RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *