2010

2010: Fizy

 Ne kadar net, o kadar başarılı

Fizy, basit arayüzüyle kullanım kolaylığı, kullanıcıyı boğmayan minimal dizaynı, Youtube başta olmak üzere taradığı kaynaklarla kullanımınıza sunduğu sonsuz arşiviyle bir nevi “Google for Music”.
 
Neden değerli?: Sadece ihtiyaçlarımıza yönelik çözümler hazırladığı, asıl başarının dünyayı kurtarmaya çalışmak yerine en basit yoluyla derde derman bulmaktan geçtiğini görebilen, nihayet dünya ölçeğinde dikkatleri üzerine çekmeyi başaran, yeri geldiğinde Mashable Awards‘da dünyanın en büyük isimleriyle aşık atabilen yerli bir proje olduğu için.

Neyi değiştirdi?: Özellikle bu senenin ortasında gerçekleştirdiği Last.fm Scrobbling atağıyla birlikte her zamankinden daha fazla insanın müzik dinleme alışkanlıklarını kökünden değiştirdi, “torrent”in telaffuz sıklığını azalttı, pek çoklarının “Müziğim” klasörünü yalnızlığa mahkum etti.

2011’de ne alemde?: An itibariyle Mü-yap tarafından kapatılmış durumda ve 2011’e bu şekilde girmesi muhtemel. Ülke hudutları içinde internetle alakalı gerçekleştirilen uygulamalara bakıp neler olacağını kestirmek de çok kolay değil.
.

2010: Twitter

Hızlı güncelleme, aforizmalar, retweetler

İstediğiniz bilgiyi, istediğiniz kaynaktan almak, dolayısıyla beslenmenizi filtrelemek ve micro-blogging dedikleri, bir bakıma ”uzun lafın kısası”, Türkiye’de bu yıla damgasını vurdu.

Neden Değerli?: Büyük fikirlerin ve işe yarayan farkındalıkların uzun süreli beslenmelerin eseri olduğunu daha geniş kitlelere gösterdiği için. Hareket yaratabilmenin, en azından kağıt üzerinde, nasıl dinamiklerden beslendiğinden kullanıcıları haberdar ettiği için.

Neyi Değiştirdi?: Edebiyatı. Halkla ilişkileri. Kendini ifade etme biçimini. Önemli olduğunu düşündüğümüz bilginin içeriğini. Paylaşma sıklığını. Ego büyüklüklerini. Günlük iletişimi. ”Teşhircilik”in tanımını. Kısmen de olsa espri anlayışımızı.

2011’de Nerede?: Micro-blogging deneni bir ihtiyaç olarak tanımlamak dahiceydi ancak mevzunun orada kalmaması gerekiyor; müjde: mevzu orada kalmayacak gibi. Twitter’ın bilgi paylaşımında konumlandığı yer yalnızca özdeyişler, ”politically incorrect” şakalar ya da kişisel bilginin teşhiri olmayacak ve muhtemelen bunu birlikte deneyimleyeceğiz.

2010: Bronx Pi Sahne

Herkes orada

Bronx, eskiden çok güzeldi. Sayısız eğlenceli gecenin ev sahibiydi. Sonra, duruldu.

Bronx Pi Sahne, çok daha güzel.

Neden Değerli?: Çok rahat, tasasız ve ”düz” eğlenceli. Türkiye sınırları dahilinde ”iyi” müzik yapan ne kadar yerli grup varsa, orada. Aynı frekanstan dışarıdan imrenebileceğiz diğerleri de.

Neyi Değiştirdi?: Bronx’un geri dönemeyeceği yönündeki fikrimizi. Eski yılları özlemle anıp, şimdiye tu kaka demek için elimizde artık daha az neden var.

2011’de Nerede?: Standartlamış haftasonu eğlencelerine ev sahipliği yapıyor.

2010: Salon

Saymakla bitmeyebilir

İstanbul’da iyi müzik dinlemek ve iyi zaman geçirmek için tercih edebileceğiniz mekan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyebilir. Salon, 2010 yılında mevzubahis parmaklar arasındaki yerini sağlamlaştırırken, ”Beş parmağın beşi bir olmaz.” aforizmasına binaen, farklılaşmayı da başarabildi.

İKSV Salon Mystery Jets- Show Me The Light from avazavaz on Vimeo.

Neden Değerli?: 2010 yılında Salon bünyesinde gerçekleşmiş heyecan verici etkinlikleri hatırlamak birkaç dakika alıyor. Hepsini sıraya dizmek ve bir yıla sığdıklarını algılamak, birkaç dakika daha.

