dan auerbach

ORADAYIZ: LA LUZ

Havalar soğumaya başlamışken güzel sıcak günleri yad edebileceğimiz bir konser yaklaşıyor. Garage, surf rock ve 60’lar esintileri ile La Luz son dönemlerin yükselen gruplarından biri. 2012’de kurulan Seattle’lı dörtlü ilk uzunçalarları It’s Alive‘ı 2013’te yayımladılar ve birçok müzik platformunda dikkatleri topladılar. Hemen ardından gelen ikinci uzunçalar ile çıtayı daha da yükselterek Ty Segall prodüktörlüğündeki – Hayır, yanlış okumadınız- Weirdo Shrine ile bizleri tanıştırdılar. Şimdi ise geçtiğimiz Mayıs ayında yayımlanan ve Black Keys’den Dan Auerbach prodüktörlüğündeki üçüncü albüm Floating Features kapsamında bu topraklara geliyorlar. Yarın Birlikte Güzel kapsamında Salon IKSV‘de gerçekleşecek konserde sörf etkisi yaratan rüya dolu anlar yaşamayı bekliyoruz. Konsere hazırlık yapanlar da albümü hemen aşağıda bulabilir.

Yarın Salon’dayız!

YENİ ŞARKI + TRACKLIST: THE ARCS – STAY IN MY CORNER

Dan Auerbach‘ın çiçeği burnunda projesi The Arcs‘tan yeni şarkı, albümün tracklist’i ile geldi. 4 Eylül‘de yayınlanacak yüksek beklentili albüm Yours, Dreamily tracklist’i şöyle arz-ı endam ediyor:

01 Once We Begin (Intro)
02 Outta My Mind
03 Put A Flower In Your Pocket
04 Pistol Made Of Bones
05 Everything You Do (You Do For You)
06 Stay In My Corner
07 Cold Companion
08 The Arc
09 Nature’s Child
10 Velvet Ditch
11 Chains Of Love
12 Come & Go
13 Rosie (Ooh La La)
14 Searching The Blue

Tracklist’e uzun uzun baktıysanız aşk kokan, pek naif bir o kadar da derin Stay In My Corner‘a odaklanabilir, bir günü böyle geçirebilirsiniz.

ALBÜM: LANA DEL REY – ULTRAVIOLENCE

Miss America başka albüm yapmayacağım, söyleyeceklerim bu kadar dedikten iki yıl sonra geri döndü. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz; genç kız New York’a taşınır, genç kız uzun süre Walt Whitman okuyup Hudson kenarında şiir yazar, genç kız güzelce ambalajlanıp Miss America haline getirilir. Ailenin iyi çocuğu değildir, geçmişindeki alkol probleminden daddy issue’larına kadar her şeyi onu bugünkü umursamaz, hızlı yaşayıp genç ölme takıntılı genç kadın haline getirmiştir. Bütün bunların önceden ayarlanmış olması, plastik cerrahinin Lizzie Grant’i Lana Del Rey’e dönüştürmesi falan beni pek ilgilendirmiyor. Ben biraz Ultraviolence’tan bahsedeceğim izninizle.

https://youtube.googleapis.com/v/T5xcnjAG8pE&source=uds
Dan Auerbach’le çalışacağını açıkladığında herkesi oldukça şaşırtan Lana Del Rey, West Coast ile bende aynı şok etkisini yaratmamıştı, dürüst olacağım. West Coast, Born To Die’da yaptığı hiçbir şeye benzemiyordu, orası doğru. Belki de Dan Auerbach etkisi çok bariz olduğundan (West Coast ile arka arkaya dinlenecek bir adet Tighten Up ile ne demek istediğim biraz açıklığa kavuşabilir) West Coast beni Ultraviolence konusunda çok da heyecanlandırmamıştı. Albümün tamamını dinleyince ise yanıldığımı kabul ettim. Bariz de olsa Dan Auerbach etkisi ortaya gerçekten hoş bir şey çıkarmıştı.
https://youtube.googleapis.com/v/oKxuiw3iMBE&source=uds
Albümün özellikle ilk kısmı alışık olduğumuz Lana Del Rey’in bu kez ne yapmaya çalıştığını özetliyor. Açılışı yapan Cruel World altyapısıyla insanı kolayca etkisi altına alıyor. Del Rey’in üstünde alıştığımız kırmızı elbise var, ama bu kez kurtarılmaya ihtiyacı yok. “He hit me and it felt like a kiss.” – kendisini “Feminizm? Oh çok sıkıcı.” şeklinde açıklamalar yapmaya iten Ultraviolence’ta böyle diyor Miss America. Sıkça duyulan efektli gitarlar şarkının yarattığı mazoşist-gerçek-aşk havasını gerçeğe yaklaştırıyor. Albümün bana göre en iyisi olan Shades Of Cool ise vokalleriyle ve –bilin bakalım kime ait olan- gitar solosuyla dikkat çekiyor. Şarkının sözlerine dikkat edecek olursanız “Yine mi?” diyebilirsiniz. Sürpriz: Del Rey hala kötü çocuklardan bahsediyor. (yaşları biraz büyük de olabilir tabii.) Brooklyn Baby ise albümdeki en normal aşk hikayesini anlatıyor olabilir. Albümün geri kalanından en farklı şarkısı West Coast, daha önce de belirttiğim gibi aşırı sevdiğim bir şarkı değil ve Lana Del Rey’in söz yazarken belli şeylere bağlı kalma huyunu gösteriyor. Yine de sürekli aynı şeylerden bahsederken bu kadar ilgi çekmek de ayrı bir başarı.

https://youtube.googleapis.com/v/rJABBmAMXnY&source=uds

Albümün bundan sonraki kısmı ne yazık ki ilki kadar etkileyici değil. Sad Girl’de yine Auerbach’in eseri olan gitar oyunlarının etkisi altındayız. Kötü olup olmadığını bilemeyiz Lana ama üzgün olduğunun biz de farkındayız. Her zamanki soruları soran Pretty When You Cry ile birlikte albümün ilk kısmında yaratılan başına ne gelse güçlü duran zarar görmüş kadın imajı zayıflamaya başlıyor, bunun yerine Del Rey kendini yine bırakıyor. Money, Power, Glory’de ise ne olursa olsun kazanç peşindeki birini görüyoruz. Defalarca kendisi de söylüyor zaten; dope and diamonds, that’s all that I want.” Del Rey’in Fucked My Way Up To The Top ile ne yapmaya çalıştığı biraz karışık bir konu; bu şarkıyı kariyerinin özeti olarak gören de var, sırf feministleri ayaklandırmak ve daha çok dikkat çekmek için albüme yerleştirildiğini savunan da. Old Money albümün Born To Die’da bulunanları en çok hatırlatan şarkısı. Ultraviolence ile ilgili yapılan en doğru hamle ise albümün kapanışını üstlenen The Other Woman. Önceden Blue Velvet ile olduğu gibi, Lana Del Rey’in eski şarkılarla arası iyi.

https://youtube.googleapis.com/v/Z0cBa4xXXvE&source=uds
Lana Del Rey’i ya sev ya nefret et kategorisine sokan birçok faktör olduğu doğru. Sevenler sahte ya da gerçekliğiyle değil, tüm davranışlarında sergilediği kırılganlıkla ilgileniyor çoğunlukla. Söylediği şeylerden kendisine zarar verenden vazgeçemeyen, kronik olarak üzgün ve bu depresif ruh haline aşık olan biri olduğu izlenimine varmak çok da zor değil. Kendim de içine dahil olduğum jenerasyonun pek çoğu da böyle değil mi?