foo fighters

ORADAYDIK: OPEN’ER FESTIVAL 2017

Yazı: Mert Tatar

28 Haziran – 1 Temmuz. Gdynia, Polonya.

Bu yaz için aylar öncesinden festival arama çalışmalarıma devam ederken Open’er Festival ve harika line-up’ıyla karşılaştım. Bence dopdolu programı ve uygun bilet fiyatılarıyla bu festival Polonya’nın hatta belki Avrupa’nın en iyi müzik festivallerindendi bu sene. Bunun yanında festivalin yapıldığı Gdynia Polonya’nın kuzeyinde küçük bir liman kenti ve trenle Polonya’nın her yerinden ulaşımı çok kolay, kendine ait bir havaalanı olmasa da çok yakındaki Gdansk şehrindeki havaalanı ile de Avrupa’nın diğer şehirlerine bağlanıyor. Bu kadar artının yanında bir de hali hazırda Polonya’da Erasmus yapıyor olmam bu festivale katılmamın önündeki bütün engelleri kaldırdı, hemen biletimi aldım ve beklemeye başladım.

Birinci gün sahnelere gayet yakın olan kamp alanına yerleştikten sonra festival İngiliz ikili Royal Blood ile başladı. Vokal Mike Kerr hastalığına rağmen toplanan kalabalığa enerjisini hissettirebildi. Main Stage’deki sonraki sanatçı James Blake, beni line-up’ı ilk gördüğümde en çok heyecanlandıran isimlerden biriydi. Kendine has, insanı alıp götüren karanlık sound’uyla 1,5 saat boyunca izleyiciyle bağ kurdu diyebilirim.

James Blake’ten sonra günün ağır abisi Radiohead için beklemeye başladık. Festival alanında dolaşırken Tent Stage’de Quebonafide ve birbirine uçan tekme atan bir kalabalıkla karşılaştım (şaka değil).  Polish hip hop’la uzaktan yakından alakam olmamasına rağmen 3 dakika sonra ben de birilerine uçan tekme atıyordum (bu da şaka değil). Siz de evde kendi imkanlarınızla arkadaşınıza, kardeşinize uçan tekme atmak isterseniz şöyle bir link bırakıyorum. Ve hava karardı, lise yıllarıma ait en anlamlı grubu canlı izleme heyecanı her yanımı sardı. Daha önce belki de binlerce kez dinlediğim Everything In It’s Right Place, Idioteque, 2 + 2 = 5, Lotus Flower, Paranoid Android gibi şarkıları bu kez canlı dinliyordum. Sahnede 2 saatten fazla kaldılar, yeni ve eski albümden toplam 26 şarkı çaldılar. Thom Yorke abim Glastonbury kıyağı yapıp Creep ve Karma Police çalmasa da benim için unutulmaz bir konserdi.

İkinci gün Main Stage’de ilk olarak Charli XCX vardı. Saat erken olmasına rağmen kalabalıktı ve konserdeki enerji çok yüksekti. Main stage’deki sonraki grup bir diğer enerjisi yüksek grup The Kills idi. Çoğunluğu yeni albümdeki şarkılarından oluşan setlistleri harikaydı. Gün, Tent Stage’de M.I.A. ile devam etti. M.I.A. yüzünden mi yoksa havanın yağmurlu oluşundan mı bilmiyorum ama burası tıklım tıklımdı. Sahneye kafes içinde çıkıp Borders ile başladı. Festivalden önce canlı performansını merakla beklediğime değdi; dansçılarıyla, şovlarıyla gerçekten güzel bir konserdi. Sıra geldi ikinci günün headliner’ı Foo Fighters’a. Bu adamlar başta bende bir Radiohead heyecanı yaratmamış da bunun bir hata olduğunu 2-3 şarkı sonra anladım. Dave Grohl’un deyişiyle “her ne kadar sahnede 6 saat kalmasalar da”, 21 şarkılık playlistleriyle bana (beklemediğim bir şekilde) unutulmaz bir konser yaşattılar. Herkes bir festivalde yakalayıp canlı Foo Fighters izlemeli. Gecenin sürprizi ise 15 Eylül 2017’de çıkacak olan Concrete and Gold adlı yeni albümlerindeki The Kills vokali Alison Mosshart ile düetleri La Dee Da’yı o gece beraber söylemeleri oldu.

