yigilante

Ölüleri Gören Çocuktan Hava Büken Çocuğa Shyamalan

Köyün 6. Hisli Sudaki Kızının İşareti ve Avatar

Nickelodeon’ın biz hafif büyümüşlere son armağanı Avatar: Last Airbender, önümüzdeki haftalarda “Avatar” kısmı atılmış bir şekilde sinema uyarlaması olarak karşımıza çıkacak. Serinin son birkaç yılda yarattığı hayran kitlesi o kadar büyüktü ki ilk defa kanalın bir çizgi karakteri için animasyon değil de live-action bir film çekildi. Filmin en çok merak uyandıran özelliği ise serinin teslim edildiği isim. Yönetmen M. Night Shyamalan, özellikle 2000’lerin başında kendine has gerilim tekniği ile öne çıkmış, ancak son yıllarda akılalmaz bir hızla neredeyse tüm popülaritesini yitirmiş tartışmalı bir sinemacı. Minimum aksiyon ile maksimum gerilimi yaratan filmleri, Oscar ve Razzie ödüllükleri ile süslenmiş kariyeri ve Scary Movie’lerden House M.D.’a kadar sayısız yerde kendisine yapılan gönderme ile Shyamalan, üstüne biraz konuşulmayı haketmekte. Tüm Avatarseverler için Avaz’da ufak bir Shyamalan dosyası hazırladım. Bakalım sevilen animasyonun kaderi nasıl bir zihnin önderliğinde şekillenmiş…

Praying With Anger (1992)

Shyamalan’ın ilk filmi Praying with Anger’i Amerika’da büyümüş bir Hint olan Dev Raman’ın (Shyamalan) yıllar sonra bir değişim öğrencisi olarak Hindistan’a geri dönüşünü anlatıyor. Düşük bütçeli bu filmi ne seyretme ne de fragmanını bulma fırsatım oldu. Umarım Avaz okurları arasında yardımcı olabilecek gözüpek bir hayran vardır…

Shyamalan’ın rolü:

Hikayenin protagonisti Dev Raman.

Wide Awake (1998)

Bu filme uzun zaman önce bir pazar sabahı şans eseri TRT 1’de rastgelmiştim. Shyamalan’ın ikinci uzun metrajı olan Wide Awake, tür olarak yönetmenin gelecekteki çalışmalarından farklı da olsa hikayesi ve şeffaf, tadımlık ölçüdeki mistik karakteri ile özgünlüğünü seyredene hissettirmeyi başarıyordu. Bir katolik okulunda öğrenci olan on yaşındaki Joshua’nın dedesinin ölümü fikrinden ötürü başladığı tanrı sorgulamasını anlatan film, senaryosu 1991 yazılmasına ve çekimleri 1995’te bitmesine rağmen ancak 1998’de vizyona girebilmiş, hasılat olarak ise beklediğinin çok altında bir sonuçla (286.000 dolar) macerasını kapatmıştı. Shyamalan’ın oyuncu olmadığı ya da cameo yapmadığı tek filmi olan Wide Awake, hoşça vakit geçirten, Shyamalan hayranlarını ise kesinlikle tatmin edecek sade bir yapım. Özellikle Joshua’nın dedesi için koştuğu sahne, yarattığı sıcaklık ile göz dolduruyor.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=p5TSWTWH61Y]

Sixth Sense (1999)

Sixth Sense hakkında fazla söze gerek yok. 90’ların son büyük sürprizlerinden bu başarılı gerilim/korku filmi, hem Shyamalan’ın hem de çocuk oyuncusu Haley Joel Osment’in dünya çapında şöhrete kavuşmasını sağlamakla kalmamış, popüler kültürde gördüğü ilgi ile kendinden sonraki pek çok filmi etkileyen, sinema tarihinin unutulmazlarından biri olmuştu.Sixth Sense zamanı için sıradışıydı, Her ne kadar filmin müthiş finali kanımca büyük bir mantık hatası da olsa, yarattığı heyecan bunu bir saniye bile sorgulatmayacak kadar seyirciyi alıp götürmeyi başarıyordu. Zaten bu sebeple de anaakım korku sinemasının tahtını Scream sonrası yükselen yeni teen-slasher’lardan alacak ve Hollywood, Uzakdoğu’dan gelen ıslak saçlı kızlar tarafından zaptedilene kadar kontrolü elinde bulunduracaktı. Sayısız hayalet tarafından takip edilen küçük Cole’un hikayesinin gişede 600 milyon doların üstünde bir hasılata ulaştığını ve o yıl en iyi film dahil altı dalda Oscar’a aday olduğunu da eklemeyi unutmayalım.

Shyamalan’ın rolü:

Dr. Hill(rolün ağırlığını hatırlamıyorum).

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=u2sDw-XBuKc]

Unbreakable (2000)

Sixth Sense’in beklenmeyen başarısından sadece bir yıl sonra vizyona giren Unbreakable, Shyamalan’ın bence en iyi filmiydi. 131 yolcunun ölümüne sebep olan büyük bir tren kazasından burnu bile kanamadan kurtulan David Dunn’ın (Bruce Willis) cam kemik hastası Elijah Price (Samuel L. Jackson) kılavuzluğundaki kendini tanıma yolculuğu, karanlık ve usta bir dille Unbreakable’da hayat bulmaktaydı. Filmin kurgusu, hem Shyamalan’ın kendine özgü tüm hamlelerini içinde barındırıyor, hem de yönetmenin anlatımını bir adım öteye taşıyordu. Önceki iki filminden farklı olarak bu sefer filmin kendini tanıma görevini yüklediği kişi küçük bir çocuk değil, orta yaşlı bir güvenlik görevlisi, hayatında maceraya ve gelişime yer olmayan bir aile babasıydı. Sixth Sense’in kılavuzunun Unbreakable’ın kılavuza muhtaç karakterini oynaması da seyircinin filmi algısında rol oynayacak, muhakkak bilinçli bir seçimdi. Çizgiroman kültüründen faydalanışındaki ustalık, karakterler arasındaki çatışmaların gerçekçiliği ve (özellikle kıyafetlerdeki) renklerin zekice kullanımıyla güçlenen atmosferi ile Unbreakable, kesinlikle seyredilmesi gereken, değeri yeterince anlaşılamamış bir yapımdı. Kahramanların doğuşu ve geç yaştakilerin “coming of age” hikayelerini seven herkese duyurulur.

Shyamalan’ın Rolü:

Stadyumdaki uyuşturucu satıcısı.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=R_f1uCWKZQs]

Signs (2002)

Unbreakable’dan sonraki bu film fazlasıyla tartışmalı bir yapım olmuştu. Shayamalan, Wide Awake ile el attığı tanrı ve din sorgulamasına bir kez daha geri dönmekte ve bunu bir bilimkurgu ile yapmaktaydı. Bilimkurgu tarihinde sayısız kez din masaya yatırılmıştı ancak film, bu sayısız örnekten farklı olarak din kavramını eleştiren bir eser değildi. Tam aksine Signs, fazlasıyla “ruhani” bir film idi. Karısının ölümünün ardından dine olan inancını kaybetmiş rahip Graham Hess’in (Mel Gibson) tarlasında bir gecede oluşan devasa şekilleri keşfinin ardından ailesini bilinmeyen tehlikeye karşı koruma çabası, sinema tarihinin en ilginç “dine dönüş” filmlerinden birinin hikayesini oluşturmaktaydı. Filmin üzerine kurulduğu büyük mantık hatası (su!) pek çoklarının filmi yadırgamasına sebep oldu, ki bu fazlasıyla doğal bir reaksiyondu. Gene de filmin finali bu mantık hatasına rağmen ilginç bir şekilde istediği epik havayı yaratmayı başarıyordu.
Signs, hikayesi içerdiği mantık hatasından ziyade Hollywood tarafından durmaksızın yapılan din ve milliyetçilik prpagandasına katkısından ötürü eleştirilmeyi hakeden bir film. Gene de denediği şeyin sıradışılığından ötürü seyredilmeli de. Eğer biraz önyargıdan uzak yaklaşırsanız, Signs size kesinlikle ilginç bir sinema deneyimi yaşatacaktır. Tartışmalı bir film de olsa, Shyamalan’ın düşüşünü başlatan film kesinlikle Signs değil (En azından uzaylının ilk göründüğü sahne bile Signs’ın, ideolojisinden bağımsız bir şekilde, sinemasal değerinin yüksekliğini kanıtlamakta).

Shayamalan’ın rolü:

Graham Hess’in karısının ölümüne sebep olan Ray Reddy.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=sUImNPwfMwM]

The Village (2004)

Signs kadar olmasa da The Village de başarısı tartışmaya açık bir filmdi. Bir 19. yüzyıl (!) köyünün çevredeki ormanda yaşayan yaratıklarla (!) yaptığı karanlık anlaşmayı anlatan The Village, başarılı bir oyunculuğa ve amaçladığı üzere masalsı bir anlatıma sahipti. Ancak bu sefer film, final “twist”ine o kadar bel bağlıyordu ki otantik bir eski zaman köyü dokusu yaratma kaygısı, karakterlerin arayışlarının (ve muhtemelen hedeflenen sistem eleştirisinin) fazlasıyla önüne geçiyordu. Hal böyle olunca, The Village, yönetmenin önceki filmlerden farklı olarak, nihai notunu tamamen finalinin performansına bağlamış, riskli bir yapıma dönüşmüştü. Bütününün sürükleyiciliğine rağmen inandırıcılığı başaramamış bir finalden ötürü the Village, Shyamalan’ın filmgorafisinin “kötüler” döneminin en iyisi olmaktan öteye geçemeyecekti. Shyamalan’ın bu filmdeki cameo’sunun ise (ilk filmi hariç) önceki filmlerden daha kritik bir role dönüştüğünü belirtmek gerek (Bu durum Lady in the Water’da iyicene abartılacaktı).
Film ile ilgili bir diğer tartışma ise hikayesinin 1995 basımlı roman Running out of Time’dan çalıntı olduğu. Filmin hikayesinin pek çok kritik noktası romanla ciddi benzerlikler gösteriyor ancak bu konuda Shyamalan’dan bir açıklama gelmiş değil.

Shyamalan’ın Rolü:

Parkın sınırındaki bekçi.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=hqQIhJ3quXI]

Lady in the Water (2006)

Bu filmle ilgili söylenebilecek tek bir şey var: Tam bir hayalkırıklığı. Lady in the Water; inanılmaz potansiyele sahip bir konunun nasıl bilinçli bir şekilde katledilebileceğini gösteren, sinema okullarında ibretlik olsun diye gösterilmesi gereken bir yapımdı. Film Shyamalan’dan çok yeteneksiz ama tutkulu bir Shyamalan hayranının elinden çıkmışa benziyordu. Dünyayı değiştirecek bir mesajı ulaştırmak için Amerika’da bir apartmanın havuzuna gelen perikızı (Bryce Dallas Howard) ve onu dışarıdaki “vahşi kurt”tan korumaya çalışan kapıcı Cleveland’ın (Paul Giamatti) hikayesi, ne kadar ilgi çekici görünse de ne karakterler düzgün işlenmişti ne de sürükleyici bir şekilde kurgulanmıştı. Shyamalan, herhalde masalların daha az sorgu sürecine tabi tutulduğunu düşünmüş olacak ki, adeti olan mantık hatalarını bu filmde hat safhaya ulaştırmış, bunun sonucu olarak seyirciyi filme bağlamak için zaruri olan inandırıcılığı adeta sırtından bıçaklamıştı. 2006’ın en kötü filmlerinden olan ve Shyamalan’ın kariyerini Sixth Sense’in yükselttiği hızda çökerten bir filmdi Lady in the Water. İyi oyunculuk, başarılı görsel ve güzel bir konuyla nasıl felaket yaratılacağını görmek istiyorsanız 110 dakikanızı verin, yoksa kesinlikle seyretmeyin bu filmi.

