalıştı. Neyse zar zor arkadaşın jetonunu düşürdük. Bu işi bırakıyorum dedirten anılardan bir tanesi bu.

İsim vermeyeyim ama performans öncesi bir sanatçının menajeri ile bir görüşme yaptım ve menajer bana kesinlikle sanatçıya bakmamamı ve de sanatçının gözüne görünmez olmamı istedi. Fotoğraf çekerken yapamayacağım iki şey sanatçıya bakmamak ve görünmemek.

Şimdiye dek belki de yüzlerce grubu/müzisyeni canlı izlemiş olmalısınız. Hiç unutamadığınız konserler oldu mu, biraz bahsedebilir mısınız?

İlk seyirci olarak gittiğim konser İstanbul’da yılını tam olarak hatırlayamıyorum ama, 90’lı yılların sonuna doğru Prodigy’nin verdiği bir konserdi. Böyle bir grubun Türkiye’ye getirilişi benim için o zamanlar inanılmaz bir olaydı. Konser görevlilerinin insanlar sıcaktan bayılmasın diye kovalarla bize su attıklarını, bulunduğum yerdeki bütün seyircilerin birden sanki Musa kızıl denizi yarmış gibi ayrılması ve bir koca kova suyun tamamının başımdan aşağı dökülmesi unutamadığım bir hatıra. Peaches’ın Astoria adlı mekanda verdiği konser unutamadığım başka bir hatıra, show’un harika olmasının yanında seyirciler içerisinden beni seçip 3000 kişiye sahneden Fuck the Pain Away söyletmesi bu konserin kalbimde özel bir yeri olmasına sebep.

Diğer aklıma gelen bir konser de birkaç sene önce Koko’da Smashing Pumpkins’in verdiği konser. Konser genel olarak keyifliydi ama sonuna kadar beklemek istemedim açıkçası. Arkadaşlarımla tam kapıdan çıkarken Marilyn Manson’ın sesini duydum, o avaz avaz  “olamaz, Marilyn Manson sahnede!” diye bağırarak yaptığım U dönüşünü hiç unutamam. Billy Corgan ve Manson gibi iki efsanenin sahneyi paylaşması benim için süper bir olaydı. Aynı tarzda Nick Cave ’in yaptığı bir kitap turunda seyircilerin yine seyirci olan PJ Harvey’i zorla sahneye çıkartıp Henry Lee parçasını söyletmesi gözlerimle gördüğüme inanamadığım bir hatıra. Gençliğim boyunca taparcasına dinlediğim Bjork, Madonna, PJ Harvey, Suede, Tori Amos, Nick Cave, Portishead, Hole, Garbage gibi grupları ve sanatçıları ilk kez izlediğim konserler hep sakladığım hatıralarım arasında. Tabii bu iyi hatırların yanında kötüleri de var, mesela ilk kez Placebo’yu sahnede görüşüm hüsrana uğramama sebep olmuştu çünkü çok beğendiğim ilk iki albümlerinden sadece 2 şarkı söylemişlerdi. O günden beri hiç bilet almadım konserlerine.

Çekim yaparken unutamadığım bir hatıra ise yine Nick Cave ile ilgili. Nick Cave sadece ilk şarkıda fotoğraf çekilmesine izin verir. Seneler önce bir çekim sırasında ilk şarkı bittikten sonra çekim alanını fotoğrafçılar olarak terk etmedik ve Nick Cave ikinci şarkısını durdurup sizin buradan gitmeniz gerek dedi. Biz de başımız önümüzde eğik alandan çıkarken, “Durum, bekleyin” diye arkamızdan bağırdı ve birden bire sanki Saturday Night Fever’daki John Travolta’ymış gibi hareketlerle bize poz vermeye başladı. Eğlenceli bir anı.

Hiç herhangi bir grup veya müzisyenle birlikte turladınız mı, nasıl bir deneyimdi? Eğer hayırsa kiminle birlikte turlamak isterdiniz?

Hayır, tur hayatının bana göre olduğunu düşünmüyorum açıkçası ya da geçenlerde bir arkadaşıma dediğim gibi eğer her tarafa uçakla uçurulup, otellerde tek kişilik odalarda konaklayabileceğim bir tur varsa o zaman hemen OK derim. Genelde böyle olmuyor tabii. Beraber tura çıkmak isteyebileceğim sanatçılardan bazıları Kesha ve Flaming Lips, aşırı zevkli olabileceğini düşünüyorum onlarla turlamanın. Yılların tecrübesi ve hikâyeleri olan Iggy Pop gibi sanatçılarla turlamak ilginç olabilir. Bu sene en beğendim albümlerden olduğu için Kali Uchis ve Janelle Monae ile de turlamak isterdim ki beğendiğim şarkıları pek çok kez canlı dinleyebileyim.

Bu yıl içinde çektiğiniz fotoğraflardan en çok sevdiğiniz hangisiydi?

Ben kendimin en büyük kritiğiyim. Çekimin hemen sonrası beğendiğim, işte bu fotoğraf dediğim bir fotoğrafta hep 2-3 gün sonra genelde bir kusur buluyorum. Fakat son 2 aydır çektiğim fotoğraflardan memnunum açıkçası. Years & Years konserinde çektiğim bir-iki fotoğraf var çok sevdiğim, onlar dışında Chvrches ve Childish Gambino’nun çektiğim fotoğrafları sevdiğim ve gurur duyduğum fotoğraflar.

Performans fotoğrafçılığı yanında müzisyenlerle portreler de çalışıyorsunuz. Bu çekimler öncesi gruplarla/isimlerle neler konuşuyorsunuz? Onları rahatlatmak için kullandığınız özel küçük numaralar var mı?

İlk olarak bütün sanatçılara sorduğum soru kamera karsında doğal olup olmadıkları. Genelde bunu şaka tarzında “eminim ki hiç direktif vermeyeceğim bir çekim olacak bu” tarzlı sözlerle söylerim ki direktif almak isteyip istemediklerini anlayabileyim. Bir başka espri tarzlı söylediğim şey “Şimdi işinizin en sevdiğiniz en eğlenceli bölümüne geldik.” Çünkü çoğu sanatçının kendini çok rahat hissetmediği bir ortam portre çekimleri. Şöyle düşünürüm hep, ben kendi resmimin çekilmesinden çok hoşlanmam ya da belirli açılardan çekilmesini tercih ederim dolayısıyla karşımdaki kişinin de benim gibi olabileceğini düşünürüm. Bu yaptığım espri de “Acınızı paylaşıyorum.” anlamlı bir espri.

Çekim sırasında da diyalog kurmaya çalışırım, mesela daha önce onları izlemişsem ondan bahsederim ki karsımdaki en azından müzikleriyle hiç ilişkisi olmayan biriyle çalıştığını düşünmesin. Yeni albümü çıkacak sanatçılara albüm hakkında sorular sorarım mesela.

Öznenize ilginiz varsa ve onlarda ilginiz olduğunu anlarsa ortam daha bir yumuşuyor. Diyaloglar sanatçıdan sanatçıya değişiyor tabii, bazıları çok konuşkan olmuyor bazıları da çekim olduğunu unutup sohbete dalıyorlar.

4-5 erkekten oluşan gruplara son zamanlarda söylediğim bir şey de “Eğlenceli bir çekim yapalım, mesela bu otobüs bekliyormuş duruşu yerine başka şeyler deneyelim.” Çünkü grup resimlerine baktığınızda 4 adamın duvar önünde sıra şeklinde durup lense baktığı resimler kadar depresif fotoğraf yok müzikte.

Son olarak, gelecek projeleriniz üzerine birkaç cümle alsak sizden?

Performans ve müzik dışı alanlarda aklımda birkaç fotoğraf projesi var ve umuyorum ki bu senenin sonuna doğru gerçekleştireceğim. Bunun yanında son 1-2 senedir performans fotoğraflarımla ilgili küçük bir sergi yapma isteğim var ama daha önce de söylediğim gibi fazla kritik yaptığımdan bir türlü resimleri seçemiyorum, belki başkalarına seçtirmem daha uygun. Tabii performans fotoğrafçılığına da devam.

