kim ki o

SALI PAZARI: 12.12.2017

Bir haftayı daha geride bırakırken Avaz Avaz’ın Salı geleneğini bu hafta da sürdürüyoruz. İşte, geçtiğimiz hafta Avaz ahalisi olarak en çok döndürdüğümüz, bir türlü dinlemeden duramadığımız şarkılar…

BURÇAK’IN TEZGAHI

Tamino – Indigo Night

Finallere çalışma çabamız kimilerimiz için yavaş yavaş başladı bile. Bu çabaların en başındayken hala kendimi eve kilitleyip çalışabileceğime inanıyorum, hala kendimi eve kilitleyip çalışmak dışında birçok meseleye kafa yoruyorum. Son zamanlarda bu acı tatlı kafa yormalarıma en çok Tamino yakışıyor. Bu haftanın en yakışanı Indigo Night oldu.

Charlie Cunningham – You Sigh

Spotify hepimize 2017 yılında neler kaçırdığımızı göstermek için birer liste hazırladı, biz de dinleyip gerçekten neler kaçırmışız dedik. Yakalama fırsatını değerlendirip peşini bırakamadığım şarkılardan biri:

The Visual – Lost in Translation

Favorilerin favorileri ve benim favorilerim playlistlerinin kesişim kümesinden daha güzel bir şey olabilir miydi?

EGE’NİN TEZGAHI

Electric Bliss – Dandy

Benim için yılın son dakika gollerinden biri, Londra’da yaşayan müzisyen Bora Dayanıklı’nın Electric Bliss adıyla yaptığı ikinci albüm olan Pearl oldu. Dayanıklı, albümü ev stüdyosunda kaydetmiş ve bütün kayıtlar ve prodüksiyon kendisine ait. Bu açıdan aklıma hemen The War on Drugs’ın bu sene yayımlanan A Deeper Understanding’i geldi. İkisinde de inanýımaz bir bütünlük ve ince işçilik hakim. Dayanıklı, bol distorsiyonlu ve karanlık vokaliyle birlikte rock tarihinde bir yolculuğa çıkarıyor bizi; pek çok dönemden ve post-punk’tan space rock’a kadar bir dolu alt türden izler görmek mümkün. Bu açıdan nostaljik tarafı da yoğun bir iş olmuş. Dayanıklı’nın albüm için ne kadar emek harcadığını her saniyesinde hissedebiliyorsunuz. Kesinlikle kaçırılmamalı.

Charly Bliss – Westermarck

Her aralık olduğu gibi müzik açısından ortam nispeten durulmuşken yıl sonu listelerine bakıp gözden kaçırdıklarıma kulak vermeye çalışıyorum. Charly Bliss’in albümü Guppy, bu aralar sardıklarımdan. Grup 90’ların çiğ power pop/rock sound’unu günümüze taşıyor. Veruca Salt’ın 2017 şubesi demek hiç yanlış olmaz. Apaçık throwback niteliğindeki müziklerini farklı kılansa vokalistleri Eva Hendricks’in bir hayli karakteristik sesi. PC Music vokallerinin yapaylışında ama değil gibi de. Dinleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ceramic TL & Ipek Görgün – Magnitude of Oblivion, Refrain of Pacific Calm

Albümü şu an ilk kez dinliyorum, o yüzden yorum yapmak için erken ama fazlasıyla deneysel, ağır ve yorucu bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Rahatsız ediciliği kasıtlı. Dinledikçe açılacaktır diye tahmin ediyorum. Bir kulak verin bence:

HANDE’NİN TEZGAHI

Mozart’s Sister – Eternally Girl

Grimes’ın kankası Mozart’s Sister’ı keşfetmek için geç kaldım belki de. Yine de 2 haftadır süregelen yoğunlukta yitmeyen tek şey bu şarkının güzelliği oldu.

Kim Ki O – Gülmek Yasaktı

İddia ediyorum, Kim Ki O’nun yeni albümü Zan yerli sahnenin bu sene çıkardığı en iyi işlerden biri.

Morrissey – I Bury The Living

İçi boş müzik yapmak Morrissey’in son birkaç seneki favori hobisi. Yine de bu şarkı ile Moz kalbimi ucundan yakaladı.

Taylor Swift – Delicate

Reputation Spotify’a düştü, mertlik bozuldu.

 

SONİKRAF’TAN DERLEME ALBÜM: A DAY IN THE PARK

Türkiye’nin underground sularından 15 sanatçının yer aldığı bir derleme albüm yayınlayan sonikraf, yeni isimlerden keşfetmek ya da yeni türlere dokunmak için adeta bir fırsat sunuyor.

Türkiye’de underground müziği hedef alan ve bunun üzerine yazan, podcast yayınlayan ve konser haberi veren sonikraf, bir diğer değerli hamle ile underground müziğe olan hürmetini albüm olarak taçlandırıyor. Albüm için söyledikleri ise herkesin kendine göre bir ses, bir tarz veya ritm bulabileceği yönünde. Bandcamp üzerinden de indirebiliyorsunuz A Day In The Park‘ı.

 

RÖPORTAJ: KİM Kİ O


Kim Ki O ile çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik, tek solukta okuyacağınıza eminiz!…

Sıcaklardan bunalmışken Kim Ki O bizi kendimize getirdi, uyuşukluğumuzdan sıyrıldık. Birbiri ardına gelen Kapalı Kapalı Kapalı ve Herkes Evine için çekilmiş videoları da gördükten sonra daha fazla yerimizde duramazdık, röportaj yapmamız lazımdı. Ekin’in fazlaca şirin olan cafe’si Kutu’da gerçekleştirdiğimiz söyleşide aklımıza takılanları, yeni albümlerini, merak ettiklerimizi, müzik piyasasında olan bitenleri ve daha fazlasını keyifle sorduk, keyifle yanıtladılar. Okurken sıkılmayacağınıza ve Kim Ki O ile ilgili merak ettiğiniz pek çok şeyi bulacağınıza eminiz.

Buradan belirtmekte fayda var; Kim Ki O’yu yeni keşfediyorsanız veya hali hazırda müptelasıysanız 26 Eylül’de Arka Oda’da yeni albümlerinin lansman partisi olacak kaçırmayın, gelin hep beraber dinleyelim!

Aybike: Pek çok kez sorulmuş olsa da baştan almak gerekirse, Kim Ki O nasıl kuruldu, bu projenin içinde kendinizi nasıl buldunuz?

Berna Göl: Aslında ben bu soruyu cevaplamaktan korkmaya başladım çünkü dört yıl oldu ve acaba gerçeğini değiştiriyor muyuz, gerçeğinden kopuyor muyuz diye düşünüyorum yanıtlarken. (gülüyoruz) Şu andan bakınca hatırladığımız kısımdan bahsedelim. Çok hızlı, çok spontane oldu -ki zaten her şeyi yapış şeklimiz de öyle; mümkün olduğu kadar olduğu gibi hallediyoruz. Çok heyecanlıyız, çok iyi arkadaşız ve yapacak daha iyi bir şeyimizin olmadığını düşünerek yapıyoruz her zaman.

Ekin Sanaç: Müzik yapıyorduk ikimiz de fakat ciddiye binen bir şeyler değillerdi. Bir gün konuşurken beraber müzik yapalım dedik bu da 2006 yazına denk geliyor. Başladık, iki kişi kalmaya birbirimizi iyi tanıdığımız için karar verdik. Hiçbir şeyi konuşmadan yapabiliyoruz çünkü aynı şeyleri hissediyoruz.

Berna: Yaptığımız işten çok yapış şeklimiz ve yapıyor olma halimizden mutlu olup bunun motivasyonuyla devam etmeye çalışıyoruz.

Burcu: Nasıl oldu, önce konserler vermeye başladınız ardından mı albüm geldi veya önce albüm sonra konserler şeklinde mi ilerlediniz?

Ekin: Önce şarkı yapmaya başladık.

Berna: Hiçbir şeyi planlamadık. Adım adım her şey gelişti. Önce bir şarkı oldu sonra iki arkadaşımız evleniyordu Bant’tan Aylin (Güngör) ve James (Hakan Dedeoğlu) onların düğünlerinde çalmak için, konser vermek için şarkı sayısını dörde çıkardık. Onu yaptıktan bir sonraki adım Peyote oldu, bir sonraki adım şu an olmayan başka bir bar oldu yani adım adım gitti ve birkaç ay sonrasında da elimizde 7-8 parça birikti.

Ekin: Sadece üzerinden dört sene geçmiş olsa da bir grubun şarkı yapınca hemen Peyote’ye çıkması gibi bir durum yoktu o zamanlar, her şey daha yavaş ilerliyordu. İnsanın aklına gelmiyordu sekiz şarkı yaparsak Arka Oda’da çalarız, şurada çalarız diye.

Aybike: Peki en başından itibaren aklınızda olan bir şey miydi kız grubu olmak yoksa bu da mı spontane gelişti?

Ekin: Yok, o çok net konuştuğumuz bir şeydi. Aslında bazı insanlar kızıyor şimdi kız grubu ne diye. (gülüyoruz) Çocukluğumuzdan beri kız gruplarına özeniyoruz.(gülüyorlar) Kim Ki O yokken, daha ortada hiçbir şey yokken “Kız grubu kuralım!” ilk konuşmamızda geçen cümleydi.

Berna: Şu an düşününce bile, geçmişe göre artmış olsa da, müzik yapan kız oranı çok az her yerde. Bunun sadece İstanbul ortamına has bir şey olmadığını biliyorum. Nedense somut bir şey üretmeye gelindiğinde kızların daha geri planda bulunmasına çok üzülüyorum ve galiba bununla ilgili bir durum bizimkisi. Ergenlikten kalan bir sürü şey gidiyor, bazı şeyler de kalıyor ve bunun kalmış olmasının en önemli sebeplerinden biri ciddi politik noktaya taşınabilecek önemde bir şey olması.

Ekin: Evet bizim için öyle. Hakikaten şimdi kız grubu deyince biraz antipatik gelebiliyor ama 96-97 yıllarında çok önemsediğimiz bir kavramdı. T-shirt’lerimiz vardı ve bütün o söylemleriyle bizim çok içinde hissettiğimiz bir şeydi. Dolayısıyla kız kıza bir şey yapmak sadece kızlar toplanalım anlamında değil kesinlikle.

Berna: Onun da aynı şekilde yapılabileceğini kanıtlamak biraz da. Bu da yapılabiliyor duygusu.

Burcu: O zamanki kız gruplarıyla kıyaslandığında yapılan müzikte bir değişiklik görüyor musunuz hissiyat açısından?
Berna: Çok spesifik bir farklılık yok. Genel müzik bulutu nasıl değiştiyse o da öyle değişmiştir muhtemelen.

Ekin: Mesela bizim kişisel olarak dışavurum hoşumuza gidiyor olabilir o anlamda. Felsefesi ve söylediği bir şeyler olması ayrıca hoşumuza gidiyor olabilir, ortak noktası olabilir fakat hiç olmayabilir de. Çünkü Kim Ki O’ya bakınca aslında dişi özellikleri yok bir yandan. Riot Grrrl ve punk gruplarında bariz bir dışavurum var.

Burcu: İki kişi olmanız neler sağlıyor, nasıl hissediyorsunuz?

Berna: Çok büyük bir kolaylık tabii ki öncelikle. Evde çalışabiliyoruz çok rahat bir şekilde. Pratik sebeplerin dışında en önemli faktör ise fikir ve duygu birliğinin çok daha çabuk sağlanıyor olması.

Ekin: Çok yakın olmamızın bu durumda çok fazla etkisi var ama bir üçüncü kişinin yanımızda olmamasıyla da bağlantılı bir şey aslında. Bizim en sevdiğimiz şey kimseye bir şey açıklamıyor oluşumuz. Zaten çok uyuşuyor fikirlerimiz genel olarak.

Aybike: Sahnede iki kişi olmanın dezavantajları var mı? Müziğimizde davul veya gitar gibi üçüncü bir figür olsa iyi olur dediğiniz oluyor mu?

Ekin: Dezavantajları var tabii. 50 kiloluk yükü taşımak zor oluyor. Dört sene oldu bir rodimiz de yok hala. (gülüyoruz) Bunun dışında müzikal anlamda çok netiz, 3.’ye gereksinim duymuyoruz.

Berna: Başka gruplarla da beraber çalıyoruz ve bu esnada bazı artı ve eksi yönleri fark ediyoruz. Kim Ki O ile ilgili yaptığımız tercihler doğrultusunda neredeyse hiç dezavantaj yokmuş gibi geliyor.

Aybike: Canlı performans esnasında dinlediğimiz Kim Ki O ile kayıttan dinlediğimiz Kim Ki O arasında fark var mı peki?
Berna: Hiç fark yok çünkü canlı çalıyoruz ve tamamen konserde yaptığımız şeylerin aynısını yapıyoruz kayıt esnasında.

Ekin: Konser çalar gibi şarkıları yapıyoruz. Her şeyi canlı çaldığımız için dolayısıyla konser hazırlığımız da çok olmuyor. Sürekli şarkıları çalıyoruz bir nevi. Konsere çıktığımızda da insanlara çalıyoruz gibi oluyor. Canlı performans ve kayıt arasındaki fark dinleyicinin cevap vereceği kısım aslında.

Berna: Bir de şöyle bir şey var; konserde sound olarak masanın başındaki insana mahkumsunuz. O tür şeyler dışında temel prensiplerimiz belirttiğimiz gibi.

Ekin: Şunu da belirtmekte fayda var; kayıtlarımızda da cila hiç yok neredeyse. Bunun neticesinde de canlı performans ve kayıt yakın oluyor -ki bu da tercihimiz olduğu için tamamen böyle olan bir durum.

Berna: Tamamen tercih meselesi. Hızlı, net ve direkt olması amacımız. Şarkıyı yaparkenki halimizden şaşmaması.

Burcu: 2009 yazından beri yeni albümle ilgili çalışmalarınız var. Bu süreçten bahseder misiniz?

Ekin: Evet bir senedir konuşulan bir şey ve hakikaten uzun sürüyormuş bir albümün konuşulduğu andan çıkana kadar geçen süre. Biz çok heyecanlıyız şu anda bayağıdır çaldığımız şarkılar. Hollandalı şirket Enfant Terrible’ın, -şirket derken de bir adam kendi başına bir önceki bastığı plağın parasıyla bir sonrakini basıyor- dünyadan sevdiği müzikleri bulduğu ve bastığı tamamen bağımsız bir oluşum. Sınırlı kopya yapıyor ve plak konusunda da çok hassas bir insan. E-mail aracılığı ile ulaştı bize, net bir şeyler yoktu o zamanlar. Kendi yaptığımız cd’leri online dükkanında satmak için istemişti ve biz de göndermiştik.

Berna: İkinci kademe olarak karışık bir cd bastı çok farklı ülkelerden işlerin olduğu fakat genelde post-punk, elektronik hali tavrı olan müzikler. Ortada bir anlaşmazlık ve terslik olmaması da ayrıca albüm sürecini hızlandırdı.

Ekin: Sonra kendisi bize plak basmak istediğini söyledi ve nasıl bir şey yapalım diye sordu. Biz karar verdik o da onayladı ve yine bir anlaşmazlık çıkmadı.

Berna: Sınırlandırmıyor, kural koymuyor bir yandan da inanılmaz ilgili ve hakim bir insan.

Ekin: Bizim kadar hakimdi duruma. Enteresan bir olay oldu ondan da bahsedelim. Plak için altı şarkı olacak diye adama gönderdik ve sonra da hangi şarkıların olacağına birlikte karar veririz dedik. Böyle söyledik ama bizim için şarkı sıralaması netti kafamızda ve yazdık bir kağıda. Adamdan da aynı şarkı sıralamasının mail’i geldi. O kadar çok olasılık vardı ki sıralamayla ilgili ve tamamen aynı sıralamayı göndermesi çok etkiledi bizi, doğru yerdeyiz dedik.

Aybike: Üstelik Türkçe sözleri varken şarkıların böyle bir paralellik yakalanması etkileyici. Özellikle değinmek istediğim bir nokta var; shoegaze, dream pop ve synth pop dinleyen biri olarak Kim Ki O ile ilk tanıştığımda epey heyecanlanmıştım. Neticede bu civarlarda icra edilen müziğin Türkçe sözlerinin olması aşinası olmadığım bir durumdu ve ilk kez karşılaştığım bir şeydi. Siz ne düşünüyorsunuz sözlerin Türkçe olmasıyla ilgili?
Kim Ki O: Yorumun bizi heyecanlandırdı, çok teşekkür ederiz.

Ekin: Biz biraz da kendimizi ittik bu duruma çünkü doğrudan stüdyoya girseydik ve kendimizi bıraksaydık bu sefer İngilizce olacaktı. Daha önceki gruplarımızda da İngilizce’ydi. Zaten Türkçe söz cool olmayan bir şeydi ya özellikle 10 sene öncesini düşünürsek. Şimdi hafif alternatif şeylerde bu algı biraz kırılıyor. Biz deneyelim istedik çünkü bizim de önümüzde bir örnek yoktu. İlk etapta biraz zorlandık ama sonrasında hemen çözüldü kendimize Türkçe söyleme yolu buluca.

Berna: 10 sene önce bir grupta bass ve vokal yapıyordum ve sözleri çok yoğun İngilizce olan bir gruptu. Ve çok sonradan fark ettim; aslında o kadar ciddi bir hafızamız var ki hepimizin hem melodiler hem de sözlerle ilgili olarak. Ezberlemişiz ve kalmış bir yerde. Onların arasından biraz kolaj gibi vokal yapıyormuşum ben ne yaparsam yapayım. Bir noktada hazır bir yerde hazne var ve oradan alıyorsunuz; bu engelleyemediğiniz bir şey. Vokal meselesinde de bu işimize geldi çok daha fazla düşündüğümüz ya da sıfır gibi bir noktadan başladığımız için kendi adımıza. İtici bir kuvvet, motivasyon unsuru ve önümüze koyduğumuz bir hedef oldu. Çok sevindim böyle bir şey söylemene.

Ekin: Ki aslında Türkçe müzik yapalım diye de bir söylemimiz yok, hatta hiç alakası yok. Biz sadece nasıl bir şey çıkacağını çok merak etmiştik ve o yüzden kendimizi zorlamıştık. Çözülme anından sonra da ne kadar rahat bir şey olduğunu fark ettik.

Burcu: Yararı oluyor mu peki yurtdışında dikkat çekmesi açısından?

Ekin: Yurtdışındaki konserlerde herkes çok merak etti ne dediğimizi. Sürekli biz kendimizi sözleri anlatırken bulduk ki burada kendi aramızda dahi konuşmadığımız bir şeydi sözler. Oradaki insanlar çok hakim şu an Kim Ki O şarkı sözlerine çünkü anlamadıkları için çok sordular.

Berna: El yapımı cd’lerimize çok özen gösteriyoruz, her zaman çeviri koyuyoruz ve kendimiz çeviriyoruz. Bunun da güzel bir noktası olduğunu düşünüyoruz, severek yapıyoruz.

Aybike: Yurtdışı demişken, 2006’da kurulmuş bir grup olmanıza rağmen her şey çok hızlı ve zincirleme bir şekilde ilerlemiş sizin için. Jens Lekman’la turneye çıktınız, Pitchfork’tan okuduk haberlerinizi ve en son mayıs ayında da İskandinavya turnesindeydiniz. Epey de ilgi görüyorsunuz. İstanbul dışında bu denli ilgiyle karşılanmak nasıl bir hissiyat uyandırıyor?
Ekin: Şimdi o kadar garip geliyor ki Jens Lekman’la turne çünkü aynı zamanda o bizim ilk yurtdışı deneyimimizdi. Jens Lekman’ın çaldığı yerlerde çaldık, Paradiso’da 700 kişiye konser verdik. Gerçekten sudan çıkmış balık gibiydik. Epey South Park misaliydi durum. Tekrar belirtiyorum çok garip geliyor bütün bunlar çünkü biz içine kapanık bir gruptuk -ki hala da öyleyiz. Bir plak şirketine bile yollamadık cd’mizi, kafası o yönde çalışan bir grup değiliz. Oturup özenerek web sitemizi hazırlıyoruz demin de anlattığımız gibi İngilizce’ye çeviriyoruz ama “Şu plak şirketine de gönderelim.” diye bir kere bile demedik. Öyle olunca da bir beklentiniz olmuyor, heyecan bulutu şeklinde ilerliyor. Şu an bile hala bunu söylerken sesim titriyor çünkü çok tuhaftı Pitchfork’ta görmemiz. Hiçbir şekilde beklentisinde ve planında olmadığımız için şansımız yaver gitti. Bir yandan da buraya gelen gruplara cd’mizi veriyorduk mesela. İsveçli grup Radio Dept.’e cd’mizi vermemiz vasıtasıyla Jens Lekman’la iletişim kurmuş olduk.

Aybike: Türkiye’de underground müzik dinleyicisi olma durumuna değinmek istiyorum. Mesela post-punk, shoegaze veya elektronik tarzında ve tavrında müzikler dinliyorsan bir nevi azınlık oluyorsun, 1-2 dükkan dışında cd’lere erişemiyorsun epey sıkıntılı bir durum söz konusu. Fakat son yıllarda bu gelenek hafif hafif kırılıyor gibi; Arka Oda’da konserler oluyor, Peyote Müzik var artık… İnsanlar kendilerini artık müzikal anlamda daha rahat ifade edebiliyorlar veya ilgilendiğimiz şeylere biraz daha rahat ulaşabiliyoruz. Bütün bunları göz önüne aldığımızda alternatif sahnenin gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Berna: Bana kalırsa, özellikle bir dinleyici olarak, kırılma noktası 2001’de Stereolab’in Babylon’a gelmesi. Stadyum konserinden, Pearl Jam’den çıkması ve başka bir şeye geçmesi bence onunla gerçekleşti. Sonra bir iki sene arayla daha birileri geldi, 2004-2005’te artık iyice rahatlamaya başladı. Onların gelmesi ve herkesin her şeye ulaşabilmesiyle de değişti. O dönemde her şey herkesin elinin altında olmasına rağmen yine bir durgun dönem oldu. Muhtemelen o dönemde bir birikim yaptı herkes dinleme ve hakim olma anlamında ve sonra yavaş yavaş o ürünlere dönüşmeye başladı “Biz de özgün bir şeyler yapabiliyoruz, niye yapamıyoruz ki?” diye herhalde. O yüzden çok sevindirici bence. Şu anda artık bir farkı yok buradaysanız da oradaysanızda. Burada da siteye upload ediyorsunuz albümü, California’da da aynı şey.

Ekin: Şimdi punk burada gerçekten çok yaygın bir şekilde yaşanıyor gibi. Zamanında, 79 yılında bir şey yaşamadığımız için, çok tek tük olarak geçtiği için 90’lar burada, bu harika bir şey. Ama her şeyin olduğu gibi bunun da iyi ve kötü tarafı var. Dinleyici olarak baktığımda biraz bir şeylerin yüzünün bozuluyor olduğunu hissediyorum.

Berna: Çok olması tabii ki değerini azaltıyor.

Ekin: Her şeyin çok çabuk tüketiliyor olması, bir albümle bile o kadar duygusal ilişkiler kurulamıyor olması…

Berna: Bir hafta bir albüm dinlemek çok ekstrem bir şey şu anda. Oysa ki 15 yıl önce üç ay bir kaset dinleniyordu. Mesela ben walkman’de tek kaset geziyordum.

Ekin: Ama sonuçta o da kişinin elinde. kişi nasıl seviyorsa öyle yapabilir.

Berna: Bir de kayıt teknolojisinin aşırı kolaylaştı. Son iki üç senede iyice kolaylaştı. Onun da verdiği bir şey var. Bazen ben bir şeyi dinlerken o kaydın samimiyetini sorgularken bulabiliyorum kendimi. Ne kadar düşünülerek yapıldı ki?

Ekin: Çok iyi müzik varken şu an çok fazla kötü müzik de var. Ve çok kötü müzikler çok meşhurlar falan. Biraz tuhaf yani o açıdan.

Berna: Bir de ana akımla ana akım olmayan şeyler birbirine karıştı.

Ekin: Evet, dev bir havuz var. Bu, konserler anlamında süper bir şey. geçen hafta keşfettiğimiz grup, bir hafta sonra konsere gelebiliyor falan. Zaten bütün gruplar İstanbul’a gelmek için can atıyor. O anlamda da çok şanslı bir konuma geldik bir anda, çünkü hiç gelmediler. Bu tabii ki harika bir şey. aynı zamanda buradaki gruplar da çalabiliyorlar. İşte dev bir havuz var artık.

Berna: Kazan kaynıyor. biraz kişisel olacak ama başka bir şey üzerinden anlatmak gerekirse, 15 yıl önce Converse giyiyorsanız onun kodu çok belliydi, Nirvana dinliyorsunuzdur falan… ama bundan 5-7 sene önce Converse aslında daha çok ana akım insanlarında tercih edeceği bir şey oldu bir anda. müzik de tamamen öyle gibi geliyor bana. Bunun için Radyo Eksen’i düşünebilirsiniz, MTV’yi düşünebilirsiniz; bunların hepsi aynı şeyi karşılıyor. Bu derece her şey karışıyor ve gittikçe karışıyor.

Ekin: Biz ucundan o dönemin onuna yetiştiğimiz için çok genç olmamıza rağmen… Bazen yetişemeyip bunalıma giriyoruz.

Burcu: Bence o açıdan sizinle bizim aramızda da fark var. Biz bence kaçırdık o dönemi.

Aybike: Ben kendimde pay biçiyorum da lisedeyken bile her şey farklıydı. Şunun şurasında 4 yıl önce lisedeydim. O zamanlar bile daha zordu indirmek, internet cafe’ye gidiyordun…

Burcu: Ama yine de her şey elimizin altındaydı.

Berna: Dial up ile ADSL arasında bile ne kadar büyük bir fark oldu.

Aybike: Çok ince bir çizgi var, her şey birbirine girmiş durumda. Bir de herkes her şeyi çok iyi yaptığını düşünüyor.

Ekin: Tabii, herkes her şeye hakim. O kadar hızlı ve ani bir değişim ki mesela daha önce çok sevdiğin bir grubun her şeyini bilirdin; nerede doğmuş, basçısının adı ne, davulcusunun adı ne…

Aybike: Şimdi bir albümün hepsini dinlemek çok büyük bir olay gibi…

Berna: Bende bu durum aksiyete yaratıyor, bünyem kaldıramıyor. Durumun fiziksel bir karşılığı var.

Ekin: Söylenmek gibi olmasın ama zorlanıyoruz.

Burcu: Kim Ki O da Türkiye’de alternatif tarafta duruyor. Bunun zorlukları var mı?
Berna: Alternatif nedir onu tanımlamak lazım.Artık grup politikası ön planda, sound üzerinden değerlendirme yapmak artık çok zor, her şey birbirine karıştığı için. Grubun hangi plak şirketiyle anlaştığı, bir plak şirketiyle anlaşıp anlaşmadığı bile önemli. Bence bu tür şeylerde konuşabiliriz artık neyin alternatif neyin alternatif olmadığını. Burada zaten plak şirketi olarak çok az alternatif olduğu için, şirketle anlaşıyorsanız, haklarınızı satıyorsanız, o başka bir şey. Şu an adını hatırlamıyorum ama bir arkadaşımın arkadaşının grubu var. Bunlar gruplar senelerdir. Bir albüm basılacak, vokal ve gitar olan çocuğun ismine dönüyor adı. Grup aynı, şarkıları hep beraber yapmışlar ama o çocuğun adına çıkıyor albüm. Stratejik olarak bunu tercih ediyorlar. Bu bence bir anda her şeyi kırıyor.

Ekin: Biz onu sound’dan ziyade tavır olarak ele alıyoruz. Müzik dinlerken de olan şey o. Tavır sound kadar önemli. Onun dışında da çok zorluk var. Bizim mesela müzik yapıp da başka bir şey yapmamak gibi bir lüksümüz yok, olmayacak da.

Berna: Beraber turneye çıktığımız gruplarda bizim gibi çalışan hiç kimseye rastlamadık şimdiye kadar. Biz full time işlerimiz, artı ek işler, artı müzik yapıyoruz -ki çevirebilelim kendimizi diye.

Ekin: Bu çok moral bozucu başlı başına çünkü biz bir festivalde ya da Babylon’da çalarken bir derece bir şeyler kazanabiliyoruz.

Berna: O da çok sembolik tabii. Bu mekanların da suçu değil, sistem o şekilde işliyor.

