OzgurGok

Mor ve Ötesi’nden Yeni Video: Bisiklet




Naif zamanlara yolculuk…


 Mor ve Ötesi, Yorma KendiniAraf  ve Sor‘un ardından Ali Demirel‘in senaryosunu yazdığı ve yönettiği Bisiklet  videosuyla geri döndü. Sitelerinde yer alan notta: ”Konser turnemizle kasırga gibi geçen mayıs ayı ve haziranın ilk yarısı sonrası kısa bir süre inzivaya çekiliyoruz ve sizi sürpriz yaz videomuz Bisiklet ile başbaşa bırakıyoruz.” demişler.


 Back To The Future severlere göz kırpan klip, Masumiyetin Ziyan Olmaz’ın dördüncü videosu olarak karşınızda:

Albüm: Explosions In The Sky – Take Care, Take Care, Take Care

Beklediğimize değdi…


Post rock deyince en başta sayabileceğimiz isimlerden bir tanesi Explosions in The Sky. Deneysel işlerinden (The Rescue) soundtracklere kadar (Friday Night Lights) pek çok çalışmasında başarılı olmuş, kendi soundunu yaratmış olan grubun 7. stüdyo albümü Take Care, Take Care, Take Care 18 Nisan’da İngiltere’de piyasada yerini aldı.

Daha öncesinde sitelerinden dinleyicilerine sundukları Trembling Hands, dinleyicilerinin kafasında albüm hakkında soru işaretleri uyandırsa da albüm bütün halinde dinlendiğinde taşlar yerine oturuyor. 43 dakikalık anlamlı bir bütün olduğunu ilk dinleyişte hissettiriyor. Duraksamadan başlıyor ve bitiyor. Bu bakımdan öne çıkan bir şarkı barındırmadığı yönünden eleştirilse de, yarattığı atmosferle dinleyeni içine çeken, ritimlerdeki iniş çıkışlardan nasibimizi oldukça aldığımız, yine grupla özdeşleşen kaotik havayı fazlaca barındıran bir albüm olduğunu söyleyebilirim.

Last Known Surroundings: Tekdüze davul ritimleriyle bezenmiş, soundu itibariyle dinleyicilere tanıdık gelecek bir Explosions In The Sky şarkısı.

Human Qualities: Dinleyiciyi derinliğe boğan, sessizleşen, boğuk davul ritimleriyle dizginlenen ve sonrasında yerini gitarlara bırakarak beklenen yükselişe geçen ritmiyle albümün en olmuş şarkısı.

Trembling Hands: Tekdüze bir davul ve ona eşlik eden bir vokalden oluşan 3 dakikalık bir şarkı. Albüm içinde dinlendiğinde anlamlı gibi. İki şarkı arasında geçiş görevini üstleniyor ve bunu da bir hayli gürültüyle yapıyor.

Be Comfortable, Creature:  Masalsı bir sesle rahatlığa övgü tadında başlıyor. 2.38 gibi kendini bulan ve yükselişe geçen şarkı, ait olduğu yere Explosions In The Sky sounduna ulaşıyor.

Postcard From 1952:  İsmiyle dinleyenin zihninde çağrışım uyandırmaya açık bir şarkı. Bir şeylere ithaf  gibi. Yavaş yavaş tırmanışa geçiyor ve dinleyiciyi Let Me Back In’in kollarına masalsı bir törenle bırakıyor.

Let Me Back In:  Harika davul ritimleri, ona eşlik eden harika bir melodi. Albümün başlı başına en iyi şarkılarından.

4 senelik bir aranın ardından grup, gürültüsünden hiçbir şey kaybetmemiş. Albümlerinin kartonetinin katlanınca ev olabilmesi de gönlümüzde yer etti. Gördük, çok estetik duruyor.

İzledik: Kaybedenler Kulübü

Pompaya Devam..




90’larda ne olduğunun yavaş yavaş konuşulmaya başlandığı zamanlardayız sanırım, biraz zaman gerekiyor işlerin efsane olarak kabul görmesi için. Dönemler kendi değerini somutlaştırıyor ve Kaybedenler Kulübü gibi bir şehir hikayesiyle karşımıza çıkabiliyor. Radyo programına geç kalmış biri olarak söyleyebilirim ki, film içimde bir şeyleri kaçırdığım hissini uyandırdı. Ama yine de döneme ait olsun ya da olmasın herkesi yakalayan noktalar var.  
  
Rıza Kocaoğlu‘nun canlandırdığı Murat karakteriyle tek bir koltukta tamamladığı film, Kaan (Nejat İşler)’ın üzerinden rutin sorgulamasını yaptığı Zeynep’le (Ahu Türkpençe)  ilişkisi,  Mete (Yiğit Özşener)’nin hayatındaki tek kadın olan annesiyle (Serra Yılmaz) diyalogları, Aslı (İdil Fırat) ‘nın yönettiği radyodaki programa ve Kaan-Mete ikilisinin dünyalarına anlam verememesi etrafında gelişiyor.



Güven vaadetmeyen rock’n roll yaşam tarzına sahip karakterlerin yaşayışına ortak olmaya çalışan, onların jargonunu edinen, onların ruh haline bürünen yalnızlıklarını saklamayan hatta ”yalnız olmak”’ı kutsallaştıran üyeler yaratan program, benzerleri dünyada filizlenirken, birkaç yıl içinde palahniukvari edebiyat alıp başını yürüyecekken sokaklara ihtiyacı olanı veriyor. Varlık alanını genişleten cool adamlar, programlarında arabeske burun kıvırmıyor, babalarının dinlediği şarkılardan nefret eden çocukların bu şarkıları içselleştirmesini sağlıyor. Yine 90’ların sonlarında çıkan Hikmet Temel Akarsu‘ya ait Kaybedenlerin Öyküsü oluşan atmosfere dahil oluyor Kadıköy sokaklarını mekan edinerek Kaybedenler Kulübü ruhundan kesitler sunuyor, kaybedenler jargonunun zenginleşmesinde etkin hale geliyor. Kadıköy sokaklarına ve oradan da şehrin arterlerine pompalanan yalnızlık, tercih edilmiş kaybedenlik temelindeki program, kimi zaman badlik amirlerine ithaflar yapıyor.  Film ait olduğu dönemin siyasi ortamından çok karakterlerin iç dünyasına  kutsiyet atfediyor ve davası olmayan çocuklar için kendilerince bir kutsal savaş yaratıyor, bu yönden  işlevi ve doldurduğu boşluk bakımından günümüzde inci sözlük‘e benzetilebilir. Filmde bar sahnesinde geçen ”Belki de bu bizim 68’imizdir” cümlesi oluşumun bir özeti gibi aslında.  Tüm bu süreç sonunda Kaan ve Mete, birer görkemli kaybeden haline geliyorlar. Montana çetesi’ne, şehrin kötü çocuklarına, tüm huzursuz ruhlarına, hayatı ve kadınları daha hala öğrenmekte olduklarını söyledikleri Kadıköy sokaklarına adanan program, ”İyi geceler, tabii eğer böyle bir şey mümkünse” dileğiyle bir zaman sonra efsane olmak üzere sona erdiriliyor.

Film sığlıktan uzak absürt diyaloglarıyla beklenenden daha çok mizah öğesi barındırıyor. Kaan’ın programa bir anlam yüklenmeye çalışılmasına cevaben: ”Dostum biz prensip olarak düşünmüyoruz” cümlesi, ”Kadıköy’deki Beşiktaş iskelesi mi, Beşiktaş’taki Beşiktaş iskelesi mi?” ikilemi,  6.45 çalışanının kulübe üye olmak isteyen gençleri ofisten kovması bunlardan bazıları. 
Daha çok belgeselleriyle tanınan ama Devrim Arabaları gibi dönem filmlerine de imza atmış olan Tolga Örnek‘in benzer frekansta filmi Kaybedenler Kulübü. Mekanların bugüne ait seçilmesi, bu yönden belli bir zamana ait olma kaygısının olmaması, hikayenin sonlanmaması filmi daha canlı hale getiriyor.  Zaten  ”Cep telefonu yok, bilgisayarlar eski ama köprü bugünkü köprü. Ben zamansız bir hikaye anlatmak istedim. diyor Tolga Örnek de.  Soundtrack seçimi de standart. Ne diyelim, ”Allah standarttan ayırmasın.”
Can Göksun – Wrong Side Of The Road
Gülce Duru, Can Göksun, Erdem Tarabuş – My Woman
The Moody Blues – Melancholy Man
Yiğit Özşener – Nightlife
Ferdi Özbeğen – Dilek Taşı
Titanic 
– Ballad Of A Rock’n Roll Loser
MFÖ – Yalnızlık Ömür Boyu
Asu Maralman – Sigaramın Dumanı Da Dumanı
Otis Redding – Sittin On The Dock Of The Bay

Top 10: Radiohead

Zamanı gelmişti…

 Radiohead kendisine tanık olduğumuz için kendimizi şanslı hissettiğimiz bir efsane. Bir yaptığını bir daha yapmayan, deneysel fikirlerden hiç vazgeçmeyen, sound tercihlerinden pazarlama stratejilerine kadar ilk etapta ”bu ne şimdi” tepkisi yaratan her hareketine bizi de katmayı başarmış bir efsane.

 Ok Computer ve Kid A başta olmak üzere her biri kendi ekolünü yaratmış albümlerin, her biri kült olmuş şarkıların arasında gezinirken kaybolmamak zor zira biz bazen asıl amacımızı unutup ”radyokafa” olarak bulduk kendimizi. Daha önce seçim yaparken bu kadar zorlandığımızı hatırlamıyoruz.

 Onlar In Rainbows‘tan sonraki albümlerinin yapacakları en iyi iş olacağını söyleyedursun, biz şu ana kadar gerçekleştirdikleri devrimlerine kulak veriyoruz.

10. Creep
Creep’i seviyoruz.



9. Street Spirit
Thom Yorke’un ”bu şarkıyla duygusal olarak başa çıkabilen hayranlara sahip olduğumuza inanamıyorum” dediği. Çok ciddiye alınmamalı, mümkünse.






8. I Might Be Wrong
Sürreal kafalar. ”Hadi şelaleden aşağı doğru inelim.”






7. Videotape
Artık kendini de kaydeden berbat bir şantaj aracı gibi.






6. Everything In Its Right Place
”dün sabah ağzımda bir limonla uyandım”






5. Karma Police
İçinde araba olan bu Radiohead klibi hangimizin zihninde yer etmedi ki.





4. Idioteque
Elektronik müzik onlara gerçekten yakıştı.





3. Jigsaw Falling Into Place
Ritmik, dinamik, yeni. Kasksız dinlememenizi öneririz.





2. There There 
Thom Yorke ”o bizim en iyi şarkımız” dese de, yönetmeni Chris Hopewell’e en iyi yönetmen ödülünü kazandıran videosuyla ikinci sırada





1. Paranoid Android 
Her zaman tırmanacak bir elektrik direği bulamasak da her zaman hissettiğimiz bıkkınlığımız var.

2010: Facebook

”Time” biraz haklı sanki..





The Social Network‘ün hikayesi asosyal bir kişiliğin intikamı kıvamında bir algı yarattı aklımızda. Hırs, günümüz bireyindeki aşınma, bir yandan da bu herifin dünyanın en popüleri ve en genç zengini olmasının yarattığı ironi… Hikaye bu kısmıyla biraz havada ve fazlasıyla masum gibi. Tüm bunların arasında kaçırdığımız bir nokta var: ”ağ toplumu” fikri. Küreselleşen dünyada hangi fikir bu kadar dahice olabilirdi açıkçası düşünemiyoruz. Hele bu fikrin çoğu fenomen gibi tesadüfen kendini yaratması, işte bu korkunç.

Neden değerli?: Dünyada 2010 verilerine göre 582 438 460 kullanıcıya ulaşmış bir şeyden bahsediyoruz. Türkiyedeki 35 milyon internet kullanıcısının 24 milyonuna ulaşmış bir şeyden. Bu sayılar bize gösteriyor ki, internete bağlanmak ve facebook’a girmek artık yakın anlamda.

Size kendinizi ait hissettiğiniz bir ortamı, kendi ağınızı, kendi beğenilerinizi kısacası kendi profilinizi sağlıyor dolayısıyla başında geçirdiğiniz ortalama süre gün geçtikçe artıyor.

Şirketler için müşteri profili, beğenileri, tercihleri ve ürünler ortada. Daha az çabayla daha çok kişiden hızlı dönüş almak mümkün. Doğal olarak Facebook online reklam pazarında açık ara önde.

Neyi değiştirdi?: Bu dahice fikir, biraz da iştah kabartıcı olacak ki ”like” denen bir kavramı getirdi hayatımıza. Sevdiğimiz albümden yeni çıkan bir ayakkabı modeline kadar her şeyi ”like”ladığımız bir dünya… comment yollamak kadar çetrefilli ve değerlendirmeye muhtaç da değil üstelik. Sayaçta bir tık attırmanız yeterli. Mağazanın önünden geçerken vitrinde gördüğünüz bir ürünü mobil olarak likelayacağımız günler uzak değil gibi. Zira tüm bu olanlar 3-4 yıl önce öngörülemeyen bir gelişmenin sonucu sadece. Facebook, geleneksel medya, iletişim ve reklam algısının üzerine düşmüş bir vaka durumunda.

2011’de ne alemde?: Kimilerimiz için arama motoru işlevini de üstlenmekle yetinmeyen Facebook, Gmail’e rakip olacak yeni bir e-posta servisini çıkarmaya hazırlanıyor. Bu kez iletişim anlayışımızı kökten değiştireceği iddiasında ve bu yolla reklam payını arttırmanın peşinde.

Facebook’un CEO’su ve ”yılın adamı” Mark Zuckerberg, 21 Nisan 2010 ‘da San Francisco‘da bir konferansta konuşuyor:

http://cdn.livestream.com/grid/LSPlayer.swf?channel=f8conference&clip=pla_e7a096b4-3ef9-466d-9a37-d920c31040aa&autoPlay=false

2010: Masumiyetin Ziyan Olmaz

2012’ye iki kala…



Bir albümün sahip olabileceği en güzel isme sahip Mor ve Ötesi albümü. Duygusallığı bir yana bırakırsak Mor ve Ötesi’nin ”ana akımı belirleyen” olduğunun cümle aleme ilanı da diyebiliriz. Komplekssiz, grubun geldiği konumun verdiği güvenle yapılmış bir albüm. 


Neden değerli?:  Kusursuz bir kayda sahip olması bir yana, grubun en olgun albümü. B
ırak Zaman Aksın naifliğinde, Dünya Yalan Söylüyor kadar muhalif, Büyük Düşler‘den çok daha aydınlık. 2010’un nisanında ne zamandır arafta olan bizlere ihtiyacımız olan şeyi verdi: umut. Üstelik bunu yaparken ne Ortadoğu’da olduğumuzu inkar etti ne de kafamızı kurcalayan meselelerden elini çekti.

Neyi değiştirdi?: Eurovision’la bir hayli eleştiri alan Mor ve Ötesini ”Buralarda bu müzik böyle yapılır” dercesine dokunulmaz bir noktaya taşıdı. Grubu yorma kendini’ye son derece ironik bir klip çekebilecek konuma getirdi. Teknik olarak bakarsak Harun Tekin‘in kendi ifadesiyle ”Türkiye’de rock müziğin sound çıtasını belirledi, her anlamda rock müziğin sesini daha duyulur kıldı.”

2011’de ne alemde?:  2011 yılına geldiğimizde grup, çok daha geniş kitlelere konser verebilecek, müzik dışında herhangi bir projeyi alıp taşıyabilecek derecede marka değeri yaratmış durumda. Harun Tekin’in albümün çıktığı bahar aylarında dediği gibi: 



 ”bundan sonrası hep yaz”

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=JG5rnsFnsVw?fs=1]

Oradaydık: Efterklang

 
 
 
Efterklang 27 Kasım akşamı Babylon’daydı. 
 
Danimarkalı grup, üçüncü stüdyo albümleri olan Magic Chairs‘i İstanbul seyircisiyle buluşturdu.
 
