inceleme

İNCELEME: JULIEN BAKER- TURN OUT THE LIGHTS

İtiraf ediyorum Julien Baker ilk albümü Sprained Ankle‘ı yayımladığında kendisinin fazlasıyla abartılan bir çıkış sanatçısı, biraz da amatör bir ergen kızımız olduğunu düşünmüştüm. Sene 2015’ti. Şimdi bu beklediğimden fazla ses getiren çıkış albümünü takip eden Turn Out Your Lights albümü ile karşı karşıyayım. Julien Baker beni şaşırtıyor, uzun zamandır hiçbir müzisyenin şaşırtmadığı kadar.

(daha&helliip;)

İNCELEME: GRIZZLY BEAR- PAINTED RUINS

Müziğin single’lar ile yutulabilen küçük bir hap gibi tüketildiği günlerden geçiyoruz. Grizzly Bear‘in dinleyicisinden beklentisi ise daha büyük: Yeni albümlerini bir bütün olarak kabul edip değerlendirmeniz. 2000’lerin en başarılı müzikal çalışmalarını ortaya koyan isimlerin eski standartlarını tutturmakta zorlandığı (Bakınız: The Strokes) ya da popüler kültürün içinde boğuldukları şu zorlu zamanlarımızda (Senden bahsediyorum sevgili Alex Turner) Grizzly Bear’in bu iki alanda da arkadaşlarına uymaması bir mucize gibi. Spotify’ın varlığı ile daha da hızlanan müzik tüketimine meydan okurcasına Grizzly Bear’in eski alışkanlıklara yönelmesinin grubun sonu olabileceğini düşünebilirsiniz. Tam tersine, Brooklyn menşeili grup hiç olmadığı kadar güçlü.

2009 tarihli Veckatimest‘in hayatımıza getirdiği “traditional folk” havalarının 2012 tarihli Shields ile alternatife kayışına tanıklık etmiştik. 5 sene gibi uzun bir aradan sonra gelen albüm Painted Ruins ise ikisinin bir araya gelmesi ile oluşturulabilecek belki de en iyi kayıt. Albümde Two Weeks ya da Ready-Able gibi kuvvetli tınılar bulmakta zorlanabilirsiniz. Dört güçlü single kayda rağmen Painted Ruins 50 dakika boyunca hayatınızı değiştirecek herhangi bir eser sunmuyor size. Özel bir an ya da parmak gösterebileceğiniz güzellikleri olmadan muhteşem bir bütün ortaya koymayı başarıyor grup yine de. Albümde gerçekten kötü ya da sadece albümü doldurmak için konumlandırılmış bir şarkı bulmak zor. Albümün ilk yarısında sizi karşılayan single kayıtlar Morning Sound, Four Cypresses ve Three Rings art arda müzikal şölen sunuyorlar adeta. Four Cypresses‘ta da dedikleri gibi:”Bu bir kaos ama işe yarıyor.”

Hemen ardından gelen Losing All Sense ise grubun bu albüm ile diskografilerine kattıkları en değerli kayıt. Ünlü single Two Weeks‘e uzun bir aradan sonra en çok yaklaştıkları kayıt olmasına rağmen Losing All Sense birçok açıdan da Two Weeks‘ten ayrışıyor. Oyunun bir sonraki seviyesine geçiş yapmak gibi…İkinci yarıdaki Cut-Out ise bir diğer albümün incilerinden oluyor. Yakalayıcı melodisi ve güçlü basları ile dinleyiciyi hemen etkisi altına almayı başarıyor. “Albümü doldurma amacı ile sıkıştırılan son şarkı” klişesini bir kenara bırakarak Systole ve Sky Took Hold ile baş başa bırakılıyoruz son anlarda da.

Grizzly Bear’in yeni uzunçaları Painted Ruins beş yıllık bir bekleyiş ile beklentileri çığ gibi büyütmüştü. Grubun köklerine dönerek beklentilerin de ötesine geçmesi gerçekten şaşırtıcı. Painted Ruins grubun diskografisinde önemli yer edinecek kayıtlardan oluşuyor. 2012 tarihli Shields‘in de ötesine geçerek grubun en parlak günlerine yeniden göz kırpıyor. Bu albümü hayatınıza katmak ve mucizesini keşfetmek içinse yapabileceğiniz iki şey var: Albümü baştan sona bir bütün hâlinde dinlemek ve bu işlemi birkaç kere tekrarlamak. Sonrasında herhangi bir şeye vurguda bulunamayarak bu albümü nasıl bu kadar övebildiğimi anlayacaksınız.

 

İNCELEME: FOSTER THE PEOPLE- SACRED HEARTS CLUB

Foster The People şüphesiz ki Pumped Up Kicks ile gönüllerimizi fethetti. Bunun sebebi diğer grupların yanında kendilerine olan özgünlükleri ve ilham aldıkları tarzların geniş bir yelpazede olmasıydı. Hemen ardından gelen 2014 tarihli Supermodel ise benim için resmen bir hayal kırıklığıydı. 3 sene boyunca indie pop listelerimin en temel kayıtlarını kaydeden grup hiç olmadığı kadar depresif, nispeten daha sıradan ve tek düzeydi. Üçüncü albümde kendilerine gelmelerini bekliyordum ki üçüncü uzunçalar Sacred Hearts Club bu seneki en büyük hayal kırıklığım oldu.

Albümün açılışını hip-hop ve rap esintili Pay The Man yapıyor. İtiraf edeyim, Foster The People‘ın pop tınılarına Mark Foster‘ın hip-hop esintili vokalleri bire bir. Yine de bu şarkı fazlasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Şarkıdaki ilhamsızlık, tek düzelik grup ile eşleştirdiğiniz her şeye ters. Hemen ardından gelen Doing it for the Money ise albümdeki pop tınıları arasında en iyisi. Grubun popüler kültüre ayak uydurmaya çalışırken zevkli bir iş ortaya koyduğu tek kayıt. Art arda gelen Sit Next to Me, SHC, I Love My Friends ise radyo hiti olmak için yazıldıkları fazlasıyla belli olan ve hemcinslerinden ayrılmak amacıyla farklı hiçbir şey ortaya koymayan kayıtlar.

Orange Dream ve Time to Get Closer şarkılar arasındaki geçişi yumuşatmak amacıyla konulmuş “interlude” şarkılar. Ancak Mark Foster ve ekibi o kadar birbirinden farklı tarzları 40 dakikada bir araya getirmek için uğraşıyor ki geçiş şarkıları albüm içindeki tutarlılığı sağlamada yetersiz kalıyor. Albümün sonlarına doğru gelen single Loyal Like Sid & Nancy ise bu sene Imagine Dragons şarkılarından sonra duyduğum en kötü kayıt olabilir. Yine benzer şekilde diğerlerinden gitar tınısı ile ayrılan Lotus Eater o kadar klişe ki ilk albümünü yayımlamaya hazırlanan ergen grup şarkılarına benziyor. Peki, hiç mi iyi bir kayıt yok bu albümde? İkinci yarıdaki Jena Malone imzalı Static Space Lover grubun Supermodel albümünde yer alsa single olabilecek bir kayıt. Yine kapanıştaki Harden The Paint ve ||| grubun Torches döneminde ortaya koydukları işe en yaklaşabilen kayıtlar olarak göze çarpıyor.

Foster The People‘ın müziği birazcık Imagine Dragons gibi. Özgün pop yapan indie grup hiç beklemediği popüleriteye kavuşur, zekice bir şarkı ile akıllara kazınır ve ikinci uzunçalarda çuvallar. Üçüncüde ise bu çuvallamanın etkisi ile yolunu kaybeder ve ortaya tatsız bir albüm çıkarır. Sacred Hearts Club Mark Foster ve arkadaşlarından bekleyebileceğiniz kalitede bir albüm kesinlikle değil. Yine de önceki işlerinde edindiğim umutlarımı bir kenara koyup dördüncü albümü bekliyorum.

FMK: HAIM- SOMETHING TO TELL YOU

En sevdiğimiz rock’n’roll tınılarını pop müziğe dönüştürmeleri ile sevmiştik HAIM‘ i. Los Angeleslı kız kardeşler ise ikinci uzunçalarları Something to Tell You‘ da hiç olmadığı kadar sönük kalıyor. Hey gidi! Evde yalnızken Falling‘ e eşlik eder, My Song 5‘ da Danielle Haim olup hayali gitarımızla solo atar, Go Slow‘ da “heat, heat, heat” diye dans ederdik. Yeni albüm ise gereksiz efektler, aşırıya kaçmış prodüksiyonlar ve ilhamdan yoksun melodiler ile boynumuzu bükük bırakıyor. Tabii, ilk albümün tam bir şaheser olması ve HAIM kızlarının ilk albümdeki mükemmelliği beklentilerimizi fazla yükseltmişti. Ancak yine de daha iyi bir prodüksiyon ile daha başarılı bir iş ortaya koyabilirlerdi. Canlı performanslarında rock kökenlerini öne çıkaran bir grup olarak yeni albümün bu süslü püslü yapısını sahneye nasıl aktaracakları ise benim için şu anda en büyük merak konusu.

Yeni albümü genel anlamda bu kadar çekiştirmişken Avaz’ daki yeni favori kategorim FMK kapsamında bir de kayıtlara göz atalım.

FUCK

Want You Back: 90’ların kız gruplarına selam gönderen bir müzik videosu ile bu şarkıya çoktan aşinasınızdır büyük ihtimalle. “Güçlü bir bas gitar ile temellendirilseydi daha iyi olabilirdi.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de dinleyicisini hemen ele geçirip kolay kolay bırakmayan sağlam bir melodi. Güçlü bir başlangıç şarkısı.

Something to Tell You: Albümün ismini aldığı yegane kayıt. HAIM’ in canlı performanslarında sık sık yer vermesini bekliyorum. Yine de kariyerleri ilerledikçe diskografide kalıcı bir yer edinebilecek olması konusunda şüpheliyim.

Found it in Silence: Rostam Batmanglij imzalı kayıtlardan biri. HAIM’ in ilk yaylı deneyimi belki de. Bir şarkının dinleyicide kalıcı olabilmesi için dahiyane olmasına gerek olmadığının, sadece biraz özenin yeterli olduğunun en büyük kanıtı. Found it in Silence, belki de HAIM’ in en güçlü şarkılarından biri olarak sizde yer etmeyecek. Ama yine de zaman zaman dinlerken ne kadar başarılı bir kayıt olduğunu takdir edeceğiniz yegane işlerden biri.

Right Now: Bu şarkı belki de gerçekten bir “Marry” olmayı hakkediyordu. Ancak ilk yayımlandığında stüdyoda canlı bir performans olarak duymuştuk bu kaydı. Grubun duygu yüklü, dinleyiciyi alıp götüren, minimum çaba gerektiriyormuşçasına bir etki bırakan performansı harika bir albümün ön izlenimi gibiydi. Yine de stüdyo versiyonunda fazla prodüksiyonun kurbanı oluyor kayıt. Albüm kaydından ziyade canlı performanslarda dinlemenizi tavsiye ederim.

MARRY

Little of Your Love: Kız kardeşlerin gelmiş geçmiş en iyi işlerinden biri. Days Are Gone ruhunu devam ettirip dans etmek isteyebileceğiniz mucizevi şarkı. HAIM’ in çoklu vokalleri şarkıda harika bir etki bırakıyor ve daha en başta HAIM’ i neden dinlediğinizi hatırlıyorsunuz. Duş repertuvarınızın encore şarkısı yapabilirsiniz!

Kept Me Crying: Vampire Weekend‘ in eski dehası Rostam Batmanglij imzalı ilk kayıt. İlk albümün devamı niteliğinde HAIM’ in bir başka zekice yazılmış kayıtlarından birine tanıklık ediyoruz. Harika bir perküsyon, dahiyane bir şarkı yazımı ve en önemlisi de şarkının önüne geçmeyen kararında bir prodüksiyon. Daha ne olsun?

Walking Away: Bir diğer nacizane Batmanglij kaydı. HAIM’ in albümünde tercih ettiği modern pop tınılarının en cesurca hayata geçişi. Eski Vampire Weekend klavyecisinin prodüksiyondaki çabaları gerçekten işe yarıyor. Tınılardaki en keskin geçişlerden biri Los Angeleslı üçlünün diskografisine yukarılardan bir yerden tutunuyor.

Night So Long: HAIM’ in durgun, duygu yüklü ve daha önce hiç olmadığı kadar minimum dokunuşlu kaydı. Kadın folk sanatçılarına selam çakan kapanış şarkısı üçlünün diskografisinde bir ilk. Umarım son olmaz!

KILL

Nothing’s Wrong: Fleetwood Mac göndermelerini karşılayan bir kayıt. Fazlasıyla tekrarcı yapısı, bir anda duraklaması ve bilgisayar ile süslenip püslenmesi kulağa batıyor. Ben pek ısınamadım bu yüzden şarkıya.

Ready for You: Özel olması için fazla uğraşıldığı izlenimini veren ancak sıradan olmaktan kurtalamayan bir kayıt. Fazla prodüksiyonun en büyük kurbanlarından. Albümün doldurulması için bir türlü kenara bırakılamamış bir kayıt olması muhtemel.

You Never Knew: HAIM daha fazla Stevie Nicks olabilir miydi? Sanmıyorum. Fleetwood Mac‘ in Rumours albümünün kötü bir taklidi gibi.

 

İNCELEME: MAC DEMARCO – THIS OLD DOG

Eğlenceli röportajlar, turne müzisyenlerine yapılan şakalar bir yana Mac Demarco ortaya koyduğu muhteşem pop kayıtları ile indie sahnenin en önemli isimlerinden. Hayatın en sıradan anlarını gözlemlemesi ve bunları espri anlayışı ile harmanlayarak her defasında ciddi bir şekilde servis etmesi beni hep şaşırtmıştır. Demarco, hiçbir zaman medyaya yansıttığı o personayı destekleyen bir müzik yapmadı. (daha&helliip;)

FMK: DRAKE – MORE LIFE

2016’da Views ile hem hayranlarını hem de popüler müzik dinleyicilerini kutuplaştıran Drake, buna rağmen belki de bir sanatçının geçirebileceği en iyi yıllardan birini geçirdi. Zaten artık herhalde kimse Drake‘in hit şarkı ve Twitter caps’i potansiyelini inkar edemez. Bir süredir çıktı çıkacak denilen, eli kulağındaki “playlist” More Life, nihayet 18 Mart günü tüm malum ortamlara düştü. İlk bakışta 22 şarkılık upuzun bir maratonun beni beklediğini düşünsem de üç tam turun sonunda More Life’ın Kanadalı sanatçının belki de en ileriyi düşünen ve müzik dünyasındaki konumunun farkındaki albümü olduğunu karar verdim. Tabii ki de kusursuz bir proje değil ama benim kişisel beklentilerimin çok üstünde çıktı More Life. Ayrıca belki de Drake‘in de diskografisinin en tepelerine doğrudan yerleşecek bir albüm olduğunu da unutmamak lazım. Dinleyiciler ve eleştirmenlerden gelen ilk geri dönüşler de genellikle çok olumlu gözükmekte. O zaman lafı çok fazla uzatmadan albümdeki iyisiyle, ilginciyle, kötüsüyle, eğlencelisiyle şarkılara bir göz atalım.

FUCK

No Long Talk: Giggs’in albümde ilk gözüktüğü şarkı ve If You’re Reading This It’s Too Late’te olsa sırıtmayacak sertlik ve güzellikte. Ayrıca belki de bu senenin “If Young Metro don’t trust you, I’m gon shoot you”su olma potansiyelli “Murda on the beat so it’s not nice” adlib’i de bu şarkıya inanılmaz güzel oturmuş.

Get It Together: Albüm çıkalı sayılı gün olmasına rağmen şu ana kadar en çok dikkat çeken iki şarkıdan biri Jorja Smith feat’li ve Black Coffee beat’li Get It Together. Drake tarzı romantizmin Views’da karşımıza çıkan Karayipler havasıyla birlikteliğinden çıkabilecek en iyi sonuç bu olmuş. Dinlemesi çok keyifli, sallanarak dans etmesi de.

Nothings into Somethings: Acı çektirten seviyede tutulan bir BPM, rölanti ama melodik hook, atmosferik beat. Üç dakikayı geçmemiş olması da bir o kadar güzel.

Skepta Interlude: Drake her sene başka bir ülkenin veya kültürün fahri vatandaşı olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda da Londra’da ne kadar takıldığını, Skepta ve JME’nin önderlik ettiği BBK tayfasıyla iyice sıkı fıkı olmasından anlamıştık. Playlistindeki bu şarkıda mikrofonu tamamen grime’ın lider isimlerinden Skepta’ya bırakıyor, Skepta da bu müthiş ortayı jeneriklik bir golle tamamlıyor.

Do Not Disturb: Drake’in muadili herkesten daha iyi yaptığı bir şey varsa o da albümlerin son şarkıları. Klasik şarkı şablonlarını bir kenara bırakıp sadece en iyi yaptığı şeye odaklanmış bir Drake var sahnede. İçindeki ufak 7 AM in Germany göndermesi de yıllardır süre gelen saatli ve mekanlı Drake şarkıları kategorisine selam çakıyor. Dinleyelim, dinletelim efendim.

MARRY

Passionfruit: Albümün en iyisi. Drake’in dahil olduğu en iyi şarkılardan biri. Başındaki DJ Moodyman sample’ından, nakaratın ağızlara inanılmaz kolay pelesenk oluşuna her şeyiyle kusursuza yakın bir şarkı.

Sacrifices: More Life’ın gizli kahramanlarından biri de Young Thug. Bu “nerelerden geldik be” şarkısının da parlayan yıldızı o. Autotune’suz sesi, dinlerken beni önce afallattı ama sonra birkaç kez kendimi direkt şarkının Young Thug’lı bölümüne alırken buldum. 2 Chainz de zaten dahil olduğu şarkıların yüzünü kara çıkartmaz. Bu şarkı da olmuş diyebiliriz.

Portland: 2017 yılının başlarındayız ancak şu ana kadar rap müziğin yıldızı kim derseniz cevap galiba flüt olacak. Önce Kodak Black’in sürükleyici Tunnel Vision’ı, sonra Future’ın baş döndüren Mask Off’u ve şimdi de Portland. Offset ve Takeoff’a ayıp olmasın ama Migos’un gerçek yıldızı Quavo ve Travis Scott’lı bu şarkı, ekranı çatlamış 5S sözüyle zaten sosyal medyanın gözdesi oldu bile.

KMT: Drake bu şarkıyı Avrupa turnesinde dinleyicilere ilk dinlettiğinde küçük çaplı bir olay olmuştu. 19 yaşında ve hapiste olan internet rap fenomeni XXXTENTACION’un Soundcloud’da 40 milyon dinlenmesi olan Look at Me’sindeki vokal düzeni ile Drake’in bu şarkıdaki vokalleri oldukça benzeşmekte. Ama o şarkıyı da seven biri olarak Giggs destekli bu şarkıyı ben yine de çok beğendim. Şarkının genel hattını oluşturan Sonic sample’ı da cabası.

Gyalchester: Yine If You’re Reading This It’s Too Late havası taşıyan ve Drake standartlarına göre bayağı sert bir şarkı. Ama öyle abana abana rap yapanların aksine Drake bu sert ritimleri çok catchy sözlerle özene bezene yapıyor. Sonuç bu şarkı gibi fevkalade oluyor.

KILL

Glow: Uzun süredir merakla beklenen Drake – Kanye işbirliği bu olmamalıydı. Şarkı kesinlikle kötü değil, ama formunun zirvesinde ve yaşayan en iyi rapper’lardan ikisinin ellerinden çıkan Glow, açıkçası beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Fake Love: Glow için söylediğim şeyi tekrarlıyorum. Fake Love kesinlikle kötü değil. Ama More Life öncesinde yayınlanan şarkılar arasındaki en vasat olan oydu ve Drake albüme onu koyarak biraz üzdü. Keşke Fake Love’ın yerine 21 Savage destekli Sneakin’ olsaydı da şarkıyı üstteki iki kategoriden birine koyabilseydim ama ne yapalım. 22 şarkının hepsinden üst seviye randıman beklemek biraz şımarıklık sanki.

Since Way Back: PartyNextDoor, seni bir türlü sevemiyorum. Belki prodüktör kimliğin başarılı, Drake’in en yakınındaki müzisyenlerden birisin ama dahil olduğun neredeyse her şeyi daha kötü hala getirmeyi başarıyorsun. Şahsi fikrim Since Way Back’in albümdeki tek dinlenilmez şarkı olduğu yönünde.

İNCELEME: FOXYGEN – HANG

Bundan tam üç sene önce Foxygen bir önceki albümleri …And Star Power‘ı yayımladıklarında oluşan hayal kırıklığını hatırlarsınız belki. 2013 tarihli We Are The 21st Century Ambassadors of Peace and Magic gibi harika ve bir o kadar da öz bir albümün hemen ardından gelen bu gereksiz derecede uzun ve zevkten yoksun kayıtlar grubun da kariyerini bitme noktasına getirmişti. Neredeyse. (daha&helliip;)

İNCELEME: THE RADIO DEPT. – RUNNING OUT OF LOVE

Yazı: Berkant Çağlar

İsveçli grup The Radio Dept.’in sadık bir dinleyici kitlesi var. Bu kitle, grubun 2010 yılında çıkan ‘Clinging to a Scheme’ albümü ile daha da kalabalıklaştı. Ardından 2011 yılında yayınladıkları ‘Passive Agressive: 2002-2010’ grubun ön plana çıkan parçalarını ve ellerinde tuttukları bazı materyalleri gün yüzüne çıkarma imkânı vermişti. Bu koleksiyon aynı zamanda grubun unutulan ‘Lesser Matters’ ve ‘Pet Grief’ albümlerini de yeniden keşfetme ihtimali verdi dinleyiciye. Ve nihayet aradan geçen altı yılın ardından grup, hiç olmadıkları kadar politik bir albüm ile karşımızda.

The Radio Dept.’in sound’u her zaman biraz bulutlu ve tozludur. Onları ilginç kılan yanları, bu melankolinin kendi içinde yoğun bir umut taşıması, adeta büyülü bir evren yaratmasıdır. Shoegaze, dream pop, lo-fi, indie-rock, synth-pop grubun ilham aldığı türler olmakla birlikte, bu türleri kendi içinde erittikleri kendilerine has bir sound’ları vardır. Yeni albüm ‘Running Out of Love’, bana kalırsa bu bağlamda düşünüldüğünde grubun alışılageldik külliyatının biraz dışında kalıyor. Elektronik ve synth tabanlı işlerine aşina olmamıza rağmen, bu albümde gitarlar ve melankoli biraz daha arka planda kalırken; grup tahayyül ettikleri dans pistini politikleştirip yeni bir mücadele alanı keşfediyor. Albüm bu çerçevede düşünüldüğünde yılın en başarılı albümlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Politik olanın müzikte kendine didaktik bir hava estirmeden yer bulması oldukça güç. Örneğin, Oneohtrix Point Never ve Hudson Mohawke’ın da desteğiyle etkileyici bir müzik sunan Anthony Hegarty’nin yeni projesi ANOHNI, The Radio Dept.’in yarattığı bu büyülü sahneyi ve anlatıyı yaratmakta başarısızdı. Çevrenin tahribi, Amerikan demokrasisi, göç gibi konular öyle didaktik anlatılmıştı ki müziğin ritmine ulaşmakta güçlük çekmiştim. Ama bunun tersine The Radio Dept., dinleyicisine kucak açan, onu ritme sokan ve hareketlendiren bir yapıda ilerliyor. Özellikle, İsveç’in görünen refahının ve sürdürülebilir sosyal demokrasisinin ardında yatan silah endüstrisinin eleştirildiği ‘Swedish Guns’ ve neoliberalizmle birlikte giderek büyüyen radikal sağın, katılımcı demokrasinin ve şiddetin konu edindiği ‘We Got Game’ buna en güzel örnekler. Özellikle, bu iki parçada grup hiç olmadığı kadar agresif.

radio dept swedish guns

Anlatının tek bir bunalma anı dahi yaşamadan su gibi aktığı albüm, grup için bazı deneysel anlar da içeriyor. Örneğin, ‘Occupied’ ilk otuz saniyesinde şaşırtıcı şekilde ‘cheesy’ iken, duyduğumuz ses giderek katmanlaşıyor ve 7 dakika 19 saniye boyunca ilgi çekici kalmayı başarıyor. Albümün yedinci parçasına geldiğimizde ‘Can’t Be Guilty’ daha aşina olduğumuz gürültülü ve aydınlık The Radio Dept. sound’unu yeniden hatırlatırken hemen ardından gelen ‘Committed To The Cause’ 90’ların ve 2000’lerin başından kopup gelmiş bir trip-hop, chill out parçası gibi Zero 7’ın en iyi işlerini hatırlatıyor. Tek kelimeyle muhteşem, nostaljik ve çok özlediğimiz bu yapı grubun gürültücü alışkanlığıyla da kendine has bir chill out denemesi olarak albümün yapı taşlarından birini oluşturuyor. Kapanıştaki ‘Teach Me To Forget’, bir yandan aşk şarkısı gibi düşünülebilecekken, bir haliyle de unutmanın, unutturulmanın ve üstünü kapatmanın da politik bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Grup, albümün bu son dakikalarında yılın en iyi dans kayıtlarından birini de ortaya şaşırtıcı şekilde atıvermiş oluyor. Atıveriyor çünkü The Radio Dept., liste başarılarının peşinden koşan trendi yakalamaya çalışabilen bir grup olmadı hiçbir zaman. Ama ‘Teach Me To Forget’ bu kaygısızlığın içinde öyle bir parlıyor ki görkemli bir kapanışın da imkanını sağlıyor. Bu parça için Sia neler vermezdi, değil mi?

‘Running Out of Love’, genel anlamda da düşünüldüğünde İsveç ve kuzey Avrupa’nın politik iklimine bir refleks ve bulutlu ve tozlu müzikal yapının biraz daha synth ağırlıklı işlerle politize edildiği başarılı bir deneysel girişim olarak düşünülebilir. Kendilerine has müzikal yapıyı tamamen kaybetmeden ona yeni ve radikal bir yapı kavuşturmak gerçekleştirmesi zor bir niyet ama The Radio Dept. bunu hakkıyla başarıyor.

FMK: M.I.A. – AIM

Aslında bu yazıyı 1-2 hafta kadar önce yazmam gerekiyordu. Fazlasıyla sıkı bir M.I.A. hayranı olarak albümü 2-3 hafta boyunca aralıksız dinleyip yalayıp yutarım diye düşünüyordum çünkü MAYA ve Matangi çıktığında tam olarak böyle yapmıştım. (Bahanem asla yoğunluk veya tembellik değil evet) Fakat gelin görün ki araya Bon Iverler, Solangelar, Danny Brownlar girdi ve ben AIM’e olan hevesimi kaybetmiş buldum kendimi. Evet, ne yazık ki elimizdeki M.I.A.’in en zayıf albümü. M.I.A.’in bazı şarkılardaki bezgin vokalleri, albümün odaksızlığı, M.I.A.’in kıyıda köşede kalmış şarkılarından yaptığı bir kolaj havasında olması ve kişisel diskografisine önceki albümlerinin ve mixtapelerinin aksine pek az yeni şey katması gibi birtakım eksileri var. Fakat bana göre albümün beğenilmemesinin en büyük sebebi bir M.I.A. albümü olması. U dönüşü yapmış gibi olmayayım ama her ne kadar fazla beğenmemiş olsam da elimizdeki kesinlikle kötü bir albüm değil. Açıkçası başka birinin ilk albümü olsaydı AIM fazlasıyla övülecekti adım gibi eminim. Ancak M.I.A. gibi her albümünde bambaşka sulara dalan bir sanatçı böylesine risksiz bir son albümle gelince doğal olarak eleştirildi. Albümde çok çok iyi şarkılar var ama “Olmasa da olurmuş sanki” dedirten, M.I.A.’in daha önce benzerini defalarca kez yaptığı şarkılar da var. Bir nevi tüm diskografisine karşı yaptığı, ortalamanın biraz üstünde bir throwback derlemesi gibi AIM. Fakat yine de M.I.A.’den başkasının yapamayacağı kadar dolu dolu, çılgın ve her ne kadar kendisi aksini söylese de politik ve de hüzünlü bir albüm aynı zamanda. Tam olarak M.I.A. standartlarında bir son albüm olmasa da kesinlikle şans verilesi. Bize 4 adet birbirinden muazzam albüm sunan Maya’yı birazcık tökezledi ve kendini tekrar etti diye hoş görmemek haksızlık olur bence.

Albüme dair içimde biriktirdiklerimi döktüğüme göre bu aralar daha sık dinlediğim, yıllar boyu dinleyeceğimi düşündüğüm ve “albümden atılsa da olur” dediğim şarkıları listeleyeyim artık:

FUCK

Visa: Albümü ilk dinlediğimde en çok dikkatimi çeken şarkı Visa olmuştu. Bunda en sevdiğim M.I.A. albümünün Arular olmasının büyük etkisi var çünkü Visa, tam anlamıyla Arular’dan fırlamış gibi. Galang sample’ı da cabası zaten. Çok çok eğlenceli bir şarkı.

Freedun (feat. ZAYN): Sanırsam XXXO’dan sonra M.I.A.’in mainstream pop’a en çok yaklaştığı şarkı. Şarkıda bir “daha iyi olabilirmiş” havası var ama bir kere dinledikten sonra akıldan atabilmek bir hayli zor. Zayn’in de şarkıya ayrı bir hava kattığını düşünüyorum. Ayrıca albümün en uzun şarkısı ve ben tuhaf bir şekilde en çok outro kısmını sevdim.

Finally: Açıkçası harika bir şarkı olduğunu söylemek zor ama şarkıda insanı çeken nostaljik bir Grimes havası var ve bu aralar pek sık dinliyorum.

Swords: Şarkı çıkalı bayağı oldu ve bonus olsa da albüme alınmasına bir hayli sevindim. Bence M.I.A.’in MAYA albümünden beri yaptığı en iyi şarkılardan biri. Biri bana “M.I.A.’i tek şarkıda özetle” dese Swords’u dinletebilirdim sanırım.

MARRY

Talk: Benim için albümün en büyük sürprizi oldu. Kesinlikle albümde en çok beğendiğim şarkı. Gaz ve bol tekrarlı tipik bir M.I.A. nakaratı, politik sözlerle twerk yapma isteğini aynı potada eritebilmesi ve M.I.A.’in rap yapıp döktürmesi gibi bir M.I.A. şarkısında aradığım her şeye sahip. Ayrıca kısacık olması sebebiyle devamlı loop’a alırken buluyorum kendimi. Bir de “I talk and talk until I piss’em off” M.I.A.’in kariyerinin özeti değildir de nedir?

Jump In: Hafif MAYA albümü havası, üst üste binmiş vokalleri, iniş çıkışlarıyla albümdeki en değişik şarkılardan biri.

Borders: Şimdiden bir M.I.A. klasiği. Zaten duymayan kalmamıştır diye tahmin ediyorum.

Ali R U Ok?: Albümün standart versiyonunun en iyi şarkısı bence. Sözleriyle, nakaratıyla, altyapısıyla fazlasıyla bütünlüklü ve dolu dolu. M.I.A.’i neden bu kadar çok sevdiğimi bana bir kez daha hatırlattı.

KILL

Bird Song (Blaqstarr Remix): Açıkçası Medz and Fedz, 20 Dollar ve Matangi gibi en gürültülü ve baş ağrıtan M.I.A. şarkılarını bile delicesine seven biri olarak bu şarkıya asla ama ısınamadım. Şarkıda tam bir demo havası hakim ve sonuna dek dinleyebilmek cidden sabır istiyor. Diplo remixi kesinlikle tercihim.

A.M.P (All My People): Kötü bir şarkı değil ama M.I.A. adına yeni bir şey sunmuyor ve albümdeki çoğu şarkının yanında silik kalıyor.

Fly Pirate: Nakaratın uydurukluğu mu desem, altyapıdaki olmamışlık hissi mi desem, M.I.A.’in vokallerindeki kafasına silah dayamışlar da zorla söyletmişler havası mı desem, bu şarkıyı da sevemedim bir türlü.

İNCELEME: ANGEL OLSEN – MY WOMAN

Her müzisyen, aynı zamanda bir yazardır. Albümleri de kendi hikayelerini oluşturup biz dinleyicileri parçası haline getirdikleri bir macera. Angel Olsen da hayatın içinden kopup gelen şarkı sözleri ve samimiyeti ile indie folk müzikte bu durumun en güzel örneği.  Küçük yaşta evlatlık verilen, depresif bir ergenlik dönemi geçiren Angel, artık olgun bir kadın ve bir kadın olarak hikayesini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Sanatsal sınırlarını zorluyor ve bu süreçte öğrendikleri ile kendine yeni bir yol çiziyor. Olsen, daha önceleri piyano başında şarkı yazamazmış mesela. Bu albümde ise kapanışı güzel mi güzel bir piyano şarkısı olan Pops ile yapıyor. Hiçbir ekran deneyimi olmasa da son müzik videolarında yönetmenlik yapıyor sonra da. Çünkü onun için önemli olan kendini ifade etmesi, yeni bakış açıları kazanması. Intern ve Pops arasında yaşanan her an ise Angel’ın hayatına tanıklık ettiğimiz ufak anlık bakışlar.

Angel Olsen’ın son albümü Burn Your Fire for No Witness, müzisyeni indie folk sahnesinde üst sıralara yerleştirmişti. Yeni albüm My Woman da yine Olsen’ın tahtını koruyan nitelikte. Bir önceki albümün samimi folk tınıları bu albümde de etkisini gösteriyor; ancak bu albümün daha dinamik bir yapısı var. Geçen sene bu dönemlerde IKSV konserinde Olsen’ın ne kadar şarkılarını değiştirip geliştirdiğinden bahsetmiştim. Yeni albümde de bu durum devam ediyor. Olsen, şarkılarının üzerine ufak dokunuşlarda bulunarak her şarkıya ayrı bir sihir katıyor. Albümü bu kadar başarılı ve özel kılan şey de bu. Neredeyse her şarkıda onu diğerlerinden ayrı bir yere koyan bir özellik var. Her parçanın ayrı bir ruhu, ayrı bir hikayesi var ve hepsini bir bütün haline getirdiğinizde ortaya çıkan eser dinleyiciyi ister istemez mutlu ediyor.

Albümde dikkat çeken bir diğer özellik de Angel Olsen’ın vokalleri. Albümde Olsen’ın vokalleri şekilden şekile giriyor, müzisyen her notada ayrı bir kişiliğe bürünüyor. Hikayedeki yeni bir karakterin diyaloğunu söylemesi gibi. En güzel örnek de yine albümün en güçlü şarkılarından Those Were the Days‘de karşımıza çıkıyor. Yine benzer şekilde, albümün en başarılı kayıtlarından Sister şarkısında, her şey bittiğinde Angel küllerinden yeniden doğuyor. “All my life I thought I’d change” derken şarkının nakarat kısmındaki güçlü kızın kırılgan bir yanı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir karakterin farklı bir yüzünü, yeni bir özelliğini öğrenmek gibi. Bu kadar farklı perspektife sahip olması albümü başarılı kılsa da My Woman kusurları ile beraber geliyor  Intern ile yumuşak bir şekilde başlayıp heyecanını artıran albüm, Not Gonna Kill You şarkısında ufak bir kesintiye uğruyor. Yaklaşık 5 dakikalık şarkı, durağanlığıyla bütünün içinde sırıtıyor; albüme uzun bir mola veriyor. Kim bilir, belki de bu kadar durağan ve sıradan olması da bu şarkıyı diğerlerinden farklı kılan özelliğidir.

My Woman albümü, Olsen’ın olgun bir kadın olarak başına gelenleri anlatıyor olabilir. Ancak, Olsen albümün ‘feminist’ olarak etiketlenip sadece bu çerçeveden bakılmasını istemiyor. Bir kadın olarak anlattığı hikayenin bütününe bakılmasını,, bütünün yorumlanmasını istiyor. Bir kadın olarak feminist yanının da bu bağlamda kabul edilmesini tabii ki. Günümüzde müzik endüstrisinde birçok kadın müzisyen akımı tamamen sahiplenip ayrımcı ‘feminist’ bir yaklaşımda bulunuyor. Bu kadar kötü örneğin yanında, Laura Marling‘in Reversal of The Muse podcastleri, White Lung‘ın son albümü derken Olsen’ın da bir feminist olarak akımı benimseyip hikayesinin bir parçası haline getirmesi gerçekten çok sevindirici. Woman adlı şarkısında “I dare you to understand what makes me a woman” diyerek adeta meydan okuyor Olsen.

Angel Olsen, son albümü My Woman ile dinleyicilerini sevindirdi, kritiklerden tam not aldı. Kariyerinin en yüksek noktasından bize göz kırpıyor şimdilik. Kariyeri boyunca deneyimlemeyi sevmiş, korkusuz bir kadın olduğunu düşündüğümüzde gelecekte bizi nelerin beklediğini tahmin etmek zor. Belki yepyeni bir sound, belki de yepyeni hikayeler… Belki de yakında yeniden buralara uğrar. O zamana kadar My Woman albümünü dinleyerek anın tadını çıkartabilir, kendi hikayenizi albümde bulabilirsiniz.

İNCELEME: KANYE WEST – THE LIFE OF PABLO

Kanye West yüzleşmekten kaçınmayan, hatta aksine bundan keyif alan bir insan. Moda baronlarıyla, ödül jürileriyle, eski sevgilileriyle, eski sevgililerinin yeni sevgilileriyle ve gerektiğinde kendisiyle bile doğrudan kafa kafaya geldiğine tanık olduk. Ancak bu sefer düşünülemeyeni yaptı ve müzik olgusunun en temel konseptlerinden olan albüm fikrine karşı gelme cüretinde bulundu. Albümün adı ve şarkı listesi defalarca değişti, dünyanın en ünlü arenası Madison Square Garden’da Adidas ile gerçekleştirdiği defilede albümün önemli bir kısmını salonu dolduran 20.000 kişiye sundu ama bütün bunlar sürerken albümün kendisi bir türlü yayınlanmadı, sadece SNL’de canlı çalınan iki şarkı ve hala albümün son halinde olup olmayacağını bilmediğimiz Soundcloud’daki şarkılar herkese ulaşılabilir halde. Bu olaylar silsilesi The Life of Pablo’yu bir mit haline getirdi ve belki de Kanye’nin Şubat ayı boyunca gerek normal yaşantısında gerekse de sosyal medya kullanımında iyice pasif agresifleşmesinin sebebi oldu.

Ama zaten entrika ve dram, Kanye West deneyiminin her zaman önemli parçaları. Her albümüyle konjonktüre karşı çıkan, fakat bunu yaparken de albümünü çıkardığı senenin en iyilerinden biri yaparak kendi argümanlarının altını doldurmayı başardı.Yine öncesinde olan biten her şey de düşünüldüğünde The Life of Pablo’nun bizi şaşırtmama ihtimali çok düşüktü. Nitekim öyle de oldu. Bu albümüyle Kanye, kariyerinin başından beri diskografisinde süregelen çok temel bir zinciri kırmış bulundu. 2004’te ilk albümü The College Dropout’la o zamanlar hip hop camiasını domine eden “gangsta” tavrının bitirici ateşini yaktı. 2005’te Late Registration dinleyen herkesi telli aranjmanları ve orkestral başarısı nedeniyle olumlu şekilde şaşırttı. 2007’de Graduation ile Kanye hem elektronik müzik ögeleri içeren çok başarılı bir albümü bizlere sunması hem de 50 Cent’in müzikal kariyerini bitirmesiyle artık bir süperstar haline geldi. Kasım 2007’de annesi Donda’yı geçirdiği estetik ameliyatlarda gerçekleşen komplikasyonlar sonucu kaybeden Kanye, tam bir sene sonra 2008’de belki en zayıf ama müzik adına bir o kadar da önemli albümü 808s & Heartbreak’i yayınladı. Autotune ağırlıklı minimal R&B şeklinde tanımlayabileceğimiz 808’in ardından Kanye hayranları bir sonraki eseri için iki yıl bekleyecekti. Barok, senfonik ve olabildiğine maksimalist My Beautiful Dark Twisted Fantasy, sadece 2010 yılının değil belki de tüm zamanların en iyi albümlerden birisi olma özelliğini taşıyordu. 2013 yazı ise tam tersine endüstriyel ve minimalist Yeezus’la tanışma yıldönümümüzdü.

Şimdi neden koca bir paragrafta sıkıcı müzik tarihçiliğine soyunduğumu ve konuyu The Life of Pablo’dan uzaklaştırdığımı düşünebilirsiniz. Ancak durum şu ki yukarıda birer cümle ile nasıl duyulduğunu genel bir şekilde tanımlayabileceğim ve her biri birer başyapıt olan Kanye West albümlerinin aksine The Life of Pablo yukarıda bahsettiğim altı albümlük zinciri kırıyor ve neredeyse konseptsiz ve herhangi bir ana tema etrafında birleşmeyen bir görüntü sergiliyor. Albüm kilise müziği ile başlıyor, orkestral ve maksimalist devam ediyor, ortalarda bir yerde Kanye sanki 24 yaşına dönmüşçesine rap fışkırtıyor ve tüm bunlar devam ederken ritimlerde bazen Yeezus bazen de Graduation havası hissedilebiliyor. Yani biraz kolajımsı hatta çağımıza uygun olarak Tumblr albümü gibi bir yapısı var albümün. Ama özellikle Kanye’nin karakterini sevmeyen veya varlığından ve popüler kültürdeki yerinden rahatsız olanlar için işin kötüşü şu ki; The Life of Pablo çok iyi. İlk albümü çıkmış ve bir şekilde bir single’ı çok ünlü olmuş genç İngiliz grubu iyiliği veya kırk yıllık müzik kariyerinin son otuz yılında ayakta bile duramayan “efsane” ismin en kibar şekilde dinlenebilir olarak nitelenecek albümü iyiliğinden bahsetmiyorum. Kanye standartlarında iyi. Şahsi fikrim My Beautiful Dark Twisted Fantasy dışında (ki kendisini benim gözümde TLOP’tan daha iyi yapan en önemli faktör bir albüm olarak tutarlı ve konseptli olması) tüm Kanye albümlerinden iyi. Tabiki bu değerlendirmemi her gerçekleşen şeyin sosyal medyada beş dakikada yorumlanıp tükenmesi ve eleştirel medyada “recency bias” yani daha yakın zamanda gerçekleşen bir şey hakkında standarda göre daha aleyhte konuşma durumu da etkili olmuş olabilir. Ancak her dinleyişimde TLOP sanki daha da güzelleşiyor ve güzelleştikçe de albüm hakkındaki fikrimde yanılmadığım kanısına varıyorum.

Öncelikle az sayıda olan negatif etmenleri konuşup içimizden atalım. 2015’in en ünlü müzisyeni The Weeknd’i sırf albüme dahil edelim amacıyla yapılmış gibi duran FML’e, Wiz Khalifa’ya Twitter kavgasının son yumruğu olarak atılmış Silver Surfer Intermission ve rastgele Kanye övücülüğü Low Lights biraz lüzumsuz olmuş. Ki albümün son halinde hangi şarkıların olup olmayacağını bilmediğimiz şu günlerde Kanye’nin de tekrar döndürüp dinleyip (her zaman yaptığı gibi) doğru kararı vereceğini umuyorum. Ayrıca küçük bir üzüntüm olarak keşke Kanye, Drake’le “Kimin havuzu daha büyük?” kavgasına girişmeseydi de albümde pek çok şarkıda Future çakması olarak duyduğumuz Desiigner yerine bizzat Drake’in kankası Future yer alabilseydi. Gerçekten de albümün az sayıdaki falsoları Tidal’da yayınlanan versiyonun uzun olması ve albüm içindeki müzikal varyasyon ve temasızlığın şarkıları verilen sırayla dinlerken azıcık rahatsız etmesi. Bu küçük ve detay sayılabilecek rahatsızlıkların dışında The Life of Pablo, dinleyenlere çok özel ve dahiyane anlar vaat ediyor. Albümün açılışıyla ilk 10 dakikada zaten özel bir şey dinlediğinizi hissettiren Ultralight Beam ve Father Stretch My Hands Part 1 & 2, Get Lucky’yi andıran ve kulaklığı taktığınız an dans ettiren Fade, saklandığı yerden çıkıp bize 30 saniyesini bahşeden Frank Ocean’ı barındıran büyüleyici Wolves, zaten hali hazırda albümden önce dinleme şansına erişip bayıldığımız 30 Hours, Real Friends, No More Parties in L.A. üçlemesi ve kişisel favorim içinde bir buçuk porsiyon MDMA taşıyan Freestyle 4 ile elimizde gerçekten inanılmaz ve arkasında bıraktığı tüm dramaya değen bir eser bulunmakta.

Tabiki Feedback’te Late Registration’daki Wake Up Mr. West’e yapılan göndermeleri, Sumeke Rainey’den Kim Kardashian’a sevdiklerine, Ray J’den Taylor Swift’e sevmediklerine adadığı mısraları, The Life of Pablo’yu birkaç tur daha döndürdükten sonra ismi geçen şahsın Escobar mı Picasso mu olduğunu tartışmak, albümün kayıtları sırasında her katkıda bulunan müzisyenin serüvenlerini yazmak isterdim. Şüphesiz, Kanye West’i bir magazin karakteri olarak görenler için müzik dışı gerçekleşen olayların albümün ve şarkıların önüne geçmesi oldukça kolay fakat Kanye’nin müziği, son olarak da bu albüm bu muameleyi hiç hak etmiyor. Çünkü özellikle müzikal açıdan sıklıkla gözden kaçan bir durum var ama neyse ki Kanye bu durumu albümün en kısa ve geyik şarkısında anlaşılması şaşırtıcı kolaylıkta açıklamış: “See I invented Kanye / It wasn’t any Kanyes / And now I look and look around and there’s so many Kanyes.” 2013’te Yeezus’ın çıktığı yazın BBC Radio One’da Zane Lowe’a verdiği röportajda rapçilerin yeni rockstarlar olduğunu söylerken garipsenmişti. Ancak, dediği her şey doğruydu. Drake, The Weeknd, Kendrick Lamar, Future şu an bu noktaya gelebildilerse bunun en büyük sebebi Kanye’nin açtığı yoldur. Çeteler, silahlar, uyuşturucu, pahalı arabalar, gece kulübünde şampanyalar seviyesindeki müziğin günümüzde en çok dinlenen tür haline gelmesinde her albümünde yaptığı yeniliklerin, sadece müzikte değil hayatın her alanında talep ettiklerinin ve ister istemez eşi ve gösterişli hayatı sayesinde hep gündemde olmasının büyük etkisi var.

Gerçek şu ki Kanye tüm kariyerini, özel hayatını, çekirdek ve geniş ailesini kısacası her şeyini bu albüme; The Life of Kanye West’e dökmüş. Yeezy mevsimi geldiği zaman müzik dünyası doğal olarak tek bir noktaya odaklanıyor ve Kanye, ard arda yedinci kez kendisine inananları haklı çıkarıyor. Kendisinden müzik dışındaki konularda irite olanları anlayışla karşılıyorum ancak inkar edilemeyecek bir şey var, o da Kanye’nin günümüzün en büyük müzisyenlerinden biri olduğu. Bir sonraki albümünün çıkaracağı tartışma ve kaos ortamının ardından dinleyeceğimiz bir diğer şaheseri sabırsızlıkla bekleyeceğim, The Life of Pablo’yu büyük bir takdir ve zevkle tükettikten sonra.

 

İNCELEME: HURTS – SURRENDER

Adam Anderson ve Theo Hutchcraft, bundan tam 6 yıl önce Wonderful Life’ı görücüye çıkarttıklarında arkalarına asla bakmayacakları yolculuk başlamak üzereydi. Hurts’ün ‘’duygusal pop müzik’’ olarak tanımlayacağı şarkıları adayla sınırlı kalmayacak ve yavaş yavaş herkesi etkisi altına almaya başlayacaktı.

Happiness (2010)’la gri başlayan serüvenimiz Exile (2013)’ın açtığı simsiyah sayfayla yeni bir boyut kazandı. Derken ikilimiz yine şaşırtmaktan geri kalmadı ve tekrara şiddetle karşı çıkarak Surrender (2015)’la raflardaki yerini geçtiğimiz ay aldı. Üçüncü albümlerinin böyle olabileceğine büyük ihtimalle onlar da ihtimal vermezdi ama Manchester’da karanlık bir odada kaydedilen ilk ikisinin aksine, bu kez her şeyi akışına bıraktılar. İlham onları İsviçre’nin keskin soğuğunda da buldu, Los Angeles’ın hareketli sıcağında da. Geriye kalan, tıpkı albümün de dediği gibi sadece teslim olmayı öğrenmekti.
Albümü açan parça aynı zamanda ona adını veren intro. Oldukça çarpıcı bir koroyla süslenen şarkının ardından itaatkârlığı kabullenmekten başka şansımız kalmıyor. Some Kind of Heaven albümden bizle buluşan ilk tekliydi; Hurts için fazla pop hissi vermesine rağmen dinledikçe kendine çekenlerden oldu.

Onu takiben Why daha da şaşırtmaya geliyor desek yanılmayız. Daft Punk parmağı değmiş gibi hissettirse de aslında altında yatan klasik Hurts formülü: hareketli müzik üstüne kederli sözler.

Nothing Will Be Bigger than Us ise ‘’catchy’’nin gerçek anlamı. Tekli olarak çıkarsa büyük ihtimalle kimsenin dilinden düşmez fakat biz bize kalsak daha iyi gibi. Ardından gelen Rolling Stone o özlediğimiz edebi grubu geri getirerek bize kapkaranlık bir hikâye anlatıyor. İkilinin bizzat şahit olduğu bir cinayet sonucu doğan parça oldukça kaliteli de bir altyapıya sahip.

Albümün ikinci yarısına yaklaşırken klibini izlemeye doyamadığımız Lights başlıyor. Theo’nun ‘’grup için en pozitif çalışma’’ derken hiç de haksız olmadığını kanıtladıktan sonra sıra yine bambaşka bir Hurts’e ışık tutan Slow’a geliyor. Farklı şeyler deneyip başarılı oldukları yegâne şarkılardan. Onu takip eden Kaleidoscope ve en zayıf halka olarak gördüğüm Wings de çizgilerinden farklı bir yerde duran fakat kendini sevdirenlerden. Sona yaklaşırken bizi karşılayan Wish ise sözleriyle o kadar gerçekçi duruyor ki, gerçek deneyimlere dayanıp dayanmadığını merak ediyoruz.

Adam’ın piyanoda, Theo’nun vokalde kalplerimize dokunduğu pişmanlık dolu bir aşk şarkısı. Normal versiyonun kapanışını Perfect Timing ile yapıyoruz. ‘’Yanlış zamanda doğru yerde olmak’’ temalı çok naif bir parça.

Deluxe versiyondaysa bizi en az albümdekiler kadar güzel iki şarkı daha bekliyor. Exile’ın kasvetini omuzlarında taşıyan Weight of the World tema farkı sebebiyle esas albüme girmemiş olsa gerek. Hem sözleri hem melodisiyle oldukça dinlenilesi. Düzenleme aşamasında sözleri kaybolan ve her şeyi sil baştan yapılan Policewoman ise sizi sirenlerin ortasında bırakıyor. Kötü biten ama çok güzel söylenen bu parçanın sonu outro niteliğinde bir bölümle bize veda ediyor.

Surrender, ikilinin şimdiye kadarki kesinlikle en iyimser albümü ama bu demek değil ki sevdiğimiz Hurts değişti. Grup bir eliyle apaçık gökyüzüne uzanmış olsa da bir eli hâlâ karanlık tarafa sıkı sıkıya bağlı. Benliklerini kaybetmiyorlar ama yenilikten de korkmuyorlar. Çünkü Theo’nun da dediği gibi: ‘’Risk yoksa pop müzik nedir ki?’’

 

İNCELEME: GRIMES – ART ANGELS

Beklenti, insan paradigmasının en kritik özelliklerinden birisidir. Çünkü beklemediğiniz anda yaşadıklarınızın etkisi yaşamayı beklediklerinizden duyduğunuz hazzı her daim aşacaktır. Hedeflerimiz, ideallerimiz hatta günlük rutinimizin bizi memnun edip etmediği bile tamamen beklentilerimiz ölçüsünde değerlendirilir. Bu sebepten ötüdür ki çok fazla şeye ulaşabildiğimiz ve karşılaşabileceğimiz her şeye açık olmamızın beklendiği günümüzde, insanın beklentilerinin karşılanması oldukça zor bir olay haline geldi. Ki, açık olmak gerekirse memnun olmamak da beğenmeye göre hayli kolay bir eylem. Fıtratından gelen tüm bu zorluklara rağmen bir şey eğer beklenildiği kapasiteye bir oranda cevap verebiliyorsa burada başarı söz konusudur.

Böylesine derin bir konudan senenin en değişik albümüne geçmek de ilginç olacak açıkçası. Durum şöyle, Grimes 31 Ocak 2012’de Visions’ı yayınladığı günden itibaren hepimizi öyle bir beklenti içerisine soktu ki açıkçası kulağımıza başka bir nota daha girmesine gerek yok, nasıl olsa Grimes’ın bir sonraki eseri bu yüzyıl için müziği kapatacak moduna girmiştik. Tabi bunda yerli – yabancı basının, bekleyişimizin neredeyse 4 yıl sürmesi ve arada Grimes’ın tamamen kaydettiği albümü “çok depresif” olduğu gerekçesiyle silip en baştan başlaması gibi etkenler de var. Ancak, yayınladığı iki güzel single’ın (“Go” ve “Realiti”) ardından elimizde 14 adet Grimes şarkısı olmasından inanılmaz büyük bir mutluluk duyuyorum. Şüphesiz ki, Visions’la birlikte kendisi de elde ettiği ün ve takdirin karşısında bir afallamıştır ama Kanadalı sanatçının yükselen beklentileri karşılamak konusunda başarısız olduğunu söylemek imkansız olur.

Albümü incelemeye başlayacağımız şu noktadan önce gerekli birkaç bilgi aktaralım. Öncelikle, her ne kadar kendisine popüler kültürde önemli bir yer edinmiş olsa da Grimes da müziği de değişik. İkinci olarak, “Art Angels“ın önceki tüm yaptıklarına karşılık bu albümde ilk defa tamamen “Garage Band” formatından ayrılıp gerçek enstrümanlar eşliğinde çağa uygun pop müzik yapma kıstası ile hazırlanmış bir albüm olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Bu nedenle daha önce Grimes dinlemiş herkesin başına gelen “Ama bu hiç Oblivion gibi değil!?” sorunsalını en azından albümü bir iki tur döndürdükten sonraya bırakmak en iyisi. Son olarak, Grimes kendisinden belki bu albümde pop müziğin gelecek 25 yılını belirlemesi beklense de karakterindeki ve müziğindeki absürtlük sebebiyle pop müzik denilen şeye tam benzemeyen şarkılar yapacağı kesin bir müzisyen kardeşimiz. O yüzden ilk iki maddemizi hatırlıyor ve benimsiyoruz.

Orucumuzu kısa ama epik mi epik “laughing and not being normal” ile açıyoruz. Gerilim müziği ritimlerinin ardından opera vokalleri ve piyano giriyor ama kendisine yakışır şekilde ünlü olmanın getirdikleri ve götürdükleri temalı mısralarımız Pokemon referansıyla bitiyor. Girizgahımızı takip eden “California”da Grimes, Pitchfork ve türevlerine neşeli bir nefret mektubu okuyor adeta. Açıkçası, Visions değerlendirmesine yüksek not vermesine rağmen Pitchfork Grimes’ın özellikle kadın indie müzik hayranlarına hitap ettiğini ve kazanmaya hazır olmadığını belirtmişti. Umarım bu şarkıyla birlikte ağızlarının paylarını alırlar. Bu şarkıyı takriben gelen “SCREAM” ile artık Grimes dünyasına kocaman bir hoş geldin diyoruz. Kendi tabiriyle albümdeki en karanlık şarkı ancak Mandarin bilmediğimiz için bunu sözlerden anlamamız zor. Neyse ki Tayvanlı rapçi Aristophanes’in sözleri arasında Grimes, şarkının adının hakkını vererek, bağırıyor ve bizi biraz olsun korkutuyor. Bu şarkı ayrıca Grimes’ın adeta prodüktörlük şarkısı olması açısından da önem taşımakta.

Sırada ise albümün çıkışından birkaç gün önce tanış olma şansına eriştiğimiz “Flesh Without Blood” var. Şarkının yayınlanmasının ardından Twitter’dan bu şarkının bir ayrılık şarkısı olmadığını ve artık aşk üzerine yazmadığını bizlere bildirmişti Grimes. Şarkı ise kendisinin çok takdir ettiği yakın bir arkadaşının kendisini hayal kırıklığına uğratması şeklinde tabir ediliyor. Ancak şarkının ritmi zaten eski albümlerin gitarla çalınmış versiyonu gibi olduğundan “Acaba bu şarkıda Grimes bize ne demeye çalışıyor?” diye düşünmeye vaktimiz olmadan salınıp dans ediyoruz. “Belly of the Beat” ise bence albümün ruhunu çok iyi yansıtan şahane bir şarkı. Müzik yoluyla acıdan, depresyondan kaçışın elektronik bir bando ritmi üzerine dizaynı gibi olan şarkı üç buçuk dakikada ulaştırması gereken her şeyi ulaştırıyor. Bir önceki şarkı albümü ne kadar isabetli özetliyorsa sıradaki “Kill v Maim” de Grimes’ın bir tablosunu çiziyor adeta. John Locke ve Laws of Nature kuramı soslu, protagonistini The Godfather Part 2’de Al Pacino’nun oynadığı Michael Corleone karakterinden ilhamla alıp ancak onu cinsiyet değiştirip uzayda seyahat eden bir vampir olarak tasarlayan (Burası gerçekten sallama değil, tamamen Grimes’ın kendi beyanatı.) ve resmen stadyumlarda bağıra çağıra söylenesi bir şarkı. Grimes’ın da albümdeki favori şarkısı olduğunu belirttiği “Kill v Maim”, soğuk ve tembel kış günlerinde hareket kazandırmasını istediğimiz playlistlerdeki yerini hazır etmiş gibi duruyor. Devamında gelen “Artangels” biraz Michaels Jackson – Black or White gitarını andıran şekilde başlayıp Grimes’ın çok sevdiği Montreal şehrine bir ağıt niteliğinde.

Easily” ise kendisinin de açıkçası benim de albümde en az beğendiğim şarkı. Bollywood esintileri eşliğinde başarısına kanca atmak isteyen insanlara el hareketi misali bir üç dakika olarak özetleyebileceğimiz şarkı fikirde oldukça güzel ancak uygulamada müthiş başarılı olamıyor maalesef. Bir sonraki şarkı “Pin” ise yine kötü sonlanmış bir arkadaşlık adına. Bu şarkıda da Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndaki serseri karakter Puck ile eski arkadaşı arasında bir benzerlik kurmuş Grimes. Hızlandırılmış ve elektronik bir Taylor Swift şarkısı gibi hissettiren bir şarkı olmuş, beğenip beğenmemek tabi ki bize kalmış. “Realiti” ise fazla depresif olduğu için hiç edilen o meşhur albüme ait bir şarkı. Zaten, “Art Angels”ın plak versiyonunda bu şarkı bulunmuyor. Grimes ise bu durumu şarkının önceki evresine ait olduğu ve albüme tamamen hayranlarına teşekkür amaçlı koyduğu şeklinde açıklıyor. Depresif, peri vokalli elektronik müziğin üstadından en iyi yaptığı tarzda kötü eser beklemek saçmayken, bu şarkıyı beğenmemiş olmam imkansız olsa gerek. Ancak, gerçekten albümün aurasına ve temasına uyuşmazlığını kabul etmek de gerekiyor. Grimes’ın ikinci albümü “Halfaxa”da bulunan şarkının ikinci kısmı olan “World Princess Part II” ise biraz kargaşa içinde kalmış ve beş şarkıya yetecek materyali şarkıda boğulmuş. Sırada ise albümün enfeslerinden Janelle Monae destekli “Venus Fly” var. Beyoncé’nin manifestosu “Run the World” biraz korkak ama dehşet yetenekli iki genç kadın tarafından yazılmış da bu şarkı hayata gelmiş hissiyatı uyandırdı bende. Grimes’dan beklenmeyecek kadar gaz ve marşımsı bir eser olmuş, çok da güzel olmuş.

Life in the Vivid Dream” de “Flesh Without Blood” ile aynı videoda bulunan ve Grimes’ın elinden ne kadar ballad çıkabilirse o kadar ballad bir şarkı. Doğal ve toplumsal krizlerin son bulması dileğini yüreklerimizde hissettiriyor. Albümün kapanışını “Butterfly” ile yapıyoruz. Verdiği bir röportajda Grimes, bu şarkının Amazon’da ağaçlar kesilirken çevrede uçan bir kelebek hakkında olduğu bilgisini aktarmıştı bizlere. Yeni tarzıyla Grimes’ı bizlere çok güzel bir şekilde sunan şarkıda aynı zamanda “I will never be your dream girl.” diyerek müzik tarzı ve kullanılan enstrümanlar biraz değişse de o hafif garip ve korkunç yetenekli Claire Boucher’ın hep burada olduğunu giderayak hatırlatıyor.

Sadede gelecek olursak, önce az sayıda olan negatiflikleri bir içimizden atalım. Bu albümden eğer “Artangels”-“World Princess Part II” kısmı atılsaydı büyük ihtimalle aşılması çok zor bir başyapıt ile karşılaşacaktık. Bu “Realiti” ve “Pin” ile biraz artan seviyedeki 5 şarkılık sekme bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken eserin geri kalanına maalesef biraz gölge düşürmüş. Ama geri kalanı sadece harikulade, şahane, mükemmel olmakla kalmıyor; sadece Grimes’ın ellerinden çıkabilecek eserler olduğunu bizlere sürekli anımsatıyor. Özellikle ikisi de iki dakikanın altında olan epikler “laughing and not being normal” ve “Life in the Vivid Dream” kulakta bıraktığı eşsiz şok, “Venus Fly” ve “Kill v Maim”deki alternatif pop marşı havası ve direk Grimes adlı perinin elinden oluşmuş o belirttiğim aralık dışındaki tüm şarkılar gerek albümün gerek de Grimes’ın üzerinde oluşmuş beklentileri karşılamayı başarıyor. Ha, müziğin tanımını değiştirecek 14 şarkı mı? Hayır değil. Ancak, Grimes bir sonraki albümünü çıkarana kadar bu eşi benzeri olmayan deneyimi yaşamanın tek yolu da “Art Angels” dinlemek olacak.

ALBÜM: LANA DEL REY – ULTRAVIOLENCE

Miss America başka albüm yapmayacağım, söyleyeceklerim bu kadar dedikten iki yıl sonra geri döndü. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz; genç kız New York’a taşınır, genç kız uzun süre Walt Whitman okuyup Hudson kenarında şiir yazar, genç kız güzelce ambalajlanıp Miss America haline getirilir. Ailenin iyi çocuğu değildir, geçmişindeki alkol probleminden daddy issue’larına kadar her şeyi onu bugünkü umursamaz, hızlı yaşayıp genç ölme takıntılı genç kadın haline getirmiştir. Bütün bunların önceden ayarlanmış olması, plastik cerrahinin Lizzie Grant’i Lana Del Rey’e dönüştürmesi falan beni pek ilgilendirmiyor. Ben biraz Ultraviolence’tan bahsedeceğim izninizle.

https://youtube.googleapis.com/v/T5xcnjAG8pE&source=uds
Dan Auerbach’le çalışacağını açıkladığında herkesi oldukça şaşırtan Lana Del Rey, West Coast ile bende aynı şok etkisini yaratmamıştı, dürüst olacağım. West Coast, Born To Die’da yaptığı hiçbir şeye benzemiyordu, orası doğru. Belki de Dan Auerbach etkisi çok bariz olduğundan (West Coast ile arka arkaya dinlenecek bir adet Tighten Up ile ne demek istediğim biraz açıklığa kavuşabilir) West Coast beni Ultraviolence konusunda çok da heyecanlandırmamıştı. Albümün tamamını dinleyince ise yanıldığımı kabul ettim. Bariz de olsa Dan Auerbach etkisi ortaya gerçekten hoş bir şey çıkarmıştı.
https://youtube.googleapis.com/v/oKxuiw3iMBE&source=uds
Albümün özellikle ilk kısmı alışık olduğumuz Lana Del Rey’in bu kez ne yapmaya çalıştığını özetliyor. Açılışı yapan Cruel World altyapısıyla insanı kolayca etkisi altına alıyor. Del Rey’in üstünde alıştığımız kırmızı elbise var, ama bu kez kurtarılmaya ihtiyacı yok. “He hit me and it felt like a kiss.” – kendisini “Feminizm? Oh çok sıkıcı.” şeklinde açıklamalar yapmaya iten Ultraviolence’ta böyle diyor Miss America. Sıkça duyulan efektli gitarlar şarkının yarattığı mazoşist-gerçek-aşk havasını gerçeğe yaklaştırıyor. Albümün bana göre en iyisi olan Shades Of Cool ise vokalleriyle ve –bilin bakalım kime ait olan- gitar solosuyla dikkat çekiyor. Şarkının sözlerine dikkat edecek olursanız “Yine mi?” diyebilirsiniz. Sürpriz: Del Rey hala kötü çocuklardan bahsediyor. (yaşları biraz büyük de olabilir tabii.) Brooklyn Baby ise albümdeki en normal aşk hikayesini anlatıyor olabilir. Albümün geri kalanından en farklı şarkısı West Coast, daha önce de belirttiğim gibi aşırı sevdiğim bir şarkı değil ve Lana Del Rey’in söz yazarken belli şeylere bağlı kalma huyunu gösteriyor. Yine de sürekli aynı şeylerden bahsederken bu kadar ilgi çekmek de ayrı bir başarı.

https://youtube.googleapis.com/v/rJABBmAMXnY&source=uds

Albümün bundan sonraki kısmı ne yazık ki ilki kadar etkileyici değil. Sad Girl’de yine Auerbach’in eseri olan gitar oyunlarının etkisi altındayız. Kötü olup olmadığını bilemeyiz Lana ama üzgün olduğunun biz de farkındayız. Her zamanki soruları soran Pretty When You Cry ile birlikte albümün ilk kısmında yaratılan başına ne gelse güçlü duran zarar görmüş kadın imajı zayıflamaya başlıyor, bunun yerine Del Rey kendini yine bırakıyor. Money, Power, Glory’de ise ne olursa olsun kazanç peşindeki birini görüyoruz. Defalarca kendisi de söylüyor zaten; dope and diamonds, that’s all that I want.” Del Rey’in Fucked My Way Up To The Top ile ne yapmaya çalıştığı biraz karışık bir konu; bu şarkıyı kariyerinin özeti olarak gören de var, sırf feministleri ayaklandırmak ve daha çok dikkat çekmek için albüme yerleştirildiğini savunan da. Old Money albümün Born To Die’da bulunanları en çok hatırlatan şarkısı. Ultraviolence ile ilgili yapılan en doğru hamle ise albümün kapanışını üstlenen The Other Woman. Önceden Blue Velvet ile olduğu gibi, Lana Del Rey’in eski şarkılarla arası iyi.

https://youtube.googleapis.com/v/Z0cBa4xXXvE&source=uds
Lana Del Rey’i ya sev ya nefret et kategorisine sokan birçok faktör olduğu doğru. Sevenler sahte ya da gerçekliğiyle değil, tüm davranışlarında sergilediği kırılganlıkla ilgileniyor çoğunlukla. Söylediği şeylerden kendisine zarar verenden vazgeçemeyen, kronik olarak üzgün ve bu depresif ruh haline aşık olan biri olduğu izlenimine varmak çok da zor değil. Kendim de içine dahil olduğum jenerasyonun pek çoğu da böyle değil mi?

Albüm: Arcade Fire – Reflektor

Işık oyunları

Kimilerine göre son on yılın en önemli grubu, kimilerine göre ise Grammy alması mantık hatası olan indie bir topluluk. Oysa onlar sadece Arcade Fire. Kendileriyle tanıştığımızda cenazeye gider gibi giyinmişlerdi, şimdi ise dans ediyorlar.
.
Kalıpları kırmanın günümüzde şart olduğunu savunup sonrasında ise belli grupların belli tarzları olduğu eski günlere özlemini ifade edenleri görmüşsünüzdür. Onlara göre Oasis yalnızca Brit rock çalar, başka bir işe kalkışmazdı. Thin Lizzy rock’n roll ile uğraşır, caz yapmazdı. Çok şanslıyız ki o günler geride kaldı. Gruplar ya da müzisyenler kendilerini belli bir tarzın önderi olma misyonuyla sınırlamıyorlar. Müzik çok hızlı değişiyor. Reflektor, içinde bulunduğumuz ani değişimlerle dolu bu çağın bir tanımı gibi.
.
.
Yazdan gündemimize düşen David Bowie‘li Reflektor, hemen arkasından Haiti usulü graffitilerin dünyaya yayılması derken geldik bugüne. Selvi boylu Win Butler ile al yazmalı Régine bu sefer ne yapmıştı? Indie sahnesinin Grammy’li grubu aniden dans etmeye başlamıştı, olacak iş miydi? Reflektor‘ı ilk dinlediğimizde bu sorular çoğumuzun kafasını kurcalıyordu. Derken Roman Coppola‘nın yönettiği, adına video da kısa film de diyemediğimiz bol konuklu Here Comes The Night Time geldi. We Exist ve Normal Person şarkılarını da böylece dinlemiş olduk. Tüm bunlar olurken Arcade Fire aynı zamanda çeşitli teaser’lar yayınlayarak akıl sağlığımızı tehdit etmeye devam ediyordu. Sabrımızın sonuna yaklaşıyorduk. Albümün en parlak, en oturmuş şarkısı olan Afterlife da yayınlandığında artık hazır olduğumuzu anladık.
.

.
Sonunda Reflektor‘ın tamamına kavuştuğumuzda ise James Murphy‘e müteşekkirdik. Dans vardı, disco işte oradaydı ama kendini sorumsuzca kaybeden kimse yoktu. Varoluşsal sorgulamalarıyla Win Butler yine bizimleydi, göz makyajını biraz abartmıştı o kadar. Alıştığımız ne varsa hala oradaydı; yok olmamıştı, sadece form değiştirmişti.
.
.
Dışarıdan bakıldığında Reflektor, Win Butler ve ailesinin discoya merak sarmasından ibaretmiş gibi gözüküyor olabilir. Herhangi bir Arcade Fire şarkısının asla tek bir boyutu olamayacağını ise şimdiye kadar öğrenmiş olmanız gerekir. Zamanında din bilimleri öğrenimi gören Win Butler‘ın sözlerinde  -her zamanki gibi- “öteki dünya”ya ilişkin kavramlar görüyoruz. Kimileri ilahi konulardan bahsetmeyi ukalalık ya da snobluk olarak algılasa da sürekli aynı sıkıcı ilişkilerden bahsetmediği için bizler kendisine teşekkür ediyoruz. Kalp kırıklığınıza çare olacak ağlak şarkılar arıyorsanız eminiz ki Reflektor‘da bulamayacaksınız. Onun yerine kafanızdaki bütün soruları sizin yerinize soran Afterlife‘ı dinleyebilirsiniz. Ya da rock’n roll sevginiz yerinde duruyor mu diye bakmak için Normal Person dinlemenizi önerebiliriz. Albüme ismini veren Reflektor, hayat görüşünüzü sorgulatacak nadir disco şarkılarından biri. Here Comes The Night Time ise albümün ciddi şeylerden bahsederken bir yandan da iyi hissettirebilen şarkılarından bir diğeri. Efsanevi Billie Jean‘i anımsatan ve farklılıkların varlığından bahseden We Exist de unutulmamalı. Grubun geldiği yeri unutmadığına dair kanıt arayanlar için de Joan of Arc diyelim, gerisini size bırakalım.
.
.

Arcade Fire artık the Suburbs ya da Neon Bible dönemlerinde olduğundan çok farklı, tüm dünyayla beraber biz de bunun farkındayız elbette. Bu farklılık dinleyeni korkutmuyor, müziğe yabancılaştırmıyor. Aksine, çağı belki de en iyi şekilde özetleyen bu grubun evrilme sürecine tanıklık edebildiğimiz için şanslı hissediyoruz.

.

Albüm: Music from Baz Luhrmann’s Film The Great Gatsby

Filmden önce müzikleri vurdu…


The Great Gatsby; Türkçe ismiyle Muhteşem Süleyman, pardon Muhteşem Gatsby ülkemizde gösterime dün girdi. Daha filme gidemedim ama filmin soundtrack albümünü dinleme fırsatım oldu. Albüm, film için yazılmış Florence and The Machine ve The xx‘in yeni şarkılarını içerdiğinden bu fırsatı geri çevirmedim.
.
Albümün yapımcılarından biri Jay-Z olunca, albümde kendisini, karısını ve arkadaşlarını unutmamış Jay-Z. Albümün açılış parçasını da kendisine ayırmış. İnsan biraz misafirperver olur. Yine de filmden parçalarıyla, bol bol bol göndermeleriyle Jay-Z, 100$ Bill ile bu yükün altından kalkmış. Albümün ikinci parçası olarak, Beyoncé ve André 3000 ortaklığında Mark Ronson desteğinde Amy Winehouse’un Back to Black kavırını görüyoruz. Şarkının orjinal sözlerini, şarkının yazıldığı erkek rolüyle tekrar yorumlayan André 3000 kısmıyla başlayan şarkıda, Beyoncé’nin o güçlü imajını düşündüğünüz takdirde Beyoncé kısmına gelince tökezliyorsunuz. Nasıl olurdu da Beyoncé’yi “depresyondayım, unutuldum” psikolojisinde bulurum sorusu akıllarınızı kurcalıyor. Bununla beraber bir remix gözüyle bakıldığı zaman Mark Ronson’un iyi bir iş çıkardığını ve bu müziğe Beyoncé’nin sesinin çok uygun olduğunu düşünüyorum.
.

.
Yaptığı işlerle bir türlü dikkatimi çekemeyen Lana Del Rey; ilk defa azıcık da olsa dikkatimi çekmeyi başardı Young and Beautiful ile, ama bunu da albüm geneline duyduğum sempatiyle açıklayabilirim.
.
Sıra geliyor, U2‘nun Achtung Baby‘si için yapılan kavır projesinde ilk defa ortaya çıkan Jack White‘ın Love is Blindness‘ına. Böylesine başarılı bir kavırın hak ettiği değeri elde edeceği günler bu albümde kullanılmasından sonra daha da yakın gözüküyor. Acaba U2, 1991 yılında bu şarkıyı yazdığı zaman birinin bu şarkıyı alıp çok daha başka boyutlar kazandırabileceği ihtimali hiç düşünüldü mü?
.

.
Filmde konu edilen zamanın müziği cazı ihmal etmek olmaz kontenjanından The Bryan Ferry Orchestra‘yı görüyoruz. Albümde bulunan iki şarkının altında imzaları var. İlk olarak, Beyoncé’yi Beyoncé yapan şarkılardan Crazy in LoveEmeli Sandé‘nin sesinden caz haliyle vücut bulmuş. İkincisi ise orkestranın sahibi Bryan Ferry’nin sesinden Love is the Drug olmuş. Bol trompetli halleriyle, orjinal hallerinin yanı sıra caz hallerinin de kabul görülebilir olmuş.
.
Eskiden tanıdığımız bir insan Gotye‘de bu albümde boş geçilmemiş. Heart’s a Mess ile albümün bir parçası olmuş ki Gotye’nin sadece bir şarkıdan ibaret olmadığını kanıtlamış. Boş geçilmeyen isimlerden biri de tabi ki Kanye West. Jay-Z’nin olduğu her yerde artık gözlerimiz hemen onu arar oldu. Çoğu zamanda arayışlarımız karşılıklı çıkıyor. Albüm için seçilen parça ise No Church In the Wild.
.
Albümün ağır toplarına gelirsek, albüm için yazılan Together ve Over the Love bu sıfatı sonuna kadar hak ediyor. Bu yaz Türkiye’de konser verecek isimlerden The xx ve bu yaz Türkiye’de konser vermesini çok istediğimiz isimlerden Florence and The Machine; sevdiğimiz tarzlarını şarkılara çok güzel aktarmışlar. Albüm için yazılan diğer şarkılar Sia‘dan Kill and Run ve Nero‘dan Into the Past sevenlerini mutlu etmiştir diye düşünüyorum.
.

.
Albümün partileme kısmını ise Black Eyes Peas mirasları Fergie imzalı A Little Party Never Killed Nobody (All We Got) ve Will.i.am imzalı Bang Bang ile doldurmuşlar. Evet, merak etmeyin bu zamanların popüler şarkıların popüler öğelerinden olan “drop“lar için eller korkak alıştırılmamış.
.
Büyük resme geri dönecek olursak, albüm bir bütün olarak şuan ki müzik piyasasının güzel bir örneği de olmuş. Rap’iyle, elektroniğiyle; iğrençliğiyle, güzelliğiyle; alın teriyle, arkadaş ilişkileriyle özet geçilmiş. Albüm için iyi dinlemeler, film için ise iyi seyirler.
.