THREESOME

Threesome: Depeche Mode (I)

Yanlış kitabın, yanlış sayfasıydım…


Dünya onları “Just Can’t Get Enough” ile tanımaya başlarken ben neredeydim sorusu sadece beni değil, doğumdan önceki hayatı araştıran felsefecileri de ilgilendiren bir soru olurdu. Müziğin sadece müzik olmadığını keşfettiğim 2005 yılından önceki işler hakkında bir şeyler yazarken hep korkarak yazarım. Sonuçta insanın kendi gözleriyle görmediği her olay onun için doğruluğu kanıtlanmış olsa bile bir efsanedir.
.
Depeche Modu‘un kariyer başlangıcı da benim için bir efsane. Hatta 2005 tarihli Playing the Angel albümünde Depeche Mode ismi yazmasa, grup benim gözümde 80lerde ve 90larda müziklerini yapmış ve sonradan esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuş bir grup haline dönüşebilirdi. Bu yüzdendir ki gördüğüm Depeche Mode ile duyduğum Depeche Mode arasındaki köprüyü yapar bu albüm.

.

Duyduğum Depeche Mode.
.

Gördüğüm Depeche Mode.
.
Sene 2008‘e geldiğimiz zaman ise Sound of Universe, ya da benim gözümde albümden Wrong parçasıyla karşıma çıktı grup. “Efsane grup yeni albümüyle geri döndü.” sıfatının kullanıldığı başka bir albümdü. Bu sıfatın hep bir kötü yanı olduğunu düşünürüm. Bu sıfatla çıkan albümleri dinlersiniz ki çoğu zaman gerçekten iyidir bu albümler. Yine de bu albümlerdeki parçalarla duygusal bir bağ kurmak zor olur. Duygusal bir bağ kuramadığınız parçalar ise her gün yüzlerce yeni müzik ile karşılaştığınız bir ortamda unutulmaya mahkumdur. Ben bu duygusal bağı Wrong ile kurdum. O günden sonra benim için Depeche Mode, Personal Jesus, Walking in My Shoes gibi çok güzel parçaları bulunan gruptan, hayatımın bir dönemini özetlemeye muktedir olan bir grup şekline büründü. Bu sebeptendir ki 2009 yılında düzenlemesi planlanan Tour the Universe‘in İstanbul ayağı iptal olunca, gözlerimden bir iki yaşı serbest bırakıvermiştim.
.

.
Şimdilerde ise dumanı üstünde Delta Machine ve iki gün sonra gerçekleşmesi planlanan konser konuları var Depeche Mode ile aramızda. İtiraf edeyim, Delta Machine’i onlarca kez dinlemedim ama karşıma çıkan her parçasında Depeche Mode’a yüklediğim; iyi kötü tüm anılarımı yerli yerinde buldum. Depeche Modu canlı canlı dinleyebilme konusu ise benim için mucizelere kalmış bir durumda ve ben durumda kendimi ortalarda dolaşan konserde çalınması muhtemel şarkılar listesinde Wrong‘u görememeyle avutuyorum.
.

Threesome: Gülse Birsel (I)

Dikkat! Kadın Geliyor. 
Gülse Birsel üzerine konuşmaya çalışırken “Türkiye’de kadın olmak” tadını yakalamamak imkansız. Türkiye’de kadının televizyondaki rolü uzunca bir süre ya erkekleşmiş bir anchorwoman ya da çok çiğ bir cinselliği sunan kadındı. Gülse Birsel televizyonlarda hep erkeğe atfedilen “kıvrak zeka“yı ilk defa bir kadında vücuda getirdi.
.
.
ATV’de sunumunu ve metin yazarlığını üstlendiği GAG format olarak ilk olmasa da üslup bakımından çok yenilikçiydi. Her şeyden önce belki de ilk defa program sunucusu kadın “kot pantolon” giyiyordu. Kot pantolonun taşıdığı anlam malum: cinselliği ile ön plana çıkmayan kadın. Gülse Birsel sadece bu yönüyle bile televizyondaki kadını bambaşka bir şekle soktu. Telefonla yayına bağlanan izleyicilerin kamerayı sunucu kadınların üzerinde gezdirdiği ucube formatlı “İyi Geceler Öpücüğü“nün rating rekorlarına koştuğu bir ülkede Gülse Birsel, medya-reklam üzerine son derece kısıtlı da olsa yorum-eleştiri getiren kadın olmayı başarmıştı. Teşbihte hata olmaz; Gülse Birsel, Okan Bayülgen’in kadın versiyonuydu.
.
.
GAG’ı takip eden “Ciddiyim” serisi ile beraber Gülse Birsel her ne kadar televizyon programının promosyonu gibi görünse de aslında “Aşk“a kelepçelenmiş kadın yazar temasını değiştiriyordu. Sadece şiir, sadece cinsel özgürlüğü kazanma öyküsü, sadece çiğ erotizm anlatmaya mahkum edilmiş kadın yazar kimliğini, Gülse Birsel kabul etmiyordu. Gülse Birsel inadına “Kıvrak Zeka” kulvarında ilerliyordu.
Gülse Birsel’in hikayesi “Türkiye’de kadın olmak” başlığı altında artık söylendikçe işin ciddiyetini yok eden, tekrarlandıkça önemsizleştirilen “Kadın Sorunları“ndan bağımsız bir hikaye. Bu hikayede Gülse Birsel’in yaptığı fauller, hatalı hamleler elbette ki var. Çünkü zaten Türkiye, Okan Bayülgen’in işlevselliğini de tartışmalı. Ancak Gülse Birsel’in, Okan Bayülgen’i model almadan belirlediği portresindeki tüm kusurlara rağmen şunu söylemek mümkün: Gülse Birsel, Türkiye’ye kadının ofsayttan anladığını gösteren isim oldu.
.
.
Nil Karaibrahimgil’in elde etmek için çaba gösterdiği hatta yeri geldiğinde çırpındığı temsiliyet iddiasını Gülse Birsel hiçbir zaman taşımadı. Bunun için siyaset gütmedi. “Çocuk da yaparım, kariyer de” aşılaması, Duygu Asena feminizminden bağımsız, kendi kimliğini inşaa etmekle yetindi. Bu bakımdan profesyonel kimdir denilirse bu sorunun cevabı Nil Karaibrahimgil değil, Gülse Birsel’dir.
.

 

THREESOME: BREAKING BAD (I)

Dizi 20’li Yaşlarda Aşka Verdiğimiz İsimdir    
Breaking Bad bitti ve ben her güzel dizide olduğu gibi yine sevgilimden ayrılmış gibi hissediyorum. Şimdi burada dizileri sevgilisi gibi gören dizi-sever pozu vermek mümkün ama amacım bu değil. Aslında Breaking Bad sezon finalini verdiğinden adam akıllı bir amacım da yok. Amacım rakı sofrasındaymışçasına eski sevgilimden bir sonuca ya da ispata kalkışmadan bahsetmek. Sadece ve kısaca onu anlatmak istiyorum.

Breaking Bad‘le tanışma hikayem herkesin aşk hikayesinde olduğu gibi bana da büyülü geliyor. Diziyle tavsiye sonucunda tanıştım ve her diziye başlamadan önce olduğu gibi bunda da önce bağlanıp sonra kaybetme korkusunu duydum. Şimdi İbrahim Tatlıses‘ten “aklıma gelmeyen başıma geldi” söylemek vardı ama benim durumum tam tersine “Kendim ettim kendim buldum“.

Bazen hak ettiğinizden daha fazlası olduğunu düşündüğünüz ilişkilere denk gelirsiniz. Breaking Bad de böylesi bir şeydi. Kesinlikle bu kadar iyi bir diziyi hak edecek bir şey yapmadım. Bu yüzden her buluşmamızda diziye karşı çok yoğun bir minnettarlık duydum. Bu sebepledir ki Facebook, Twitter ve Sims Social şeytan üçgeni ilk defa bir diziye müdahale edemedi. Sürükleyicilikten bağımsız bir durum bu. Breaking Bad,  CSI ekolünden dizilerde artık mekanikleşmiş bir sürükleyicilikle insanı kendine kilitlemiyor. Breaking Bad izleyende bir türlü sıyrılamadığı bir saygı ve minnettarlık uyandırıyor. Bu yüzden de dizinin başından ayrılmak mümkün olmuyor.

.

Bu saygı ve minnettarlığın arkasında korkular da var. Walter kendi gerçekliğini inşa ederken, bunca zaman kaçtığı onlarca sorumluluğu tek tek üstüne alıp limitlerini ve limitsizliğini keşfederken ben de Walter gibi olmaktan korktum. Bir diziyi izlerken aradığınız en önemli şey hayatın gerçeklerinden uzaklaşmak olabilir. Ancak Breaking Bad‘de uzaklaşmanın aksine kendi derinliklerinize iniyorsunuz. Breaking Bad ayağınızı yerden kesen insanların bir yerden sonra size kim olabileceğini gösterdiği gibi size kendinizi gösteriyor.

Bitince ne yapacağım?“. Terk edilme korkusu kadar kötü bir şey varsa o da dizilerin insanlardan bile fani olması gerçekliğidir. Vedalaşacağınızı ve özleyeceğinizi bile bile neden dizi izlenir? Bu sorunun abesliğini şöyle göstermek mümkün: “Olacakları bilseydin yine de aşık olmaz mıydın?“. Aşık olmayı isteyen her insan Breaking Bad izlemeyi de ister.

.

Bazen hayatta karşımıza sadece bir yerlerde buluşup saatlerce konuştuğumuz insanlar çıkar. Günün sonunda o insanların sesi büyülüymüşçesine kulağınızda çınlayarak tek başınıza yatağa girersiniz. Aşık olup olmadığınızı düşünürsünüz. Sonra bir gün gelir arkadaşlarınız staj yapmaya, iş bulmaya ve askere gitmeye başlarlar. Gerçek hayat denilen bu iklim olayı sizin oralara uğrar. O zaman o çınlayan ses ve size sordurduğu sorular bu iş, staj ve askerlik bulutu içerisinde kaybolur. Breaking Bad o gürültüyü susturup o sesi tekrar duyabildiğiniz sayılı 50 dakikalardan birisidir.

.

(daha&helliip;)