Ronay Pekgöz

FMK: DRAKE – MORE LIFE

2016’da Views ile hem hayranlarını hem de popüler müzik dinleyicilerini kutuplaştıran Drake, buna rağmen belki de bir sanatçının geçirebileceği en iyi yıllardan birini geçirdi. Zaten artık herhalde kimse Drake‘in hit şarkı ve Twitter caps’i potansiyelini inkar edemez. Bir süredir çıktı çıkacak denilen, eli kulağındaki “playlist” More Life, nihayet 18 Mart günü tüm malum ortamlara düştü. İlk bakışta 22 şarkılık upuzun bir maratonun beni beklediğini düşünsem de üç tam turun sonunda More Life’ın Kanadalı sanatçının belki de en ileriyi düşünen ve müzik dünyasındaki konumunun farkındaki albümü olduğunu karar verdim. Tabii ki de kusursuz bir proje değil ama benim kişisel beklentilerimin çok üstünde çıktı More Life. Ayrıca belki de Drake‘in de diskografisinin en tepelerine doğrudan yerleşecek bir albüm olduğunu da unutmamak lazım. Dinleyiciler ve eleştirmenlerden gelen ilk geri dönüşler de genellikle çok olumlu gözükmekte. O zaman lafı çok fazla uzatmadan albümdeki iyisiyle, ilginciyle, kötüsüyle, eğlencelisiyle şarkılara bir göz atalım.

FUCK

No Long Talk: Giggs’in albümde ilk gözüktüğü şarkı ve If You’re Reading This It’s Too Late’te olsa sırıtmayacak sertlik ve güzellikte. Ayrıca belki de bu senenin “If Young Metro don’t trust you, I’m gon shoot you”su olma potansiyelli “Murda on the beat so it’s not nice” adlib’i de bu şarkıya inanılmaz güzel oturmuş.

Get It Together: Albüm çıkalı sayılı gün olmasına rağmen şu ana kadar en çok dikkat çeken iki şarkıdan biri Jorja Smith feat’li ve Black Coffee beat’li Get It Together. Drake tarzı romantizmin Views’da karşımıza çıkan Karayipler havasıyla birlikteliğinden çıkabilecek en iyi sonuç bu olmuş. Dinlemesi çok keyifli, sallanarak dans etmesi de.

Nothings into Somethings: Acı çektirten seviyede tutulan bir BPM, rölanti ama melodik hook, atmosferik beat. Üç dakikayı geçmemiş olması da bir o kadar güzel.

Skepta Interlude: Drake her sene başka bir ülkenin veya kültürün fahri vatandaşı olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda da Londra’da ne kadar takıldığını, Skepta ve JME’nin önderlik ettiği BBK tayfasıyla iyice sıkı fıkı olmasından anlamıştık. Playlistindeki bu şarkıda mikrofonu tamamen grime’ın lider isimlerinden Skepta’ya bırakıyor, Skepta da bu müthiş ortayı jeneriklik bir golle tamamlıyor.

Do Not Disturb: Drake’in muadili herkesten daha iyi yaptığı bir şey varsa o da albümlerin son şarkıları. Klasik şarkı şablonlarını bir kenara bırakıp sadece en iyi yaptığı şeye odaklanmış bir Drake var sahnede. İçindeki ufak 7 AM in Germany göndermesi de yıllardır süre gelen saatli ve mekanlı Drake şarkıları kategorisine selam çakıyor. Dinleyelim, dinletelim efendim.

MARRY

Passionfruit: Albümün en iyisi. Drake’in dahil olduğu en iyi şarkılardan biri. Başındaki DJ Moodyman sample’ından, nakaratın ağızlara inanılmaz kolay pelesenk oluşuna her şeyiyle kusursuza yakın bir şarkı.

Sacrifices: More Life’ın gizli kahramanlarından biri de Young Thug. Bu “nerelerden geldik be” şarkısının da parlayan yıldızı o. Autotune’suz sesi, dinlerken beni önce afallattı ama sonra birkaç kez kendimi direkt şarkının Young Thug’lı bölümüne alırken buldum. 2 Chainz de zaten dahil olduğu şarkıların yüzünü kara çıkartmaz. Bu şarkı da olmuş diyebiliriz.

Portland: 2017 yılının başlarındayız ancak şu ana kadar rap müziğin yıldızı kim derseniz cevap galiba flüt olacak. Önce Kodak Black’in sürükleyici Tunnel Vision’ı, sonra Future’ın baş döndüren Mask Off’u ve şimdi de Portland. Offset ve Takeoff’a ayıp olmasın ama Migos’un gerçek yıldızı Quavo ve Travis Scott’lı bu şarkı, ekranı çatlamış 5S sözüyle zaten sosyal medyanın gözdesi oldu bile.

KMT: Drake bu şarkıyı Avrupa turnesinde dinleyicilere ilk dinlettiğinde küçük çaplı bir olay olmuştu. 19 yaşında ve hapiste olan internet rap fenomeni XXXTENTACION’un Soundcloud’da 40 milyon dinlenmesi olan Look at Me’sindeki vokal düzeni ile Drake’in bu şarkıdaki vokalleri oldukça benzeşmekte. Ama o şarkıyı da seven biri olarak Giggs destekli bu şarkıyı ben yine de çok beğendim. Şarkının genel hattını oluşturan Sonic sample’ı da cabası.

Gyalchester: Yine If You’re Reading This It’s Too Late havası taşıyan ve Drake standartlarına göre bayağı sert bir şarkı. Ama öyle abana abana rap yapanların aksine Drake bu sert ritimleri çok catchy sözlerle özene bezene yapıyor. Sonuç bu şarkı gibi fevkalade oluyor.

KILL

Glow: Uzun süredir merakla beklenen Drake – Kanye işbirliği bu olmamalıydı. Şarkı kesinlikle kötü değil, ama formunun zirvesinde ve yaşayan en iyi rapper’lardan ikisinin ellerinden çıkan Glow, açıkçası beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Fake Love: Glow için söylediğim şeyi tekrarlıyorum. Fake Love kesinlikle kötü değil. Ama More Life öncesinde yayınlanan şarkılar arasındaki en vasat olan oydu ve Drake albüme onu koyarak biraz üzdü. Keşke Fake Love’ın yerine 21 Savage destekli Sneakin’ olsaydı da şarkıyı üstteki iki kategoriden birine koyabilseydim ama ne yapalım. 22 şarkının hepsinden üst seviye randıman beklemek biraz şımarıklık sanki.

Since Way Back: PartyNextDoor, seni bir türlü sevemiyorum. Belki prodüktör kimliğin başarılı, Drake’in en yakınındaki müzisyenlerden birisin ama dahil olduğun neredeyse her şeyi daha kötü hala getirmeyi başarıyorsun. Şahsi fikrim Since Way Back’in albümdeki tek dinlenilmez şarkı olduğu yönünde.

2016: DONALD GLOVER (CHILDISH GAMBINO)

Neden Değerli?: Donald Glover, beş parmağında yirmi beş marifet bir kişilik. 2016 yılı da kendisinin yazar, komedyen, aktör ve müzisyenlik görevlerinin hepsini layığıyla gösterdiği bir yıl oldu. İlk olarak Spider-Man Homecoming’de yer alacağı açıklandı. Sonra, uzun süredir üzerinde uğraştığı ve “Twin Peaks’in rapçilerle olanı” diye tanımladığı dizisi Atlanta yayına girdi ve televizyondaki diğer işlerden ne kadar farklı olduğunu hemen ispatladı. Yılın sonuna doğru bir açıklama da Star Wars cephesinden geldi ve Han Solo spin-off’unda tüm zamanların en karizmatik karakterlerinden Lando Calrissian’ı Donald’ın oynayacağını öğrenmiş bulunduk. Müzik cephesi ise Kasım ortasında yayınladığı “Me and Your Mama” ve bir hafta sonra onu takiben “Redbone” ile bu zamana kadar Childish Gambino markası altında duyduğumuz hiçbir şeye benzemeyen ama tadından yenmeyen şarkılarla onsuz geçen 2 seneye lanet okudu. 2 Aralık’ta yayınlanan üçüncü albümü “Awaken, My Love!” ile dinleyicilerine soul – funk karışımı muhteşem bir ziyafet sundu. Bu işi de kotarabilen Gambino’nun sıradaki hamlelerini merakla bekliyoruz.

Neyi Değiştirdi?: Atlanta ile 2016 Amerika’sında siyah olmanın korkunç ve garip bir şey olduğunu yüzümüze yüzümüze vurdu. Bunu da tamamı azınlıklardan oluşan bir yazar, yönetmen ve prodüksiyon ekibiyle yaptı. Ayrıca, rap müziğin domine ettiği bir yılda insanlara “Awaken, My Love!” ile gitarlı müzik dinletmeyi başaracak olması da rap tandanslı bir müzisyen için takdir edilesi bir olay.

2017’de Ne Alemde?: 2017 çok yüksek ihtimalle Childish Gambino ismini Donald Glover’dan daha çok duyacağımız bir yıl olacak. Keza yeni albüm turnesi, festivaller, klipler derken önümüzdeki sene müziğine bizi doyuracaktır.

2016: BOJACK HORSEMAN

Neden Değerli?: Animasyonlar konusunda gerek sinemada gerekse televizyonda büyük bir rönesans yaşanıyor diyebiliriz. Rick & Morty’nin kült haline gelmesi, geçtiğimiz senelerde Inside Out’un, Frozen’ın ve bu sene de Zootopia’nın büyük gişe başarısı izleyenler ve eleştirmenler tarafından kesinlikle göz ardı edilmedi. BoJack Horseman çok başarılı iki sezonunun ardından muhteşem bir üçüncü sezonu geride bıraktı. Netflix’in gurur kaynaklarından olan dizi, orta yaş krizinde bir atın küçük mutluluklar ve büyük hayal kırıklılıklarıyla süslü yaşamını bizlere sunuyor. Will Arnett, Aaron Paul ve Allison Brie gibi çok iyi bir seslendiren ekibi olan dizinin özellikle su altında ve neredeyse diyalogsuz geçen “Fish Out of Water” (kolaylık olsun, üçüncü sezon dördüncü bölüm) bölümü hayranlık uyandırdı ve TIME‘ın 2016’nın en iyi televizyon bölümleri listesinde Game of Thrones ve Black Mirror’ı geride bırakarak birinci oldu. Depresif komedi sevenler için BoJack Horseman’a başlamak için hala geç değil.

Neyi Değiştirdi?: Prestijli ödül törenleri ve burnu kalkık televizyon eleştirmenleri genellikle animasyonları göz ardı ederler. Ancak, gerek TIME’ın bahşettiği onur gerekse de animasyonların artık mesaj içeren ve samimi hala gelmesiyle BoJack Horseman, tek başına olmasa da, insanların bu sanat türüne bakış açısını değiştirmeye kararlı gibi duruyor. Ayrıca, emsallerinden çok daha karanlık olmasıyla da belki de türünün tek örneği olan dizi, yeni işlere de zemin hazırlıyor.

2017’de Ne Alemde?: Dördüncü sezon, 2017 yazında geliyor. Yani, umarız bu övgü dolu sözlerimizi seneye de tekrarlayabileceğimiz bir sezon bizi bekliyor olur.

İNCELEME: KANYE WEST – THE LIFE OF PABLO

Kanye West yüzleşmekten kaçınmayan, hatta aksine bundan keyif alan bir insan. Moda baronlarıyla, ödül jürileriyle, eski sevgilileriyle, eski sevgililerinin yeni sevgilileriyle ve gerektiğinde kendisiyle bile doğrudan kafa kafaya geldiğine tanık olduk. Ancak bu sefer düşünülemeyeni yaptı ve müzik olgusunun en temel konseptlerinden olan albüm fikrine karşı gelme cüretinde bulundu. Albümün adı ve şarkı listesi defalarca değişti, dünyanın en ünlü arenası Madison Square Garden’da Adidas ile gerçekleştirdiği defilede albümün önemli bir kısmını salonu dolduran 20.000 kişiye sundu ama bütün bunlar sürerken albümün kendisi bir türlü yayınlanmadı, sadece SNL’de canlı çalınan iki şarkı ve hala albümün son halinde olup olmayacağını bilmediğimiz Soundcloud’daki şarkılar herkese ulaşılabilir halde. Bu olaylar silsilesi The Life of Pablo’yu bir mit haline getirdi ve belki de Kanye’nin Şubat ayı boyunca gerek normal yaşantısında gerekse de sosyal medya kullanımında iyice pasif agresifleşmesinin sebebi oldu.