Neyi Değiştirdi?: Sanatçılar, profesyoneller, öğrenciler ve yakın güruhlardan peydahlanan ve paralel sanat beğenisine sahip bir topluluğun, gece hayatından beklentilerini. İnsanlar, kendilerine isim bulmaya üşenecek kadar Indie oluşumların bile Salon sahnesine gelebilmesini bekler hale geldi.

2011’de Nerede?: 2011 gelmeden, 2011 Ocak programı açıklandı. Mekan aynı yerde, muhtemelen tam gaz.

2010: Sh*t My Dad Says

“He is like Socrates but angrier and with worse hair”


Çalıştığı şirketin iflas etmesi üzerine beş parasız kalıp babasının yanına taşınan 28 yaşındaki Justin Halpern, 73 yaşındaki babasını dinledikçe onun söylediklerini Twitter’da yazmaya karar verdi.
Twitter’da başlayan bu macera gün geçtikçe büyüdü ve büyüdü. Sh*t My Dad Says artık iki milyona yakın takipçisi olan bir Twitter hesabı olmanın yanında, çok satanlar listesinde bir kitap ve her yeni bölümüyle daha fazla hayran kazanan bir dizi.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=zKhDM2ixohA?fs=1]

Neden değerli?: Hepimizin zaman zaman Twitter’da aklından geçirdiği bu işi ilk önce ve düzenli olarak yaptığı için. Her birimiz babasının ettiği lafları okuduğumuzda kendi babamızı hatırlıyoruz ve hem bunu bizden önce düşündüğü için Justin Halpern’a kızıyor, hem de bu kadar sıcak ve samimi olduğu için o ve babasını seviyoruz.


Neyi değiştirdi?: Babalarımızın söylediklerinin üzerimizdeki etkisini. Eskiden aman deyip geçtiğimiz o sonu gelmez cümlelerin, artık iyi bir iş modeli olabileceğini biliyoruz.


2011’de ne alemde?: Justin, kitabın başarısına ve dizinin de gittikçe sevilmeye başlamasına aldırmadan babasını dinlemeye ve onun dediklerini Twitter’dan bize aktarmaya devam ediyor. Kim bilir belki 2011’de ikinci kitap piyasa çıkar.

2010: FIBA Dünya Şampiyonası

Hiç kimse bir Kevin Durant değil…

Eğer hiç dışarı çıkmıyorsanız ya da evde hiçbir medya dağıtıcısına mazur kalmıyorsanız, bu yaz Türkiye’de düzenlenen 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası’nı kaçırdınız. Şaka bir yana, Türkiye, şampiyona sırasında hop oturdu hop kalktı çünkü Türkiye A Milli Basketbol Takımı, beklenilenlerin ötesinde finale çıkma başarısını gösterdi. Şampiyona maçlarının da basketbol severlere zevk  vermesi de şampiyonanın akıllarda kalmasını sağladı. Akılda kalanlardan biri de Hidayet’in Maddi, Manevi, Lay, Lay, Lay şarkısıydı.
Neden değerli?: Türkiye bu büyüklükte bir şampiyonaya ev sahibi olma başarısını gösterdi. Bu ev sahipliği olayı Türkiye’nin tanıtımına büyük katkılar sağladı. Milyonlarca insanın Türkiye’den haberi oldu. Ayrıca Türk basketbolundaki Hedef 2010 sloganın odak noktasıydı.
Neyi değiştirdi?: Türkiye’deki büyük futbol ilgisinin az bir süreliğine olsa da basketbola kaymasını sağladı. Türkiye’deki basketbol biraz daha tesisleşti. Bu şampiyona için düzenlenmiş salonlar ve tesisler gençlere kaldı. Gençler için daha büyük olanaklar var artık. Bir de Kevin Durant gibi bir adamınız varsa, basketbolun, takım oyunu olmaktan çıkacağını gösterdi.
2011’de ne alemde?: Tabi ki de 2011’de basketbol şampiyonası olmayacak ama bu günleri hatırlayan gençlerin basketbol sevgisi 2011 yılında katlanarak artacak. Ayrıca, 2011 FIBA Avrupa şampiyonasına dünya ikincisi, Avrupa takımları arasından, birinci olarak gideceğiz, başarının korunması lazım.

