agency

SALI PAZARI: 03.07.2018

Salı Pazarı için tekrardan tezgahlarımızı açtık ve yine çok güzel şarkılarla karşınızdayız. Bu hafta konuklarımız Brek ve Agency‘nin solisti Numan.

BREK’İN TEZGAHI

Nihil Piraye ve Mispis gruplarıyla çalıp söyleyen Brek‘in yakın geçmiş müzik tarihinde neler var diye merak ettik.

Ariel Pink – Picture Me Gone

Ariel Pink kendi “umursamaz kaybetmişlik mizahı” evreninde dolaştıkça, bende hüzün dolu bir hayranlık uyandırmaya devam edecek. Kendisi bildiğim kadarıyla “müzik videosu” konusunu pek sevmese de Grant Singer ile kurmuş olduğu uzun vadeli ortaklığın meyvesi olan bu klip “gönül yarası” mahiyetinde.

Connan Mockasin – Faking Jazz Together

Connan Mockasin üzerine düşünerek hatırı sayılır bir zaman geçirdiğimi düşünüyorum. Klip ile beraber ortaya bir “ruh pornosu” çıktığını söylemek hadsizlik olmaz umarım.

Chris Cohen – As If Apart

Chris Cohen’in progressive/kraut yaklaşımı ve şeffaf müziği bana melankoliyi ve tehlikeyi aynı anda hissettiriyor. Tekinsiz ama çocuksu, bi taraftan da saykodelik tarafı var.

David Byrne – A Soft Seduction

Sanırım ortaokuldayken okula gitmeden önce sabah çok erken kalkıp MTV izlerdim, ya da radyo dinlerdim. Yanılmıyorsam bu şarkı o dönemde zihnime girip yıllarca gizlenip, son dönemde Spotify Haftalık Keşif sayesinde karşıma çıktı. Alışılagelmiş bi David Byrne şarkısı olmadığı aşikar. Tebessüm ederek ağlatanlardan.

İbrahim Özgür – Son Nefes

1920’lerden jiletli Türk tangosu zerafeti. Işığa doğru yürüten.

NUMAN’IN TEZGAHI

İstanbul sahnesinin Post-Punk ahalisi deyince akla gelen gruplardan Agency‘nin vokali Numan’a bu aralar neler dinliyorsun diye sorduk.

Kim Wilde – You Keep Me Hangin’ On

Bir yandan şarkıyı dinlerken diğer yandan yorumlarda bir kadının (bu durumda Kim Wilde) açık giyinmeden de ne kadar seksi olabileceğini tartışan, takdir ve tebriklerini sunan evrensel Anadolu gençliğinin yorumlarını okumak çok eğlenceli.

Hall and Oates – Out of Touch

“Biz 70 kiloysak 69’u ruhtur.” diyor aslan yeleli Daryl Hall.

Hall and Oates – Maneater

Maneater denince aklıma çapkın bir kadından çok “adam yiyen orta saha” geliyor. Dünya Kupası’ndan dolayı olsa gerek. Out of Touch ile beraber bu aralar dilime dolanan bir diğer Hall and Oates şarkısı.

Arctic Monkeys – Four out of Five

Sözleriyle, klibiyle, akılda kalıcı gitar riff’iyle mükemmel. Başıma bir şey gelmeyecekse yeni albümü de çok beğendim.

Büyük Ev Ablukada – Çıldırmıcam

Sabahın 5’inde sıcak yatağınızda yatıyor olmak yerine kendinizi havalimanında bulduğunuzda art arda 10 kez dinlemek çıldırmayı önlüyor. Kesin bilgi.

İnce’nin Seçim Şarkısı: Türkiye Tamam Diyor

Onlar kazandı ama biz haklıydık.

EGE’NİN TEZGAHI

Rico Nasty – Oreo

Soundcloud Rap iyiden iyiye uçsuz bucaksızlaşan bir alt türe dönüşürken Rico Nasty, onca rapper’ın arasında bir yıldız gibi parlıyor. Özellikle benim gibi kadın rapper’lara ayrı bir sempati besliyorsanız Rico Nasty’nin adı gibi “nasty” ve gaz mı gaz müziğine tutulacağınızın garantisini veriyorum. Bütün haftam albümünü döndürerek geçti.

St. Vincent – Fast Slow Disco

MASSEDUCATION ile pop’a daha da bir göz kırpan St. Vincent’ın bir sonraki albümü bunun gibi olacaksa ben varım diyorum.

Palmiyeler – Kalbim Seni Arar

Palmiyeler’in yeni albümüyle hala tanışmadıysanız geç kalmış sayılmazsınız. Bütün yazı başka bir şey dinlemeden geçirebilirsiniz ama.

Peter Gabriel – Lay Your Hands On Me

Çağının ötesindeki bu Peter Gabriel şaheseri de benden tüm The Americans sevenlere gelsin. Şu dizinin underrated’lığı beni çok üzüyor yahu.