Üçüncü güne The Dumplings’le başladık. Polish ablamın ne dediğini anlamak zor olsa da sesi kadife gibi. Ağır yağmur altında insanlar altına saklanacak çadır ararken, biz Prophets of The Rage için Main Stage’e doğru yanaştık. İyi ki de yanaşmışız. Bu kadar keyif kaçırıcı bir havada bu kadar keyifleneceğimi düşünmezdim. Bu kadar kalabalık bir pogo hayatımda görmemiştim, yağmurda daha da güzel oldu. Main Stage’de günün headliner’ı the Weeknd’di, uzun zamandır kendisini canlı izlemek istiyordum. Tahmin ettiğim üzere Starboy ile başladı ve Six Feet Under, Sidewalks ve In The Night ile devam etti. Bu adamın sesi stüdyo kayıtlarında nasılsa canlısı da aynı. Açıkça söylemeliyim ki Weeknd’den sonra gün benim için daha yeni başlıyordu. 2017 senesinde hayatıma giren en güzel albümü yapan Warpaint’i izlemek için Tent Stage’in yolunu tuttum. Hatta önlerden yer kapmak için the Weeknd’den erken ayrıldım (havai fişek atmışlar, göremedik). Daha önce haklarında duyduğum kötü yorumlara rağmen, Warpaint’ten tam beklediğim gibi harika bir performans izledim. Konser kayıtlarını Youtube’da defalarca izlesem de canlı izlemek tabii ki çok farklıydı. Festivalde başıma gelen en güzel şeyse davulcuları Stella Mozgawa’dan drum stick kapmam oldu. Şu an çerçeveletilmiş şekilde arkamdaki duvarda asılı duruyor.

Dördüncü gün şarkı sözlerini tamamıyla anladığım Polish rapçi Taco Hemingway ile başladı. Taco’yu erasmusum sırasında bir kez daha canlı dinlemiştim. Bu adam Polonya’da bayağı seviliyor. Gün ortası diğer günlere göre sakin geçti. Gecenin ilk grubu The xx, Intro ile başladı. Açıkçası canlı performansları beklentimin biraz altında kaldı. Bundan sonra benim için iPod efsanesi olmaya devam edecekler. Ardından, Dua Lipa… Bu kıza diyecek bir laf bulamıyorum. Kariyerinin başlarında olmasına rağmen Tent Stage’i doldurup taşırdı. Sahnede çok hareketli, sesi çok güzel (kendisi gibi). Ailecek severek dinliyoruz, böyle devam ederse seneye Main Stage’de olacağı bence kesin. Festivalde çalan son sanatçı ise Lorde oldu. En çok yağmur yağan konser de sanırım buydu. Havadan mı bilinmez ama duygusal bir konserdi. 1 saatlik konsere 13 şarkı sığdırdı, aralarda da sık sık izleyiciyle konuşması da çok hoştu. Son olarak Green Light çalarak, konseri ve festivali nasıl bitmesi gerekiyorsa öyle bitirdi. Lorde seviliyorsun kardeşim.

Seneye gidelim mi?
Biletler Avrupa’daki diğer festivallere göre ucuz. Line-up dopdolu. Şehre ulaşım çok kolay. Polonya faktöründen dolayı içki çok ucuz. Festival alanı çok büyük, yemek seçenekleri çok çeşitli. Ne içki ne de yemek için en yoğun saatte bile sıra beklemiyorsunuz. Geceleri konserler bittikten sonra eğlenecek çok fazla parti var, özellikler elektronik, house tarzı müziklerden hoşlanıyorsanız. Kamp alanı temiz, festivale yakın. 4 złoty (yaklaşık 3,5 lira) gibi bir paraya sıcak duş alabiliyorsunuz. Bu festivale kesinlikle gidilir. 3 evetle uğurluyoruz.

Photo credit: Ben Bentley

İZLEYİN: FOO FIGHTERS @ AUSTIN CITY LIMITS

Pazar gününü evde geçirmek istiyor ve fakat gerekli bahaneyi bulamıyorsanız müjdemiz var! Foo Fighters‘ın Austin City Limits‘in 40. sezonu için verilen konserler serisindeki performansları yayınlandı. Kariyerlerinin başından sonuna en büyük hitler ve canlı performansına en zor rastlayacağınız şarkılarıyla 53 dakikalık konser başından sonuna canavar gibi. Biz bugün bu civarlardayız:

Hızınızı alamazsanız videodan sonra Sonic Highways‘e ve hatta Sound City‘e devam etmek kesinlikle kabul gören bir davranış olacak.

(OFF THE RECORD): VOL. XLIII

1. Bu haftayı Lorde‘un 12 yaşındayken yaptığı Use Somebody cover’ını duymadan geçirdiyseniz internet bağlantınızı tekrar kontrol edin. Her yerde Lorde, her yerde “12 yaşındayken de 12 yaşında gibi değilmiş zaten” haykırışları…

2. Die Antwoord yine internet ortamlarına efsane bir klip saldı. Her zamanki gibi çok garip, her zamankinden farklı olarak kendilerine bu kez Cara Delevingne, Jack Black ve daha bir sürü ünlü isim eşlik ediyor.

3. Dürüst olmak gerekirse, Pink Floyd‘un yeni albümü The Endless River’ı henüz dinlemedik. Dinleme heyecanını da yakın zamanda bulabilecek miyiz bilmiyoruz.

4. Nicki Minaj yeni lirik videosunda Hitler‘e özenmiş diyorlar. Özenmek derken, görselliği tamamen tamamen Nazi’ler üzerine kurgulamaktan bahsediyoruz. “Ne gerek varmış?” diye düşünmekle birlikte “Allah aşkına, siyahi bir insanın Hitler taraftarı olma ihtimali var mı?” sorusunu da oldukça isabetli buluyorum.

5. Foo Fighters‘ın Amerika’nın dört bir yanında kaydettiği ve kayıt süreci HBO‘da yayınlanmaya başlayan Sonic Highways iTunes üzerinden stream’e açıldı. Dave Grohl‘un belgeselciliğe iyiden iyiye ısınmış olması karşısında insan sadece bundan sonra ne yapacağını merak ediyor.

 

 

GENE SIMMONS ROCK MÜZİĞİ GÖMDÜ

Kiss Play The Forum in London

Gün geçmiyor ki yeni eski birileri müzik endüstrisi hakkında iddialı açıklamalarda bulunmasın. Malum müzik endüstrisi hala daha dijitale geçişin sarsıntısı sonrası dengesini bulabilmiş değil; müzisyenleri, dinleyicileri ve büyük şirketleri aynı anda memnun edebilecek bir çözüm zaten henüz ufukta görünmüyor. Pek çok bakir alan ve cevaplanamamış sorularla dolu müziğin dijitalleşmesi diyaloğuna yeni yeni seslerin eklenmesi sürpriz değil elbet. Konuyla alakalı son yorum Gene Simmons‘dan geldi: Zamansız ya da devrimsel rock grupları kalmadı.

Simmons “Rock’n Roll öldü, zaten 80’lerin ikinci yarısından bu yana müzikte devrim yapmış bir grup da çıkmadı.” şeklinde özetlenebilecek açıklamasına neden olarak pek tabii insanların müziğe para vermemesini gösteriyor. Artık zaman karşısında isminin ölümsüzlüğünü (!) koruyabilecek müzisyenler çıkmıyormuş ve bunun için çok üzülmeliymişiz.

Tam bu noktada ABD patent başkanının 1898 yılında “İcat edilebilecek her şey icat edildi.” dediğini hatırlatıp sözü Foo Fighters‘a bırakıyorum:

(Off The Record) : Vol IV

1. Can Bonomo‘dan haberimiz oldu. ”Şaşkın”ın orta yerindeki ani Hayko Cepkin yorumuna şaşırdık. Pete Doherty ve benzerlerini hatırlamadan edemedik. Özetle dinledik ancak düşünmeye devam edeceğiz.

Can Bonomo – Şaşkın from CAN BONOMO on Vimeo.

2.  Güzellik-farklılık-yetenek zor, biliyoruz. Estetiğin kalp kırabileceğini de öğrenmiş olduk.

3. Foo Fighters patır kütür geliyor. Heyecanlanıyoruz. Şimdilik:

4. Bazısının eskisi makbul.

5. Facebook’ta devrim çığlıkları atarken, insan haklarını savunurken iyi niyetli olunduğundan şüphe etmiyoruz ancak mevzunun bir de böyle bir tarafı var.

6. TNK‘nin daha fazla takdir edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

7. Haftasonunun 3 gün olmasını çok isterdik.

Görsel : The Killers – Sam’s Town