Hidayet‘in Maddi, Manevi videosu;

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=qDUNS_e-Wh8]

2010: The Suburbs

Kanada taşrasından geliyor bu çocuklar…  

İlk albümleri Funeral ile Arcade Fire, “Biz geliyoruz.” diyordu. İddialı değillerdi, aksine oldukça mütevaziydiler. Albümdeki şarkıların değeri bir bir anlaşıldıkça da Kanada’nın indie dünyasından kopup gelen en orjinal grup olarak anılmaya başlanmıştı. Sonra Neon Bible‘ı çıkardılar, çok fazla insan beğenmedi albümü. Ama o albüm de yavaş yavaş gönüllerde yerini yaptı, dikkatlerin Arcade Fire üzerinde kalmasını sağladı.

Bu senenin ağustosunda The Suburbs isimli üçüncü albümlerini çıkardılar. Bu albüm ruhunu ilk albümden almış ve müzikal anlamda kendilerini daha da geliştirmiş haliyle Arcade Fire’a çok büyük bir kesimin bir takdiri kazandırdı. Birçok listeye de en tepeden girdi zaten, ki bu listeler dünya müzik piyasasının nabzını tutan listeler: Pitchfork, NME, Rolling Stone… Ve şunun altını çizmeliyim ki Funeral,Grammy En İyi Alternatif Albüm ödülüne aday gösterilmişken, The Suburbs bu sene aynı ödüle aday olmasının yanında Grammy En İyi Albüm Ödülü‘ne de aday.

Yine de Funeral dinlemiş bünyeler The Suburbs‘un Arcade Fire’ın en iyi albümü olmadığında hemfikir. Arcade Fire’ın en iyi albümü değil. Ama hem grubun kendisi için hem de İndie camiası için epey önemli bir yerde konumlanmış durumda.

Neden değerli? : Arcade Fire anaakım müzik sektöründe yerini sağlamlaştırdığı için. Bunun yanında indie akımın başını çeken Arcade Fire’ın Grammy’ye adaylığıyla bu akım, tamamiyle ana akımda görünür ve kabul edilir olduğunu kanıtladığı için.

Neyi değiştirdi? : Yeni müzik türlerinin ve gruplarının anaakım mertebesine gelebilmenin yollarını değiştirdi/değiştiriyor.


2011’de ne alemde? : Aslında epey büyük bir sorumluluk var Arcade Fire’ın üzerinde. Umarız bu sorumluluk baskı olarak hissedilmeyecek grup üyeleri tarafından. Dileklerimiz gerçekleştirdiği takdirde somut örneklerle alternatif sahneyi anaakıma taşımaya devam edecekler.

Madem böyle dedik, bir de Spike Jonze‘nin The Suburbs için çektiği video’yu izlemeniz gerek. Biz de kendisini 2010’un En İyi Videosu ilan etmiştik bir top ten yazımızda.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=5Euj9f3gdyM?fs=1]

2010: İnci Sözlük


Yıllardır arıyorum bulamadım. Caps var mı? 

Nutella yerken, sandalyeden kahkahalarla düşenlerin nemesisi 2010 yılına damgasını vurdu. Televizyon programlarına “adını vermek isteyen izleyici” olarak katılan İnci, anonimliğin kitabını Türkçe yazdı. Bursa‘dan gelen gol haberi, merhaba ben x sorularınızı alıyorum ve adam haklı beyler. İnci Sözlük /b/‘nin Türkiye uyarlaması olarak, adaptasyonlar ülkesinde bir inci oldu.

Neden Değerli: İnternetin sadece sanal olmadığını, bilgisayar başındaki bir kitlenin yapabileceklerinin sanılandan çok daha fazlası olduğunu gösterdi. Benliğin silinip yerini isimsizler topluluğuna bıraktığında ortaya çıkan kollektif zekayı ortaya koydu. İnternetin bir çeşit bilinçaltı olduğunu gösterdi.

Neyi Değiştirdi: Türkiye’de internet algısını kökten değiştirdi. 2010 Türkiye‘de internet yılı olduysa bu inci sözlük, facebook ve wikileaks sayesinde oldu. Dışardan sürekli olarak empoze edilmeye çalışılan belirli ögelerin aslında o kadar da benimsenmediğini gösterdi. Nutella yemek bir marifet olmaktan çıktı.

[dailymotion id=video/xdv3tu_ynci-sozluk-saldyrylary-hq_tech?additionalInfos=0]
İnci Sözlük Saldırıları [HQ]
Yükleyen 5kere5. – Güncel bilim ve teknoloji videoları.



2011’de Ne Alemde: İnci Sözlük‘ün devam edip etmeyeceğinin belli olacağı sene 2011. Giderek bilinmesinin neticesinde yozlaşarak /b/‘nin yaşadığı kansere mağlup mu olacak? Sadece maskülen bir dilin aşırılaştırılarak kullanıldığı bir platform mu yoksa gerçek bir internet hareketi mi olup olmadığını 2011‘de öğreneceğiz. 2011‘in bu kapalı kutu oluşunu yine İnci jargonu ile açıklamamız gerekirse: Beyler açmayın dedeler var.