Shyamalan’ın Rolü

Gelecekte dünya barışına büyük katkısı olacak eseri yazacak olan yazar Vick Ran (Shyamalan’ın egosu hakkında yorum yapmaya gerek yok sanırım).

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=FfyUK3fXvgc]

The Happening (2008)

İnsanları intihar etmeye yönlendiren gizemli bir “olay”ı anlatan the Happening, Shyamalan’ın son filmi olarak karşımıza çıktı. Eski filmlerin karanlığa saklı gerilimine inat, the Happening büyük ölçüde açık alanda, gündüz vakti geçiyor ve gerilim yaratmayı başarıyordu. Gene de film, Shyamalan’ın şöhretini daha da batırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Oldukça saçma konusu, gene dramatik yetersizlikle çekilmez bir hale geliyor; bunun üstüne Mark Wahlberg’in kesinlikle vasataltı oyunculuğu da eklenince ortaya çıkan seyirciyi germekten çok güldürmeye yarayan bir 90 dakikadan ibaret oluyordu. Gene de hakkını vermek gerek, the Happening kötü bir film olmasına rağmen Lady in the Water’a kıyasla başarılıydı. Gerilimi sağlamak için seçtiği fikir ne kadar saçma da olsa (toksin yayan bitkiler) istediği tedirginlik hissine bazı anlarda fazlasıyla ulaşıyordu. Bunda gerçekten iyi kurgulanmış intihar sahnelerinin etkisi de büyüktü tabii. Gene de zayıf karakterli, iyi “an”ları olan kötü bir film olmaktan öteye geçemedi the Happening.

Shyamalan’ın Rolü:

Filmde gözükmese de cast’te yazdığına göre filmin protagonistlerinden Alma’nın telefonda görüştüğü “Joey”.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=-BRZ0u01KwQ]

Bir İlk Çağ Masalı Olarak: Efes Pilsen One Love



Festival ve Age of Empires arasındaki ince çizgi…  

Programından yakın zamanda bahsettiğimiz Efes Pilsen One Love Festivali, bu sene eklediği bir “sürpriz” ile müzikseverleri fazlasıyla şaşırtmış durumda: Festivaldeki etkinlik maratonunu başarıyla tamamlayan 30 kişiye, ödül olarak kendileri için festival külfeti çekmeye “razı” görevliler sunulacak. Hayati olarak adlandırılan bu kişiler, maraton şampiyonları adına yemek ve tuvalet sırasında beklemek ya da onları omuzlarında taşımak gibi zorlu görevlerin üstesinden gelerek, seçilmiş 30 kişinin festival süresince birer modern aristokrat olması için ellerinden geleni yapacaklar.

Festival yönetiminin bu sıradışı “etkinliği” hakkında birkaç gün önce iletilen basın bülteninde çok detay bulunmamakta. Ancak şu haliyle hayati projesi, Antik Roma‘nın efendisine üzüm vermeden önce her bir tanesini özenle silen ya da banyosundan sonra efendisini itinayla kurulayan (ve bundan gurur duyan!) kölelerini anımsatıyor. Tabii eğer proje bültende açıklandığı şekildeyse, festival yönetiminin bir sonraki hamlesinin seyirciler eğlensin diye hayatileri azgın köpek dövüşlerinde parçalatmak olması da pek muhtemel…

Festivale gidip açıkhavada müziğe doymayı amaçlayan herkese iyi eğlenceler dileriz. Ancak şu haliyle etkinlik maratonuna “büyük ödüle ulaşmak” hırsıyla katılacak olanları, bir daha düşünmeye davet ediyoruz. Zira, (oyunun kurallarından da olsa) bir insana “hadi tuvalet sırasında bekle benim için” demenin 21. yüzyılın festival seyircisine yakıştığını düşünmek çok da mümkün gözükmüyor bizim için.

Hayal Kırıklıkları 2

Oyun dünyasında kral, beyazperdede soytarı…

Malumunuz Prince of Persia, 20 Mayıs’ta popüler sinema dünyasını kuma ve 1001 gece masallarına boğmaya hazırlanıyor. 1989’da isimsiz prensin zindanlarda başlayan macerası 2003’te Sands of Time ile yepyeni bir boyut kazanmış ve oyun dünyasına “kum üçlemesi” ile fazlasıyla sürükleyici bir senaryo armağan etmişti. PC ve konsollarda başlayan heyecan sinemada da hız kesmeyecek gibi duruyor, zira Karayip Korsanları serisinin yapımcılarının elinde Prince of Persia’nın sinema dünyasında oryantal bir fenomene dönüşmesi çok olası.

Madem beklentileri yüksek tutmamız isteniyor, biz de tutarız dert değil. Lakin “oyun uyarlaması” pek çok insanı ürküten bir tamlama, bunun da bilincindeyiz. Peki bunun sorumlusu kim? Avaz olarak oyun uyarlamalarının kısa tarihindeki büyük hüsranlardan kısa bir seçki sunuyor, Prince of Persia’nın kaderinin bu örneklere benzememesini tüm kalbimizle diliyoruz.

Super Mario Bros. (1993)

Oyun dünyasının beyazperdeye ilk yansımasının 80lerin hit oyun karakterleri muslukçu kardeşlerle gerçekleşmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Nintendo’nun satış rekorları kıran Mario serisi her yaştan insanı dönemin konsollarıyla tanıştırmış, ardından yayınlanan dizisi ve çizgiromanı ile Mario 90ların başlarında popüler kültürde kolay sarsılmayacak bir yer edinmişti. Nintendo’nun yetişkin oyunculardan ziyade çekirdek aile ve genç nüfus üzerine yoğunlaşan politikasının yükselen simgesiydi Mario; şiddetten uzak,rengarenk atmosferi ve bugün bile akıllardaki melodisi eşliğinde kaplumbağaların üstünde zıplamak, prensesi kale kale gezip kurtarmak, mantar yiyip büyümek(!) ve ilerleyen oyunlarda yeşil, sevimli Yoshi’nin üstünde macerayı sürdürmek…

1993 yılındaki filmin oyunla benzer çizgide, fantastik, çocuklara yönelik, belki yer yer müzikale kaçacak bir animasyon olması, karaktere aşina birinin o dönem yapacağı ilk 8ve en doğal) tahmin olurdu herhalde. Oysa Super Mario Bros., bu tahmini baştan sona yıkan bir film olarak çıktı seyircinin karşısına. Film, fazlasıyla kaotik ve karanlık atmosfere sahip bir bilimkurgu idi. Her taraftan buhar ve kıvılcım fışkıran bir endüstri gettosu, Dinozor kökenli insanlar, deri ceketli dev sürüngenler (Muhtemelen o dönem yükselen Jurassic Park çılgınlığı yapım aşamasına ciddi biçimde yansımıştı)… 40 milyon dolarlık bütçesi ile ne yaptığını bilmeyen, şuursuz bir yapım olarak vizyona girivermişti Super Mario Bros. (İddialara göre başrol oyuncusu Bob Hoskins bile Mario’nun bir oyun karakteri olduğunu filmden sonra öğrenmişti!). Film gişede bütçesinin yarısına bile erişememekle kalmayacak, tüm zamanların en kötü filmlerinden biri olarak yıllar boyu unutulmayan bir külte dönüşecekti.

IMDB notu:

3.8

Artısı:

Bob Hoskins’i Mario olarak görmek. Ne yalan söyleyelim, yakışmıştı hani. Gene de Dennis Hooper’a King Koopa rolü vermek vicdansızlıktır. Kim King Koopa diye anılmak ister ki?

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=wtMZKYnLg5c]

Double Dragon (1994)

1987’de ilk oyunu piyasaya çıkan Double Dragon serisi, klasik arcade beat’em up’larının ilk örneklerinden olmasıyla dikkat çekiciydi. Hem sayısız sokak dövüşünü hem de ilerleyen oyunlarındaki otantik öğeler ile fantastik bir hikaye potansiyelini içinde barındıran Double Dragon’ın sinema uyarlaması, (Super Mario Bros. kadar olmasa da) fazlasıyla başarısızdı. Çoğu ucuz bilimkurgu-aksiyonunun seksenlerden miras aldığı loş, kirli distopik atmosfer Double Dragon’da da mevcuttu. Gerçi bu film için bir kayıp değildi, oyunun atmosferi de bu tarz bir seçime fazlasıyla imkan tanıyordu. Ancak Double Dragon, kendinden sonraki pek çok uyarlama film gibi zayıf hikaye, işlenmemiş karakterler ve bir sürü mantık hatasının gazabına mahkum idi. Senaristlerinin başında Batman:The Animated Series’in yazarlarından Paul Dini’nin olmasına rağmen…

IMDB notu:

3.3

Artısı:

Terminator 2’nin ölüm makinesi Robert Patrick’in kötü adam olarak seçilmesi.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=426Rb2oy4O0]

Street Fighter (1994)

Konu Street Fighter olunca yazarken heyecanlanmamak mümkün değil. 90ların tamamında gençliği gerek konsol versiyonları gerekse arcade makineleri ile adeta kendine kilitleyen, toplumun her sınıfına ulaşmayı başarmış bir seri idi Street Fighter. Türkiye’deki popülerliği muhtemelen Mario’dan bile daha fazla olmalıydı. Sonuçta Mario, dünyaçapındaki başarısını Nintendo’nun batı tipi çekirdek aile üzerine yaptığı yatırımdan kazanmıştı,oysa Türkiye’de 90ların başında konsol satın alacak benzer bir çekirdek aile modeli çok da oturmuş değildi. Arcade makineleri ise gerek bilardo salonlarında gerek yazlıkçı mekanlarda olsun “ucuz” ve “batılı” eğlencenin bir parçası olarak sağlam bir yer edinmişti. Bir anlamda popüler kültürümüzün batılılaşma yolundaki sessiz mihenk taşlarından biriydi Street Fighter.

Filmine gelecek olursak… Kendini ciddiye alan bir uyarlama mı yoksa oyunu konu alan bir komedi filmi miydi yapılmaya çalışılan, bunu herhalde yönetmeni dahil kimse bilmiyordu. Ortaokul müsameresini andıran bir kostüm tasarımı, Kurtlar Vadisi’nden çıkma bir Sagat tiplemesi, çığlık attığında seyirciyi gülme krizine sokan bir Chun-li… Bunlar sadece fragmanı seyrederek edinebileceğiniz izlenimlerden birkaçı. Zayıf hikayesi, neyi neden yaptığı belli olmayan karakterleri, Guile’ın (Van Damme) epik(!) savaş öncesi konuşması, ve daha nice sürprizi ile Street Fighter tam bir felaketten ibaretti. Tüm başarısızlığına rağmen film 100 milyon dolarlık hasılatı ile ilk kez bir oyun uyarlamasının gişede kara geçebileceğini göstermiş oldu. M. Bison’ı canlandıran Raul Julia’nın 1994 sonunda ölümünün ardından, Street Fighter Julia’ya adandı. Street Fighter’a (animeler harici) ikinci uyarlama ise Legend of Chun-li ile 2009 yılında yapıldı ki bu film hakkında konuşmaya hiç gerek yok.

Street Fighter’ın çoğunluğu rap şarkılardan oluşan soundtrack’inin de döneminde bir miktar ses getirdiğini belirtelim.

IMDB notu:

3.3

Artısı:

Filmle internet eleştirmenleri tarafından çok başarılı şekilde dalga geçiliyor. Gülmek isteyenler için ideal seçim.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=NKVNAlO4uuo]

Final Fantasy: Spirit Within (2001)

Final Fantasy herhalde uyarlamalar macerasının en ilginç ayağıydı. 137 milyon dolarlık bir bütçe ve CGI teknolojisinin tepe noktası vurgusuyla yapılan onca reklam ile Spirit Within, fazlasıyla iddialı bir projeydi(Sinema ve oyun dergileri her fırsatta karakterlerin saç tellerindeki detay için kaç grafikerin çalıştığını tartışmayı adet haline getirmişlerdi). Final Fantasy uyarlaması yapmanın en büyük avantajı, ortada devasa bir hayran kitlesi bulunması; ancak bağlı kalınması gereken bir temel hikayenin olmayışıydı. Ana serinin o yıla kadar yapılmış on kadar oyunu vardı ve hiçbir oyun bir iki ufak detay dışında ne bir ortak evren ne de karakter içeriyordu. Yani iyi bir projenin kazanmama şansı yoktu. Buna rağmen Spirit Within, tüm fantastik evren tasarımlarını hiçe sayıp bir bilimkurgu filmi olarak karşımıza çıkmayı seçti. Filmde oyunla ilgili Final Fantasy isminden başka hiçbir şey yoktu.

Bu dev hatalı hamleye rağmen Spirit Within fena bir film sayılmazdı. Klişeydi, aksiyon sahneleri orantısız dağılmıştı, hikayeye eklemlendirilen uzak doğu felsefesi orta karar her animede bulunabilecek nitelikteydi ama gene de film kendini seyrettirmeyi başarıyordu. Ancak Spirit Within, tüm iddialarından sonra vasat bir yapım olarak seyirci karşısına çıkmanın bedelini oldukça ağır ödedi ve 85 milyon dolar gibi bir gişe ile zarar etti.

Belki de sorulması gereken en temel soru, animatör Erdem Taylan’ın bir sohbette dediği gibi, bu orta karar bilimkurgu-aksiyon filmini animasyon olarak çekmenin ne özelliği olduğuydu. Gerçek aktörlerle filmin tamamen aynısı çok daha ucuza kotarılabilirdi…

IMDB notu:

6.4

Artısı:

Seyredeni fazlasıyla gaza getiren bir fragmana sahip.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=GnE64DbnUzY]

Uwe Boll

Oyun uyarlamaları tarihindeki büyük beklentilerin epic “fail”ları üstüne konuşuyorsak
istisnasız tüm filmleri ile janrın gelişimini yıllardır büyük bir inatla baltalayan bu yönetmeni es geçmemiz imkansız. Oyun filmlerini biraz olsun takip edenler Uwe Boll’un adına zaten aşinadırlar. House of Dead, Bloodrayne, Postal, Alone in the Dark, Dungeon Siege ve daha pek çok oyunun uyarlamaları ile IMDB dahil pek çok sitenin “en kötü film” listelerinde zirveye oynayan Boll, bugün oyun firmalarının delicesine korktuğu bir isim. Zira bir filmin Boll tarafından sinemaya uyarlanacağı dedikodusu bile firmanın prestijini bir ölçüde sarsmaya yetiyor.

29. Altın Ahududu ödüllerinde “en kötü kariyer” ödülüne layık görülen Uwe Boll için internet üzerinde ilginç de bir kampanya bulunmakta. Boll’un sinemayı bırakması için imza toplayan kampanyaya şimdiye kadar 350.000’den fazla kişi başvurmuş durumda. Yeni filmi Blackout için bütçe arayan Boll, 33 euro’luk bağış karşılığında dileyene filmin imzalı dvdsini yollama sözü veriyor.

Filmlerine gelince… Gerçekten hiç gerek yok…

Artısı:

Boll’un kendisine verilecek ilk artıyı Bloodrayne 3’te haç olarak kullanıp ziyan edeceğine emin olmak ne acı…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=aAP5ghfbADU]

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=Q22A9aRrUIw]

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=F_dmvG9QM8U]

Yeni Başlayanlar İçin Elm Sokağı

Bir iki…

Seksenlerin vahşi ve tamamen kendine has korku filmleri yıllardır remake’ler ile izleyiciye tekrar tekrar sunulmakta. Sonu gelmez remake zincirinin yeni halkası Nightmare on Elm Street de janrın diğer kült karakterlerinin çoktan başlattığı av sezonuna sonunda katıldı. Robert Englund’ın karakteristik oyunculuğuyla hayat bulan Freddy Krueger, 80’lerde Amerikan korku sinemasının büyük ve genelde çoğu karakteri unutulan ya da küçük bir kesimin hayranlığıyla yetinmeye mahkum ucube karnavalından sıyrılıp, popüler kültürde yaratıcısı Wes Craven’ın öngöremediği ölçüde büyük bir etki yaratmış, filmlerini seyredenlerin sayıca azlığına rağmen herkesin tanıdığı özgün bir figüre dönüşmüştü. Çeşitli sinema ve eğlence dergisinde “tüm zamanların en başarılı kötü karakteri” listelerine giren, sayısız televizyon programında “korku” denilince verilen ilk referanslardan olan, Türkiye’de bile Levent Kırca’nın skeçlerinde yer edinmeyi başaran rüya şeytanının hikayesini; zamanında korkup seyredemeyenler ya da seyredip uyuyamasa da tekrar hatırlamayı göze alanlar için Avaz’da sunuyoruz.

A Nightmare on Elm Street (1984)

Kabusun başlangıcı Slasher filmlerinin doruk yılları olan seksenlerin ortasına dayanıyor. Wes Craven’in 1.8 milyon dolar gibi dönemi korku filmleri için görece yüksek bir bütçeyle kotardığı A Nightmare on Elm Street, 25 milyon dolarlık bir patlamayla Craven’ın yüzünü güldürecekti. Midwestern isimli kasabadaki gençlerin uykularında vahşice katledilişlerini ve kasaba halkının Freddy ile ilgili karanlık sırrını konu alan ilk film, temelde herkesin artık aşina olduğu hikayeni bize başarıyla sunuyordu. Film aynı zamanda Johnny Depp’i de devasa bir kan şelalesine çevirmesiyle dikkat çekmekteydi.

Freddy imha metodu:

Freddy gerçek dünyaya çekilir, boğuluşur ve güzelce yakılır. Ardından gereken tek şey, sadece rüyalara karşı durabilecek kadar özgüvenli olmaktır(?)

Unutulmaz Sahne:

Tabii ki filmin “final kızı” Nacy Thompson’un banyoda uyuyakaldığı sahne.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=Adgp0v_mfTk]

Freddy’s Revenge (1985)

Wes Craven’ın özellikle kadroda yer almadığı ikinci film, kasabaya yeni taşınan ailenin oğlu Jesse’yi konu alıyordu. Alışıldık hikayeden farklı olarak Freddy bu defa kurbanının zihnini ele geçirerek, Jesse’yi gerçek dünyada cinayetlerini sürdüreceği kuklası olması haline getiriyrdu. Serinin diğer filmlerinden başarısız bulunan Freddy’s Revenge’i özel kılan nokta ise pek çok sahnesinde yer alan ve diğer dönemi korku filmlerinde pek rastlanmayan eşcinsel altmetinleri olsa gerek.

Freddy İmha Metodu:

Terkedilmiş bir santralde içindeki şeytana teslim olurken ortaya çıkan sevgili ve aşkın gücü(?).

Unutulmaz Sahne:

Filmin çok fazla akılda kalan sahnesi bulunmamakta. Son yirmi saniyesinin etkileyici olduğunu söyleyebiliriz.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=EEzIyITaM_k]

Dream Warriors (1987)

İkinci filmin görece başarısızlığı yapmcıları yıldırmadı ve 1987 yılında Dream Warriors ile kabus tekrar beyazperdede hayat buldu. Film, Freddy’nin yeni hedefi Kristen’in ve hayatta kalan son Elm Sokağı çocuklarının (last of the Elm Street children) rüya şeytanına karşı verdikleri savaşı konu alıyordu. Bu sefer kabusun adresi ise bir akıl hastanesiydi. Serinin en başarılı devam filmlerinden sayılan Dream Warriors, Freddy Krueger’ın Elm Sokağı’ndan önceki geçmişine de değinmesiyle dikkat çekiyordu (Filmdeki gençlerden birinin de Laurence Fishbourne olduğunu ekleyelim).

Freddy İmha Metodu:

Kusal su. (Klişe ama önceki metodlardan daha akıllıca olduğunu kabul etmek gerek)

Unutulmaz Sahne:

Jennifer’ın televizyon izlerken uyuyakalması ve… “Welcome to Prime Time, Bitch!”

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=xGNHdsZi3v0]

The Dream Master (1988)

Favori Elm Sokağı filmim. Muhtemelen baştan sona seyretmeyi başardığım ilk film olmasından ötürü. Dream Master, 13 milyon dolarlık bütçesi ile serinin en yüksek bütçeli ve en çok hasılat elde etmiş filmiydi (Freddy vs. Jason’ı saymazsak tabii). Üçüncü filmin kaldığı yerden devam eden film, rüya savaşçılarının akıl hastanesinden çıkıp gündelik hayata uyum sağlamaya çalıştıkları bir anda Freddy’nin öfkesini üzerlerine kusmasıyla başlıyor ve şaşılası bir çabuklukta bir önceki filmin tüm kahramanlarını hazin sonlarıyla buluşturuyordu. Freddy’nin yaydığı dehşetle savaşmak zorunda kalan asıl isim ise, kendi halinde bir liseli kız olan Alice idi. Oldukça başarılı kabus sahneleri, sürükleyici aksiyonu ve ilk defa içimize sinen bir “Freddy imhası” ile the Dream Master, bugün de 1988’de verdiği keyfi seyircisine kesinlikle yaşatacaktır.

