RETORİK

RÖPORTAJ: ELECTRO DELUXE

Electro Deluxe “caz grubu” denince aklınıza gelen ilk örneklerden bambaşka bir grup. Hip-hop’tan funk’a, alternatif rock’tan pop’a uzanan, apayrı müzik türlerinden beslenen sounduyla hemen herkesin Electro Deluxe’ta sevebileceği bir element bulması mümkün. Fransa kökenli grubun etkilendiği ve benzediği gruplar da, hayranlarının yayıldığı coğrafya da asıl merkezlerinin çok ötesine taşıyor. 15 yılı aşkın süredir birlikte olan grup, son 9 senedir de James Copley’nin vokalleriyle birlikte tamamlanmış bir şekilde üretmeye devam ediyor. Daha önceki İstanbul performanslarının başarısından ötürü MIX Festival’de sahne alacak olmasına özellikle heyecanlıydık ve bu vesileyle James ile konuşma fırsatı bulduk. 2016’da çıkan son albümleri “Circles”,  sahne performansları, İstanbul, grubun yeni projeleri ve daha bir sürü şey üzerine yaptığımız keyifli sohbet hemen aşağıda. Kendisinin sahnede olduğu kadar normal hayatta da eğlenceli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, röportajı okuduktan sonra da konsere gitme isteğinize karşı koyamayacağınızı garanti edebiliyor gibiyim. Buyurun:

Nasılsınız, turne ve onun dışındaki hayatınız nasıl gidiyor?
Her şey çok yolunda gidiyor, bir yıldır turnedeyiz ve son birkaç aydır biraz daha rahat bir programımız var. Bizim için harika geçen bir yılı İstanbul’da bitireceğiz.

Son albümünüz “Circles” yayınlanalı bir yıldan fazla oluyor, aldığınız geri dönüşler nasıldı, sonuçtan memnun musunuz?
Albüm bizce çok iyi geri dönüş alıyor. Her albümde daha da çok insana ulaşabiliyor olmak bizim için çok önemli. Grammy’nin Fransa’daki eş değeri olan “Les Victoires du Jazz”in “Senenin Müzik Grubu” ödülünü aldık. Oldukça gururluyuz.

Albümü yaratma süreciniz nasıldı?
Çok uzun bir süreçti. Beşimizin toplanıp ortada olan bir proje taslağı üzerinden ilerlemesi şeklinde gelişti, bazen birimizin düşündüğü bir şarkı ya da hazırladığı bir demo gibi. Bu şekilde birimiz şarkı için temeli sağladı ve her şeyi hep birlikte onun üzerine inşa ettik. İlk kez köklü ve büyük bir stüdyoda aldık kayıtlarımızı, kendi kısımlarımızı ayrı ayrı kaydetmek yerine bütün kayıtları hep beraber aldık. Sahnede yaptığımıza benzer bir süreç oldu. Birlikte çalmak ve fikirlerimizi paylaşmak harika bir deneyimdi. Sonrasında kayıt üzerinde çok fazla edit yapmamıza gerek kalmadı. Sonuçtan ve kayıtla birlikte oluşan dinamikten çok memnunuz.

Özellikle canlı performanslarınız çok beğeniliyor, sahnede çok eğleniyormuş gibi görünüyorsunuz her seferinde. Sahnede olmak, dinleyicilerinizle bu kadar yakın iletişimde olmak sizin için nasıl bir his?
Bu işi yapmamızın asıl sebebi aslında. Müzik yapmanın en heyecan verici kısmı ürettiğin şeyi alıp birine sunuyor olmak, karşındakinin vermek istediğin hissi alıp almayacağı ya da sevip sevmeyeceğini bilmeden ve o riski almak bence. Üretmeye devam etmemizin sebebi bu, insanlarla paylaşmayacağın bir şey üretmek nasıl olur hayal bile edemiyorum. Şarkı yazarken bile canlı bir performans sırasında nasıl yorumlayacağımızı, nasıl bir karşılık göreceğimizi düşünüyoruz. Yaşama sebebimiz bu diyebilirim. Sahnede gerçekten çok eğleniyoruz çünkü sevdiğimiz bir şey yapıyoruz ve çoğunlukla ortaya çıkardığımız şey seyircilerimiz tarafından da çok güzel karşılanıyor, bunun da içtenliğimizi ve bu işten gerçekten zevk aldığımızı karşı tarafa yansıtabilmemizden kaynaklandığını düşünüyorum, zaten sahnede “-mış gibi görünmek” pek mümkün değil. Her sahneye çıkışımız sanki ilk buluşmaya gider gibi diyebilirim, bir yanda heyecanlı ve biraz korkutucu ama öte yandan karşımızdakini etkilemek durumundayız. Dünyanın en iyi müzisyenleri değiliz ama bence birbirimizi ve yaptığımız işi bu kadar sevdiğimiz için dünyanın en iyi grubuyuz.

Evet burada konseriniz için heyecanla bekleyen kalabalık bir kitleniz var.
(Gülüyor) Ama niyeyse kimse albümümüzü almıyor. İstanbul’da çalmayı da özel olarak çok seviyoruz. İlk kez dört sene kadar önce oraya gelme fırsatımız oldu sanırım, neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Orada kimse bizi tanımıyor ve müziğimizi bilmiyor diye düşünüyorduk, sonra bütün konserlerimiz sold out oldu, insanlar -küçük çocuklar bile- bütün şarkılarımıza eşlik ediyordu ve herkes heyecanlıydı. İnanılmazdı, o zamandan beri İstanbul’a gelmeyi çok seviyoruz, oradaki seyircilerimiz de bizi gördüğüne sevinmiş gibi görünüyor. Orada fanlar edindik gerçekten, bazen Fransa’ya gelip orada izleyenler bile oluyor.

Türkiye’de İstanbul dışındaki şehirlerde de birçok kez konser verdiniz. Nasıl deneyimlerdi sizin için, neler kaldı aklınızda?
(Gülüyor)Tabii, özellikle yolculuk sürecini ve Türkiye trafiğini çok iyi hatırlıyoruz. Şaka bir yana İzmir gibi, Ankara gibi daha önce hiç görmediğimiz yerlerde bile müziğimizi dinleyen ve seven insanlar olduğunu görmek her zaman çok keyifli bir deneyim.

“Şu sıralar bunu çok iyi çalıyoruz” diyebileceğiniz, seyircilerden iyi geri dönüş aldığınızı gözlemlediğiniz bir şarkı var mı?
Bu albümde yeni şeyler denedik, bazen bir rock sound’uyla biraz oynadık ya da pop sound’u olan melankolik bir melodiyle. Bambaşka şeyler olduğu için çaldığımız yer değiştikçe aldığımız tepkiler değişiyor. Bazen sakin şarkılarımızı çok seven büyük bir kitleyle karşılaşıyoruz, bazen de -mesela Çek Cumhuriyeti’nde- rock andıran bir şey duyduğunda çıldıranlar oluyor. Eski şarkılarımızdan mutlaka çalıyoruz her albümde bizi o zamanlardan beri dinleyenler için, özellikle o şarkılar çok iyi geri dönüş alıyor. Daha şarkının girişinden, sözleri bile söylemeye başlamadan melodiye eşlik etmeye başlayan insanların sevincini duyabiliyoruz.

Yeni bir şeyler üzerinde çalışıyor musunuz? Birazcık gelecek planlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Şu anda muhtemelen Ocak’ta çıkacak bir Live albümü editliyor ve mixliyoruz. Bu albüme başka grupların bizim şarkılarımızı yorumladığı özel bir kısım eklemek istiyoruz. Türkiye’den de “Dolapdere Big Gang” bir şarkımızı coverlayacak.

Ne beklemeliyiz bu konserden, nasıl hazırlanalım?
Bu seneki son konserimiz olacağı için içimizde ne kaldıysa her şeyi dökeceğiz bu konserde, bütün ekstra enerjimizi atacağız. Öncesinde dinlenmek için konsersiz geçen bir aramız olacağı için de dinlenmiş olacağız, size de enerjinizi toplayıp gelmenizi tavsiye ederim. Orada birkaç saat geçirip sonra birkaç haftalığına tatile gideceğiz, böyle bir performans olacak yani. Eğlenmeye, dans etmeye hazır olun!

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İstanbul’da olacağımız için çok mutluyuz, orada olmak fanlarımızı ve arkadaşlarımızı görmek her zaman büyük bir zevk. Şimdi Fransız Grammy’sini de aldığımız ve ünlü olduğumuz için bunu sonuna kadar yaşamak istiyoruz. (Gülüyor) Şaka bir yana, ödül almak güzel ama müziğimizi bunun için değil her sahneye çıktığımızda bizi dinlemeye gelen insanlarla paylaşmak için yapıyoruz. Umarız bu konserimiz için de bütün sevenlerimiz bizi dinlemek için orada olur.

RÖPORTAJ: LIARS

2000’lerin ilk yarısında New York sahnesinden birçok yeni ismi hayatımıza kattık: Bunlardan biri de Liars idi. Her albümde farklı bir tarzı benimseyen, sıradışı bir grup olarak onları çok sevdik, bağrımıza bastık. Kaçıranlar olabilir. Bu sene taze yayımlanan yeni albüm TFCF ile  Liars artık bir “tek adam” grubu. Angus Andrew grubun ismine sadık kalarak tek başına işleri yoluna koyuyor. 1  Aralık Cuma akşamı bir kez daha Salon IKSV aracılığıyla Angus’u Türkiye’de izleyeceğiz. Öncesinde kendisi ile biraz laflamasak olmazdı.

Selam Angus! Turne ve hayatının geri kalanı nasıl gidiyor?

İyi günler! Her şey yolunda, teşekkürler. Şu an Hollanda’da bir festivalde sahne arkasındayım, sahneye çıkmak üzereyiz. Turnemiz harika gidiyor, dinleyicilerimiz gerçekten inanılmaz! Türkiye’ye gelmek için sabırsızlanıyoruz!

Yeni albümün TFCF için ilk kez bir albümü yalnız kaydettiğini biliyoruz, bu süreç nasıldı senin için? En iyi eleştirmenin yanında olmadan çalışmak korkutucu muydu? Aaron’la tekrar birlikte çalışır mısınız sence?

Geçmişte de yalnız yazmayı tercih ederdim o yüzden benim için büyük bir değişiklik olmadı açıkçası. Aaron’un eksikliğini sadece fikirlerimi değerlendirmesi ve aklında tutması yönünden hissettim. İlk zamanlar çok yorucuydu. Genelde albüm için çok sayıda şarkı yapıyorum ve asıl iş onları geliştirmek ve elemek oluyor. Şarkıların kritiğini yapacak birisi daha olmadan acaba karmaşanın içinde kaybolur muyum diye korkmuştum. Fakat sonrasında bunun daha özgürleştirici olduğuna karar verdim; fikirlerim üzerinde çok fazla kafa patlatmadan, daha içgüdülerimle hareket etmeme imkân sağladı bu durum ve de benim için çok heyecan vericiydi.
Tabii ki Aaron’la tekrar çalışabiliriz, hala çok yakın arkadaşız ama şimdilik ilişkimizin yaratıcılık boyutunu askıya aldık.

Bazen gruplar zor zamanlar geçirir ama yeni bir albümle her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönerler. Bu albümün ne kadar başarılı olduğunu (gerçekten öyle!) göz önünde bulundurursak bu durumu nasıl değerlendirirsin? Tamamen olumsuz bir şey miydi yoksa biraz yalnız kalabildiğin için mutlu musun?

Hayat insanın önüne her türlü sıkıntıyı çıkarabiliyor ve bunları projelerinde değerlendirmek üzere kanalize etmek de bir sanatçının işi aslında. TFCF’i bu süreci yaşamış olmasam yapmam mümkün değildi. Bazen zor zamanlar geçirmek harika bir ilham kaynağı olabiliyor ve bu albüm de bunun gerçek bir örneği.

Bu sekizinci albümün ve her birinin farklı bir tarzı, karakteri var. Turnedeyken eski albümlerden şarkılar çalmak nasıl hissettiriyor, hala onları yazarkenki ruh halinle, müzikal anlamda bulunduğun noktayla iletişim kurabiliyor musun?

Elbette, bence bambaşka albümlerden parçaları setlistte bir araya getirmek enteresan oluyor. Genel olarak evet, albümler birbirinden farklı ama bu daha çok üretim süreçlerinde kullanılan ekipmanlarla ve değişen bakış açılarıyla ilgili. Mesela içerdiği mesajın kökeni aynı olsa da elektronik olarak üretilmiş bir şarkı ve geleneksel enstrümanlarla üretilmiş bir şarkı çok farklı duyulabilir. Bence farklı albümlerden parçaları arka arkaya çalmak bu gerçeği daha gözlemlenebilir yapıyor.

TFCF’nin albüm kapağı gerçekten çok ilginç, Bir gelinlik giyiyorsun (ve bence çok da yakışmış) ama neden gelinlik? Bu fikir nereden geldi?

Bir grubun üyesi olmak, evli olmaya çok benziyor. Grup arkadaşlarınla birlikte yaşıyorsun, çalışıyorsun, yiyip içiyorsun ve uyuyorsun. Gerçekten yoğun bir ilişki. Bu albümle birlikte artık grup arkadaşım yok ve kendimi biraz damatsız bir geline benzetiyorum. Bu işin altından kalkabilmek kendimi çok güçlü hissettirdi ama çok da korkutucuydu. Ama günün sonunda en yaratıcı kararlarım benim için en korkutucu olanlar olmuştur zaten her zaman.

Şarkıların yapısına baktığımızda bu albüm biraz alışılmışın dışında. Bir röportajında önceki albümlerde şarkı yazma konusunda daha geleneksel bir yol izlediğini söylediğini okumuştum. Bu kez biraz daha deneysel yaklaşmışsın gibi, seni böyle bir yola denemeye teşvik eden neydi?

Evet önceki albümlerde daha alışılmış fikirler kullanma eğilimindeydim ve buna uymayanları gözden çıkarırdım. Bu kez fikirlerimi sorgulayacak birisi olmadığı için daha önce denemediğim şeyleri deneyecek fırsatım oldu. Örneğin, yazma sürecindeyken bile bir şarkının çok ani bir şekilde bitmesini istiyorsam bunu yapabiliyordum ve nedenini açıklamama gerek olmuyordu. Bu çok eğlenceliydi ve ben de bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kariyerinin bir noktasında Berlin’de yaşadın, neden Berlin? Bu durum müziğini nasıl etkiledi?

Amerika’da yaşamak beni çok yormuştu, o yüzden New York’tan Berlin’e taşındım. Tam da George Bush ve Saddam Hüseyin’in gündemde olduğu ve Amerika tarihindeki en çirkin dönemlerden biriydi. Berlin bana çekici göründü çünkü orada kimseyi tanımıyordum ve Avrupa’nın tam merkezindeydi. Orada geçirdiğim zaman çok keyifliydi. Benim için oldukça karanlık bir dönemdi ama bunu yaratıcılığa dönüştürmeyi başarabildim ve önemli olan da buydu.

Kariyerinde daha dans odaklı işler de var; MESS mesela. Dinledikçe dans edesimiz geliyor. Peki sende ne tarz müzikler dans etme hissi uyandırıyor?

Hip-hop’a bayılırım, hep çok sevmişimdir ve her zaman da çok seveceğim. 90’lar techno’sunu da çok seviyorum, çünkü bana arkadaşlarımla ilk kez dans etmeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Bence güzel bir davul ritmi olan her şeyle dans edilebilir.

Bir kez daha İstanbul’da çalıyor olacaksın, bizi bekleyen bir sürpriz var mı?

Bence Liars sahnedeyken sürprizlerin olmaması mümkün değil, çünkü müziğimizin kendisi de pek çok hata ve eksiklikten oluşuyor. Çok fazla ayrıntı da vermek istemiyorum, o zaman sürprizin anlamı kalmaz. Ama şunu söyleyebilirim ki her albümden en az bir şarkı duyacaksınız. Gösterişli bir şey giyebilirim bir de! Umarım tutuklanmam!

RÖPORTAJ: WASHED OUT

Ta ilk EP’si Life of Leisure çıktığından beri yakın takibimizde olan ve yolunu gözlediğimiz “chillwave kralı” Washed Out, sonunda İstanbul’da! Ernest Greene, yeni albümü Mister Mellow‘u takiben çıktığı Get Lost turnesi kapsamında 26 ve 27 Kasım‘da Salon İKSV‘de olacak, bizi bambaşka boyutlara ışınlayıp bir süreliğine de olsa dış dünyadan koparacak. Sezonun en merakla beklediğimiz konser(ler)i öncesi kendisiyle konuşma fırsatı yakaladık. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: 65DAYSOFSTATIC

2001 yılından beri aktif olan, Explosions in the Sky, Mogwai gibi gruplara benzettiğimiz ve yakından takip ettiğimiz post-rock gruplarından 65daysofstatic 5 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’da sahne alacak. Son İstanbul konserlerinden beri harika bir albüm ve bir de oyun soundtrack’i yaptılar. Kendilerini canlı canlı dinlemeden önce bu projeler hakkında merak ettiklerimizi sormak istedik. Son işlerine dair ayrıntılar, gelecek projelerine dair ipuçları ve geçmiş İstanbul konserine dair anekdotlarla eğlenceli ve dolu bir sohbet oldu. 7 Aralık‘ta Salon’da en ön sırada olacağız, kaçıranların da üzüleceği bir konser olacak gibi görünüyor. Aşağıda da konsere hazırlanmaya yönelik bir sürprizimiz daha var. Buyurun:

Merhaba! Nasılsınız, neler yapıyorsunuz son zamanlarda?

İyiyiz teşekkürler. Şu sıralar yeni 65 projeleri üzerinde çalışıyoruz.

Grubu müzik sahnesi açısından oldukça zengin bir şehir olan Sheffield’da kurdunuz, bu çevrenin sound’unuza bir etkisi oldu mu sizce?

Emin değilim. Belki “Sheffield grubu” olmak karşı durmak istediğimiz bir başka tanım olabilir? Kendisini bulunduğu coğrafyayla tanımlayan bir gruplardan ya da insanlardan değiliz. Komünite olarak düşünmek başka bir şey, Sheffield bu açıdan harika bir yer. Ama bunun coğrafyayla hiçbir alakası yok, böyle düşünceler sadece sınırları daha da katılaştırıyor. Evet, bulunduğumuz bölgenin yerel gruplara kucak açması ilerlememize katkıda bulunmuş olabilir ama müziğimizi bir bölgeyle bağdaştırmak istediğimiz bir durum değil.

Daha önceki röportajlarınızdan okuduğum kadarıyla No Man’s Sky’dan önce soundtrack yapmak konusunda özellikle istekliymişsiniz. Bir oyun müziği yapma fikri size niçin çekici geldi, size bu konuda ilham veren bir oyun var mı?

No Man’s Sky’ın yaratıcıları bize ulaştığında gösterdikleri şeyler oldukça ilginç bir proje olacağını düşündürdü. İşler ilerledikçe yaratıcılığımız için bize verdikleri özgürlük inanılmazdı biz de olabildiğince kullandık bunu. Bu projeyle ilgili bizi özellikle çeken şey sountrack’i neredeyse sonsuz uzunlukta yapmak istemeleri oldu. Bunun için müzikal bir kompozisyon oluşturma sürecine şu ana kadar yaptığımızdan bambaşka bir şekilde yaklaşmamız gerekiyordu ve sınırlarımızı zorlamayı seviyoruz, bu yüzden harika bir fırsattı bizim için.

Soundtrack albümü yazmak normal bir albüm kayıt sürecinden farklı mıydı? Sizin için süreç nasıl ilerledi? Nasıl başladınız, olaylar nasıl gelişti? Bize biraz süreçten bahsedebilir misiniz?

Günün sonunda iki farklı projeydiler. İlk önce “daha klasik” şarkıları yazdık çünkü bu tarz şarkılar için sıkı bir zaman aralığımız vardı. Soundtrack albüm yazım sürecini de normal, klasik bir albüm süreci gibi düşündük. Ancak aynı zamanda bir yandan da şarkıların tüm değişik versiyonlarını dikkatli bir şekilde ortaya çıkardık. Albüm kayıt süreci bittiğinde hepsini yeniden ortaya çıkararak şarkıların her bir parçasını bir bütünden ziyade malzemeler haline getirdik. Oyun için ses tasarımcısı ile çok yakın çalıştık. Beraber oyundaki oyuncuların davranışlarına bire bir uyan şu anki ses düzenlerini oluşturduk. Kendine ait bir olay örgüsü olmayan bir müzik yazmaya çalışmak gerçekten çok çılgınca. Oldukça basit bir melodi bile karışık bir fikre dönüşüyor çünkü melodinin yarısında oyuncu bir anda hiç beklenmeyen bir şey yapıyor ve müziğin hemen başka bir yere eğrilmesi gerekiyor. Bu tarz sorunlar genellikle ambient ses düzenleri ile aşılabiliyorlar çünkü müzikte bir uyumsuzluk olmadan geçiş yapmak çok daha kolay oluyor. NMS’i ambient yapmamak için olabildiğince çabaladık.

Yeni soundtrack planlarınız var mı, şu sıralar yeni bir şeyler üzerinde çalışıyor musunuz?

Şu sıralar NMS soundtracki üzerinde çalışırken öğrendiğimiz teknikleri kullanabileceğimiz bir proje üzerinde çalışıyoruz. Ama bu sefer bir soundtrack değil, gruba ait bir proje olacak. Bu edindiğimiz yeni fikirleri ve öğrendiğimiz şeyleri başkasının perspektifine sığdırmaya çalışmadan kendi hayal gücümüz doğrultusunda kullanmaya başlamış olmak çok güzel. Ama tabii NMS de harika bir deneyimdi bunu da tekrar belirtmeden geçmeyelim. Önümüze tekrar içimize sinen bir fırsat çıkarsa böyle bir şeyi yine yapmayı umuyoruz.


Bir sonraki projeniz olarak yeni bir şey deneme fırsatınız olsa bunun ne olmasını isterdiniz?

Bir film soundtrack’i eğlenceli olabilirdi. Ama tabii grup için bir şeyler üretmek de bize her seferinde beklenmedik derecede keyif veriyor. Yani önümüzde “bir sonraki proje” olgusu olduğu sürece halimizden memnunuz.


İstanbul’da daha önce konser vermiştiniz, nasıl bir deneyimdi sizin için? Bu seferki planlarınız neler? Salon’da gerçekleştireceğiniz performans hakkında neler söyleyebilirsiniz, ne beklemeliyiz?

İstanbul bizim için harika bir deneyimdi, gerçekten inanılmaz bir şehir. Önceki konserimiz “Kıtalararası Derbi” ile aynı akşamdı. O yüzden bütün şehirde bir kaos havası vardı, ne olduğunu hiç anlayamadık. Bundan dolayı konsere bir saat kadar geç başlamak zorunda kalmıştık. Ama sahneye çıktığımızda bizi bekleyen kalabalık hala çok heyecanlıydı.
O zamandan beri en iyi albümlerimiz olduğunu düşündüğümüz işler yaptık, planımız geri gelip İstanbul’daki kitlemizle bunu paylaşmak diyebilirim basitçe.

Muhtemel setlist’i içeren playlistimize de Spotify hesabımızdan ulaşabilirsiniz, keyifli dinlemeler.

RÖPORTAJ: BATHS

4 yaşında müzik derslerine, 10’lu yaşlarında da kendi müziğini kaydetmeye başlayan Will Wiesenfeld, “genç yetenek” sıfatını sonuna dek hak edenlerden. Kendisi alternatif elektronik pop projesi Baths adı altında çok katmanlı işler yapıyor, elektronik pop’a eklediği tuş ve su sesleriyle kendi özgün tınısını yaratıyor ve yaptığı müzik başka hiçbir şeye benzemiyor. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: AL’YORK & IN HOODIES & THE AWAY DAYS

Geçtiğimiz hafta yerel sahnenin ev sevdiğimiz isimlerinden Al’York, In Hoodies ve The Away Days, Lokalize serisi kapsamında sahne aldı. Üç grubu aynı etkinlik altında izleme ve öncesinde sohbet etme fırsatını kaçırmadık, ortaya harika bir beyin fırtınası çıktı. Grupların müziklerine, dinleyicilerine bakışını, gelecek projelerini ve ilk konserlerinden beri takip ettiğimiz Zorlu PSM‘nin Lokalize serisini konuştuğumuz dopdolu sohbetimiz hemen burada, keyifli okumalar:

-Söz konusu Indie müzik olunca kitlelerinizin kesişim kümesi olduğunu söyleyebiliriz. Sizce sizin kitlelerinizin ortak noktada buluşma durumu, ortak elementleri var mı? Dinleyicinizi nasıl yorumluyorsunuz? Dinleyicinin gözünden kendi grubunuzu nasıl tanımlarsınız?

Al’York – Ediz: Sadık diyebilirim ben kitlemiz için, konserlerde tanıdık yüzler görebiliyoruz. Bir konsere gelen, bir sonrakine de geliyor genelde.

Al’York – Renan: Bizi dinlemeye genelde konsere, mekana gelmekten ziyade müzik için geldiği için ve bizim de burada bulunmam sebebimiz müzik olduğu için ortak bir noktada buluşuyoruz. Hep seyirciyle aynı seviyedeyiz ve seyirci müziğimizin olmazsa olmazı, kilit nokta bu bence.

Al’York – Gizem: Ben de katılıyorum, seyircilerimiz bizi heyecanlandırıyor biz de onlara bir şeyler hissettirebiliyorsak ne mutlu bize.

Al’York – Alp: Sadık dinleyici gerçekten önemli noktalardan biri bu müzik türünde, bir grubu çok sevip dövmesini yaptıranlar bile oluyor. Biz de yaşıyoruz benzer ufak ufak şeyler, mutluluk verici.

The Away Days – Sezer: Katılım daha yüksek olabilir tabii, Türkiye seyircisi biraz daha gelişim sürecinde hala bence, sadece evde youtube’dan müzik dinleme noktasından canlı performans takip etmeye doğru. Ama şu an gördüğümüz kitle çok yüksek bilinçli, müzik sever bir kitle.

-Ama aslında sizi takip etmeyen bir kitle geliyor olsa mesela sizin konserinize, sizin için ne kadar keyif verici olacağı da tartışılabilir.

Sezer: Yani evet haklısın, yurt dışında durum bu değil ama. Dinleyici çıkan grubu bilmese de o kadar saygılı ki.

In Hoodies: Bana dinleyici, seyirci, takipçi, fan gibi kavramlar çok uzak geliyor. Söylediğin şey, çıkardığın ses ile biriyle bağ kurabiliyorsan, onları bu karmaşadan uzaklaştırabiliyor ya da bir anlarına eşlik edebiliyorsan senin hayatındalar, sen onların hayatındasın. Böyle şeyler değerli geliyor bana konsere kimin ve neden geldiğinden çok. Geri kalan herşey skor tutmakla ilgili ve çok tatsız.

Sezer: Evet, asıl amacımız bu zaten bu yüzden hepimiz bu müziği yapıyoruz.

-Dogzstar’lara dayanan geçmiş The Away Days’e ait. Sizden başlayarak 2010’ların başından bu yana neler değişti? Mesela Zorlu PSM’nin bir anda çıkışı ve Lokalize ile alternatif sahneye bir alan açması son zamanların mutlu eden çıkışlarından oldu. Bu bağlamda alternatif müzik sahnesi ve değişenleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

Sezer: Şu an bizim janra için iyi zamanlar, yerli gruplar da Salon gibi Zorlu PSM gibi mekanlarda iyi slotlarda yer bulabiliyor ve seyirci çekebiliyor.

In Hoodies: Tabii bunun siyasal, sosyal ve ekonomik durumlarla beraber gelmesi çok acı. Buradaki insanlar yıllardır bu müziği yapıyor sırf bu dediğim sebeplerden ötürü dinlenmeye başladılarsa bu ne kadar değerli diye düşündürüyor. Baştaki soruna gelecek olursak Zorlu PSM’nin Lokalize ile açtığı bu alan bence çok değerli. Çünkü çok profesyonel bir ekip, her şey çok yolunda. O yüzden umarım çok uzun yıllar devam eder.

Sezer: Böyle sahnelerde çalmak gerçekten harika. Hepinize çok bakamadım ama soundcheckleriniz iyi geçmiştir diye tahmin ediyorum, bizimki mükemmeldi. Sesler, sahne, enerji güzel olduğu zaman gerçekten bunun için yaşadığını hissediyorsun.

-Karşılıklı olarak ihtiyaç duyulan şey buymuş aslında yani, keyifli bir yerde çalıyor olmak, onun için gerekli bütün ekipmanın hazır olması, seyirci içinse böyle bir şeyin Zorlu PSM bünyesinde sunuluyor olması harika gerçekten.

Ediz: Ben de çok katılıyorum, bu tip teknik yükler müzisyene kalmamalı. David Byrne’un CBGB hakkında bir kitabı var orada mekanın müzisyenlere kendi bestelerini yapmak ve çalmak konusunda ne kadar etkili olabileceği anlatılıyor. Gerçekten öyle bence, müzikte mekan çok önemli bir unsur ve Zorlu PSM’nin bu proje için uğraşması gerçekten çok değerli.

In Hoodies: Bunu fark edebilmek de çok önemli bu bilincin gelişmesinde rol oynayan bir sürü kol var müzik medyasından, menajerlere, mekanlara kadar. Her katmanın böyle bir etkileri olduğunun bilincinde olması gerekiyor, Zorlu PSM bunun farkında mesela çoğu ekonomik karşılık alma beklentisinde olan mekanın aksine. Farkında olmayan mekanlar için sanat formunda bir şeye aracılık ediyor oluyor gibi görünseler de sadece bir şeyler alıp satıyorlar, bir marketin yaptığından farklı değil yaptıkları. Burası öyle bir yer değil.

Gizem: Değişen o kadar çok şey var ki. Az önce seyirci kitlesinin biraz sabit kalmasından bahsettik, ben öyle düşünmüyorum. İyi müzik yapıldığında, mekanlar bunu desteklediğinde, hele ki bizim gibi insanlar birbirini desteklediğinde ortaya çok güzel şeyler çıkıyor ve bunun seyircisi de oluyor. Bunu ancak böyle hep birlikte değiştireceğiz, hepimiz bıkmış durumdayız. Evlerinden çıkmayan insanlar da aynı şekilde. Bunu değiştirmek için büyük adımlar atmamız gerekiyor.

Renan: Yani aslında insanlardan bağımsız olarak sürekli bir değişim içindeyiz. Bize sunulan şeyler sürekli değişiyor ve değişmek zorunda da aslında. Bugün bir şey yapsak yarın demode olacak. Yaptığınız işte ciddiyseniz ve ileriye taşıyabiliyorsanız kitlenizle birlikte. Onu yakalayamayınca yeni modalara “mış gibi” yaparak devam etmeye çalışmak zorunda kalınıyor.

-O da mainstream’e akıyor.

In Hoodies: Bir şeyi gerçekten içinden gelerek yapmıyorsan, sana o gün ne sunuluyorsa o yönde üretiyorsan sadece ekonomik çarkları hareket ettirmeye yarıyor, sadece günü devam ettirmeye ve insanları sessizleştirmeye, zaman geçirtmeye, uyuşturmaya yönelik bir şey yapıyor oluyorsun.

-Biz de 8-9 senedir devam eden bir bloguz ama hiç kar amacı gütmedik mesela, sadece sevdiğimiz şeyleri paylaşmaktan keyif alıyoruz. Bunun arkasında bambaşka hayatlarımız da var. Sizin müzik dışındaki hayatlarınız nasıl merak ediyoruz? Müzik yapmak için full-time commitment, tam adanmışlık gerekli mi sizce?

Sezer: Burada herkes aşırı idealist zaten, emin ol elimize geçen şeyler maddi anlamda çok komik. Çoğu da yine ekipmanlarımıza gidiyor. Bizimki çok profesyonel bir hobi aslında. Onun dışında herkes bir şey yapmak zorunda yoksa hayatta kalamazsın.

Ediz: Benim sabahları kalkmak için sebebim bu, bir B planım yok. Adanmışlık olarak sorduğunuz buysa evet yani bunun için devam ediyorum, ediyoruz.

Gizem: Ama doğal olarak gelişen bir adanmışlık bu, bir zorlamadan ötürü değil. Bir yerden sonra bütün hücrelerin bunu yapmak istiyor oluyor.

Renan: Uzun yıllar ve büyük çabalar gerektiren bir iş bu ayrıca, hiçbirimiz bir anda büyük sonuçlar alma niyetinde değiliz.

Sezer: Bu işin içinde olan kimsenin de çok büyük beklentiler içinde olduğunu zannetmiyorum.

In Hoodies: Buradaki kimsenin bunu ekonomik karşılığı için yapmadığı belli, onun dışında hepimizin hayatında bambaşka şeyler vardır eminim ama en büyük ortak noktamız müzik tabii ki.

Alp: İyi ki bizi böyle birleştiren bir güç var.

Sezer: Böyle bir üçgen gibi aslında mekan, müzisyen ve seyirci. Birbiri olmadan var olamıyorlar.

In Hoodies: Ben biraz daha ilkel düşünüyorum aslında. İnsanlığın ortaya çıktığı andan itibaren sanatsal ifadenin ortaya çıktığını düşünüyorum, ses çıkarmak, duvara bir şey çizmek gibi. Bu bahsettiğin her şey bir çeşit yeni dünya düzenine uyum sağlamanın bir parçası gibi geliyor, marketing, branding, promo vs… müziğin tanıtılmasından grubun fotoğraflanmasından tut, müziğin nerede, nasıl paylaşılacağına kadar. Bu şeyler hep ikincil üçüncül şeyler bence “ifade”nin arkasında. İfade, sanatsal dışa vurum hep vardı muhtemelen. Diğer köşeler onun etrafında şekillendi. İfade insanlığın son gününe kadar var olacaktır sanıyorum. Etrafındaki değişenlerse hep başka isimlerle, görev ve amaçlarla, farklı şekillerde konumlanacaklardır. Keşke o bahsettiğin üçgenin diğer köşeleri de bunu fark etse.

Sezer: Evet, bu sahne hep o bilinçlenmeyle gelişecek.

-Bizi de hep müziğe bağlayan bu aslında, o bahsettiğiniz köşelerle bir araya gelmek bir şeyler öğrenmek ve paylaşmak. Bir sonraki soruma geçecek olursam. Siz yurt dışında da tecrübeler edinmiş müzisyenlersiniz, nasıl adımlar attınız bu yönde, daha yeni müzisyenlere neler önerirsiniz?

-Oradaki kitleniz nasıl mesela?

Sezer: Burada bir konser verdiğimizde bizi bilerek geliyor insanlar, orada onu yaratmak çok zor ama gelenler eğer grubu bilmiyor olsa da tanımaya geliyor, sahneye saygılı oluyorlar, konserin sonuna kadar gerçekten kimse çıkmıyor. Burada birazcık geliştirilebilir o, mesela bir festivalde çıkıyorsun büyük bir grubun öncesinde insanlar gelmiyor ön grup için, bir bakıyorsun 10 dakika sonra mekan dolmuş. Bir kez bir Bülent Ortaçgil konserinden 10 dakika sonra çıkmıştım, akustik bir konserdi yanda insanlar gürültü yapıyordu gerçekten hiç hoş değil. Bir de bir ara ”sessizlik politikası” vardı bazı konserlerde sessiz olunması için uyarı yapılıyordu, bu da seyirciye çok büyük hakaret bence.

-Bu eğitim sistemimize kadar gidiyor kimse başında biri olmadan, bir şey söylenmeden nasıl davranması gerektiğini bilmiyor. Bir de nispeten bilinçli bir kitle bu.

In Hoodies: Sadece doğduğun yerin ve birazcık okur yazar olmanın getirisiyle daha bilinçli görünüyor olmanın etkisi bu, yoksa kimsenin birbirinden farkı yok. Senin de dediğin gibi bi 70-80 yıldır yapılmaya çalışılan gelişmeyle olacak bir şey değil ne yazık ki. Bunların dışında soruya dönecek olursak benim çok küçük solo olarak birkaç deneyimim oldu yurt dışında. Genel ilgi çok farklı tabii. Bunun dışında müziğin derinine girilerek yapılan incelemeler hep dışarıdan geldi, birkaç değerli istisna hariç yerelde ne yazık ki hep çok yüzeysel kaldı. Ama tabii birçok etken var, bu işi gerçekten severek yapanlar için bir şekilde sadece hobi olarak kalmışsın ya da meslek olarak bunu yapanlar için de maddi bir getirin, müziğinin paylaşılmasının onlar için kısa vadede ekonomik bir karşılığı yok.

-Yine de sınırların dışında da dinleniyor olmak da güzel bir duygu sanırım?

In Hoodies: Bence aslında müziğin üretildiği yerde sevilmesi daha değerli. Sezer siz mesela Can’la odanızda yapıyorsunuz bestelerinizi, değil mi? Bu şarkılar burada hissedilenlerle yapılmış. Buradaki insanlara bir şeyler ifade etmesi, bu müziğin insanlara otantik geldiği veya daha ağır ifade edecek olursam “aa bu ülkede de böyle müzik mi yapılıyormuş” denildiği yerlerde bu sebepten ötürü dinleniyor olmasından daha değerli bence. Tabii, nerede olursa olsun birinin dinliyor olması güzel ama keşke buradaki durumu düzeltebilsek.

Sezer: Artık ülkemizden o kadar güzel, dünya standartlarında işler çıkmaya başladı ki bence artık bunun da bir kitlesinin oluşması lazım, o yönde evriliyoruz diye umuyorum. Biz bir üst jenerasyon olduğumuzda çok daha iyi bir noktada olacak bence. Mesela çok basit bir örnekle anlatayım, babam beni 7 yaşından beri maça götürüyor o yüzden koyu bir Galatasaraylıyım, aynı şekilde 7 yaşından itibaren konsere götürülen bir çocuk da daha çok bu yöne yönelecek mesela.

-2015’te sokak hayvanları için düzenlenen bir festivalde sahne aldı Al’York. Bu tip etkinlikler sürekli karşılaştığımız bir şey değil. Sizin tecrübeniz nasıldı? Bu konseptte konserlerin azlığını neye bağlayabiliriz?

Al’York: Açıkçası çok güzel bir etkinlikti. Biz çok keyif aldık. Yine olsa hiç düşünmeden tekrar yaparız. İlgi ve çabanın güzel olduğu bir konserdi, bizim için. Bu konserlerin azlığını belki yapılmaması, yapıldığında yeterli tepkiyi görememesi olabilir. Belki de kimsenin buna ön ayak olmaması…

Al'york

-Her grubun şu sıralar neler yaptığını bilmek isteriz. Gelecek planlarınızdan bizimle paylaşmak istedikleriniz var mı?

Al’York: Tabi neden paylaşmayalım! Önümüzdeki günler için yayımlamayı düşündüğümüz eski bir şarkımız var. Onunla ilgili olacak olan minik sürpriz için fazlasıyla heyecanlıyız. Aralık’a doğru ise daha farklı planlarımız var.

In Hoodies: Büyük bir plan veya hedef yok, üretip paylaşmaya devam etmek temelde. Muhtemelen ilk by-pass’ıma neden olacak zorlu bir süreç sonrasında da olsa, ikinci albüm kısa zaman içinde yayınlanacak gibi. Bir de biraz daha farklı koldan gelişen bir EP var.

The Away Days: Bu aralar ikinci albümümüzün çalışmalarını hızlandırdık. Hedefimiz 2018’de yeni albümümüzü tamamlamış olmak.

*Görseller Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ne aittir.

RÖPORTAJ: HVOB

Geçtiğimiz sene Sonar’ın ilk İstanbul ayağında sahne alan ve en beğenilen isimlerden biri olan HVOB’u, Winston Marshall ile işbirliği yaptığı yeni albümü SILK‘in turnesi kapsamında ikinci kez Zorlu Performans Sanatları Merkezi ev sahipliğinde tekrar izleme fırsatı bulacağız. 27 Ekim‘de gerçekleşecek olan, önceki turneden farklı sürprizler içerecek kaçırılmayacak performans için hazırlığınızı röportajımızla yapın:

Nasılsınız, turneniz nasıl gidiyor?

İyiyiz, teşekkürler! SILK turnesinin ikinci ayağına henüz başladık, ilki Nisan ayındaydı ve tüm konserler sold-out oldu, bizim için müthiş bir şeydi bu. O yüzden turnenin ikinci ayağını yapmaya karar verdik ve tekrar İstanbul’a geleceğimiz için de çok mutluyuz.

Üçüncü albümünüz SILK’i geçtiğimiz bahar yayınladınız. Albümün hayata geçiş süreci nasıldı?

Bu albüm Winston Marshall ile ortak projemizdi. Bir nevi yan projeydi bizim için. Winston ile birbirimize birkaç demo yolladık ve aramızdaki uyumu fark etmemiz hiç de uzun sürmedi. Başta birlikte bir-iki şarkı yapmak istemiştik sadece, ama süreç o kadar keyifli geçti ki sonucunda ortaya koca bir albüm çıktı. SILK bizim için hem yaratıcı bir yolculuk hem bir işbirliği hem de bir yan proje diyebiliriz ve insanların bunu anlaması bizi çok mutlu etti.

Peki Winston Marshall ile çalışma fikri nasıl ortaya çıktı? Ufukta yeni işbirlikleri var mı?

Bir gün bize bir e-posta yolladığını gördük ve sahte olduğunu düşündük. Bir-iki hafta sonra bir e-posta daha aldık ve bu sefer gerçekten de onun olduğunu anladık. Yaptığımız müziği çok sevdiğini ve birlikte çalışmak istediğini yazmıştı. Birbirimize karşılıklı demolar yollamaya başladık. Stüdyomuza ziyarete de geldi. Onunla birlikte çalışmak aklımızın ucundan bile geçmezdi ama SILK’ı bu kadar özel, eşsiz ve ilginç kılan da bu oldu: Winston ile birbirimizden çok ama çok farklıyız çünkü. Ufukta yeni bir işbirliği ise şimdilik yok.

Yeni şarkılar üzerinde çalışıyor musunuz? Üçüncü albümünüzden neler beklemeliyiz? Ne zaman yayınlamayı düşünüyorsunuz, bir planınız var mı?

Sürekli yeni şarkılar üzerinde çalışıyoruz ama stüdyoya asıl tur bittikten sonra döneceğiz. Winston ile yaşadığımız deneyim eşsizdi ama Paul ile ben, tekrar işbirliği olmadan HVOB olarak müzik yapmak için de sabırsızlanıyoruz. Şimdilik ne zaman yeni bir şeyler yayınlayacağımızı bilmiyoruz ama en kısa zamanda yeni bir EP yayınlamayı çok istiyoruz.

Avusturya’nın müzik sahnesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Avusturya çıkışlı olmak müziğinizi etkiledi mi? Takip ettiğiniz, etkilendiğiniz Avusturyalı müzisyenler var mı?

Avusturya’nın ya da Viyana’nın müziğimizi herhangi bir şekilde etkilediğini düşünmüyorum. Şahsen ülkeme çok aşığım da diyemem doğrusu. Evet Avusturyalı çok iyi gruplar var ama Türkiye’de de, ABD’de de, Endonezya’da da çok çok başarılı müzisyenler var 😊

Sizleri geçen sene Sonar İstanbul’da izledik, üstelik festivalin en çok beklenen isimlerindendiniz. Sizin için nasıl bir deneyimdi bu? Bu sefer planlarınız neler?

İstanbul’da müthiş bir şekilde karşılandık, bu bizi o kadar mutlu etti ki anlatamam. Ne zaman gelsek insanlar bizi çok sıcak karşılıyor, sanki çok uzun zamandır birbirimizi tanıyormuşuz gibi hissediyoruz 😊 Ne yazık ki hiçbir zaman şehri gezmeye vaktimiz olmadı, programımız hep çok sıkışıktı. Bu sefer şehri gezmeyi çok istiyoruz!

Peki Türkiye’deki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Konseri sabırsızlıkla bekliyoruz. Daha önce burada verdiğimiz konserlerden çok daha farklı olacağını söyleyebiliriz, ilk defa Türkiye’deki bir konserimize tüm görsellerimiz ve ışık gösterilerimizle geliyoruz. Çok özel bir konser sizleri bekliyor diyebiliriz 😊

RÖPORTAJ: TIMBER TIMBRE

4 Ekim’de Garanti Caz Yeşili kapsamında Babylon’da sahne alacak Montrealli grup Timber Timbre ile sohbet ettik, İstanbul’daki ikinci performansları öncesinde hiç olmadıkları kadar karanlık duyulan albümleri “Sincerely, Future Pollution”dan bahsettik, gelecek planlarını sorduk. Kaçırılmayacak bir performans olacak gibi görünüyor, buyurun:

Merhaba, nasılsınız? Turne nasıl gidiyor, tekrar yolda olmak nasıl bir duygu?

Merhaba yolda olmak çok güzel turnede olmayı çok seviyoruz, şarkılarımızı canlı çalmak bize çok büyük bir enerji veriyor, bunun için yaşıyoruz diyebilirim.


Nispeten daha romantik ve neşeli önceki albümlerinize kıyasla “Sincerely, Future Pollution” çok daha karanlık ve kasvetli. Yapmaya çalıştığınız bu muydu, sonunda elde ettiğiniz şey baştaki planınızla örtüşüyor mu? Sizi böyle karanlık ve distopik bir album yapmaya iten neydi, albümün arkasındaki fikirlerden biraz bahseder misiniz?

LCD Soundsystem, Chemical Brothers ve Oasis karışımı havalı bir şeyler yapmaya çalışıyorduk ama şımarık zavallı herifler olduğumuz için onun yerine bunu yaptık ki salak değilseniz çok daha ilginç olduğunu görürsünüz bence.


Montreal’de oldukça zengin bir yerel müzik sahnesi var, bunun bir parçası olmak sizi en başından beri nasıl etkiliyor?

Montreal’in Rock’n Roll sahnesinden birçok ismi henüz dünyaca tanınmadan önce bile takip ediyordum. Torngat and Sean Nicholas Savage, Mozart’s Sister, Patrick Watson, Avec pas D’casque, Les Troubles, Blood And Glass ve Black Le Gary takip ettiğim ve sevdiğim isimler. Tam içinde olan benim bile takip etmekte zorlandığım kadar fazla, sürekli iletişim ve iş birliği içinde olan eşsiz müzisyenler/gruplar var burada.


Albümü Paris’te, La Frette Studios’da kaydettiniz. Bu değişiklik size ne gibi yenilikler sundu? Bu konum değişikliği sizi nasıl etkiledi?

La Frette Studios benim için Disneyland gibiydi. Profesyonel bir stüdyo tecrübemiz olmadığı için La Frette’in koleksiyonu bize çok şaşırtıcı geldi, değişik synthler, gitarlar ve daha bir sürü şey. Oldukça konforlu ve büyülü bir yerdi. Oradan hiç ayrılmasak olurmuş gibi hissettik ve hissettirildik. Harika yemekler yedik ve içtik, yine de işimize bütün dikkatimizi verebildik ve iki hafta kadar bir sürede kayıtlar elimizdeydi.


Her albümde müziğinize yeni elementler katıp bambaşka şeyler ortaya çıkarıyorsunuz, yeni albüm için planlarınız nedir? Yeni bir şeyler üzerinde çalışmaya başladınız mı? Timber Timbre’yi turneden sonra neler bekliyor?

Açıkçası gelecek için plan yapacak bir anımız bile olmadı. Bu yeni albümle birlikte alışmamız gereken çok fazla yeniliğe maruz kaldık. Bu durumun baskısı yeni ilhamlar için pek zaman ve enerji bırakmıyor. Ama yine de caz bekleyebilirsiniz diyebilirim, ya da country.


Daha önce İstanbul’a gelmiştiniz, tecrübeniz nasıldı? Bu seferki planlarınız nedir? Seyircilerinizin nasıl olmasını umuyorsunuz? Konseriniz için nasıl hazırlanalım?

Sahneye solo olarak çıktığım ilk ve tek İstanbul konserimizi çok sevmiştim. Çok iyi gitmişti diye düşünüyorum, kalabalık şaşırtıcı bir şekilde çok sıcak ve katılımcıydı. Bu kez çok daha gürültülü bir konser olacak ve dans etmek zorunlu.  Telefonlarınızı da kapalı tutarsanız konserden daha çok zevk alırsınız, Instagram gerçekten çok sıkıcı ve bence birlikte çalışırsak bu popülariteyi yok edebiliriz, özleyeceğimizi hiç sanmıyorum.

Teşekkürler!

RÖPORTAJ: FLUNK

2000 yılında Anja Oyen Vister, Jo Bakke, Ulf Nygaard ve Erik Ruud dörtlüsü tarafından kurulan ve o zamandan beri 7 albüme ve neredeyse orijinali kadar popüler olmuş çok sayıda covera imza atan Flunk, geçtiğimiz senelerde sold out olan konserlerinin ardından bir kez daha Salon‘da sahne alıyor. Üstelik bu kez 29 Eylül‘de kendilerini yeni albümleri “Chemistry and Math”in yayımlanmasının hemen ardından izlemenin heyecanını yaşayacağız. Bu vesileyle grupta prodüktör rolünü üstlenen Ulf Nygaard’a aklımızdakileri sorduk, çok severek dinlediğimiz dörtlüyü biraz daha yakından tanımaya çalıştık. Buyurun:

Merhaba! Nasılsınız, günleriniz nasıl geçiyor?

Merhabalar. İyiyim! Hepimiz iyiyiz. Yeni albümün yayımlanışı için hazırlanıyoruz ve her şey yolunda gidiyor gibi görünüyor. Yeni şarkılarımız hakkında olumlu dönüşler aldık. Istanbul konserimiz için de provalara başladık. Istanbul’u çok seviyoruz, oradaki dinleyici kitlemiz gerçekten en iyisi! Konserlerde sanki bir aile buluşmasındaymışız gibi hissediyoruz.

Geçtiğimiz yıl çıkış albümünüz 15 yaşına girdi. Nasıl hissediyorsunuz, projenizin bu kadar büyümesini bekler miydiniz o zamanlar?

Hiçbir beklentimiz yoktu aslında. Bu kadar çok albüm yapmayı, ilk albümüzden 15 yıl sonra Istanbul’da sahne almayı hayal bile edemezdik. Bana hala tuhaf gelen bir şekilde grup olarak sanki aynı ailedenmişiz gibi hissediyoruz, birlikte çok şey yaşadık ve artık neredeyse gereğinden fazla tanıyoruz birbirimizi. 🙂

“Petrified”ı dinledik ve albümün geri kalanı için çok heyecanlıyız. Eminiz bu albüm de diğer albümleriniz kadar başarılı olacak fakat sizce bu albüm hangi açıdan diğerlerinden farklı oldu? Albümün yaratılış aşaması nasıl geçti?

Önceki işlerimizden çok farklı olduğunu düşünmüyorum, umarım bu durum albümü beklendik ya da sıkıcı yapmaz. Bence “Personal Stereo”dan beri yaptığımız en iyi albüm; sound’u tam da istediğimiz gibi oldu, yaylılara biraz daha odaklanmamız gerektiğini düşündük ve bu albüme hoş bir hava kattı. Yapım süreci oldukça uzundu, ben daha çok “producer” rolündeyim, diğerleri ise kayıtlarını upload ediyorlar. Stüdyo’ya girme aşamasını atladık, her şeyi ayrı ayrı yaptık, bu yöntem bizim için iyi işliyor. Flunk bir kolektif olarak müzik yapıyor, hepimiz bir şeyler katıyoruz ve kimse birbirinin katkısına karışmıyor.

Bir röportajınızda turne sırasında gittiğiniz ülkelerin çoğunda Norveç’te olduğunuzdan daha ünlü olduğunuzu söylemişsiniz, niçin böyle olduğunu düşünüyorsunuz peki?

Tam sebebini bilmek zor. Sanırım Norveç’te müzik basınının işleyiş biçiminden ötürü, insanlar yeni isimlerin peşinde. Biz de çok umursamıyoruz açıkçası. Dünyanın her bir yanından daha sadık dinleyicilere sahip olmak çok daha eğlenceli. Istanbul’a gelebiliyorsak ve burada şarkılarımızı çaldığımızda dinleyicilerimiz baştan sona eşlik edebiliyorsa bu çok daha tatmin edici bizce.

Zaman zaman Facebook sayfanız üzerinden playlistler paylaşıyorsunuz. Bunlardan hangisinin daha sıklıkla dinliyorsunuz şu sıralar, ya da bizimle paylaşabileceğiniz yeni bir liste var mı?

Ben Spotify’daki “Stuff we like” playlistimizi çok dinliyorum. İnsanlara sevdiğimiz şeylerden bahsetmek yaptığımız işin bir parçası aslında, bunu daha çok yapmamız gerektiğini de hatırlattı bunu söylemek aslında. Çoğu şarkımız sevdiğimiz şarkılardan, kelimlerden, cümlelerden esinlenerek ortaya çıkıyor. Bu bahsettiğim playlist’te de esinlendiğimiz birçok şarkıyı bulmanız mümkün.