BURÇAK’IN TEZGAHI

Jorja Smith- Where Did I Go

Uzun ya da kısa herhangi bir duraklama döneminden sonra üzerinden bir ay geçmiş albümleri yeniymişçesine dinleme listelerinde döndürüyor insan. Tam da bu sebeple Jorja Smith imzalı Where Did I Go birkaç haftadır yeni müzik kategorimdeki şarkılardan biri.

St. Vincent- Smoking Section

Son zamanlarda Avaz ahalisi olarak havalı bulduğumuz kadın vokallerden sıkça bahseder olduk. Hiç değilse kendi adıma etkisinden çıkamadığım kadınlardan ve müziklerden biri.

Lynette Williams- Au Revoir

Mevsim şartları, bulunduğunuz yaş aralığı, hayata hareket katmak ya da sadece artık sıkıldığınız için uzun bir süredir dinlediğiniz müzik türüne ara vermek isteyebilirsiniz. Sonra Lynette Williams gibi biri gelir ve her şeyi başa döndürür.

Jay Z & Kanye West feat Frank Ocean & The Dream- No Church In The Wild

Son yılların belki de en zengin ve popüler dörtlüsünü içeren bu şarkıyı rap dünyasına uzaklığıyla tanınmış ben bile hayranlıkla hatırlıyorum.

AHMET’İN TEZGAHI

Yüzyüzeyken Konuşuruz – Sandal

Geçtiğimiz hafta Gece Gezmesi dahilinde olan Yüzyüzeyken Konuşuruz konserdeydim. Ne Farkeder Yüzyüzeyken Konuşuruz’cusu olan beni farklı şarkılarıyla da etkilediler.

Claptone – Stay The Night (feat. Tender)

Yeni çıkardığı albüm Fantast ile sonunda şans verdiğim bir isim Claptone beni şimdiye kadar beklediğime pişman etti. Buyrun Alman diskosuna;

Brek – Dead Dance

7 Temmuz’da ilk albümü TV Juice‘u yayınlayacak Brek’in Dead Dance ile hüzünlere dalıyorum bu aralar.

Toplu Spotify listesi de hemen aşağıda;

İNCELEME: AGENCY – EMPTY SUMMER HOUSES

Bir grubun ilk albümünün ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak güç değil. Gruplar kendilerini insanların kitlesel yargı alanına maruz bırakmadan önce olabildiğince tamamlanmış olmak isterler. Interpol, the Strokes veya Franz Ferdinand post-punk/revival gruplarının başarılı tarihinin de gösterdiği üzere müzisyenler ilk ortaya koydukları eserlerin kariyerlerini değiştirilemez şekilde belirleyeceğine inanırlar. Post-punk/revival grupları son yıllarda düşüşte ve onların yerini Of Montreal ve Arcade Fire gibi daha maksimalist veya elektronik müziğe sırtını dayayan the XX gibi gruplar aldı. Bu gruplar sonraları elektronik trende adapte olmaya çalıştılarsa da ya vasat ya da vasat altı kaldılar (Interpol’ün Interpol’ü, the Strokes’un Comedown Machine’ı, Editors’ün In This Light and On This Evening’i bu elektronik geçiş süreci albümlerine birkaç örnek.)

Bu gruplar ilk albümlerine kariyerlerinin kırılma noktaları olarak yaklaşırlar. Bu kısmen doğru ama sahneye yeni çıkan sanatçıların kendilerini değerlendirmeleri açısından hayli tehlikeli. Aşırı ve boğucu bir mükemmeliyetçilik grubun özgüvenini alıp üretken olmayan bir zihin durumuna dönüştürebilir. Agency her ne kadar nispeten revaçtan düşmüş bir trendi takip etse de, müziklerini elektronik aranjmanlara ve güçlü perküsyona yıkarak daha çağdaş indie akımlarına adapte etmeye çalışmış gibi görünüyor.

Agency başlarda tek kişiden ortaya çıkmış bir projeydi. Kendilerini özetlemek gerekirse kendilerinin varoluş nedeninin cover yapmaya karşı baş kaldırış olduğunu söyleyebiliriz. Sonraları grup parça parça bir araya geldiğinde kimsenin yazım sürecini kendi eline alıp grubu istediği yönde çekmediği, kelimenin tam anlamıyla kolektif bir proje haline geldi. Son hallerinde grup Numan Kılıç (Gitar/Vokal), Mert Akgül (Davullar/Elektronik Aranjmanlar), Karcan Ural (Bas) ve Batu Çetinkaya’dan (Klavyeler) oluşuyor.

Empty Summer Houses Agency’nin ilk tek bir mefhuma paketlenmiş ürünü. EP’yi yayınlamadan önce bir single yayınlayıp (“Strawberries in a Gunfight”) sıklıkla İstanbul’da belli başlı mekanlara çıkıyorlardı (Peyote, Bronx Pi). Ancak bu canlı performanslar stabil bir görüntü çizmiyordu–bazı konserler ortalama, kendini güçlü şekilde ortaya koyamayan bir performans gösterirken bazılarında ise sadece teknik sorunlardan kaynaklanmayan zayıf performanslar ortaya çıkıyordu. Karga’da verdikleri performans ise bütün performanslarının içinde istisnai bir yere sahipti.

