VE GÜNLER

İNCELEME: SOCCER MOMMY – CLEAN

Bu aralar herhangi bir müzik sitesine göz attıysanız Soccer Mommy‘nin çıkış albümü Clean‘i ve hatta ne kadar güzel olduğunu çoktan duymuşsunuzdur. Hakkında bir haftadır methiyeler yazılan bir albümü size baştan anlatmaya çalışmayacağım. İlk defa bir albüm incelemesinde sadece bir albümün neden güzel olduğunu anlatmak istiyorum. (daha&helliip;)

TRANSFERANS’TAN DÜNYA KADINLAR GÜNÜ İÇİN MIXTAPE

Seretan (Özcan Ertek) öncülüğünde kurulan taze plak şirketi Transferans, 24 Şubat’ta Robogeisha ve Supu‘nun da katılımıyla Peyote’de düzenlenen bir etkinlikle İstanbul müzik sahnesine merhaba demişti. Geçtiğimiz günlerde Soundcloud üzerinde yayınlanan iki mix’in ardından bugün de label’dan 8 Mart’a özel bir mixtape geldi. Fark yaratan kadın sanatçıların prodüksiyonlarından oluşan mixtape’de bizim de çok sevdiğimiz Ah! Kosmos, İpek Görgün, Holly Herndon ve Kaitlyn Aurelia Smith gibi isimler yer alıyor.

Bu güzel hareketin ardından Transferans‘ın ilk albüm ve mixtape örneklerini bu ay içerisinde dijital platformlar üzerinde yayınlamayı planladığını da hatırlatmış olalım. Label’ı buradan takip edebilirsiniz.

SALI PAZARI: 06.03.2018

Bu hafta da en sık dinlediğimiz yeni ve eski şarkıları seçtik ve bir Spotify listesi yaptık. İyi dinlemeler:

BURÇAK’IN TEZGAHI

Monika – Yes I Do
Eskilere takılıp kaldığım bir haftadan merhaba! Her şey yeni tanıştığın insanlarla çok eski zamanların ortak noktalarını bulup yakınlaşma mutluluğuyla başladı denebilir. Listeme bunu sadece ben dinlemiyor muydum dediğim şarkılardan biriyle başlıyorum:

Barış Manço – Topraktan Güzel Kokan Ne Ola

Sıra her hafta yaşadığım “Asla asla deme!” derslerinden birine geldi. Evet haklısınız, bana da ben böyle şeyler sevmem gibi geliyordu:

Sade – Flower of The Universe

Sade – Cherish The Day

Sanki içime doğmuş gibi haberi almadan birkaç gün önce dinledim duygusallığına yanaşmak isterdim, malesef radyoda duyduğumu hatırlıyorum. Yeni şarkı haberi bana biraz geç ulaşmış olsa gerek. Sade’in yedi sene aradan sonra Ava DuVernay’ın yeni filmi için yaptığı Flower of the Universe ve en sevdiğim yıllanmış şarkılardan Cherish The Day:

Tamino – I Bet You Look Good on The Dancefloor

Çok sevdiğim Tamino’nun bana küçük bir “Tüm şarkılar birbirinin aynı!” isyanı yaşatmaya başladığını en baştan belirtmek isterim. Yine de çok sevdiğim iki şeyin karışımı bu cover’a karşı koyamadım:

HANDE’NİN TEZGAHI

U.S. Girls – Pearly Gates

2018’in en iyi albümlerinden biri olarak In a Poem Unlimited sürekli döndü bu hafta da. Pearly Gates ile artık 70’ler kataloğunu karıştırmanıza gerek yok.

Chvrches ft. Matt Berninger – My Enemy

Her ne kadar ilk şarkı Get Out’u hiç sevmemiş olsam da bu şarkı ile yeni yayımlanacak olan Chvrches albümü için sabırsızlanmaya başladım.

Pulp – Common People

Bu hafta şunu fark ettim ki bu şarkı benim tüm zamanlarda favorim olabilir.

 

The Strokes – New York City Cops

Eski güzel günlere selam olsun…

 CEMRE’NİN TEZGAHI

Jorja Smith – Let Me Down (feat. Stormzy)

Hayallerimin collobration’ıydı bu gerçekten, Jorja’nın albümü için daha da sabırsızlandırıyor.

Unknown Mortal Orchestra – Not in Love We’re Just High

American Guilt gibi bir hayal kırıklığından sonra bu yeni şarkı ilaç gibi geldi. Albümün temasal anlamda pek tutarlı olmayacağını görmüş olduk ama neyse ki tanıdığımız UMO’yu dinleyebileceğiz.

A.L.L (All Against Logic) – Know You

Nicolas Jaar’ın yan projesi 2012-2017 yıllarını kapsayan arşivini paylaştı geçen hafta da bahsettiğimiz üzere. Bir insan nasıl bambaşka kollardan bu kadar üretken ve orijinal olmayı başarabilir inanamıyorum, kendisinin ne dinlediği, ne izlediği, ne tükettiği büyük bir merak konusu.

Childish Gambino – Redbone

Geçtiğimiz haftalarda viral olan (ülkemize ulaştı mı pek emin değilim, hiç sanmıyorum) videonun ardından Grammy’li albüm “Awaken, My Love!”a tekrar sardım. Donald Glover’ın şu videosunu da günlük fangirllük kotamı doldurmak üzere buraya bırakayım.

Vince Staples – Opps (feat. Yugen Blakrok)

Black Panther hala her yerde olduğu için sürekli uyarılıp bu albümü hatırlamamak elde değil. Bir poster ya da bir haber gördükçe elim hep bu şarkıya gitti. Müzik sektörünün sonunda Asya’dan sonunda sıkılıp bir şekilde Afrika’ya yönelmiş olması sevindirici.