Çok teşekkürler!

Kendisini takip edip birbirinden güzel fotoğraflarını düzenli olarak görebilmeniz için sizleri Burak Çıngı’nın websitesi ve sosyal medya hesaplarına gönderiyoruz;

Website/Instagram/Twitter

REENKARNE ŞARKILAR (MONO)

Kazanın doğurduğuna inanıp öldüğüne inanmayanlar için yazı burada bitiyor ama öldüğüne inanıp tekrar doğacağına inanlar için yazı daha yeni başlıyor. Eski şarkılarda yaşayan sözleri, duyguları, ritimleri tekrar bizlere sunan şarkıları şöyle peş peşe görelim istedik. Reenkarne şarkılar serimizi de böyle açıklayalım. Dışarıdan bakıldığı zaman kurulması zor ilişkileri anlatmaya çalışmak da zor ama keyifli.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

TOP 10: MARINA & THE DIAMONDS

3 albüm 3 farklı konsept ile yoluna devam eden Marina & The Diamonds‘ın en iyi 10 şarkısıyla karşınızdayız.

10. Mowgli’s Road

Marina’nın farklı gelip aklımızda yer edinen şarkısı.

9. Simplify

2007 yılında kendi imkanlarıyla çıkardığı EP’ye gidiyoruz. Peşi sıra gelecek şaşaadan öncesi.

8. Oh No!

Marina’nın renkli dünyası.

7. Homewrecker

Electra Heart ile konsept değişiminin en belirgin şarkısı.

6. Hollywood

Hollywood’a katılmadan önceki son çıkış.

5. Electra Heart

2. albüm Electra Heart’ın sonu.

4. Froot

Son albüm Froot’un en olmuş şarkısıydı.

3. Primadonna

“Drop”uyla sözleriyle Electra Heart’ın yıldızı.

2. Shampain

İlk dönem Marina’yı nasıl tanımlarsınızın ilk cevabı bu şarkıda.

1. I Am Not a Robot

İlk dönem Marina’yı nasıl tanımlarsınızın ikinci cevabı da bu şarkıda. Pek güzel, pek anlamlı.

BÜYÜK EV ABLUKADA’NIN FIRTINAYT’TA ŞARKI SÖZLERİYLE DEĞİNDİĞİ 17 MESELE

Fırtınayt için bu topraklardan çıkmış en güzel işlerden biri demek kolay. Çünkü öyle. Müzikal yönden hep övsek de şarkı sözleri için bugün bekledik. Sizin için Fırtınayt’taki şarkıların sözleri arasında kulaklarımıza çarpanları topladık. Bu sözlerin yazılımında katkısı olan herkesi gözlerinden öpüyor, sebep olanları ise birlikte lanetliyoruz.

“Güneş yerinde, her şey yolunda”

İlk şarkının ilk cümlesiyle bu albümde kafamızın içindekilerle boğuşacağımız mesajını açıkça veriyor Büyük Ev Ablukada. Çoğu zaman içimizde fırtınalar koparken dış dünya bundan hiç etkilenmez ve hayat akmaya devam eder. Her şey yolundaymış gibi.

“Bu dünya soğuyacak
Yıldızların arasında bir yıldız
Hem de en ufacıklarından
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani bu koskocaman dünyamız”

Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair’inden alınmış küçük bir parça olan şarkının son sözleri inanamasak da koskocaman dünyamızdaki yaşamın bile bir gün biteceğini açıkça anlatıyor. Ve koskocaman dünyamızın aynı zamanda nasıl da ufacık olduğunu. Yaşamın önemi ve ciddiyetine paha biçmek bu noktadan sonra bizlere kalmış.

“Bu dünya soğuyacak günün birinde
Hatta öyle bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil
Boş bi ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlığa.”

Albümün ilk şarkısı Güneş Yerinde’nin bitiş bölümü sanki şarkıyı değil de dünya hayatını bitiyor. Öyle ya da böyle gelecek bu dünya sonunu çok dramatik bir şekilde bize anlatıyor. Boş bir ceviz derken tonlama ve peşinden gelen gitar solosuyla etkisi de katlanıyor.

“Benim mi bütün kurduğum hayaller?”

Evren Bozması’nda tam da bu söze kadar gündelik sorumluluklar, hesaplaşmalar ve dertlerle boğuşuyoruz. Peki gerçekten bize ait olduğunu düşündüğümüz tüm hayal ve sorumluluklar bize mi ait? Umarım hepsini bulup bir bir yerine koyacağızdır zamanla.

“İyi misin? Aldı yerini naber’in”

Naber, nasılsın? fasılıyla başlayan gece ilerlemiş, ilk kim kusacak yarışmasına dönmüştür bile.

“İnsan büyüdükçe -kusura bakma- giderek kendine benziyor.”

Yaşlandıkça gerçek benliğinizin ortaya çıkışını yaşlandıkça göreceksiniz.

“Ben bir beni bulup içine girip saklanırsam, kim beni bulur?”

Gerçek benliğimiz olmayan benlikler yaratıp arkasına saklandığımızda kendimizden başka kim asıl ben’i bilebilir ki?

“Ben her zaman ben miyim? Cinayetler miyim?
Gebere gebere çoğalıyorum.”

Sınırları keskin olmayan, ve bana kalırsa hiçbir zaman da olamayacak olan, benliklerimize uymayan sayısız şey yapmışızdır bugüne dek. Daha iç rahatlatıcı bir ifadeyle yapmak zorunda kalmışızdır diyelim. Bu sözlerdeki ifadeyle sayısız kez içimizi öldüre öldüre yaşamaya devam etmek zorunda kalmışızdır.

“Neden hep böyle, mağlubiyetler, giderek üzerime yakışıyor.”

Hayata karşı ilk mağlubiyetinizi hatırlayın. Ne kadar da kendinize yakıştıramamıştınız değil mi? Peki sonra ne oldu? Yenile yenile bu mağlubiyetleri üzerinize yakıştırmaya başladınız değil mi?

“Hangi eczanede kahvaltı
Bir sabah seni unutturacak.”

Gece unutmak içenler sabahında “alka seltzer” kahvaltısına mecburlar.

“Yüzlere bakıyorum, dinlemiyorum hiç
Bir gece ben yokmuşum da korkmuşun
Eve dönünce boynuma sarılışın
Güvendiğim tek şey sensin ve kapının kilidi.”

Benim için Hoşçakal Kadar bu albümün en kendinden emin parçası. Hayatından nesneleri ya da kişileri çıkarmakta zorlanan herkesin şarkısı. Somut olanlar hayatımızdan çıksa da anıları ya da hayalleri kafamızın içinde yaşamaya devam ediyor ve bu çoğu zaman önüne geçilemez bir durum neticede. İşte tam da yukarıdaki sözler kalabalık ortamlarda kafa dağıtmaya çalışırken dinlenmeyen sohbetlere, beyinde canlanan anılara, ve o vazgeçemediğimiz birlikteliklerin aslında normal ilişkiler oluşuna dair duyduğum en etkileyici sözler. Bazen abartılı romantikliklerimizle yüzleşmek zorunda kalmak iyidir.

“Dil boşa dönüyor herkes günahkar.”

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

“Hepsine alışıyor insan, hepsine ne fena.”

Nefret edip her gün şikayet ettiğimiz her şeyin varlığına, çok sevip kaybettiğimiz ya da hiç ulaşamadığımız her şeyin yokluğuna alışıyoruz. Tüm sevinçlere, üzüntülere, heyecanlara ve hayal kırıklıklarına da. Ne fena.

“Kandırıyorum, herkesi, önce kendimden başlıyorum
Sanırsın şeytan taşlıyorum.”

İnsan büyüdükçe giderek kendine benziyor dediler ama insanın kandırma çabasını da unutmamak lazım. Özellikle de büyük bir hevesle kendini kandırma çabasını.