Ama zaten entrika ve dram, Kanye West deneyiminin her zaman önemli parçaları. Her albümüyle konjonktüre karşı çıkan, fakat bunu yaparken de albümünü çıkardığı senenin en iyilerinden biri yaparak kendi argümanlarının altını doldurmayı başardı.Yine öncesinde olan biten her şey de düşünüldüğünde The Life of Pablo’nun bizi şaşırtmama ihtimali çok düşüktü. Nitekim öyle de oldu. Bu albümüyle Kanye, kariyerinin başından beri diskografisinde süregelen çok temel bir zinciri kırmış bulundu. 2004’te ilk albümü The College Dropout’la o zamanlar hip hop camiasını domine eden “gangsta” tavrının bitirici ateşini yaktı. 2005’te Late Registration dinleyen herkesi telli aranjmanları ve orkestral başarısı nedeniyle olumlu şekilde şaşırttı. 2007’de Graduation ile Kanye hem elektronik müzik ögeleri içeren çok başarılı bir albümü bizlere sunması hem de 50 Cent’in müzikal kariyerini bitirmesiyle artık bir süperstar haline geldi. Kasım 2007’de annesi Donda’yı geçirdiği estetik ameliyatlarda gerçekleşen komplikasyonlar sonucu kaybeden Kanye, tam bir sene sonra 2008’de belki en zayıf ama müzik adına bir o kadar da önemli albümü 808s & Heartbreak’i yayınladı. Autotune ağırlıklı minimal R&B şeklinde tanımlayabileceğimiz 808’in ardından Kanye hayranları bir sonraki eseri için iki yıl bekleyecekti. Barok, senfonik ve olabildiğine maksimalist My Beautiful Dark Twisted Fantasy, sadece 2010 yılının değil belki de tüm zamanların en iyi albümlerden birisi olma özelliğini taşıyordu. 2013 yazı ise tam tersine endüstriyel ve minimalist Yeezus’la tanışma yıldönümümüzdü.

Şimdi neden koca bir paragrafta sıkıcı müzik tarihçiliğine soyunduğumu ve konuyu The Life of Pablo’dan uzaklaştırdığımı düşünebilirsiniz. Ancak durum şu ki yukarıda birer cümle ile nasıl duyulduğunu genel bir şekilde tanımlayabileceğim ve her biri birer başyapıt olan Kanye West albümlerinin aksine The Life of Pablo yukarıda bahsettiğim altı albümlük zinciri kırıyor ve neredeyse konseptsiz ve herhangi bir ana tema etrafında birleşmeyen bir görüntü sergiliyor. Albüm kilise müziği ile başlıyor, orkestral ve maksimalist devam ediyor, ortalarda bir yerde Kanye sanki 24 yaşına dönmüşçesine rap fışkırtıyor ve tüm bunlar devam ederken ritimlerde bazen Yeezus bazen de Graduation havası hissedilebiliyor. Yani biraz kolajımsı hatta çağımıza uygun olarak Tumblr albümü gibi bir yapısı var albümün. Ama özellikle Kanye’nin karakterini sevmeyen veya varlığından ve popüler kültürdeki yerinden rahatsız olanlar için işin kötüşü şu ki; The Life of Pablo çok iyi. İlk albümü çıkmış ve bir şekilde bir single’ı çok ünlü olmuş genç İngiliz grubu iyiliği veya kırk yıllık müzik kariyerinin son otuz yılında ayakta bile duramayan “efsane” ismin en kibar şekilde dinlenebilir olarak nitelenecek albümü iyiliğinden bahsetmiyorum. Kanye standartlarında iyi. Şahsi fikrim My Beautiful Dark Twisted Fantasy dışında (ki kendisini benim gözümde TLOP’tan daha iyi yapan en önemli faktör bir albüm olarak tutarlı ve konseptli olması) tüm Kanye albümlerinden iyi. Tabiki bu değerlendirmemi her gerçekleşen şeyin sosyal medyada beş dakikada yorumlanıp tükenmesi ve eleştirel medyada “recency bias” yani daha yakın zamanda gerçekleşen bir şey hakkında standarda göre daha aleyhte konuşma durumu da etkili olmuş olabilir. Ancak her dinleyişimde TLOP sanki daha da güzelleşiyor ve güzelleştikçe de albüm hakkındaki fikrimde yanılmadığım kanısına varıyorum.

Öncelikle az sayıda olan negatif etmenleri konuşup içimizden atalım. 2015’in en ünlü müzisyeni The Weeknd’i sırf albüme dahil edelim amacıyla yapılmış gibi duran FML’e, Wiz Khalifa’ya Twitter kavgasının son yumruğu olarak atılmış Silver Surfer Intermission ve rastgele Kanye övücülüğü Low Lights biraz lüzumsuz olmuş. Ki albümün son halinde hangi şarkıların olup olmayacağını bilmediğimiz şu günlerde Kanye’nin de tekrar döndürüp dinleyip (her zaman yaptığı gibi) doğru kararı vereceğini umuyorum. Ayrıca küçük bir üzüntüm olarak keşke Kanye, Drake’le “Kimin havuzu daha büyük?” kavgasına girişmeseydi de albümde pek çok şarkıda Future çakması olarak duyduğumuz Desiigner yerine bizzat Drake’in kankası Future yer alabilseydi. Gerçekten de albümün az sayıdaki falsoları Tidal’da yayınlanan versiyonun uzun olması ve albüm içindeki müzikal varyasyon ve temasızlığın şarkıları verilen sırayla dinlerken azıcık rahatsız etmesi. Bu küçük ve detay sayılabilecek rahatsızlıkların dışında The Life of Pablo, dinleyenlere çok özel ve dahiyane anlar vaat ediyor. Albümün açılışıyla ilk 10 dakikada zaten özel bir şey dinlediğinizi hissettiren Ultralight Beam ve Father Stretch My Hands Part 1 & 2, Get Lucky’yi andıran ve kulaklığı taktığınız an dans ettiren Fade, saklandığı yerden çıkıp bize 30 saniyesini bahşeden Frank Ocean’ı barındıran büyüleyici Wolves, zaten hali hazırda albümden önce dinleme şansına erişip bayıldığımız 30 Hours, Real Friends, No More Parties in L.A. üçlemesi ve kişisel favorim içinde bir buçuk porsiyon MDMA taşıyan Freestyle 4 ile elimizde gerçekten inanılmaz ve arkasında bıraktığı tüm dramaya değen bir eser bulunmakta.

Tabiki Feedback’te Late Registration’daki Wake Up Mr. West’e yapılan göndermeleri, Sumeke Rainey’den Kim Kardashian’a sevdiklerine, Ray J’den Taylor Swift’e sevmediklerine adadığı mısraları, The Life of Pablo’yu birkaç tur daha döndürdükten sonra ismi geçen şahsın Escobar mı Picasso mu olduğunu tartışmak, albümün kayıtları sırasında her katkıda bulunan müzisyenin serüvenlerini yazmak isterdim. Şüphesiz, Kanye West’i bir magazin karakteri olarak görenler için müzik dışı gerçekleşen olayların albümün ve şarkıların önüne geçmesi oldukça kolay fakat Kanye’nin müziği, son olarak da bu albüm bu muameleyi hiç hak etmiyor. Çünkü özellikle müzikal açıdan sıklıkla gözden kaçan bir durum var ama neyse ki Kanye bu durumu albümün en kısa ve geyik şarkısında anlaşılması şaşırtıcı kolaylıkta açıklamış: “See I invented Kanye / It wasn’t any Kanyes / And now I look and look around and there’s so many Kanyes.” 2013’te Yeezus’ın çıktığı yazın BBC Radio One’da Zane Lowe’a verdiği röportajda rapçilerin yeni rockstarlar olduğunu söylerken garipsenmişti. Ancak, dediği her şey doğruydu. Drake, The Weeknd, Kendrick Lamar, Future şu an bu noktaya gelebildilerse bunun en büyük sebebi Kanye’nin açtığı yoldur. Çeteler, silahlar, uyuşturucu, pahalı arabalar, gece kulübünde şampanyalar seviyesindeki müziğin günümüzde en çok dinlenen tür haline gelmesinde her albümünde yaptığı yeniliklerin, sadece müzikte değil hayatın her alanında talep ettiklerinin ve ister istemez eşi ve gösterişli hayatı sayesinde hep gündemde olmasının büyük etkisi var.

Gerçek şu ki Kanye tüm kariyerini, özel hayatını, çekirdek ve geniş ailesini kısacası her şeyini bu albüme; The Life of Kanye West’e dökmüş. Yeezy mevsimi geldiği zaman müzik dünyası doğal olarak tek bir noktaya odaklanıyor ve Kanye, ard arda yedinci kez kendisine inananları haklı çıkarıyor. Kendisinden müzik dışındaki konularda irite olanları anlayışla karşılıyorum ancak inkar edilemeyecek bir şey var, o da Kanye’nin günümüzün en büyük müzisyenlerinden biri olduğu. Bir sonraki albümünün çıkaracağı tartışma ve kaos ortamının ardından dinleyeceğimiz bir diğer şaheseri sabırsızlıkla bekleyeceğim, The Life of Pablo’yu büyük bir takdir ve zevkle tükettikten sonra.

 

2015: JUSTIN BIEBER

Neden Değerli? Açıkçası bundan 2-3 sene öncesine kadar Justin Bieber için değerli sıfatını kullanacağımı hiç düşünmezdim. Ancak elimizde büyüyen Kanadalı megastar, sosyal ve magazinsel olarak o kadar olmasa da geçirdiği müzikal değişim ile ciddiye alınmayı, hatta saygı duyulmayı hak eder duruma geldi. Arkasına kolektif olarak Jack Ü ismini kullanan Skrillex ve Diplo‘yu alan Biebs, Purpose ile yılın iyi elektronik pop albümlerinden birini yaparken; albümden çıkan singleları What Do You Mean, Where Are Ü Now ve Sorry ile “ciddi” müzik sitelerinin bile en iyi şarkı listelerine temsilci sokmayı başardı.

Neyi Değiştirdi? Belki de Kardashian sülalesi ile birlikte dünyadaki en büyük popüler kültür ikonlarından biri olan Justin Bieber, nihayet müziğiyle de gündeme gelmeye başladı. Yılın sonlarına doğru Grammy‘lerden de bir adaylık koparmayı başaran şarkıcı, Jack Ü‘yle ortaklığının ne kadar doğru bir hamle ve geleceğe yatırım olduğunu bize gösterdi.

2016’da Ne Alemde? Haylazlığının en tavan yaptığı dönemde bile kimsenin onun yeteneğinden kuşkusu yoktu zannediyorum. Ancak yaptığı somut güzel işler sayesinden artık geleceğe ve özellikle 2016’ya bu yeni olgun haline yakışır bir stadyum turnesi cuk oturacak diye zannediyorum. 9 Mart 2016‘da Seattle’da başlayacak Purpose Turnesi, acaba değişmiş ve gelişmiş Justin Bieber kıvılcımını tüm dünyaya saçabilecek mi, hep beraber göreceğiz.

 

YENİ ŞARKI: BÜYÜK EV ABLUKADA – HAYALETLER

Büyük Ev Ablukada, elektronik ve dans ağırlıklı olmasını beklediğimiz yeni konser formatı Fırtınayt‘ı 19 Mart’ta Volkswagen Arena‘da hepimize tanıtmak üzere tam gaz hazırlıklara devam ederken bizlere de ufak bir hediye sunmayı ihmal etmediler. Zaten iki seneye yakın süredir canlı dinlediğimiz Hayaletler‘i güzelce bir elden geçirip elektronikleştirmişler, hem de single olarak iTunes üzerinden yayınlamışlar. Açıkçası Fırtınayt gelmeden şu yeni tarzın esameleriyle tanışmak çok güzel oldu; diğer yandan yeni albüm konusunda da iştahımız daha da bir kabarmadı değil.

Büyük Ev Ablukada nedir, Fırtınayt‘ta ne olacak diye merak edenleri aşağıya bekliyoruz:

2015: UNKNOWN MORTAL ORCHESTRA

Neden Değerli?: 2010 çıkışlı, yani görece yeni bir grup olmasına rağmen alternatif müzik dinleyicisinin büyük ilgisini ve beğenisini kazandı Unknown Mortal Orchestra. 2011’de yayınlanan ve kendi adlarını taşıyan albümde grubun ilk hiti “FFunny FFrends” ve hala neredeyse her konserde çaldıkları “How Can You Luv Me” vardı. 2013’te çıkan “II” ise yeni ve umut vaat eden grubun daha çok kabul görmesini ve kendini ispatlamasını sağlamıştı. 2015 ise “Multi-Love” ile birlikte artık resmen Unknown Mortal Orchestra hayranı olmaya başladığımız yıl olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini alacaktır. Grup, bu albüm turnesinde rotasını 16 Kasım’da İstanbul’a da çevirerek bu topraklar içinde bulunan sevenlerini daha da mutlu etmiştir.

Neyi Değiştirdi?: Okyanusya’dan saykodelik pop-rock tınıları duymaya artık alıştık zannediyoruz. Tame Impala’nın, Jagwar Ma’nın, Pond’un memleketinin bize önemli hediyelerinden biri olan Unknown Mortal Orchestra, çizgisini ve başarı geleneğini bozmadan 2 senede bir bizlere güzel müzik sunmayı başarmakta. Bu senenin öncekilerden ufak bir farkı da grubun popülaritesini ve hitlerinin yayılma ivmesini arttırması oldu belki de. “Can’t Keep Checking My Phone” ve “Multi-Love” her türlü medyanın yıl sonu listelerinde aldığı ve alınmayı da hak eden şarkılar olarak grubun 2015’i güzel geçirmesine önemli bir önayak oluşturdu.

2016’da Ne Alemde?: 2016’nın başlarını Okyanusya, Kanada ve Amerika’da konser vererek geçirecek olan Unknown Mortal Orchestra’yı yazın ise birtakım Avrupa festivallerinde görür gibiyiz. Şimdilik gruptan yeni şarkılar beklemek şımarıklık olur ama belli de olmaz.

2015: DRAKE & FUTURE

Neden Değerli?: Harbiden “What a Time to be Alive”. Drake gerek her türlü medyada gerek kültürde kendine edindiği yer ile sadece rap müziğin değil adeta müzik endüstrisinin krallarından birisi haline geldi. Future ise 2014 çıkışlı Honest ve 2015 çıkışlı DS2 ile birlikte bu müzik türünde yükselen ve iddialı isimlerden biri olduğunu gösterdi. Bu açıdan bakıldığında Drake ve Future’ın ortak çıkarttığı “What a Time To Be Alive” mixtape’i yılın en önemli müzik olayları arasında yerini aldı. Billboard 200 listesine bir numaradan giriş yapan albüm özellikle sonbahar – kış dönemine damgasına vurmuştu.

Neyi Değiştirdi?: Bu albüm özellikle Future’ın yeteneğini ve potansiyelini gözler önüne serdi. Artık camia olarak büyük işler ve yapıtlar beklediğimiz bir isim olarak yerini aldı. Drake ise tam olarak albüm çıkardı diyemeyeceğimiz bir yılı daha Meek Mill ile kapışması, bu mixtape ve Hotline Bling sağolsun çok üst düzey verimlilik ve başarı ile kapatmış oldu.

2016’da Ne Alemde?: Drake zaten hiçbir şey açıklamadan bile biz hayranlarını memnun ve tatmin edecek kadar materyal yayınlıyor. Kendisinden tek beklentimiz bu formunu ve performansını sürdürmesi olabilir ancak. Future ise büyük ihtimalle gelecek seneyi turne ve dinlenme kombinasyonu ile geçirecektir. Dönüşünü iple çekmek ise bize düşecek.

2015: SENSE 8

Neden Değerli?: Wachowski Kardeşler’in ilk televizyon işi olan Sense8, sekiz sensate’in (İngilizce’de farkında anlamına gelmekte) hem kendi bireysel hikayelerini hem de kolektif serüvenlerini konu olan 12 bölümlük bir Netflix dizisi. Dizi hem Wachowski’lerin fıtratından gelen bilim kurgu menşeini sapasağlam taşırken aynı zamanda günümüz dizilerinde böylesine net yansıtılmasına alışık olmadığımız din, cinsellik ve politika gibi konulara kendi hikaye ilerleyişi bağlamında değinmesiyle hem izleyicilerin hem de eleştirmenlerin yoğun beğenisini topladı.

Neyi Değiştirdi?: Öncelikle Sense8, Heroes’un bitişinden beri ekranlarımızda oluşmuş çizgi roman kökeni olmayan süper kahramanlı bilim kurgu boşluğunu ziyadesiyle doldurdu. Karakterlerin ve uzamların varyasyonu sayesinde başarısını Amerika’nın dışına taşıyıp, global düzeyde beğeni kazandı. Senaryodaki bazı garipsilikler dışında her açıdan oldukça başarılı bir sezon geçirdiğimizi söylemek mümkün.

2016’da Ne Alemde?: Netflix, Ağustos 2015’te dizinin ikinci sezon için yenilendiğini açıklamıştı. Ancak bu sezonu ekranlarımızda ne zaman görebileceğimiz henüz kesinleşmiş değil. Yine de 2016’da Sense8’in yeni sezonuyla karşılaşabileceğimizi umuyoruz.

İNCELEME: GRIMES – ART ANGELS

Beklenti, insan paradigmasının en kritik özelliklerinden birisidir. Çünkü beklemediğiniz anda yaşadıklarınızın etkisi yaşamayı beklediklerinizden duyduğunuz hazzı her daim aşacaktır. Hedeflerimiz, ideallerimiz hatta günlük rutinimizin bizi memnun edip etmediği bile tamamen beklentilerimiz ölçüsünde değerlendirilir. Bu sebepten ötüdür ki çok fazla şeye ulaşabildiğimiz ve karşılaşabileceğimiz her şeye açık olmamızın beklendiği günümüzde, insanın beklentilerinin karşılanması oldukça zor bir olay haline geldi. Ki, açık olmak gerekirse memnun olmamak da beğenmeye göre hayli kolay bir eylem. Fıtratından gelen tüm bu zorluklara rağmen bir şey eğer beklenildiği kapasiteye bir oranda cevap verebiliyorsa burada başarı söz konusudur.

Böylesine derin bir konudan senenin en değişik albümüne geçmek de ilginç olacak açıkçası. Durum şöyle, Grimes 31 Ocak 2012’de Visions’ı yayınladığı günden itibaren hepimizi öyle bir beklenti içerisine soktu ki açıkçası kulağımıza başka bir nota daha girmesine gerek yok, nasıl olsa Grimes’ın bir sonraki eseri bu yüzyıl için müziği kapatacak moduna girmiştik. Tabi bunda yerli – yabancı basının, bekleyişimizin neredeyse 4 yıl sürmesi ve arada Grimes’ın tamamen kaydettiği albümü “çok depresif” olduğu gerekçesiyle silip en baştan başlaması gibi etkenler de var. Ancak, yayınladığı iki güzel single’ın (“Go” ve “Realiti”) ardından elimizde 14 adet Grimes şarkısı olmasından inanılmaz büyük bir mutluluk duyuyorum. Şüphesiz ki, Visions’la birlikte kendisi de elde ettiği ün ve takdirin karşısında bir afallamıştır ama Kanadalı sanatçının yükselen beklentileri karşılamak konusunda başarısız olduğunu söylemek imkansız olur.

Albümü incelemeye başlayacağımız şu noktadan önce gerekli birkaç bilgi aktaralım. Öncelikle, her ne kadar kendisine popüler kültürde önemli bir yer edinmiş olsa da Grimes da müziği de değişik. İkinci olarak, “Art Angels“ın önceki tüm yaptıklarına karşılık bu albümde ilk defa tamamen “Garage Band” formatından ayrılıp gerçek enstrümanlar eşliğinde çağa uygun pop müzik yapma kıstası ile hazırlanmış bir albüm olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Bu nedenle daha önce Grimes dinlemiş herkesin başına gelen “Ama bu hiç Oblivion gibi değil!?” sorunsalını en azından albümü bir iki tur döndürdükten sonraya bırakmak en iyisi. Son olarak, Grimes kendisinden belki bu albümde pop müziğin gelecek 25 yılını belirlemesi beklense de karakterindeki ve müziğindeki absürtlük sebebiyle pop müzik denilen şeye tam benzemeyen şarkılar yapacağı kesin bir müzisyen kardeşimiz. O yüzden ilk iki maddemizi hatırlıyor ve benimsiyoruz.

Orucumuzu kısa ama epik mi epik “laughing and not being normal” ile açıyoruz. Gerilim müziği ritimlerinin ardından opera vokalleri ve piyano giriyor ama kendisine yakışır şekilde ünlü olmanın getirdikleri ve götürdükleri temalı mısralarımız Pokemon referansıyla bitiyor. Girizgahımızı takip eden “California”da Grimes, Pitchfork ve türevlerine neşeli bir nefret mektubu okuyor adeta. Açıkçası, Visions değerlendirmesine yüksek not vermesine rağmen Pitchfork Grimes’ın özellikle kadın indie müzik hayranlarına hitap ettiğini ve kazanmaya hazır olmadığını belirtmişti. Umarım bu şarkıyla birlikte ağızlarının paylarını alırlar. Bu şarkıyı takriben gelen “SCREAM” ile artık Grimes dünyasına kocaman bir hoş geldin diyoruz. Kendi tabiriyle albümdeki en karanlık şarkı ancak Mandarin bilmediğimiz için bunu sözlerden anlamamız zor. Neyse ki Tayvanlı rapçi Aristophanes’in sözleri arasında Grimes, şarkının adının hakkını vererek, bağırıyor ve bizi biraz olsun korkutuyor. Bu şarkı ayrıca Grimes’ın adeta prodüktörlük şarkısı olması açısından da önem taşımakta.

Sırada ise albümün çıkışından birkaç gün önce tanış olma şansına eriştiğimiz “Flesh Without Blood” var. Şarkının yayınlanmasının ardından Twitter’dan bu şarkının bir ayrılık şarkısı olmadığını ve artık aşk üzerine yazmadığını bizlere bildirmişti Grimes. Şarkı ise kendisinin çok takdir ettiği yakın bir arkadaşının kendisini hayal kırıklığına uğratması şeklinde tabir ediliyor. Ancak şarkının ritmi zaten eski albümlerin gitarla çalınmış versiyonu gibi olduğundan “Acaba bu şarkıda Grimes bize ne demeye çalışıyor?” diye düşünmeye vaktimiz olmadan salınıp dans ediyoruz. “Belly of the Beat” ise bence albümün ruhunu çok iyi yansıtan şahane bir şarkı. Müzik yoluyla acıdan, depresyondan kaçışın elektronik bir bando ritmi üzerine dizaynı gibi olan şarkı üç buçuk dakikada ulaştırması gereken her şeyi ulaştırıyor. Bir önceki şarkı albümü ne kadar isabetli özetliyorsa sıradaki “Kill v Maim” de Grimes’ın bir tablosunu çiziyor adeta. John Locke ve Laws of Nature kuramı soslu, protagonistini The Godfather Part 2’de Al Pacino’nun oynadığı Michael Corleone karakterinden ilhamla alıp ancak onu cinsiyet değiştirip uzayda seyahat eden bir vampir olarak tasarlayan (Burası gerçekten sallama değil, tamamen Grimes’ın kendi beyanatı.) ve resmen stadyumlarda bağıra çağıra söylenesi bir şarkı. Grimes’ın da albümdeki favori şarkısı olduğunu belirttiği “Kill v Maim”, soğuk ve tembel kış günlerinde hareket kazandırmasını istediğimiz playlistlerdeki yerini hazır etmiş gibi duruyor. Devamında gelen “Artangels” biraz Michaels Jackson – Black or White gitarını andıran şekilde başlayıp Grimes’ın çok sevdiği Montreal şehrine bir ağıt niteliğinde.

Easily” ise kendisinin de açıkçası benim de albümde en az beğendiğim şarkı. Bollywood esintileri eşliğinde başarısına kanca atmak isteyen insanlara el hareketi misali bir üç dakika olarak özetleyebileceğimiz şarkı fikirde oldukça güzel ancak uygulamada müthiş başarılı olamıyor maalesef. Bir sonraki şarkı “Pin” ise yine kötü sonlanmış bir arkadaşlık adına. Bu şarkıda da Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndaki serseri karakter Puck ile eski arkadaşı arasında bir benzerlik kurmuş Grimes. Hızlandırılmış ve elektronik bir Taylor Swift şarkısı gibi hissettiren bir şarkı olmuş, beğenip beğenmemek tabi ki bize kalmış. “Realiti” ise fazla depresif olduğu için hiç edilen o meşhur albüme ait bir şarkı. Zaten, “Art Angels”ın plak versiyonunda bu şarkı bulunmuyor. Grimes ise bu durumu şarkının önceki evresine ait olduğu ve albüme tamamen hayranlarına teşekkür amaçlı koyduğu şeklinde açıklıyor. Depresif, peri vokalli elektronik müziğin üstadından en iyi yaptığı tarzda kötü eser beklemek saçmayken, bu şarkıyı beğenmemiş olmam imkansız olsa gerek. Ancak, gerçekten albümün aurasına ve temasına uyuşmazlığını kabul etmek de gerekiyor. Grimes’ın ikinci albümü “Halfaxa”da bulunan şarkının ikinci kısmı olan “World Princess Part II” ise biraz kargaşa içinde kalmış ve beş şarkıya yetecek materyali şarkıda boğulmuş. Sırada ise albümün enfeslerinden Janelle Monae destekli “Venus Fly” var. Beyoncé’nin manifestosu “Run the World” biraz korkak ama dehşet yetenekli iki genç kadın tarafından yazılmış da bu şarkı hayata gelmiş hissiyatı uyandırdı bende. Grimes’dan beklenmeyecek kadar gaz ve marşımsı bir eser olmuş, çok da güzel olmuş.

Life in the Vivid Dream” de “Flesh Without Blood” ile aynı videoda bulunan ve Grimes’ın elinden ne kadar ballad çıkabilirse o kadar ballad bir şarkı. Doğal ve toplumsal krizlerin son bulması dileğini yüreklerimizde hissettiriyor. Albümün kapanışını “Butterfly” ile yapıyoruz. Verdiği bir röportajda Grimes, bu şarkının Amazon’da ağaçlar kesilirken çevrede uçan bir kelebek hakkında olduğu bilgisini aktarmıştı bizlere. Yeni tarzıyla Grimes’ı bizlere çok güzel bir şekilde sunan şarkıda aynı zamanda “I will never be your dream girl.” diyerek müzik tarzı ve kullanılan enstrümanlar biraz değişse de o hafif garip ve korkunç yetenekli Claire Boucher’ın hep burada olduğunu giderayak hatırlatıyor.

Sadede gelecek olursak, önce az sayıda olan negatiflikleri bir içimizden atalım. Bu albümden eğer “Artangels”-“World Princess Part II” kısmı atılsaydı büyük ihtimalle aşılması çok zor bir başyapıt ile karşılaşacaktık. Bu “Realiti” ve “Pin” ile biraz artan seviyedeki 5 şarkılık sekme bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken eserin geri kalanına maalesef biraz gölge düşürmüş. Ama geri kalanı sadece harikulade, şahane, mükemmel olmakla kalmıyor; sadece Grimes’ın ellerinden çıkabilecek eserler olduğunu bizlere sürekli anımsatıyor. Özellikle ikisi de iki dakikanın altında olan epikler “laughing and not being normal” ve “Life in the Vivid Dream” kulakta bıraktığı eşsiz şok, “Venus Fly” ve “Kill v Maim”deki alternatif pop marşı havası ve direk Grimes adlı perinin elinden oluşmuş o belirttiğim aralık dışındaki tüm şarkılar gerek albümün gerek de Grimes’ın üzerinde oluşmuş beklentileri karşılamayı başarıyor. Ha, müziğin tanımını değiştirecek 14 şarkı mı? Hayır değil. Ancak, Grimes bir sonraki albümünü çıkarana kadar bu eşi benzeri olmayan deneyimi yaşamanın tek yolu da “Art Angels” dinlemek olacak.

YENİ VİDEO: ANIMAL COLLECTIVE

Animal Collective, bir ömür gibi geçen bir buçuk yılın ardından ilk materyalini 23 dakikalık bir su altı video formatında paylaştı. Grubun, reziflerin sanatsal potansiyelini ortaya çıkartma üzerine çalışan Coral Morphologic şirketi ile birlikteliğinden ortaya çıkan Flower Garden Banks adlı projede, 12 Mayıs 2015‘te kaydedilmiş doğaçlama şarkı Michael, Remember da olağanüstü su altı organizmaları görüntülerine eşlik etmekte. Zaten bünyesinde Geologist takma adlı bir üye barındıran Animal Collective’in gerek müziksel gerekse sanatsal vizyonuna cuk diye oturan video hemen aşağıda:

TRAILER: BLUR – NEW WORLD TOWERS

2015 yılı Blur hayranları için bereketli olmaya devam ediyor. 2003 çıkışlı Think Tank‘tan tam 12 yıl sonra, bu sene yayınladıkları The Magic Whip ile hayatımıza gani gani hoşgelmiş olan İngiliz grup, albümün şahane şarkılarından biri olan New World Towers adını taşıyan belgeselini huzurlarımıza sunmaya hazırlanıyor. Film, 2 Aralık‘ta Birleşik Krallık’ta seçilmiş bazı sinemalarda yayınlanacak ve sonrasında uluslararası pazara sunulacak. Albümün çıkışından iki yıl öncesinden günümüze grubun geçirdiği serüven, üyelerle röportajlar ve canlı performanslardan kesitler taşıyacak olan belgeselin trailer’ı aşağıda.

İNCELEME: EDITORS – IN DREAM

Takvimi milenyumun ilk yıllarına aldığımıza, alternatif müzik sahnesi yepyeni bir tarzın varlığı eşliğinde çalkalanıyordu. Post-punk revival diyorlardı birkaç grubun yaptığı Talking Heads, Siouxsie and the Banshees, the Fall ve özellikle Joy Division kökenli müziğe. Interpol’ün Turn on the Bright Lights’ı belki de 2000’lerin en iyi albümlerinden bir tanesi olmakla kalmayıp grubu akıl almaz yerlere taşıdığı sıralarda Staffordshire Üniversitesi’nde Müzik Teknolojisi okuyan bir avuç genç de Editors isimli bir grup kuracak ve bu türün oldukça sağlam üç örneğini ard arda müzik severlerin önüne serecekti.

Tekrar günümüzdeyiz. Post – punk revival, Latince ne kadar aktif bir dilse o kadar aktif bir tür haline geldi. Interpol, zamanında festivalleri fethederken artık sahnelerin açılışını yapmakla yetiniyor. Yine de 2014 çıkışlı El Pintor bile kendi türlerini iyi şekilde sürdürdüklerini gösteriyordu. Hikayemizin diğer kahramanı Editors ise biraz daha farklı şeyler peşinde. En son Rock’n Coke’ta içerdiği bazı şarkıları canlı dinleme fırsatı bulduğumuz The Weight of Your Love gibi Sugar dışında elle tutulur şarkı bulunmayan bir felaket atlatan Editors, yeni tarzıyla yeni albümüyle ve yeni İstanbul konseriyle (9 Aralık’ta Volkswagen Arena’da) 2015 sonbaharına giriş yaptı. Tüm prodüksiyonunu grup üyelerinin bizzat üstlendiği In Dream, Editors’ın post-punk revival ile synthpop arasında mekik dokuduğu 10 şarkı barındırıyor. Bu açılardan direk aklımıza 2009 menşeli In This Light and On This Evening ve içindeki müthiş güzide synthpopumsu Papillon, The Big Exit şarkıları geliyor. Ancak In Dream’i biraz daha detaylı incelediğimizde bu şarkıların başarısını büyük ölçüde tekrarlayamadığını gözlemliyoruz.

Albümü, ilk single No Harm ile açıyoruz. Biraz ambient havası ve sonlara doğru tüm enstrümanların sesinin açılması ile adeta “Hadi beyler, bakalım neler yapmışsınız!” dedirtiyor ve albüme intro muamelesi çekiyor. Ocean of Night ise arkada devam eden piyanoların üstüne gelen ikonik Tom Smith vokaliyle bizi selamlıyor. Geçişleriyle ve son kısımlarıyla Arcade Fire, özellikle de Haiti esintileri kulaklarımızı ele geçiriyor. Sıradaki Forgiveness ise tarz değişikliğini oldukça keskin bir şekilde hissettirerek bir dönüm noktası maiyetinde. Duraksayarak söylenen vokaller biraz Alt-J vari iken elektronik davulun etkileri iyiden iyiye belirginleşiyor. Salvation ise hiçbir Hurts albümünde sırıtmayacak şekilde ve karanlık synthpop üstüne coşkulu nakarat formülünü uygulmakta. Life is a Fear ise Editors’ın gereksiz samimiyetsizliklere ve eski tarzına sadık kalmaya çalışmadan dümdüz bir synthpop şarkısından altından kalkışının göstergesi olup konserde bağıra çağıra söylemek için oldukça ideal durmakta. The Law o kadar “eh” bir şarkı ki ne diyeceğimi bilmiyorum açıkçası. Neyseki çok uzatmadan Our Love tekrar bizi 80’lere uçuruyor ve Journey başyapıtı Don’t Stop Believin’e saygılarını sunuyor. “All the Kings” de iki eğreti tarzı birleştirme çabasının hasta doğan bebeği misali fena olmamasına rağmen etkileyemiyor. At All Cost için de “The Law”dan daha fazla bir şey söylemek maalesef mümkün değil. Albümün kapanışını ve belki de zirvesini Marching Orders ile yapıyoruz. Neredeyse 8 dakikalık bu destansı şarkı 9 şarkının yapamadığı füzyonu başarıyor. Klavyesinden vokaline, melodisinden sözlerine play tuşuna bastığınızdan bu yana geçen 51 dakikayı biraz olsun değerli kılıyor.

“In Dream” birkaç zirve anı dışında özellikli ve dinlenesi bir albüm olmayı başaramıyor. Albümün tarz değişikliği yaşadığı ve eski Editors’ın klavyeyle buluştuğu şarkılarda sözlerin zayıfllığı, özellikle nakaratların yapısından zarar gördüğünü düşünüyorum. Nakaratlarda ve çoğu şarkının kapanışları birbirine benzer şekilde tek bir kalıbın tekrarı veya azıcık değişikliğe uğramış şekli ile süregeliyor ve dinleyiciyi yakalamayı başaramıyor. Bu doku uyuşmazlığı belki de müzikten kaynaklanmış da olabilir ki Marching Orders albümün geri kalanına göre gayet catchy durumda. Diğer yandan, albümün bütünlüklü yapısı içinde eğreti dursalar da iki saf synthpop şarkıları Life is a Fear ve Our Love kesinlikle başarılı denemeler. Sonuç olarak; Editors, bu marjinal denemesiyle müzik algımızda büyük aydınlanma yaratmazken, kendi repertuarına iki iyi, bir de çok iyi şarkı eklemeyi yine de başarıyor.