Aslında onlara bir grup demektense orkestra demek daha doğru olur zira Efterklang‘ın çok sesliliğiyle bilindiği bir gerçek. Sahnede yaylılar, üflemeli çalgılar gibi türlü enstrümanları elektronik müzikle harmanlayan, koro ve konuk vokalistlerle harikalar yaratan bu grup, beklendiği gibi dün bunu en güzel şekilde yansıttı Babylon sahnesine. Müziklerinde önceki albümlerine göre sadeleşmeye gittikleri Magic Chairs‘i canlı dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorduk ve sonunda geldi o dakikalar.
 
Sahneye yarım saat geç çıktılar. Grubun solisti Casper uçaklarının rötar yaptığını ve yetişmek için sokaklarda kalabalığın arasından ellerinde babetlerle Babylon’a ulaşmaya çalıştıklarını anlattı. İstanbul onlara oldukça içten bir “Hoşgeldin!” demişti anlaşılan. İzleyici kitlesinin heyecanı her halinden belli oluyordu. Çığlıklarla Babylon’u dolduran bir kalabalık vardı ilk dakikalarda. Bunun sonrasında solistin bağırıp çağıran seyirciyi taklit edişi görülmeye değerdi. 
 
Full Moon‘la başlayan konser Alike ve Scandinavian Love ile devam etti. Grup, sahnenin her yerindeydi ve Magic Chairs‘i adeta yaşattılar izleyiciye. Her an sahnede olduklarını da söyleyemeyiz. Mesela Casper‘ın sonrasında da Rasmus‘un (bass gitar) 2. kata tırmanışına da şahit olduk. Önceki albümlerinden parçalara da yer verdiler ve ilerleyen dakikalarda seyirciyle uyum güzel bir seviyeye ulaştı. Sonunda grubun sahnedeki hareketliliği ve enerjisi seyirciye de geçmişti. Bu değişim onların da yüzünden okunuyordu. Mirador‘la kuzeyden masallar anlattılar, Modern Driftle ayrıldılar sahneden. Ve tabii ki tekrar çıktılar. Seyirciden tam bir sessizlik istedikten sonra Cutting Ice to Snow çalmaya başlamaları konserin seyirciyi en heyecanlandıran kısmıydı. 
 
 
 
Efterklang, Babylon’u tıklım tıklım dolduran insan topluluğuna harika bir gece yaşattı. Bize de tatlı ”hatıra”ları ve  bir dahaki gelişlerini beklemek kaldı.
.

Yeni Albüm: REM

”Collapse Into Now” yolda…

REM‘in bahar aylarında piyasaya sürülmesi beklenen albümünün tracklisti belli oldu. Grubun 15. stüdyo çalışması olan Collapse Into Now‘un prodüktörlüğünü 2008’de Accelerate‘de birlikte çalıştıkları  Jacknife Lee yaptı. Albümün kayıtları Portland, New Orleans, Nashville ve Berlin’de yapılırken Pearl Jam‘den Eddie Vedder, Pattie Smith ve Peaches de albüme katkıda bulunan isimler arasında.


İşte Collapse Into Now‘da yer alacak şarkılar:

Discoverer
All The Best
Uberlin
Oh My Heart
It Happened Today
Every Day Is Yours The Win
Alligator Aviator Autopilot Antimatter
Walk It Back
Mine Smell Like Honey
That Someone Is You
Me, Marlon Brando, Marlon Brando And I
Blue

Let England Shake’ten İlk Sesler

PJ Harvey yeni albümüyle geliyor.


Pj Harvey, 14 Şubat’ta yayınlanacak yeni albümüne Let England Shake adını verdiğini açıkladı. 

Parçaların çoğunun Dorset‘teki bir kilisede canlı kaydedildiği albümün prodüktörlüğünü daha önce Depeche Mode ve U2 albümlerinde de yer alan Flood yaparken Bad Seeds‘ten  Mick Harvey ve müzisyen Jean-Marc Butty de katkıda bulundular.

White Chalk‘tan sonraki ilk PJ Harvey albümünü merak ediyorsanız Şubat’a kadar beklemeden önce The Andrew Marr Show‘daki performansına bir göz atabilirsiniz.



[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=64C6Ih4QlrE]