“Tek yürektik hani öğretmenim
Aynı kürekle gömülmeyecek miyim?”

Bütün şarkı iki cümlede özetleniyor. Yoksa hepimiz eşit değil miyiz bu ülkede?

“Kendimce bir olayların içindeyim, içinizde.”

İhtimallerin Heyecanına Üzülüyorum’un Fırtınayt’ın en umutsuz şarkısı olduğunu söylemek işten bile olmaz sanıyorum. Yuvarlanıp gidiyoruz, yaşıyoruz işte özetli cümlesi de tam yukarıda.

“İhtimallerin heyecanına üzülüyorum.”

Umutsuzlukta yeni bir zirve, yeni bir dip noktası.

YENİ ŞARKI: METRIC – NOW OR NEVER NOW

21 Eylül’de yayınlanması beklenen yeni Metric albümü Art of Doubt‘a yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Sonunda Now Or Never Now’un da stüdyo kaydına kavuştuk. Paramore’un son albümü After Laughter’da parmağı olan Justin Meldal-Johnsen’in uzmanlık alanı synthler eşliğinde çok güzel bir albüme de kavuşacağımıza inanıyoruz.

PERFORMANS: POST MALONE & AEROSMITH

Hepimizin Post Malone’un “Smiley” takım elbisesiyle Aerosmith‘e katılıp Toys In The Attic söylemesini görmeye ihtiyacımız varmış. Tabi ki Rockstar ve Dream On’u izledikten sonra. Neyse ki MTV Video Müzik Ödülleri bunu bize sundu da hepimiz artık huzur içinde müzik dinlemeye devam edebiliriz. (Daha fazla yoruma gerek yok. Aradığınızdan çok daha fazlasını bulacağınızdan eminiz.)

TOP 10: DISCLOSURE

Çıkardıkları ilk albüm Settle ile kalbimize yukarıdan bir giriş yapan Disclosure, dans müziğe yeni bir soluk da getirmişti desek pek yalan söylemiş olmayız. Bu ikili bu sıralar ise birbiri ardına yeni şarkılar paylaşıyor. Yenilere geçmeden hem bir hatırlayalım hem de yeni albüme hazırlık olsun diye bize göre en iyi 10 Disclosure şarkısıyla karşınızdayız.

10. When A Fire Starts To Burn

Mükemmel albüm Settle’ı açan şarkı bizim Top 10’imizi de açsın. Dans ayakkabılarınızı da giydiniz umarız.

9. Grab Her!

Tek bir kelime öbeğiyle başarılı şarkı yapanlarda bir zamanlar Disclosure.

8. You & Me ft. Eliza Doolittle

Farklı katmanları olan şarkılar yapmak kolay iş değil. Disclosure ise bu zor görevi kolaymış gibi gösteriyor.

7. F For You ft. Mary J. Blige

Şarkının orijinali güzelken Mary J. Blige eklenince başka bir seviyeye çıkıyor.

6. Willing & Able ft. Kwabs

İkinci albüm Caracal‘ın parlayan yıldızlarından.

5. Moog for Love

2016 yılında sessizce çıkardıkları EP Moog for Love’dan aynı ismi taşıyan parça. Bu yıllarda böyle bir hava yakalamak hiç kolay değil.

4. Help Me Lose My Mind feat. London Grammar

London Grammar’i Settle’da gördüğümüz zaman gözümüzden dökülen yaşlar.

3. Magnets ft. Lorde

Bu birlikteliğe zamanında ne kadar heyecanlanmıştık değil mi? Klibin de tek olmamış tarafı sanırız Lorde dansı. Şaka şaka ama çok da şaka değil.

2. Latch feat. Sam Smith

Hem dans ettirip hem de duygusallaştıracaksanız vokal tercihinizin doğru olması gerekiyor. Sam Smith ise en doğru tercih.

1. White Noise ft. AlunaGeorge

Güzel bir altyapı ile güzel bir vokalin neler başarabileceğinin bir başka örneği. On üzerinden on!