2010: Minecraft


İndie sadece müziğin yükselen değeri değil.

İnternet ve değiştirdikleri artık sokaktaki adamın sohbet konusu.

Müzik endüstrisinin; yaşadığı büyük dönüşümden sonra şimdi ibre başka bir deve dönüyor: Oyun endüstrisi.

Yayınlanışı 2009 olsa da 800.000’den fazla satış ve 2.500.000’dan fazla kayıtlı oyuncuyla neredeyse tek bir kişinin elinden çıkma Minecraft, indie games kavramını geniş kitlelerin gözüne adeta soktu.



Neden değerli? : Angry Birds vb. örneklerle birlikte küçük bütçeli projelerin de büyük başarı kazanabileceğini ve oyunları değerli kılan şeyin inanılmaz grafikleri değil eğlenceli olmaları olduğunu tekrar hatırlattığı için.

Neyi değiştirdi? : Tek bir geliştiricinin 15,00 euro civarında bir fiyatla 800,000’den fazla satışa ulaşmasından bahsediyoruz. Herhangi bir dağıtımcı ya da pazarlama kampanyası olmadan. Üstelik oyun eleştirmenlerinden aldığı büyük övgüler de cabası.

Tabii ki büyük oyun şirketlerinin yok oluşunu iddia etmek saçmalık ama tıpkı Hollywood yanında filizlenen bağımsız film sektörü gibi bağımsız oyun sektörü de kendi kültürünü geniş kitlelere yaymanın ilk sinyallerini verdi.

2011’de ne alemde? : Yeri yerinden oynatsa da henüz tam sürümü yayınlanmamış bir oyundan bahsediyoruz. Şimdiden efsaneye dönüşmeye başlamış olan Markus Alexej Persson‘un (daha bilinen ismiyle Notch) oyunun tam sürümünü bitirmesiyle etkisinin de biraz daha artamasını bekleyebiliriz. Eğer oyunu geliştirirken gösterdiği beceriyi proje bu seviyeye geldikten sonra da gösterebilirse bu jenerasyonu tanımlayacak az şeyden birini yaratabilir.

Oyunun fanatiklerinin yarattığı onlarca video’dan biri. Hiçbir şey olarak başladığınız oyunu ne noktaya getirebilieceğinizin en güzel örneklerinden.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=ZSylIztbLjs?fs=1]

2010: The xx


2009 Ağustos’ta başlayan The xx sevgisi, 2010’da obsesif boyutlara ulaştı…

Bu yeniyetme İngiliz topluluğu özel kılan ve özetleyen kelimeler naiflik ve sadelik değil mi? Crystalised‘ı ilk dinlediğimizde itiraf edelim; tav olmadık mı? Evet, bayıldık müziklerinin yalınlığına, kırılganlığına. 2009 Ağustos’ta yayınladıkları XX isimli albümleri 2010’da Mercury ödülünü kendilerine kazandırmakla kalmayıp Damon Albarn‘a Crystalised’ı cover’lattı. Akıp giden, zorlamayan, yormayan ve sıkmayan bir albüm yapan bu başarılı gençlerimizi tanımıyorsanız bu güzel müzikten kendinizi mahrum bırakmışsınız demektir. Uzun lafın kısası 2011’e The xx‘i ıskalayarak girmeyin.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=Pib8eYDSFEI?fs=1]

Neden Değerli?: Her türlü abartıdan uzak ve samimi olduğu için. 80’lerin o özlediğimiz ve başımız her sıkıştığında sarıldığımız post-punk ruhunu, sisli ambient havasını 2000’ler formatında ve kendi usullerince sunabildikleri için.

Neyi Değiştirdi?: Fazla sade ve indie tavrında olan işlerin geniş kitleleri etkileyemeyeceği inancını.

2011’de Ne Alemde?: Başarılarının tesadüf olmadığı son derece açık, kaybolmayacakları bir gerçek. 2011’de yeni albümlerinin raflardaki yerini almasını ümit ettiğimiz gibi bu topraklara ayak basmalarını da şiddetle istiyoruz.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=gI2eO_mNM88?fs=1]

2010: Old Spice

”Look at your man. Now back to me.”

Old Spice, siz küçükken babanızın zaman zaman tercihi ettiği bir marka olarak aklınızda kalmış olabilir. En azından bende öyle.