İstanbul’a pek çok kez geldiniz ve burada büyük bir kitleniz var. En çok hangi dinleyici tipini seviyorsunuz bilmek isteriz. 🙂 Konseriniz için nasıl hazırlanalım, bizi neler bekliyor?

Başta da dediğim gibi İstanbul kitlemiz en iyisi! 🙂 Oradaki bütün konserlerimiz gerçekten büyük keyif veriyor bize. Çok sıcak ve rahat bir atmosferi var, sanki sevgilimiz için çalıyormuşuz gibi hissediyoruz. Umarım dinleyicilerimize de aynı hisleri aktarabiliyoruzdur. Bu sefer müzik daha hareketli olacak, çok daha fazla ses ve gürültü duyacaksınız. Nedendir bilmem böyle bir yola girdi müziğimiz provalar sırasında. Yani birazcık şaşırmaya hazır olun! 🙂

Teşekkürler!

RÖPORTAJ: WAX TAILOR

Duymayanlar için müjdemizi verelim: Wax Tailor Babylon Soundgarden kapsamında bir daha Türkiye’ye geliyor. Konsept uzunçalar kavramını bize yeniden seven, son albümü By Any Beats Necessary ile bir kere daha gönüllerimize taht kuran müzisyenle konser öncesi biraz lafladık. Fransız prodüktörün ilhamlarını, iş birliklerini ve tabii ki yaklaşan konseri hakkındaki detayları merak edenleri şöyle alalım:

Merhaba! Hayat nasıl gidiyor? Önümüzdeki ay yeniden Türkiye’de olacağın için heyecanlı mısın?

Hayat güzel gidiyor. Efsane bir turneden çıktım ve evet, sonunda yeniden Türkiye’de olacağım için fazlasıyla heyecanlıyım.

Fransız kültürü genellikle yumuşak romantik tınılarla eşleştirilmekte. 6 ay Paris’te yaşama fırsatı buldum ve gözlemlerime göre orada da fazlasıyla geniş bir hip-hop ve rap sahnesi var. Şu anda daha çok American tınılarından etkileniyor olsan da kariyerinin başında Fransız müzik sahnesi müziğine nasıl bir etki bırakmıştı? Özellikle müzisyen olmak için sana ilham veren özel bir an var mıydı?

Müzikal açıdan ilhamımı genellikle Birleşik Devletler’den ve İngiltere’den alıyorum. 60’ların pop é psyche rock’ı ile büyüdüm, ve bir de 50’lerin jazz müziği ile. 80’lerin ortasında henüz daha çok gençken hip-hop’ı keşfettim ve bu durum hayatımda büyük bir etki bıraktı. Bu dönemde beni etkileyen birçok müzisyen vardı. Ancak Public Enemy’den Chuck D büyük ihtimalle üzerimde en çok etki bırakanıydı. Bir de Prince Paul var tabii ki ki kendisi benim için dünya üzerindeki en iyi prodüktördü.

“Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.”

Son uzunçaların By Any Beats Necessary’deki iş birliklerinde yeni isimler görüyoruz. Albüme katkı yapacak sanatçıları nasıl seçiyorsun? Sence güzel bir iş birliği için en önemli faktör nedir?

Bir film için oyuncuları seçmek gibi. Öncellikle iyi bir senaryoya ihtiyacınız var. Sonrasında rolleri ve o rolleri canlandırabilecek kişileri hayal ediyorsunuz. Çoğu zaman kayıtlar ortaya çıktıktan sonraki ikinci aşamada fikirlerim ortaya çıkıyor. Yine de değişebilen bir durum. Ünlü bir sanatçı ya da tanınmayan biri olması umurumda olmuyor. Hatta hiç tanınmayan bir sanatçıyla çalışmaktan gurur duyuyorum çünkü bir hazineyi ortaya çıkarmak gibi oluyor:)

Kayıtlarında filmlerden sample’lar duymaya alışığız. Aynı zamanda koyu bir sinefil olduğunu da biliyoruz. Peki, kullandığın filmleri ve diyalogları nasıl seçiyorsun? Filmleri seyrederken mi ilham alıyorsun yoksa sadece kafanda eskilere doğru gidip kayıt aşamasında uygun sample’ı buluyorsun?

Müzik konusunda bahsettiğin süreçte işliyor çoğu zaman. Yani kafamın içinde eskilere doğru gidiyorum ya da yeni bir şey keşfedip onu direk kullanabiliyorum. Film diyalogları konusunda düzenli olmanız gerekiyor. Bu yüzden ben de diyalogları biriktiriyorum. Ancak bunu gittikçe daha da az yapıyorum çünkü hard drive’ım tonlarca diyalogla doldu. Altıncı his gibi. Bir filmi izlediğimde düşünmeme bile gerek kalmıyor çoğu zaman.

Bildiğimiz üzere hikayelere aşırı ilgilisin ve diskografinde çoktan bir konsept albüm var. İleride albümlerinden birini bir filme dönüştürmeyi düşünür müydün? Albümlerinden bir tanesini görsel bir şölene dönüştürme fikri ilgini çekiyor mu?

Emin değilim. Müziğin çağrışım yapabilme gücünü seviyorum. Tıpkı bir kitap gibi…Bence canlı bir performans ya da müzik videosu için görseller yaratmak daha çok tercih edebileceğim bir seçenek. Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.

“İnsanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika.”

Yaptığın müzik tarzından seni etkileyen yeni isimler var mı? Yeni isimleri takip etme fırsatı bulabiliyor musun?

Pek sayılmaz, kibirli gözükmek istemem ama geçmişte de durum aynıydı. İlk albümümü yayımladığımda insanlar Dj Shadow’a referans gösteriyordu. Ona ve ilk iki albümüne + Unkle albümüne saygım sonsuz ama yine de benim için ilham sayılmazlardı. Çünkü biz ikimiz de aynı kuşaktanız. RJD2’ya kendimi daha yakın hissediyorum çünkü ilk albümü benim için gelmiş geçmiş en güzel müzikti. Yine de ilhamlarımın çoğunlukla soul, blues, funk, jazz, OST, Psych rock tarzlarından geldiğini söyleyebilirim. Diğer birçok prodüktör gibi bu iş çoğunlukla kendi materyalini yaratmak ya da diğer olası ilhamları bir adım öteye götürmek. Oh, bu arada ilham almamak etkilenmemek demek değil. Danger Mouse, Adrian Younge, Badbadnotgood, Anderson Paak& birçok diğer sanatçının koyu hayranıyımdır.

Belgeselin In Wax We Trust’da plak dükkanı sahiplerine bir soru soruyorsun. Biz de sana aynı soruyu sormak isteriz: Plak senin için ne ifade ediyor?

Müzikle özel bir bağ, mp3 ya da streaming servislerinden daha içten bir şey. Bir plağın ambalajını sıyırıp, kapağını açıp içindeki notları okumayı seviyorum. Uzun bir süre sahip olduğunuzda bir geçmişinin olması, tıpkı benim gibi, ve bir hikayesinin olması. Bir diğer kendi müziğimle ile ilgili söyleyebileceğim şey yeni albümün ilk plak kopyasını eline alıp “İşte, yaptım!” demek.

Muhabbetimizin sonuna gelirken, daha önce de Türkiye’de performanslarda bulundun. Şu ana kadarki deneyimin nasıldı? Babylon Soundgarden’da yaklaşan konserin için beklentilerimiz ne yönde olmalı?

İstanbul’daki ilk konserimi hatırlıyorum. Dürüst olmak gerekirse varlığından haberdar bile olmadığım birçok insanın yaptığım işlerle bu kadar ilgilendiğini görmek şaşırtıcıydı. Popüler medyadan ya da büyük pazarlama planlarından uzak bağımsız bir sanatçı olduğunuzda insanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika. Sık sık Türkiye’deki hayranlarımdan mesajlar alıyorum ya da onlarla konuşuyorum. Bence benim yaptığım müzikle ilgili dinleyicilerde sağlam bir altyapı var. Bu performans ise benim bu turnedeki son konserim olacak. Grubum bana eşlik edecek konserde. Farklı bir enerji yakalamak için bu konser için bir davulcu ile beraber performans sergileyeceğim. Aynı zamanda bir gitarist, çello sanatçısı- ki kendisi bazı şarkılarda gitar da çalıyor- da bizimle sahnede olacak. Günün sonunda değişik bir rock enerjisi sağlayacağımızı söyleyebilirim. Tabii bir de birkaç görsel efekt var ama onları merak edenlerin gelip görmesi gerekecek:)

Zamanın için teşekkürler. Seni önümüzdeki ay canlı izlemek için sabırsızlanıyoruz. O zamana kadar kendine iyi bak!

Teşekkürler! Ben de sabırsızlanıyorum.

RÖPORTAJ: OKAY TEMİZ

Bu yıl 3-12 Mayıs tarihleri arasında ilki düzenlenen Zorlu Performans Sanatları Merkezi Caz Festival dahilinde sahne alan Okay Temiz’le, 8 Mayıs’ta gerçekleşen Oriental Wind konserinin öncesinde konuşma fırsatı bulduk. Çok uzun yıllar İsveç ve Finlandiya’da yaşamış, farklı kültürlerin müziklerini bir araya getirerek özgün eserlere imza atan sanatçının kariyeri, geçmiş ve gelecek projeleri ve ilgi alanları hakkındaki dopdolu sohbetimiz için buyurun:

 

Merhabalar! Nasılsınız? Nasıl gidiyor hayatınız, nelerle ilgileniyorsunuz son zamanlarda?

İyiyim teşekkür ederim. 15 yılı aşkın süredir bir ritim atölyem var, orada vakit geçiriyorum. Çocuklarla gerçekleştiriyoruz bu atölyeleri gerçekten çok keyifli oluyor. Bazen okullara gidiyoruz, Yalova’da bu atölyeleri gerçekleştirdiğimiz üç okul var. Çocuklar için çok eğitici oluyor. Anaokullarından ortaokula kadar uzanan geniş bir yaş grubuna hitap eden çalışmalar yapıyoruz, Haziran ayı başında hep birlikte kocaman bir konser veriyoruz. Çocuklar çok da güzel çalıyor gerçekten. Genel olarak böyle geçiyor günlerim. Ara sıra da konserlerim oluyor yurt içinde ve yurt dışında.

 

En son Aurora Borealis isimli bir albüm yayınlamıştınız, Oriental Wind projeniz kapsamında. İsimden anlaşıldığı üzere yurt dışında yaşadınız zamanlar müziğinizi, hayata bakış açınızı etkilemiş. Bunun dışında neler etkiledi, şekillendirdi müziğinizi?

Gördüğüm, duyduğum, kokladığım her şeyin etkisi oluyor tabii ki. Kuzey ışıkları gerçekten çok etkileyici bir doğa olayı. İnsan doğada böyle güzellikler görünce öyle ya da böyle ilham alıyor. Toprağa olan sevgim de her yönden etkiledi hayatımı, müziğimi. Çok uzun yıllar toprakla iç içeydim çocukluğumda. Doğaya müzik yapmak bambaşka bir şey. Bu pek tapılmıyor bizim ülkemizde. Eğlence müziği yapılıyor genelde. Halbuki doğadan ilham alıp yapılan müzik artsa bilinçlenecek insanlar. Björk’ü çok takdir ediyorum bu konuda, gerçekten çok ilginç konulara dikkat çekecek şeyler üretiyor. Bunlara ek olarak annemin etkisi büyük, henüz ben karnındayken bana ud çalmış, dünyaya gelmeden bile iç içeymişim müzikle.

 

Enstrümanlara özel bir ilginiz olduğunu ve özel olarak değişik enstrümanlar bulup koleksiyonunuza eklediğinizi duydum. Böyle değişik bir hikayesi olan bir enstrümanınız var mı?

Evet koleksiyon yapmayı seviyorum, en az 200 tane müzik aletim vardır diyebilirim. Bunları ileride müzeleştirerek sergilemek gibi planlarım da var. Koleksiyonun yanı sıra kendi müzik aletlerimi de yapıyorum. Elektronik üzerine de eğitim almıştım, o yüzden elektronik müzik aletleri üretecek kadar teknik bilgiye de sahibim. Uzun süre aletlerle haşır neşir olunca satın alınan aletler tatmin etmemeye başlıyor, standart üretilen aletlerde bile kendine uygun modifikasyonlar yapmak istiyor insan. İlginç hikayeye gelecek olursak, bence hikayeyi oluşturan o enstrümanla geçirdiğin süredir. Zamanında David Bowie, huzur içinde yatsın, kendi icadım olan bir elektronik müzik aletimle turnesi sırasında kendisine katılmamı istemişti. Çok farklı türlerde müzikler yapıyoruz, aylar süren turne boyunca cazdan uzaklaşmak istemediğim için kısmet olmadı ama ne yazık ki.

 

Sizin müziğinizi dinlerken bir görüntüyle bağdaştırmak fikri hiç uzak gelmiyor bana, hiç film müziği bestelediniz mi ya da öyle bir planınız var mı gelecekte?

Eskiden TGRT’de çok kısa sürelerde çekilmiş filmler olurdu onlara müzik yapmam istenirdi bazen, güzel bir şey çıkarmak için filmin çekimi için gereken iki üç günlük süreden daha fazla zaman istediğimde sitem ederlerdi. Ama kolay değil tabii bir filme müzik yapmak, uygun müzisyenleri ve stüdyoyu bulmak gerek, zaman alan şeyler bunlar. Bunun dışında tiyatrolara müzik yaptım hem İsveç’te hem burada. Hatta oyunun müziğinin sahnede yine oyuncular tarafından yapıldığı oyunlar sahneledik. Çok benzeri olmayan zor bir oyun türü bu, çok derinlemesine müzik eğitimi olmayan oyunculara bestelerimizi öğretmemiz gerekiyor. Sonucunda çıkan oyunlar çok keyifli oluyor ama tabii.

 

Başka bir röportajınızda çocuklar için bir müzik programı yapmak istediğinize dair bir şey okudum, bir gelişme var mı bu konuda?

Bu fikrimi gerçekleştirmek üzere çalıştım ama yerel kanalların dikkatini çekemedim ne yazık ki. İsveç’te böyle bir program yapmıştım, ödül bile kazanmıştık bu programla, daha sonrasında Finlandiya’da da gösterildi fakat Türkiye’de bunu gerçekleştirmek kısmet olmadı dediğim gibi. Daha başka projelerim var çocuklarla ritim atölyelerini gerçekleştirmek üzere, onlar için de sponsor ve destek arayışım sürüyor hala.

 

Son olarak 8 Mayıs’taki konserinize nasıl hazırlanalım, neler bekliyor olacak bizi konserde?

Başka bölgelere pek yayılmayıp daha çok İstanbul ağırlıklı kalsa da, şu sıralar caz festivalleri konusunda ülkecek iyiyiz. Zorlu PSM’de böyle bir festival yapıyor bu sene, parçası olacağımız için mutluyuz. Çok sık konser vermiyorum şu sıralar ama konsere katılan dinleyicilerin geldiğine değeceğini söyleyebilirim.

 

RÖPORTAJ: AH! KOSMOS

Pek sevdiğimiz Başak Günak namıdiğer Ah! Kosmos ile en son yaklaşık iki yıl önce, ilk albümü Bastards çıkmadan hemen önce konuşmuştuk. Hazır yeni EP’si Together We Collide da çıkmışken arayı kapatalım dedik. Yeni EP, Mabel Matiz ile birlikte yaptığı Mavi isimli şarkı ve klibi, gelecek planları ve gökyüzü hakkında tadından yenmez bir sohbet çıktı ortaya.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: THE RADIO DEPT.

İsveçli grup The Radio Dept. geçtiğimiz yıl yayınladıkları dördüncü uzunçalar Running Out of Love kapsamında 28 Nisan akşamı Salon IKSV sahnesini şenlendirmeye geliyor. Son albümün geçen senenin en iyi işlerinden biri olmasının yanı sıra The Radio Dept. canlı performansını kaçırmak istemeyeceğiniz bir grup.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: CHASSOL

Konser programlarında büyük isimleri pek sık göremediğimiz şu zamanlarda Zorlu PSM,  12-16 Nisan arası çeşitli mekanlarda onlarca performansla gerçekleşecek olan XJAZZ Festivali kapsamında Chassol konserine ev sahipliği yaparak bir nebze olsun yüreğimize su serpiyor.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GOGO PENGUIN

Piano, davul ve bas gitarla harikalar çıkaran insanlar, GoGo Penguin ile Babylon konseri öncesi kısa bir sohbet etme şansı bulduk. Grubun son albümü Man Made Object, gitarsız bir grup olmak ve tabi ki de Manchester üzerine tatlı bir muhabbet ortaya çıktı. Yeni bir albüm üzerine çalışıyor olmaları da bizden size bir sürpriz olsun.

Merhaba! Nasılsınız?

Çok iyiyiz, teşekkürler! An itibariyle SXSW için Austin’e giden bir uçuştayız. Güne biraz erken başladık dolayısıyla yorgunuz ama iyiyiz!

GoGo Penguin’in hikayesi nedir? Yeni takipçileriniz için bir kez daha GoGo Penguin’i nasıl bir araya getirdiğinizi anlatabilir misiniz?

Manchester’da çaldığımız gruplar aracılığıyla uzun yıllardır tanışıyoruz aslında birbirimizle. 4 yıl kadar önce bir araya gelip müzik yapmaya karar verdik ve hemen uyuştuk. Grubun gideceği yön konusunda hepimizin benzer bir fikri var gibi görünüyordu ama bir yandan da hepimizin farklılıkları, kişisel zevkleri ve fikirleri var. Bence GoGo Penguin’in olduğu şey olmasındaki en önemli etmenlerden biri bu.

Geçen yıl üçüncü albümünüz Man Made Object’i yayınladınız. Albüm süreci nasıldı?

Çok çalışma gerektirdi ve oldukça yorucuydu ama sonuçtan memnunuz. v2.0’daki çalışma şeklimizle bazı benzerlikler vardı ama genel olarak kendimizi ve müziğimizi zorlamaya ve yeni fikirler ve yazım yaklaşımları denemeye çalışıyoruz. Biraz uzak bir geçmiş gibi geliyor, o yüzden detayları hatırlamak zor.

GoGo Penguin şu an müziğe yeni bir grup olarak başlasaydı, bir şeyler daha farklı olur muydu?

Biz her zaman müzisyen olarak (hem bireysel anlamda, hem de grup olarak) kendimizi zorlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla şu an yaptığımız gibi, o an yapmak istediğimiz müziği yapardık. Bizi ve müziğimizi şekillendiren çok fazla etmen olduğu için söylemesi zor tabii ki ama şimdiki gruba bakarsak eminim aynı şekilde yaklaşırdık; içgüdülerimizi dinler ve şu an yapmak istediğimiz müziği yapıyor olurduk.

Grup piyano, bas ve davuldan oluşuyor. Bir gitaristiniz yok. Bu grubu nasıl etkiliyor?

Piyano, bas ve davul kombinasyonuyla yapılabilecek o kadar çok kombinasyon var ki henüz başka bir enstrümanı dahil etme ihtiyacı hissetmedik. Bu kombinasyonla yapabileceğimiz daha çok şey var ve sürekli yeni şeyler deniyoruz dolayısıyla eminim başka enstrümanlar dahil etmeye de ihtiyaç duymadan önce keşfedebileceğimiz çok şey var.

Farklı müzik türlerinde etkileniyorsunuz dolayısıyla yakın zamanda GoGo Penguin’in neler dinlediğini duymak isteriz. Müzik dışında da nelerden etkileniyorsunuz?

Alabildiğimiz her yerden ilham alıyoruz. Edebiyat, tasarım, sinema, bilim, teknoloji, tinsel mevzular… Her yerde bir takım fikirler var; gözlerimizi ve kulaklarımızı açık tutmaya çalışıyoruz. Yeni bir fikrin nereden geleceğini asla bilemezsin. Son zamanlarda oldukça fazla müzik dinliyoruz. Tamamını listelemek zor ama birkaç örnek vermek gerekirse Lorn, Ital Tek, Tim Hecker, Jon Hopkins ve Nils Frahm.

Müziğinizi anlatırken Manchester’dan bahsetmeyi asla atlamıyorsunuz. Manchester sizi nasıl etkiliyor?

Hepimiz uzun süredir Manchester’da yaşıyoruz ve çevrenizin üzerinizde önemli bir etkisi olduğuna eminim; günlük modunuz, çevrenizdeki kültür, arkadaşlarınız ve diğer müzisyenler… Tabii ki Manchester’ın harika bir müzik tarihi var ama aynı zamanda bütün türlerin bir araya geldiği, müzisyenlerin tanıştığı, birlikte çalışıp fikirler paylaştığı harika bir de güncel müzik ortamı var. Her türden müzik yapabilme özgürlüğü her birimizin müzisyen olarak gelişiminde önemli bir rol oynadı.

İstanbul’da pek çok dinleyiciniz var ve pek çok konser verdiniz. Spotify’da İstanbul dinleyici sayısı bakımından 5. sırada. Burada bu kadar sıkı bir bağ kurmayı nasıl başardınız?

Dürüst olmak gerekirse emin değilim. İstanbul’da her zaman harika vakit geçirdik ve hep iyi karşılandık. Konserlerdeki ortam hep çok güzel ve burayı bizim için her zaman geri dönmek isteyeceğimiz bir yer kılıyor. Buradaki gazetecilerden inanılmaz bir destek aldık ve görünen o ki dinleyicilerimiz de müziğimizi yayma konusunda oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Geri dönmek için can atıyoruz!

Yakın zamanda GoGo Penguin’den nasıl projeler beklemeliyiz?

Şu an yeni albümümüz üzerinde çalışıyoruz. Daha ilk zamanları ama şimdiye dek ortaya çıkan şeyler bizi heyecanlandırıyor. Bir yandan da Koyaanisqatsi isimli bir film için yaptığımız müziklerin performanslarını gerçekleştiriyoruz. Eminim ileride daha fazla şey olacak ama şimdilik bunlar bizi meşgul tutmaya yetiyor!

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Rica ederiz! Biz teşekkür ederiz, yakında görüşmek üzere!

*Röportaja katkıları için Suat Akbulut’a teşekkür ederiz.

RÖPORTAJ: SEAFRET

İngiltere’nin küçük bir kasabası Bridlington’da tanıştıktan sonra Londra’ya taşınıp şarkı yazmaya başlayan ikili, Seafret‘in yarısı Harry Draper‘a; kliplerinin sırrını, Ocean klibinde oynayan Maisie Williams’ı ve İstanbul konserini sorduğumuz kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Salon İKSV’de gerçekleşecek konserleri öncesinde okumadan geçmeyin.

Öncelikle nasılsınız? Yeni yıl dilekleriniz ne durumda?

İyiyim. Yeni yıla ulaşabildiğimiz kadar insana şarkılarımızı çalabilmek için çıkabildiğimiz kadar tura çıkma amacıyla başladık. Dürüst olursam da tam olarak bu dileği gerçekleştirmek istemem. Hep ulaşabildiğimiz daha fazla insan olsun isterim.

Farklı bir tanışma hikayeniz var. Bizim için tekrar anlatır mısın?

Jack ile bir açık mikrofon gecesinde tanıştık. Jack ilk defa seyirci karşısında çalıyordu ve ben de oraya babamın country grubunda banjo çalmak için gitmiştim. Jack’in şarkı söylemesini duyunca büyülendim ve direkt onun yanına gittim. Kesinlikle beraber takılmamız gerektiğini söyledim. İkimiz de bu şekle dönüşeceğini tahmin etmiyorduk.

Klipleriniz çok etkileyici ve onları tekrar tekrar izlemeyi çok seviyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Sırrınız nedir?

Her zaman aşikar olanı yapmamaya çalışıyoruz. Her ne kadar şarkılarımızın çoğu aşk ve kayıplarla ilgili olsa da normal ilişkiler üzerinden düşünmemeye çalışıyoruz. Kalıpların dışında bir şeyler düşünmeye çalışıyoruz. Bizim için de eğlenceli bir durum.

Ocean’ın klibinde Game Of Thrones’un Arya’sı Maisie Williams’ı gördük. Peki bu nasıl gerçekleşti?

Klibin senaryosu üzerinde yönetmen Johnathon Entwistle ile beraber çalışıyorduk. Ortaya çıkan şeyden mutlu olunca yönetmenimiz bir kaç oyuncuya senaryoyu attı. Maisie Williams’ın kabul edeceğini öngörmüyorduk açıkçası ama kabul etti. 2 hafta sonra Doğu Londra’da bir sette klibi çekiyorduk. Çılgın bir andı.

Geçtiğimiz yıl ilk albümünüz Tell Me It’s Real’ı yayınladınız. Bu süreç sizin açınızdan nasıl geçti?

Üzerinde 2 yıldan fazla bir süre harcadığımız bir kayıt süreci oldu. Şarkıları yazmaktan başlayıp son rötuşlarını yapana kadar hep ağırdan aldık. Şarkılarımızı bütün dünyaya dinletmeden önce bize doğru hissettirmesi için üzerinde çok zaman harcadık. Albüm bitti dediğimiz an bizim için ürkütücü bir andı.

Tura çıktığınız zaman hangi şehri daha çok özlüyorsunuz? Londra mı Bridlington mu?

Benim için Bridlington. Tura çıkmak çok yorucu ve turun sonundan her zaman kırsal bir yere dönmek dinlenmek açısından daha iyi.

İstanbul’daki ilk konseriniz olacak. Peki daha önce İstanbul’da bulundunuz mu? Beklentileriniz ne?

Hayır, İstanbul’a da ilk defa geliyoruz. Şehriniz resimlerden güzel gözüküyor ve kesinlikle keşfetmek için zaman ayıracağız.

Konserinize gelecek insanlara ne tavsiye edersiniz? O gece neler göreceğiz ve duyacağız?

Her çıktığımız konserde eğlenebildiğimiz kadar eğlenmeye çabalıyoruz. Tell Me It’s Real albümünden şarkılar çalacağımız gibi birkaç yeni parça da çalacağız. Bir de konser sonrası gelen herkesle tanışmaya can atıyoruz.

 

RÖPORTAJ: KAT FRANKIE

Avusturalya kökenli bir müzisyen olan Kat Frankie, 2004’te Sydney‘den Berlin‘e taşınmış ve 6 yaşından beri kendisine en çok mutluluk veren şey olan kendi müziğini yapmaya burada devam ediyor. İlk albümü Pocket Knife‘ın ardından iki yıl arayla The Dance of A Stranger Heart ve Please Don’t Give Me What I Want albümlerini yayınlayan ve kendisini yakından takip etmemiz gerektiğine bizi ikna eden Kat Frankie, sahnedeki duruşuyla da özellikle etkileyici bulunan müzisyenlerden. Kendiniz de bunu canlı olarak deneyimlemek isterseniz, 24 ve 25 Şubat akşamları Salon performansını kaçırmayın. Öncesinde bu yaz ne yapmış, yeni albümü ne zaman çıkacakmış, solo kariyeri dışında neler yapıyormuş gibi merak edebileceğiniz her şey için ise sizi röportajımıza alalım. Buyurun:

Müzik kariyerine nasıl başladın? Ne zaman bunun gerçekten hayatın boyunca yapmak istediğin şey olduğuna karar verdin?

Bütün hayatım boyunca şarkı yazdım ve söyledim, ama buna gerçek bir “kariyer” olarak başlayışım 2004’te Berlin’e taşınmama dayanıyor. Bir sürü harika müzisyen ve şarkı yazarıyla tanıştım, herkes çok destekleyiciydi, ilk kez o sıralar belki de bu işi tam zamanlı yapmaya başlamalıyım diye düşündüm.

Avusturalyalısın ama 10 yılı aşkın bir süredir Almanya’da yaşıyorsun. Seni taşınmaya teşvik eden ne oldu? Yaşadığın şehir ise bütün dünyaca zengin müzik sahnesiyle tanınan Berlin, bu kültür senin müziğini nasıl etkiliyor?

Başta Berlin’de kalmayı planlamamıştım ama bu kadar çok sanatçı ve müzisyenle aynı şehirde yaşamak gerçekten çok ilham verici. Burada sürekli üreten ve yeni fikirler sunan bir camia var ve onlarla birlikteyken benim de içimden aynı şeyi yapmak geliyor.

“Protected”ı Stockholm’e kadar götürememiş olsanız da Keøma’nın albümü büyük bir başarıydı. Bize bu albümü yaratış sürecinden biraz bahseder misin? Eurovision öncesi deneyiminiz nasıldı?

Keøma’nın albümü Chris Klopfer’la eğlencesine yaptığımız bir şeydi aslında. Bir yıl boyunca birbirimize dosyalar yolladık ve sonra benim evimdeki stüdyomda kaydettik parçaları. Bu kadarını biz de beklememiştik, Almanya’nın Eurovision parçası için ön elemelere seçilmeyi ise hiç beklemezdik açıkçası. Yine de çok eğlenceli bir tecrübeydi!

2016’nın başında, Get Well Soon ile birlikte bir soundtrack albümü yayınladınız. Bu fikir nasıl hayata geçti? Yeni soundtrack planların var mı?

Olli Schulz’un grubunda gitar çalıyorum. Kendisi çok komik ve eğlenceli biri. Yeni bir televizyon projesine başlıyordu ve yeni müziklere ihtiyaçları vardı. Get Well Soon çoktan ana jeneriği yazmıştı, benim işim de arkaplanda çalacak müzikleri yapmaktı. Sonuç olarak Get Well Soon benim parçalarıma yeni enstrümanlar ekledi, ben de onunkilere vokal ekledim.

Geçtiğimiz yaz sadece erkek sanatçılardan oluşan bir line-up’a sahip bir festivalde sahne almayı reddettin. İnsanların tepkileri nasıldı, beklediğin gibi miydi? Sana destek olunmasını beklemiş miydin?

Sadece daha net olsun diye söylüyorum: Festivale sunucu olarak davet edilmiştim, ben de line-up’ta yer almıyordum yani. Bu demek oluyor ki sadece grupları tanıtacak ve sahneye davet edecektim – müzik yapmayacaktım.  Festival %100 erkek gruplarla anlaşmıştı bu iş için ve onları sunmak için de bir kadını. Bunun hakkında Facebook’ta yazdığımda gerçekten olumlu yaklaşmaya çalıştım. Kimseyi suçlamamaya çalıştım ama insanlar da festivallerde neler oluyor görsün istedim. Gördüğüm tepki beklediğimden çok daha iyiydi; bir sürü grup bunun hakkında konuşuyordu ve oldukça destekleyiciydiler. İnsanlar kadın müzisyenleri de line-uplarına dahil etmek istediklerini ama bulmakta zorlandıklarını belirttiler sıkça. Gerçekten bir sürü harika erkek müzisyen var şüphesiz, ama ben daha fazla kadını enstrüman çalarken ve müzik yaparken görmek istiyorum, böylece herkes için daha fazla müzik olacak günün sonunda.

Gelecek planların neler, yeni albümünü ne zaman dinleyeceğiz?

İstanbul dönüşü, grubumla Almanya içi bir turda olacağım. Bu bittiğinde ise Berlin’e dönecek ve albümümü tamamlayacağım. Sene sonuna hazır olur diye umuyorum.

İstanbul’a gelmiş miydin daha önce? Bu ziyaretin için planların nedir? Konserde neler dinleyeceğiz, nasıl hazırlanmamızı istersin?

İstanbul’u ziyaret etme fırsatım hiç olmamıştı. Konser bir sürü şeyin karışımı olacak. Tabii ki loop station’ımla birlikte geliyorum, kocaman bir şarkı karışımıyla çıkacağım karşınıza. Biraz eğlence ve biraz da dram olacak.

RÖPORTAJ: THE DEARS

Bu yıl Times Infinity Volume Two isimli yeni albümlerini yayınlayacak olan 20 yıllık indie rock efsanesi The Dears, yaklaşık 1 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’da. Bu Cumartesi, yani 11 Şubat’ta, Salon İKSV‘de izleyeceğimiz The Dears ile konser öncesi ufak bir röportaj gerçekleştirdik. Sorular bizden, cevaplar ikilinin bir yarısı Natalia Yanchak’tan.

(daha&helliip;)