FEATURING: CARDI B

Son dönem popüler rap’a sesini veren Cardi B konuk olduğu şarkılarla Featuring serimize bir sayfa daha ekliyor. Feat. Cardi B’ler sizin için sıraya geçtiler. Buyurun;

Bruno Mars – Finesse (Remix) [Feat. Cardi B]

Feat. olarak büyük oynadığı ilk şarkı.. Bruno Mars’a farklı bir tat.

Maroon 5 – Girls Like You (feat. Cardi B)

Gerçekten ne mana dedirten bir şarkı olmasına rağmen nedense pek bir beğeniyoruz.

Jennifer Lopez – Dinero ft. DJ Khaled, Cardi B

Jennifer Lopez’in her sene çıkardığı ben daha ölmedim şarkısına bu sene Cardi B eşlik ediyor.

Migos, Nicki Minaj, Cardi B – MotorSport

Bu şarkıda her ne kadar Nicki Minaj’ın alt grubu gibi çıksa da farklı bir birliktelik.

Juicy J – Kamasutra ft. Cardi B

Cardi B hanım ne yapıyorsunuz?

Ozuna – La Modelo Ft Cardi B

Elini reggaeton şarkılara da atan Cardi B, Ozuna’ya eşlik ediyor.

Rita Ora – Girls ft. Cardi B, Bebe Rexha & Charli XCX

Cardi B dilinin(kelimenin tam anlamıyla) yerini bulduğu bu parçada kendisiyle beraber Bebe Rexha ve Charlie XCX de eşlik ediyor.

PERFORMANS: ARCTIC MONKEYS – FOUR OUT OF FIVE

Arctic Monkeys’in son albümü Tranquility Base Hotel + Casino‘yu daha aşamadık. Hazır yaz mevsimi festivaller mevsimiyken festival festival dolaşıp (youtube üzerinden) canlı performanslarını izliyoruz. Sanırız en iyi performanslardan birini de Fransa’nın Lyon şehrinde düzenlenen Nuits de Fourvière festivalinde bulduk. Four Out of Five‘ı bir de bu şekil izleyin.

OST #59: EXIT MUSIC (FOR A CITY)

Bu zamanlarda İstanbul’dan çıkmanın ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Yolda olanların yardımına da biz koşuyoruz. Gece yolculuğu temalı OST’miz ile karşınızdayız. Buyurun, OST #59: Exit Music (For A City) sizi evinize 1 saat yaklaştıracak. İyi dinlemeler.

SALI PAZARI: 14.08.2018

Salı sallanır çünkü salı günü demek son zamanlarda dinlediğimiz güzel şarkılar demek. Bu hafta da sizi sallamaya geldik. Salı Pazarı’mızı yine açıyoruz.

BURÇAK’IN TEZGAHI

Japanese Breakfast – Soft Sounds from Another Planet

Yine bir insan 20’li yaşlarının baharında kendini ne kadar yaşlı hissedebilir ki sorusunun cevabı olarak karşınızdayım. Bugünlerde gözlerim insanların tarzını fangirl’ü olduğu artistinkine benzettiği, fan tişörtlerine sahip olma hayali ile yaşadıkları günleri görmek istiyor. Fanlık müessesesine uygun bulduğum günümüz şarkılarını gönül gözümle bu günlere yaklaştırmakla yetiniyorum şimdilik. Denemek isteyenler şöyle buyursun, Soft Sounds from Another Planet bu iş için favori şarkım.

Julie Bryne – Attached to Us Like Butcher Wrap

Bir yaz günü için fazla depresyon meyilli bir tezgah profili çizdim belki de. Tüm romantizmi bir kenara bırakıp bir düşünün derim. Julie Bryne ve ben tüm tatil yapamayanları, böcekler ve güneşten kaçıp eve sığınan tüm şehir çocuklarına kucak açıyoruz.

Sertab Erener- Everyway That I Can

Eh pek tabii sürekli modumuz düşük olmayacaktı. Yine de günlerce kendimi Sihirli Annem Çilek gibi evde bu şarkıyı söylerken bulacağıma pek ihtimal vermezdim.

