albüm inceleme

FMK: FRIENDLY FIRES – INFLORESCENT

2011 yılında yayınladığı Pala albümü ile gençliğimin en güzel anılarına soundtrack olan Friendly Fires, 8 sene aradan sonra yeni albümleri Inflorescent‘i yayınladı. Pek romantik sözler ile pek duygusal geçişleri 80’ler kafası ve bolca synth’ten yararlanarak sundukları yeni albümleri, yer yer house, yer yer electronic ve çokça da dolu dolu söze yer verse de üzgünüm ama kulağa sanki tek bir şarkının farklı varyasyonları gibi geliyor. Dolayısıyla albüm Pala’dan sonra şahsen beklentimi karşılamasa da Heaven Let Me In ve Love Like Waves‘e karşı koyamadım ve bu ikisini “most liked” listeme atmış bulundum.

Albüme şarkı şarkı bakacak olursak:

FUCK

Silhouttes: Bu şarkının başka bir gruptan dinlesem şaşırmayacağım normallikte bir indie pop havası taşıdığını söylesem ne kadar linç yerim bilemiyorum. Benim için bu yazdan ötesini göremeyecek bir şarkı.

Offline (with Friend Within): Intro’da house ile karşılayan, ilerledikçe synth’lerle dans pistine davet eden, sözleriyle yakalayan ama sanki arada kalmış hissi de veren bir şarkı Offline.

Lack Of Love: Bu şarkı kendine has güzelliğini chill & house birlikteliğine borçlu diyebiliriz. Klasik house temelli altyapısıyla özel bir ana gerek olmaksızın her anıya eşlik edebilecek bir şarkı bence.

Run the Wild Flowers: Albümün son şarkısı Run the Wild Flowers, üst üste birkaç tane çok da Friendly Fires havası taşımayan şarkıdan sonra dinleyiciye nerede olduğunu hatırlatıyor. Beatin ağır oluşu ve davulu duyuyor olmak albüme karşı hisleri yeniden alevlendiriyor.

MARRY

Can’t Wait Forever: Tam da özlediğimiz FF şarkılarından biri. O 2011 tadını alabiliyorsunuz adeta. Albümün açılış ve çıkış şarkısı olarak seçilmesi doğru karar.

Heaven Let Me In: Buraya kocaman bir 10/10 bırakmak istiyorum. Disclosure havasının iliklere kadar hissedildiği bir şarkı Heaven Let Me In. Herkese hitap edebilecek sakin geçişleri, karşı konulamaz synth loopları ile hangi tarzı severseniz sevin oturmanız imkansız.

Sleeptalking: Albümün 5. şarkısı Sleeptalking, adeta “Toro Y Moi ile FF’i karıştırsak ortaya böyle bir şey çıkardı” dedirtiyor. Bolca synth kullanımı ve romantik başlangıcı bana kendini daha çok sevdirdi.

Love Like Waves: Benden 10/10 alan ikinci ve son şarkı sanırım. Haziran’da yayınladıkları bu şarkıyı çıktığı günde de çok sevmiştim. Zira tüm albüm incelemeleri de bu şarkı referans alınarak yazılmış gibi görünüyor. Ancak bu şarkının remix’i ile var olması taraftarıyım.

KILL

Cry Wolf: Albüme göre ağır ilerleyen Cry Wolf için “Albümün olgun duruşu olabilir mi?” diye düşündüm ancak “albümle bütünlük yakalasın diye basalım synth’i” hissiyatından kurtulamadım.

Kiss And Rewind: Bana neden Kiss and Rewind derken ağlıyor gibi geldi anlamadım ve doğrusu şarkıyı fazlasıyla zorlama buldum. Aslında fena sayılmaz ancak asla bir Friendly Fires şarkısı gibi değil.

Almost Midnight: Kapanıştan hemen önceki şarkı Almost Midnight, dans ettirme konusunda yüksek puanları toplarken çok fazla söz içermesiyle bir şeylerin yanlış gittiğini düşündürtüyor bana.

