RETORİK

RÖPORTAJ: HVOB

Geçtiğimiz sene Sonar’ın ilk İstanbul ayağında sahne alan ve en beğenilen isimlerden biri olan HVOB’u, Winston Marshall ile işbirliği yaptığı yeni albümü SILK‘in turnesi kapsamında ikinci kez Zorlu Performans Sanatları Merkezi ev sahipliğinde tekrar izleme fırsatı bulacağız. 27 Ekim‘de gerçekleşecek olan, önceki turneden farklı sürprizler içerecek kaçırılmayacak performans için hazırlığınızı röportajımızla yapın:

Nasılsınız, turneniz nasıl gidiyor?

İyiyiz, teşekkürler! SILK turnesinin ikinci ayağına henüz başladık, ilki Nisan ayındaydı ve tüm konserler sold-out oldu, bizim için müthiş bir şeydi bu. O yüzden turnenin ikinci ayağını yapmaya karar verdik ve tekrar İstanbul’a geleceğimiz için de çok mutluyuz.

Üçüncü albümünüz SILK’i geçtiğimiz bahar yayınladınız. Albümün hayata geçiş süreci nasıldı?

Bu albüm Winston Marshall ile ortak projemizdi. Bir nevi yan projeydi bizim için. Winston ile birbirimize birkaç demo yolladık ve aramızdaki uyumu fark etmemiz hiç de uzun sürmedi. Başta birlikte bir-iki şarkı yapmak istemiştik sadece, ama süreç o kadar keyifli geçti ki sonucunda ortaya koca bir albüm çıktı. SILK bizim için hem yaratıcı bir yolculuk hem bir işbirliği hem de bir yan proje diyebiliriz ve insanların bunu anlaması bizi çok mutlu etti.

Peki Winston Marshall ile çalışma fikri nasıl ortaya çıktı? Ufukta yeni işbirlikleri var mı?

Bir gün bize bir e-posta yolladığını gördük ve sahte olduğunu düşündük. Bir-iki hafta sonra bir e-posta daha aldık ve bu sefer gerçekten de onun olduğunu anladık. Yaptığımız müziği çok sevdiğini ve birlikte çalışmak istediğini yazmıştı. Birbirimize karşılıklı demolar yollamaya başladık. Stüdyomuza ziyarete de geldi. Onunla birlikte çalışmak aklımızın ucundan bile geçmezdi ama SILK’ı bu kadar özel, eşsiz ve ilginç kılan da bu oldu: Winston ile birbirimizden çok ama çok farklıyız çünkü. Ufukta yeni bir işbirliği ise şimdilik yok.

Yeni şarkılar üzerinde çalışıyor musunuz? Üçüncü albümünüzden neler beklemeliyiz? Ne zaman yayınlamayı düşünüyorsunuz, bir planınız var mı?

Sürekli yeni şarkılar üzerinde çalışıyoruz ama stüdyoya asıl tur bittikten sonra döneceğiz. Winston ile yaşadığımız deneyim eşsizdi ama Paul ile ben, tekrar işbirliği olmadan HVOB olarak müzik yapmak için de sabırsızlanıyoruz. Şimdilik ne zaman yeni bir şeyler yayınlayacağımızı bilmiyoruz ama en kısa zamanda yeni bir EP yayınlamayı çok istiyoruz.

Avusturya’nın müzik sahnesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Avusturya çıkışlı olmak müziğinizi etkiledi mi? Takip ettiğiniz, etkilendiğiniz Avusturyalı müzisyenler var mı?

Avusturya’nın ya da Viyana’nın müziğimizi herhangi bir şekilde etkilediğini düşünmüyorum. Şahsen ülkeme çok aşığım da diyemem doğrusu. Evet Avusturyalı çok iyi gruplar var ama Türkiye’de de, ABD’de de, Endonezya’da da çok çok başarılı müzisyenler var 😊

Sizleri geçen sene Sonar İstanbul’da izledik, üstelik festivalin en çok beklenen isimlerindendiniz. Sizin için nasıl bir deneyimdi bu? Bu sefer planlarınız neler?

İstanbul’da müthiş bir şekilde karşılandık, bu bizi o kadar mutlu etti ki anlatamam. Ne zaman gelsek insanlar bizi çok sıcak karşılıyor, sanki çok uzun zamandır birbirimizi tanıyormuşuz gibi hissediyoruz 😊 Ne yazık ki hiçbir zaman şehri gezmeye vaktimiz olmadı, programımız hep çok sıkışıktı. Bu sefer şehri gezmeyi çok istiyoruz!

Peki Türkiye’deki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Konseri sabırsızlıkla bekliyoruz. Daha önce burada verdiğimiz konserlerden çok daha farklı olacağını söyleyebiliriz, ilk defa Türkiye’deki bir konserimize tüm görsellerimiz ve ışık gösterilerimizle geliyoruz. Çok özel bir konser sizleri bekliyor diyebiliriz 😊

RÖPORTAJ: TIMBER TIMBRE

4 Ekim’de Garanti Caz Yeşili kapsamında Babylon’da sahne alacak Montrealli grup Timber Timbre ile sohbet ettik, İstanbul’daki ikinci performansları öncesinde hiç olmadıkları kadar karanlık duyulan albümleri “Sincerely, Future Pollution”dan bahsettik, gelecek planlarını sorduk. Kaçırılmayacak bir performans olacak gibi görünüyor, buyurun:

Merhaba, nasılsınız? Turne nasıl gidiyor, tekrar yolda olmak nasıl bir duygu?

Merhaba yolda olmak çok güzel turnede olmayı çok seviyoruz, şarkılarımızı canlı çalmak bize çok büyük bir enerji veriyor, bunun için yaşıyoruz diyebilirim.


Nispeten daha romantik ve neşeli önceki albümlerinize kıyasla “Sincerely, Future Pollution” çok daha karanlık ve kasvetli. Yapmaya çalıştığınız bu muydu, sonunda elde ettiğiniz şey baştaki planınızla örtüşüyor mu? Sizi böyle karanlık ve distopik bir album yapmaya iten neydi, albümün arkasındaki fikirlerden biraz bahseder misiniz?

LCD Soundsystem, Chemical Brothers ve Oasis karışımı havalı bir şeyler yapmaya çalışıyorduk ama şımarık zavallı herifler olduğumuz için onun yerine bunu yaptık ki salak değilseniz çok daha ilginç olduğunu görürsünüz bence.


Montreal’de oldukça zengin bir yerel müzik sahnesi var, bunun bir parçası olmak sizi en başından beri nasıl etkiliyor?

Montreal’in Rock’n Roll sahnesinden birçok ismi henüz dünyaca tanınmadan önce bile takip ediyordum. Torngat and Sean Nicholas Savage, Mozart’s Sister, Patrick Watson, Avec pas D’casque, Les Troubles, Blood And Glass ve Black Le Gary takip ettiğim ve sevdiğim isimler. Tam içinde olan benim bile takip etmekte zorlandığım kadar fazla, sürekli iletişim ve iş birliği içinde olan eşsiz müzisyenler/gruplar var burada.


Albümü Paris’te, La Frette Studios’da kaydettiniz. Bu değişiklik size ne gibi yenilikler sundu? Bu konum değişikliği sizi nasıl etkiledi?

La Frette Studios benim için Disneyland gibiydi. Profesyonel bir stüdyo tecrübemiz olmadığı için La Frette’in koleksiyonu bize çok şaşırtıcı geldi, değişik synthler, gitarlar ve daha bir sürü şey. Oldukça konforlu ve büyülü bir yerdi. Oradan hiç ayrılmasak olurmuş gibi hissettik ve hissettirildik. Harika yemekler yedik ve içtik, yine de işimize bütün dikkatimizi verebildik ve iki hafta kadar bir sürede kayıtlar elimizdeydi.


Her albümde müziğinize yeni elementler katıp bambaşka şeyler ortaya çıkarıyorsunuz, yeni albüm için planlarınız nedir? Yeni bir şeyler üzerinde çalışmaya başladınız mı? Timber Timbre’yi turneden sonra neler bekliyor?

Açıkçası gelecek için plan yapacak bir anımız bile olmadı. Bu yeni albümle birlikte alışmamız gereken çok fazla yeniliğe maruz kaldık. Bu durumun baskısı yeni ilhamlar için pek zaman ve enerji bırakmıyor. Ama yine de caz bekleyebilirsiniz diyebilirim, ya da country.


Daha önce İstanbul’a gelmiştiniz, tecrübeniz nasıldı? Bu seferki planlarınız nedir? Seyircilerinizin nasıl olmasını umuyorsunuz? Konseriniz için nasıl hazırlanalım?

Sahneye solo olarak çıktığım ilk ve tek İstanbul konserimizi çok sevmiştim. Çok iyi gitmişti diye düşünüyorum, kalabalık şaşırtıcı bir şekilde çok sıcak ve katılımcıydı. Bu kez çok daha gürültülü bir konser olacak ve dans etmek zorunlu.  Telefonlarınızı da kapalı tutarsanız konserden daha çok zevk alırsınız, Instagram gerçekten çok sıkıcı ve bence birlikte çalışırsak bu popülariteyi yok edebiliriz, özleyeceğimizi hiç sanmıyorum.

Teşekkürler!

RÖPORTAJ: FLUNK

2000 yılında Anja Oyen Vister, Jo Bakke, Ulf Nygaard ve Erik Ruud dörtlüsü tarafından kurulan ve o zamandan beri 7 albüme ve neredeyse orijinali kadar popüler olmuş çok sayıda covera imza atan Flunk, geçtiğimiz senelerde sold out olan konserlerinin ardından bir kez daha Salon‘da sahne alıyor. Üstelik bu kez 29 Eylül‘de kendilerini yeni albümleri “Chemistry and Math”in yayımlanmasının hemen ardından izlemenin heyecanını yaşayacağız. Bu vesileyle grupta prodüktör rolünü üstlenen Ulf Nygaard’a aklımızdakileri sorduk, çok severek dinlediğimiz dörtlüyü biraz daha yakından tanımaya çalıştık. Buyurun:

Merhaba! Nasılsınız, günleriniz nasıl geçiyor?

Merhabalar. İyiyim! Hepimiz iyiyiz. Yeni albümün yayımlanışı için hazırlanıyoruz ve her şey yolunda gidiyor gibi görünüyor. Yeni şarkılarımız hakkında olumlu dönüşler aldık. Istanbul konserimiz için de provalara başladık. Istanbul’u çok seviyoruz, oradaki dinleyici kitlemiz gerçekten en iyisi! Konserlerde sanki bir aile buluşmasındaymışız gibi hissediyoruz.

Geçtiğimiz yıl çıkış albümünüz 15 yaşına girdi. Nasıl hissediyorsunuz, projenizin bu kadar büyümesini bekler miydiniz o zamanlar?

Hiçbir beklentimiz yoktu aslında. Bu kadar çok albüm yapmayı, ilk albümüzden 15 yıl sonra Istanbul’da sahne almayı hayal bile edemezdik. Bana hala tuhaf gelen bir şekilde grup olarak sanki aynı ailedenmişiz gibi hissediyoruz, birlikte çok şey yaşadık ve artık neredeyse gereğinden fazla tanıyoruz birbirimizi. 🙂

“Petrified”ı dinledik ve albümün geri kalanı için çok heyecanlıyız. Eminiz bu albüm de diğer albümleriniz kadar başarılı olacak fakat sizce bu albüm hangi açıdan diğerlerinden farklı oldu? Albümün yaratılış aşaması nasıl geçti?

Önceki işlerimizden çok farklı olduğunu düşünmüyorum, umarım bu durum albümü beklendik ya da sıkıcı yapmaz. Bence “Personal Stereo”dan beri yaptığımız en iyi albüm; sound’u tam da istediğimiz gibi oldu, yaylılara biraz daha odaklanmamız gerektiğini düşündük ve bu albüme hoş bir hava kattı. Yapım süreci oldukça uzundu, ben daha çok “producer” rolündeyim, diğerleri ise kayıtlarını upload ediyorlar. Stüdyo’ya girme aşamasını atladık, her şeyi ayrı ayrı yaptık, bu yöntem bizim için iyi işliyor. Flunk bir kolektif olarak müzik yapıyor, hepimiz bir şeyler katıyoruz ve kimse birbirinin katkısına karışmıyor.

Bir röportajınızda turne sırasında gittiğiniz ülkelerin çoğunda Norveç’te olduğunuzdan daha ünlü olduğunuzu söylemişsiniz, niçin böyle olduğunu düşünüyorsunuz peki?

Tam sebebini bilmek zor. Sanırım Norveç’te müzik basınının işleyiş biçiminden ötürü, insanlar yeni isimlerin peşinde. Biz de çok umursamıyoruz açıkçası. Dünyanın her bir yanından daha sadık dinleyicilere sahip olmak çok daha eğlenceli. Istanbul’a gelebiliyorsak ve burada şarkılarımızı çaldığımızda dinleyicilerimiz baştan sona eşlik edebiliyorsa bu çok daha tatmin edici bizce.

Zaman zaman Facebook sayfanız üzerinden playlistler paylaşıyorsunuz. Bunlardan hangisinin daha sıklıkla dinliyorsunuz şu sıralar, ya da bizimle paylaşabileceğiniz yeni bir liste var mı?

Ben Spotify’daki “Stuff we like” playlistimizi çok dinliyorum. İnsanlara sevdiğimiz şeylerden bahsetmek yaptığımız işin bir parçası aslında, bunu daha çok yapmamız gerektiğini de hatırlattı bunu söylemek aslında. Çoğu şarkımız sevdiğimiz şarkılardan, kelimlerden, cümlelerden esinlenerek ortaya çıkıyor. Bu bahsettiğim playlist’te de esinlendiğimiz birçok şarkıyı bulmanız mümkün.

İstanbul’a pek çok kez geldiniz ve burada büyük bir kitleniz var. En çok hangi dinleyici tipini seviyorsunuz bilmek isteriz. 🙂 Konseriniz için nasıl hazırlanalım, bizi neler bekliyor?

Başta da dediğim gibi İstanbul kitlemiz en iyisi! 🙂 Oradaki bütün konserlerimiz gerçekten büyük keyif veriyor bize. Çok sıcak ve rahat bir atmosferi var, sanki sevgilimiz için çalıyormuşuz gibi hissediyoruz. Umarım dinleyicilerimize de aynı hisleri aktarabiliyoruzdur. Bu sefer müzik daha hareketli olacak, çok daha fazla ses ve gürültü duyacaksınız. Nedendir bilmem böyle bir yola girdi müziğimiz provalar sırasında. Yani birazcık şaşırmaya hazır olun! 🙂

Teşekkürler!

RÖPORTAJ: WAX TAILOR

Duymayanlar için müjdemizi verelim: Wax Tailor Babylon Soundgarden kapsamında bir daha Türkiye’ye geliyor. Konsept uzunçalar kavramını bize yeniden seven, son albümü By Any Beats Necessary ile bir kere daha gönüllerimize taht kuran müzisyenle konser öncesi biraz lafladık. Fransız prodüktörün ilhamlarını, iş birliklerini ve tabii ki yaklaşan konseri hakkındaki detayları merak edenleri şöyle alalım:

Merhaba! Hayat nasıl gidiyor? Önümüzdeki ay yeniden Türkiye’de olacağın için heyecanlı mısın?

Hayat güzel gidiyor. Efsane bir turneden çıktım ve evet, sonunda yeniden Türkiye’de olacağım için fazlasıyla heyecanlıyım.

Fransız kültürü genellikle yumuşak romantik tınılarla eşleştirilmekte. 6 ay Paris’te yaşama fırsatı buldum ve gözlemlerime göre orada da fazlasıyla geniş bir hip-hop ve rap sahnesi var. Şu anda daha çok American tınılarından etkileniyor olsan da kariyerinin başında Fransız müzik sahnesi müziğine nasıl bir etki bırakmıştı? Özellikle müzisyen olmak için sana ilham veren özel bir an var mıydı?

Müzikal açıdan ilhamımı genellikle Birleşik Devletler’den ve İngiltere’den alıyorum. 60’ların pop é psyche rock’ı ile büyüdüm, ve bir de 50’lerin jazz müziği ile. 80’lerin ortasında henüz daha çok gençken hip-hop’ı keşfettim ve bu durum hayatımda büyük bir etki bıraktı. Bu dönemde beni etkileyen birçok müzisyen vardı. Ancak Public Enemy’den Chuck D büyük ihtimalle üzerimde en çok etki bırakanıydı. Bir de Prince Paul var tabii ki ki kendisi benim için dünya üzerindeki en iyi prodüktördü.

“Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.”

Son uzunçaların By Any Beats Necessary’deki iş birliklerinde yeni isimler görüyoruz. Albüme katkı yapacak sanatçıları nasıl seçiyorsun? Sence güzel bir iş birliği için en önemli faktör nedir?

Bir film için oyuncuları seçmek gibi. Öncellikle iyi bir senaryoya ihtiyacınız var. Sonrasında rolleri ve o rolleri canlandırabilecek kişileri hayal ediyorsunuz. Çoğu zaman kayıtlar ortaya çıktıktan sonraki ikinci aşamada fikirlerim ortaya çıkıyor. Yine de değişebilen bir durum. Ünlü bir sanatçı ya da tanınmayan biri olması umurumda olmuyor. Hatta hiç tanınmayan bir sanatçıyla çalışmaktan gurur duyuyorum çünkü bir hazineyi ortaya çıkarmak gibi oluyor:)

Kayıtlarında filmlerden sample’lar duymaya alışığız. Aynı zamanda koyu bir sinefil olduğunu da biliyoruz. Peki, kullandığın filmleri ve diyalogları nasıl seçiyorsun? Filmleri seyrederken mi ilham alıyorsun yoksa sadece kafanda eskilere doğru gidip kayıt aşamasında uygun sample’ı buluyorsun?

Müzik konusunda bahsettiğin süreçte işliyor çoğu zaman. Yani kafamın içinde eskilere doğru gidiyorum ya da yeni bir şey keşfedip onu direk kullanabiliyorum. Film diyalogları konusunda düzenli olmanız gerekiyor. Bu yüzden ben de diyalogları biriktiriyorum. Ancak bunu gittikçe daha da az yapıyorum çünkü hard drive’ım tonlarca diyalogla doldu. Altıncı his gibi. Bir filmi izlediğimde düşünmeme bile gerek kalmıyor çoğu zaman.

Bildiğimiz üzere hikayelere aşırı ilgilisin ve diskografinde çoktan bir konsept albüm var. İleride albümlerinden birini bir filme dönüştürmeyi düşünür müydün? Albümlerinden bir tanesini görsel bir şölene dönüştürme fikri ilgini çekiyor mu?

Emin değilim. Müziğin çağrışım yapabilme gücünü seviyorum. Tıpkı bir kitap gibi…Bence canlı bir performans ya da müzik videosu için görseller yaratmak daha çok tercih edebileceğim bir seçenek. Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.

“İnsanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika.”

Yaptığın müzik tarzından seni etkileyen yeni isimler var mı? Yeni isimleri takip etme fırsatı bulabiliyor musun?

Pek sayılmaz, kibirli gözükmek istemem ama geçmişte de durum aynıydı. İlk albümümü yayımladığımda insanlar Dj Shadow’a referans gösteriyordu. Ona ve ilk iki albümüne + Unkle albümüne saygım sonsuz ama yine de benim için ilham sayılmazlardı. Çünkü biz ikimiz de aynı kuşaktanız. RJD2’ya kendimi daha yakın hissediyorum çünkü ilk albümü benim için gelmiş geçmiş en güzel müzikti. Yine de ilhamlarımın çoğunlukla soul, blues, funk, jazz, OST, Psych rock tarzlarından geldiğini söyleyebilirim. Diğer birçok prodüktör gibi bu iş çoğunlukla kendi materyalini yaratmak ya da diğer olası ilhamları bir adım öteye götürmek. Oh, bu arada ilham almamak etkilenmemek demek değil. Danger Mouse, Adrian Younge, Badbadnotgood, Anderson Paak& birçok diğer sanatçının koyu hayranıyımdır.

Belgeselin In Wax We Trust’da plak dükkanı sahiplerine bir soru soruyorsun. Biz de sana aynı soruyu sormak isteriz: Plak senin için ne ifade ediyor?

Müzikle özel bir bağ, mp3 ya da streaming servislerinden daha içten bir şey. Bir plağın ambalajını sıyırıp, kapağını açıp içindeki notları okumayı seviyorum. Uzun bir süre sahip olduğunuzda bir geçmişinin olması, tıpkı benim gibi, ve bir hikayesinin olması. Bir diğer kendi müziğimle ile ilgili söyleyebileceğim şey yeni albümün ilk plak kopyasını eline alıp “İşte, yaptım!” demek.

Muhabbetimizin sonuna gelirken, daha önce de Türkiye’de performanslarda bulundun. Şu ana kadarki deneyimin nasıldı? Babylon Soundgarden’da yaklaşan konserin için beklentilerimiz ne yönde olmalı?

İstanbul’daki ilk konserimi hatırlıyorum. Dürüst olmak gerekirse varlığından haberdar bile olmadığım birçok insanın yaptığım işlerle bu kadar ilgilendiğini görmek şaşırtıcıydı. Popüler medyadan ya da büyük pazarlama planlarından uzak bağımsız bir sanatçı olduğunuzda insanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika. Sık sık Türkiye’deki hayranlarımdan mesajlar alıyorum ya da onlarla konuşuyorum. Bence benim yaptığım müzikle ilgili dinleyicilerde sağlam bir altyapı var. Bu performans ise benim bu turnedeki son konserim olacak. Grubum bana eşlik edecek konserde. Farklı bir enerji yakalamak için bu konser için bir davulcu ile beraber performans sergileyeceğim. Aynı zamanda bir gitarist, çello sanatçısı- ki kendisi bazı şarkılarda gitar da çalıyor- da bizimle sahnede olacak. Günün sonunda değişik bir rock enerjisi sağlayacağımızı söyleyebilirim. Tabii bir de birkaç görsel efekt var ama onları merak edenlerin gelip görmesi gerekecek:)

Zamanın için teşekkürler. Seni önümüzdeki ay canlı izlemek için sabırsızlanıyoruz. O zamana kadar kendine iyi bak!

Teşekkürler! Ben de sabırsızlanıyorum.

RÖPORTAJ: OKAY TEMİZ

Bu yıl 3-12 Mayıs tarihleri arasında ilki düzenlenen Zorlu Performans Sanatları Merkezi Caz Festival dahilinde sahne alan Okay Temiz’le, 8 Mayıs’ta gerçekleşen Oriental Wind konserinin öncesinde konuşma fırsatı bulduk. Çok uzun yıllar İsveç ve Finlandiya’da yaşamış, farklı kültürlerin müziklerini bir araya getirerek özgün eserlere imza atan sanatçının kariyeri, geçmiş ve gelecek projeleri ve ilgi alanları hakkındaki dopdolu sohbetimiz için buyurun:

 

Merhabalar! Nasılsınız? Nasıl gidiyor hayatınız, nelerle ilgileniyorsunuz son zamanlarda?

İyiyim teşekkür ederim. 15 yılı aşkın süredir bir ritim atölyem var, orada vakit geçiriyorum. Çocuklarla gerçekleştiriyoruz bu atölyeleri gerçekten çok keyifli oluyor. Bazen okullara gidiyoruz, Yalova’da bu atölyeleri gerçekleştirdiğimiz üç okul var. Çocuklar için çok eğitici oluyor. Anaokullarından ortaokula kadar uzanan geniş bir yaş grubuna hitap eden çalışmalar yapıyoruz, Haziran ayı başında hep birlikte kocaman bir konser veriyoruz. Çocuklar çok da güzel çalıyor gerçekten. Genel olarak böyle geçiyor günlerim. Ara sıra da konserlerim oluyor yurt içinde ve yurt dışında.

 

En son Aurora Borealis isimli bir albüm yayınlamıştınız, Oriental Wind projeniz kapsamında. İsimden anlaşıldığı üzere yurt dışında yaşadınız zamanlar müziğinizi, hayata bakış açınızı etkilemiş. Bunun dışında neler etkiledi, şekillendirdi müziğinizi?

Gördüğüm, duyduğum, kokladığım her şeyin etkisi oluyor tabii ki. Kuzey ışıkları gerçekten çok etkileyici bir doğa olayı. İnsan doğada böyle güzellikler görünce öyle ya da böyle ilham alıyor. Toprağa olan sevgim de her yönden etkiledi hayatımı, müziğimi. Çok uzun yıllar toprakla iç içeydim çocukluğumda. Doğaya müzik yapmak bambaşka bir şey. Bu pek tapılmıyor bizim ülkemizde. Eğlence müziği yapılıyor genelde. Halbuki doğadan ilham alıp yapılan müzik artsa bilinçlenecek insanlar. Björk’ü çok takdir ediyorum bu konuda, gerçekten çok ilginç konulara dikkat çekecek şeyler üretiyor. Bunlara ek olarak annemin etkisi büyük, henüz ben karnındayken bana ud çalmış, dünyaya gelmeden bile iç içeymişim müzikle.

 

Enstrümanlara özel bir ilginiz olduğunu ve özel olarak değişik enstrümanlar bulup koleksiyonunuza eklediğinizi duydum. Böyle değişik bir hikayesi olan bir enstrümanınız var mı?

Evet koleksiyon yapmayı seviyorum, en az 200 tane müzik aletim vardır diyebilirim. Bunları ileride müzeleştirerek sergilemek gibi planlarım da var. Koleksiyonun yanı sıra kendi müzik aletlerimi de yapıyorum. Elektronik üzerine de eğitim almıştım, o yüzden elektronik müzik aletleri üretecek kadar teknik bilgiye de sahibim. Uzun süre aletlerle haşır neşir olunca satın alınan aletler tatmin etmemeye başlıyor, standart üretilen aletlerde bile kendine uygun modifikasyonlar yapmak istiyor insan. İlginç hikayeye gelecek olursak, bence hikayeyi oluşturan o enstrümanla geçirdiğin süredir. Zamanında David Bowie, huzur içinde yatsın, kendi icadım olan bir elektronik müzik aletimle turnesi sırasında kendisine katılmamı istemişti. Çok farklı türlerde müzikler yapıyoruz, aylar süren turne boyunca cazdan uzaklaşmak istemediğim için kısmet olmadı ama ne yazık ki.

 

Sizin müziğinizi dinlerken bir görüntüyle bağdaştırmak fikri hiç uzak gelmiyor bana, hiç film müziği bestelediniz mi ya da öyle bir planınız var mı gelecekte?

Eskiden TGRT’de çok kısa sürelerde çekilmiş filmler olurdu onlara müzik yapmam istenirdi bazen, güzel bir şey çıkarmak için filmin çekimi için gereken iki üç günlük süreden daha fazla zaman istediğimde sitem ederlerdi. Ama kolay değil tabii bir filme müzik yapmak, uygun müzisyenleri ve stüdyoyu bulmak gerek, zaman alan şeyler bunlar. Bunun dışında tiyatrolara müzik yaptım hem İsveç’te hem burada. Hatta oyunun müziğinin sahnede yine oyuncular tarafından yapıldığı oyunlar sahneledik. Çok benzeri olmayan zor bir oyun türü bu, çok derinlemesine müzik eğitimi olmayan oyunculara bestelerimizi öğretmemiz gerekiyor. Sonucunda çıkan oyunlar çok keyifli oluyor ama tabii.

 

Başka bir röportajınızda çocuklar için bir müzik programı yapmak istediğinize dair bir şey okudum, bir gelişme var mı bu konuda?

Bu fikrimi gerçekleştirmek üzere çalıştım ama yerel kanalların dikkatini çekemedim ne yazık ki. İsveç’te böyle bir program yapmıştım, ödül bile kazanmıştık bu programla, daha sonrasında Finlandiya’da da gösterildi fakat Türkiye’de bunu gerçekleştirmek kısmet olmadı dediğim gibi. Daha başka projelerim var çocuklarla ritim atölyelerini gerçekleştirmek üzere, onlar için de sponsor ve destek arayışım sürüyor hala.

 

Son olarak 8 Mayıs’taki konserinize nasıl hazırlanalım, neler bekliyor olacak bizi konserde?

Başka bölgelere pek yayılmayıp daha çok İstanbul ağırlıklı kalsa da, şu sıralar caz festivalleri konusunda ülkecek iyiyiz. Zorlu PSM’de böyle bir festival yapıyor bu sene, parçası olacağımız için mutluyuz. Çok sık konser vermiyorum şu sıralar ama konsere katılan dinleyicilerin geldiğine değeceğini söyleyebilirim.

 

RÖPORTAJ: AH! KOSMOS

Pek sevdiğimiz Başak Günak namıdiğer Ah! Kosmos ile en son yaklaşık iki yıl önce, ilk albümü Bastards çıkmadan hemen önce konuşmuştuk. Hazır yeni EP’si Together We Collide da çıkmışken arayı kapatalım dedik. Yeni EP, Mabel Matiz ile birlikte yaptığı Mavi isimli şarkı ve klibi, gelecek planları ve gökyüzü hakkında tadından yenmez bir sohbet çıktı ortaya.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: THE RADIO DEPT.

İsveçli grup The Radio Dept. geçtiğimiz yıl yayınladıkları dördüncü uzunçalar Running Out of Love kapsamında 28 Nisan akşamı Salon IKSV sahnesini şenlendirmeye geliyor. Son albümün geçen senenin en iyi işlerinden biri olmasının yanı sıra The Radio Dept. canlı performansını kaçırmak istemeyeceğiniz bir grup.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: CHASSOL

Konser programlarında büyük isimleri pek sık göremediğimiz şu zamanlarda Zorlu PSM,  12-16 Nisan arası çeşitli mekanlarda onlarca performansla gerçekleşecek olan XJAZZ Festivali kapsamında Chassol konserine ev sahipliği yaparak bir nebze olsun yüreğimize su serpiyor.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GOGO PENGUIN

Piano, davul ve bas gitarla harikalar çıkaran insanlar, GoGo Penguin ile Babylon konseri öncesi kısa bir sohbet etme şansı bulduk. Grubun son albümü Man Made Object, gitarsız bir grup olmak ve tabi ki de Manchester üzerine tatlı bir muhabbet ortaya çıktı. Yeni bir albüm üzerine çalışıyor olmaları da bizden size bir sürpriz olsun.

Merhaba! Nasılsınız?

Çok iyiyiz, teşekkürler! An itibariyle SXSW için Austin’e giden bir uçuştayız. Güne biraz erken başladık dolayısıyla yorgunuz ama iyiyiz!

GoGo Penguin’in hikayesi nedir? Yeni takipçileriniz için bir kez daha GoGo Penguin’i nasıl bir araya getirdiğinizi anlatabilir misiniz?

Manchester’da çaldığımız gruplar aracılığıyla uzun yıllardır tanışıyoruz aslında birbirimizle. 4 yıl kadar önce bir araya gelip müzik yapmaya karar verdik ve hemen uyuştuk. Grubun gideceği yön konusunda hepimizin benzer bir fikri var gibi görünüyordu ama bir yandan da hepimizin farklılıkları, kişisel zevkleri ve fikirleri var. Bence GoGo Penguin’in olduğu şey olmasındaki en önemli etmenlerden biri bu.

Geçen yıl üçüncü albümünüz Man Made Object’i yayınladınız. Albüm süreci nasıldı?

Çok çalışma gerektirdi ve oldukça yorucuydu ama sonuçtan memnunuz. v2.0’daki çalışma şeklimizle bazı benzerlikler vardı ama genel olarak kendimizi ve müziğimizi zorlamaya ve yeni fikirler ve yazım yaklaşımları denemeye çalışıyoruz. Biraz uzak bir geçmiş gibi geliyor, o yüzden detayları hatırlamak zor.

GoGo Penguin şu an müziğe yeni bir grup olarak başlasaydı, bir şeyler daha farklı olur muydu?

Biz her zaman müzisyen olarak (hem bireysel anlamda, hem de grup olarak) kendimizi zorlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla şu an yaptığımız gibi, o an yapmak istediğimiz müziği yapardık. Bizi ve müziğimizi şekillendiren çok fazla etmen olduğu için söylemesi zor tabii ki ama şimdiki gruba bakarsak eminim aynı şekilde yaklaşırdık; içgüdülerimizi dinler ve şu an yapmak istediğimiz müziği yapıyor olurduk.

Grup piyano, bas ve davuldan oluşuyor. Bir gitaristiniz yok. Bu grubu nasıl etkiliyor?

Piyano, bas ve davul kombinasyonuyla yapılabilecek o kadar çok kombinasyon var ki henüz başka bir enstrümanı dahil etme ihtiyacı hissetmedik. Bu kombinasyonla yapabileceğimiz daha çok şey var ve sürekli yeni şeyler deniyoruz dolayısıyla eminim başka enstrümanlar dahil etmeye de ihtiyaç duymadan önce keşfedebileceğimiz çok şey var.

Farklı müzik türlerinde etkileniyorsunuz dolayısıyla yakın zamanda GoGo Penguin’in neler dinlediğini duymak isteriz. Müzik dışında da nelerden etkileniyorsunuz?

Alabildiğimiz her yerden ilham alıyoruz. Edebiyat, tasarım, sinema, bilim, teknoloji, tinsel mevzular… Her yerde bir takım fikirler var; gözlerimizi ve kulaklarımızı açık tutmaya çalışıyoruz. Yeni bir fikrin nereden geleceğini asla bilemezsin. Son zamanlarda oldukça fazla müzik dinliyoruz. Tamamını listelemek zor ama birkaç örnek vermek gerekirse Lorn, Ital Tek, Tim Hecker, Jon Hopkins ve Nils Frahm.

Müziğinizi anlatırken Manchester’dan bahsetmeyi asla atlamıyorsunuz. Manchester sizi nasıl etkiliyor?

Hepimiz uzun süredir Manchester’da yaşıyoruz ve çevrenizin üzerinizde önemli bir etkisi olduğuna eminim; günlük modunuz, çevrenizdeki kültür, arkadaşlarınız ve diğer müzisyenler… Tabii ki Manchester’ın harika bir müzik tarihi var ama aynı zamanda bütün türlerin bir araya geldiği, müzisyenlerin tanıştığı, birlikte çalışıp fikirler paylaştığı harika bir de güncel müzik ortamı var. Her türden müzik yapabilme özgürlüğü her birimizin müzisyen olarak gelişiminde önemli bir rol oynadı.

İstanbul’da pek çok dinleyiciniz var ve pek çok konser verdiniz. Spotify’da İstanbul dinleyici sayısı bakımından 5. sırada. Burada bu kadar sıkı bir bağ kurmayı nasıl başardınız?

Dürüst olmak gerekirse emin değilim. İstanbul’da her zaman harika vakit geçirdik ve hep iyi karşılandık. Konserlerdeki ortam hep çok güzel ve burayı bizim için her zaman geri dönmek isteyeceğimiz bir yer kılıyor. Buradaki gazetecilerden inanılmaz bir destek aldık ve görünen o ki dinleyicilerimiz de müziğimizi yayma konusunda oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Geri dönmek için can atıyoruz!

Yakın zamanda GoGo Penguin’den nasıl projeler beklemeliyiz?

Şu an yeni albümümüz üzerinde çalışıyoruz. Daha ilk zamanları ama şimdiye dek ortaya çıkan şeyler bizi heyecanlandırıyor. Bir yandan da Koyaanisqatsi isimli bir film için yaptığımız müziklerin performanslarını gerçekleştiriyoruz. Eminim ileride daha fazla şey olacak ama şimdilik bunlar bizi meşgul tutmaya yetiyor!

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Rica ederiz! Biz teşekkür ederiz, yakında görüşmek üzere!

*Röportaja katkıları için Suat Akbulut’a teşekkür ederiz.

