arctic monkeys

TOP 10: AVAZ AVAZ

Temellerimiz 15 yıl öncesine kadar dayansa da birçoğunuz bizi 2009’da yayına giren avazavazdergisi.blogspot.com.tr’den tanıyor. 8 yılda çok değiştik, küçüldük, tekrar büyüdük, yaşlandık, gençleştik ama güzel müziğe olan açlığımız, merakımız ve paylaşma isteğimiz hiç eksilmedi. Sitemize 5000. yazımızı girerken bu kez de sizin geri dönüşleriniz üzerinden bir de kendi geçmişimize bakmak, en sevilen yazılarımızı derlemek istedik. İyi tekrar okumalar.

10. Tanışın: Lorde

Lorde’u kimseler dinlemezken biz dinliyorduk -o kadar geçmiş bir zaman ki soundcloud linkleri ölmüş-, dedik ve oldu…

Tanışın: Lorde

9. İş Üstünde: Gevende

Gevende ile Kırınardı öncesi bir araya gelmiş ve videolu bir röportaj gerçekleştirmiştik, çok da hoş olmuştu.

İŞ ÜSTÜNDE: GEVENDE

8. 2010-2015: Türkiye’den Sevgilerle

Yerel müzik sahnemizin son 5 yılını özetlemiştik. 2015 yazdığına bakmayın, güncellemeye devam ediyoruz, Türkiye’den yeni müzikler için takiplemeye devam edebilirsiniz.

2010 – 2015: TÜRKİYE’DEN SEVGİLERLE

7. 2014: Popo

Bu yazıyı koymasak olmazdı, 2014’te müzik videolarından şarkı sözlerine her yerde popo vardı, biz de katkımızı bu şekilde yapmıştık.

2014: POPO

6. Röportaj: Yüzyüzeyken Konuşuruz

En iyi röportajımız budur diyebilir miyiz bilmiyoruz ama en popüler oldukları zamanlarda Yüzyüzeyken Konuşuruz’la buluşmuştuk, siz de bolca okumuştunuz.

RÖPORTAJ: YÜZYÜZEYKEN KONUŞURUZ

5. Esas Oğlan: Cameron Monaghan

Bu çocuğu burada keşfettik sonra uçtu gitti, hala sıkı takipçisiyiz.

ESAS OĞLAN: CAMERON MONAGHAN

4. Arctic Monkeys’in Şarkı Sözleriyle Değindiği 21 Mesele

Kabul, herkes gibi biz de Arctic Monkeys fanıydık gençliğimizde, Alex Turner’ın söz yazarlığını da böyle takdir etmiştik.

ARCTIC MONKEYS’İN ŞARKI SÖZLERİYLE DEĞİNDİĞİ 21 MESELE

3. Müzik Savaşları “İyi Ki Dağılanlar”

Dağılan grupların arkasından konuşanlar hakkında diyeceklerimiz vardı, kendimizi durdurmadık.

MÜZİK SAVAŞLARI: “İYİ Kİ DAĞILANLAR”

2. The “Eda Demir” Show

Hayatımıza hızlı ve kalıcı bir giriş yapan Sofar’ı Türkiye’ye getiren, hala projelerini ilgiyle takip ettiğimiz Eda Demir’le çok keyifli ve dolu bir röportaj gerçekleştirmiştik.

THE ”EDA DEMİR” SHOW

1. Youtube Tıklanma Sayıları Arşa Değen 9 Pop Şarkıcımız

Gerçekten ne varsa Türkçe Pop’ta varmış, bilememişiz.

YOUTUBE TIKLANMA SAYILARI ARŞA DEĞEN 9 POP ŞARKICIMIZ

FREE FRIDAY (KRCHMT)

Her tarafımız kalıp olmuşken kalıp yıkmak yine bize düştü. Havalı bir giriş yapmaya çalışırken hiç de havalı olmadığını fark ettim. Onun için okuduğunuz cümleyi unutmaya çalışın. Ben de o sıra acaba kelimeler arasında iki boşluk bıraktım mı diye kontrol edeyim. Bir sonraki cümlede buluşuruz.

Ayşe Hatun Önal‘ın Dur Dünyam şarkısındaki “Asice yaşadım her daim bu hayatı, hayat hep hayalimdeki” diyecekken “hayat çok bayat” kandırmacası yaptığı kısma bayılıyorum. Zaman zaman şarkıyı açıp sadece o kısmını dinliyorum.

Rick and Morty için hazırlanan Exquisite Corpse videosunu izlediniz izlemediyseniz videoyu şöyle bırakıyorum;

Ama asıl anlatmak istediğim video değil, kullanılan müzik. Run The Jewels‘in Thursday in Danger Room‘undan bahsediyorum. Son zamanlarda gördüğüm en güzel sözlere sahip şarkı.

Yüzyüzeyken Konuşuruz‘un Ne Farkeder‘inin kafasıyla Arctic Monkeys‘in Why’d You Only Call Me When You’re High?‘ın kafası aynı. Peşpeşe bir dinleyin bana hak vereceksiniz. He bir de Ne Farkeder’in Pink Floyd’un On The Run’una geçecekmiş gibi sona ermesi var.

Free Friday dedik ama son olarak biraz da istatistiklerden bahsedelim. Nielsen Müzik‘in yaptığı araştırmaya göre bu sene ilk defa A.B.D’de R&B/Hip Hop müzik türü Rock‘un önüne geçerek toplam müzik tüketimdeki en büyük paya sahip olmuş. Streaming tarafını bir kaç senedir domine ettikten sonra toplam müzik tüketiminde de %25.1 ile birinci olmuş. Yakın zamanda R&B/Hip Hop fırtınasını Türkiye’de de hissetmeye başlarız diyeceğim zaten yavaş yavaş başladık. Ezhel‘i duymayan kalmamıştır.

(OFF THE RECORD): VOL. LXI

1. Katy Perry yeni albümü Witness’ı beğenilerimize sundu. Ne tesadüftür ki yıllardır Apple Music dışında hiçbir ortamda müziklerine ulaşamadığımız Taylor Swift de aynı gün bütün kataloğunu Spotify başta olmak üzere bütün platformlarda paylaşmaya karar verdi. Her ne kadar Katy Perry’yi bir noktada dinlemeyi planlıyor olsak da bu harika trollük karşısında elimizi 1989’a gitmekten alıkoyamıyoruz. Açıkçası Katy Perry unutulmaya oldukça yakınken ve en çok Taylor’la atıştığı zamanlarda gündemde olabiliyorken belki de albüm için iyi bir gelişme olmuş bile olabilir diye düşünerek vereceği karşılığı bekliyoruz.

2. Birkaç sene önce Amanda Bynes, Drake hakkında cinsel içerikli niyetlerini ifade ettiği birkaç tweet atmıştı ve bu konudaki sessizliğini birkaç gün önce bozdu. “Ciddiydim ama aynı zamanda uyuşturucu etkisi altındaydım” diyen oyuncunun yıllar önce olmuş bir şey üzerinden tekrar hypelanmaya çalışmasını komik bulsak da Drake hakkındaki karmaşık hislerimizi dillendirdiği için takdir de ediyoruz.

3. Britney Spears‘ın asla eskimeyen hiti Toxic‘in ortaya çıkan eski bir demosunu bu hafta bolca dinledik ve çok sevdik; mutlaka dinleyin, Britney Spears’ın sesi hakkındaki olumsuz düşüncelerinizin değişeceğinden eminiz:

4. Marvel filmlerinin ne kadar zevkimize hitap etmediğini bir yana bırakıp önyargısız bir şekilde Black Panther’in ilk fragmanını izledik. Açıkçası sebebi şu ana kadar izlediğimiz Marvel yapımlarından farklı (ama çok da değil) ve egzotik durması mı yoksa soundtrack’inin Run the Jewels’ın elinden çıkmasından dolayı mı emin değiliz ama etkilendik diyebiliriz. Muhtemelen ikinci sebepten ötürü, yine de videoyu şuraya bırakalım bir de siz düşünün:

5. Büyük bir Seinfeld hayranı olan Kesha‘nın sarılma teklifinin Jerry Seinfeld tarafından birkaç kez reddedilişini izledik. Boşver Kesha biz sana sarılırız.

6. Şurada da gizlice senenin en çok dinlediğimiz albümünü yaptığını itiraf ederek belirttiğimiz üzere Demi Lovato’yu seviyoruz. Geçtiğimiz hafta Los Angeles’ta katıldığı bir partide Paramore’un Misery Business şarkısı arkaplanda çalarken eşlik etmesi gerekirken bazı teknik sorunlar planı bozuyor ve şarkıyı çıplak sesinden dinleme fırsatı bulduğumuz bir kayıt çıkıyor ortaya:

7. Son olarak bir Childish GambinoArctic Monkeys mash-up’ına çok takıldık bu hafta, ne kadar yakıştıklarına şaşırarak defalarca dinledik, siz de dinleyin:

İNCELEME: THE LAST SHADOW PUPPETS – EVERYTHING YOU’VE COME TO EXPECT

Henüz Arctic Monkeys -nispeten- mini mini bir grupken Alex Turner, birlikte turladıkları The Rascals’dan Miles Kane’le takılmaya başladı. Bu birliktelik ilk meyvelerini dört EP ve inanılmaz bir LP, The Age of Understatement formunda verdi. Yıllarca hepimiz şarkı şarkı belki yüzlerce kez dinledik; albüme de, Miles Kane ve Alex Turner’ın müzikal birlikteliği düşüncesine de git gide aşık olduk. Söylediklerine göre bir planla yola çıkmamışlardı ve birlikte tekrar stüdyoya girip girmeyeceklerini bile bilmiyorlardı ama beklemeye devam ettik. Müjde 2015 yılının sonlarına doğru, önceki albümün yaylılarından sorumlu olan Owen Pallett’ın sonradan sildiği bir tweet aracılığıyla geldi.

Albüm haberlerini yeni “badass” imajlarını sergiledikleri iki videoyla resmileştirdikten sonra Ocak ayında ilk single Bad Habits’i paylaştılar. Yıllar yılı elimizde olan o bir elin parmakları kadar sayıdaki şarkı nice kalp kırıklıklarına, nice depresyonlara fon müziği olmuşken ve benzer şekilde bir gönül bağı kurmaya devam edeceğimize inandığımız bir albüm beklerken Bad Habits’le karşılaşınca bir şok yaşamamak elde değildi tabii ki, ama sonrasında albüm içinde dinleyince kendisiyle daha uzun yıllar sürecek bir aşka doğru yol almaya başladığına inanıyorum başta bu şekilde hissedenlerin bile. Şimdi dönüp bakınca albüm hakkında genel fikir vermek adına iyi bir seçim olmuş desek yanlış olmaz. Bu şarkı için de çoğu şarkı için olduğu gibi, en büyük tebrikler geçtiğimiz sene İstanbul’da izlediğimiz Owen Pallett’a gitmeli bence, bir de Miles Kane’in asker tıraşına.

Bad Habits’i, Everything You’ve Come To Expect, Aviation, Miracle Aligner single’ları takip etti ve sonunda 1 Nisan’da albüme kavuştuk. Albüm single olarak da dinlediğimiz ve izlediğimiz Aviation ile açılıyor. Everything You’ve Come To Expect’in eski albüme en çok yaklaştığı şarkılardan biri denebilir -diğer şarkılardan 2 yıl kadar önce yazılmış olmasının da bu durumda etkisi olmuştur mutlaka- yine aynı karanlıklıkta ama sözleri için konuşacak olursak önceki albümdeki endişe, biraz daha soğuk ve kendini beğenmiş bir hale bürünmüş.

Albüm Miracle Aligner’la devam ediyor, pek bu albümde olmasını beklemediğim tarzda bir şarkı aslında, yumuşak tınısı ve Alex Turner’ın olgun, şefkatli ve bol İngiliz aksanlı vokaliyle benim Favorite Worst Nightmare ve The Age of Understatement arasında bir yere yerleştirmek istediğim bir parça.

Hemen arkasından albümün ismini aldığı şarkıya geliyoruz. Bence bu şarkı her anlamda Alex Turner’ın Los Angeles’a taşınışına adanmış. Hem “I guess the coastal air gets a girl to reflect” gibi sözleriyle, hem gevşek arka vokalleriyle, hem de Owen Pallett’ın harika yaylı işçiliğiyle hepimize California sahillerinde yürüyormuşçasına bir his vermeyi başarıyor.

The Element Of Suprise, grubun aldığı halin özeti gibi. Evet, çok ünlüler, çok seksi manken sevgilileri var ve “Just let me know when you want your socks knocking off” gibi özgüveni yüksek cümleler kurabilirler ama hala tam olarak istedikleri o Bad Habits halleri değil içlerinden asıl gelen.

Albümde Alex Turner’ın vokallerinin hep yumuşak ve zahmetsiz oluşu en çok hoşuma giden şeylerden biri. Sweet Dreams, TN çok bayıldığım bir şarkı olmadı, daha önce de derinlemesine incelediğimiz gibi Alex Turner’la ilgili benim kalbimi çalan şey söz yazarlığı olmuştu hep, bu şarkıda biraz üşengeçliğine gelmiş gibi bir his veriyor.

Used to Be My Girl neredeyse “AM”de görebileceğimiz gibi bir şarkı. Alex Turner’ın gözümüzdeki kötü çocuk imajı “Gimme all your love so I can fill you up with hate” gibi sözlerle pekişirken, şarkıda hissettiğimiz bariz Josh Homme etkisi “rockstar” kimliğini pozitif yönde etkiliyor. Şarkıda nakarat etrafında birbirine giren vokallerinin uyumu en çok hoşuma giden şeylerden biri.

Pattern’la ikilinin albüm genelinden anladığımız kadarıyla oldukça hareketli olan hayatlarına bir bakış atıyoruz. Bir kez daha Owen Pallett ve 29 kişilik orkestrasına teşekkürlerimiz ve “And I slip and slide like I spider on an icicle” gibi alışılmadık ama yerinde olan sözlerine olan hayranlığımız eşliğine albümün en başarılı şarkılarından biri oluyor.

The Dream Synopis’in sözlerinde ikili, Sheffield’dan bahsederek nereden geldiğimizi unutmadık derken, bu düşüncem şarkının Submarine soundtrackinden çıkmış gibi oluşuyla da destekleniyor. The Bourne Identity’de de aynı doğrultuda biraz haterlarına seslenerek, biraz özeleştiri yaparak albümü kapatıyorlar. Son olarak “I feel like the sequel you wanna see but you were kinda hoping they would never make” derken aklında Star Wars olduğuna inanıyorum ve Alex Turner kendisine olan aşkımı tazelemeyi bir kez daha başarıyor.

Duyduğum kötü yorumlara rağmen ben albümü beğenmedim diyemem, daha şimdiden 20’den fazla kez dinlemiş durumdayım ve severek dinlemeye devam edeceğime de eminim. Richard Ayoade’nin yönettiği kliplerin yokluğu çok hissediliyor ve kesinlikle bir The Age of The Understatement değil, ne yaparlarsa yapsınlar olmayacaktı da. O yüzden beklentileri karşılamamış oluşu anlaşılabilir ama kötü albüm de denmesin bence. Albümün tadını yeterince çıkarabilmek için sadece, o 22 yaşındaki Beatle saçlı, takım elbiseli olabilecek en tatlı şekilde tef çalan iki genç adamın artık sadece kalplerimizde yaşadığını; onların yerini yine güzel müzik yapmaya devam eden eşofman takımlı ve briyantinli, havalı adamların aldığını kabul etmemiz gerekiyor.

YENİ ŞARKI: THE LAST SHADOW PUPPETS – BAD HABITS

The Last Shadow Puppets‘tan o çok uzun süredir beklediğimiz hareket geldi, sonunda yeni bir single’la karşımıza çıktılar. Bad Habits isimli yeni şarkıya daha önce teaser olarak yayınladıkları ve bizim de haberini verdiğimiz videolardan görüntüler eşlik ediyor. Lafı daha fazla uzatmadan sizi hemen şöyle alalım:

Hem Miles Kane‘in, hem de Arctic Monkeys‘in  zaman içinde -bir kısmımızı biraz üzecek yönde olsa da- değişen tarzlarını da göz önünde bulundurunca TLSP’nin de yerinde saymasını ve öncekine benzer şeyler yapmasını bekleyemezdik elbette. Bu yeni single da bizi değişik şeylerin beklediğini işaret ediyor gibi, 2016 baharını bekleyip hep birlikte göreceğiz.

ARCTIC MONKEYS’İN ŞARKI SÖZLERİYLE DEĞİNDİĞİ 21 MESELE

Geçtiğimiz 10 yılda Alex Turner,  yeni nesil söz yazarları arasında en tepelere oynadığını bize defalarca gösterdi. Son zamanlarda, cebinde her daim bir tarak bulundurmak, Brit Awards’da gaza gelip mikrofonu yere fırlatıp faturasını bana yollayın demek, bir sonraki Blurred Lines videosu olmaya aday Mini Mansions’un Vertigo’sunun klibinde oynayarak özlediğimiz Alex Turner’dan hiç eser kalmadığını göstermek, bütün dikkatleri üzerine çekip Arctic Monkeys = Alex Turner gibi bir imaj yaratmak gibi bizi üzen tavırları olsa da; sahnede sivilcesinin kanadığı zamanları, Cornerstone’un klibindeki hallerini, Alexa Chung’la arasının bozuk olduğu bir dönemde sahnede 505’ın ortasında bir sigara yaktığı içli performanslarını da unutmadığımız için kendisini ne olursa olsun bağrına basan biz Arctic Monkeys severler olarak sözleriyle önemli meseleleri ele alan, çok severek dinlediğimiz Arctic Monkeys şarkılarını bir yandan Alex’in o briyantini saçlarına boca ettiği güne lanet ederek, masaya yatırdık. Ortaya bunlar çıktı:

“Last night what we talked about
It made so much sense
But now the haze has ascended
It don’t make no sense anymore”
-From The Ritz To The Rubble
Alkol etkisinde konuşulan şeyler, yine alkol etkisindeyken çok mantıklı görünebilir. Aldanmayın.

“Crawlin’ back to you
Ever thought of calling when you’ve had a few?
‘Cause I always do
Maybe I’m too busy being yours to fall for somebody new
Now I’ve thought it through”
-Do I Wanna Know
Eski sevgilinizi tam unutamadığınızda ve yeni insanlara ayıracak vaktiniz olmadığında kısa yolu seçip aklınızdan bir anlık bir arasam mı diye geçiyor olması gayet normal.

 

“Baby, we both know that the nights were mainly made for saying things that you can’t say tomorrow day”
-Do I Wanna Know
Konuştuğun ya da yaptığın şeyleri, sabahında sanki hiçbir şey olmamışçasına yok sayarak davranabileceğin bazı geceler gerçekten var.

“The sheer desperation to be seen
Staring at the television screen”
-Teddy Picker
Televizyoncluk gerçekten rezil bir halde.

“But what do you know?
Oh, you know nothing
Yeah, but I’ll still take you home”
-Still Take You Home
Durumlar sizi eve döndüğünüz kişi hakkındaki beklentilerinizi düşürmeye itebilir.

“When did your list replace the twist and turn
And the fist replaced the kiss”
-Teddy Picker
İnsanlar birbirine karşı sevgiden çok şiddet göstemeye meyilenebiliyor.

“Thrown in the riot van
And all the coppers kicked him in
And there was no way he could win
Just had to take it on the chin”
-Riot Van
Polisin her yerde polis, tekme tokat dalabilir.

“A young girl’s telephone beeps
Yeah she’s dashing for the exit
Oh, she’s running to the streets outside
“Oh you’ve saved me,” she screams down the line
“The band were fucking wank
And I’m not having a nice time”
-Fake Tales Of San Francisco
Tam da bir yerden kurtulmaya çalışırken telefonunun çalması harika bir rahatlama değil mi?

“I wanna grab both your shoulders and shake baby
Snap out of it”
-Snap Out Of It
Aklını başına getirmek için zaman zaman birilerini kollarından tutup sarsmak isteyebilirsiniz.

“They’re all infected but he’ll be alright,
Cause he’s a scumbag don’t you know”
-When The Sun Goes Down
“Scumbag”lerin başına asla kötü bir şey gelmez.

“And the clean coming will hurt
And you can never get it spotless
When there’s dirt beneath the dirt
The liar takes a lot less time”
-Dance Little Liar
Temize çıkmak ne kadar rahatlatıcı olsa da kaybedilen güven hiç geri dönmez.

“We all want someone to shout for
Yeah, everyone wants somebody to adore
But your heroes aren’t what they seem
When you’ve been, where we’ve been”
-Who The Fuck Are Arctic Monkeys?
Gözümüzde büyüttüğümüz insanlar yakından tanıyınca bizi hayal kırıklığına uğratabilir.

“And I tried last night
To pack away the laugh,
Like a key under the mat,
But it never seems to be there
When you want it”
-Black Treacle
Mutluluk sonra lazım olur diye saklanamıyor.

“I wish you’d stop ignoring me
Because you’re sending me to despair
Without a sound yeah you’re calling me
And I don’t think it’s very fair”
-I Bet You Look Good On The Dancefloor
Hoşlanılan insan oralı olmadıkça kendisine daha çok bağlanılası görünebilir.

“Curiousity becomes a heavy load
Too heavy to hold, too heavy to hold”
-Do Me A Favour
Fazla merak başa bela.

“You have got that face that just says
Baby, I was made to break your heart”
-Suck It And See
“Bak kızım ben seni üzerim” insanlarına tekrar tekrar şans vermeyi bırakmak çok zor.

“The day after you stole my heart
Everything I touched told me
It would be better shared with you”
-Fire And The Thud
Birini sevince hayattaki en ufak şeyin dahi onunla paylaşmak istemek diye bir gerçek var.

“When you look at me like that my darling,
What did you expect,
I probably still adore you with your hands around my neck,
Or I did last time I checked”
-505
Bize zarar verdiği halde bazı insanları hayatımızda tutmak için maksimum çaba gösterebiliyoruz.

“Like in my heart there’s that hotel suite and you lived there so long,
It’s kinda strange now you’re gone”
-Fireside
Biten uzun ilişki sonrası boşluk hissi yaşamak en doğal tepkilerden biri.

“They always offer when there’s loads of love around
But when you’re short of some it’s nowhere to be found”

-No Buses
Sevgilisi olunca insanın kısmeti açılıyor ne yazık ki.

“All that’s left is the truth that love’s not only blind but deaf.”
-Fake Tales Of San Francisco
Aşkın insanı sadece kör etmekle kalmayıp bir de arkadaşlarının “Sonunda üzülen sen olacaksın” sözlerine kulak asmamaya teşvik ettiği doğrudur.

KISA FİLM: ARCTIC MONKEYS GÜNEY AMERİKA’DAN BİLDİRİYOR

Uzun zamandır sesini soluğunu duymadığımız Arctic Monkeys, Güney Amerika turnelerindeki tecrbüelerini içeren mini bir belgesel yayınladı. Ben Chappell tarafından yönetilen kısa film, “R U Mine?” performanslarıyle çerçevelenmiş olup kızgın kumlardan serin sulara atladıkları görüntülerden canlı performanlara geniş bir skalada çeşitlenen anlara şahitlik ediyor.

Ve evet, tabirimi maruz görün, Alex Turner yine alev alev.

ESAS OĞLAN: RICHARD AYOADE

Fakir Ama Gururlu: Norveçli bir annenin ve Nijeryalı bir babanın oğlu olan Richard Ayoade oyunculuk kariyerine Cambridge Üniversitesi’nde hukuk okurken kısaca “Footlights” olarak bilinen drama klubüne katılarak başlamış. Daha sonra kısa filmler çekip senaryolar yazarak sinema kariyerine devam etmiş olmasına rağmen bir çoğumuz kendisiyle 2006 yılında The IT Crowd dizisi yayınlanmaya başlayana kadar tanışmamıştık.

Biz Sevişiyoruz: Dizisinin popülerleşmesi ve Arctic Monkeys, The Last Shadow Puppets, Yeah Yeah Yeahs, Kasabian, Super Furry Animals gibi gruplar için klipler çekmesiyle tanınırlığı artan yönetmen’in kalplerimizi çaldığı asıl projesi 2010 yılında yayınlanan Submarine oldu.(Bu filmin soundtracki de yakın arkadaşı Alex Turner tarafından hazırlanmıştı.) Submarineden sonra hepimize kendisinin çok iyi işler yapma potansiyeli olduğunu düşündüren Richard Ayoade, böyle düşünmekte ne kadar haklı olduğumuzu göstermekte gecikmedi. Geçtiğimiz sene birçok büyük film festivalinde gösterilen filmi The Double, gerçekten “olmuş” bir yönetmenin elinden çıkmış bir filmdi. Dostoyevski’nin “Öteki” adlı kitabından uyarlanmış bu filmi izlememiş olan herkese yakın zamanda izlemelerini şiddetle tavsiye ediyoruz.

Bitmesin Bu Rüya: Röportajlarındaki tatlı, utangaç tavırlarıyla kalplerimizi bir kez daha çalan Richard Ayoade, yakın zamanda bir de kitap yayınladı. Genç oyuncu/yönetmen/yazar’ın şu an üzerinde çalıştığını bildiğimiz yeni bir film yok fakat The Double’ın tadı damağında kalan takipçiler olarak iyi haberlerini dört gözle bekliyoruz ve yakın zamanda yeni bir projeyle tekrar karşımıza çıkmasını umuyoruz.

ORADAYDIK: READING FESTIVAL 2014

Her şey en yakın arkadaşımın cennet vatan İngiltere’ye dil okuluna gitmesiyle başladı. Rezervasyonlar yapıldı, biletler alındı, sonunda 21 Ağustos günü kendimizi sırtımızda kendi boyutlarımızda kamp çantalarımız, elimizde yorganımızla hayatımızın ilk festivali Reading’de bulduk. Çadır olayını festival gönüllü ekibinden iki sevimli genç yardımıyla hallettikten sonra şehir merkezine gitmeye karar verdik. (Festival alanından ulaşım otobüslerle sağlanıyor ve gerçekten çok az bir ücret ödeyip kısa zamanda şehre inebiliyorsunuz. Otobüsler festival katılımcılarını süpermarketin önünde bırakıyor ve oradan da alıyor. Reading Belediyesi’ne sevgimiz sonsuz!) Festivalde ihtiyacımız olacak bir şeyler aldıktan sonra otobüs bekledik, şansımıza festivalin yarattığı trafik sebebiyle otobüsün gelemeyeceğini öğrendik ve önümüzdeki wellie çizmeli insanları takip etmeye karar verdik. Sonuç olarak festivale yürüyerek döndük, çok çok uzak bir mesafe de sayılmaz zaten. Çadırımızı güvenli yerimiz ilan edip uykuya daldık.

Sabah kalktığımızda çok heyecanlıydık, dedim ya, ilk festivalimiz. Yüzümüzü boyadıktan sonra (çünkü YOLO? yok yok festival ruhu.) neredeyse koşarak Main 73_apiArena’ya gittik. Tam da kapıların açılma saatinde gittiğimizden oldukça kalabalıktı, biraz bekledik. Sonunda içeri girdiğimizde ise NME/BBC Radio 1 Stage’e koştuk. Bu kez gerçekten koştuk çünkü ergenliğimde kalbimin prensi, hayatımın aşkı olan ve My Chemical Romance’i dağıtıyorum dediğinde kalbimi fena halde kıran Gerard Way solo kariyerinin ilk konserini veriyordu. Her halinden belli olan heyecanı, üstüne oturan mavi takım elbisesi ve turuncu saçlarıyla festivalin açılışını yaptı Gerard Way. Beklediğinden fazla insan görmüş olacak ki orada olan herkese bu kadar erken uyandıkları için teşekkür etti. Sabah altıda çıksaydı yine uyanırdık, haberi yok. Bir umut belki MCR şarkılarından da çalar diye beklesek de boşuna. Yeni şarkılarını ilk kez dinlememe rağmen hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Özellikle No Shows’u çok sevdim.

 

Gerard Way’den sonra bir şeyler yemek ve etrafı keşfetmekle zaman geçirdik. Bir sürü sahne, binbir çeşit yiyecek, daha da çeşitli insanın oluşturduğu görüntü gerçekten hoştu. Merch alışverişi (çünkü başka nerede bulacağım Vampire Weekend tshirtü?) sonrası içecek bir şeyler almak için bara yöneldiğimizde ise bir sürprizle reading183_thumbkarşılaştık. Kimlik sorulmasına şaşırmadık tabii ki, zira ne Deniz ne ben 15 yaşından büyük duruyoruz. Gösterdiğimiz nüfus cüzdanlarını “bu tür bir kimliği daha önce görmedik” diyerek reddetmelerine ise oldukça şaşırdık. Alana girişin hemen yanında bir bileklik standı var, 18 yaşından büyük olduğunuzu göstermek için bu bilekliklerden alıyorsunuz ve bir daha kimlik falan sorulmuyor. Haftasonu boyunca aynı sorunu yaşamayalım diye mecburen gidip girdik o bileklik sırasına. Yaklaşık bir saat de orada bekledik. Tekrar alana girdiğimizde ise Main Stage’de Deaf Havana çalıyordu. Bildiğim bir grup olmamasına rağmen tarzları hoşuma gitti, ama zaten çimlere yatıp müzik dinlemek kimin çaldığından bağımsız şekilde keyifli bir olay.

Sırada büyük heyecanla beklediğimiz Jimmy Eat World vardı. Bleed American ile başlayıp I Will Steal You Back de dahil sevilen şarkılarını çaldılar, doğal olarak the Middle ile de bitirdiler. Canlı dinlediğime en çok sevindiğim gruplardan biri oldu Jimmy Eat World, bir daha denk gelirim diye umuyorum. (Bu arada grup aynı gün içinde bir de Lock Up Stage’de performans sergiledi, ama ben o sıralarda Vampire Weekend izlediğimden gidemedim.)

Sonraki grup ise konserlerinin çok efsane olduğunu dört bir yandan duyduğum ama henüz hiç dinlemediğim Enter Shikari’ydi. Biz de Deniz’le düşündük ki madem biraz önlerden Vampire Weekend izlemek istiyoruz, eğlenceli bir konseri daha önden izlemenin kimseye bir zararı olmaz. Yanlış, çok yanlış bir karar. O işler öyle yürümüyormuş, mosh pitin ortasında kalıverdik. Neye uğradığımızı anlayamadan bir oraya bir buraya savrulduk, ilginç bir tecrübeydi. En sonunda peri kostümü giymiş bir kızın peşine takılarak kalabalığın arasından çıktık. O şokla kendimizi BBC Radio 1 Dance Stage’de AlunaGeorge dinlerken bulduk. Son iki şarkıyı yakalayabilsek de en azından kendimize geldik. (Aluna gerçekten çok seksi ve aşırı güzel dans ediyor.) Tekrar ana sahne civarına döndüğümüzde ise Enter Shikari konseri bitmiş, koşan insanlar etrafa dağılıyordu.

ezrareadingVampire Weekend kitlesinin daha çok bize benzeyeceğini umarak önlere doğru ilerledik, umduğumuz gibi de oldu. Birden bütün tumblr dashboard’um önümde canlandı, her tarafta çok heyecanlıyım diye bağıran saçı çiçekli, vintage kot şortlu kızlar. Derken bir Drake şarkısı olan Trophies çalmaya başladı. Biz heyecanla beklerken aniden (abartmıyorum, baya çat diye) Diane Young ile başladı konser. Karşımda Ezra Koenig’in şarkı söylüyor olduğuna inanmam şarkının sonunu buldu tabii ki. Sonra White Sky, Cape Cod Kwassa Kwassa, Unbelievers, Holiday falan derken sıra geldi Step’e. “Wisdom’s a gift, but you’d trade it for youth..” ile başlayan kısım 2013’te duyduğum en güzel şarkı sözüydü, gözlerimi kapatıp şarkıyı dinlerken çok daha büyük anlam ifade etti bana. Festivalin en mutlu hissettiğim anıydı diyebilirim hatta. Daha sonra Cousins, “bu kadar hızlı şarkı söyleyebildiğine inanamıyorum” tepkilerinin havada uçuştuğu California English, herkesin ezbere bildiği A-Punk, Ya Hey, Campus, Deniz’in özellikle beklediği Oxford Comma (especially!), Giving Up the Gun derken bitiyordu konser! Hannah Hunt’a sıra geldiği an önümüzdeki iki kızın gitmeye karar vermesi hayatımın mucizesi olabilir. Bariyer önünde Hannah Hunt dinledim, benden mutlu kimse olamazdı. En sonunda “Cape Cod’dan çıkmak isteyenler kim?” diye sorup Walcott’a giren ve konseri “Have a Vampire Weekend!” diyerek bitiren Ezra konser boyunca şarkı aralarında pek konuşmadı, ama olsun, tuhaf mimikleri ve güneş gözlükleriyle çok hoştu.

Paramore için alanda toplanan kalabalığa inanamadık. Bir kez daha aşırı paramorereadingkalabalık içine girmek istemediğimizden oturarak izlemeye karar verdik. That’s What You Get, Ignorance, Decode, Misery Business, Brick By Boring Brick ve daha hatırlamadığım bir sürü şey çaldılar. Konserin en güzel anı ise ses sisteminin çöktüğü ve Hayley Williams’ın kendi başına the Only Exception söylediği dakikalardı. Ona eşlik eden onca insandan biri olmak güzeldi. Sahnede o kadar hareketli ki başım döndü. Mavi saçları da hoştu gerçekten. Daha sonra ise sahnede gecenin headliner’ı Queens Of The Stone Age vardı. O kadar üşümüş ve yorulmuştuk ki QOTSA’nın sadece yarısına kadar durabildik. Ama uzaklara bile ulaşan ışıkları, biz dönmeden çaldıkları Burn The Witch ve ses kalitesiyle güzel bir konserdi diyebilecek kadar da izledik.

İkinci gün hafta sonunun incisiydi resmen. Bu kez alana daha geç gittik. Dance Stage’de Milky Chance, , Kove, ucundan kıyısından da Jacob Plant dinleyip biraz dans ettikten sonra (ısınmak için, yoksa ben dans etmiyorum) Main Stage’e yöneldik. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, herkes One Love sonrası çılgın gibi Mø övdü, tamam tatlı bir abla, ama müziğinde öyle über farklı ve müthiş bir şey bulamadık biz. Belki de saatin erken olmasındandır, bilemeyeceğim. Main Stage yakınında bara ve sahneye yakın son derece stratejik bir yere oturduğumuzda sahnede Peace vardı. O kadar dans müziğinden sonra biraz gürültülü geldi ama sonra kulaklarımız alıştı, şarkılar hoşumuza gitmeye başladı. Peace sonrası sıra The Hives’daydı. Canlı performansları oldukça iyiydi, alan da çok kalabalıktı. Çimlerde yatarak dinlediğimden ne çaldılar ne dediler çok dikkat edemedim, ama insanlar eğleniyordu.

Sıra Foster the People’a geldiğinde ise alan daha da kalabalıklaştı. Coming Of Age ve (tahmin edersiniz ki) Pumped Up Kicks’te edilen eşlik çok çok fazlaydı. O kadar fazlaydı ki şarkıları duyamamış olabilirim. İngiliz seyircisi tatlı evet. Günün heyecanlı kısmı ise Imagine Dragons ile başladı. Konser baştan sona harikaydı. Sahnedekilerin insan olduğuna inanasım gelmedi pek, herkes o kadar hareketli ve enerji doluydu ki! Radioactive’deki sahne şovu özellikle görülmeye değerdi. Imagine Dragons konserinin etkilerini henüz atıyorduk ki bu kez de Jake Bugg çıktı sahneye. Neredeyse aynı yaşta olduğumuz gerçeği çaldığı her şarkıda bizi daha çok üzdü. Kameraların kendisini çektiğini fark ettiği anlardaki utangaç halleriyle ise kalbimizi çaldı. İleride daha çok duyacağız Jake Bugg ismini gibi geliyor.

alexreadingGelelim festivale gidişimizin en önemli sebebine. Doğru bildiniz, Arctic Monkeys. Buradaki konseri kaçırmıştım ve bir hayli üzülmüştüm. Reading’i açıkladıklarında da bir o kadar heyecanlandım haliyle. Do I Wanna Know’u duyduğum andan sonrası hayal gibi hala. Bir ara önüme geçen uzun insanları vahşi biçimde öldürmek istediğimi ve noodle yemeye çalışan bir çocuğun halime üzülüp bana yer verdiğini hatırlıyorum, Brianstorm çalıyordu sanırım tam o anda. Birbiri ardına çalınan şarkıların içinde Knee Socks, My Propeller, I Bet…, Don’t Sit Down…, Old Yellow Bricks kısacası yeni-eski ne ararsanız vardı. (505 ve Cornerstone hariç, ki bu biraz üzdü) ancak ve ancak konserin en güzel dakikalarını dört bir yanımdan yükselen Alex aksanlı When The Sun Goes Down çalarken yaşadım. Bunu yaşamayı 7 yıl önce şarkıyı ilk duyduğumdan beri bekliyordum çünkü. Konser R U Mine? ile sona erdiğinde hem mutlu hem de yorgundum. Bir kez daha görüşmek dileğiyle çocuklar!

Festivalin son günü bizim için NME/Radio 1 Stage’de The Wytches ile başladı. jungleAncak bir önceki günün yorgunluğundan olsa gerek, The Wytches ve sonrasında Twin Shadow’u çimlerde arkadaşımın dizine yatarak dinleyebildim. Çok merak ettiğim The Neighbourhood sahneye çıktığında ayağa kalkmaya niyetlendim, sonra kalabalığı görünce vazgeçtim. O sahne çadır gibi olduğundan dışarıya da ekran koymuşlar, onun karşısına yerleşip oradan izledik. The Neighbourhood’u burada dinleyen kaç kişiyiz bilmiyorum ama artsak da buraya bir gelseler çok iyi olur. Genç çocuklar sahnede harikalar yarattı. Tumblr gençliği tarafından fazlaca seviliyorlar, ikinci bir dashboard canlanmasını da The Neighbourhood sırasında yaşamış oldum. Sonrasında yerimizden ayrılmadan Jungle ve Deniz’in çok merak ettiği Clean Bandit dinledik. Clean Bandit’ten aklımda kalan en çok kemancıları oldu. Sempatikti epeyce. Sonrasında sanırım biraz uyukladım, kendime geldiğimde sahnede DJ benzeri biri vardı, biz de ana sahneye gitmek üzere oradan ayrıldık.

2012 yılında Special Guest olarak Green Day’in çıktığını biliyorduk, dolayısıyla gün içinde festival alanında gezinip ipuçları aradık bu seneki gizli act’e dair. BBC Introducing Stage’de öğleden sonra zaten Main Stage’de çıkacak olan You Me At Six’in special guest olarak çıkmasına ise anlam veremedik. Beklerken birileri Elbow diye konuşuyordu, o kadar da heyecanlanmıştık halbuki. Neyse ana sahnede You Me At Six izledik, çok hayranları varmış doğrusu. Müzikleri ilgimi çekti benim de, dönünce daha çok ilgilenmeye karar verdim. You Me At Six sonrası sıra line up’ın en popülerlerinden Macklemore & Ryan Lewis’teydi. Gün boyu alanda iki tip insan çoğunluktaydı: Blink-182 tshirtlüler ve Macklemore tipi grandma mantolular. Macklemore sahneye çıktığı andan itibaren ortalık koca bir partiye döndü. Başlarda çaldıkları Can’t Hold Us’ı en sonda bir kez daha çalıp The Heist Tour’u Reading’de bitirdiler. Bu kadar eğlenebileceğimi asla tahmin edemezdim, ama çok çok keyifli bir konserdi.

Blink-182 ise anlatılmaz yaşanır saatler yaşattı bize. Art arda gelen Always, Down, What’s My Age Again, I Miss You ve diğerlerini onca insanla birlikte ciğerlerimizi zorlayarak çığlık çığlığa söylemek çok çok güzeldi. Arada NME Stage’de çalmakta olan Disclosure’a bir uğrayalım dedik ama belki bizim ruh halimizden, belki de diğer sahnedeki Blink-182’nun sesi oraya dek ulaştığından ancak iki şarkı dayanabildik. Blink-182’ya geri döndüğümüz sırada All The Small Things’in başlaması ayrıca hoş oldu. Encore’a kalmayıp Deniz’in kaçırmak istemediği Gogol Bordello’yu dinlemek üzere Lock Up Stage’e gittik. Ben çok yorulduğumdan bir yere oturup dışarıdan dinledim, Deniz de üç dört şarkının ona yettiğini söyleyerek yanıma geldi. Üç günde ne kadar çok grup dinlediğimize ve zamanın festivalde ne kadar hızlı geçtiğine inanamaz bir halde çadıra giderken önümüzdeki bir çocuğun kendi aramızda konuştuğumuz dili yadırgayıp Thrift Shop’tan fırlamış gibi “What, whaaat?” demesi de gecenin finaliydi. Ertesi gün yağacak yağmurdan ve yaşayacağımız sefillikten habersiz, yorgun ama çok mutlu, uykuya daldık.

Son olarak festivalle ilgili bir şeylerden bahsedeyim. Özellikle konser alanındaki tuvaletlerin temizliği bizi şaşkına çevirdi. Burada festivale gidenlerden duyduğum iğrençlik seviyesi ve bitmeyen sıralardan dolayı gözüm korkmuştu ama kamp alanındaki tuvaletlerin pazar geceki hali bile o kadar kötü değildi. Bir de özel platformlarda tekerlekli sandalye kullanıcısı izleyicilerin yanında işitme engelli seyirciler de vardı. İşaret diliyle şarkı sözlerini anlatan görevliler onlar için platformlardaydı (Macklemore şarkılarında ellerinin ne kadar hızlı hareket ettiğine inanamadık!) Bu uygulama çok hoşumuza gitti. Burada sıkıntı olduğunu duyduğum su ve yemek konusunda ise her şey harikaydı. Dünyanın her yerine ait yemekler, vegan cafesinden dürümcülere kadar hazır bulunuyordu.

439_large

Huzurlarınızda bu macerayı benimle yaşayan en iyi arkadaşım Deniz’e ve beni her açıdan destekleyen aileme teşekkür ediyorum. Bundan sonraki festivallerde görüşmek üzere!

*Fotoğraflar Reading Festival web sitesinden alınmıştır.

2013: Arctic Monkeys

Rockstarlık makamı

Neden değerli?:Don’t believe the hype “ diyerek I Bet You Look Good On the Dancefloor’a giren yeniyetme oğlan çocuklarından saçları briyantinli rockstarlar yaratabildikleri, bunu yaparken de kendilerinden hiçbir şey kaybetmedikleri için. Bir de bu senenin en olağanüstü albümü AM‘i yayınladıkları için. 
Neyi değiştirdi?: En başta yaşadıkları yeri, bunu takiben soundlarını, en son da imajlarını. Zamanında Sheffield sokaklarında yaşananları şarkılarına gürültülü gitarlar eşiliğinde konu eden grup artık hiphop beatleriyle de Arctic Monkeys olunabileceğini göstermekten çekinmiyor. Kendi dönüşümlerinin yanı sıra ülkemizdeki festivallerin kaderini de değiştirdiler: Belki de ilk kez altın günlerindeki bir grubu tam da o günlerde izleme şansı bulduk. Alex Turner ve Rock’n Coke‘taki parlak ceketini uzunca bir süre hatırlayacağız.

2014’te ne alemde?: Bu yıl Glastonbury başta olmak üzere headliner oldukları sayısız festivalde kitleleri kendilerine hayran bırakan Arctic Monkeys, 2014 yazında da farklı bir durumda olmayacak gibi. Roskilde Festival, Rock Werchter ve T In The Park şimdiye kadar açıklanan festivaller, dahası da gelir diye tahmin ediyoruz. Şubat ayında Amerika turuna çıkacak olan grup her an yeni bir B-side ile karşımıza çıkabilir, kısa süre önce yayınladıkları You’re So Dark gibi. Öyle görünüyor ki Alex Turner ve peşini bırakmayan karizması 2014’te de bizlerle olacak.