 

İNCELEME: AGENCY – EMPTY SUMMER HOUSES

Bir grubun ilk albümünün ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak güç değil. Gruplar kendilerini insanların kitlesel yargı alanına maruz bırakmadan önce olabildiğince tamamlanmış olmak isterler. Interpol, the Strokes veya Franz Ferdinand post-punk/revival gruplarının başarılı tarihinin de gösterdiği üzere müzisyenler ilk ortaya koydukları eserlerin kariyerlerini değiştirilemez şekilde belirleyeceğine inanırlar. Post-punk/revival grupları son yıllarda düşüşte ve onların yerini Of Montreal ve Arcade Fire gibi daha maksimalist veya elektronik müziğe sırtını dayayan the XX gibi gruplar aldı. Bu gruplar sonraları elektronik trende adapte olmaya çalıştılarsa da ya vasat ya da vasat altı kaldılar (Interpol’ün Interpol’ü, the Strokes’un Comedown Machine’ı, Editors’ün In This Light and On This Evening’i bu elektronik geçiş süreci albümlerine birkaç örnek.)

Bu gruplar ilk albümlerine kariyerlerinin kırılma noktaları olarak yaklaşırlar. Bu kısmen doğru ama sahneye yeni çıkan sanatçıların kendilerini değerlendirmeleri açısından hayli tehlikeli. Aşırı ve boğucu bir mükemmeliyetçilik grubun özgüvenini alıp üretken olmayan bir zihin durumuna dönüştürebilir. Agency her ne kadar nispeten revaçtan düşmüş bir trendi takip etse de, müziklerini elektronik aranjmanlara ve güçlü perküsyona yıkarak daha çağdaş indie akımlarına adapte etmeye çalışmış gibi görünüyor.

Agency başlarda tek kişiden ortaya çıkmış bir projeydi. Kendilerini özetlemek gerekirse kendilerinin varoluş nedeninin cover yapmaya karşı baş kaldırış olduğunu söyleyebiliriz. Sonraları grup parça parça bir araya geldiğinde kimsenin yazım sürecini kendi eline alıp grubu istediği yönde çekmediği, kelimenin tam anlamıyla kolektif bir proje haline geldi. Son hallerinde grup Numan Kılıç (Gitar/Vokal), Mert Akgül (Davullar/Elektronik Aranjmanlar), Karcan Ural (Bas) ve Batu Çetinkaya’dan (Klavyeler) oluşuyor.

Empty Summer Houses Agency’nin ilk tek bir mefhuma paketlenmiş ürünü. EP’yi yayınlamadan önce bir single yayınlayıp (“Strawberries in a Gunfight”) sıklıkla İstanbul’da belli başlı mekanlara çıkıyorlardı (Peyote, Bronx Pi). Ancak bu canlı performanslar stabil bir görüntü çizmiyordu–bazı konserler ortalama, kendini güçlü şekilde ortaya koyamayan bir performans gösterirken bazılarında ise sadece teknik sorunlardan kaynaklanmayan zayıf performanslar ortaya çıkıyordu. Karga’da verdikleri performans ise bütün performanslarının içinde istisnai bir yere sahipti.

EP bir sessizlik sekansıyla başlayıp kısa sürede reverb’e gömülmüş bir gitar ve uzun bir ambient akışına dönüşüyor. Bu aranjmanlarda dâhiyane bir şey olmasa da derin davul vuruşlarıyla alacakaranlık bir atmosferin altyapısı oluşuyor. Bu yapı EP’nin geri kalanı boyunca süregelecek bir ruh hali hazırlıyor. “Empty Summer Houses” benzer efektlere ve tempoya sahip bir gitar girizgâhı ile hemen sıraya ekleniyor. Vokaller ilk defa kulaklarımızla buluşuyor ama bu buluşma belli bir hayal kırıklığını da yanında getirmiyor değil. Vokaller parçaları bütünleşmiş, tekbiçimli, tam hissettiren ürünlere dönüştüremiyor. Vokaller baritondan basa yakınsamaya çabalayan, artık post-punk/revival gruplarının çoğu zaman başvurduğu bir aralıkta gidip geliyor (Çoğunun dogmatik referansı Ian Curtis elbette). Yer yer derin ve dolgun baslar parçaları olabildiğince uyumlu birimler haline getirmek için çabalıyor. “Mafia” dominant gitar-davul-bas üçlüsünün sürekliliğine güzel bir çeşni katıyor. Elektronik davul kurulumları karanlığa farklı bir filtreden göz atmanızı sağlıyor.

Empty Summer Houses’da kesinlikle azimli anlar var ancak bunlar hızlı bir şekilde tekrara yenik düşüyor. Bunun temel sebeplerinden biri enstrümanları kavrayıp onları potansiyellerinin uçlarına taşıyan güçlü, şahsına münhasır bir vokalin olmaması. Agency’nin sound’unun bir tür karanlık indie rock ile post-punk arasında olduğunu düşünürsek başarının sadece enstrümental yapının nefasetine değil, aynı zamanda büyük oranda vokalin özgünlüğüne de yaslandığını söyleyebiliriz. Parçalar bu etkili vokal kişiliği olduklarından daha zayıf düşmeye mahkûm kalıyor.

Agency’nin önemli özelliklerinden biri yoğun baslar ve yüksek tempo davullarla desteklenmiş mikrodaki kişilerarası anlatımı. Parçalardaki hikayeler kişisel deneyimler ve otobiyografik anekdotların yanında sofistike olmayan entelektüel ve otodidaktik anlatıları içeren olaylardan kavramsallaştırılıyor. Liriksel derinlik her daim stabil ve kendi başına ayakta duracak kadar güçlü olmasa da, parçaları bir araya getirme konusunda felakete de yol açmıyor.

EP’nin en önemli anları zayıf ve dağınık gitar doğaçlamalarının hemen ardından kulağa yerleşen ve hatırda kalan bir gitar segmentinin açtığı “It Was Heart-Breaking, Yet It Was Groundbreaking”le geliyor. Bas minimal şekilde otantik bir gitar hook’una eşlik ediyor ve ısrarla vurulan klavye tonları parçayı son haline taşıyor. Bu tutarlı, minimal ve tam anlamıyla olması gereken aralığa yerleşmiş bir parça. Empty Summer Houses’la daha iyi görülüyor ki, Mert Akgül’ün elektroniğe ve perküsyona olan yeteneği Agency’ye büyük katkılar sağlamış.

Empty Summer Houses’ın aksayan yönlerinden biri parçaların yer yer dayanılmaz derecede inorganik olması. Bu özellikle sürekli akseden gitarın parçayı ele geçirdiği anlarda görülüyor. Atmosfere katkı yapmayan veya akılda kalıcı olmayan bir gitar segmentinin parça boyunca devam etmesi EP’yi hayli zayıflatıyor. Misal, “Prolong the Pleasure” soğuk bir çizgiselliği aşıp özel bir ana dönüşmüyor. Bazı yoğun şekilde reverb’e gömülmüş gereksiz uzayan gitar segmentleri Agency’nin EP’yi doldurmak için çabaladığı hissini uyandırıyor. Bu bölümler bir bezginlik ve sıkkınlık hissi yaratıyor. Bunlar Empty Summer Houses’ın en bariz zayıflıkları.

Albüm kapağı kendi başına bahsetmeye değer çünkü hafif tozlu, kenarları parça parça yanmış ve yırtılmış bir fotoğraf derin nostaljik bir yalnızlığı çağrıştırıyor. Grubun adı ve EP’nin adı yumuşak şekilde kahverengi-turuncu renk paletinin üstüne eklenmiş. Kapak EP’nin atmosferine zihinaltı bir konumdan katkı sağlıyor. Anne Locquen’in kusursuz çekimi kaçışı olmayan hüzünlü bir anı işaretliyor.

Agency - Empty Summer Houses

Şu noktada rehavet Agency’nin en büyük düşmanı. Duraksayıp EP’nin gayet iyi olduğunu düşünerek aynı çizgide ilerlememeliler. Geliştirmeleri gereken tonlarca şey var. Geri dönüp çalışmaya ve revizyon sürecine başlamalılar. Şimdiden canlı performanslarında çaldıkları ortalama üstü birkaç parçaları var ve eminim bu parçaları da gelecekte kayda geçireceklerdir. Agency’nin elinden tutacak şey ise spesifik ve ilişkilendirilebilir anlatıları, güçlü bas ve davul sekansları. Önlerinde şu anda ancak başarısının hayalini kurabilecekleri uzun bir yol var. Nihayetinde bu fena bir başlangıç değil ve Agency “ilk albüm kabusu”nu kısmen yenmiş gibi görünüyor.

İNCELEME: BLONDE REDHEAD – Barragán

2 Eylül‘de yayınlanan taze Blonde Redhead albümü Barragán, günlerdir kulaklarımızdaydı. Eylüllere yakışan albümlerin başını çeken Blonde Redhead, 4 yıl aradan sonra  Penny Sparkle etkisi hala devam ederken yeni albümünü yayınladı. Misery Is A Butterfly ile geçen 4 yılın ardından sıra  artık yenileri hakkında konuşmaya geldi.

Büyük resme baktığımızda Blonde Redhead’i tanımlayan karanlık ve gizemli bütünleme zaman zaman yerini syntheseizer’lara bırakmasını bilmiş, shoegaze’den dream pop’a kadar koşmuştur. Barragán’da da durum aslında böyle. Bezgin ve sır dolu vokallerin tabanında elektronik dokunuşlarla bir araya gelen enstrümanlar Barragán’a hayat veriyor.

Albüme ismini veren ilk şarkı Barragán adeta sonbaharı fısıldıyor. Orkestral bir girişle albümden neler yakabileceğinize dair soru işaretleri yükseliyor. Ve Lady M ile albüm benliğini ortaya koymaya başlıyor. Kazu Makino‘nun sesini duymak insanı rahatlatıyor ve Barragán akışına başladığınızı anlıyorsunuz.

Dripping yeni albümden en sevdiğimiz şarkı zira bu hareketli olmasıyla da paralel olabilir. Elektronik seslere özenle yer verilen Dripping, dans edebilme yeteneğinizi sınıyor. Sözlere de bakmak gerekiyor: ”I saw you drippling sunlight, I saw you drippling moonlight.”Simone Pace de dümdüz (belki biraz bitkin) seslendirdiği Dripping’de romantik disconun tüm veli nimetlerinden yararlanmış.

Grup galiba ”Haydi bu da burada dursun o zaman.” diye şarkı yapmış adını da Cat On Tin Roof koymuş. Aslında -vokal sevimlilikleri sağolsun- eğlenceli tınlayan şarkı, improvize gitar soloları ve  synthleri ile dinlemesi kolay olduğu kadar zor. The One I Love isminden de beri geldiği üzere adeta bir aşk şarkısı. Tekerleme minvalli duygusal sözleri ile dinleyicinin kafasını dağlara taşlara vurdurtan The One I Love kırılgan haliyle sona eriyor ve  Makino’nun acı dolu sesiyle yağmurlu günleriniz için geliyor. Gizemli tavrını koruyan playlistte sıra No More Honey‘e geldiğinde işler biraz değişiyor. Şarkının tonlamalarında My Bloody Valentine‘i anımsatttığını söylemek için Pitchfork olmaya gerek yok. Hangi albümü dinlediğinizi bilmiyorsanız kazara MBV’ye denk gelmiş olduğunuzu düşünebilirsiniz. Mind to Be Had‘de benzerlik konusunda aşağı kalmıyor. Shoegazevari tınlamasının yanısıra Simone’un tembel tonlamalı vokali de Mind to Be Had’i uzay boşluğuna, sonsuzluğa doğru sürüklüyor (çünkü 8 dakika 47 saniye).

Barragán’da son 3’e gelindiğinde tempo düşüyor. Adeta bölüm bölüm olan Defeatist Anthem (Harry & I), uzun soluklu 6 dakikanın içinde birden çok hikaye taşıyor. Kesik kesik tınlayan vokalin bir var olup bir yok olması ve bunu elektronik temeller üzerine kurması da albümün en ilginç şarkısı tacını Defeatist Anthem (Harry & I)’a devrediyor. Makino’nun sesine yeniden kavuştuğumuz ve Pace ile düetinden mest olduğumuz Penultimo, adeta bir uzun yol şarkısı iken, Seven Two‘da tüm dizginliği ile bir Blonde Redhead albümünde olduğumuzu ve bunu sonuna kadar değerlendirmemiz gerektiğini söylüyor.

Totalde elektronik altyapının gitar ve bezgin vokallerle kesiştiği Barragán, farklı bir yolculuk ancak bilinenden çok da farklı değil. Gizemli duruşuna bu albümde de sıkı sıkıya bağlı kalan Blonde Redhead, yeni lezzeti Barragán ile kulakları (zaman zamanda aklı) uzun süre meşgul edecek gibi görünüyor.

Loop köşesi: 

Dripping

The One I Love

No More Honey