RÖPORTAJ: SEAFRET

İngiltere’nin küçük bir kasabası Bridlington’da tanıştıktan sonra Londra’ya taşınıp şarkı yazmaya başlayan ikili, Seafret‘in yarısı Harry Draper‘a; kliplerinin sırrını, Ocean klibinde oynayan Maisie Williams’ı ve İstanbul konserini sorduğumuz kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Salon İKSV’de gerçekleşecek konserleri öncesinde okumadan geçmeyin.

Öncelikle nasılsınız? Yeni yıl dilekleriniz ne durumda?

İyiyim. Yeni yıla ulaşabildiğimiz kadar insana şarkılarımızı çalabilmek için çıkabildiğimiz kadar tura çıkma amacıyla başladık. Dürüst olursam da tam olarak bu dileği gerçekleştirmek istemem. Hep ulaşabildiğimiz daha fazla insan olsun isterim.

Farklı bir tanışma hikayeniz var. Bizim için tekrar anlatır mısın?

Jack ile bir açık mikrofon gecesinde tanıştık. Jack ilk defa seyirci karşısında çalıyordu ve ben de oraya babamın country grubunda banjo çalmak için gitmiştim. Jack’in şarkı söylemesini duyunca büyülendim ve direkt onun yanına gittim. Kesinlikle beraber takılmamız gerektiğini söyledim. İkimiz de bu şekle dönüşeceğini tahmin etmiyorduk.

Klipleriniz çok etkileyici ve onları tekrar tekrar izlemeyi çok seviyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Sırrınız nedir?

Her zaman aşikar olanı yapmamaya çalışıyoruz. Her ne kadar şarkılarımızın çoğu aşk ve kayıplarla ilgili olsa da normal ilişkiler üzerinden düşünmemeye çalışıyoruz. Kalıpların dışında bir şeyler düşünmeye çalışıyoruz. Bizim için de eğlenceli bir durum.

Ocean’ın klibinde Game Of Thrones’un Arya’sı Maisie Williams’ı gördük. Peki bu nasıl gerçekleşti?

Klibin senaryosu üzerinde yönetmen Johnathon Entwistle ile beraber çalışıyorduk. Ortaya çıkan şeyden mutlu olunca yönetmenimiz bir kaç oyuncuya senaryoyu attı. Maisie Williams’ın kabul edeceğini öngörmüyorduk açıkçası ama kabul etti. 2 hafta sonra Doğu Londra’da bir sette klibi çekiyorduk. Çılgın bir andı.

Geçtiğimiz yıl ilk albümünüz Tell Me It’s Real’ı yayınladınız. Bu süreç sizin açınızdan nasıl geçti?

Üzerinde 2 yıldan fazla bir süre harcadığımız bir kayıt süreci oldu. Şarkıları yazmaktan başlayıp son rötuşlarını yapana kadar hep ağırdan aldık. Şarkılarımızı bütün dünyaya dinletmeden önce bize doğru hissettirmesi için üzerinde çok zaman harcadık. Albüm bitti dediğimiz an bizim için ürkütücü bir andı.

Tura çıktığınız zaman hangi şehri daha çok özlüyorsunuz? Londra mı Bridlington mu?

Benim için Bridlington. Tura çıkmak çok yorucu ve turun sonundan her zaman kırsal bir yere dönmek dinlenmek açısından daha iyi.

İstanbul’daki ilk konseriniz olacak. Peki daha önce İstanbul’da bulundunuz mu? Beklentileriniz ne?

Hayır, İstanbul’a da ilk defa geliyoruz. Şehriniz resimlerden güzel gözüküyor ve kesinlikle keşfetmek için zaman ayıracağız.

Konserinize gelecek insanlara ne tavsiye edersiniz? O gece neler göreceğiz ve duyacağız?

Her çıktığımız konserde eğlenebildiğimiz kadar eğlenmeye çabalıyoruz. Tell Me It’s Real albümünden şarkılar çalacağımız gibi birkaç yeni parça da çalacağız. Bir de konser sonrası gelen herkesle tanışmaya can atıyoruz.

 

RÖPORTAJ: KAT FRANKIE

Avusturalya kökenli bir müzisyen olan Kat Frankie, 2004’te Sydney‘den Berlin‘e taşınmış ve 6 yaşından beri kendisine en çok mutluluk veren şey olan kendi müziğini yapmaya burada devam ediyor. İlk albümü Pocket Knife‘ın ardından iki yıl arayla The Dance of A Stranger Heart ve Please Don’t Give Me What I Want albümlerini yayınlayan ve kendisini yakından takip etmemiz gerektiğine bizi ikna eden Kat Frankie, sahnedeki duruşuyla da özellikle etkileyici bulunan müzisyenlerden. Kendiniz de bunu canlı olarak deneyimlemek isterseniz, 24 ve 25 Şubat akşamları Salon performansını kaçırmayın. Öncesinde bu yaz ne yapmış, yeni albümü ne zaman çıkacakmış, solo kariyeri dışında neler yapıyormuş gibi merak edebileceğiniz her şey için ise sizi röportajımıza alalım. Buyurun:

Müzik kariyerine nasıl başladın? Ne zaman bunun gerçekten hayatın boyunca yapmak istediğin şey olduğuna karar verdin?

Bütün hayatım boyunca şarkı yazdım ve söyledim, ama buna gerçek bir “kariyer” olarak başlayışım 2004’te Berlin’e taşınmama dayanıyor. Bir sürü harika müzisyen ve şarkı yazarıyla tanıştım, herkes çok destekleyiciydi, ilk kez o sıralar belki de bu işi tam zamanlı yapmaya başlamalıyım diye düşündüm.

Avusturalyalısın ama 10 yılı aşkın bir süredir Almanya’da yaşıyorsun. Seni taşınmaya teşvik eden ne oldu? Yaşadığın şehir ise bütün dünyaca zengin müzik sahnesiyle tanınan Berlin, bu kültür senin müziğini nasıl etkiliyor?

Başta Berlin’de kalmayı planlamamıştım ama bu kadar çok sanatçı ve müzisyenle aynı şehirde yaşamak gerçekten çok ilham verici. Burada sürekli üreten ve yeni fikirler sunan bir camia var ve onlarla birlikteyken benim de içimden aynı şeyi yapmak geliyor.

“Protected”ı Stockholm’e kadar götürememiş olsanız da Keøma’nın albümü büyük bir başarıydı. Bize bu albümü yaratış sürecinden biraz bahseder misin? Eurovision öncesi deneyiminiz nasıldı?

Keøma’nın albümü Chris Klopfer’la eğlencesine yaptığımız bir şeydi aslında. Bir yıl boyunca birbirimize dosyalar yolladık ve sonra benim evimdeki stüdyomda kaydettik parçaları. Bu kadarını biz de beklememiştik, Almanya’nın Eurovision parçası için ön elemelere seçilmeyi ise hiç beklemezdik açıkçası. Yine de çok eğlenceli bir tecrübeydi!

2016’nın başında, Get Well Soon ile birlikte bir soundtrack albümü yayınladınız. Bu fikir nasıl hayata geçti? Yeni soundtrack planların var mı?

Olli Schulz’un grubunda gitar çalıyorum. Kendisi çok komik ve eğlenceli biri. Yeni bir televizyon projesine başlıyordu ve yeni müziklere ihtiyaçları vardı. Get Well Soon çoktan ana jeneriği yazmıştı, benim işim de arkaplanda çalacak müzikleri yapmaktı. Sonuç olarak Get Well Soon benim parçalarıma yeni enstrümanlar ekledi, ben de onunkilere vokal ekledim.

Geçtiğimiz yaz sadece erkek sanatçılardan oluşan bir line-up’a sahip bir festivalde sahne almayı reddettin. İnsanların tepkileri nasıldı, beklediğin gibi miydi? Sana destek olunmasını beklemiş miydin?

Sadece daha net olsun diye söylüyorum: Festivale sunucu olarak davet edilmiştim, ben de line-up’ta yer almıyordum yani. Bu demek oluyor ki sadece grupları tanıtacak ve sahneye davet edecektim – müzik yapmayacaktım.  Festival %100 erkek gruplarla anlaşmıştı bu iş için ve onları sunmak için de bir kadını. Bunun hakkında Facebook’ta yazdığımda gerçekten olumlu yaklaşmaya çalıştım. Kimseyi suçlamamaya çalıştım ama insanlar da festivallerde neler oluyor görsün istedim. Gördüğüm tepki beklediğimden çok daha iyiydi; bir sürü grup bunun hakkında konuşuyordu ve oldukça destekleyiciydiler. İnsanlar kadın müzisyenleri de line-uplarına dahil etmek istediklerini ama bulmakta zorlandıklarını belirttiler sıkça. Gerçekten bir sürü harika erkek müzisyen var şüphesiz, ama ben daha fazla kadını enstrüman çalarken ve müzik yaparken görmek istiyorum, böylece herkes için daha fazla müzik olacak günün sonunda.

Gelecek planların neler, yeni albümünü ne zaman dinleyeceğiz?

İstanbul dönüşü, grubumla Almanya içi bir turda olacağım. Bu bittiğinde ise Berlin’e dönecek ve albümümü tamamlayacağım. Sene sonuna hazır olur diye umuyorum.

İstanbul’a gelmiş miydin daha önce? Bu ziyaretin için planların nedir? Konserde neler dinleyeceğiz, nasıl hazırlanmamızı istersin?

İstanbul’u ziyaret etme fırsatım hiç olmamıştı. Konser bir sürü şeyin karışımı olacak. Tabii ki loop station’ımla birlikte geliyorum, kocaman bir şarkı karışımıyla çıkacağım karşınıza. Biraz eğlence ve biraz da dram olacak.

RÖPORTAJ: THE DEARS

Bu yıl Times Infinity Volume Two isimli yeni albümlerini yayınlayacak olan 20 yıllık indie rock efsanesi The Dears, yaklaşık 1 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’da. Bu Cumartesi, yani 11 Şubat’ta, Salon İKSV‘de izleyeceğimiz The Dears ile konser öncesi ufak bir röportaj gerçekleştirdik. Sorular bizden, cevaplar ikilinin bir yarısı Natalia Yanchak’tan.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: CRIPPLED BLACK PHOENIX

Zorlu PSM – Studio’da gerçekleşecek konserleri öncesi Crippled Black Phoenix‘in arkasındaki beyin Justin Greaves ile bir röportaj gerçekleştirdik. İlk defa İstanbul’da konser verecek grupla son albümleri, grup dışı projeleri ve İstanbul planları hakkında konuştuk. Bu cuma da canlı canlı dinlemeyi iple çekiyoruz.

Öncelikle nasılsın? 2016 yılı senin için yoğun bir yıl oldu.

Şimdilik her şey çok güzel. Röportaj için de teşekkür ederim.

Bronze albümünüz bize en karanlık albümünüz olarak geldi ve bu albümde çok hırslı duyuluyorsunuz. Sizce yeni albümünüzün eski albümlerinizden farkı ne? Siz kendiniz nasıl buldunuz?

Benim için zaten bütün albümlerimiz bir şekilde birbirinden ayrılıyordu. Bronze albümü ise benim gözümde en spontane ve en müstehcen albümüz oldu. Ama hep söylerim, eğer biz farklı albümden şarkıları aynı konserde çalarsak hepsini aynı albümden sayabiliriz. Bu şekilde düşünürsek yeni albümün de eskilerden farklı yok. Farklar sadece nasıl sunulduğuna bağlı. Tabii yine de ortaya çıkan işten mutluyum. Ve bu albümü gerçekten kendim de dinleyebiliyorum. Normalde kendi müziğimizi pek dinlemem ama bu albümü dinleyebiliyorum. Bu albümün en sevdiğim yanı ise prodüksiyon kısmı oldu. Karl Daniel Liden ile çalıştığımız üretim ve miksleme süreçleri çok güzel geçti. Kendisi mükemmel ve müziği anlayabilen insanlardan. Çok uyumlu olduk ve albümü dinlediğiniz zaman bu uyumu görmüşsünüzdür zaten.

2016 yılı sosyal ve politik olarak zor bir yıl oldu dünya için. Bir sürü de üzücü müzisyen kaybımız oldu. Bunların sizin albümünüze etkisi oldu mu? Sizin etkilendiğiniz şeyler neler oldu?

Bazı şarkılarımızda sosyal bir vicdan tabi ki de var. Sonuçta bugünlerde dünyada olup bitene kayıtsız kalamıyoruz. Yine de albümün temasında farklı bir yan var. İçimizdeki şeytanlar ile çatışma ve Crippled Black Phoenix’in yıllar boyunca karşılaştığı karmaşaların galip tarafında olması gibi farklı noktalarımız var. Bir güç gösterisi gibi ama bir yandan da bu kadar güçlü görünen bir şeyin altındaki kırılganlığı da anlatıyor. Merhum müzisyenler konusuna gelirsek de bu dünyadan göçüp gitmiş birinin bu dünyada kalanlara etkisinin pek olacağını düşünmüyorum.  Bunu hepimizin öleceğini unutarak da söylemiyorum. Temel olarak dinleyicilerimizden birkaçı bile bizim dikkat çektiğimiz sosyal konularla ilgilenmeye başlarsa bunu bir zafer olarak görürüz. Ya da mental sağlık problemeleri olan bir insan bizi dinleyerek yalnız olmadığını hissederse ben de güzel bir şeyler başardığımı hissederim. Bu yüzden de bu albüm biraz katartik, kafamdan fışkıran şeyler.

Son on yılın en üretken müzisyenlerinden birisiniz. Neredeyse 10 yılda 9 albüm çıkardınız. Hiç ara verme isteği duydunuz mu ya da başka projelerde yer almayı?

Evet aslında bir çok kez ara vermeyi düşündüm fakat hiç yapmadım. Hoş bu sene yeni bir projeye başladım World War isimli. Yeni proje bana yeni bir odak noktası verdi. Zaten yıllar boyu bir şeyin üstüne odaklanmaktan kaçınmayı da sağlıklı buluyorum ama ben ara vermeyi beceremedim. Denedim ama hep bir şeyler beni geri çekti. Artık tamamen bırakabileceğimi de düşünmüyorum, CBP benim bir parçam oldu.

Yakın zamanda bir röportajınızda müzik yapmaktaki en büyük motivasyonunuzun dinlemek istediğiniz müziklerin yapılmaması olduğunu söylemişsiniz. Yine de sizin de sevdiğiniz isimler olduğunu tahmin ediyoruz. Kimler var mesela öğrenebilir miyiz?

Vay canına, öyle bir şey mi demişim. Aslında bir sürü sevdiğim müzik var. Şimdi saymak zor ama yakın zamandan ilk aklıma gelenler;

Publicist UK – Forgive Yourself

Secrets of the Moon – Sun

New Model Army – Winter

Gost – Non Paradisi

Belinda Kordic ile birlikte Se Delan adı altında albüm yayınladınız böyle başka projeler olacak mı? Bir de bağımsız filmlere soundtrackler yaptınız. Bu alanda da sizi daha fazla görecek miyiz?

Belinda Kordic ve ben şu an yeni heavy metal grubumuz World War’ı oluşturuyoruz. Se Delan adı altında da bu sene bir şeyler yapmayı umuyorum. Film müzikleri de yapmayı çok isterim ama karşımıza ne çıkar şu an tam bilemiyoruz. Müzik yapmanın böyle bilinmezlik halini de çok seviyorum.

İstanbul’daki ilk konserin olacak. Peki daha önce İstanbul’da bulundun mu? Bir de buradan ayrılmadan önce İstanbul’da neler yapmayı planlıyorsun?

Havaalanındaki transferlerimi saymazsak ilk defa İstanbul’da bulunacağım. İlk defa da bir konser için buradayız. Heyecanlıyız ve büyük bir merak içinde bu konseri bekliyoruz. Yemekleri denemek ve birkaç mekana gitmek ise İstanbul’daki planlarımızdan ama ne yazık ki sadece birkaç gün kalacağız. Şehirleri keşfetmek daha uzun süreler istiyor. Yine de İstanbul’a çağırılmak bizim için bir onur oldu ve umuyoruz ki bu geliş buraya birçok ziyaretimizin ilki olur.

RÖPORTAJ: MODDI

İki sene önce izlediğimiz, performansıyla ve tatlığıyla bizi büyüleyen Norveç’in sakin sesi Moddi, 18 ve 19 Ocak akşamı yine Salon’da sahne alacak. Kendisini son görüşümüzden beri yeni albümü Unsongs üzerinde çalışıyormuş, biz de kendisiyle bu albüm hakkında konuşmak istedik. Konser öncesi kendisiyle arayı kapatmak için röportajımıza göz atmadan geçmeyin, biletinizi hala almadıysanız da sizi bir önceki konserinden izlenim yazımızı okumaya davet ediyoruz. Buyurun:

Nasılsın, turne nasıl gidiyor?
Teşekkürler! Bütün bir yılı yolda geçirip bir sürü konser verdikten sonra Londra’da 2016’nın son konserini verip fazlasıyla hak ettiğim bir Noel tatili yapmak için sabırsızlanıyorum. Sonra da İstanbul’da sahne alarak turneme devam edeceğim.

Geçtiğimiz Eylül ayında yeni albümün Unsongs‘u yayınladın, ilk geri dönüşler nasıl oldu, memnun musun?
Gerçekten harika dönüşler aldım, albüm asla hayal bile edemeyeceğim yerlere, kişilere ulaştı. Ama aynı zamanda bunu başarmak hiç de kolay değildi, bir sürü zorlukla başa çıkmak zorunda kaldığımız da oldu. Ama sanırım “yasadışı”nın sözlük anlamı olan bir albüm yapınca beklemem gereken bir şeydi.

Yeni albümün farklı ülkelerde yasaklanmış şarkıların cover’larından oluşan bir seçki, bu fikir nasıl gelişti? Bu yasaklı şarkıları bir albümde toplamaya nasıl karar verdin?
Tek bir şarkıyla başladı aslında, Eli Geva, İsrailli bir asker hakkında yazılmış, 32 yıl boyunca unutulmuş hikayesi üzerine bir ağıt. İki sene önce bu şarkıyı ilk duyduğumda, böylesine güzel bir şarkı bunca yıl nasıl söylenmeden kalır diye düşündüm ve benzeri şarkıların da olabileceği fikri aklıma takıldı. “Unsongs” bu arayışımın bir sonucu.

Eminim albümündeki bütün parçaların çok ilginç hikayeleri vardır ama bunlar arasından seni en çok etkileyen hangisi oldu?
Sanırı geçen sene yaşadığım en etkileyici an Santiago de Chile’de 20 yıl önce yaptıkları müzik yüzünden ülkelerinden sürülen müzisyenlerle tanışmamdı. Her konuda fazlaca özgür bir ülkeden gelen biri için böyle hikayeler çok etkileyici oluyor.

Biliyoruz ki müzik hakkında araştırmayı seviyorsun ve dünyanın dört bir yanından bir sürü müzisyenin parçalarını dinliyorsun. Bu ilgin nasıl başladı, araştırmacı yapın müzik anlayışını nasıl etkiliyor? Yakın zamanda keşfettiğin biri var mı? Bu coğrafyadan da Kürtçe ve Türkçe şarkılar dinlemeyi sevdiğini biliyoruz, favorilerin kimler?
Özellikle bu proje sayesinde oluştu bu alışkanlık aslında, normalde asla haberdar olmayacağım müzikleri dinleme ve ilham alma fırsatı buldum. Türkiye’den de çok güzel şarkılar buldum, Metin ve Kemal Kahraman’ın ve Nûdem Durak’ın şarkıları dinlemeyi asla bırakmayacağım şarkılar arasına girdiler.

Türkiye’de yaşayan takipçilerinle Twitter ve Nordik Simit’in Snapchat hesabı aracılığıyla iletişimi koparmadın. buradaki kitlenden memnun musun? Burada kısmen büyük bir kitlen var, böyle olmasını bekler miydin?
Türk dinleyicilerime gerçekten çok minnettarım. Müziğe başlamadan önce hakkında çok az bilgiye sahip olduğum bir ülkede bu kadar çok dinleniyor olmak gerçeküstü bir hayal gibi benim için. Albüme Türkiye’de yasaklanmış bir şarkı dahil etmediğim için neredeyse mutlu gibiyim, aksi takdirde buraya bu sebepten ötürü gelemiyor olsam çok üzücü olurdu.

Seni daha önce Salon’da izleme şansı bulmuştuk ve performansından çok etkilenmiştik, senin için nasıldı? Bu sefer seyircilerinden ne bekliyorsun, konser için nasıl hazırlanalım? Ağırlık son albümde mi olcak, eski şarkılarını da duyacak mıyız?
Sanırım her şeyden biraz biraz çalacağım, hatta albümde olmayan ve henüz yayınlamadığım şarkılar da olacak. Sahnede iki kişi olmanın iyi yanlarından biri bu, neredeyse her seferinde doğaçlama yeni bir şeyler ekliyor ve şarkıların orijinaliyle oynuyoruz.

RÖPORTAJ: KLEERUP

Kleerup, Andreas Kleerup‘ın 2004 yılından beri solo çalışmalarını toparladığı projesi. Şu ana kadar yayınlanmış iki uzun, iki tane de kısa albüme sahip ve bu sayılar hızla artmaya devam ediyor. Birçoğumuz kendisini belki de işbirliği yaptığı Robyn, Susanne Sundfør, Lykke Li gibi isimlerle birlikte hatırlıyor olsak da, kesinlikle bütün projeleri dinlenmesi gereken ve canlı performansının da harika olacağına inandığımız bir isim. 3 Kasım‘da Salon‘da yine İsveç’ten tanıdığımız isimler olan Dunger ve BF/C ile birlikte sahne alacak Andreas Kleerup’la sohbetimize bir göz atın:

Merhabalar, nasılsın? Umarım her şey yolundadır. Hemen müzikle olan geçmiş deneyimlerinle ilgili bir soru sormak istiyorum. Duyduğum kadarıyla geçmişte bir metal grubundaymışsın ve aynı zamanda caz dersleri almışsın. Bu kadar geniş bir ilgi alanına sahip olman şu anki tarzını ve müzikal anlayışını nasıl etkiledi/etkiliyor?

Şu an yaptığım müziğin temeli kesinlikle her tür müzikten etkileniyor olmama dayanıyor ama müziğimi asıl besleyen şey dinleyerek büyüdüğüm müzisyenler: Frank Zappa, E.L.O, Steely Dan, Fleetwood Mac, Aphex Twin, ABBA, NEU!, The Eagles, Arvo Pärt ve Talking Heads.

İlk albümün ve mini-albümün tamamen İngilzce şarkılardan oluşuyor ama diğer albümlerinde sadece birkaç tane var. Bunun özel bir sebebi var mı?

Albümlerimde İngilizce’yi tercih ediyorum ama çoğunluğu İsveççe olan iki albümüm öyle olmak zorundaydı. Birincisi Aniara, İsveç edebiyatının klasiklerinden Nobel ödüllü Harry Martinsson’ın bir bilim-kurgu/şiir kitabının uyarlaması. İkincisi Det Var Den Sommaren ise 7 müzisyenin bir hafta boyunca aynı evi paylaşıp birbirlerini coverladığı Så Mycket Bättre isimli ünlü bir televizyon programındaki performanslarımın bir toparlaması.

Sık sık çok başarılı kadın vokallerle çalışıyorsun, bu bir tercih mi yoksa sadece öyle mi denk geldi? Birlikte çalıştığın isimler arasından bir favorin var mı, en ilham verici buldukların kimlerdi?

Kadın vokali şarkılarıma gerçekten yakıştırdığım bir şey ve eğer erkek vokali şarkıya uygunsa Me and My Army için 3 Kasım’da benimle birlikte izleme şansı bulacağınız müzisyenlerden biri olan Joel “California Man” Magnusson’la birlikte yaptığımız gibi kendim söylemeyi tercih ediyorum. En çok etkilendiğim isme gelecek olursak Robyn ve Titiyo diyebilirim.

Lykke Li’yle işbirliği içinde yaptığınız şarkı Until We Bleed Misfits’in soundtrackinde yer aldı; ardından geçtiğimiz senelerde H&M koleksiyonunun tanıtımında Susanne Sundfør’la çalışmanız Let Me In’i kullandı. Bu tip diğer sanat kollarıyla etkileşim içinde olmanın müziğine bir etkisi oluyor mu sence? Yakın zamanda benzer bir çalışmaların olacak mı?

Bunlar halihazırda kaydedilmiş/yayınlanmış olan parçalarımın bu kanallar aracılığıyla daha çok insana ulaşması yönünden harikaydı. Aynı zamanda kareograflarla birlikte de çalışıyorum ve soundtrackler yapmaya devam ediyorum. Eskiden çok fazla remix de yapardım. Müzik beni neye yönlendirirse ve dinleyicimi ne mutlu ediyorsa o yönde ilerleyerek tüm bunları yapmaya devam etmeyi planlıyorum.

İki yeni mini-albüm yayınlamak gelecek planlarına dair duyduğum en son şeydi. Şimdi ise bu albümler çıkalı belli bir süre geçmiş durumda, bir sonraki aşama ne? Şu an neler üzerinde çalışıyorsun?

Şu an Kleerup olarak yayınlayacağım bir albümü bitirme aşamasındayım, önce bir mini-albüm sonra bir normal uzunlukta albüm şeklinde olabilir, sonra da muhtemelen bir Me and My Army albümü olur diye düşünüyorum. Bunlara ek olarak bir radyo belgeselinin de müziklerini besteliyorum.

Daha önce hiç İstanbul’a geldin mi? Umarım harika zaman geçirirsin. Nasıl bir dinleyici kitlesiyle karşılaşmayı umuyorsun? Performansınızdan ne beklemeliyiz?

Daha önce hiç İstanbul’a gelmemiştim ama şehrinizi görmek için sabırsızlanıyorum, orada yaşayan bir sürü arkadaşım var ve çok eğleneceğime eminim. Dinleyicilerimle ilgili özel bir beklentim yok sadece mutlu bir şekilde ayrılmalarını umuyorum. Röportaj bana yönelik diye okuyucuların karışıklığa düşmesini istemem sadece bu konuda bir ekleme yapabilirim sanırım, 3 Kasımda sahnede bizi Küngen adıyla Dunger, Kleerup & BF/C olarak izleyeceksiniz. Çok teşekkürler, görüşmek üzere.

RÖPORTAJ: ANNA RF

Roy Smila ve Ofir J. Rock‘un ana iskeletini oluşturduğu grup, Anna RF, bu toprakların olduğu değil de olması gerektiği şeklinin tezahürü. Hazır konser için İstanbul’a gelecekler, biz de önden bu güzel insanlarla şöyle bir muhabbet ettik.

Öncelikle nasılsınız? Son zamanlarda nelerle meşgulsünüz?

Çok iyiyiz. Çok meşgul olduğumuz bir zaman geçirdik. Avrupa turnemizden daha yeni döndük. Bu turne kapsamında Polonya, Almanya, İskoçya ve İsviçre’de konserler verdik. Salon İKSV’ye gelmen önce burada, İsrail’de bir buçuk ay içinde 12 konser vermiş olacağız. Ve sonrasında İstanbul’daki ilk konserimiz gerçekleşecek.

