bantmag

THE “IN THE VOID” SHOW

Takip ettiğimiz, severek okuduğumuz mecraların nasıl ortaya çıktığını, neler yaptığını, belli konularda neler düşündüğünü merak ediyoruz. Bu ilgimize ortak olanlar için yarattığımız The Truman Show serimize, bu kez In The Void‘un kurucusu Sibel Engingök ile konuşarak devam ettik.

Bu konuda bilinçli bir insan olduğumu düşündüğüm halde etrafımızda güzel müzik yapan insanların sayısının sandığımdan ne kadar fazla olduğunu fark ettiren, gerçekten harika müzik yapıp çok az dinleyicisi olan müzisyenleri kendi odalarından çıkarıp dinleyicilerine ulaştıran ve bu anlamda neredeyse kutsal denebilecek bir iş yaptığını düşündüğüm In The Void‘un arkasındaki isimle konuşmak gerçekten çok uzun süredir istediğim bir şeydi. Birkaç ay önce Sibel Engingök ile bir araya gelip blogunun oluşum süreci ve bugüne gelişinden, müzik sahnemizin eksiklerine kadar bir sürü şey hakkında bir hayli uzun bir sohbet ettik, hem kendisini hem de In The Void’u daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Sohbetimizin olabildiğince bilgilendirici bir kısmını da hemen aşağıdan okuyabilirsiniz. In The Void’la hala tanışmamış olanlarınız içinse ulaşabileceğiniz linkler yazının sonunda. Keyifli okumalar!

Cemre: Önce biraz seni ve In The Void’u tanıyalım, ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Sibel Engingök: 2011 yılında, henüz üniversite ikinci sınıftayken -Bahçeşehir Üniversitesi’nde Fotoğraf & Video bölümü terkim- müzik yapan, müzikle ilgilenen bir arkadaş grubum oldu. Elektronik müziğe ilgim o sıralar başladı. Birlikte inanılmaz müzikler keşfedip birbirimize çalıyorduk. Evlerde bir araya gelip kendi partilerimizi düzenliyorduk. İleriki senelerde bunları mekanlara taşımaya başladık. Onun öncesinde ise lise son sınıftayken o dönem psytrance’le ilgilenen arkadaşım, Baran’ın övgüyle bahsetmeleri üzerine Beyoğlu’ndaki Pixie’ye gitmeye başlamıştım. Tam da dubstep’in patladığı zamanlardı. Müzik, ortam, kısacası tamamıyla o dünya beni çok etkiledi.

Bir süre sonra bir sürü insan müzik yapıyor, bir yerde çıkıp bunları çalıyor ve dinleyicileri var ama hala bir eksiklik var gibi hissetmeye başladım. İnsanların birbirinden haberdar olacağı ya da bu tarzda müzik dinleyen insanın İstanbul’da, Türkiye’de herhangi bir şehirde elektronik müzik adına neler olduğunu takip edebileceği bir mecra yoktu. O zamanlar Ali Gültekin bana “Sibel, sen böyle bir şey yapsana” demişti. O zamanlar anlamamıştım ne yapmam gerektiğini ya da neden benim yapmam gerektiğini. Sonra Alican Karalar, o da DJ’lik yapıyordu bir dönem, ve Elif Eltutar bu olayın oluşması ve gelişmesinde bana çok yardımcı oldular. Enter the Void o zamanlar izleyip çok etkilendiğim bir filmdi, oradan geliyor yani isim de. Ama tamamen anlamını gerçekten düşünmeden bir anda öylesine oluşmuş bir şeydi, sonradan çok daha anlamlı gelmeye başladı. Sonrasında, zaten halihazırda hep müzik dinlediğim için, bir süre SoundCloud’da dinlediğim insanları bir Facebook sayfasından paylaşmak şeklinde ilerledi. Bu şekilde başlamış oldu In The Void.

E: Sadece Facebook sayfası mıydı?

Sibel Engingök: Tabii tabii, sonra blog’da da mixtape’ler paylaşmaya başladık. Bir de SoundCloud’un global bir buluşma gecesi olmuştu, oradan bir şeyler paylaşmıştık. Sonrasında da şu anki haline geldi site. İster istemez bir açıdan misyon edindiğimi düşünüyorum. Bunu çok içimden gelerek ve hiçbir karşılık beklemeden yapıyorum, müzik yapan insanları ve müziği seviyorum çünkü. Beni çok besleyen bir şey, o yüzden sanki beni bu kadar besleyen olguya bir teşekkür etmek gibi hissediyorum bu yaptığım ve yapmaya çalıştıklarım hakkında. Harika insanlarla tanışıyorum.

E: Biraz oradan oraya dolaşıyorum demiştin, ne anlamda yani?

Sibel Engingök: Bir dönem İstanbul’da genel durumlardan ötürü hepimizin bir enerjisi tükenmişti ya hatırlarsınız, bir etkinliğe gidiyorsun ama oradaki herkes aslında oraday-mış gibi, sanki hiç kimse hiçbir şeyden keyif almıyor gibiydi. O zaman ben de bir süre uzaklaşmak istedim, ailem Bodrum’da yaşıyor zaten. Ne olacağını düşünmeden, hiç gelecek planı yapmadan onların yanına gittim. Benim için çok da iyi oldu, kafamı toparlayıp çok daha iyi çalışma fırsatı buldum.

C: Birden çok yerde, İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de In The Void etkinlikleri görüyoruz mesela, sürekli olarak bulunmadığın şehirlerde nasıl idare edebiliyorsun bunu?

Sibel Engingök: In The Void’u tek yürütmediğim zamanlarda, birçok insan girip çıktı aslında bu alana. Herkes gönülden destek verdi. Ama siz de anlıyorsunuzdur, bir noktada o artık senin bebeğin gibi oluyor, her gün belli bir şeyleri yapmak zorundasın onun için, bir parçan haline geliyor. Benim için de öyle oldu ve bana destek olan kişilerden de hep o sorumluluğu almasını bekledim sanırım, o yüzden bir türlü sabit bir kadro tutturamadık bir süre. Son olarak Alper Yıldırım, Ege Tülek ve Sezin Özkılıç ile çoğunluğu Ankara’da, onlar orada olduğu için daha rahat ilgilenebiliyor ya da kalkıp Eskişehir’e gittiğimiz oldu. Bu şekilde idare edebildik, hepimiz mobil halde kalarak.

In The Void Presents: Session #5 – Garage/Punk etkinliğinden. Photo Credit: İpek Çınar

C: Bir de radyo programı var, buna benzer başka projeler de var mı yakın zamanda göreceğimiz?

Sibel Engingök: Her zaman çok daha fazlası yapılabilir gibi düşünüyorum. Kafamda dolanan bir sürü fikir var, bunları hayata geçirmek ve insanlarla paylaşmak için epey heyecanlıyım. Toplama albüm yayınlamakla ilgili çalışmalar devam ediyor.

C: In The Void başka sanat dallarıyla da ilgileniyor mu mesela? Bazen instagram profilinizde çok güzel fotoğraflar görüyorum, bunun gibi başka alanlara dokunuyor musunuz?

Sibel Engingök: Çok teşekkür ederim. Müzik ve fotoğraf beni en çok besleyen şey. Beni daha çok çeken müzik ve görselliğin bütünü. Aslında o yüzden fotoğrafın da In The Void için ayrı bir önemi var. Bazen kendi çektiğim bazen de diğer insanların çalışmalarıyla bağ kurup onları müzikle eşleştirmekten keyif alıyorum.

E: Peki keşif aşaması nasıl oluyor senin için?

Sibel Engingök: Artık bir iş (sevdiğim) gibi bu her sabah kalkıp SoundCloud’u ve BandCamp’i açıyorum takip ettiğim tag’lere, insanlara bakıyorum, burada yaşayan insanları bulmaya çalışıyorum, yılların alışkanlığıyla daha rahat oluyor artık. O kadar fazla insan var ki ulaşılmayı bekleyen ve hatta yaptığı şeyleri yüklemeye çekindiği için ulaşamadığımız. Çok da güzel şeyler yapıyorlar. Ama kimisi var ki çok iyi müzik yapıyor ama ortaya çıkmak istemiyor canlı olarak. Ya da gerçekten çok iyi ama biraz dinlenildiğini bilse, biraz daha özgüven kazansa çok daha harika şeyler yapacak, onları da çekip çıkarmak gerekiyor.

C: Çok teşvik edici de bir şey aslında bu yaptığın, sonuçta bu konuda bir fikri olan bir mecra takdir ediyor senin yaptığın işi, çok daha hevesle devam edersin.

Sibel Engingök: Fark edilmek aslında işin özü, bu insan müziğimi dinledi ve sevdi. Bir bağ kurdu. Önemli olan tek şey bu değil mi?

E: Peki In The Void’u kurduğundan bu yana yerel sahnedeki ilerlemeyi nasıl buluyorsun?

Sibel Engingök: Bence kesinlikle çok güzel gelişmeler oluyor. İnsanlar çok daha fazla ortaya çıkıyor artık, birbirleriyle tanışıyorlar, kimse birbirinden haberdar değildi. Her şeyden önemlisi bu insanların bir araya gelebilmesi için bir mekan gerekiyor, hep aynı mekanlarda çalmak, insanların hep aynı mekana gelmesi bir sorundu. Bir nebze ilerlenildi bu konuda da ama tabii hala yeterli değil. Ekonomik durumlar ya da egoları insanları etkilemese, herkes iş birliği içinde olmaktan yana olsa herkes için bir sürü kapılar açılabilir, çok daha güzel şeyler yapılabilir diye düşünüyorum.

Teknik açıdan çok kaliteli yerler var İstanbul’da ama mesela nasıl desem, belli bir sınırı geçmiş sanatçılar için açık sadece kapıları. Öyle bir anlayış olmamalı bence. Asıl amacım da böyle bir şeye girişmek aslında, Andy Warhol’un The Factory’si gibi. Herkes orada ve herkes özgür, tabii o zamana özgü bir şey çok da aynı durumdan bahsetmiyorum ama, herkesin hakkını alabildiği, adil, iyi ses sistemi olan bir yer hayali hep var aklımda, herkes gibi. Özellikle Berlin’e gidip geldikten sonra daha da netleşti her şey. Müzik bir deneyim sonuçta, bunu olabildiğince kapsamlı ve iyi bir şekilde deneyimletebilmek lazım.

E: Ben de Berlin’i gördükten sonra İstanbul’u hep olmamış bir Berlin olarak görmeye başladım.

Sibel Engingök: O da işte poser’lık, o kıyafeti giydiğinde bir şey oluyorsun ya da bir şeye ait oluyorsun gibi hissetmekten oluyor sanki.

E: Her janradan besleniyor gibi In The Void ama kendine daha yakın bulduğu bir müzik türü var mı?

Sibel Engingök: Daha çok elektronik müzik diyebilirim. Diğer gruplarla; indie, rock, punk, alternatif türevleri müzik türlerini destekleyen haberini yapan bantmag var, bir baba indie var, siz varsınız, bir sürü bloglar var. Elektronik müzik ise eksikti o yüzden temelde hep o oldu. Sonrasında başka türlere de yöneldik tabii. Genel olarak bilindik isimlerin dışında kalanlardan bahsediyoruz. Ama elbette işin özünde bağ kurduğumuz her sesi, her titreşimi bu alanda yaymaya çalışıyoruz.

2015 yılında yayınlanan In The Void Compilation Albüm

C: Şu sıralar Türkiye’den hangi isimleri dinliyorsun mesela diyeceğim ama eleyip isim söylemek çok zor biliyorum. Şöyle diyelim, son zamanlarda keşfettiğin ve bulduğun için çok heyecanlandığın isimler kimler?

Sibel Engingök: Tek tek isim belirtmek konusunda gerçekten başarısızım çünkü birçok ismi seviyorum ve dinliyorum fakat kişisel olarak bu aralar beni en çok heyecanlandıran isimler / gruplar: Okay Vivian, Blank Zero, Drunk High Jinks, Dark’o Bairo, Deniz Erdem, Destroy Earth, Redrice, Elz & the Cult, Ati ve Aşk Üçgeni, Bam Bam Bam, Scenes We Have Missed, Rijeka, Saint Aegean Heart, Fluctuosa, Robogeisha, dear machine, Aportrait, Voyd, SETH…

E: Aslında herkesin tahmin ettiğinden çok daha fazla müzik yapan insan var yani SoundCloud’da da.

Sibel Engingök: Evet kesinlikle öyle, iyi müzik demek istemiyorum ama mesela bir insan orada tek bir sesten bir parça yapıyor ama anlattığı şey sana bir çok şey ifade edebiliyor.  O müziğin, bir şey ifade edebileceği insana ulaşması lazım ama işte. Müzik evrensel bir şey, birleştirici, iyileştirici, bu dünyaya ait ama başka bir boyutta yaşayan bir alan, bir iletişim biçimi. Kendim hiç müzik yapmadım o yüzden müzisyenlere ayrı bir hayranlık besliyorum. Aynı anda birkaç insan bir enstrüman çalıyor ve o an kimse konuşmuyor ama öyle bir iletişim halindeler ki, çok etkileyici.

Biri bir başkasından duyduğunu deniyor ve yeni bir şeyler çıkarabiliyor. İnsanların iletişimde olması çok güzel. Yani ilk anda dinleyip çok etkilenmediğim ama  “Burada bir şeyler var, üzerine gitmeye devam et” diyebilmek bile çok güzel.

Görünürlüğü arttırmak ya da ülkeler arası sınırları kaldırmak gerekiyor ideal bir dünyada. Çok fazla ön yargı var.. Daha önce başka ülkelerde de bulundum ama hiç son zamanlarda gördüğüm gibi bir sınıflandırma görmemiştim Türkiye’ye karşı. Şu an en son olarak aklımda o örnek olduğu için söylüyorum ama arkaoda Berlin gibi mekanlar açıldıkça artık bu kafamızdaki gerçek olmayan sınır ve engelleri aşmamızda yardımcı olacak, köprü görevi görecek diye düşünüyorum.

C: Gelecek planları neler In The Void için, yeni bir etkinlik serisi gibi bir şeyler var mı?

Ne olursa olsun yapmaya devam etmek. Tek plan bu.

In The Void’a ulaşabileceğiniz linkler:

Facebook / Soundcloud / Instagram / Bandcamp / Mixcloud

THE “SADİ GÜRAN” SHOW

Sadi Güran’ın çizimlerini yıllardır ayrı merak ve heyecanla takip ediyorduk. 32 adet illustrasyonun basılı halinin bulunduğu Dosya No:1, Sadi Güran’dan uzun zamandır beklediğimiz bir  iş oldu. Bu çizimlerin nasıl bir araya geldiği, Dosya No:1’in nasıl ortaya çıktığı ve Sadi Güran’ın hayatı merak sınırlarımız dahilinde olunca da kapısını çaldık, sorularımızı sorduk. Atölyesinde, çizimlere ve oyuncaklara bakmaktan vakti geldi hayatını ele aldık bazen de soru sormayı unuttuk.

Günün sonunda yine keyifli bir sohbet oldu. Sadi Güran’a bizi ağırladığı için teşekkür ediyoruz ve tatlı sohbet için bir teşekkürler daha! Size de keyifle okumak düşüyor:

 

Buse: Sadi Güran’ı tanımakla başlayalım.

Sadi Güran: 4 yaşımdan beri durmadan çiziyorum. Şanslıydım ve güzel sanatlar lisesine gittim. Oradan Mimar Sinan’a geçtim. Aslında sahne dekor bölümü isterken o bölümden tanıdığım bir hoca “Aman gelme, seni burada köreltirler.” dedi. Tekstili seçtim ben de. Kostümle çok ilgiliydim ve sahne dekoru okuma isteğim buradan geliyor. Ortam yaratmayı çok seviyorum, zaten şu sıralar da yapıyorum böyle şeyler. Tekstil çok iyi bilek eğiten bir bölüm. Yıllarca sulu boya ve çiçek yapa yapa bilek acayip temizleniyor. İyi ki resim bölümüne girmemişim diyorum, illüstrasyon için çok doğru bir tercihti. Tanıştığım arkadaşlarımla uzun bir sonra ‘ne yapabiliriz’ sorusu hep kafada vardı ve ortaya dergi fikri çıktı. Aylin’e bir proje gelmişti, topladı bizi ve ‘sen güzel müzik yazarsın’ veya ‘sen çizersin’ diye ayırdı.

Begüm: Başından beri Bant ekibindesin?

Sadi: Tabi tabi, ilk önce Forward diye bir dergi çıkardık, 2 ya da 3 sayı. Sonra şirket değişti ve Bant’la devam etmeye başladık. Kendi şirketimizi kurunca BantMag. çıktı ortaya. Zaten ekip olarak ajans gibiyiz. Çok fazla iş yapıyoruz, proje üretiyoruz ve çok keyif alıyoruz beraber iş yapmaktan. Hatta iş yapmayınca sıkıcı olmaya başlıyor hayatımız, biraz manyaklık o yüzden. 🙂

Buse: Ekipçe uyumunuzu görmek mümkün zaten, yaptığınız işlerden oldukça belli güzel bir uyum yakaladığınız.

Begüm: Ben eski halini daha çok severdim Bant’ın, bu kadar alana yayılmamış halini.

Sadi: Ben bu halinde ‘iştah açıcı’yı çok beğeniyorum, gerçi o da iştah açıcılıktan çıktı kalınlığa bak! (gülüyor)

Begüm: İllüstrasyonlar hangi aşamalar sonucu çıkıyor ortaya. Sadece elde çizim mi yoksa bilgisayar ortamında mı gelişiyor?

Sadi: Çok fazla teknik var ve çok iş yapıyorum. Mesela çocuk kitabı resimliyorum, dergi de var afiş de ve hatırlamadığım bir sürü şey… Maske de yaptım, tiyatro oyununa birçok eserde.

Begüm: Mesela Batman vs. Poisin Ivy nasıl çıktı ortaya?

Sadi: Karakalemle başladı. Suluboya, mürekkep, lavi ve üzerine de askerde topladığım küçük çiçekleri koydum. Komik olacak ama askerde kuruturdum ben çiçekleri, bantlardım onları, sonra da boyardım. Bunu yaparken beni gören maço tipler de ‘biz de toplayalım’ derdi ve hep beraber girişirdik bu işe (gülüşmeler). Konuya dönersek, anlık çıkıyor benim tekniğim. O an suluboyaysa uygun olan, onu seçiyorum. Sonsuza kadar karakalem veya suluboya ile çalışacağım diye bir şey yok ama tekstil okumam gereği suluboyayla hep içiçeydim ve bir daha da çıkamadım. Farklı şeyler çıkıyor şimdi, baskı yapmaya başladım mesela. Silgiyi oyup kağıda basıyorum. Yeni ve farklıyı denemeyi seviyorum.

 Begüm: Takvimlerini çok beğeniyoruz. (Takvime bakıyoruz birlikte)

 Sadi: O benim en sevdiğim zaten. Bir de bu aralar mitolojiye sardım. İlk    baktığında görmeyeceğin ama çeşitli donnélerin içinde olduğu mitolojik  kompozisyonlar yapıyorum. Sevdiğim insanları burada çizerken kafasına peruk  takıp bir şeyler çıkarıyorum ortaya.

 Begüm: Deus hayranlığını duyduk biz, nereden geliyor bu sevgi?

 Sadi: 90’lar çocuğuyum, hem müzik anlamında hem de etkilendiğim çizerler  anlamında 90’lar büyük yer kaplıyor. Deus’u çok severim dolayısıyla.

 Begüm: Sadi Güran deyince akla hüzün geliyor, biz böyle bir kısıtlama yapmak  istemedik. Sen açıklar mısın bize?

Sadi: Hüzün doğru bir yakıştırma çünkü küçükken de hüzünlü bir çocuktum. O biraz yapıyla ilgili, dolayısıyla yaptığım işler de öyle oluyor. Ne kadar renkli çalışırsam çalışayım elim hüzne gidiyor. Bu en çok çocuk kitabı resimlerken zorluyor beni. Hem yaptırmak isteniyor hem de yaptıktan sonra ‘biraz daha mı gülümsetsen şunları’  diye didişmeler oluyor. Hüzün besleyen bir olgu bence sanatsal anlamda.

Processed with VSCOcam with p5 preset

Begüm: Bazı çizimlerinde Nightmare Before Christmas etkileri gördüm desem?

Sadi: Evet, lisedeyken Tim Burton’ı çok severdim. Eski çizimlerimde bunun etkisinin yansıdığını söyleyebilirim.

Buse: Dosya No:1 fikri nasıl çıktı?photo 1 (1)

Sadi: Arşivci değilim bu arada. Onları bir araya getirene kadar bir iki kişinin canı çıktı. Çok dağınım. Dijitallerini bile kaybediyorum. Hiçbir şey kalmamıştı elimde o yüzden. Daha da kaybolmadan, Aylin Güngör ile karar verdik ve öyle çıktı. Zaten yapmak istiyorduk ve çok sevdiğimiz bir format bu. Yıllar önce sergiye İsveçli bir sanatçı getirmiştik. Onun dosyası vardı. Bizde yapsak güzel olur diye düşünüyorduk ve Dosya No:1 çıktı! Devamı da gelecektir. Belki daha karma bir çalışma olabilir ya da formatı değişebilir. Hatta başka illüstratörlerin karma dosyası veya tek tek bir illüstratörün dosyası gibi projeler de var.

Buse: Dosya No:1 süreci nasıldı, çizimlerin nasıl bir  araya geldi?

Sadi: Hem Bant işleri hem de kişisel işlerimden seçtim, biraz da beraber karar verdik ekiple. Benim en çok sevdiklerim ön planda tabii, bir sürü dosya konusu var mesela ama benim en beğendiğim Avusturya ile ilgili olan kolektif mutfak. Onu sevdiğim için onu koydum mesela, yine en çok beğendiğim oluyor galiba. (gülüyor) Anısı olanlar da çok var tabii. Bir de bunlar sadece bulabildiklerim, kim bilir neleri kaybettim?

Buse: Biraz daha senin yaptığın işlere odaklanalım; Bant’la başladı, şimdi Dosya No:1’i çıkardın. Neler yapıyorsun başka?

Sadi: Bant’ta işler büyüdükçe büyüyor ve ekibimiz de genişliyor. Sürekli yeni yazarlar ve çizerler ekleniyor. Ben şimdi biraz daha editöryal kısmını ele aldım. Toplantıda konular belirleniyor ve ben kimlerin neyi çizeceğine karar veriyorum.

Processed with VSCOcam with f2 preset

 

Processed with VSCOcam with t1 preset

Buse: Gelirken şundan bahsettik; Sadi Güran neden bir illüstrasyon atölyesi açmıyor?

Sadi: Çok başka bir disiplin o, benim öyle bir yetim yok.

Buse: Sanki workshop yapmıştın bir ara?

Sadi: Yaptım, workshop fimo hamurlarla yaptığım bir şeydi, Moda’da bir arkadaşımın atölyesinde yaptık ama gelenler mahvoldular tabii.Fimoyu kıvama getirmek iki saat sürüyor ve bilmeyerek geldikleri için yoruldular. Sonra kimilerini tırnak cilasıyla boyadık, el yordamıyla bulduğum teknikler var, onlarla ilerledik.

Buse: Senin bir illüstrasyon tanımın var mı? İnternette ‘ticari’ kelimesiyle birlikte kullananlar oluyor, sen ne diyorsun bu duruma?

Sadi: O kadar geniş bir tanımı var ki illüstrasyonun, ticari kısmı da var tabi ki. Zaten işin doğasında ‘bir şeye dikkat çekmek’ var. Tarihi de kilise vitraylarına uzanıyor. O zamanlar insanlar okuma-yazmayı çok bilmediğinden vitraylardan gördükleriyle öğreniyorlar bazı şeyleri. Mağara resimlerine kadar uzanan bir olgu bu, belgelemek- dikkat çekmek- anlatmak gibi. Şimdilerde ise ticari kısmını şuradan görebiliriz: reklam illüstrasyonları. Bu tabi ki ticaridir. Naif kısmı da var, mesela kitap kapağı resimlemek ve aslında ticari bir durum. Ne kadar tatlı, ne kadar kitapla alakalı çizsen de onu satmak için yapıyorsun.

Buse: Kendi illüstrasyonlarına yüklediğin herhangi bir anlam var mı?

Sadi: Başından beri benim iletişim kurma aracım resim. Çok konuşan bir çocuk değildim ve hep yalnızdım. Muhabbeti çok sevmezdim, abimin arkasında dolanan kırmızı montlu bir habistim (gülüşmeler). Bu deli gibi çizmeme yol açtı. İletişimim aracımdı benim. Yeni yeni böyle konuşuyorum, birkaç sene önce olsa bu röportajı yapamazdık. 36 yaşına gelince insan biraz konuşmaya başlıyor (gülüşmeler).

Buse: En son Barış Demirel‘le röportaj yaptık ve albüm kapağını da sen çekmişsin sanırım. Var mı müziğe dokunduğun başka noktalar?

Sadi: Ceylan Ertem çok yakın arkadaşım. Anima albümlerini yaparken kapaklarını ben çizmiştim, bir daha da kopmadık. Mesela evimde arkadaşlarımlayken fotoğraflarını çekiyorum, sonra çiziyorum. Buralardan dokunuyorum müziğe. Barış’la da öyle tanıştık, adamın müziğine bayıldım. Çizmek istedim sonra onu.

Processed with VSCOcam with x1 preset Deniz Cuylan’la yıllar önce Netame isimli bir kitap yapmıştık.  Beraber oluşturduğumuz hikayeleri ben resimlemiştim, o da her  hikaye için bir parça yapmıştı. Sonra Senem Akçay metinleri yazdı  ve müzikli bir grafik roman çıktı ortaya. Müziğe en yaklaştığım  proje buydu sanırım.

 Buse: Bunun üzerine bir proje geliştirmeyi düşünüyor musun?

 Sadi: Yaptığım şeyleri içimden geldiği için yapıyorum, arkadaşlarımın fotoğraflarını çekip sonra çizip dosyalayacağım desem samimiyeti kalmaz. Ben daha içten gelmesini seviyorum. Elbette şu an bunları yapmayı çok seviyorum ve bir sürü birikecek. Sonunda bir şey olacaktır, ya sergisi ya dosyası ya kitabı… Doğru anda hissederek yaptığım zaman ortaya çıkıyor. Doğru anı bulduğun zaman zaten istediğin karşına çıkıyor. Zorlamayla hiç bir şey olmuyor.

Buse: Müzikte de öyle. Doğru zaman, doğru çalışma ile oluyor.

Begüm: Şarkı çiziyor musun?

Sadi: Spesifik olarak öyle bir yöntem hiç uygulamadım ama zamanında yaptığım oldu. Nerede ve ne haldedir bilemiyorum tabi ki. Anima’nın albüm kapağını öyle yapmıştık. Beraber karar verdik masal gibi olmasına. Şarkı şarkı düşünmüştük.

Begüm: İlham veren en büyük kaynağın müzik olduğunu düşünüyorum bir noktada.

Sadi: En net kaynak zaten müzik. Hayatın soundtrack’i gibi. Arka planda devam eden ve hayatın her dinamiğini etkileyen en güzel şey tabi ki. Yolda müzik ile yürümek ve müziksiz yürümek arasında bile çok fark var düşününce.

Buse: O zaman duyurmanın vakti geldi: İlham kaynağı müzik! (gülüşmeler)Müzik demişken, alternatif sahne hakkında ne düşünüyorsun?

Sadi: Bağımsız müzikte çok iyi gruplar ve müzikleri var. Yılın en heyecanlandığım anı Demonation Fest. oluyor. İki gün boyunca hepsine aşık oluyorum, muhteşem müzisyenler var ve harika çalıyorlar. Hatta en son Kalben’i keşfettim, neredeyse her gün dinliyordum.

Aynı zamanda bütün gruplar artık sahne bulabiliyor, sahne bulmak için cover grubu olmak zorunda değilsin. Düşünüce bu dönem gerçekten güzel bir dönem.

Buse: Aynen, peki Dosya No:1 nasıl gidiyor?

Sadi: Açıkçası pek haberim yok zira çok yeni. Ayrıca Facebook’u kapattığımdan beri rahatım, pek bir şeyden haberdar olamıyorum. Instagram kullanıyorum sadece. O da ulaşımı kolay ve insanlar güzel şeyler paylaşıyorlar. Dosya No:1 için de insanlar bir şey söylerse haberdar olabiliyorum. Daha çok başında görünüyor.

Buse: Instagram’da yeni bir akım başladı. İnsanlar sergilerini instagram üzerinden yapıyorlar. Nasıl karşılıyorsun bu yeni durumu?

Sadi: Yakın zamanda bir instagram hesabı açtım ve kullanıyorum. Takip ettiğim insanların hem günlük hayatlarını hem de işlerini görebildiğim güzel bir mecra olarak instagram’ı. Geçen gün bir korku filminde denk geldim bu duruma. Fotoğrafçı çocuk “Sergi açmaya karar verdim sonra Instagram’a koydum çünkü daha büyük bir kitleye sesleniyorum.” diyordu. Kesinlikle öyle. Bir de artık cebinde ve bir yerde otururken aynı anda olup biteni takip edebiliyorsun. İletişimi köreltmesi açısından nefret ediyorum ama ulaşım açısından da çok kullanışlı.

Begüm: Fotoğrafçılık yapıyor musun?

Sadi: Fotoğrafçılık diyemem ama çekim yapıyorum. Lisedefotoğraf eğitimi almıştım. Şimdi de ne bulursam onunla çekiyorum aralarda. Bu malzemede de böyle ilerliyor. O an elimde tükenmez kalem varsa ve onun lezzeti hoşuma gidiyorsa koca bir işi o tükenmez kalemle de bitirebilirim. Bir disiplinim yok bu konuda.

Buse: Son olarak; Dosya No:1’in dağıtımları başladı. İstanbul ve İzmir lansmanları yapıldı. Yurtdışına da uğramayı düşünüyor musun?

Sadi: Olabilir tabi ki. Bizde her şey o kadar hızlı ve kendiliğinden ilerliyor ki nasıl olur bilemiyorum. Bir yerden teklif geliyor ve gidiyoruz. Aylin’in kitabı hala geziyor şu an mesela. BantMag. Yayınlarının ilk yayının Aylin’in fotoğraf kitabıydı. O yüzden olacaktır diye düşünüyorum.

Processed with VSCOcam with t1 preset

 

Bizden ufak bir not: Dosya No:1’e ulaşmak isteyenler BantMag Mekan’a uğrayarak ya da  oturduğu yerden jhd@bantmag.com hesabına 100 TL yatırarak alabilirler.