EP bir sessizlik sekansıyla başlayıp kısa sürede reverb’e gömülmüş bir gitar ve uzun bir ambient akışına dönüşüyor. Bu aranjmanlarda dâhiyane bir şey olmasa da derin davul vuruşlarıyla alacakaranlık bir atmosferin altyapısı oluşuyor. Bu yapı EP’nin geri kalanı boyunca süregelecek bir ruh hali hazırlıyor. “Empty Summer Houses” benzer efektlere ve tempoya sahip bir gitar girizgâhı ile hemen sıraya ekleniyor. Vokaller ilk defa kulaklarımızla buluşuyor ama bu buluşma belli bir hayal kırıklığını da yanında getirmiyor değil. Vokaller parçaları bütünleşmiş, tekbiçimli, tam hissettiren ürünlere dönüştüremiyor. Vokaller baritondan basa yakınsamaya çabalayan, artık post-punk/revival gruplarının çoğu zaman başvurduğu bir aralıkta gidip geliyor (Çoğunun dogmatik referansı Ian Curtis elbette). Yer yer derin ve dolgun baslar parçaları olabildiğince uyumlu birimler haline getirmek için çabalıyor. “Mafia” dominant gitar-davul-bas üçlüsünün sürekliliğine güzel bir çeşni katıyor. Elektronik davul kurulumları karanlığa farklı bir filtreden göz atmanızı sağlıyor.

Empty Summer Houses’da kesinlikle azimli anlar var ancak bunlar hızlı bir şekilde tekrara yenik düşüyor. Bunun temel sebeplerinden biri enstrümanları kavrayıp onları potansiyellerinin uçlarına taşıyan güçlü, şahsına münhasır bir vokalin olmaması. Agency’nin sound’unun bir tür karanlık indie rock ile post-punk arasında olduğunu düşünürsek başarının sadece enstrümental yapının nefasetine değil, aynı zamanda büyük oranda vokalin özgünlüğüne de yaslandığını söyleyebiliriz. Parçalar bu etkili vokal kişiliği olduklarından daha zayıf düşmeye mahkûm kalıyor.

Agency’nin önemli özelliklerinden biri yoğun baslar ve yüksek tempo davullarla desteklenmiş mikrodaki kişilerarası anlatımı. Parçalardaki hikayeler kişisel deneyimler ve otobiyografik anekdotların yanında sofistike olmayan entelektüel ve otodidaktik anlatıları içeren olaylardan kavramsallaştırılıyor. Liriksel derinlik her daim stabil ve kendi başına ayakta duracak kadar güçlü olmasa da, parçaları bir araya getirme konusunda felakete de yol açmıyor.

EP’nin en önemli anları zayıf ve dağınık gitar doğaçlamalarının hemen ardından kulağa yerleşen ve hatırda kalan bir gitar segmentinin açtığı “It Was Heart-Breaking, Yet It Was Groundbreaking”le geliyor. Bas minimal şekilde otantik bir gitar hook’una eşlik ediyor ve ısrarla vurulan klavye tonları parçayı son haline taşıyor. Bu tutarlı, minimal ve tam anlamıyla olması gereken aralığa yerleşmiş bir parça. Empty Summer Houses’la daha iyi görülüyor ki, Mert Akgül’ün elektroniğe ve perküsyona olan yeteneği Agency’ye büyük katkılar sağlamış.

Empty Summer Houses’ın aksayan yönlerinden biri parçaların yer yer dayanılmaz derecede inorganik olması. Bu özellikle sürekli akseden gitarın parçayı ele geçirdiği anlarda görülüyor. Atmosfere katkı yapmayan veya akılda kalıcı olmayan bir gitar segmentinin parça boyunca devam etmesi EP’yi hayli zayıflatıyor. Misal, “Prolong the Pleasure” soğuk bir çizgiselliği aşıp özel bir ana dönüşmüyor. Bazı yoğun şekilde reverb’e gömülmüş gereksiz uzayan gitar segmentleri Agency’nin EP’yi doldurmak için çabaladığı hissini uyandırıyor. Bu bölümler bir bezginlik ve sıkkınlık hissi yaratıyor. Bunlar Empty Summer Houses’ın en bariz zayıflıkları.

Albüm kapağı kendi başına bahsetmeye değer çünkü hafif tozlu, kenarları parça parça yanmış ve yırtılmış bir fotoğraf derin nostaljik bir yalnızlığı çağrıştırıyor. Grubun adı ve EP’nin adı yumuşak şekilde kahverengi-turuncu renk paletinin üstüne eklenmiş. Kapak EP’nin atmosferine zihinaltı bir konumdan katkı sağlıyor. Anne Locquen’in kusursuz çekimi kaçışı olmayan hüzünlü bir anı işaretliyor.