Freddy İmha Metodu:

Yıkık kilisede Freddy ile dövüşülür, dayak atılır dayak yenilir. En umutsuz anda meşhur tekerlemedeki gizli mesaj çözülür, kabus şeytanına kendni göreceği bir ayna tutulur; geriye tek kalan, şeytanın içinde hapsolmuş ruhlar tarafından yokedilmesini seyretmektir.

Unutulmaz Sahne:

Su yatağı! Kesinlikle su yatağı!

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=uuu_-PIYuvI]

The Dream Child (1989)

Serinin beşinci filmi Alice, Alice’in bebeği ve Freddy üçgeninde seyredecek, olan gene 80ler sonu gençliğine olacaktır. Dream Child, kötü olmasa da Dream Warriors ve Dream Master’dan daha az akılda kalan bir yapımdı. Gene de hakkını yememek gerek, film bekleneni veriyor ve Freddy’nin kendine has kara mizahıyla gerçekleştirdiği sıradışı infazlara doyuyorduk.

Freddy İmha Metodu:

Freddy ana rahmine geri sokulur(!!!)

Unutulmaz Sahne:

Çizgiroman tutkunu gencin Freddy ile kapışması ve infazı.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=K81Um6WOwh0]

Freddy’s Dead: Final Nightmare (1991)

90lara gelindiğinde Freddy’nin macerasında hissedilir bir stil değişimi kendini gösterecekti. (Kanımca) atmosferi biraz grotesk, gizem öğesi biraz daha ağır basan ve efektleri fazlasıyla geliştirilmiş bir filmdi Final Nightmare. Gene Freddy’nin geçmişine gidiyor, bu sefer hem babası hem de kızı hakkında bilgi sahibi oluyor ve baba kız kavgasının doruklarını tecrübe ediyorduk. 1991’de özel efekt sektörü devrim niteliğinde adımlar atmaya hazırlanırken (Terminator 2 zamanları olduğunu hatırlayalım) Final Nightmare de yeni yeni insanların hayatına giren 3-D kavramına oynayıp oradan kendi çıkışını yapmayı planlamıştı. Filmin Freddy’nin zihninde giden on dakikalık kısmı 3-D idi(Tabii buradaki 3-D’den kastımız; Show TV yılbaşı 3-D’si). Johnny Depp, Alice Cooper gibi isimlerin cameo’ları, Iggy Pop tarafından seslendirilen title şarkısı ve ardından yapılan çizgiroman sequel’i ile Final Nightmare, (aldığı olumsuz eleştirilere rağmen) seyredilmeyi hakediyor.

Freddy İmha Metodu:

Pipebomb!

Unutulmaz Sahne:

Freddy’nin Johnny Depp’in kafasına tavayla vurduğu(!) sahne. Kahkahalarımı tutamadım.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=HZrilX8DUnE]

Wes Craven’s New Nightmare (1994)

Evet, bu gerçekten farklı. Bu sefer Freddy filmlerini yapan ekibe savaş açıyor! Artık genç katliamına ara veriyoruz. Freddy’nin azılı bir katil değil bir korku filmi karakteri olduğu, bizim gerçekliğimizde geçiyor New Nightmare. Freddy bir şekilde hayat bulup filmlerinin özel efektçilerini, başrol oyuncusunu ve hatta yönetmenini kara listesine ekliyor. Sinema ve gerçek dünya arasında durduğu nokta ile 90ların kült filmi Last Action Hero’yu, mensubu olduğu janra getirdiği özeleştiri ile ise Craven’ın bir sonraki filmi Scream’i akıllara getiren New Nightmare, sadece fikri için bile seyredilmeye değer.

Freddy İmha Metodu:

Freddy yakılır. Yapımcıların bir süre devam filmlerinden vazgeçmesinden ötürü ilginç bir şekilde bu işlevsiz gözüken yol, Freddy laneti için kökten çözüm olmuştur.

Unutulmaz Sahne:

Filmi bir bütün olarak seyretme fırsatım olmadı. Küçüktüm ve filmi çeken kadronun Freddy’den kaçmaya çalışmasından ötürü filmi bir tür “belgesel” sanmıştım (Oltaya gelmişim anlayacağınız).

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=TV8za5nWxwo]

Freddy vs. Jason (2003)

Son filminden dokuz yıl sonra Freddy’i bir başka 80ler fenomeni ile aynı beyazperdeye taşıyan Freddy vs. Jason, tam beklenildiği üzere bir canavarlar kapışması idi. Artık popüleritesini yitirmiş Freddy, gücünü toplamak için insanların zihinlerine muhtaçtı. İnsanlarda tekrar varlığını hissettirmek içinse seçtiği yol, Crystal Lake’in maskeli devi Jason Voorhees’i kandırıp kendisi için cinayetler işlemesini sağlamaktı. Ortaya çıkan sonuç? İki ölüm makinesinin bitmek bilmeyen güç savaşı, ortalama bir üniversite festivalini doldurmaya yetecek kadar genç cesedi ve doksan dakika kesintisiz adrenalin! Çok şey beklemezseniz sizi fazlasıyla eğlendirecek bir film Freddy vs. Jason. Versus filmlerinin başarısızlığı göz önüne alındığında (Aliens vs. Predator ve utanmadan yapılan sequel’i) amacına ulaştığı rahatlıkla söylenebilir.

Freddy İmha Metodu:

Jason’ın palası ile kafası uçurulur.

Unutulmaz Sahne:

Mısır tarlasındaki partinin ortasında gerçekleşen kapışma. İki azılı katil hem dövüşüyor hem de yoldan geçen gençleri parçalıyorlar, Johnny Depp’in kafasına yediği tavayla yarışacak matraklıkta…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=CPd5XLtzEVA]

Dizisini düzenli seyretmek nasip olmadığından bu dosyada kendisine yer veremeyeceğim ama sanırım Freddy Krueger hakkında bir fikir edinmeniz için yeterince materyal sunulmuş durumda. Rüya şeytanına 1984’ten beri dört adet şarkı yazıldığını (hatta biri Will Smith tarafından!) da eklemeyi ihmal etmeyelim.

The Simpsons’tan Yeni Jenerik

Amerikan FOX kanalı bu hafta ilginç bir proje adından sözettirdi.


Kanal, bir hafta boyunca tüm dizilerini kendi açılış jenerikleri aksine özel müzikal çalışmalarla yayına soktu. “Fox Rocks” isimli projenin en ilginç ayağı ise 21 yıllık yayın tarihinde kendi jenerik müziğini bir kez bile değiştirmemiş efsanevi dizi The Simpsons idi. Genç yıldız Kesha‘nın Tik Tok adlı hit şarkısı ile hazırlanan jenerik, serinin hayranlarına projeden habersiz Simpsons hayranlarını fazlasıyla şaşırtmayı başardı.

21. sezondan “To Surveil With Love” isimli bölümün açılışı huzurlarınızda…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=oNRd5dTMvMI]

Sonuç? 21 yıllık bir kural bir kere çiğnenecekse, fazlasıyla güzel çiğnenmiş…

A.D.

In the year of Lord.  


Zombi filmleri sevenlere müjde; oyun uyarlamalarını saymazsak ilk uzun metraj zombi animasyonumuz geliyor! Elde avuçta çok bilgi yok ama fragmanı çok şeyler vaat etmekte…

A.D.’nin herkesin damağında tat bırakması temennisiyle…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=V_MG8R7pjiw]

Hayal Kırıklıkları


Kağıttan perdeye yolculuğun trajik örnekleri.  





Kick-Ass ile çizgiroman/superkahraman mitleri bu yaz hiciv yüklü bir sorgu süzgecinden geçecek. Hazır bu bahaneyle kişisel bir çizgiroman uyarlamaları seçkisi yapmayı kendime görev biçtim. Son birkaç yılda en çok beklediğim, bu beklentilerimi darmadağın eden çizgiroman uyarlamalarını Avaz okurları için seçip sıraladım. Seçki tamamen kişiseldir bakalım nasıl bulacaksınız…

önemli not: Listeyi yaparkenki kıstas, filmlerin genel kalitelerinden ziyade orjinal esere ya da eserin ruhuna ne ölçüde sadık kalındığı. Elbette yönetmenin esere sadık kalmaması ve bu sadakatsizliği ile eserin dünyasına yeni bir ton getirmesi olası. Bunları da dikkate alarak büyük dikkatle filmleri seçtiğimi belirtirim. Bir de özellikle alışılmış hüsranlara (Batman ve Robin, Spirit, Spiderman 3…) yer vermedim, sonuçta bu konularda fazlasıyla söz söylendi, her yerde bu filmlerle ilgili yazı bulabilirsiniz. Avaz’ın seçkileri ise tamamen Avaz’a özgü, Avaz okuru içindir:)))

PUNISHER

Punisher’ın beyazperdede hayat bulacağını öğrendiğim zaman büyük heyecan yaşadığımı hatırlıyorum. Marvel’in kalbi sonsuz intikam ateşiyle yanan, tartışmasız en karanlık karakteri Frank Castle, şüphesiz ki muhteşem bir suç-intikam filmi ile hayat bulabilirdi. Vietnam savaşı ile sarsılan bir zihin, mafya çatışması sırasında katledilen bir aile ve yıkılan bir hayatın her türlü suça karşı açtığı sonsuz savaş… Özellikle Punisher çizgiromanları, 2000’de Marvel’in Max serisi ile yetişkinlere hitap eden, dinamik ve (bazen rahatsız edecek ölçüde) gerçekçi bir suç dünyası zemininde geçen hikayelerle güçlendirilmişken yapılan filmden en azından bir “Noir” ton beklemek çok şey istemek olmazdı. İşin sonunda karşımıza çıkan ise vasat bile olamayan bir aksiyondan ibaretti. Orjinal hikayeden uzak bir aile katliamı sahnesi, kısır replikler, başarısız aksiyon sahneleri,sonlardaki Mad Max’ten çalıntı bir “bombayı sıkı tut” cezası (böyle bir şeydi,iki filmi seyredenler benzerliği farkedeceklerdir)… Marvel’in bir hiç uğruna harcadığı Punisher, gene de hayranları tarafından 55 milyon dolarlık hasılatla ödüllendirilmişti. Dört sene sonra çekilen Punisher: War Zone ise 10 milyon dolara bile erişemeyecekti (hangi film daha kötü hala bilemiyorum).

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=jNT92z4NGSQ]

THE INCREDIBLE HULK

Projedeki isimlere bakınca insanın ağzının suyunun akmaması elde değil; Edward Norton, Liv Tyler, Tim Roth… Nasıl olur da eldeki bu malzeme ile ortalama bir aksiyonun önüne geçemezsiniz? The Incredible Hulk pek çokları için iyi bir aksiyon filmiydi, hayatında iki üç Hulk macerası okumuş herhangi bir çizgiromansever için ise vasatlık kıyılarında gezinen acemi bir yüzücüydü sadece. Filmdeki tüm akıllıca detaylar (örnek:Bruce Banner’ın gizemli bir karakterle bilgisayar aracılığıyla haberleşmesi) çizgiromanlardan alınmıştı, ancak hikaye sadece “Hulk ve Abomination’ı şehirde çarpıştıralım” üstüne kurulu olunca bu detayların filmin kalitesini yükseltmeye çok da faydası olmuyordu.
Hala Ang Lee’nin 2003 yapımı Hulk’ını insanların neden sevmediğini tam olarak çözememişdir. Muhtemelen filmin villian seçimi konusundaki gösterişsizliği insanların filmden beklediklerini bulamamalarına sebep oldu. İşin aslı The Hulk beklentilerin üstünde bir yapımdı, seyirciye (bir şans verirse onu fazlasıyla derinden etkileyebilecek) şiddetli bir baba-oğul çatışması başarıyla sunulmuştu. The Hulk (2003), aksiyon ve yıkım için sinemaya gelen seyirciye drama sunmasının bedelini gişede ağır ödemiş olsa gerek ki yapımcılar modern bir canavarlar savaşı ile toplayabildiğimizi toplayalım deyip The Incredible Hulk’ı yarattılar. Aksiyonu bol, karakterleri zayıf, 90 dakikasının ardından zihinde hiçbir şey bırakmayan bir filmdi The Incredible Hulk. Neyse ki ufukta aynı tatta bir devam filmi söz konusu değil…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=NWWzve8Z90s]

V FOR VENDETTA

Sanırım pek çoklarını sinirlendirecek bir hareket V’yi bu listeye koymak ama yapmak zorundayım. Evet, açıkçası iki kere seyrettim ve her ikisinde de büyük heyecan yaşadım. İyi bir film olduğunu kabul ediyorum. Muazzam bir karakter, akıp giden bir anlatım, müthiş bir duygu yoğunluğu… Ancak sorun Wachowski kardeşlerin V for Vendetta’sının Alan Moore’un orjinal hikayesinden pek çok kritik noktada ayrılması idi. Alan Moore’un 80’lerin başında yazdığı hikaye alabildiğine sert ve alabildiğine kaotik bir sona sahipti. Çizgiroman, filmin hikayeye sonradan eklemlendirilmiş sözde kitlesel eylemli finalinin aksine, sayfaları boyunca ekrana taşınamayan son derece etkileyici pek çok çatışmaya hayat veriyordu. V for Vendetta filmi ise çizgiromanın atmosferine ve karakterlerine sadık kalırken, hikayenin ideolojik boyutunu tepetaklak ediyordu. Hardcore denebilecek ölçüde anarşist bir kurgu, filmin finalindeki “toplu maske” eylemi ve askerlerin silahları indirmesi sahnesi ile fazlasıyla yumuşatılarak seyirciye gümüş bir tabakta sunuluverdi. Her ne kadar bu final, toplumsal bilinci yüceltebileceği için başarılı sayılsa da filmde toplumun örgütlenişi konusunda çok da fikir sahibi olmadığımızdan bunu vasat bir liberal show olarak da okumak mümkün. Alan Moore’un, bir külte dönüşmüş filme mesafeli olması bu yüzden çok da şaşırtıcı değil. Moore’un bir röportajda yaptığı açıklama, hatayı fazlasıyla net vurgular nitelikte:

“(The movie)has been “turned into a Bush-era parable by people too timid to set a political satire in their own country… It’s a thwarted and frustrated and largely impotent American liberal fantasy of someone with American liberal values standing up against a state run by neoconservatives—which is not what the comic V for Vendetta was about. It was about fascism, it was about anarchy, it was about England.”

Özeetle, çizgiromanı hayatımı değiştirdi, filmi ise sadece iki saatimi…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=6rRn8kM4-ds]

HELBOY 2:GOLDEN ARMY

Çizgiroman uyarlamanın altın kuralları yazılmaya başlandığında şu madde kesinlikle ilk sıralarda yerini alacaktır: Bir çizgiromanı, görsel kullanımı tamamen kendine özgü ve bu özelliğiyle kariyerinde yükselmiş bir yönetmene teslim etmek o eser için en büyük trajedidir. Bu yönetmen bu özelliğinden ötürü “author” sıfatını da almışsa çizgiromanın beyazperdedeki geleceği basılı kağıt üstündeki hayatından çok çok farklı olacaktır. Neden mi? Çünkü, böyle bir durumda yönetmen eseri görsel diliyle ya da hikayeye eklediği öğelerle fazlasıyla kişiselleştirecektir. Bu durumun en bariz örneği Batman filmlerinin doksanlar boyu yaşadıkları zorlu sınavdır herhalde. Burton’un döneminin ötesindeki başarılı Batman uyarlaması karakteri ve yönetmeni eş zamanlı yüceltmiş, öyle ki Batman Returns ile hikaye Noel ruhu ve dışlanmış “freak” geçmiş gibi öğelerle iyiden iyiye bir “Burtonman” uyarlamasına dönüşmüştü. İki film de fazlasıyla başarılıydı; ancak Tim Burton’ın grotesk dünyasına saygınlık katan bu başarı Batman’in noir dünyasının ciddiyetini tamamen öldürmüş, ileriki yıllarda Joel Schumacher’in saçmalık abidesi iki filminin de başarıya ulaşabileceği yanılsamasına kapılmasına sebep olmuştu. Joel Schumacher’in Batman’e devam filmi çekerken çuvallaması yeteneksizliğinden değil (çünkü Falling Down gibi muhteşem bir filmi yaratacak potansiyelden söz ediyoruz), Batman’in Burton’un hayal dünyasının tekelinde olmasından ötürüdür. Bu tekel, Christopher Nolan’ın tamamen çizgiromanın dokusuna uygun bir uyarlama ile kahramanı tekrar beyazperdeye taşımasına kadar varlığını korudu…

Pek bunun Hellboy ile ne ilgisi var? Hellboy’un akıbeti de Guillermo Del Toro’nun yükseliş hikayesinden ötürü pek farklı olacağa benzemiyor. Her ne kadar Del Toro daha önce çizgiroman uyarlaması yapmış ve bu uyarlamalarda da kendi özgünlüğünü hissettirmiş (Blade 2) bir yönetmen de olsa kendisinin Pan’ın Labirenti ile tüm dünya tarafından hak ettiği saygıya ulaştığını söylemek yanlış olmaz. Her yeni çalışmasında Pan’ın Labirenti’nin hayalperest yönetmeni olarak anılıyorsanız bu övgülerin ışığında adaptasyonu kişiselleştirmemeniz düşünülemez. Gerçi Pan’ın Labirenti’ni milat almak bu durum için çok da doğru olmaz, sonuçta ilk Hellboy filmi Pan’dan iki yıl önceydi ve Golden Army’den çok da uzak bir çizgide değildi ancak Godlen Army’de bir zafer sarhoşluğu ile başlangıçta yapılan hatanın taçlandırıldığı görmek çok kolay.

Peki nedir sorunlar? Vasat hikaye, zayıf karakterler, çizgiromanda olmayan ilişkiler,aşklar(Senaryoda Hellboy’un yaratıcısı Mike Mignola’nın bulunmasına rağmen bunların olması şaşırtıcı doğrusu)… Ama gerçek bir Hellboy fanatiğini en üzecek şey ise kuşkusuz Mignola’nın o her sayfası gergin, karanlık, buram buram Lovecraft kokan muhteşem hikaye anlatımın gidip fantastik bir ucube şenliğinin Hellboy dünyasını sarması. Başarılı mı? Herhangi bir fantastik film yapıyorsanız muazzam güzellikte; ancak zaten atmoseri oturmuş, yıllardır aynı çizer ile karakterini oturtmuş bir çizgiroman uyarlıyorsanız elinizdeki malzemeyi hunharca atletmişsiniz demektir. Filmde çizgiromanı hatırlatan tek öğe Hellboy’un arada yaptığı maço çıkışlardı. Golden Army’i seyrederken ekrandaki bir uyarlamaymış gibi değil de bir Del Toro filminde konuk oyuncu olarak Hellboy’u ağırlamışlar gibi hissettim çoğu zaman ( Gişedeki başarısını da eleştirmenlerin olumlu tavırlarını da bu noktada reddediyorum, Del Toro’nun beni tavlaması için çok çalışması gerek…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=zphI_LLGWdM]

Dedikodu

Bu yaptığım arkadan konuşma sayılmaz, biliyorsun değil mi? Yüzüne söylememiş olmam tamamen doğru zamanı bana sunmamış olmasından ötürü.

Eminim bunu bilerek yapıyor. Hala kozu elinde tutma çabasında, acınası bir halde. Hayır, arkasından konuşmuyoruz şu an. Onunla birbirimizi anlamamız için karşılıklı konuşmamız gerekmez, bunu gerektirmeyecek kadar eski mazimiz. Ben ona anlaması gereken işaretleri verdiğime inanıyorum ve o da bunları almış olmalı. Sadece karşı karşıya gelmedik, o da an meselesinden başka bir şey değil. Evet, içim rahat benim…

İlk Barselona’da kendini hissettirmeye başladı. kokteylde huzursuz davranıyordu ama üstüme alınmamıştım hiç. Bazıları hayatta her daim gergin olmayı bir erdem sanırlar, tüm sebepler geçip gitse dahi. Soloda ritm kaçırdığı yerler olmuştu; davranışlarını buna bağladım. Sağda solda anlamsızca dolanıyor, benim yanımda durmamaya çalışıyordu. Ses etmedim, kafasını dinlemesini bekledim. Basın fotoğraflarımızı çekmeye başladığında kendini toparlamış gözüküyordu; abartı ölçüde ışıltılı, fazlasıyla sahte bir toparlanış. Yapmacık olduğunu hissetmem zor değildi, belki de benim bunu hissetmem için çabalıyordu. O gece sarı bir elbise giymiştim, o ise siyah bluz, kumaş pantolon ve topuklu ayakkabı tercih etmişti. Fotoğraf çektirirken belimi ondan beklemeyeceğim bir kuvvetle sıkıyor, bir ayağını önde tutmaya çaba harcayarak eteğimi “yanlışlıkla” ezmeye çabalıyordu; o an önemsemeyip aldığı alkole verdim. Fotoğraflardan sonra gene kalabalığa karıştı, gece otele gitmediğimden ne yaptı bilmiyorum, ertesi gün havaalanına kadar görüşmedik.

Sonra Paris turu var. Orada konser beklediğimizden fazla ilgi topladı, adımıza ……..’da büyük bir afiş hazırlanmıştı. Gökyüzü mavisi üzerinde benim şeffaf yüzüm, köşede beyaz bir viyolonsel, altta piyano başında o. Sanki camdan yapılmış hissi veren harflerle adım ve koyu mavi ile alt başlıkta “Sisterhood of Cello and Piano”. Nasıl bulduğunu sorduğumda uzun süre cevap vermeden afişe bakmayı sürdürdü. Sonra kafa sallayıp “evet” demekle yetindi ve uzaklaştı. Buna takıldığına inanamıyorum,afişteki yerine. İnanmak da istemiyorum, onu çok severim çünkü; bilirsin beni. Şu anda da böyle konuşarak seni etki altında bırakmak istemem…
Ama o sonuçta piyano partisyonu için geliyordu benimle, herhangi bir piyanist de olabilirdi yanımda. Hem… Hem biliyoruz ki, o kadar da mükemmel bir iş çıkardığı söylenemez…

Konser çok iyiydi. Sanırım tek ciddi falsom allegroda oldu, onun da farkedildiğini düşünmüyorum. Kokteylde bir sürü kişi gelip bizimle konuşmaya çalıştı, ikimizden bir tek o Fransızca biliyordu, çevirilerle uğraşmak zorunda kalmıştı. Mimiklerini her ne kadar kontrol etmeye çalışsa da bana gelen her övgüden sonra artan siniri yüzünden okunuyordu. En sonunda izin isteyip lavaboya gittiğini söyledi, gece boyunca da görmedim onu. Suçlamak gibi olmasın ama benimle ilgili çevirileri tamamen dile getirdiğine de inanasım gelmiyor doğrusu.
Haklısın, okula onunla beraber girmiştik böyle konuşmamalıyım; ama ikimizin de aynı zamanda yola çıkmış olması aynı hızla ilerlememizi zorunlu kılamaz, değil mi? Okulun ilk yıllarında çok parlaktı, umut vaadediyordu ama her vaat gerçekleşmez. Zaman geçtikçe aramızda yadsınamaz bir fark oluştu. Yani bunu dile getirmek beni de üzüyor inan bana.

İngiltere zamanını da hatırlıyorum. Sanat dünyasından hatırı sayılır bir kitle oradaydı. Çoğu flüt sesiyle gemi düdüğünü ayırt edemeyecek tiplerdi, biraz kulağı olanlar da zaten bizi hasımları görüp iştahla hata yapmamızı bekliyorlardı, her zamanki gibi. İkinci dereceden sanatçılar da vardı konserde. Ressamlar, heykeltraşlar, birkaç yazar, ilham perisi gelmedikçe silik kalmaya mahkum onca masabaşı yıldızı. Bir de oyuncular tabii; ama beni bilirsin, rol yapmayı sadece sahne deneyimi yaşatıyor diye sanattan saymamı bekleyemezsin. Her neyse… Adını hatırlamadığım bir yönetmen vardı, alakasız bir şekilde çaldığımızı Wagner’in eserlerindeki tutkuya bağlamaya çalışmıştı, klasik müzik hakkında daha öteye geçemeyeceği yüzünden okunuyordu. Flörtüne uzun süre cevap vermedim. Yorgundum ve daha az yorucu birine ihtiyacım vardı. Adam yenilgiyi kabullenip uzaklaştı. Başım ağrıyordu; kalabalık çok bunaltıcıydı ve herkes ne kadar harika bir yoruma imza attığımdan bahsediyordu. Köşeye oturup salonu seyrederken onun Wagnerci yönetmenin yanına gittiğini farkettim. Uzaktım, ama kendisinden hiç beklemediğim bir kadınsılık çabasıyla adama yanaşmaya çalıştığını hissedebiliyordum; böyle şeyleri en iyi tanımlayan şey histir, değil mi? Adam az evvelki yenilgisinin hasarını gidermek için ilk başta ilgili davrandı, ona kısa süreliğine bir şans vermiş olmalı. Ancak birkaç başarısız sohbet girişiminin ardından dışarıdan hissedilir şekilde onu geçiştirmeye başladı. Biraz konuşup kafasını diğerlerine çeviriyor, tanıdığı kadınlara abartılı temaslarla selam veriyordu. Sonunda Wagnerci, kadının birini belinden kavrayıp uzaklaştı. O da… Tanrım, suratının onca fondoteni hiçe sayarcasına kızarışını görmeliydin…

Tamam haklısın; ama ne diyebilirim, piyanoyu çok iyi çalıyor olman bile erkeklerin bazı gerçekleri görmesini engelleyemez sonuçta…

Bana kızıyor ama erkeklerle ilişkileri hiçbir zaman iyi olmadı zaten. Onlara hamle yapmaları için güven vermiyor, yapılanları da ödüllendirmiyor. Bazen turnede o kadar gerginlik yaratıyordu ki… Onun gönlünü hoş tutmak için ne fırsatları teptim üstelik.
Yani… Sadece kazık gibi salonda durarak insanların üstüne atlamasını bekleyemezsin, değil mi?
Sorun sadece kendisi değil, yetiştirdiği piyanistlerle kimse çalışmak istemiyor. Onları da güvensiz yapıyor kendi gibi, hayata karşı savunmasız. Benimkilerle düet yapmasınlar diye Kaç kere yalan söylemek zorunda kaldım. Bakma bana öyle, benim de okulda bir saygınlığım var…
Onu ne kadar sevdiğimi bilirsin. Ama hala buralarda olmasının hatır gönül ilişkisiyle döndüğünü görmemek çocukluk olur. Hatırdan çok gönül. Daha doğrusu… Tanrım, ..….’nin şefi ile çıkan söylentileri duymamış olamazsın. Başka türlü turne hazırlıklarımdan haberi olamazdı ki, son ana kadar sır gibiydi bu olay. O kart herif, kimbilir öncesinde kimler olmuştur, daha pörsümemiş herşeye saldırır; damak zevki yoktur, tacizine yapmacık bir hazla cevap verebilecek kadar miden olması yeterli. Ona acıyorum bu herife muhtaç kaldığı için.
Yo hayır, ben zamanında uzak durdum o heriften. Yakışıklı mı? Lütfen ama, seni daha zevkli sanırdım. Yani belki biraz, ama konu bu değil. O adamın iticiliğini göremiyor olamazsın! Hem itici, hem de sapık ruhlu. Orkestrada niye kimse dekolte giymiyor sanıyorsun? Gözlerini sen prova yaparken bir an bile geri kaçırma ihtiyacı duymuyor.

Haksızlık falan etmiyorum ben. Bunu göremiyor olamazsın. Sülük bile bulsa yatmaya hazır o adam. Midesiz…

Efendim? Hayır ikisini görmedim o şekilde, ama öğle yemeklerini birlikte yiyorlar. Kim o herifle yemek yer ki? Gerçi sana anlatmalı mıyım bilmiyorum, bazı şüphelerim var. Üstüne konuşulacak kadar düşünmedim, ciddiye almazsan daha iyi. Ama belki her şey daha kötüdür, belki o herifle kendisi bir şey yapmıyordur da…Nasıl desem, belki aracılık gibi… Demek istediğim, çoğu öğrencisi kız ve yirmilerinde, doğruların net olmadığı yaşta…Onlara çok değer veriyormuş gibi de görünmedi hiç gözüme. Hem insan yerini korumak için herşeyi gözden çıkarabilir… Öğrencilerinden birini bir kere o adamla konuşurken görmüştüm. Ama bunlar benim fikirlerim, yani yanlış bir kanıya yönlendirmeyeyim seni.

Şaka mı yapıyorsun? Kıskançlık? Ben? Onu mu? Komik! Nasıl böyle bir şey söylersin? Ne piyano çalabiliyor ne de düzgün bir adamla olmayı başarabiliyor. Hep çirkindi, çirkin olduğunu bildiğinden hep çabalamaktan ürkekçe kaçtı. Çabalamak istemiyor gibi görünüyordu ama içten içe sırf yapamadığı için kendini yedi hep. Öğrencileri en basit sonatları bile düzgün çalamıyor, koridorda bana selam verirken ürkeklikten kekeliyorlar. Okulda onu seven yok, sadece yaşlı mevki sahipleriyle yiyişmekle ayakta duracak halde. Kendi gibi şefin biriyle her ne yapıyorsa yapıyor, ilgilendirmiyor beni. Kızları pazarlıyor, eminim oğlanları da. Yapıyor bunu çünkü kendi kimseye yetmez. Evet, ilgilendirmiyor; çünkü benim yanımda duracak insan değil o. Asla olamayacak, anca çiğnediği etek kadar bana zarar verebilir. Asla fazlasını yapamaz, gücü yetmez, cesareti yetmez, tüm tutkusunu toplasa gene yetmez. Çalamıyor. Turnemde çalamadı, allegroyu onun yüzünden batırdım. Kimse anlamasa da hata yaptıysam bitmiştir. Asla çalamadı, gençken de çalamadı. Gençken de güzel değildi. Gençken de yüzüne bakan erkek çıkmazdı.

…………………………………………………………………………………………………..
Çok yazık… Bu hali çok üzüyor beni. Onu severim bilirsin. Kafanı karıştırmasın dediklerim. Onunla benim aramda bu mesele aslında, kendimiz halletmeliyiz. Sadece seni yakın gördüğüm için anlattım…
Y.K.

Yedi Ölümcül Sevgili




Epik bir kız meselesi





Shaun of Dead‘i sevmiş miydiniz? Peki ya Hot Fuzz‘ı? İki filmin de ateşli hayranı iseniz hazır olun: Yönetmen Edgar Wright Scott Pilgrim vs. the World ile özlediğimiz İngiliz mizahını bize fazlasıyla tattırmaya hazırlanıyor.
Grindhouse için çektiği Don’t isimli fragmanı saymazsak Wright’ın Hot Fuzz’dan sonra ilk ciddi(!) projesi olan Scott Pilgrim vs. the World, yeni kız arkadaşı ile ilişkini rayına oturtmak için yedi şeytanı eski-erkek arkadaşı yenmesi gereken bir gencin epik(!!!) hikayesini anlatıyor. Amerika’da ağustos ayında vizyona girecek film, yazın en eğlenceli filmi olacağını fragmanında fazlasıyla hissettiriyor.

Buyrun fragman:

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=Dr91Y42MEsA]

Hayranlar için bir üzücü haber, filmde Simon Pegg‘in oynamıyor olması. Ama belki bir sürpriz olur, kıyıdan köşeden bir gözüküverir belki, kim bilir?

Kumun Altında…


Oyun dünyasının 1001 gece masalı Prince of Persia, 2010’lu yıllara bomba gibi bir giriş yapıyor.

2003’te Sands of Time oyunu ile tekrar oyun dünyasında sağlam yer edinen seri, Warrior Within ve Two Thrones ile Kum üçlemesini tamamlamış ve büyük bir hayran kitlesi kazanmıştı. 2009’da piyasaya sürülen yeni Prince oyunu ise başarılı grafiklerine rağmen beklentilerin altındaydı. Kum üçlemesinin tartışmasız başarısının hem film hem de oyun yapımcılarına yön verdiğini söylemek yanlış olmaz; Prince of Persia’nın filmi ve yeni oyunu tamamen Kum üçlemesini konu alacak gibi duruyor.

buyrun filmin fragmanı:

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=wRy7JElB46c]

İnsana bir an Donnie Darko’dan nerelere geldik dedirtmiyor değil… Prince’in yeni oyunu Forgotten Sands ise Sands of Time ve Warrior Within arasındaki yedi seneyi konu alacak.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=dJ8hccoZ6hQ]

Bu Oyun Grafik Kartı İstemiyor!


Bağımsız oyun dünyası her geçen gün yeni icatlara gebe, Alex Shen’in son oyunu Cadet 227 ise özellikle “kulağım sağlamdır arkadaş” diyen Avaz takipçilerinin özellikle ilgisini çekecek bir yapıma benziyor. Zira oyun kendini “görme engelli ve körler için bir aksiyon/macera oyunu” olarak tanımlıyor!