Ekin: Biz müzik yapmayı çok seviyoruz, neden bu bizim yaptığımız şey olmasın ki? Para hesabını yapan insanlar değiliz ama bir yerde insanın sinirini bozmaya başlıyor, 50 kiloyu oradan oraya taşırken. Ama öyle de bir şansımız yok, hiçbir zaman da olmayacak.

Berna: Kim Ki O, neredeyse hala kendini çeviremiyor, hala biz kendi cebimizden bir şeyler yapıyoruz. Kendi hayatımızı geçiyorum şu anda…

Ekin: Yurtdışındaki turnelerde de mesela, onu turne sırasında çıkarmamız lazım. Çok masraflı aslında. Neyse ki bir şekilde çıkardık hep ama biraz can sıkıcı. Şimdi söyleyeceğim çok yanlış anlaşılan şeyler de artık söylemek istiyorum: 2007’de biz ilk cd’leri hazırladığımızda, teker teker kartonetleri kesip falan, 5 lira paraya veriyorduk. O kadar çok insan yadırgadı ki bunu! Alternatif ya müzik, bedava gezmeli ya… Ben bu durumdan çok yoruldum ve sıkıldım artık. Pardon da, sekiz saat sabahlayarak onları yaparak paylaşmak için cebimizden para vererek yaptığımız şeyler yani, müziği geçiyorum. Benim çok ağrıma gidiyor böyle şeyler artık. Müzisyenler hobi olarak mı yapmak zorunda bunu herkes yapıyor diye?

Burcu: Bu kadar uğraştığınız bir şey sizin için çok değerli aslında…

Ekin: Galiba bir sürü şey değersiz aslında. Benim de canımı sıkıyor bu durum. Parası olmayanlara biz hediye de ediyoruz zaten.

Berna: Parası olmayanlar yapmıyor bu muhabbeti zaten çok ilginç bir şekilde. En parası olmayan adamın parasını verip aldığını biliyoruz, çok gördük. Orada insanın tepesi atıyor.

Ekin: Konserlerde de öyle.

Berna: İçeri girerken bilet parası için mesela…

Ekin: Evet, yani konsere gelen zaten arkadaşımız ya da orada 50. kere çıktığımız için onlar arkadaşımız olmuş artık. Adama ağır geliyor ama parasını vermek. Biz çok alıştık buna da acaba doğru bir şey mi bu kadar alışmamız? Zaten sorun çıkarmıyoruz da böyle talepler konusunda bu çok iyi bir şey herhalde.

Burcu: Bu dönemde herkes müziğe çok kolay ulaşabildiği için müzik çok fazla yayıldı ama albüm satışları düştü. Artık olay performanslardan kazanılan parayla bir şeyler oluyor, yanılıyor muyum?
Berna: Evet. Turne onun için çok daha önemli artık. Çok daha fazla ciddi bir sirkülasyon var konserler konusunda her yerde -ki bu çok güzel. Bir de Türkiye dışında çaldığında insan farkı görünce, böyle bir muhabbetin hiçbir yerde olmadığını görünce ayrı yıpranıyor.

Burcu: O “değer” burada kayboldu diyebilir miyiz o zaman?

Berna: Bence olayı bilmiyoruz. Muhtemelen ben de birilerine bunu yaptım, bilemiyorum. Çünkü genel hal o. Ben bunu zaten internetten edinebiliyorum bilinci oluşmuş olsa adam, “Bunlar özel olarak bunu yapmışlar satıyorlar, ha demek ki bir şey var.” diyebilir. İnternette olayı tamamen kafasında tutan birisi zaten bunu yapabilir ama onun da böyle muğlak olduğu bir düşünce şeklinde öbürü de bir karşılık bulamıyor kendine. O aslında durum ama kişisel olarak çok üstüne gelince çok zorlanıyor insan.

Aybike: Merve Kayan ile Zeynep Dadak’ın Herkes Evine ve Kapalı Kapalı Kapalı’ya çektikleri videolarda görsel ve işitsel olarak harikulade bir birliktelik var. Nasıl çekildi klipler?

Berna: Zeynep Dadak’ı önceden tanıyorduk. O da gelip “Sizinle bir şeyler yapmak istiyoruz, benim bir partnerim var.” dedi. Onlar da uzun zamandır Amerika’dalar, Merve orada çalışıyor. Dolayısıyla biraraya gelme olmamıştı, o kadar zamandır olmamasının sebebi o zaten. Biz de ilk başta çok sıcak bakmadık açıkçası. Her şeyi kendimiz yapalım, hiçbir şey kontrolümüzden çıkmasın duygusu içindeyiz. Bu bizim işimiz, bunca zaman böyle gitti, en ufak bir şey yaptığımızda kaçacak ipin ucu gibi geliyor bana. Bütün her şeyiyle bizim olsun istiyoruz. Biz bunu onlara açıkça söylememize rağmen merak etmeyin dediler ve deneme için bir şey yaptılar. Biz Kapalı Kapalı Kapalı’yı gönderdik ve şu anda izlediğiniz klip neredeyse ilk gönderdikleri oydu. Onların elinde bir miktar çekilmiş malzeme vardı.

Ekin: Bir film için iki sene önce çektikleri, kafalarında tam oturmamış bir şey ama Kim Ki O’ya oturmuş.

Berna: Ama duygu, hatta dert olarak çok ortak şey var. Sonuç olarak bir şekilde kışın yaklaşık bir ay içinde sıkça buluşmak suretiyle yaptık. Onların arasındaki ilişki de bizim aramızdaki ilişkiye çok benziyor. O yüzden çok içimize sinerek yaptık.

Ekin: Biz onu gönderdiklerinde donup kaldık, o kadar etkilendik ki şok olduk.

Berna: Ağladık.

Ekin: Evet, ağladık. Yine. (gülüyoruz)

Berna: Demek ki birileri anlıyor bizim ne yapmak istediğimizi. Bu bile yeter ağlamamız için. İşin çok iyi olduğunu söylemek için söylemiyorum, yani iletişebilmek yetti. Onun üzerine beraber çalışmak öyle bir noktaya geldi ki herkes elindeki malzemeyi masaya koydu ve beraber hikayenin montajı neredeyse beraber karar verildi. Aslında bu 15 dakikalık bir film, film mi artık bilmiyorum müzik ya da sessizlikle giden, diyalog olmayan…

Ekin: Filmi de siteye koyacağız yakında. Plağın gelmesini bekliyoruz.

Berna: Kışın aslında bunları yaptıktan sonra bir konser verdik. Onlar görselleri gösterdi biz de üzerine parçalarımızı çaldık.

Ekin: İki parçayı tam kullandık filmde. Onları da kesince direkt klip oldu. Onun dışında birkaç parça daha var ama onlar 30 saniye ya da bir dakika sürüyor filmin içinde. Onlar da kullanılacak daha sonra.

Aybike: Son zamanlarda severek dinlediğiniz, albümünü baştan sona dinleme ihtiyacı duyduğunuz bir grup var mı?

Berna: Moon Duo geliyor benim aklıma. Konseri çok güzeldi.

Ekin: Zaten severek dinliyorduk da konserinde epey gaza geldik.

Berna: Benim için bayağı yeni bir şey -ki zaten yeniymişler de.

Ekin: Wild Nothing var bu aralar sıklıkla dinlediğim.

Berna: Bu soru zor oldu açıkçası.

Burcu: O zaman şöyle sorayım: En son hangi albümü aldınız ya da indirdiniz?

Berna – Ekin: Moon Duo. (gülüyoruz)

Ekin: Ben bir de Les Savy Fav‘in albümünü indirdim en son.

Aybike: İstanbul’un alternatif sahnesinden beğenerek dinledikleriniz var mı?

Berna: İzmir’de var, söyleyebiliyor muyuz? (gülüyoruz)

Aybike: Tabii.

Ekin: Evet, biz İzmir’e ilk kez konsere gittik de. Kim Ki O için 2010’un en heyecan verici öykülerinden biri.

Berna: Grup olarak kimi söyleyebiliriz? Kışın She Past Away’e çok heyecanlanmıştık.

Ekin: Evet, o da hiç böyle bir grup izlemediğimiz için. Hal tavır, makyajlı çıkmaları, saçlar falan o kadar olmuş ki! O da Türkçe bir de. Yoksa çok uzun zamandır olan bir şey yapıyorlar. O çok hoşumuza gitmişti. Berk’in (I Create Soundscapes) yaptığı şeyleri çok seviyoruz zaten.

Burcu: İzmir’de tam olarak ne önemliydi sizin için, onu anlamadım açıkçası.

Ekin: Onu söylemedik, değil mi? (gülüyoruz) F91W kollektifiyle de böylece tanışmış olduk. Zaten In Between, Murat (In Between, Kahverengi Karton Ayı) falan onları zaten eskiden beri tanıyoruz, buraya gelip gitmelerinden. Kahverengi Karton Ayı evde oturup çok fazla dinlediğim bir şey, yabancı grup gibi. (gülüyoruz) Zaten öyle olması lazım, bir şeyi Türk diye sevmek çok itici geliyor bana. Hiç öyle Türk diye kötü bir müziği sevemeyeceğim yani.

Berna: Bunun idrakı bile çok iyiye işaret. Demek ki artık öyle bakmayabiliyoruz. Ben bir de Bant’ın canlı festivali Demonation’ı heyecanla bekliyorum.

Ekin: Bize ilham veren bir şey varsa o da kesinlikle F91W. O kadar iyi hissettik ki kendimizi o insanlarla konuşup dinleşip! Genel olarak bir aidiyet duygusu oldu.

Fotoğraflar için Gözde Güngör‘e çok teşekkürler…