 

GELİYOR: ALT-J

2015 yılında This Is All Yours albümünün turnesi kapsamında Harvest Festival‘in ilkinde ağırlanan grup alt-J, bu kez kendini hiç tekrar etmeden aynı kalitede şarkılar üretebildiğini kanıtladığı üçüncü albümü RELAXER’ı çalmak için İstanbul’a uğruyor. 4 Temmuz‘da Volkswagen Arena‘da gerçekleşecek konserin biletleri ise bugün itibariyle mobilet.com‘da satışta. Sabırsızlanarak albümü loop’lamak ya da grubun websitesindeki oyunla vakit öldürmek için harika bir fırsat.

5 MUHTEMEL NEDEN: KULAKLIK KABLOLARINI GİYSİLERİNİN ALTINDAN GEÇİREN İNSANLARIN KAYBOLUŞU

5 muhtemel neden; yaşadığımız şeylere, başımızdan geçenlere, unutulan kavramlara, dünyada olup biten olaylara kendimizce bir isyanımız. Yaptığımız sorguların, üstünde düşünmeye harcadığımız saatlerin ürünü. Bundan sonra bazı bize sorulan veya sorulmayan; bize düşen ya da düşmeyen konulara 5 muhtemel neden’imizle dahil olacağız. İlk olarak da kendimize kulaklık kablosunu kıyafetlerinin altından geçiren insanların kayboluşunu dert edindik. Buyurun;

Bir dönem bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptığımız bir eylem vardı; kulaklık kablosunu giysilerimizin altından geçirmek. Peki biz bu alışkanlığı neden terk ettik? Neden artık kulaklık kablosunu kıyafetlerinin altından geçiren insanlar etrafta yoklar? Bu tip düşüncelerinizin ilacı olduğumuzu bildiğiniz ve bunu bir görev olarak gördüğümüz için bunun peşine düşüyoruz. Aslında bize de sorsanız biz de “bize ne derdik” ama olsun. Ama dedik ya bize sorulan veya sorulmayan; bize düşen ya da düşmeyen konulara dahil olacağız. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Ayrıca soru bir kez akla düştü mü cevabını bulmadan insan huzura eremiyor.

Bu sorgulamayı kendimizce belirli bir mantığa oturttuktan sonra gelelim bu konudaki tahmini nedenlerimize;

1) Mikrofonlar

Bundan çok değil daha beş sene önce çoğu kulaklık bir mikrofona sahip değildi. Müzik dinleme dediğimiz eylem telefondan bağımsız bir şekilde icra edilir ve bir mikrofona ihtiyaç duymazdı. Kolaylıkla kulaklığın kablosunu istediğimiz yerden dolandırma özgürlüğümüz vardı. Şimdi ise kulaklık kablosunu kıyafetlerin altından geçirmeye çalışsak mikrofona erişim zorluğu çekeriz.

2) Telefona Bağlanması

Bir önceki sebepte de belirtiğimiz gibi şimdilerde kulaklıklarımızı genellikle telefona bağladığımız için eğer kablonuz 5 metre falan değilse telefonla ilgilenme konusunda sıkıntı yaratacaktır.

3) Kablosuz Kulaklıklar

Yani bunu açıklamamıza gerek yok ama sonuçta geçerli bir neden. Tabii insanlar görünmez kablolarını giysilerinin altından geçirmiyorlarsa.

4) Apple Kulaklıklarının Dokusu

Etrafta gördüğümüz kadarıyla telefon alan bir daha kulaklığa para harcamak istemediğinden kutudan çıkan kulaklıklarını kullanıyor. Denediğimiz kadarıyla da ten için güzel bir his bırakmıyor bu kulaklıklar.

5) Kader

Nerede yaşadığımızı unutmaya gerek yok. Göklerden gelen bir karar da olabilir.

Muhtemel nedenlerimizi saydığımıza göre o güzel insanların kayboluşuna bir ağıtla üzülelim;

TANIŞIN: MAE MULLER

Bu kez sizi geleceğini çok parlak gördüğümüz, enerjisini ve sözlerini 20li yaşlarının başında olmasından alan genç ve güzel Mae Muller ile tanıştırmaya geldik! 2017 sonlarında yayınladığı ilk teklisi The Hoodie Song, Muller’ın duygusal olduğu kadar kışkırtıcı pop müziğiyle tanışmak için harika bir başlangıç. Erkek arkadaşının yanından ayrılırken yazdığı hem tatlı hem baştan çıkartıcı bu şarkı, yapımcısı Two Inch Punch ile yalnızca 4 saatlik bir çalışma sonunda dinlediğimiz haline ulaşmış:

Şarkı yazarken tüm ilhamını kadınlık gücünden aldığını söyleyen Muller için Jenny, müzik anlayışına çok yakışır bir ikinci single seçimi:

İlk EP’sini Şubat ayının geçtiğimiz günlerinde yayınlayan Muller, çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor olsa gerek. Şarkılarına yeni bir soluk getirip bize After Hours ve B.B.A.’i daha çok sevdirmeyi başardı. Yakın gelecek planlarının canlı performanslarına odaklanmak olduğunu söyleyen Mae Muller’ın müzik kariyerindeki gelişmeleri heyecanla bekliyoruz.

 

AYŞE HATUN ÖNAL’IN İZİNDE BİR BİLİM İNSANI: ELON MUSK

2008 yılında Ayşe Hatun Önal, Sustuysam isimli şaheserini yayınlarken Elon Musk kendi deyimiyle hayatının en kötü yılını geçiriyordu. Peki bu tarihten sonra ne değişti? Tahminimce Elon Musk, Ayşe Hatun Önal’ın Marslı şarkısını dinlemeye başladı. Ne saçmalıyorsun sen diyenler için ise madde madde bu tezimi kanıtlamaya geldim.