Evet, Cadet 227 görsel kullanılmadan hazırlanan bir aksiyon oyunu olacak. Daha da şaşırtıcısı oyun, bu alanda bir ilk değil. Shen’in bir diğer çalışması Dual Saber da sesin geldiği yönü tahmin etmek üzerine kurulu bir refleks oyunu idi.

Mother, 29. İstanbul Film Festivali’nde


Her sene olduğu gibi beyazperde maratonu tüm hızıyla devam ediyor.İstanbul’daki sinemaseverler (Sevilsin nefret edilsin, fark etmez) sinema dünyasında tartışmasız etki sahibi Oscar törenlerinin yarattığı heyecan ve yorgunluğu yeni yeni üstlerinden atarken bir yandan da yaklaşan festivalin panik dolu haftası için kendilerini hazırlamak zorundalar. Sonuçta 200 filmlik dev seçkide her zevke hitap söz konusu. Bu mozaikten doğru parçaları özenle seçmekse seyircinin ilk ve en çetin sınavı.

Sınavı ne ölçüde kolaylaştırır bilinmez ancak filmlerden biri bu satırların yazarı için özel bir önem taşıyor. Eğer Kore sineması ilginizi çekiyorsa Bong Joon-ho ismi muhtemelen sizde vasat esprilerin bir adım ötesinde çağrışımlar yaratacaktır. Adından ilk olarak Memories of a Murder (2003) filmiyle sözettiren Bong Joon-ho, bu sürükleyici polisiyenin ardından The Host(2006) adlı sıradışı canavar filmiyle büyük bir hayran kitlesi yaratmıştı. Farklı türlerde modern klasik olmaya aday bu iki yapıtın ardıdan yönetmenin yeni filmi Mother, Nisan ayında festival seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor.

Yirmi sekiz yaşında zhinsel engelli oğlu ile yaşayan yaşlı bir kadının, oğlunun bir tecavüz vakası ile suçlanmasının ardından, masumiyetini ispatlamak için gerçek suçlunun peşine düşmesini konu alan Mother, doğu ülkelerindeki festivallerde şimdiden pek çok ödül kazanmış durumda. Bong Joon-ho’nun hayranı iseniz genç ustadan yeni bir polisiye seyretmek için İstanbul Film Festivali en iyi fırsatınız olacak, değilseniz de onu tanımak için. Filmin aynı zamanda bu seneki Oscar yarışında Kore’nin en iyi yabancı film adayı olduğunu da belirtelim…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=0oBwQHWeYxo]

Meraklısı için Memories of a Murder ve the Host fragmanları da aşağıda tıklanmayı bekliyorlar, denemekten zarar gelmez…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=NtOutxGJK5o]

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=hJnq9sm4Zxk]

Looks Like It is Time to Oil Up!


1987’den beri sayısız jetonu hunharca yemiş müthiş seri Street Fighter, nisan ayında dördüncü oyununun genişletilmiş versiyonu/devamı ile konsol ve bilgisayar oyuncularının yüzünü güldürecek. Super Street Fighter IV, tam gaz aksiyonunun yanı sıra özellikle Türk oyuncular için fazlasıyla ilginç bir sürpriz barındırıyor.

Serinin son oyunundaki bir karakter fazlasıyla sıradışı. Koyu tenli iri vücutlu savaşçının dövüş tekniği, güreş ve yağ üstüne kurulu! Evet, Capcom’un yeni bombası Hakan, Street Fighter’ arenalarında (ve oyun tarihinde) boy gösteren ilk Kırkpınar güreşçisi!

Karakter arkaplanı daha açıklanmayan Hakan, Super Street Fighter IV ile gelen 10 fantastik karakterden biri olacak. Street fighter evreninde yağlı güreş görmek için, buyrun linkimiz aşağıda:

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=F2NoMGejA0E]

Avatar: Toruk Macto’nun İzinde

15 senelik upuzun bir bekleyişin ardından yapımı tamamlanan Avatar, sonunda sinema salonlarında. Beyazperdede (ve perdenin ötesinde) mutlak hakimiyete sahip görseli ile James Cameron ismini yeni kuşaklara öğreten film, şimdiden sinema tarihinin fenomenleri arasına girmiş durumda. Yapım bütçesinin yanında en az bir Pearl Harbor daha kotarmaya yetecek reklam harcamasıyla çok kısa zamanda herkesin merakını uyandırmış Avatar’ı biz de Avaz ekibi olarak gittik, gördük. Harcanan muazzam emeği görünce film hakkında konuşmadan 2009’u kapatmaya gönlümüz razı olmadı, olamazdı da…

Öncelikle filmi seyredecek tüm Avazcılara şu öğüdü vermemiz zorunlu: Kesinlikle filmin 3-D destekleyen sinemalarda seyredin! Filmi normal sinemalarda seyretmiş olmanın hiçbir anlamı yok. Şahsen IMAX destekli filmler için bugüne kadar yapılan reklamları kapitalizmin oyunları olarak yorup gözardı eden bir dikkafalı olarak Avatar’ın artık gerçekten 3-D dönemini başlattığını ve artık 3-D’yi eski yılbaşı akşamları fenomeniyle özetleyemeyeceğimi anlamış bulunmaktayım. Wikipedia’da James Cameron için yönetmen, senarist, prodüktör gibi ünvanların yanında “mucit” de denmesi boşuna değil. Avatar’ın getirdiği teknoloji bizi daha pahalı sinema deneyimlerine zorunlu kılıyor, çünkü artık yıllardır CGI teknolojisinin sinemayı getirmek istediği noktaya ulaşmış durumdayız. Özel efektlerle uğraşan bir tanıdığınız varsa onun mesleğini kıskanmanız için en uygun günler bu günler…


Peki neden “görseli ihmal edebilirim kardeşim, benim için hikaye önemli, karakterler önemli.” diyemiyoruz? Çünkü filmin tüm hikayesini üstüne kurduğu yapı o görselle akıp gitmekte. Hikayenin tüm inandırıcılığı görselle resmen kaynaştırılmış durumda.
Burada yanlış anlaşılmasın, efektlerin göz boyamasıyla delikleri doldurulmuş bir hikaye değil; fazlasıyla tanıdık bir plotun dramatik yapısını karakterlerin özgünlüğünden ziyade görüntünün yerinde kullanılması ile sağlayan bir kurgu karşımızdaki. (spoiler)Navi köyünün yıkımının seyirciyi rahatsız edecek ölçüde gerçekçi kotarılması, bir fişek gösterisi zihnimizi bulandırmasından ziyade bir saat boyunca gerçekliğine inandığımız Pandora yeşilinin yokolması fikrinin başarılı tasvirinin eseri.

En kaşarlanmış sinema seyircisi bile ağırlıklı olarak görsel ile kurulan etkinin kendisini yanıltmak, karakterler veya olay akışı ile kurulanınsa gerçekçi hissetmesini sağlamak yargısını ilk dakikada ister istemez verir. Bunun bir bilimkurgu filmi olması da gerekmez, herhangi bir dönem filmi bile olsa başarılı atmosferin görevi her zaman gerçekçi yapıyı “desteklemektir”. Avatar’da bu kast sistemi biraz değişim geçirdiğinden seyircinin bunu yadırgaması ve hikayeyi “zayıf” olarak nitelendirilmesi mümkün. Avatar; Dance with Wolves, Pochaontas ve benzer pek çok filmle aynı iskeleti kullanan, doğaya ve doğanın tinsel uyumuna verdiği önemle başta Princess Mononoke olmak üzere sayısız Anime eserini akla getiren, yabancı olmadığımız bir yapım. Bu noktada bir sorunun akla gelmesi gayet mantıklı: Yaptığı her filmle sinemayı bir adım daha ileri taşımış olan Cameron, Titanic’ten 12 yıl sonraki ilk ve en büyük bütçeli filmi için neden bu kadar referansı bol bir konu seçti?

Cameron’un filmlerini “overreading” olayından kaçınmaya özen göstererek incelediğimizde önceki filmlerinin politik olarak Avatar’dan çok da uzakta durmadığını görmemiz çok zor değil. Terminator 1 ve 2’nin teknoloji ve makineleşme korkusu, Titanic’in yadsınamaz sınıf eleştirisi; Cameron’u bir Michael Moore yapmasa da Hollywood’un liberal yönetmenlerinden biri olduğunu gösteriyor. 400 milyon dolarlık bir bütçenin yeni dünyanın kanla yazlmış tarihinden beslenmesi elbet kötüye de yorulabilir (ki insanoğlu olarak bir şeyi sevmek bize ağır gelir, bir süre sonra ona saldırmamız zaruridir), ancak biz bardağın dolu kısmına bakalım. District 9, Watchmen gibi mesaj verirkenki ses tonu gittikçe yükselmeye başlamış bilimkurgu filmlerinin girdiği yolda tek pürüzü didaktik ritminin aşırılığı olan Avatar’ı da görmek bilimkurgusever için güzel bir görüntü.

Yaptığı röportajlara bakılırsa Cameron uğruna 12 yıl sessiz kaldığı hikayesini tek filmle bitirmek istemiyor. Avatar’ın devamını çekme fikri hep kafasında olan yönetmenin, hasılat rekorlarının (ve Oscar macerasının) ardından devam filminin setini kurmaya başlamaması için hiçbir neden yok. Dua edelim de olası “sequel”ler için bir bu kadar daha zaman geçmesin…

Kıçları Tekmele!


Gecikmiş bir lütuftur ki 2010’a gelindiğinde artık çizgiromanların sinema uyarlamaları ciddiye alınır kıvamda kotarılıyor. Yeni bir uyarlama haberini vermek (özellikle benim gibi fanatikleri için) bu sebeple ayrı bir sevindirici. Spiderman serisi, Yeni Batman filmleri ve Watchmen sayesinde genç sinema seyircisiyle yıldızı barışan süperkahraman miti, 2008 dopumlu eğlenceli bir çizgi roman serisinin uyarlamasında tekrar masaya yatırılıyor: Sıradışı ve eğlenceli Kick Ass, 2010 Nisan’ında vizyonda.

Dave Lizewski isimli on altı yaşındaki lise öğrencisinin bir gün süperkahraman olma kararı alması ile atıldığı macerayı anlatan Kick Ass, kahramanlık klişelerine duyulan naif özlemle çağdaş “genç” yaşamını ustaca harmanlamasıyla ilgi çekiyor. Lizewski, Youtube’a videoları konularak kahraman olan, Myspace sayfası açıp masumların mesajlarına oradan ulaşan bir kahraman.Peter Parkerlı günlerimizden sonra bizi tekrar “teen” dönemde kahramanlık hayallerine götüren bir karakter olacağa benzeyen Kick Ass, Marvel’in altındaki Icon adlı şirket tarafından hazırlanıyor, yani ucuz bir süperkahraman parodisinden çok daha fazlasını göreceğimiz kesin…

İlgilenenler için buyrun fragman:

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=ZYOuAAOI5Z8]

Bir İki, Senin İçin Geliyor Freddy…


Korku sinemasının fenomen karakteri Freddy Krueger geri dönüyor! Wes Craven‘ın 80’ler korku sineması için yarattığı ama müthiş potansiyeli sayesinde sadece 80lerde değil, adından sözedildiği her dönem seyircisine soğuk terler döktürmeyi başaran rüya şeytanı bu sefer de ünlü klip yönetmeni Samuel Bayer‘in kamerasında dehşet saçacak.

Bayer’in ilk uzun metraj filmi olacak olan A Nightmare on Elm Street Nisan 2010’da Amerika’da vizyon yüzü görecek. Filmin Bayer’in ilk uzun metraj olması sizi yanıltmasın, bilmeyenler için tanıtalım: kendisi Nirvana‘nın Smells Like Teen Spirit‘i ve The Cranberries‘in Zombie‘si gibi efsane şarkıların kliplerinin arkasındaki isim.Yani yönetmenden yana bir problemimiz yok gibi görünüyor.

Serinin fanatikleri kült oyuncu Robert Englund‘un artık Freddy olmayacağını duyduklarında üzüleceklerdir. Ancak Englund’un varisi de kendisi gibi kült bir isim Jackie Earle Haley. Little Children‘daki pedofil Ronnie McGorvey rolüyle Oscar adaylığı kazanan Haley’i en son Watchmen‘de acımasız adalet savaşçısı Rorschach olarak seyretmiştik. Anlaşılan Haley, Freddy gibi bir sinema efsanesinin yükünü almak için kendini çoktan kanıtlamış bile. Bize de şimdilik fragmanın seyri düşer…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=yB8XYZDu5zs]

Bilimkurgunun Yükselişi: James Cameron


Zamanı gelmişti…

Beklenen oluyor ve 90’ların fenomen ismi James Cameron, son filmi Avatar ile 2000’leri muhteşem bir şekilde kapatmaya hazırlanıyor. Günümüz bilimkurgusunun tartışmasız en özgün eserlerini yaratan James Cameron hangi filmlerle kalbimizi çalmıştı hatırlamak ister misiniz?

The Terminator (1984)

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=c4Jo8QoOTQ4]

Kadere karşı başlanan epik savaşın ilk bölümü 6,5 milyon dolar gibi görece düşük bütçeli bir rakamla Cameron’un ellerinde hayat bulmuştu. Yakın gelecekte makinelerin dünyadaki mutlak hakimiyetlerini ilan etmelerinin önündeki tek engel John Connor ve onun önderliğindeki direnişçi gruplardır. Makineler bir türlü yok edemedikleri Connor’dan kurtulmak için alışılmadık bir yönteme başvururlar: Direniş liderinin annesini daha John doğmadan öldürmek. Hayallerimizin valisi Arnold’un taş kesilmiş yüz hatları ve başarılı karanlık atmosferi ile gerilim ve aksiyonu her saniyesinde yaşatan Terminator, 80’lerin cyborg sinemasının hakim filmi olacaktır.

Aliens (1986)

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=brEzYdLrPws]

Ridley Scott’un korku-gerilim klasiği Alien’ını hem yaratıldığı mükemmel dokuyu zedelemeden yeni bir filme taşıyacak hem de bir marine vs. aliens çatışmasını gerilimin bir an bile düşmediği büyük bir ustalıkla kotaracak ismin Cameron olması The Terminator’deki başarısı düşünüldüğünde hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Karanlık, kapana kısılmışlık ve sayısız asit salyalı mahlukat… Filmin kadın kahramanı Ridley ise Sarah Connor’ın Terminator 2’de evrileceği halin ipucunu veriyor adeta…

Terminator 2: Judgement Day (1991)

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=DxgLwrW9h_A]

Tüm zamanların en iyi bilimkurgu filmi (bizde abartı yok!) Terminator 2, savaşı bir adım ileriye taşır. Film iyi ve kötüyü ters yüz eder, alıştığımız dengeleri bozar. Bir önceki filmin masum annesi Sarah Connor bu filmde bir ölüm makinesine dönüşmüş, dünyanın umudu, babasız kurtarıcı John Connor sterillikten uzak, serseri bir çocuk olarak çıkmıştır karşımıza. Skynet’in bu seferki gazabı ise sinema tarihinin belki de en zalim ve büyüleyici robotu T-1000’dir. Film muhteşem işlenmiş karakterleri, müthiş aksiyonu ve unutulmaz finali ile tarihe imzasını atar. James Cameron ile başlayan seri gene Cameron’un önderliğinde son bulur…

Strange Days (1995)

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=5yaXPx6xWEQ]

Listemizdeki diğer filmlerin aksine bu film James Cameron’un yönetmenliğini yaptığı bir film değil. James Cameron’un senaryosunu yazdığı ve eski eşi Kathryn Bigelow’un yönettiği Strange Days, çağının çok ötesinde olmanın lanetini fazlasıyla sert bir şekilde yaşamış gizli hazinelerden bir eser. 42 milyon dolara kotarılan ancak sadece 7 milyon dolar gişe yapabilen yapım, kesme kullanılmadan çekilmiş upuzun aksiyon planları ve animelere has bir cyberpunk estetiği ile günümüz bilimkurgu seyircisine tahmininden çok şey vaadediyor. 1999’un son günlerinde insanlar yasadışı yollardan anılarını kaydedip satma şansına sahiptirler.
Eskinin polisi, şimdinin “anı” kaçakçısı Lenny Nero’nun sokaklarda dolaşıp zengin müşteri avlamaktan başka bir meşgalesi yoktur. Ancak birlikte çalıştığı hayat kadınlarından birinin kaydettiği bir “anı” kaseti bir şekilde eline geçince, kendini tüm New York’u savaş alanına çevirmeye yetecek bir komplonun ortasında bulur.
Juilette Lewis ve Ralph Fiennes gibi isimlerle kaotik bir siberkıyamet yaşamak isteyen herkes Strange Days’e bir şans tanımalı.

“Milenyum korkusu” günlerini hatırlayan herkese nostalji niyetine…

Titanic (1997)

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=26HJ52yRz2s]

Kendimizi kandırmayalım. Hepimiz sevdik, heyecanlandık hatta hüngür hüngür ağladık o günlerde. Sinemalara gelişi, gidişi, her şeyi olay oldu. Çoğu insan sadece yakışıklı ve iyi bir oyuncu diye Leonardo DiCaprio’dan nefret etti. Ama Titanic’i yapan zihnin bize kötü bir Avatar sunacağına inanmak zor, hatta imkan tanımaz…

Avatar (2009)

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=d1_JBMrrYw8]

18 Aralık’ta çok şey değişecek…

Mezarlıkta…


Bilgisayar oyunlarını seven Avazcılar, Tale of Tales firmasını bilir misiniz? Belçika’nın aykırı oyun yapımcısı Tale of Tales geçen sene adını grotesk Kırmızı Başlıklı Kız uyarlması the Path ile duyurmuş ve pek çok masum oyuncuyu yarattığı eşsiz atmosfer ile hastalıklı zihinlere dönüştürmüştü. Tale of Tales’in kötü kalpli masalcıları bu sefer “deneysel” bir oyun ile karşımızda. The Graveyard isimli oyun 2009’un başında çıkmış olmasına rağmen fazlasıyla suskun bir şekilde internet ortamında varlığını sürdürüyor, bu yüzden hakkında konuşmak için çok geç kalınmış sayılmaz…

The Graveyard, yaşlı bir kadının mezarlık ziyaretini konu ediyor. Yaşlı kadın mezarlıkta yürüyor, soluklanıyor, kilisenin yanındaki bir bankta dinleniyor. Tam bu sırada bir müzik eşliğinde kadının hayatı tasvir ediliyor. Ardından kadın banktan kalkıyor ve mezarlığı terkediyor… Evet oyun bundan ibaret (Size deneysel olduğunu söylemiştik). Peki bu oyunu özgün kılan nokta kendini nerede gösteriyor? Şurada: Eğer oyunun orjinal versiyonunu satın alırsanız yaşlı kadın mezarlıkta ölebiliyor!

2009 yılında saygın oyun festivali IGF‘de en yenilikçi oyun ödülüne aday gösterilen The Graveyard’ın tamçözümü(!) aşağıda bulunmakta.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=73l1VfzeRYY]

Ölümü beş dolara satın almak isteyen herkese duyurulur…

Var Mısın Yok Musun


Richard Mattheson’un (I am Legend) 1970 yılında yazdığı ve ilk kez Playboy’da yayınlanan korku hikayesi “Button,Button”, Donny Darko ile kalbimizi çalmış yönetmen Richard Kelly tarafında filme uyarlandı. Sıradışı korku filmi The Box, 30 Ekim’de Avustralya’da 6 Kasım’da ise Amerika’da vizyona giriyor.

1976 yılında mali açıdan bunalımda bir çifte dünyanın en karanlık tekliflerinden biri sunulur. Kendilerine siyah metal bir kutu verilir, ortasındaki düğme dışında hiçbir özelliği olmayan bu kutuyu açmaları durumunda çift 1.000.000 dolar kazanacaktır. Karşılığında ise dünya üzerinde tanımadıkları bir insan öldürülecektir…

Cameron Diaz ve James Marsden’in başrolleri paylaştığı the Box, “lanetli dilek” hikayeleri ile gerilim yaşamayı seven herkesin zevk alacağı bir hikayeye sahip. Kıyamet Hikayeleri gibi başarısız bir bilimkurgunun ardından tekrar bir psikolojik gerilimle sevenlerine merhaba diyen yönetmen Kelly ise, fragmanından da anlaşılacağı üzere tekrar kendi alanında harikalar yaratmaya hazırlanıyor. Film beklentilerin altında bile olsa (ki umarız olmaz) sadece Acun’un ömür çalan kutularına bambaşka ve daha anlamlı bir gözle bakmamıza sebep olacağı için seyredilmeye değer.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=2o6PVOoTrCk]

Button,Button hikayesinin efsane dizi Twilight Zone bölümlerinden birinde de işlenmiş olduğunu ekleyelim.

Beşinci Elementin Kudreti

Bu haberimiz de küçükken çekiç alıp “tamir yapcam ben” diye ortalıkta dolanan tüm Fırat ruhlu arkadaşlara gelsin…

Facebook’ta dolanan videoları takip ediyorsanız tahtadan yapılan bilgisayarı (32 bit sistemini gösteren bir hesap makinesi) da görmüş olmalısınız, görmediyseniz bile tez vakit karşınıza çıkacaktır. Fikrin arkasındaki isim Matthias Wendel, uzun zamandır marangozlukla uğraşıyor ve bir sürü ilginç çalışmanın da fikir babası. Atölyesinde tahtadan hava motoru, minyatür bir tank(!) ve bir jenga tabancası(!!!) gibi pek çok çılgınlığa imza atan Wendel’in son çalışmalarından biri ise tamamen kendi ürünü bir org. Bir şekilde mühendislikle hayatı kesişmiş Avaz takipçilerinin ilgisini çekmesi dileğiyle…

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=d5baNcgIA8o]

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=F9BmTmMEOhQ]