Old Spice: The Man Your Man Could Smell Like, dillere pelesenk ”Sosyal Medya”yı bir fenomene dönüşecek kadar etkili kullanmayı başarabilmiş, çok eğlenceli bir iş.

Sayesinde Old Spice zamanda yolculuk etti, denebilir.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=owGykVbfgUE?fs=1]

Neden Değerli? :  Rahat, eğlenceli, absürd : Benzememizin en azından bu ömür süresince mümkün olmadığı birinin şahane bir diksiyon, bariton bir ses ve sınırsız güç eşliğinde tüm kadınları yolculuğa çıkarma vaadinin kızdırıcı olmayacağı çok az ihtimal var.

Neyi Değiştirdi? : Old Spice adına pek çok şeyi. 120000 Twitter takipçisi, 25 milyon YouTube izlenmesi, gündeme dahiliyet ve muhtemelen daha somut pek çok yarar.

2011’de Nerede? : Etkisine yaklaşabilen işlere şahit olduğumuzda, bir referans olarak belleklerde.

2010: Breaking Bad

Hayat: Kristal Kadar Parlak, Kristal Kadar Narin

Orta yaş krizini uzunca bir süre görmezden gelmeye çalışan bir lise öğretmeninin, kendi iradesiyle oyunun kurallarını değiştirmesi daha önceden de milyonları ekran başına sabitleyebilecek bir durumdu. Kısmet bu yıla.

Ailesini bir arada tutma çabaları, para ve akciğer kanseri gibi hatırı sayılır belirleyiciler eşliğinde hayattan beklentilerini minimize etmiş bir dahinin önceliklerinin, hayata bakış açısının ve kontrol anlayışının değişimini seyretmek harika.

Breaking Bad, kalbinizi kırarken sizi sinirden haykırma noktasına getirebilecek bir iş. Son sezonuyla işe dahil olan sarkastik tavır da cabası.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=-0gpBTMOh-k?fs=1]

Neden Değerli? : ”Doğru”nun koşullara göre farklılık gösterebileceğini bize tekrar gösterdiği için. Geçerli sebeplerle etiği çiğnemenin ve risk almanın, çırpınmaya ilaç olabileceğini hatırlattığı için.

Neyi Değiştirdi? : Koşullar değişince beliren ihtimallerin hemen hemen hepsini görmüş olduğumuz algısını. Ölümünü bekleyen ve arzu etmediği koşullarda sıkışmış bir lise hocasının ailesini kurtarma motivasyonuyla çıktığı yolculuğun, daha fazlasını istemek ve intikam almak civarında sabitlenebileceğini tahmin etmiyorduk.

2011’de Nerede? : Bizlere bahşettiği yoğun empati duygusu eşliğinde, beklentilerimizin odak noktasında.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=pLMF7p8hO7A?fs=1]

2010: Facebook

”Time” biraz haklı sanki..





The Social Network‘ün hikayesi asosyal bir kişiliğin intikamı kıvamında bir algı yarattı aklımızda. Hırs, günümüz bireyindeki aşınma, bir yandan da bu herifin dünyanın en popüleri ve en genç zengini olmasının yarattığı ironi… Hikaye bu kısmıyla biraz havada ve fazlasıyla masum gibi. Tüm bunların arasında kaçırdığımız bir nokta var: ”ağ toplumu” fikri. Küreselleşen dünyada hangi fikir bu kadar dahice olabilirdi açıkçası düşünemiyoruz. Hele bu fikrin çoğu fenomen gibi tesadüfen kendini yaratması, işte bu korkunç.

Neden değerli?: Dünyada 2010 verilerine göre 582 438 460 kullanıcıya ulaşmış bir şeyden bahsediyoruz. Türkiyedeki 35 milyon internet kullanıcısının 24 milyonuna ulaşmış bir şeyden. Bu sayılar bize gösteriyor ki, internete bağlanmak ve facebook’a girmek artık yakın anlamda.

Size kendinizi ait hissettiğiniz bir ortamı, kendi ağınızı, kendi beğenilerinizi kısacası kendi profilinizi sağlıyor dolayısıyla başında geçirdiğiniz ortalama süre gün geçtikçe artıyor.

Şirketler için müşteri profili, beğenileri, tercihleri ve ürünler ortada. Daha az çabayla daha çok kişiden hızlı dönüş almak mümkün. Doğal olarak Facebook online reklam pazarında açık ara önde.

Neyi değiştirdi?: Bu dahice fikir, biraz da iştah kabartıcı olacak ki ”like” denen bir kavramı getirdi hayatımıza. Sevdiğimiz albümden yeni çıkan bir ayakkabı modeline kadar her şeyi ”like”ladığımız bir dünya… comment yollamak kadar çetrefilli ve değerlendirmeye muhtaç da değil üstelik. Sayaçta bir tık attırmanız yeterli. Mağazanın önünden geçerken vitrinde gördüğünüz bir ürünü mobil olarak likelayacağımız günler uzak değil gibi. Zira tüm bu olanlar 3-4 yıl önce öngörülemeyen bir gelişmenin sonucu sadece. Facebook, geleneksel medya, iletişim ve reklam algısının üzerine düşmüş bir vaka durumunda.

2011’de ne alemde?: Kimilerimiz için arama motoru işlevini de üstlenmekle yetinmeyen Facebook, Gmail’e rakip olacak yeni bir e-posta servisini çıkarmaya hazırlanıyor. Bu kez iletişim anlayışımızı kökten değiştireceği iddiasında ve bu yolla reklam payını arttırmanın peşinde.

Facebook’un CEO’su ve ”yılın adamı” Mark Zuckerberg, 21 Nisan 2010 ‘da San Francisco‘da bir konferansta konuşuyor:

http://cdn.livestream.com/grid/LSPlayer.swf?channel=f8conference&clip=pla_e7a096b4-3ef9-466d-9a37-d920c31040aa&autoPlay=false

2010: Pis

 
Beklediğimize değdi…

Özlemek güzeldir. Ama özlemenin olmazsa olmazı beklemek, sizce de çoğu zaman sancılı bir süreç değil mi? Hele de sonunda beklediğinize değmezse, özlemenin güzelliği bile uçup gider.
Uzunca bir süredir  Athena’yı bekliyorduk. Bu, nerelere kayboldular diye sorduran ve yollarını gözlememize sebep olan bir süreçti. Bekledik, çok bekledik. Ama beklediğimize de değdi.
Pis, hiç şüphesiz 2010’nun en iyi Türkçe albümlerinden biriydi.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=aToFO7Xj3c8?fs=1]
Neden Değerli? : Aklımızda hep o Holigan’daki bitmek bilmeyen Athena enerjisi kalmıştı. Holigan’dan sonra gelen her albümde o Athena enerjisini aradık. Pis sağolsun, o özlediğimiz “kafalara” geri döndük.

Neyi Değiştirdi? : Ne zaman birileri müzik yapmaya ara verse arkalarından konuşanlar olur. Genellikle “Bir daha dönemezler, bu kadar aradan sonra unutulurlar.” derler. İşin gülümseten yanı, bunu Athena için de söylemişlerdi. 
2011’de Ne Alemde? : Ardına ardına gelen iki güzel kliple birlikte grup, tanıtıma ve konserlere devam edecek. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisine yeniden kavuşan Athena’yı, 2011’de de durdurmak mümkün değil.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=uURcPFjODyU?fs=1]

2010: Lady Gaga

 Herkesin tanıdığı kadın

2010, Lady Gaga’nın kocaman bir kariyer boyunca yaratılabilecek sansasyonu sığdırmayı başardığı yıl. Bütün bir sene, neredeyse sürekli aynı yoğunlukta…

Neden değerli?: Sene boyunca aynı anda milyonlarca kişinin pek çok anlamda sınırlarını zorlamayı ve pek çoğumuz için “garip” çıtasının konumunu değiştirmeyi başardığı için. Cidden, etten elbisesini gördüğümüzde kaçımız gerçekten şaşırmıştık ki?

Neyi değiştirdi?: İdol olarak nitelendirebileceğiniz herkesi gözünüzün önüne getirin ve karakterleri ya da özel hayatları hakkında bildiklerinizi sıralamaya başlayın. Lady Gaga dediğinizde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen hiçbir şey. Çünkü Lady Gaga enteresan kostümleri, hafızalara kazınan klipleri ve açıklamalarıyla birlikte bambaşka bir şeyi daha getirdi: Yalnızca şov için, şovuyla var olan idolü… İlk defa gerçekten bir “proje”ye
aşık olduğumuzun bu kadar farkında olarak aşık olduk.


2011’de ne alemde?: Yeni albüm, yeni kostümler, yeni düetler, yeni açıklamalar ve her zamankinden daha çok Lady Gaga. Kısacası, gerçekleşmesini beklediğimiz sayısız beklenmeyen…
.

2010: Öyle Bir Geçer Zaman Ki

“Keşke hep yanımızda kalsaydın baba… Keşke bizi hep sevseydin…”  

Yeni yayın döneminde salı akşamları Türkiye’de açık olan televizyonların yüzde 50’sinde Öyle Bir Geçer Zaman Ki açık.

Henüz izlememiş olanlar hikayesini söylemekte fayda var: 60’ların sonunda dağılan bir ailede yaşananlar ve bu yaşananların aile bireyleri üzerindeki etkileri evin en küçük çocuğu gözünden anlatılıyor.

Dizinin temel birkaç karakteri var: Harika oyunculuklar, başarılı karakter ve sürekli gerginlik ve belirsizlik duygularıyla olay gelişimleri, aile içindeki dram üzerinden ilerleyen bir hikaye, izleyiciyi ters köşeye yatırma, izleyiciyi şaşırtma, duygu sömürüsü yapmama ama aynı zamanda pataloji seviyesinde kişilik bozukluklarını kullanma… Bunların hepsini birden hangi Türk dizisi için söyleyebildik? Hatta içinde barındırdığı duygular tamamen buralı olduğu için tüm söylediklerimin çoğunu diğer ülkelerin dizilerinde bulmak bile mümkün değil.

Neden değerli? : Oldukça kötü çalışma şartları ve epey kötü bir sistemi olan, dolayısıyla da daha çok kötü örnekler barındıran Türk dizi sektöründe buranın değerlerini, yaşadıklarını, hislerini çok başarılı bir şekilde gösterebildiği için.

Ne değiştirdi? : Salı gününün reytinglerini değiştirdi ve muhtemelen bu dizinin yeri ya da saati değişmediği sürece karşısında barınabilecek bir dizi bulamayacaklar. Genel anlamda henüz bir şey değiştirdi diyemeyiz ama televizyon dünyasına bomba gibi düşmüş haliyle Türk dizi algısını değiştireceğini öngörmek mümkün.

2011’de ne alemde? : Dizinin temposu değişmezse, ki şimdiye kadar hiç değişmemiş olması değişmeyeceğini gösteriyor olabilir- ve rasyonelliğini ama aynı zamanda duygusallığını yitirmediği sürece Türk televizyonlarında izlediğimiz en iyi dizi haline gelecek.

Osman?

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=F-RKG_iqavk?fs=1]

2010: Crystal Castles II


Alice Glass 8-bit’lik sesler diyarında…

Air War, Crimewave ve Alice Practice‘n başı çektiği, yaklaşık olarak bütün şarkıların birbirine benzediği Crystal Castles (I) albümüyle hayatımıza giren Alice Glass ve Ethan Kath ikilisi yine kendi adlarını taşıyan Crystal Castles (II) ile 2010’a bomba gibi düştü. İçlerinde biriktirdikleri enerjiyi açığa çıkarıp sağ gösterip sol vurdular, şaşırttılar. Alice’n aşinası olduğumuz çığlık çığlığa vokallerinin, yaptıkları müziğe karakterini veren 8-bit’lik seslerin yanı sıra Not In Love, Violent Dreams gibi sakinlik kokan, yürek burkan şarkıları da kotarabildiklerini kanıtladılar. Yer yer kaotikleşen yer yer coşku veren bu albümle 2010’un dişe dokunurları arasında hak ettikleri yere de kurulmuş oldular; daha çok insan keşfetti ve sevdi müziklerini.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=T2gdbQpESNY?fs=1]

Neden değerli?: İlk albümün fersah fersah ilerisinde olabilmeyi başarıp dinleyici kitlesinde hayret uyandırabildikleri için. Year of Silence‘da Sigur Ros‘u sample’ladılar, Not In Love‘da da sesine hasret kaldığımız Robert Smith‘i bize kavuşturdular.

Neyi değiştirdi?: İlk albümlerindeki eğlencelik, tek lokmalık şarkıların yarattığı önyargıyı ve algıyı kırdılar. Crystal Castles türlü klavye oyunlarıyla artık sadece coşturmuyor; kafanızı bulandırdığı kadar midenize kalbinize de dokunabiliyor, iç dünyanızı harekete geçiriyor.

2011’de ne alemde?: İkinci albümle beraber Robert Smith‘in elini omzunda hisseden ve dinleyici kitlesini genişleten Crystal Castles’ı 8-bit’lik şaheserler yaratma hususunda kimse tutamayacağa benziyor.

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=5zntQqp5xjQ?fs=1]

2010: Toy Story 3

 “The toys are back in town”


Toy Story 3 ile birlikte Buzz, Woody ve diğer bütün diğer eski dostlar son kez geri döndü.

Vizyona girmesiyle eş zamanlı olarak IMDb Top 250’ye tepeden dalan Pixar‘ın göz bebeği Toy Story serisinin son parçası çok beklendi, çok beğenildi, çok konuşuldu.