Şarkılarınızda farklı müzik türlerini farklı enstrümanlarla birleştirmede çok usta gibi gözüküyorsunuz. Örnek verirsek, kemençe ile dubstep türünde bir şarkı ürettiniz. Bu karışımları yaparken size birlikte olabileceklerini düşündüren şeyler neler? Özel bir sırrınız var mı?

Bu zaten bizi biz yapan şey. Anna RF çatısı altında olan müzisyenler çok farklı insanlar ve çok farklı müzikal geri planlara sahipler. Biz birlikte müzik yapmayı ve bu yaptığımız işleri de karıştırmayı çok seviyoruz. Bu gruptaki herkes bu yaratım sürecine kendi rengini katıyor.

Son dönemde batılı müzisyenler yeni fikirler ve yeni ilhamlar için doğu müziğini mercek altına aldılar. Bu işi doğal bir süreçte gerçekleştiren sizlerin gözünden bu eğilim sizce iyi mi? İşe yarıyor mu?

Tabi ki de. Genel olarak dünya güzel müzikler ve güzel sanatlar ile dolu. Aslında zihnini açabilirsen, ilhamı ve fikri her yerde bulabilirsin.

Gezdiğiniz ülkelerde yaptığınız işlerde oraların kültürlerine çok güzel bir şekilde adapte olduğunuzu görebiliyoruz ama stil olarak biraz farklısınız. Kendinize has bir stiliniz var. Bu size hiç zor zamanlar yaşattı mı?

Görünüşümüzle ilgili hiç sıkıntı yaşamadık. Sonuçta biz neysek oyuz ve bizi bu şekilde kabul eden insanlarla çok güzel vakitler geçiriyoruz.

Grubunuz ismi hem “ben biliyorum” hem de “ben bilmiyorum” anlamına gelen İbranice bir söylemden geliyor. Sormak zorundayız. Bildiğiniz şey ne? Bilmediğiniz şey ne? Bir cevap peşinde misiniz?

Biliyorum ve Bilmiyorum’u beraber söylemek, grubun konseptine çok güzel bir şekilde uyan bir söylemdi, Anna RF. Müziğimizdeki antik enstrümanlarla pozitif ve umut verici şeyler üretiyor olmamız gibi. Müzik yaparken bizi mutlu eden duygularla dramatik ve güzel şeyler ortaya çıkarmak gibi. Gerçekten biz de bazen ne yaptığımızı bilmiyoruz ama bu yolun bizim için en doğrusu olduğuna da güvenimiz tam.

Tekrardan youmladığınız “Weeping Eyes” Türkiye’de dini referanslar içeren bir şarkıda kullanıldı. Hiç o şarkıyı dinlediniz mi? Bu yorumu ortaya çıkaran ilhamınız neydi?

Bu şarkıyı ilk defa şarkıda de bize klarnetiyle eşlik eden Amir Bar-David’ten duyduk. Bize bu şarkıyı dinlettiği an, şarkıya aşık olduk. O an, orjinali Mikis Theodorakis’e ait olan bu parçanın kendi versiyonumuzu yapmaya karar verdik. Video için de Himalayalar’ın çok güzel ve güçlü bir mekan seçimi olacağını hissettik. Şarkılarımızda ve videolarımızda yerel geleneklerden ve etrafımızda olan doğadan etkileniyoruz. Buna başka örnek ise büyük üstad Aşık Veysel’in Uzun İnce Bir Yoldayım’ına yaptığımız Days and Nights yorumu. Kapadokya’nın o güzel dokusunda bir de video çektik.

Daha önce bir çok kez Türkiye’de bulundunuz ama ilk kez bir konser için burada olacaksınız. Sizden ne bekliyor olalım?

Evet, bir çok kez Türkiye’de ve İstanbul’da bulunduk. Burayı çok seviyoruz. Bizim için de ilk olacak bu konser. 22 Ekim’de ne olacağını beraber göreceğiz.

Son olarak, maymun arkadaşınızı soralım. O nasıl? 🙂

Maymun her zaman mutlu. Ne olursa olsun, maymun arkadaşımız hep mutlu. 🙂

RÖPORTAJ: LUCY ROSE

Bu akşam Lucy Rose‘u ilk kez İstanbul’da Babylon‘da canlı canlı izleyeceğiz. Hazır kendisini bu kadar yakın bulmuşken eski albümleri, çay sevgisi ve yeni albümü hakkında lafladık. Çok da güzel bir sohbet çıktı ortaya. Buyrun;

Merhaba Lucy. Nasılsın?

İyiyim teşekkür ederim. İstanbul’da olduğum için çok heyecanlıyım.

İlk albümünü kendi çabalarınla kaydettin, ikincisinde ise Sony/Columbia ile anlaşman vardı. İki albümünün üretim süreci açısından karşılaştırmasını yapabilir misin?

İki albümünde süreci çok güzel geçti ama gerçekten de çok farklıydı. İlk albüm için sadece kendimi mutlu eden bir kayıt için uğraşıyordum fakat Sony ile imzaladıktan sonra kayıt şirketimi ve dinleyicileri mutlu etmem gerektiğini düşünerek üzerimde ufak da olsa bir baskı hissettim. Yine de birilerinin stüdyoya girmen için sana yatırım yapması bir onur oldu benim için.

Geçtiğimiz yıl yayınladığın ikinci albümde daha çok pop duyuyoruz. Sana da pek yakışmış aslında. Peki bunun nedeni Sony anlaşman mı ya da sebepleri neler?

Eminim ki bu doğal olarak gelişti. Albümü yazarken çok aşıktım ve evlendim. Sanırım bu duygular albüme sızdı. Açıkçası sonrasında Sony de bu daha mutlu tınlayan albümü çok beğendi.

Müziğin için her yerde bir deneysel lafı dolaşıyor. Sen kendini mi böyle tanımlıyorsun? Ya da insanlar senin hangi deneyimlerinden sana böyle bir sıfat atfetti?

Hiç haberim yoktu öyle bir sıfattan ama çok beğendim. Müziğimin beni çok iyi yansıttığını hissediyorum. Hatta bazen keşke bu kadar yansıtmasa diyorum. İnsanların müziğimin hakkında ne düşündüklerinden haberim yok. Müziğim hakkındaki her yorum bunun için beni hep şaşırtıyor çünkü bir şekilde insanların benim hakkımda ne düşündüklerini de yansıtıyor.

Şarkıların çok farklı mecralarda kullanıldı mesela bir şarkın anime açılış şarkısı olarak kullanıldı. Bu konuya bakış açın ne?

Bence dizilerin/filmlerin bu şekilde şarkıcılara destek vermesi çok güzel bir şey. Müziğin insanlara ulaşmasında büyük bir katkıları var. Hem bu sayede dizinin/filmin beğenilme şansı da oluyor. Bir şarkımın Girls‘de kullanıldığını hatırlıyorum. Çok mutlu olmuştum.

“Yeni dinleyiciler kazanma konusunda bu kadar endişeli olmamalıyım, var olan dinleyicilerimi ziyaret etmeliyim.” sözü bir şarkıcının söyleyebileceği en alçak gönüllü sözlerden biri. Fanlarının sayısı arttıkça her yeri gezmeye hazır mısın peki? Ya da fazla gezmekten dolayı pişman olacak mısın? 🙂

Eğer dinleyicilerim olmasa ben müzik yapmak için imkanım olmayacağı için imkanım oldukça onların yanına gitmekten ve onlara teşekkür etmekten büyük mutluluk duyuyorum. Onların yanına gidip nasıl bir bağ yakaladığımızı görmek çok güzel. Bunu görmek için de dünyanın her köşesine gitme fikrini de çok seviyorum. Şimdilik çaldığım yerdeki dinleyicilerimin mutlu olmasını görüyorum. Pişman olmak yok.

İstanbul’a ilk kez geldin. İstanbul ile ilk tanışman nasıl geçti?

İlk kez buradayım ve burası sihirli bir yer gibi. Dün çatıdan gün batışını izliyordum ve bu tarz tecrübeleri edindiğim için de kendimi çok şanslı hissediyorum. Burayı daha fazla keşfedebilmek için kesinlikle geri döneceğim.

Bir çay sever olarak buranın çayını denedin mi peki? 🙂

Evet dün sabah kahvaltıyla beraber denedim. Çok lezzetli ve insanın elini iyi ısıtıyor. 🙂

Geçtiğimiz günlerde yeni albümün müjdesini verdin. Yine daha farklı bir Lucy Rose mu göreceğiz? Beklentilerimiz ne olmalı?

Yeni albüm Ocak’ta çıkacak ve ilk iki albümümden bazı şarkıların akustik versiyonları olacak. Şarkıların yeni hali daha gerçek ve daha ham olacak. Beni akustik hallerimle seven dinleyicileri çok mutlu edecek.

Son olarak bugün konser alanında olacak insanlar sahnede ne görecek? Onlara demek istediklerin neler?

Öncelikle beni buraya getirttikleri için kendilerine çok teşekkür ediyorum. Bu akşam sahnede çok içten bir Lucy Rose olacak ve sanırım istedikleri bütün şarkıları çalmış olacağım.