1-) İlk olarak Elon Musk’ın Mars takıntısı “Şu sıralar Mars’a taktım. Acilen gitmem lazım.” şarkı sözünden kaynaklanmıyorsa siyaseti bırakırım. Pardon müzik yazarlığını demek istedim.

2-) “Hani bir düğmeyle iki dakikada dünyanın bir ucuna gidemezsem diğer tarafa gözlerim açık gidecek galiba.” sözü Elon Musk’un yeraltında tünellerden seyahat edecek süper hızlı araçlarını (Hyperloop) tarif etmiyorsa neyi tarif ediyor siz söyleyin?

3-) “Düzenli çalışmak beni kasıyor. Çalışmayınca da boşluk içime doluyor.” sözünü duyması Elon Musk’ın kurduğu şirkete “The Boring Company” (Sıkıcı Şirket) ismini koymasını açıklamıyorsa ne yapıyor?

4-)  “Her gün yemek yemek yorucu geliyor bana. Bir hap atsam da karnım doysa.” sözlerini tam olarak kanıtlayamasam da Elon Musk’ta tam öyle bir tip var. Kesin ne zaman çıkacak bu yemek hapları diyordur ya da ne zaman üreteceğini planlıyordur.

5-) Aklınıza şarkının “Kimseyle tartışmadan fikirlerimin hepsi kabul olsa.” sözlerini getirin bir de Elon Musk’ın Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg ile tartışmasını hatırlayın. Kendi dediğini kabul etmedi diye Mark’ı kıt zekalı ilan etmesini hatırlıyorsunuz değil mi?

6-) Son olarak “New York, Londra, Paris… Artık görmek istemiyorum!” sözleriyle Çin’e, Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerinin parelel olduğunu görmeyenlerin “büyük resim kursu” giderlerini Elon Musk karşılar artık o kadar parası var. Ben karşılayacak değildim ya.

Size bir de bu şarkıdan bir kehanet üreteyim. “Hani? nerde benim tahtım? Çabuk bulup getirsinler.” sözlerinden çıkarımla ileride bir gün Elon Musk kendine bir taht isterse herkes şaşırsın ama siz şaşırmayın. Biz bu günleri önceden hep biliyorduk diyebilin.

Şarkıyı da şöyle bırakayım belki siz de bir ilham alırsınız da bizim de güzel güzel bilim insanlarımız olur. Aman “Az çalışsam, çok maaşım olsa.” olsam sözlerinde takılıp kalmayın ama.

TANIŞIN: MANY ROOMS

Gitarı ile özdeşleşmiş, henüz daha yolun başında olan ve müzik piyasasının rekabetçi tüm yönlerinden ayrılarak saf bir şekilde müzik yapan müzisyenleri çok seviyoruz. Houston merkezli Brianna Hunt’ın müzik projesi Many Rooms da tam olarak bu alanda aradığımız kan. Brianna Hunt, aslen Ohiolu ancak henüz lisedeyken yaşadığı yerde canlı performanslar sergileyen tek kadın olduğu için fazlasıyla dikkat çekmiş. Küçükken annesinin kilise şarkılarıyla büyüyen Hunt, müziğe olan sevgisini bir kariyere dönüştürmeye karar verince Nashville’e taşınmış. Ancak orada da umduğunu bulamamış. Uzun süre finansal olarak sıkıntı yaşadıktan sonra ve tek bir şarkı dahi kaydedecek parayı denkleştiremediğinde ciddi bir sinir krizi geçirmiş. Hemen ardından bir arkadaşının ev stüdyosunda kayıt yapma fırsatı bulmuş ve ilk albümü için imzayı atabilmiş.

Kendisinin şu anda ortamlarda bulabileceğiniz Hollow Body adında bir EP’si var. İlk albüm trendlerinden tamamen uzaklaşarak, eski günlerin maksimum duygu minimum prodüksiyon inancını benimseyen 6 şarkılık harika bir EP Hollow Body. Sharon Van Etten, Julien Baker, Alela Diane, Laura Gibson ve Tiny Ruins ekolünün ilk albümlerini seviyorsanız mutlaka kaçırmak istemeyeceğiniz bir müzisyen olduğunu söyleyebiliriz. Özetle, akustik gitarı ile baş başa en içten şekilde hikayesini anlatan kadın müzisyenlere ayrı bir bayılıyoruz.

Many Rooms‘ un ilk uzunçaları şu anda yolda. Albüme ilk bakışı Which is to Say, Everything ile yaptık. Hollow Body EP’sinin devamı olabilecek bir kayıt gibi dursa da ilk kayıtların toyluğundan çıkarak prodüksiyona daha çok ağırlık verdiği bir albüm ile karşılaşmamız olası. Özellikle ambient tınılar ilk şarkıda öne çıkıyor. Bir Julianna Barwick tarzı olmasa ve gitar hakimiyetini sürdürse de Nordik havalara bir selam çaktığını söyleyebilirim. There is a Presence Here albümü 13 Nisan‘da tüm ortamlara geliyor olacak. Şimdiden bir yerlere not alın.

 

#TBT: THE VOIDZ

Size bir iyi, bir de kötü bir haberimiz var: Çok yakın zamanda yeniden Julian Casablancas‘ın yeni şarkılarını duyuyor olacağız. Ancak The Voidz ile. Grup, ilk albümleri Tyranny ile bizi hayal kırıklığına uğratmıştı bundan birkaç sene önce. The Strokes‘ u askıya alıp böyle bir projeyle döndüğü için Julian’a ayrı bir kızmıştık. Şimdi grup yeni bir albüm ile dönüyor. Albümden tadımlık yayımlanan single’lar Pointlessness, QYURRYUS ve Leave it in My Dreams‘i bir ümitle dinledik ve ilk albümün devamı kıvamındaki şarkılar olduklarını fark ettik. Aradaki gitar sololar bile şarkıları kurtarmaya yetmiyor maalesef. Yeni albüm yayımlanana kadar The Voidz’a bizi şaşırtmaları için güveniyoruz ve bu güzel perşembe gününde 2015 One Love Festival‘deki performanslarını hatırlayalım diyoruz. Eğer siz de Julian’ın koluna dokunabilmiş o nadir insanlardansanız zaten hiç unutmamışsınızdır.

AMAN KOMŞULAR DUYMASIN: ŞARKI LİSTESİ EZBERLENE(MEYE)N ALBÜMLER

2017’nin üstünden daha çok sular akmadı ama aklıma bir soru takıldı. Acaba 2017‘de çıkan bir albümün şarkı listesini ezbere sayabilir miydim? Sayabilme ihtimalim olan albümleri şöyle bir düşündüm. Gorillaz‘ın son albümü Humanz bu fikrim için hem çok uzun hem de çok karışıktı. Ayşe Hatun Önal’ın Selam Dengesiz albümünü ise sayabilsem bir dert sayamasam ayrı dertti. Neyse Verite‘nin Somewhere in Between isimli albümünü de kafamın içinde deneyip başarısız olduktan sonra aklımda artık bir soru daha vardı. Peki ben bu soruyu bir Avaz toplantısında sorsam ne cevaplar alırdım.
Toplantı biterken aklımdaki bu soruyu dile getirdim. İlk deneyen Ege oldu. Hangi albümün şarkılarını saymayı deneyeceğini sorduğum zaman LCD Soundsystem‘ın American Dream’ini saymaya başladı. Hızlı bir giriş yapsa da 6. şarkıda takılan Ege havluyu da böylece atmış oldu.
Peşine mikrofonumuz Cemre’ye döndü. Kendrick Lamar‘ın DAMN. albümüne yürüyen Cemre, sırasız bir şekilde ama koşar adımlarla başladığı bu maratonda saymaya başladığı listeden 8-9 şarkı saydıktan sonra “Dilimin ucunda” evresine girdi. Şarkı listesine bakınca hepsinin tek kelime olması bu yazıyı yazarken gözüme çarptı. İyi deneme Cemre.

Burçak cephesinde ise aklında döndürdüğü bu soruya bir cevap bulamamanın bir hüznü çökmüştü. Bu arada Hande ise ellerini avuşturmaya başlamış da bizim haberimiz yokmuş. Sayma sırası geldiği zaman bütün sene övmelere doyamadığı Paramore‘un After Laughter‘ını saymayı bir nefeste bitirmişti bile. 12 şarkılık bu albüm listesini duraksama bile göstermeden saymasıyla bir anda gözler Hande’ye döndü. Birkaç defa acaba bir yerden mi okudu kontrolünden sonra artık yapabileceğimiz tek şey kalmıştı: Tebrik edip sayabileceği başka bir albümün olup olmadığı. Tekli veya playlist şeklinde müzik dinlenilen bir zamanda bir albümün şarkı listesini sıralı bir şekilde saymak gerçek bir yetenek. Ve bu yeteneğini Taylor Swift‘in Reputation albümü üzerinde bir kez daha gösteren Hande, hem Avaz’ı hem de albüm dinleyen herkesi bugünlük kurtarmış oldu.

Peki sizin hafızalarınızda durumlar nasıl? Ezbere sayabildiğiniz albümler var mı geçtiğimiz seneden? Varsa bir yazın da görelim hangi albümler aklınıza kazınmış?

İNCELEME: FRANZ FERDINAND – ALWAYS ASCENDING

Indie rock açısından çok talihsiz bir dönemden geçiyoruz. Senelerdir büyük bir zevkle dinlediğimiz grupların yavaş yavaş formdan düşerek kendi kabuklarına çekilmesini izliyoruz. Franz Ferdinand‘ın yeni bir albümle döndüğünü duyduğumda da beklentim tam da bu yüzden yerlerde geziniyordu. Ancak şimdi yayımlandığından beri hiç durmadan dinlediğimi de belirterek güzel bir haber vermek istiyorum: 5 senelik aradan sonra gelen bu yeni uzunçalar gerçekten derdimize derman. Geçen sene bu etkiyi Spoon‘un Hot Thoughts‘u ile yaşamıştım, bu sene bayrağı Franz Ferdinand devralıyor.

Indie rock gruplarında genelde gitarı yavaşça kenara bırakarak synth başına geçme hevesi var. Yine aynı hikayeyi okuyoruz belki de. Ancak Franz Ferdinand‘ın yeni uzunçaları Always Ascending grubun eski rock tınılarına yeni bir soluk getiriyor. İlhamsız, kasıtlı bir strateji değişikliğinden ziyade İngiliz grubun müziğindeki değişim organik tat veriyor. Belki de bu durumun sebebi grubun kemik adamı Nick McCarthy’ nin yerini Julian Corrie’ye bırakmasıdır, kim bilir. Grubun esas adamı Alex Kapranos bu albüm için şöyle bir açıklamada bulunmuş: “Dans müziği yapmak ancak bunu saf bir şekilde yapmak istiyoruz.” İşte, Always Ascending‘i en iyi bu cümle özetliyor.

Always Ascending sıkı bir başlangıç yapıyor. Aynı adı taşıyan single parçası ve hemen ardından gelen Lazy Boy şüphesiz albümün en iyileri ve Franz Ferdinand‘ın büyük dönüşünün habercileri. Özellikle Lazy Boy belki de fazlasıyla klasikleşmiş bir melodi yapısına ve sözlere sahipken bu kadar çabuk dinleyiciyi yakalayarak sizi şaşırtıyor. Finally ve Paper Cages ile pekişen bu hisleriniz ise albümün ortalarına doğru dağılıyor. Bu albüm kesinlikle iyi bir albüm; ancak hiçbir şekilde mükemmel değil. The Academy Award ile grup popüler kültüre göz kırpıyor ancak yeni bir tarza daha çok yaslanarak Franz Ferdinand tınılarını bir kenara attıkları bir kayıt bu. Albümün başarısının grubun klasik tınılarının organik bir şekilde evrimleşmesinden geldiğini düşünürsek albümün ortalarındaki The Academy Award ve Lois Lane gibi kayıtların neden sınıfta kaldığını açıklayabiliriz.

Albümün sonlarına doğru Huck and Jim öne çıkıyor. Genelde Alex Kapranos imzalı olan Franz Ferdinand şarkılarına rağmen bu şarkı grubun diskografisinde ilk defa tüm üyelerin eşit şekilde katılım sağladığı kayıt. Belki de bu iş birliğinden cesaret alarak Kapranos’ un rap söylemesine tanıklık ediyoruz . Grup için kesinlikle büyük bir adım ve hakkıyla altından kalktıklarını söyleyebilirim.

2018’in henüz daha başında sayılırız. Franz Ferdinand‘ın Always Ascending uzunçaları bu senenin ilk çok iyi albümü. Vampire Weekend, The Strokes, Arctic Monkeys’in yeni albümlerini beklerken kulaklarınızın pasını silecek bir çalışma. Lazy Boy ve Slow Don’t Kill Me Slow şarkıları ise özellikle tavsiye edilir.

STREAM: CHILDISH GAMBINO – EP

Elini attığı her alanda harikalar yaratıp bizi kendisine birçok farklı boyutta hayran eden isimlerden Donald Glover a.k.a Childish Gambino, 2011 yılında IAMDONALD turnesinden önce, diğer mixtapelerinde de olduğu gibi ücretsiz olarak internet sitesinden paylaştığı 5 şarkılık EP’si “EP“yi streaming servislerinden tekrar yayınladı. Freaks and Geeks, Be Alone gibi çok sevdiğimiz Childish Gambino şarkılarını anıp Glover’ın yeni Grammy’sini kutlayarak bitmek bilmeyen Ocak ayını keyifli bir şekilde noktalıyoruz:

SAYGI DURUŞU: DECLARATION OF DEPENDENCE

Yalnızca Norveç soğuklarını değil içimizi de eriten tatlı mı tatlı grup Kings of Convenience, bir neslin lise yıllarını bu albümle geçirmesine sebep olmuştu. Hepimiz ilk çıktığı sene dinleyebilecek kadar liseli değildik tabi, liseli yıllarımıza gelince bir şekilde öğrenmiştik bu güzelliği. Öyle ki 2012 İstanbul konserlerine gidemeyenler o üç geceyi evde ağlayarak bu albümü dinlemekle ve şarkı sözlerini birbirine kısa mesaj atmakla geçirmişti. Neticede biz de duygusal çocuklardık. İşte karşınızda her dinlediğimizde içimizi bir hoş eden Declaration of Dependence albümü ve Kings of Convenience.

Evet biliyorum bu o albüm değildi ama bir zamanların müzik severleri arasında efsane olmuş bu videoyu eklemeden edemezdim. Artık ne günlermiş dersiniz de gözleriniz mi dolar, ben orada şarkıya eşlik ediyordum mu dersiniz, yoksa siz de o akşam evde hüngür hüngür ağlayanlardan mısınızdır bilemem. Hala modası geçmemiş güzelim Know How ve Feist’e taş çıkartan dinleyicilere önden bir saygı duruşu:

Hiç oturmadan esas albümümüze gelelim ve ikinci saygı duruşumuzu Me in You için alalım, zamanında kendileri ve o zamanki aşklarımız ile tanışmamıza vesile olmuş bu şarkının yeri birçoğumuz için ayrıdır eminim:

Bağıra çağıra söylemek için biçilmiş kaftandı. Umarım ruhlarımız şarkı sözlerinin ifade ettiği anlamı umursayacak kadar yaşlanmamıştır:

“Nasıl sevmem Hakim Bey? Bunalım ve asiliklerime beni daha da bunaltmadan eşlik ediyorlar.” isimli parçamız:

Kendilerinden ufacık da olsa bir haber duymak için bekleyişimiz sürerken, içimizin üşüdüğü günlerde hala bu albüme sarılıyoruz. Ve şimdilik kendilerini sevgiyle anmakla yetiniyoruz.

+18: CUPCAKKE

Bize Geçelim Mi? Elizabeth Harris, daha çok bildiğimiz ismiyle cupcakKe olarak hayatımıza 2015 yılında Deep Throat ve Vagina isimli single’larıyla girdi. Kendisiyle henüz tanışmadıysanız bile şarkılarının fazlaca cinsel içerikli olduğunu şu an tahmin etmiş olmalısınız. Kariyerinin başından beri çıkardığı iki mixtape ve iki stüdyo albümünün ardından geçtiğimiz haftalarda yayınladığı albümü Ephorize ile ismini çok daha güçlü bir şekilde duyurdu ve büyük bir kitlenin radarına girmeyi başardı.

Evet! Fazla seks içerikli ve bazen bir o kadar da absürd olan şarkıları sadece cinsellik ve şiddet konularına dokunmakla kalmıyor. Öz eleştiri yaptığı inanılmaz gerçekçi sözleriyle dinleyicilerin kendisiyle bağlantı kurabileceği LGBTQ, genç-yetişkin olmanın getirdiği çekingenlik ve ağırlık, romantizm arayışı gibi temalara da bolca değiniyor. İhtiyaçlarını ve isteklerini çekincesizce belirttiği sözleriyle, seksin “kadına yapılan bir şey” olması anlayışından kurtulma yönünde ilerlemeye çalıştığımız şu zamanlarda özellikle değerli bir figür haline geliyor. Bu yüzden binlerce kez evet!

Pişman Mısın? Büyük müzik oluşumlarından tam puan alarak Ephorize ile 2018 yılı cupcakKe için harika başladı. Aynı şekilde devam edeceğini umarken bir yandan da acaba kendisini canlı izleyebilir miyiz diye meraklara düşüyoruz. Özellikle albümün en explicit sözlerine sahip şarkısı Duck Duck Goose’un klibini gördükten sonra, kim bilir konserleri ne kadar absürd geçiyordur diye düşünmemek elde değil. Videoyu şuraya bırakırken iş yerinde açmamanızı ve çocuklarınızı ekran başından almanızı tavsiye ediyoruz.

THE END OF THE F***ING WORLD

Özellikle Black Mirror 4. sezondan sonra tam hepimiz Netflix’ten nefret etmeye başlamış, tatil günlerimizi “Abi Netflix çok bozdu ya.” tadında geçirmeye başlamıştık ki The End of The F***ing World bir son şans olarak karışımıza çıktı.

20 dakikalık bölümleri bir nefeste biten kara mizah yüklü bu dizi ait olabilecekleri bir yere ulaşmaya çalışan iki ergen Alyssa ve James’in macera dolu yolculuğunu konu alıyor. Wes Anderson sinemasını andıran görüntüleri ve konuya başarıyla iliştirilmiş mizahı bir yana; beni en çok heyecanlandıran bu görüntülerle birleşmiş mükemmel soundtrack’ler oldu tabii. Gönül isterdi ki bu şarkıları dizide kullanıldıkları anlar ile beraber paylaşabileyim, ama belki de böylesi daha iyidir. Belki de kendini arayan bu iki gencimizin aslında milenyum çağına ait olmadıklarının bir işareti olan bu liste, sizi Alyssa ve James’i yolculuklarında yalnız bırakmamaya teşvik edecektir:

2018’DE YOLUNU GÖZLEDİKLERİMİZ

Bir yıla daha bol müzik ve yeni albüm umutlarıyla girmiş bulunmaktayız. Bir tarafta bu sene albüm çıkarmasına neredeyse kesin gözüyle bakılan Vampire Weekend, Arctic Monkeys, A Perfect Circle, My Bloody Valentine, Danny Brown ve Ah! Kosmos gibi isimler var; öbür tarafta ise “ha çıktı ha çıkacak” derken albümleri ertelenmekten bir hal olan ya da yıllardır güzel haberlerini beklemekten helak olduğumuz isimler var. Aşağıdaki liste işte tam da bu isimlerden oluşuyor. İlla ki atladıklarımız olmuştur; yorumlarda, mentionlarda buluşalım.

Soruyoruz: Nerede bu müzisyenler?

Sky Ferreira: Böyle bir liste yapma fikri, “Sky Ferreira nerelerde?” diye kendi aramızda konuşurken aklımıza gelmişti. Night Time, My Time yayınlanalı şaka maka neredeyse dört buçuk yıl olmuş. Ferreira’nın ikinci albümü Masochism’i herkes gibi biz de birkaç yıldır nefesimizi tuttuk bekliyoruz ama albüm bir türlü çıkmıyor. Ferreira en son kasım ayında albüm için umutlandıran bir tweet atmıştı, Bir de Fader’a verdiği röportajda Şubat-Mart gibi görsel bir EP yayınlayacağını söylemişti. 2018 sonlanmadan kendisinden yeni bir şeyler duymayı ümit ediyoruz.

Chromatics: “Çıkmak bilmeyen albüm” dendi mi Sky Ferreira ile birlikte akla gelen bir diğer isim de Chromatics. Grup ta 2014’ün sonunda yeni albümleri Dear Tommy’yi duyurmuştu, geçtiğimiz yıllar içinde albümden birkaç single da yayınlanmıştı. Fakat sonra öğrendik ki grubun esas adamı Johnny Jewel, 2015’in sonunda ölümden dönmüş (artık uyuşturucudan mıdır, bilmiyoruz) ardından da albümün bütün kopyalarını imha etmiş. Önceki albümleri Kill for Love’ın on farklı versiyonunu yapan, şarkıları devamlı değiştirip duran ve albümün çıkışını iki sene erteleten biri için pek şaşırtıcı değil tabii. Dear Tommy’nin akıbeti hala belirsiz ama çıktığında bizi hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratmayacağından eminiz.

La Roux: Kendi adını taşıyan ilk albümünü 2009’da, ikinci albümü Trouble in Paradise’ı isa 2014’te yayınlayan La Roux, elini hiç de çabuk tutmayanlardan. Kendisi şu sıralar ne yapıyor, ne ediyor hiçbir fikrimiz yok ve bu seneyi de boş geçirirse şaşırmayacağız, ama özledik valla.

Mutya Keisha Siobhan: Sugababes’in orijinal üçlüsü 2011’de bir araya gelmiş, 2012’de müthiş ilk single’ları Flatline’ı yayınlamışlardı. Kendilerinden uzun bir süredir haber alamıyoruz fakat ilk albümlerinde Blood Orange, William Orbit, Richard X, MNEK gibi isimlerle çalıştıklarını biliyoruz. Albümün ihtimali bile heyecanlandırıyor bizi, umarız ki gün yüzü görür.

Jai Paul: Son yılların belki de en gizemli müzisyeni Jai Paul, BTSTU ve Jasmine single’ları ile ortalığı yakıp yıkmıştı. 2013’te ilk albümünün demosu sızdığında “Bu benim albümüm değil, lütfen satın almayın” dese de albüm yılın en çok konuşulan işlerinden biri olmuş ve pek çok yıl sonu listesinde de kendine yer bulmuştu. Bu yıl içinde kendisinden yeni (ve resmi) bir şeyler duyar mıyız, göreceğiz.

Missy Elliott: Kendisinden yeni bir albüm beklemeyi uzun zaman önce bırakmıştık fakat önce WTF ve Pep Rally, sonra da I’m Better derken kendisi merakımızı hep yukarıda tutmayı başardı. Resmi bir açıklama ve tracklist görmeden inanmayacağız.

Boards of Canada: İkili 2013’te Tomorrow’s Harvest ile yıllar süren sessizliğini bozmuştu. Bu sene yeni bir şeyler yayınlasalar bile öncesinde çok seslerinin çıkacağını sanmıyoruz. Özledik!

FKA Twigs: Bu sene albüm çıkaracağı söylenen isimlerden biri FKA Twigs. Kendisinden herhangi bir açıklama yok şimdilik, ama biz de umutluyuz. Bekleyip göreceğiz.

Ladytron: Son albümleri Gravity the Seducer 2011’de yayınlanmış ve doğrusu pek de ses getirmemişti. Ekip geçtiğimiz günlerde şöyle bir tweet attı, bu sene güzel haberlerini bekliyoruz.

Cassie: RockaByeBaby isimli muazzam mixtape’inin üzerinden beş yıl geçti. Tam da “Cassie yıllardır nerelerde yahu?” derken 2017’nin sonuna doğru iki single yayınladı. Klibi daha dün çıkan Kaytranada destekli Don’t Play It Safe, güzel şeylerin habercisi olmalı.

Jungle: Geçtiğimiz Ekim ayında Harvest Fest’te ülkemize de uğrayan Jungle, ikinci albümlerini güya geçtiğimiz sene yayınlayacaktı. Bir sürpriz olmazsa albümün bu sene yayınlanması bekleniyor. Umarız olmaz.

Trust (TR/ST): O buz gibi soğuk ve karanlık synthpop harikası Joyland’in üzerinden dört sene geçmiş. Geçen sene yayınlanan iki single, bu yıl gelecek bir albümün habercisidir umuyoruz ki.

Robyn: Ah Robyn, seni çok seviyoruz ama sesini bu kadar az duymak bizi üzüyor. Do It Again ve Love Is Free’yi saymazsak son solo albümü Body Talk’un üzerinden neredeyse yedi buçuk yıl geçmiş. Bir iki şarkıya bile razıyız.

Annie: İskandinav popunun bir diğer çok sevdiğimiz ismi Annie’nin de pek sesi soluğu çıkmıyor. Son albümünün üzerinden sekiz, son EP’si Endless Vacation’ın (ki bunu da o kadar sessiz sedasız çıkardı ki) üzerinden de iki yıldan uzun zaman geçti. Yeni bir albüm istesek şımarıklık yapmış olmayız bizce.

John Talabot: Dinledikçe ormanlar içinde koşturup kaybolasımızın geldiği ilk albümü FIN, 2012’nin başlarında yayınlanmıştı. Bu rengarenk albümle elektronik müzik aleminde son yılların en iyi çıkışlarından birini yapan John Talabot’tan yepyeni bir güzellik beklemek hakkımız.

Lily Allen: Kısa süre önce ingiliz rapçi Giggs destekli Trigger Bang’i yayınlayan Lily Allen’dan yıl içinde hip-hop etkileşimli bir albüm gelmesi çok da şaşırtıcı olmaz. Doğrusu çok da umudumuz yok, Sheezus’ı da birkaç şarkı hariç hiç mi hiç beğenmemiştik ama özledik de kendisini.

Gesaffelstein: Sahi bir Gesaffelstein vardı, ne oldu bu adama yahu?

Janelle Monaé: Kendisini çok seviyoruz, oyunculuğuna ve duruşuna da hayranız ama müzik cephesinden haberlerini de özledik. Son albümü The Electric Lady çıkalı dört yıldan uzun zaman olmuş. Kötü bir işe asla elini sürmeyeceğinden eminiz fakat sabırsızlanıyoruz.

MNDR: Amanda Warner’ın muazzam elektro-pop albümü Feed Me Diamonds çıkalı beş yıldan fazla olmuş. Kendisinin adını (feat. MNDR) olarak duymaya alıştık bu aralar, ama yeni bir albüm istesek çok şey istemiş olmayız bizce.

Azealia Banks: Daha dün Instagram’da yeni mixtape’inin Mart ayında yayınlanacağını duyursa da sağı solu hiç mi hiç belli olmadığı için kendimizi umutlandırmıyoruz.

Dum Dum Girls: Uzun zamandır haber alamadığımız bir isim daha. Son albümleri Too True, 2014’te yayınlanmıştı. Bu seneyi boş geçmezler umarız.

Nas: 2012 yazında yayınlanan son albümü Life is Good, en iyi işlerinden biriydi. Kimilerine göre yaşayan en efsanevi rapçi olan Nas’tan yeni bir şeyler duymaya kimse hayır demez.

Kelis: Nas demişken, Kelis de uzun süredir sessiz. Dave Sitek prodüktörlüğünde, Ninja Tune etiketiyle yayınladığı son albümü FOOD’un üzerinden dört sene geçti. Son zamanlarda aşçılığa merak saldığını bildiğimiz Kelis’in artık alternatife de göz kırptığını düşünürsek, kendisinden şöyle Kaytranadalı, Cashmere Catli, Mura Masalı bir albüm duymak müthiş olmaz mıydı?

Bonus:

4 ADIMDA AHMET KAYA’DAN THE SMITHS’E

“Dünya küçük” ya da bilimsel söyleme şekliyle, “dünyadaki her insana en fazla altı adımda ulaşabilirsin” derler. Söyledikleri doğru ya da yanlış ama insanlar arasındaki bağlantıları incelemeyi hep merak etmişizdir. Tabii konu müzik olunca bu bağlantıları takip etmek çok daha eğlenceli bir oyuna dönüşüyor. Biz bu oyunu çok oynuyoruz ve bu sefer 4 adımda Ahmet Kaya’dan The Smiths’e ulaştığımız bu akışa sizi de davet ediyoruz:

Rakı masalarında hep bir ağızdan söylenen şarkıların sahibi, ülkücülerin gizli sevdası Ahmet Kaya ile yola başladık:

Efkarlı masaların vazgeçilmezlerinden olan bu düetin altına Selda Bağcan, Ahmet Kaya ile beraber imzasını atmıştı:

Bu insanlar Selda Bağcan’ı nereden tanıyor da biz dinleyememişiz dememize neden olan en büyük olaylardan biri kendisinin 2016 Primavera Sound’da sahne almasıydı şüphesiz:

Aynı sene aynı festivalde sahne alanlardan biri de hepimizi kederden kedere sürükleyen Radiohead’di:

Ve Radiohead yakın zamanda The Smiths’in buram buram Smiths kokan bu şarkısını coverlamıştı:

2017: GORILLAZ

Neden Değerli?: Damon Albarn’un çizgi karakterlere hayat verdiği projesi Gorillaz, 7 senelik aranın ardından 2017 baharında Humanz’la aramıza dönmüştü. Birçok sanatçının konuk olduğu bu sanal dünya, karşımıza güzelliğini karmakarışıklığından alan bir albüm çıkardı. 2016 ABD başkanlık seçimini eleştiren politik yorumları, konuk sanatçılarla ve kendi müzik kültürüyle harmanlayan Gorillaz, albümü uzun saatler boyunca loop’a almamızı sağlamayı başarmıştı. Hallelujah Money’den beklediğimizi bulamamıştık belki ama albümden beklediğimizden fazlasını aldığımız kesindi:

Neyi Değiştirdi?: Bu kadar çok farklı sanatçı, bu kadar farklı müzik türleri, hem eski albümlerin Gorillaz’ını anımsatan şarkılar hem dönüşmeye başlayan tarzlarının ipuçları nasıl oluyor da aynı albümde olabiliyor hala şaşkınız. Bunun yanında bir müzik projesi olduğu kadar bir çizgi dünya projesi de olan Gorillaz, bu kez bizi neredeyse şarkılarından çok klipleriyle etkisi altına almıştı. Daha uzunca bir süre eşi benzerine rastlanmayacak türden olduklarına dair inancım hala sürüyor.

2018’de Ne Alemde?: Sanıyoruz ki albümden alınan enerjiyle konserler hız kesmeden devam eder. Chicago’da “ Gorillaz Festivali” etkinlik planı yapıldığı da kulağımıza çalınanlar arasındaydı. Ayrıca Jamie Hewlett, 2018’de yeni bir albüm gelebileceğini de açıklamıştı ama buna inanmalı mıyız pek emin değiliz.

2017: THE HANDMAID’S TALE

Neden Değerli?: Margaret Atwood’un 1985 yılında yazdığı “Damızlık Kızın Öyküsü” romanının uyarlaması olan The Handmaid’s Tale, gerek anlattığı hikayeyle gerek de sinematografisiyle 2017’nin en dikkat çeken dizilerinden biri oldu. Yer yer araya girip geçmişe ve kadınların sadece doğurganlıklarıyla var olduğu distopik bir geleceğe dayanan güçlü anlatısıyla, toplumsal dönüşüm ve dinamikleri yorumlama ve izleyiciye geçirmedeki başarısıyla ve oyuncu performanslarıyla hepimizin dikkatini çekti ve 8 Emmy adaylığıyla adeta başarısını ispatladı. Henüz izlememiş olanlarımız 2017’nin son fırsatını kaçırmasın diyerek ilk sezon fragmanını şuraya bırakıyorum:

Neyi Değiştirdi?: Son yıllarda özellikle internet üzerinden yayınlanan dizilerin artması film eleştirmenleri arasında sinema kültürü-dizi sektörü tartışmalarını alevlendirmişti. 2017’de bu tartışmalarla beraber sinematografik ögeler taşıyan diziler izlemeye başladık, The Handmaid’s Tale de bu kervana katılan en başarılı dizilerden biriydi. İlk sezonun yayınlanma tarihinin Donald Trump’ın ABD başkanı seçildiği döneme denk gelmesi, The Handmaid’s Tale ile ilgilili “yakın gelecek Amerikası” yorumlarının yapılmasına neden olmuştu. Hakkındaki bu yorumlamalar ve içerdiği distopik ögelerle beraber yeni dönem politik/sosyolojik eleştiri dizilerine de yeni ve yaratıcı bir soluk getirdi.

2018’de Ne Alemde?: İlk gösteriminden itibaren aldığı yorumlarla bizim kadar yapımcıların da dikkatini çeken The Handmaid’s Tale ikinci sezon onayını aldı. Henüz kesin bir yayın tarihi bulunmayan ikinci sezonun 2018’de başlaması planlanıyor.