Neden değerli? : Çocukluğa dair az sayıda doğru hatırlanan şeyden biri olduğu için. Komşunuzun çok sivri dişli köpeği artık eskisi kadar korkutucu gelmeyebilir, ya da yoldan geçen kamyonlar önceden olduğu kadar görkemli… Ama Toy Story hala 7 yaşındaykenki kadar eğlenceli.

Neyi değiştirdi? : Belki Michael Jackson’ın ölümü kadar etkili değil ve muhtemelen Harry Potter bittiğinde yaratacaklarının yanında küçük boyutlu kalacak ama Toy Story’nin özellikle 80’ler sonu 90’lar başı aralığında doğanlar için ayrı bir yeri olduğunu göz önünde bulundurunca 3. filmin bir jenerasyonun daha çocukluğuna vedası anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

2011’de ne alemde?: Toy Story macerasının sonuna gelmiş olsak da Pixar tabii ki önümüzdeki seneyi boş geçirmeyecek. Cars 2 sırada bekliyor..

2010: Masumiyetin Ziyan Olmaz

2012’ye iki kala…



Bir albümün sahip olabileceği en güzel isme sahip Mor ve Ötesi albümü. Duygusallığı bir yana bırakırsak Mor ve Ötesi’nin ”ana akımı belirleyen” olduğunun cümle aleme ilanı da diyebiliriz. Komplekssiz, grubun geldiği konumun verdiği güvenle yapılmış bir albüm. 


Neden değerli?:  Kusursuz bir kayda sahip olması bir yana, grubun en olgun albümü. B
ırak Zaman Aksın naifliğinde, Dünya Yalan Söylüyor kadar muhalif, Büyük Düşler‘den çok daha aydınlık. 2010’un nisanında ne zamandır arafta olan bizlere ihtiyacımız olan şeyi verdi: umut. Üstelik bunu yaparken ne Ortadoğu’da olduğumuzu inkar etti ne de kafamızı kurcalayan meselelerden elini çekti.

Neyi değiştirdi?: Eurovision’la bir hayli eleştiri alan Mor ve Ötesini ”Buralarda bu müzik böyle yapılır” dercesine dokunulmaz bir noktaya taşıdı. Grubu yorma kendini’ye son derece ironik bir klip çekebilecek konuma getirdi. Teknik olarak bakarsak Harun Tekin‘in kendi ifadesiyle ”Türkiye’de rock müziğin sound çıtasını belirledi, her anlamda rock müziğin sesini daha duyulur kıldı.”

2011’de ne alemde?:  2011 yılına geldiğimizde grup, çok daha geniş kitlelere konser verebilecek, müzik dışında herhangi bir projeyi alıp taşıyabilecek derecede marka değeri yaratmış durumda. Harun Tekin’in albümün çıktığı bahar aylarında dediği gibi: 



 ”bundan sonrası hep yaz”

[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=JG5rnsFnsVw?fs=1]

2010: Glee

 “Loser is the new winner”


Ryan Murphy‘nin Nip/Tuck ile yıllarca, en basit ifadeyle ahlak-etik çerçevesinde yıkmadık tabu bırakmayışının ardından bunun gelmesini beklemiyorduk. Öyle ki neredeyse hiç bir konuda sınır tanımayan estetik cerrahlar ve karmaşık ilişkilerinden sonra, bir grup lise öğrencisinin hiç de orjinal olmayan problemlerinin ortasında konumlandırılmış bir hikaye pek çok senarist ve yapımcı için cesaret edilebilecek olanın çok ötesinde gibi görünüyor.

Öte yandan Glee‘nin iTunes satışları ve gündemde kendine yer bulma sıklığının bu riske değmediğini söylemek, 2010 yılında herhangi bir fark yaratmadığını iddia etmek kadar zor.


Neden değerli?: Anlattığınız şey ne olursa olsun doğru yöntemi bulduğunuzda dinleyici bulabileceğinizi bir kez daha gösterdiği için.

Neyi değiştirdi?: Tüm zamanların parodiye en uygun karakterleriyle “kendi yaptığı espiriye gülmeyen” tavrını yakalamayı başardı. Hepsi farklı bir klişeden beslenen karakterlerle bile ironi yaptığını söylemek zorunda kalmadan ironi yapılabileceğini kanıtlamış oldu.

2011’de ne alemde?: Glee’nin artan popüleritesiyle beraber diziye dahil olan ünlü isimlerin genel atmosferi zedelediği şeklinde yorumlar yapılıyor olsa da 2011 yılında pek çok ünlü ismi konuk olarak görmeye devam edeceğiz gibi duruyor.
.