Guts feat. Leron Thomas – Man Funk

Kendi kendini yeterli ve gerçekçi şekilde mutlu edebilen herkesin şarkısı.

BERNA’NIN TEZGAHI

Athena – Ses Etme(Kaan Düzarat Remix)

Alışıldık Athena tarzından farklı sound’u ve ses getiren klibiyle akılda kalan Ses Etme’ye duyguyu yoğunlaştırıp adeta yüzünüze çarpan küçük Kaan Düzarat dokunuşları. Geçen sene yayınlanan Ses Etme (Remixes) albümünden.

Ekin Beril – Su

Kendi şarkılarından oluşan ilk EP’sini geçtiğimiz ay çıkaran Ekin Beril hakikaten umut vadediyor.

What Da Funk – Sana İhtiyacım Var ft. İrem Derici

Kimin aklına gelirdi bir Mustafa Sandal şarkısının gerekli funk dokunuşları yapıldığında bu kadar büyük bir gösteriye dönüşebileceği?

AHMET’İN TEZGAHI

Molly Burch – Please Be Mine

Kalbinize dokunan vokallerde bu hafta. Kendisinin sesini bir kez duyan tekrar duymak için telefon şarjının bir %3’ünü daha feda etmeye hazır.

Vansire – That I Miss You

Kendilerini “reverb” peşinde koşan insanlar olarak tanımlayan ikili Vansire ile bu şarkı ve kliple tanışın. Beğeneceğinize şüphem yok.

LSD – Thunderclouds (Official Audio) ft. Sia, Diplo, Labrinth

Bu güçlü üçlüye şimdiye kadar kulak kabartmadıysanız sizin hatanız.

The Asteroids Galaxy Tour – Apollo

Asteroids Galaxy Tour tekrardan uzayda. Yıllarca çok farklı şeyler dinledim ama bu kadar taze şeyleri çok bulamıyor insan.

Altın Gün – Kırşehir’in Gülleri

Son zamanlarda insanlara bunu zorla dinletiyordum. Sağ olsun Alicia Keys yardımıma koştu. Bundan sonra artık isteyerek dinlersiniz.

The Mary Onettes – Cola Falls

The Smiths gitarları günümüz altyapılarıyla buluşuyor. Ortaya böyle lezzetli bir şarkı çıkıyor.

Toplu Salı Pazarı playlistimizi de şöyle bırakalım;

OST #58: BİR ZAMANLAR INDIE’DE

“Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı.” deseler de gayet eskiye rağbet ediyoruz. Bir kısmımız şu zamanlar gençliğinin baharını yaşasa da (umarız yaşayabiliyorsunuzdur) bazılarımız 30‘larına merdiven dayadı. Şimdiden uyaralım bu OST’mizdeki şarkılar 10 – 15 yıllık. Sonradan bu şarkının çıkışını ben çok iyi hatırlıyorum nasıl 10 – 15 sene geçmiş diye kendinizi Galata Kulesi‘nden atmaya çalışmayın. Buyurun güzel güzel dinleyin;

HAYALLERDE YAŞIYOR BAZI ŞARKILAR: ÇINGIRAKLI DİLBER

İnsanlar dünyayı güzel bir yere dönüştürebilirdi, tabii eğer aşk diye bir şey olmasaydı. Dünyaya zarar veren her kararın sebebine inin. Hepsinin altında farklı bir aşk vardır. Neyse yapacak çok bir şey de yok. Sonuçta bizler insanız.

Gelelim şarkımıza. Aşık olan ana karakterimiz acınası dursa da ne kadar da tehlikeli duyuluyor. Aşık olduğu insan yüzünden dünyayı bir kibrit ile yakabilecek seviyede hem de. “Hayal bu ya, abartma bu kadar da” diyebilirsiniz ama hadi ölçeğimizi şarkının da ölçeği olan şehirle değiştirelim. Biz yine de uyaralım buradan; “Aman Yasemin yapma.” Tabii bu onun bileceği iş.