Agency - Empty Summer Houses

Şu noktada rehavet Agency’nin en büyük düşmanı. Duraksayıp EP’nin gayet iyi olduğunu düşünerek aynı çizgide ilerlememeliler. Geliştirmeleri gereken tonlarca şey var. Geri dönüp çalışmaya ve revizyon sürecine başlamalılar. Şimdiden canlı performanslarında çaldıkları ortalama üstü birkaç parçaları var ve eminim bu parçaları da gelecekte kayda geçireceklerdir. Agency’nin elinden tutacak şey ise spesifik ve ilişkilendirilebilir anlatıları, güçlü bas ve davul sekansları. Önlerinde şu anda ancak başarısının hayalini kurabilecekleri uzun bir yol var. Nihayetinde bu fena bir başlangıç değil ve Agency “ilk albüm kabusu”nu kısmen yenmiş gibi görünüyor.

THE “ROBONİMA” SHOW

2015 itibariyle adını sıkça duymaya başladığımız ve her işiyle merak ettiğimiz Robonima aynı zamanda kafamızda bir sürü soru işareti de bırakmıştı. Dolayısıyla kolektifin baş adamı Önder Kılınç aka Gramafonia’yı soru yağmuruna tuttum. Robonima’nın nasıl bir araya geldiğinden underground müziğe, yani her şeye dair uzun uzun sohbet ettik. Yani Robonima nedir anladık, huzurlarınıza sunuyorum.

Buse: Merhaba Önder. Seni tanımakla başlayalım.

Önder: 90’lıyım. Adana’da doğdum. Müziğe hip-hop ile başladım. Baştan beri alternatif olanı çok irdeliyordum. Adana’da başladım müziğe ve oradayken İstanbul’da da halihazırda devam eden bir müzik geçmişim vardı. Safra Yeraltı isimli bir topluluğumuz vardı,Tush, Savai (o zamanlar Savaş), İhtiram, Radansa,Parola Nevakar, Negatif’in olduğu… 80’ler 90’lar straight hiphop kovaladığımız, Myspace üzerinden birbirimizi yakaladığımız bir oluşumdu. Alternatif olana, arka planda olana hep eğilimliydim o yüzden o zamandan belliydi bazı şeyler. Hiphop eskiden çok cazipti benim için çünkü tam anlamıyla alt kültürdü, ortada değildi. Ciddiyeti olan, underground çıkışlı işlere her zaman çok ilgim oldu. Öncesinde ailem sebebiyle de Türk Halk Müziği dinliyordum, onunla büyüdüm. 6-7 yaşında aile toplantılarında türkü söylerdim bizde gelenektir (gülüyor)  Hala da çok severim hatta Ahmet Aslan’ın yeni albümünü çok beğendim, tavsiye ederim biraz işin ruhani boyutunu bu faktörde oluşturdu diyebilirim daha oturaklı ve yerli yerinde bir bilinç akışı sağladı bana ailemin kattığı o halk müziği sevdası.

Onun dışında 2008 Adana Freestyle birinciliğim var mesela. O zamanlar east coast straight hiphop ya da oldschool diye tabir ettiğimiz soundlardan ziyade çok fazla free beatlere odaklanan mcler vardı  freestyle yaygındı. İlk mixtape’imi ortaokulda bir buçuk saatte ki tamamen hücum kayıttı Just Blaze ve Preemo beatlerinden derlediğim bir instrumental seçkisine okuyarak kaydetmiştim. Üstüne basa basa söylüyorum dinlediğim ilk Türkçe rap Barikat’tır mesela. “Hava, su, toprak ve ateş” kuzenimin getirisidir. Sonra DJ Mahmut & Murat G, Statik, Silahsız Kuvvet, Ceza, Dr. Fuchs… Daha öyle oturaklı gelip de “Abi bu Türkçe Rap!” dediğim zamanlardı keza çok sayıda kaset ve CD sonra hayatıma girmeye başladı paralar birikir kaset alınır ya da marketlerde CD görülür didik didik aranır o zamanlar malum fazla raflarda yoktu albümler olsa bile en kıyıda köşede 🙂

10259329_1646237458968638_7369103561453257196_n

O zamanlardan sonra hayatıma blog’lar girmeye başladı. Bir çok arkadaşımı o zaman kazandım, bir çok müziği o zaman keşfettim. Öyle ki elektronik müzik karşıtıydım. İlla ki daha çok midwest diye tabir ettiğimiz daha soft mesela Exile gibi ALC gibi beatmakerların daha çok üstünde durduğu midwest vari soundlar hoşuma giderdi  çünkü duygusu çok yoğun geliyordu. Ama sonrasında kafayı kırmaya başlıyorsun ve hiphop’un hayatındaki duruşu da şekilleniyor. Hiphop’ın daha büyük bir dünyası olduğunu keşfetmeye başladım Dej Jux gibi anticon. gibi Strange Famous ya da Rhymesayers (o yıllar müzikal senteze hakim olmaya başladığım yıllarda mücevher değerindeydi bu oluşumlar). Sonra kendimi kısıtlamamam gerektiğini fark ettim zaten ve üstüne kata kata kafamdaki müzik olarak ele almaya başladım.

Buse: İnsanın var olduğu komünite de çok etkiliyor. 

Önder: Bunu hep söylüyorum: Bir insanın yanında olan kişi ve kişiler o yapının karakterini ve vizyonunu belirler bir şekilde. Biz hep etkileşim insanı olduk. Robonima’da bu etkileşimden ve mistik bir ortak paydadan beslenip bir araya geldi.

Buse: Bu biraz seninle de alakalı çünkü seni tanıdığım kadarıyla ilgi duyduğun müziği her daim kovalayan ve bu konuda insanların/işlerin peşini bırakmayan bir yapın var.

Önder: Bu biraz ruhani bir şey. Ruh kazanmayı seviyorum. O alternatif, dokunulamayan kısmın ruhuna da dokunmayı seviyorum. Bu anlamda Robonima’da biraz Matrix kafasında ilerliyor. Tesir geçenlerde “Morpheus gibi birden girdin hayatıma” demişti. Çünkü koskocaman bir simülasyonun ortasında yaşadığımıza inanıyorum. Belirli kıstaslar, çevreler ve insanlar… Ve tek çıkış yolu bir noktada tertemiz kalmak.

Bu bağlamda Robonima küçük, güzel bir ütopya, güzel bir ev. Mutlak diyalektik var; etki tepki. Robonima’da oluşan bir zincirin parçaları gibi. 26 seneme sığdırdığım en güzel hediye.

Buse: O zaman Robonima’yı derinlemesine ele alalım.

Önder: Robonima bir kolektif, sanat kolektifi. Hem müzik üreten hem sergilere ev sahibi olan, sergi ortamlarına müzik üreten ya da tam tersi, kendi radyo programcılarının görsel sanatcıların müzisyenlerin hatta DJ’lerin olduğu bir topluluk.Aramızda müzisyenlerden ziyade ağaç oymacılığıyla ilgilenen arkadaşlarımız bile mevcut Robonima’da. Robonima sesi seven insanlardan oluşuyor ki bu da kilit nokta. Ses ile alakalı barışçıl bir tavrımız var çünkü ses uçsuz bucaksız duymak istersen her türlü sesten beslenebilirsin ..  En temiz sesten en kirli, en abstract, en psychedelic sese kadar her şey var şu an Robonima’da. Mesela Robotape oluşurken sorulmuştu albümün konsepti. Cevabı net: Müzik. “İçinizden ne geliyorsa yapın ve yollayın bana.” Ne kadar kazanırım’dan çok ne kadar paylaşabilirim’e yöneldikçe daha güzel şeyler çıkıyor ortaya.

Buse: Tüm seslerden bahsediyorsun ancak bir sesin dinlenebilir olduğuna nasıl ikna oluyorsun?

Önder: An çok önemli. Gözümü kapatıp dinlediğim, hissettiğim ile duyduğum ses çelişmiyorsa benim için dinlenebilir haldedir bilakis beslenilebilir.Bir yandan vokal ve prodüksiyon da yapıyorum. Adana’ya gittiğim zamanda Headspin albümünü yapmıştım mesela. O zaman bile benim için bir hipnoz süreciydi. Kendi kişisel serüvenime kattığım ve gidişatının bana hissettirdiği her sound u işleyebildiğim şekilde sunabildiğim her şeyi o sürecin içerisine katabillmiştim..

Normalde rough mix şarkıları daha çok seviyorum. Çünkü bir insan sesini normalde öyle dinleyebiliyorsa bence her türlü dinleyebilir. Diğer türlü bozulmuş ve cilalanmış gibi geliyor bana tabii aksini iddia edende vardır saygı duyarım. Şuna inanıyoruz; samimi olan, ruhuyla gören, bakan insan bence her sesi dinleyebilir. Yeter ki ses duymak istesin.

Buse: Kendimden tereddüt ediyorum ben de zaman zaman çünkü beni motive etmeyen ya da bana bir yerden dokunmayan sesleri dinlemeye tahammülüm yok.

Önder: Senin bakış açınla ya da yaşadıklarınla da alakalı olabilir. Mesela bir örnek vereyim sana: Geçenlerde Mecidiyeköy metrodan çıkarken yağmur yağdığı için merdivenden bir gıcırdama duydum. İnsanlara baktım, suratları ekşidi. Ben de aksine orada sesin üzerine müzik kattım bi anda. Sesi dinliyorum ve sampling gibi geliyor kulağıma gelen :). Ve ritim tuttuğumu hissetmeye başladım.

IMG_0697Buse: Robonima üzerinden ses meselesini konuşursak?

Önder: Bu noktada Robonima kesinlikle tamamen noise ya da distortion’lı ses örgülerinden ibaret değil ses diyince akla direkt daha abstract, dark veyahut dirty soundlar gelmesin genel olarak biz her türlü sesten beslenebildiğimizi iddia ediyorsak bu illa çok koyu ya da kirli sesler olmak zorunda değil ne mutlu bize ki o seslerden bile bazı çıkarımlarda bulunabiliyoruz ve yorumlayabiliyoruz öyle düşün 🙂 Agency, Siya Siyabend, Electric Blue var mesela. Daha chill-out projeler var. Robotape albümünü dinlediğinde daha da net göreceksin.

Buse: Bu arada bir yandan Tektosag ile çalışan Barbar Konan ve Nodul var. Robonima’da da isimlerini duyuyoruz. Robonima bu noktada daha özgür duruyor.

Önder: Şöyle ki label ve kolektifin birbirinden farkları elbette var ama aynı çatı altında düşünecek olursak label mentalitesi hayatıma çok şey kattı çevreme karşı daha duyarlı daha araştırmacı ve üretken bir hale getirirken bu iletişim ortak frekans yakalama ya da bulunduğum sahneye ya da çevreye uyarlama ve odaklanma yetisi kazandırdı zamanla. Label mentalitesi denilen bir olay var ve bunu inceledim. Tabi daha çok eksiğim var ama mesela Londra menşeli labellar çok hoşuma gidiyor Hyperdub gibi, Teklife keza Exit Records, Planet Mu keza Tectonic ya da Roll Deep.. Bunlar sürekli birbirinden beslenen birbirlerinin işlerini yayınlayan destek veren ve bu furyada alter egolarla değil birlik beraberlikle samimiyet derecesini kaybetmeden net bir duruş sergilemekle olacağının çok net farkında olan labellar keza Ninja Tune, Deep Medi… Bakarsan milyonlarca takipçisi var ama küçük hesaplar ya da kibirin değil paylaşımın neler doğuracağının bilincine erişmiş şirketler…  Şuraya bağlayacağım: Geçenlerde bir albüm çıktı; Odd Nosdam mesela anticon bünyesinde çalışmalarını sürdürürken ve aklıma öyle kazınmışken Leaving Records’dan ”SISTERS” adlı albümünü yayınladı aşırı mutlu oldum kendimce! Gayet güzel ve etik bir durum. Robonima’ya emek veren müzisyenler için de durum böyle. Bir kolektifin içinde olup bir başka labeldan albüm yayınlamak olası bir durum. Müzik bu anlamda zaten gücünü gösteriyor. Müzik ancak bu yolla büyüyecek ve Robonima kolektifinin de amacı bu zaten. Birbirimize insanların müziğini rahat icra edip yayınlayabileceği bir platform sunuyoruz. Biz aslında kendimizin yasal (yasal da ne demekse saçmalık) plak şirketiyiz. Yasal mecralarda geçmesek de buyuz ve varız! Ve bağımsız müzik her zaman bu yollarla var olacak, bu kadar basit!

Buse: Aynen, çok net. Albümde senin de işlerin var.

Önder: Evet Voodocoder ile yaptığımız ortak şarkıya MC olarak eşlik ettim drum n bass MC’liği yaptığım bir parçaydı. Ayrıca Teenage Nerd Prostution ile GraNerd adındaki projemizle daha progressive adeta Techno Animal zamanlarını anımsatan ”Minik Cinnet” adlı şarkımızla albüme eşlik ettik.

Buse: Albümdeki bir çok ismi yıllardan beri bildiğimiz/tanıdığımız gibi (Adult Monkey, Haossaa, 9VSS, 2/5BZ…) bir çoğunu da ilk defa görüyoruz. Yeni isimlerle tanışma sürecin nasıl gelişti?

Önder: Mesela Muzika Retorika’dan yola çıkarak örneklendireyim. (Karahan Kadırman’ın projesi, aynı zamanda çok başarılı bir performans sanatçısı ve müzisyen) ile bir punkvari reggae gecesi yaptık. Kula12316490_1642462466012804_2213351611665681182_nkkurdu, ben ve Muzika Retorika sahnedeydik. Kulakkurdu DJ setiyleydi ve tamamen emprovize bir sahneydi. Ortada hiç bir şey yokken tamamen doğaçlama olarak Karahan abinin bateriye geçmesi, Kırmızı (Nazmi)’nın gitar çalmasıyla beraber ben birden kendimi vokal yaparken buldum. Zaten sahne bana şunu öğretti; bir MC İle bir rapçi arasında çok fark var. MC uyarlayandır, tamamen her türlü sounda ayak uydurabilen ve adaptasyon sürecini çok aza indirgeyendir. Kendini de dinletir. Böyle tanıştım, çok fazla kaydım olmasa da çok fazla sahne yaptım ve bu zamanda kurduğum dostlukları iyi değerlendirdim. Sevdiğim insanlarla birlikte güzel işler yaptık. İşin iyi başka bir tarafı, birlikte sahne yapmasam da birbirimizi gördüğümüz, keşfettiğimiz çok güzel dostlar da tanıdım. Robonima, bir bebek nasıl gelişir ve o gelişimi hiçbir şey durduramazsa, öyle ilerliyor.

 

12341246_1642462509346133_8114534450030526879_nBuse: O hissiyatı çok iyi anlayabiliyorum, Avaz için aynı şeyleri hissettiğimden dolayı. Siya Siyaband’in de hikayesini merak ediyorum aslında. Biraz da onu anlatır mısın?

Önder: Siya Siyabend’le benim 2013’te The Mekan’da sahne yaptığım zamanda bir dostluğumuz başladı. Sonra Karagüneş’le tanıştım, birlikte müzik yaptık. Ben hep Robotape’in bir birleştirme albümü olmasını istedim. En sanatsal kesimden en agresif kesme, kıyıda köşede birikmiş insanların ve sokak insanlarının bütün kültür birikimi Robotape’de yer alsın istedim. Birleştireceksek tam birleştirelim, dedim. Siya Siyaband’le çalışmayı da bu yüzden istedim. Tekirdağ’da okurken o sahneye geldim ve soundcheck yapmadan konserin ikinci yarısı sahnede buldum bir anda kendimi. Bunların hepsinde de Bora Başkan’ın (Ventochild) emeği çok büyük hep aksini iddia etse de Direnmüzik projesi ve ”Yeşil Sermaye” ahhh güzel zamanlardı..

Buse: Peki Gramafonia ne oldu?

Önder: Gramafonia burada şu an, karşında, üretiyor. Ama yine de sürekli gelişiyor ve parçalara ayrılıyor. Gramafonia tam anlamıyla Diren Müzik’le başladı. Onun öncesinde Önder’di. Kişisel görüşüme göre de normalde müzik üreten insan iki kişiliklidir. Yaşadığı hayatla müziği birdir mesela Önder iken. Ama Gramafonia iken bunun üstüne bir şey kattım ve potansiyelimin farkına varıp durumu daha iyi kavradım. Gramafonia tamamen benim türettiğim bir isim, beni tanımayan insanlar başta harf hatası sandı mesela, “a değil o abi o” gibi geri dönüşler aldım zira Robonima’ da öyle mesela, benim türettiğim, çok da anlamı olmayan bir isim. Bilemiyorum, bu serüvende iki isime de bir şekilde vesile olmak hoşuma gitti. Kendi içinde bir anlam olmasını ve insanların o anlamı her yöne çekebilmesini seviyorum. Bir bakıma da hayata benzetiyorum. Nasıl bakarsan öyle görürsün.

Gramafonia 2013’ü çok yoğun geçirdi, sahneler yaptı. 2014’te aynı şekilde geçti. 2015’in başlarında İstanbul’da yaşarken kişisel problemlerinden dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Adana’ya döndü. O yoğun geçen süreç birden sekteye uğramış gibi oldu. Yine de boş durmadı ve Headspin albümünü yaptı. Biraz prodüksiyon kafasına girdi. Sürekli üretti ve çabaladı, tabuları yıkmaya çalıştı ayrıca Robonima’yı Adana’da inşa ettim desem yeridir çünkü o süreçte Adana’daydım Robotape’in yarısı Adana’da bitmişti zaten.

Buse: 2016’da bir şeyler yapacak mı Gramafonia?

Önder: Tabi ki. Gramafonia’nın şuan hali hazırda GraNerd ile bir albümü var. Karnivor albümü bir talihsizlik sonucu iptal oldu ama produksiyonunu zaman içerisinde Robonima içerisindeki ekip ile tekrar ele alıp kompoze ettiğim şarkıları biçimlendirmek istiyorum sanırım 2016 bu süreç için ideal.

Buse: İstanbul’da bir sürü kolektif oluşmaya başladı. Bazıları bağımsız plak şirketleri, bazıları kolektif bazlı. Underground’a çok güzel bir ilgi var ve gitgide desteğin arttığı bir hale geliyor bence. Müzik de artık tek bir mecrada toplanmış değil. Bu durum senin açından nasıl görünüyor?

Önder: Ben başka şehrin çocuğu olarak o konuda biraz avantajlıyım çünkü artı yönlerini kattım hep kendime. Eksiden de artı çıkarmasını bildim. Bu şehir görene bir velinimet aslında. In the Void harika bir kolektif bence destekleyenler açısından. Elif’in de Sibel’in de müzik sevdiğini çok iyi biliyorum. İşin temelinde bu var ve çok önemli. keza benim de kimisiyle dirsek temasında olduğum kolektif bilincine ve vizyonunu sonuna kadar benimsemiş ve işini ciddiyetle yapan A.I.D (Art Is Dead), M4NM, Moving Forward Records, Tektosag, Partapart, SublimePorte keza Noiseist... bunlardan ziyade beni daha çok etkileyen ilk jenerasyon ama. Deniz Pınar, 2/5 BZ, Nova Kozmikova keza KOD Müzik Necati Tüfenk.. Yıllardır burada bunlar için uğraşmışlar ve tanıdım, etkilendim. Üretim Kadıköy odaklı gibi ama tam olarak öyle değil tüm İstanbul aslında bahsettiğimiz gibi tam bir etkileşim hali var. Bu şehir bu işin biraz omurgasını oluşturan bir şehir ve buradan besleniyoruz. Kadıköy, Şişli, Taksim, Karaköy.. Nerede çıkarsa çıksın çok da önemli değil o yüzden aslında. Bunları aşmak lazım. Barışçıl olmak lazım. Robonima da biraz bu yüzden var mesela, takip edenler fark edebilir. Müzik her yerde, keşfettiğin görmek istediğin her yerde.

Buse: Yurt dışına açılmayı düşünüyor musun?

Önder: Amacım direk yurt dışından albüm çıkarmak değil. Amacım onların da buradaki müzikalitenin farkına varması. Bir eksiğimizin olmaması. Farklarımız var. Coğrafi konum, daha standart statülere sahibiz. Bunlar yüzünden endüstriyel anlamda iki sıfır falan geride başlıyor gibiyiz ama fark ettiğim güzel şeyler de oluyor. Robonima’yı mesela Japonya’dan takip edenler var. Londra’dan takip eden insanlar var. Ses yakalıyor insanları. Yurt dışından kontak sağladığım insanların Robotape’de yer almasını istiyorum ve sırf şu isim olsun falan diye değil. Onların müziğini seviyorum, severek dinliyorum ve bizim müziğimizle neden birlikte olmasınlar. Bu imkansız değil sonuçta. Ne kazandırabiliriz daha, nasıl bir şeyler hissettirebiliriz? Biz de bunları düşünüyoruz, yurt dışındaki insanlar da.

Buse: Öyleyse yeni projelerinizden bir tanesi bu, bir tanesi Tesir’in Mart’ta çıkacak olan albümü. Başka yakın zamanlarda bir şeyler var mı?

Önder: Mart’ta Tesir’in bitmiş olan albümünü sunmakla birlikte şuan iki ayrı toplama albüme odaklanmış vaziyetteyiz. Ghost Project ve Human Project adı altında iki toplama albüm iki ayrı konsept ve fikir. Ghost Pro. Robonima içerisindeki müzisyenlerin mevcut müzisyen kimliklerinden ziyade yarattığı bazı projeleri derleyip aynı zamanda dirsek temasında olduğumuz grup ve ya müzisyenleride işin içine katmayı amaçladığımız bir albüm. Human Project ise tamamen evrendeki canlı formlarından beslenerek kaydettiğimiz sesleri bir araya getirerek oluşturacağımız ve kendi yorumlarımızla şekillendireceğimiz bir toplama albüm. Süreç çok heyecanlı ilerliyor evrene, uzaya, kara deliklere sesler göndermeye devam. 🙂 Onun haricinde solo albümler ve çalışmalar 2016 yılında takipçilerle buluşacaktır elbet.

Buse: Bu arada albüm kapağına bayıldım. Bir hikayesi var mıdır?

Önder: Albüm kapağı Robonima’da çalışmalarını sürdüren Adult Monkey ekibinden Büşra Üzgün’e ait. Sağolsun kendisi albümü dinleyip kafasındaki Robonima figürünü ve dünyasını ortaya çıkardı ve bize bu naçizane albüm kapağını sundu. Hikayesi onun gözlerinden yansıyor zaten 🙂

Buse: Son olarak Robonima bir robot çağrışımı yapıyor ya, bu isim nereden geldi aklına? Görselin de hemen hemen bir robot çağrışımından yola çıkmış. Müziğin içeriğinden mi aklına geldi bu isim yoksa bir anda mı?

Önder: Siber çağ, global dünya, elektronikleşen her şey buna ne yazık ki insan bile dahil artık ve bütün bu kaosun içerisinde tertemiz kalmaya çalışma yetisi… Çok ütopik bir hissiyattan çıktı Headspin albümünde bir beat’imin adıydı Robonima ve orada işlediğim dünya aşırı etkiledi beni; favori beatlerimdendi. Bir de dibine dalan insanlar olarak bizler bu çarkın, çarkların dinamoların yağını suyunu kimin eksik etmediğini az çok biliyoruz bilmeye ve unutmamaya çalışıyoruz. Robonima kimine bir hibrid kimine huzur kimine kaos .. Ursula gibi Phillip K. Dick gibi Baudrillard gibi ”gören”. 🙂

Buse: Robotape 2’yi şimdiden bekliyoruz öyleyse. Teşekkürler aklımdaki soru işaretlerini toparladığın için! 🙂

Önder: Yurtta his cihanda sezgi. Teşekkürler !