Oradaydık: Efes Pilsen One Love Festival

Yazın ilk dansı…    

Geleneksel Efes Pilsen One Love Festival´in 9.´sunun düzenlendiği bu sene festivalin ilk gününde The Whitest Boy Alive, Fischerspooner ve Groove Armada eşliğinde ayaklarımız yerden kesildi; yorgunluğa, inanılmaz kalabalığa ve bunaltan sıcağa inat dans etmekten kendimizi alıkoyamadık. Tam manasıyla müziğe ve dansa doyduğumuz saatler geçirdik. Geçen senelerle kıyaslandığında festivalin birinci günündeki izleyici sayısındaki artışı ilk etapta fark etmek ziyadesiyle mümkündü. Fischerspooner´ın sürpriz grup olarak açıklanmasının ardından böyle bir artış yaşanacağını zaten öngörüyorduk.

Festivalin ilk saatlerinde güneşten kaçacak yer ararken bulduğumuz olası gölge alanlarda uzandığımız vakitler sahnede Sattas vardı. Sattas her zamanki gibi eğlenceli ve dinamikti. Çaldıkları klasik reggea hitleri ve kendi besteleriyle sıcaktan bayılanları ayıltmayı başardı. Sattas´ın ardından sahne alan isim ilgi ve sevgiyle takip ettiğimiz The Whitest Boy Alive oldu. Erlend Øye´yi pek çoğumuz Kings of Convenience´tan biliyoruz. Ne yapsa hedefi bulmakta zorlanmayan Erlend Øye´nin yan projesi olan ve elektronik, indie-pop sularında müzik icra eden The Whitest Boy Alive, festival ve yaz için adeta biçilmiş bir kaftan. İnsanın içini pır pır ettiren bir başucu albümü olan Rules´tan pek çok şarkı çalan ekip naif tavırları, izleyiciyle kurdukları sıcak diyalogları, bol miktar sevimli hal ve hareketleriyle kalbimizi fethetmekte zorlanmadı. The Whitest Boy Alive, Rules albümüyle artan dinamizmi ve Erlend Øye´nin duru vokalleriyle içimizi ısıtıp sahneden ayrıldı.

.

Şüphesiz ki günün en merakla beklenen ismi Fischerspooner oldu. New York orijinli elektroclash grubunun sahnede nasıl bir performans sergileyeceği, şovun konsepti ve türevleri olan sorular zihinleri bolca kurcalayan merak unsurlarıydı zira Casey Spooner performans sanatçısı ve tiyatro eğitimi almışlığı var. Kafalardaki soru işaretleri Fischerspooner´ın sahnede kendini göstermesiyle beraber yerini ağız açıklığına bıraktı. Öyle ki, cyberpunk temalı kostümleri, bir hayli kitsch olan performansları ve Casey Spooner´ın izleyiciyle kurduğu diyaloglar eminim ki, ilerleyen zamanlarda hatırlayabilmek adına hafızaları fazla zorlamayacak. “Feels good, looks good, sounds good” mottosuyla hareket eden Casey Spooner birkaç kez başladığı şarkıyı keserek dansçılarının bütünüyle hazır olmasını bekleyeceğini dile getirdi. Kendisinin pop-star olmadığını, hit yapmak gibi bir amaca sarılmadığını, fikir üretmekle mükellef bir sanatçı olduğunu üstüne basa basa ifade ederken, böyle bir şeyi dillendirmekte ve vurgulamakta yerli yerinde bir hak payına sahip olduğunu bütün duyu organlarımızla tecrübe ettik. İcra edilen müzikle sahne şovu arasındaki paralellik, sahne hakimiyeti, görselleri ve 48 saatlik bir uykusuzluğa rağmen düşmeyen enerjisiyle Fischerspooner, dilerim ki sahne şovu yaptığını iddia edenlerin algı çakralarının açılmasına katalizör olur. “Emerge” şarkısı için sahneye gönüllü isteyen Casey Spooner´ın tek talebi bu değildi. Son şarkı “Never Win”in ardından izleyicilerine dokunmak istediğini dile getirdi ve stage surfing yaptıktan sonra sahneyi terk etti.

Günün headliner ekibi Groove Armada sahne aldığında Radar Live´dan hatırlayanlar bilir, akılda kalacak bir konser performansıyla karşılaşacağımızı biliyorduk. Groove Armada, akımlar arası bariyerleri kıran ve daima yeni arayışlar içerisinde gezinen yaratıcı Londra dans sahnesinin en önemli cevherlerinden biri. Lazer şovları, aynı anda dans eden insan güruhu bir hayli etkileyiciydi. Son albümleri Black Light´ın en iddialı şarkılarından Paper Romance eşliğinde coşan kalabalık ve bir Groove Armada klasiği olan My Friend´in hep bir ağızdan söylenmesi görülmeye değerdi. Fakat Fischerspooner´ın enteresan şovu ve The Whitest Boy Alive´ın izleyiciyle kurduğu sıcak temasın akabinde Groove Armada her ne kadar pürüzsüz bir performans sergilemiş olsa da sahnede soğuk ve sade kaldı.

Geçen sene yaşanan teknik problemlerin cereyan etmemesi, programda aksama yaşanmaması ve birbiri ardına izlediğimiz harikulade performanslarla yüzümüzde tebessüm, tatmin olmanın yarattığı memnuniyet ve fazla dans etmekten bitap düşmüş bünyeyle festivalin ilk gününü noktaladık.

Aybike Afşar
————

Festivalin ikinci günü, ilk güne kıyasla daha az katılımcıya sahne oldu. Özellikle de öğleden sonra yağan yağmurun insanların bir kısmını festival alanından kaçırttığı gibi henüz alana gelmemiş olanların kafasında soru işaretleri oluşturduğu muhakkak. Gündüz grupları arasında The Revolters‘ın sahne performansı bahse kesinlikle değerdi. Geçtiğimiz aylarda yurtdışında ses getiren Türk indie grupları arasında belki de en önemli yeri tutan The Revolters, gerek sahne duruşu, gerek beste altyapıları ile oldukça beğenildi ve sıcağa rağmen görece çok sayıda seyircinin ilgisini çekti.

Günün önemli gruplarından Wild Beasts sahne aldığında ise ana sahnenin önü çoktan dolmuştu. Grubun eğlenceli bir havası, hoş bir sahne performansı olmasına rağmen seyircilerin dikkatini sadece “Sahnede bir grup var.” diyerek çekmesi biraz üzücüydü. Ardından sahne alan Sophie Ellis-Bextor ise tahminimizce günün en çok beklenen ismiydi. Seyirciyle etkileşimi oldukça yüksek olan Ellis-Bextor, sevdiğimiz bütün parçalarını çaldı, hatta yeni albümü Straight to the Heart‘tan bazı parçalara da İngiltere dışında ilk defa Türkiye’de yer verdi. Bu parçaların bizi tatmin ettiğini söylemek ne yazık ki mümkün değil; ama bu konudaki en düzgün yorumu albüm Ağustos ayında yayınlandığında yapabileceğiz. Açıkçası Sophie-Ellis Bextor ile ilgili dikkatimizi çeken en büyük sıkıntı, kendisinin açık ve anlaşılır bir şekilde kayıt üzerine söylüyor olmasıydı. Eski-yeni pek çok şarkısında dikkatimizi çeken bu olgu konserden zevk almamızı yeri geldiğinde engellese de kendisinin, seyirciyi ısındırma ve coşturma konusunda oldukça başarılı olduğunu inkar edemeyiz.

Gecenin ana sahnedeki son ismi The Ting Tings oldu. We Started Nothing albümlerinden We Walk‘un büyüleyici notalarıyla açılışı yapan grup, her ne kadar sonuna kadar kalamasak da beğendiğimiz bir performansa imza attı. Konsere de tek başlarına çıkan ikilinin sahneyi doldurmakta hiçbir güçlük çekmediğini belirtmek gerek.

.

Öte yandan, festivalin ilk günü ile karşılaştırıldığında ikinci günün biraz daha sönük geçtiğini söyleyebiliriz. Bunda yağmurun etkisi olsa da bizce en önemli etkiyi gruplar oluşturmakta. Sattas ve The Whitest Boy Alive ile ısınmaya başlayan seyirciyi Fischerspooner‘ın kıvama getirmesi ve Groove Armada‘nın onca insanı havalara uçurmasıyla karşılaştırıldığında ikinci gün -en azından bu açıdan bakıldığında- biraz eksik kaldı denebilir.

Geçen sene karşılaştığımız kısık ses fiyaskosuyla bu sene karşılaşmamış olduğumuza -festivalin bir artısı olarak sayamasak da-sevindik. Efes Pilsen One Love Festival, santralistanbul‘un önemli bir kısmını kullanıyor ve bu alanda pek çok farklı etkinlik türüne yer veriyor olsa da insanların genelde ana sahne – alternatif sahne ve çevrelerinde takılmasından ötürü belirli yerlere yoğunlaşan kalabalık önemli bir sorun teşkil etmekte. İçki ve yemek kuyruklarının ölümcül boyuta ulaşmaması bir artı olsa da aynı şeyi tuvalet kuyrukları için söylemek pek de mümkün değil.

.

Öte yandan, insanların genelde belirli alanlara yoğunlaşmaları bir açıdan bakıldığında festivalin olumlu bir yönünü oluşturmaktaydı. İki gün boyunca dağıtılan baget vesaire gibi çeşit çeşit eşyanın ve çok da dağınık durmayan bir kalabalığın bulunması, festivalin “festival” kriterlerini karşılaması anlamında önemli rol oynadı. Festival öncesinde patlayan Hayati skandalından sonra kapsamı değiştirilen Hayatiler ve festival öncesinde websitelerinden duyurulan Sevgi Kelebekleri, festivale renk katan ögeler olarak yer aldı. Hayatiler’le fotoğraf çektirmekten öte bir şey yapmadığımız için kendilerine biçilen görevi ne kadar yerine getirdiler, ya da bir olay yaşandı mı bilemiyoruz; ancak gördüğümüz kadarıyla festivalden memnun olmayan insan pek bulunmamaktaydı.

Efes Pilsen One Love Festival, yaz sezonuna güzel bir açılış yapma misyonunu bizce başarılı bir şekilde yerine getirdi. Seneye eksikleri de giderilmiş bir festivalle karşılaşmak dileğiyle.

Yiğit Arda Türkoğlu
Fotoğraflar için Nağme Öğmen’e teşekkürler
.

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *