Röportaj: The Soft Moon

Luis Vasquez bu hafta post-punk projesi The Soft Moon ile ikinci kez İstanbul’da olacak. Hal böyle olunca karanlığına doyamayacağımız performansı öncesinde Vasquez’i yakaladık ve kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Bir kez daha konserin 10 Eylül‘de Salon IKSV‘de olduğunu hatırlatıyor ve davet ediyoruz:

Müziğinizi “insan müziği” olarak tanımlıyorsunuz. Eğer “insan müziği” olmayan bir müzik türü varsa onu bu kategori dışında tutan şey ne? Ya da sizin müziğinizi insan “insan müziği” olarak değerlendirmeye neden olan tarafı ne? “Neden hayattayız?” gibi sorular mı?

Evet yani benim müziğimdeki her şey varoluşumla alakalı. Bir insan olarak hayatta olmam, bunun bende yarattığı büyülenme ve hatta korku hali… Bilirsiniz. Dolaysıyla, her şarkı benim için kendimle alakalı soruları cevapladığım bir çeşit yolculuk gibi. Çünkü bu gezegene ait hissetmiyorum, bu vücudun içinde olmak garip hissettiriyor vs şarkılarımdaki pek çok konsept ve tema aslında bir yönden bunları sorguluyor.

Ve şarkılarınızda belli bir kaygı ve gerginlik hali var; hep en karanlık hisleri tecrübe ediyorsunuz müziğinizde. En büyük amacınızın iç huzuru yakalamak olduğunu belirtmiştiniz daha önce ve bu müziği yaratmanın daha huzurlu olmanıza yardımcı olduğunu ifade etmiştiniz. Merak ettiğimiz, bu müziği üretmek o kaygıdan kurtulmanızı mı sağlıyor yoksa sadece onunla yaşamaya mı alışıyorsunuz?

Farklı yönleri var. Bir taraftan huzura yaklaşıyorum ki bu harika ama daha karanlık bir tarafı da var ve o karanlığın içine çekiyor. Çoğu zaman bununla yüzleşmek zorundayım çünkü benim tarzım, müzikal yaklaşımım bu. Bir taraftan o karanlığa karşı da bir bağımlılık geliştirmeye başladım. Evet ilginç ama yüzde elli-yüzde elli gibi. Yüzde elli daha karanlık ve yüzde elli daha optimist. Şu noktada böyle ama umuyorum ki bir noktada sadece huzurlu tarafı kalacak. Ve bence o huzurlu yere ulaşmam için önce karanlıkla yüzleşmem ve onu yenebilmek için karanlığın derinlerine gitmem gerek.

Kabuslarınız, rüyalarınızda gördüğünüz kıyamet senaryoları Zeros’a çok katkıda bulundu. Şimdilerde artık o kabusları görmüyorsunuz sanırım ve dünyanın sonu konusundaki takıntılarınız azaldı. Peki artık o albümden parçaları çalmak size nasıl hissettiriyor?

O albümü yazdığım zamanki zihinsel halime dönüyorum. O dönemde biraz yılmış durumdaydım, kişisel hayatımda bazı zorluklar yaşıyordum ve başka benzer şeyler vardı. Şimdi onları çaldığımda aslında onların üstünden o kadar çok zaman geçti ki artık rahatlamış hissediyorum. Hani aslında o albümden parçaları çalmayı seviyorum çünkü o artık hayatımda tamamladığım ve sonuna ulaştığım bir bölüm ve o parçaları gerçek hayattan zevk alarak seslendirebiliyorum.

Belki de artık bir başkasının hikayesi gibi hissettiriyor?

Evet, onun gibi bir şey.

Brian Eno sizin için önemli bir ilham kaynağı. Onun müziği sizinkini nasıl etkiledi ve kendi şarkılarınızın onun sound’unu hatırlattığını düşünüyor musunuz?

Eğer Brian Eno’nun müziğinin benimkinin üzerinde bir etkisi varsa, bence bu müziğindeki atmosferlerdir. Müziğime atmosfer sesleri dahil etmeyi çok seviyorum, işte farklı dokular ve benzer şeyler ama bu en baştan beri kendi kendime, doğal olarak yapmaya başladığım bir şey. Daha sonrasında, bir perspektif kazandıktan sonra aslında bunu fark ettim ve “Brian Eno da bunu yapıyor” dedim. Ve belki de şarkılardaki bazı modlar, işte hüzün ve biraz umudun bir araya gelmesi gibi. Belki böyle şeyler ama günün sonunda benim müziğim daha öfkeli.

Black’te şarkı boyunca aynı iki mısranın tekrar edildiğini duyuyoruz: “I don’t care what you say, you say/ Living life my own way, own way”. Ve bu şarkıda özgüven sahibi olduğunuz görmek zor değil. Peki, “Black” ismi diğer pek çok şarkınız için uygun bir isim olabilecekken özellikle bu şarkıya verildi?

Hmm, ilginç bir soru. Sanırım adına “Black” (siyah) dedim çünkü bana kelime olarak da renk olarak da gücü hatırlatıyor ve dediğin gibi şarkı kendime bir güven hissettiriyor, suçluluk ve onun gibi şeylerle başa çıkma açısından. Ve o yüzden o parça daha agresif.

Biraz da konserden bahsedelim. Salon konseriniz Türkiye’deki ikinci performansınız olacak. İlk sefer nasıldı ve sıradaki konserden neler bekliyorsunuz?
İlk seferi keyifliydi. (Gülüyor) İlk şarkıda bazı teknik problemler yaşamıştık ama ondan sonraki bütün konserler sorunsuz ilerlerdi dolayısıyla umuyorum ki öyle bir şey yaşamayacağız. Onun dışında o konserde oldukça iyi vakit geçirmiştim, oldukça iyi bir kalabalık vardı. Istanbul da çok güzel bir şehir, sadece ziyaret etmeyi bile dört gözle bekliyorum.

Geçen sefer Türkiye’den zurna satın almışsınız ama henüz bir parçanızda kullanma şansınız olmadı.
(Gülüyor) Hayır, sadece arada kendi kendime oynuyorum. Biraz gürültülü, daha fazla pratiğe ihtiyacım var.

Salon’un web sitesinde gecenin sonunda bir sürpriz olabileceği yazıyor. Tabii ki sürprizi bozmak istemeyiz ama yine de söyleyebileceğiniz bir şey var mı?

Konserde bir sürpriz… Bilmiyorum, her şov kendi içinde biraz öngörülemez oluyor ve kendimi her şarkıya %100 veriyorum. Ama söz konusu sürpriz olunca, bilmiyorum, gerekirse belki gitarımı kırarım. (Gülüyor)

*Ahmet Nursoy’a katkılarından dolayı teşekkürler.

One thought on “Röportaj: The Soft Moon

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *