albüm

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

BÜYÜK EV ABLUKADA’NIN FIRTINAYT’TA ŞARKI SÖZLERİYLE DEĞİNDİĞİ 17 MESELE

Fırtınayt için bu topraklardan çıkmış en güzel işlerden biri demek kolay. Çünkü öyle. Müzikal yönden hep övsek de şarkı sözleri için bugün bekledik. Sizin için Fırtınayt’taki şarkıların sözleri arasında kulaklarımıza çarpanları topladık. Bu sözlerin yazılımında katkısı olan herkesi gözlerinden öpüyor, sebep olanları ise birlikte lanetliyoruz.

“Güneş yerinde, her şey yolunda”

İlk şarkının ilk cümlesiyle bu albümde kafamızın içindekilerle boğuşacağımız mesajını açıkça veriyor Büyük Ev Ablukada. Çoğu zaman içimizde fırtınalar koparken dış dünya bundan hiç etkilenmez ve hayat akmaya devam eder. Her şey yolundaymış gibi.

“Bu dünya soğuyacak
Yıldızların arasında bir yıldız
Hem de en ufacıklarından
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani bu koskocaman dünyamız”

Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair’inden alınmış küçük bir parça olan şarkının son sözleri inanamasak da koskocaman dünyamızdaki yaşamın bile bir gün biteceğini açıkça anlatıyor. Ve koskocaman dünyamızın aynı zamanda nasıl da ufacık olduğunu. Yaşamın önemi ve ciddiyetine paha biçmek bu noktadan sonra bizlere kalmış.

“Bu dünya soğuyacak günün birinde
Hatta öyle bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil
Boş bi ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlığa.”

Albümün ilk şarkısı Güneş Yerinde’nin bitiş bölümü sanki şarkıyı değil de dünya hayatını bitiyor. Öyle ya da böyle gelecek bu dünya sonunu çok dramatik bir şekilde bize anlatıyor. Boş bir ceviz derken tonlama ve peşinden gelen gitar solosuyla etkisi de katlanıyor.

“Benim mi bütün kurduğum hayaller?”

Evren Bozması’nda tam da bu söze kadar gündelik sorumluluklar, hesaplaşmalar ve dertlerle boğuşuyoruz. Peki gerçekten bize ait olduğunu düşündüğümüz tüm hayal ve sorumluluklar bize mi ait? Umarım hepsini bulup bir bir yerine koyacağızdır zamanla.

“İyi misin? Aldı yerini naber’in”

Naber, nasılsın? fasılıyla başlayan gece ilerlemiş, ilk kim kusacak yarışmasına dönmüştür bile.

“İnsan büyüdükçe -kusura bakma- giderek kendine benziyor.”

Yaşlandıkça gerçek benliğinizin ortaya çıkışını yaşlandıkça göreceksiniz.

“Ben bir beni bulup içine girip saklanırsam, kim beni bulur?”

Gerçek benliğimiz olmayan benlikler yaratıp arkasına saklandığımızda kendimizden başka kim asıl ben’i bilebilir ki?

“Ben her zaman ben miyim? Cinayetler miyim?
Gebere gebere çoğalıyorum.”

Sınırları keskin olmayan, ve bana kalırsa hiçbir zaman da olamayacak olan, benliklerimize uymayan sayısız şey yapmışızdır bugüne dek. Daha iç rahatlatıcı bir ifadeyle yapmak zorunda kalmışızdır diyelim. Bu sözlerdeki ifadeyle sayısız kez içimizi öldüre öldüre yaşamaya devam etmek zorunda kalmışızdır.

“Neden hep böyle, mağlubiyetler, giderek üzerime yakışıyor.”

Hayata karşı ilk mağlubiyetinizi hatırlayın. Ne kadar da kendinize yakıştıramamıştınız değil mi? Peki sonra ne oldu? Yenile yenile bu mağlubiyetleri üzerinize yakıştırmaya başladınız değil mi?

“Hangi eczanede kahvaltı
Bir sabah seni unutturacak.”

Gece unutmak içenler sabahında “alka seltzer” kahvaltısına mecburlar.

“Yüzlere bakıyorum, dinlemiyorum hiç
Bir gece ben yokmuşum da korkmuşun
Eve dönünce boynuma sarılışın
Güvendiğim tek şey sensin ve kapının kilidi.”

Benim için Hoşçakal Kadar bu albümün en kendinden emin parçası. Hayatından nesneleri ya da kişileri çıkarmakta zorlanan herkesin şarkısı. Somut olanlar hayatımızdan çıksa da anıları ya da hayalleri kafamızın içinde yaşamaya devam ediyor ve bu çoğu zaman önüne geçilemez bir durum neticede. İşte tam da yukarıdaki sözler kalabalık ortamlarda kafa dağıtmaya çalışırken dinlenmeyen sohbetlere, beyinde canlanan anılara, ve o vazgeçemediğimiz birlikteliklerin aslında normal ilişkiler oluşuna dair duyduğum en etkileyici sözler. Bazen abartılı romantikliklerimizle yüzleşmek zorunda kalmak iyidir.

“Dil boşa dönüyor herkes günahkar.”

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

“Hepsine alışıyor insan, hepsine ne fena.”

Nefret edip her gün şikayet ettiğimiz her şeyin varlığına, çok sevip kaybettiğimiz ya da hiç ulaşamadığımız her şeyin yokluğuna alışıyoruz. Tüm sevinçlere, üzüntülere, heyecanlara ve hayal kırıklıklarına da. Ne fena.

“Kandırıyorum, herkesi, önce kendimden başlıyorum
Sanırsın şeytan taşlıyorum.”

İnsan büyüdükçe giderek kendine benziyor dediler ama insanın kandırma çabasını da unutmamak lazım. Özellikle de büyük bir hevesle kendini kandırma çabasını.

“Tek yürektik hani öğretmenim
Aynı kürekle gömülmeyecek miyim?”

Bütün şarkı iki cümlede özetleniyor. Yoksa hepimiz eşit değil miyiz bu ülkede?

“Kendimce bir olayların içindeyim, içinizde.”

İhtimallerin Heyecanına Üzülüyorum’un Fırtınayt’ın en umutsuz şarkısı olduğunu söylemek işten bile olmaz sanıyorum. Yuvarlanıp gidiyoruz, yaşıyoruz işte özetli cümlesi de tam yukarıda.

“İhtimallerin heyecanına üzülüyorum.”

Umutsuzlukta yeni bir zirve, yeni bir dip noktası.

SAYGI DURUŞU: TURUNCU

Sene 2001. 90’lar Türkçe Pop’un artık sonuna gelinmiş. Sertap Erener de değişim göstermiş, tescilli işaretiyle(daire içinde r harfi) kullandığı ismiyle bir albüm çıkaralı 2 sene olmuş. Eurovision macerası ise daha gerçekleşmemiş. İşte tam bu sıra çıkardığı bir albüm, Turuncu‘ya saygı duruşundayız.

Albüm bir Fikret Kızılok şarkısı Kumsalda ile başlıyordu. Bir dönem kum gören her türkün aklına düşen şarkı seviyesine ulaşmış olmasıyla güçlü bir açılış parçasına dönüşmüştü.

Kumsalda şarkısıyla eğlenceli bir başlangıç olsa da peşi sıra gelen Söz Bitti ile biraz vokal şov yaparak ağlatıyordu. Söz-Müzik’te ise direksiyon Sezen Aksu’daydı.

Bu kısa ve öz hüzünden sonra sözlerin rahmetli Aysel Gürel’e emanet edildiği ve albüm yapımcısı Demir Demirkan’ın de kollarını sıvadığı iki şarkıya geçiyorduk. Bu şarkılar o zamanlar marjinal bulunan bu albümün de en marjinal şarkılarıydı. Tabi ki de Hani Kimi Zaman ve “Çok hoş kadınsın ama yetmez ben karar verdim. Ömür boyu o benim güle güle şekerim.” sözleriyle Güle Güle Şekerim‘den bahsediyoruz.

Mi Acaba? ise Fuat Güner etkisi mi bilemiyorum ama hep bana Ali Desidero’yu hatırlatırdı.

Bahçede şarkısı ise tam bir gitar şarkısıydı. Biraz fazla tekrar olsa da hüzünlü bir ruh durumuyla pek güzel gidiyordu. Başa Döneceksin ise de albümdeki en Demir Demirkan şarkısıydı. Yalnız şarkının introsu bir yerden alınma gibi geliyor. Albümün ikici MFÖ’lü şarkısına sıra geldi. Seni Sevmeye Hüküm Giydim gerek sözleriyle gerek de müziğiyle Turuncu albümün öne çıkan parçalarındandı.

Oysa‘yı bir Fikret Kızılok soslu tango şarkı diye tanımlayalım. Daha fazla anlatmayalım. Bilenler bildi. Bilmeyenleri de şöyle alalım.

Altyapısının farklılığıyla dikkat çeken Yaklaş‘tan sonra Yağmurdan Sonra Gelen Toprağın Kokusu ise sanırız albümün en zayıf halkası.

Albümü kapatan şarkıya vardık bile. Bol darbuka ritimli bir şarkı Aşkolsun bu enfes albümün son şarkısı olacak bir kalibrede değildi ama güzel bir pop şarkısıydı.

Böylece Sertab Erener’in bu güzel albümü Turuncu’ya saygı duruşumuzu da tamamladık. İçinde birbirinden güzel parçalar bulunan bu albümü unutulmazlarımız arasından tekrar hatırlamış olduk.

AMAN KOMŞULAR DUYMASIN: ŞARKI LİSTESİ EZBERLENE(MEYE)N ALBÜMLER

2017’nin üstünden daha çok sular akmadı ama aklıma bir soru takıldı. Acaba 2017‘de çıkan bir albümün şarkı listesini ezbere sayabilir miydim? Sayabilme ihtimalim olan albümleri şöyle bir düşündüm. Gorillaz‘ın son albümü Humanz bu fikrim için hem çok uzun hem de çok karışıktı. Ayşe Hatun Önal’ın Selam Dengesiz albümünü ise sayabilsem bir dert sayamasam ayrı dertti. Neyse Verite‘nin Somewhere in Between isimli albümünü de kafamın içinde deneyip başarısız olduktan sonra aklımda artık bir soru daha vardı. Peki ben bu soruyu bir Avaz toplantısında sorsam ne cevaplar alırdım.
Toplantı biterken aklımdaki bu soruyu dile getirdim. İlk deneyen Ege oldu. Hangi albümün şarkılarını saymayı deneyeceğini sorduğum zaman LCD Soundsystem‘ın American Dream’ini saymaya başladı. Hızlı bir giriş yapsa da 6. şarkıda takılan Ege havluyu da böylece atmış oldu.
Peşine mikrofonumuz Cemre’ye döndü. Kendrick Lamar‘ın DAMN. albümüne yürüyen Cemre, sırasız bir şekilde ama koşar adımlarla başladığı bu maratonda saymaya başladığı listeden 8-9 şarkı saydıktan sonra “Dilimin ucunda” evresine girdi. Şarkı listesine bakınca hepsinin tek kelime olması bu yazıyı yazarken gözüme çarptı. İyi deneme Cemre.

Burçak cephesinde ise aklında döndürdüğü bu soruya bir cevap bulamamanın bir hüznü çökmüştü. Bu arada Hande ise ellerini avuşturmaya başlamış da bizim haberimiz yokmuş. Sayma sırası geldiği zaman bütün sene övmelere doyamadığı Paramore‘un After Laughter‘ını saymayı bir nefeste bitirmişti bile. 12 şarkılık bu albüm listesini duraksama bile göstermeden saymasıyla bir anda gözler Hande’ye döndü. Birkaç defa acaba bir yerden mi okudu kontrolünden sonra artık yapabileceğimiz tek şey kalmıştı: Tebrik edip sayabileceği başka bir albümün olup olmadığı. Tekli veya playlist şeklinde müzik dinlenilen bir zamanda bir albümün şarkı listesini sıralı bir şekilde saymak gerçek bir yetenek. Ve bu yeteneğini Taylor Swift‘in Reputation albümü üzerinde bir kez daha gösteren Hande, hem Avaz’ı hem de albüm dinleyen herkesi bugünlük kurtarmış oldu.

Peki sizin hafızalarınızda durumlar nasıl? Ezbere sayabildiğiniz albümler var mı geçtiğimiz seneden? Varsa bir yazın da görelim hangi albümler aklınıza kazınmış?

FMK: HAIM- SOMETHING TO TELL YOU

En sevdiğimiz rock’n’roll tınılarını pop müziğe dönüştürmeleri ile sevmiştik HAIM‘ i. Los Angeleslı kız kardeşler ise ikinci uzunçalarları Something to Tell You‘ da hiç olmadığı kadar sönük kalıyor. Hey gidi! Evde yalnızken Falling‘ e eşlik eder, My Song 5‘ da Danielle Haim olup hayali gitarımızla solo atar, Go Slow‘ da “heat, heat, heat” diye dans ederdik. Yeni albüm ise gereksiz efektler, aşırıya kaçmış prodüksiyonlar ve ilhamdan yoksun melodiler ile boynumuzu bükük bırakıyor. Tabii, ilk albümün tam bir şaheser olması ve HAIM kızlarının ilk albümdeki mükemmelliği beklentilerimizi fazla yükseltmişti. Ancak yine de daha iyi bir prodüksiyon ile daha başarılı bir iş ortaya koyabilirlerdi. Canlı performanslarında rock kökenlerini öne çıkaran bir grup olarak yeni albümün bu süslü püslü yapısını sahneye nasıl aktaracakları ise benim için şu anda en büyük merak konusu.

Yeni albümü genel anlamda bu kadar çekiştirmişken Avaz’ daki yeni favori kategorim FMK kapsamında bir de kayıtlara göz atalım.

FUCK

Want You Back: 90’ların kız gruplarına selam gönderen bir müzik videosu ile bu şarkıya çoktan aşinasınızdır büyük ihtimalle. “Güçlü bir bas gitar ile temellendirilseydi daha iyi olabilirdi.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de dinleyicisini hemen ele geçirip kolay kolay bırakmayan sağlam bir melodi. Güçlü bir başlangıç şarkısı.

Something to Tell You: Albümün ismini aldığı yegane kayıt. HAIM’ in canlı performanslarında sık sık yer vermesini bekliyorum. Yine de kariyerleri ilerledikçe diskografide kalıcı bir yer edinebilecek olması konusunda şüpheliyim.

Found it in Silence: Rostam Batmanglij imzalı kayıtlardan biri. HAIM’ in ilk yaylı deneyimi belki de. Bir şarkının dinleyicide kalıcı olabilmesi için dahiyane olmasına gerek olmadığının, sadece biraz özenin yeterli olduğunun en büyük kanıtı. Found it in Silence, belki de HAIM’ in en güçlü şarkılarından biri olarak sizde yer etmeyecek. Ama yine de zaman zaman dinlerken ne kadar başarılı bir kayıt olduğunu takdir edeceğiniz yegane işlerden biri.

Right Now: Bu şarkı belki de gerçekten bir “Marry” olmayı hakkediyordu. Ancak ilk yayımlandığında stüdyoda canlı bir performans olarak duymuştuk bu kaydı. Grubun duygu yüklü, dinleyiciyi alıp götüren, minimum çaba gerektiriyormuşçasına bir etki bırakan performansı harika bir albümün ön izlenimi gibiydi. Yine de stüdyo versiyonunda fazla prodüksiyonun kurbanı oluyor kayıt. Albüm kaydından ziyade canlı performanslarda dinlemenizi tavsiye ederim.

MARRY

Little of Your Love: Kız kardeşlerin gelmiş geçmiş en iyi işlerinden biri. Days Are Gone ruhunu devam ettirip dans etmek isteyebileceğiniz mucizevi şarkı. HAIM’ in çoklu vokalleri şarkıda harika bir etki bırakıyor ve daha en başta HAIM’ i neden dinlediğinizi hatırlıyorsunuz. Duş repertuvarınızın encore şarkısı yapabilirsiniz!

Kept Me Crying: Vampire Weekend‘ in eski dehası Rostam Batmanglij imzalı ilk kayıt. İlk albümün devamı niteliğinde HAIM’ in bir başka zekice yazılmış kayıtlarından birine tanıklık ediyoruz. Harika bir perküsyon, dahiyane bir şarkı yazımı ve en önemlisi de şarkının önüne geçmeyen kararında bir prodüksiyon. Daha ne olsun?

Walking Away: Bir diğer nacizane Batmanglij kaydı. HAIM’ in albümünde tercih ettiği modern pop tınılarının en cesurca hayata geçişi. Eski Vampire Weekend klavyecisinin prodüksiyondaki çabaları gerçekten işe yarıyor. Tınılardaki en keskin geçişlerden biri Los Angeleslı üçlünün diskografisine yukarılardan bir yerden tutunuyor.

Night So Long: HAIM’ in durgun, duygu yüklü ve daha önce hiç olmadığı kadar minimum dokunuşlu kaydı. Kadın folk sanatçılarına selam çakan kapanış şarkısı üçlünün diskografisinde bir ilk. Umarım son olmaz!

KILL

Nothing’s Wrong: Fleetwood Mac göndermelerini karşılayan bir kayıt. Fazlasıyla tekrarcı yapısı, bir anda duraklaması ve bilgisayar ile süslenip püslenmesi kulağa batıyor. Ben pek ısınamadım bu yüzden şarkıya.

Ready for You: Özel olması için fazla uğraşıldığı izlenimini veren ancak sıradan olmaktan kurtalamayan bir kayıt. Fazla prodüksiyonun en büyük kurbanlarından. Albümün doldurulması için bir türlü kenara bırakılamamış bir kayıt olması muhtemel.

You Never Knew: HAIM daha fazla Stevie Nicks olabilir miydi? Sanmıyorum. Fleetwood Mac‘ in Rumours albümünün kötü bir taklidi gibi.

 

İNCELEME: THE RADIO DEPT. – RUNNING OUT OF LOVE

Yazı: Berkant Çağlar

İsveçli grup The Radio Dept.’in sadık bir dinleyici kitlesi var. Bu kitle, grubun 2010 yılında çıkan ‘Clinging to a Scheme’ albümü ile daha da kalabalıklaştı. Ardından 2011 yılında yayınladıkları ‘Passive Agressive: 2002-2010’ grubun ön plana çıkan parçalarını ve ellerinde tuttukları bazı materyalleri gün yüzüne çıkarma imkânı vermişti. Bu koleksiyon aynı zamanda grubun unutulan ‘Lesser Matters’ ve ‘Pet Grief’ albümlerini de yeniden keşfetme ihtimali verdi dinleyiciye. Ve nihayet aradan geçen altı yılın ardından grup, hiç olmadıkları kadar politik bir albüm ile karşımızda.

The Radio Dept.’in sound’u her zaman biraz bulutlu ve tozludur. Onları ilginç kılan yanları, bu melankolinin kendi içinde yoğun bir umut taşıması, adeta büyülü bir evren yaratmasıdır. Shoegaze, dream pop, lo-fi, indie-rock, synth-pop grubun ilham aldığı türler olmakla birlikte, bu türleri kendi içinde erittikleri kendilerine has bir sound’ları vardır. Yeni albüm ‘Running Out of Love’, bana kalırsa bu bağlamda düşünüldüğünde grubun alışılageldik külliyatının biraz dışında kalıyor. Elektronik ve synth tabanlı işlerine aşina olmamıza rağmen, bu albümde gitarlar ve melankoli biraz daha arka planda kalırken; grup tahayyül ettikleri dans pistini politikleştirip yeni bir mücadele alanı keşfediyor. Albüm bu çerçevede düşünüldüğünde yılın en başarılı albümlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Politik olanın müzikte kendine didaktik bir hava estirmeden yer bulması oldukça güç. Örneğin, Oneohtrix Point Never ve Hudson Mohawke’ın da desteğiyle etkileyici bir müzik sunan Anthony Hegarty’nin yeni projesi ANOHNI, The Radio Dept.’in yarattığı bu büyülü sahneyi ve anlatıyı yaratmakta başarısızdı. Çevrenin tahribi, Amerikan demokrasisi, göç gibi konular öyle didaktik anlatılmıştı ki müziğin ritmine ulaşmakta güçlük çekmiştim. Ama bunun tersine The Radio Dept., dinleyicisine kucak açan, onu ritme sokan ve hareketlendiren bir yapıda ilerliyor. Özellikle, İsveç’in görünen refahının ve sürdürülebilir sosyal demokrasisinin ardında yatan silah endüstrisinin eleştirildiği ‘Swedish Guns’ ve neoliberalizmle birlikte giderek büyüyen radikal sağın, katılımcı demokrasinin ve şiddetin konu edindiği ‘We Got Game’ buna en güzel örnekler. Özellikle, bu iki parçada grup hiç olmadığı kadar agresif.

radio dept swedish guns

Anlatının tek bir bunalma anı dahi yaşamadan su gibi aktığı albüm, grup için bazı deneysel anlar da içeriyor. Örneğin, ‘Occupied’ ilk otuz saniyesinde şaşırtıcı şekilde ‘cheesy’ iken, duyduğumuz ses giderek katmanlaşıyor ve 7 dakika 19 saniye boyunca ilgi çekici kalmayı başarıyor. Albümün yedinci parçasına geldiğimizde ‘Can’t Be Guilty’ daha aşina olduğumuz gürültülü ve aydınlık The Radio Dept. sound’unu yeniden hatırlatırken hemen ardından gelen ‘Committed To The Cause’ 90’ların ve 2000’lerin başından kopup gelmiş bir trip-hop, chill out parçası gibi Zero 7’ın en iyi işlerini hatırlatıyor. Tek kelimeyle muhteşem, nostaljik ve çok özlediğimiz bu yapı grubun gürültücü alışkanlığıyla da kendine has bir chill out denemesi olarak albümün yapı taşlarından birini oluşturuyor. Kapanıştaki ‘Teach Me To Forget’, bir yandan aşk şarkısı gibi düşünülebilecekken, bir haliyle de unutmanın, unutturulmanın ve üstünü kapatmanın da politik bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Grup, albümün bu son dakikalarında yılın en iyi dans kayıtlarından birini de ortaya şaşırtıcı şekilde atıvermiş oluyor. Atıveriyor çünkü The Radio Dept., liste başarılarının peşinden koşan trendi yakalamaya çalışabilen bir grup olmadı hiçbir zaman. Ama ‘Teach Me To Forget’ bu kaygısızlığın içinde öyle bir parlıyor ki görkemli bir kapanışın da imkanını sağlıyor. Bu parça için Sia neler vermezdi, değil mi?

‘Running Out of Love’, genel anlamda da düşünüldüğünde İsveç ve kuzey Avrupa’nın politik iklimine bir refleks ve bulutlu ve tozlu müzikal yapının biraz daha synth ağırlıklı işlerle politize edildiği başarılı bir deneysel girişim olarak düşünülebilir. Kendilerine has müzikal yapıyı tamamen kaybetmeden ona yeni ve radikal bir yapı kavuşturmak gerçekleştirmesi zor bir niyet ama The Radio Dept. bunu hakkıyla başarıyor.

İNCELEME: KANYE WEST – THE LIFE OF PABLO

Kanye West yüzleşmekten kaçınmayan, hatta aksine bundan keyif alan bir insan. Moda baronlarıyla, ödül jürileriyle, eski sevgilileriyle, eski sevgililerinin yeni sevgilileriyle ve gerektiğinde kendisiyle bile doğrudan kafa kafaya geldiğine tanık olduk. Ancak bu sefer düşünülemeyeni yaptı ve müzik olgusunun en temel konseptlerinden olan albüm fikrine karşı gelme cüretinde bulundu. Albümün adı ve şarkı listesi defalarca değişti, dünyanın en ünlü arenası Madison Square Garden’da Adidas ile gerçekleştirdiği defilede albümün önemli bir kısmını salonu dolduran 20.000 kişiye sundu ama bütün bunlar sürerken albümün kendisi bir türlü yayınlanmadı, sadece SNL’de canlı çalınan iki şarkı ve hala albümün son halinde olup olmayacağını bilmediğimiz Soundcloud’daki şarkılar herkese ulaşılabilir halde. Bu olaylar silsilesi The Life of Pablo’yu bir mit haline getirdi ve belki de Kanye’nin Şubat ayı boyunca gerek normal yaşantısında gerekse de sosyal medya kullanımında iyice pasif agresifleşmesinin sebebi oldu.

Ama zaten entrika ve dram, Kanye West deneyiminin her zaman önemli parçaları. Her albümüyle konjonktüre karşı çıkan, fakat bunu yaparken de albümünü çıkardığı senenin en iyilerinden biri yaparak kendi argümanlarının altını doldurmayı başardı.Yine öncesinde olan biten her şey de düşünüldüğünde The Life of Pablo’nun bizi şaşırtmama ihtimali çok düşüktü. Nitekim öyle de oldu. Bu albümüyle Kanye, kariyerinin başından beri diskografisinde süregelen çok temel bir zinciri kırmış bulundu. 2004’te ilk albümü The College Dropout’la o zamanlar hip hop camiasını domine eden “gangsta” tavrının bitirici ateşini yaktı. 2005’te Late Registration dinleyen herkesi telli aranjmanları ve orkestral başarısı nedeniyle olumlu şekilde şaşırttı. 2007’de Graduation ile Kanye hem elektronik müzik ögeleri içeren çok başarılı bir albümü bizlere sunması hem de 50 Cent’in müzikal kariyerini bitirmesiyle artık bir süperstar haline geldi. Kasım 2007’de annesi Donda’yı geçirdiği estetik ameliyatlarda gerçekleşen komplikasyonlar sonucu kaybeden Kanye, tam bir sene sonra 2008’de belki en zayıf ama müzik adına bir o kadar da önemli albümü 808s & Heartbreak’i yayınladı. Autotune ağırlıklı minimal R&B şeklinde tanımlayabileceğimiz 808’in ardından Kanye hayranları bir sonraki eseri için iki yıl bekleyecekti. Barok, senfonik ve olabildiğine maksimalist My Beautiful Dark Twisted Fantasy, sadece 2010 yılının değil belki de tüm zamanların en iyi albümlerden birisi olma özelliğini taşıyordu. 2013 yazı ise tam tersine endüstriyel ve minimalist Yeezus’la tanışma yıldönümümüzdü.

Şimdi neden koca bir paragrafta sıkıcı müzik tarihçiliğine soyunduğumu ve konuyu The Life of Pablo’dan uzaklaştırdığımı düşünebilirsiniz. Ancak durum şu ki yukarıda birer cümle ile nasıl duyulduğunu genel bir şekilde tanımlayabileceğim ve her biri birer başyapıt olan Kanye West albümlerinin aksine The Life of Pablo yukarıda bahsettiğim altı albümlük zinciri kırıyor ve neredeyse konseptsiz ve herhangi bir ana tema etrafında birleşmeyen bir görüntü sergiliyor. Albüm kilise müziği ile başlıyor, orkestral ve maksimalist devam ediyor, ortalarda bir yerde Kanye sanki 24 yaşına dönmüşçesine rap fışkırtıyor ve tüm bunlar devam ederken ritimlerde bazen Yeezus bazen de Graduation havası hissedilebiliyor. Yani biraz kolajımsı hatta çağımıza uygun olarak Tumblr albümü gibi bir yapısı var albümün. Ama özellikle Kanye’nin karakterini sevmeyen veya varlığından ve popüler kültürdeki yerinden rahatsız olanlar için işin kötüşü şu ki; The Life of Pablo çok iyi. İlk albümü çıkmış ve bir şekilde bir single’ı çok ünlü olmuş genç İngiliz grubu iyiliği veya kırk yıllık müzik kariyerinin son otuz yılında ayakta bile duramayan “efsane” ismin en kibar şekilde dinlenebilir olarak nitelenecek albümü iyiliğinden bahsetmiyorum. Kanye standartlarında iyi. Şahsi fikrim My Beautiful Dark Twisted Fantasy dışında (ki kendisini benim gözümde TLOP’tan daha iyi yapan en önemli faktör bir albüm olarak tutarlı ve konseptli olması) tüm Kanye albümlerinden iyi. Tabiki bu değerlendirmemi her gerçekleşen şeyin sosyal medyada beş dakikada yorumlanıp tükenmesi ve eleştirel medyada “recency bias” yani daha yakın zamanda gerçekleşen bir şey hakkında standarda göre daha aleyhte konuşma durumu da etkili olmuş olabilir. Ancak her dinleyişimde TLOP sanki daha da güzelleşiyor ve güzelleştikçe de albüm hakkındaki fikrimde yanılmadığım kanısına varıyorum.

Öncelikle az sayıda olan negatif etmenleri konuşup içimizden atalım. 2015’in en ünlü müzisyeni The Weeknd’i sırf albüme dahil edelim amacıyla yapılmış gibi duran FML’e, Wiz Khalifa’ya Twitter kavgasının son yumruğu olarak atılmış Silver Surfer Intermission ve rastgele Kanye övücülüğü Low Lights biraz lüzumsuz olmuş. Ki albümün son halinde hangi şarkıların olup olmayacağını bilmediğimiz şu günlerde Kanye’nin de tekrar döndürüp dinleyip (her zaman yaptığı gibi) doğru kararı vereceğini umuyorum. Ayrıca küçük bir üzüntüm olarak keşke Kanye, Drake’le “Kimin havuzu daha büyük?” kavgasına girişmeseydi de albümde pek çok şarkıda Future çakması olarak duyduğumuz Desiigner yerine bizzat Drake’in kankası Future yer alabilseydi. Gerçekten de albümün az sayıdaki falsoları Tidal’da yayınlanan versiyonun uzun olması ve albüm içindeki müzikal varyasyon ve temasızlığın şarkıları verilen sırayla dinlerken azıcık rahatsız etmesi. Bu küçük ve detay sayılabilecek rahatsızlıkların dışında The Life of Pablo, dinleyenlere çok özel ve dahiyane anlar vaat ediyor. Albümün açılışıyla ilk 10 dakikada zaten özel bir şey dinlediğinizi hissettiren Ultralight Beam ve Father Stretch My Hands Part 1 & 2, Get Lucky’yi andıran ve kulaklığı taktığınız an dans ettiren Fade, saklandığı yerden çıkıp bize 30 saniyesini bahşeden Frank Ocean’ı barındıran büyüleyici Wolves, zaten hali hazırda albümden önce dinleme şansına erişip bayıldığımız 30 Hours, Real Friends, No More Parties in L.A. üçlemesi ve kişisel favorim içinde bir buçuk porsiyon MDMA taşıyan Freestyle 4 ile elimizde gerçekten inanılmaz ve arkasında bıraktığı tüm dramaya değen bir eser bulunmakta.

Tabiki Feedback’te Late Registration’daki Wake Up Mr. West’e yapılan göndermeleri, Sumeke Rainey’den Kim Kardashian’a sevdiklerine, Ray J’den Taylor Swift’e sevmediklerine adadığı mısraları, The Life of Pablo’yu birkaç tur daha döndürdükten sonra ismi geçen şahsın Escobar mı Picasso mu olduğunu tartışmak, albümün kayıtları sırasında her katkıda bulunan müzisyenin serüvenlerini yazmak isterdim. Şüphesiz, Kanye West’i bir magazin karakteri olarak görenler için müzik dışı gerçekleşen olayların albümün ve şarkıların önüne geçmesi oldukça kolay fakat Kanye’nin müziği, son olarak da bu albüm bu muameleyi hiç hak etmiyor. Çünkü özellikle müzikal açıdan sıklıkla gözden kaçan bir durum var ama neyse ki Kanye bu durumu albümün en kısa ve geyik şarkısında anlaşılması şaşırtıcı kolaylıkta açıklamış: “See I invented Kanye / It wasn’t any Kanyes / And now I look and look around and there’s so many Kanyes.” 2013’te Yeezus’ın çıktığı yazın BBC Radio One’da Zane Lowe’a verdiği röportajda rapçilerin yeni rockstarlar olduğunu söylerken garipsenmişti. Ancak, dediği her şey doğruydu. Drake, The Weeknd, Kendrick Lamar, Future şu an bu noktaya gelebildilerse bunun en büyük sebebi Kanye’nin açtığı yoldur. Çeteler, silahlar, uyuşturucu, pahalı arabalar, gece kulübünde şampanyalar seviyesindeki müziğin günümüzde en çok dinlenen tür haline gelmesinde her albümünde yaptığı yeniliklerin, sadece müzikte değil hayatın her alanında talep ettiklerinin ve ister istemez eşi ve gösterişli hayatı sayesinde hep gündemde olmasının büyük etkisi var.

Gerçek şu ki Kanye tüm kariyerini, özel hayatını, çekirdek ve geniş ailesini kısacası her şeyini bu albüme; The Life of Kanye West’e dökmüş. Yeezy mevsimi geldiği zaman müzik dünyası doğal olarak tek bir noktaya odaklanıyor ve Kanye, ard arda yedinci kez kendisine inananları haklı çıkarıyor. Kendisinden müzik dışındaki konularda irite olanları anlayışla karşılıyorum ancak inkar edilemeyecek bir şey var, o da Kanye’nin günümüzün en büyük müzisyenlerinden biri olduğu. Bir sonraki albümünün çıkaracağı tartışma ve kaos ortamının ardından dinleyeceğimiz bir diğer şaheseri sabırsızlıkla bekleyeceğim, The Life of Pablo’yu büyük bir takdir ve zevkle tükettikten sonra.

 

ORADAYIZ: THE CHARLATANS

Bu yazdan henüz umudu kesmemişken 14 Ağustos – The Charlatans konseri serin sular gibi geldi. Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşecek olan konser, bir BKM organizasyonu olmakla birlikte 21:00’da bizlerin ön sıralarda yerlerimizi almamızla hayat bulacak. 2011’den bu yana değişenleri de yad edeceğiz (bknz: Oradaydık: The Charlatans).

26 Ocak 2015’te yayınlanan albümleri Modern Nature‘ı canlı dinleme arzuları (artı tabi ki nostalji kotasından The Only One I Know, Love is the Key, You Cross My Path ve diğerleri) için geri saymaya başlayabilirsiniz.

YENİ ALBÜM: THE DECEMBERISTS – WHAT A TERRIBLE WORLD, WHAT A BEAUTIFUL WORLD

the decemberists

Şaşaalı albüm tanıtımlarına, kocaman kampanyalara çok alıştığımızdan olsa gerek; basit fikirler ve doğal adamlarla karşı karşıya kalınca büyülenip kalıyoruz. Daha güzeli, The Decemberists bunu biliyor.

Colin Meloy, dün The Decemberists’in sıradaki albümü What A Terrible World, What A Beautiful World‘ün tanıtımını yapmak için Brooklyn sokaklarındaydı. Elinde gitarı, albüm için hazırlanmış bir duvar resminin (Belki de albüm kapağı bu olur, bilmiyorum) önünde yeni albümün ilk parçası “Make You Better”ı seslendirdi.

Çok tatlı?

 

STREAM: TRENT REZNOR & ATTICUS ROSS – GONE GIRL SOUNDTRACK

Gone-Girl-soundtrack

 

David Fincher’ın yönetmenliğinde romandan uyarlanan Gone Girl, 10 Ekim’de Türkiye’de vizyonda olacak ancak şu an asıl mesele bu değil.  Gone Girl’ün bir de soundtrack albümü var ve albüm Trent Reznor ve Atticus Ross tarafından yazıldı, yönetildi! Gün itibariyle de şuradan stream edilebiliyor: Gone Girl SoundtracK Album

Ön siparişi olan ve 30 Eylül’de yayınlanacak albümü stream ederken buyrun fragman: