konser

ORADAYDIK: PITCHFORK MUSIC FESTIVAL PARIS

Eğer Kasım ayı başında herhangi bir sebeple Paris’te bulunuyorsanız asla kaçırılmayacak müzik etkinliklerinden bir tanesi Pitchfork Müzik Festivali. 2011 yılından beri Paris’in en büyük konser alanlarından birisi olan Grande Halle de la Villette’te düzenleniyor. Festival alanı şehir merkezinde olduğundan metro ve tramvay ile rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Hangi durakta inmeniz gerektiğinizi karıştırabileceğinizi sanmıyorum, zira tarz giyinmiş insanları takip edince yolu buluyorsunuz. Ya da bol bol İngilizce konuşulduğunu duyuyorsanız da doğru yoldasınız demektir, çünkü yakın olduğu için özellikle İngiltere’den ve dünyanın dört bir yanından insan geliyor festivale. Her ne kadar kullanışlı olmasa da dönüş için de gece otobüsleri var, böylece sonuna kadar festivalin keyfini çıkarabiliyorsunuz. Festival için böyle büyük ve kapalı bir alan seçilmesi çok yerinde bir karar olmuş; malum bilen bilir, Paris’in havası her an bozabilir ve beklenmedik bir yağmur konserlerin keyfini kaçırabilirdi. Tabii soğuk havaya karşı alınabilecek herhangi bir önlem yok, bu yüzden festival alanına girdiğiniz andan itibaren çıkana kadar çılgınlarca dans ederek ısınabilirsiniz; ben öyle yaptım şahsen.

Bu yıl Pitchfork 1-2-3 Kasım tarihlerinde gerçekleşti ve ilk gün saat 17:00 itibariyle kapılar açıldı. Konser salonuna geçmeden önce ziyaretçilerin vakit geçirebileceği yerleri ve yemek/içki alınabilecek standları görüyorsunuz. Vakit geçirilecek yerler derken, oldukça geniş düşünün. Fotoğraf çekilmek, hoplayıp zıplamak falan bir yana saçınızı bile kestirebiliyorsunuz mesela. Tabii bütün bu eğlencelere dalmadan önce hatırlanması gereken önemli bir nokta var. İçeride nakit para kullanılmıyor, bu yüzden cashless standlarına gidip dilediğiniz kadar parayı bilekliğinizdeki ufak karta yükletmeniz gerekiyor. Böylece içeride istediğiniz her şeyi bu kartı okutarak satın alabiliyorsunuz. İçki ve yemek için çeşitli seçenekler mevcut, fiyatlar çok ucuz olmasa da böyle bir festival için normal sanırım. Mesela 25cl Heineken bira 4,5 euro iken bir kadeh şarap 5 euroya satılıyor; yemekler ise 6 euro’dan başlıyor diyebiliriz.

Maria Louceiro // Pitchfork

Nihayet konser salonuna girdiğinizde, dışarıda hava hala aydınlık olsa bile, ışıklandırma ve dekor sayesinde hemen moda girebiliyorsunuz. Dikdörtgen şeklinde devasa bir mekan düşünün, iki ucunda da sahne var. Ortada ve kenarlarda kalan yerler ise yine çeşitli aktivitelere ayrılmış; playground, VIP bar, şarap barı gibi çeşitli alanlar mevcut. İki tane sahne var dedik, bu çok güzel bir şey aslında ama minik bir dezavantajı da var. Öncelikle bir konser bir sahnede başladığında, diğer sahnede soundcheck yapılıyor, sahne hazırlanıyor; dolayısıyla devam eden konser bittiğinde öteki sahneye geçiyorsunuz ve gecenin sonuna kadar top gibi bir sahneden öbürüne sekiyorsunuz. Böylece hiçbir konser aksamamış oluyor ve birkaç istisna dışında programda yazılı olan saatte konser direkt başlıyor. Tabii siz de hiçbir konseri kaçırmamış oluyorsunuz. Dezavantajına gelince, özellikle akşamın ilerleyen saatlerinde mekan o kadar kalabalıklaşıyor ki, eğer bir konserde sahnenin önlerindeyseniz, diğer konserde en arkalara kalıyorsunuz. Bu yüzden stratejik davranıp sevdiğiniz grubu önlerden dinlemek için, önceki grubun son şarkılarını feda etmeyi seçebilirsiniz, ki her ne kadar hiçbir şey kaçırmak istemeseniz de bazen bunu yapmak gerekebiliyor. Nitekim 17:30’dan gece yarısına hatta son gün sabaha kadar devam eden bir festivalden bahsediyoruz; konserler aralıksız sürüyor ve içki/yemek/tuvalet molaları için, kuyrukta beklediğiniz süreleri de katacak olursak, biraz vakti gözden çıkarmanız zorunlu oluyor. Ama merak edilecek bir durum yok, nereye giderseniz gidin müziği hep duyuyorsunuz zaten.

Festivalin ilk günü Miho Hatori konseriyle başladı. Hani ilk konserler genelde çok kalabalık olmaz, çok dikkat çekmez falan ya, ben iyi ki ki gitmişim dedim. Bu nasıl bir sevimlilik, bu nasıl bir enerji! Mükemmel bir başlangıç oldu gerçekten. Sonrasında Cola Boyy konseri vardı, ki bu konser için de aynı şeyi düşündüm. Cola Boyy ismiyle çıkış yapan Matthew Urango özellikle şarkılar arasında engelli bir sanatçı olmak üzerine söylediği farkındalık yaratan şeylerle de kalbimizi çaldı. Akşamın öne çıkan diğer konserleri John Maus ve Etienne Daho oldu. John Maus deneysel, psikedelik soundları ile bizi apayrı bir havaya soktu; The Combine, Outer Space şarkılarını dinlerken farklı bir boyutta gibiydi salon. Sonrasında Etienne Daho çıktı, hiç göstermiyor ama 62 yaşında kendisi! Fransa’da bir hayli seviliyor. Diğer grup üyeleriyle birlikte sahneye siyah deri maske ve deri kıyafetleri ile çıktılar, bu bakımdan fazlasıyla genç bir havaları vardı. Ve günün zirvesini ve kapanışını Mac DeMarco yaptı. Kendi güzel şarkıları dışında Misfits coverlar’ı da yaparak bizleri mutlu etti.

İnanmayacaksınız ama ikinci gün, birinci günden bile güzel geçti. Önce Pablo Boy, Tirzah konserleri vardı ve Dream Wife konseri ile devam etti akşam. Konserin en çok aklımda kalan kısmı şu söz oldu sanırım: “Toplumsal cinsiyet normları sosyal bir yapıdır. Paris, bu normları yıkmaya hazır mısın?” Bu söz sonrasında hep beraber Somebody şarkısını söyledik, gerçekten olağanüstüydü. Ardından Lewis Of Man konseri vardı, Milena Leblanc da dansı ve sesiyle bazı şarkılara eşlik etti. Başta biraz heyecanlandı herhalde hatta canım, bir şarkının sözlerini unuttu. Je pense à toi, Yo Bene albümlerini dinledik çoğunlukla. Daha sonra Kanadalı ikili Chromeo’nun konseri vardı. Sahneye ikiliyi önceleyecek şekilde iki kadın manken bacağı koymuşlardı, Head Over Heels albüm kapağını hatırlatıyordu bu bakımdan. Zaten bu albümden çaldılar bolca, Must’ve Been ve Don’t Sleep şarkılarını da bütün salona söylettiler. Bagarre konserini yemek yerken uzaktan, asma kattan izledim, ve sahnenin önünde olup aşırı eğlenceli görünen pogolara katılamadığım için çok üzüldüm açıkçası. Fakat bunu Blood Orange ve Kaytranada konserlerinde önlerden yer kaparak telafi ettiğimi düşünüyorum. İki konser de aşırı kalabalıktı ve birbirinden büyüleyici geçti. Blood Orange konserinde Dev Hynes’ın kendisi, back vokaller, gitar, bateri, saksafon derken oldukça zengin soundlar vardı. Charcoal Baby, Chewing Gum, You’re Not Good Enough şarkılarını canlı dinlemiş olduk böylece. Sonrasında Kaytranada konserinde Blood Orange ile indiğimiz derin kuyudan çıktık, ve hipnotik dans moduna geçtik. Konser sırasında kullanılan görsellere de ayrıca hayran kaldım, belirteyim.

Matt Lief Anderson // Pitchfork

Festivalin üçüncü ve son günü en uzun süren gün oldu; 17:30’da başladı yine. İlk konserlerde pek enerji yoktu gibi hissettim nedense, özellikle Snail Mail konseri çok yavan geçti. Ama Unknown Mortal Orchestra ile her zamanki ritme dönmüş olduk. Fakat Hunnybee, So Good At Being in Trouble gibi güzel şarkılarının bazılarını sona sakladıkları için sonrasında Bon Iver konserine geçmek bir hayli zor oldu. Önlerde olduğum için diğer sahnenin ne denli kalabalıklaştığını fark etmemişim, bu yüzden ne yazık ki Bon Iver konserini VIP barın asma katından dinlemek zorunda kaldım. Gerçekten öyle bir kalabalığı festivalin başka hiçbir anında görmedim desem abartmış olmam herhalde. Ki değdi de herkesin geldiğine, canlı dinlemek başka oluyormuş. Bon Iver’den sonra DJ set kuruldu ve tekrar dans moduna geçtik. Jeremy Underground, Dj Koze, Peggy Gou, Avalon Emerson DJ kabinine geçti sırayla ve o kadar iyiydi, o kadar çok dans ettim ki saat 3:30 itibariyle tabanlarımda duyduğum sızıdan dolayı sabahı göremeyeceğimi fark ettim. Bu yüzden Pitchfork’a son kez şöyle bir bakıp, seneye tekrar gelmek umuduyla salondan ayrıldım.

Sonuç olarak Pitchfork deneyimim beklediğimden bile iyiydi, ki beklentilerim hali hazırda baya yüksekti aslında. Bu yüzden Pitchfork 2019’u kaçırmayın, ben de orada olacağım!

Sevgiler.

Etkinlikten video ve fotoğraflara Instagram hesabımızdan göz atabilirsiniz.

Yazı için Tuğba Gökduman’a teşekkürler!

 

RÖPORTAJ: THE SOFT MOON

Luis Vasquez post-punk projesi The Soft Moon ile tekrardan Salon İKSV sahnesine çıkmaya hazırlanırken biz de kendisiyle geçen üç senenin ardından tekrardan muhabbet etme fırsatı yakaladık. Yeni albüm Criminal’ı konuşurken İstanbul’dan aldığı zurnanın da akıbetinin peşine düştük. Kendisini tekrardan canlı dinlemek için 1 Kasım‘ı iple çekiyoruz.

Merhaba Luis! Nasılsın, hayat nasıl gidiyor?

Merhaba, her şey oldukça yolunda. Berlin’de sakin bir akşam geçiriyorum.

Yaptığın müziğin türü Ought, Protomartyr ve Savages gibi gruplarla birlikte post-punk olarak adlandırılıyor. Hatta bazı kesimlerin müziğin için “post-punk revival revival” dediğine de tanıklık ettik. Bu terim hakkında sen ne düşünüyorsun? Sınıflandırma amacıyla müzik yazarları ve dinleyiciler bu tarz terimleri kullanmayı çok seviyor. Sence böyle bir kullanım bir müzisyen için kısıtlayıcı olabilir mi?

The Soft Moon projesine ilk başladığımda post-punk müziği canlandırmak bir yana dursun, spesifik olarak herhangi bir şey yaratma amacında bile değildim. Aslında ilk albümüm yayımlanana kadar gazeteciler ve dinleyiciler beni post-punk, dark-wave ve goth tarzlarında müzik icra eden diğer gruplarla karşılaştırmıyorlardı bile. Henüz daha yolun başındayken The Cure ve Depeche Mode’un Violator albümü haricinde bu tarz müzikleri de çok nadir dinliyordum. Müziğim sadece içimde hissettiklerimin bir ürünü.

Bir dinleyici olarak Criminal ‘ın şu ana kadar ortaya koyduğun en kişisel iş olduğunu söyleyebilirim. İçinde saklı kalan düşünceleri, hisleri ve çocukluğunu açıkça ortaya serdiğini görüyoruz. Bu albüm aynı zamanda şu ana kadarki albümlerin arasında en net vokallere yer verdiğin uzunçalar. Aynı zamanda bir önceki albümlerine göre daha agresif bir yapısı olduğunu da bizzat belirtmiştin. Bu bağlamda kayıt süreci için terapi niteliğindeydi diyebilir miyiz? Albüm bittiğinde neler hissettin?

Her albümünki farklı bir şekilde olsa da kayıt süreci benim için her zaman bir terapi niteliğinde. Criminal ile yoğun hislerimi içimden atmam gerekiyordu. Sinirliydim, kendimle barışık değildim, kendimle ilgilenmiyordum ve kapkaranlık bir deliğe sıkışmış gibi hissediyordum. Albümün bitişi kendimi daha huzurlu hissetmeme yardımcı oldu. Omzumdan ağır bir yükün kalktığını hissettim. Criminal yapmam gereken bir albümdü ve şimdi, içimdeki kızgınlığı göğsümden atarak hayatıma devam edebileceğimi hissediyorum.

Albümdeki favori şarkım Young’ın her ne kadar genel çerçevede en iyimser sözlere sahip olsa da albümdeki en kötümser kayıt olduğunu düşündüm. Albümün geneli saf bir agresiflik ve depresyon ile dolu ama en çok Young’ın tüylerimi diken diken ettiğini söyleyebilirim. Birazcık bu şarkından ve nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misin? 

Young büyük ihtimalle şu ana kadar yazdığım en iyimser şarkı. Criminal’ın tamamlanma sürecinde en son ortaya çıkan şarkı oydu. Şarkı, gelecekteki hâlimin bir gün şu anki hâlime bakarak kendime ne kadar da zarar verdiğimi fark edeceğini bilmem ve de değişim teması üzerine kurulu. Her ne kadar şarkı iyimser olsa da yine de karanlık bir yapısı var. Bu da aslında tüm bunların o kadar da kolay olmadığını ve kötü tarafımın her zaman ufak dalgalar ile yüzeye çıktığını gösteriyor.

Turnedeyken müzik yapıyor musun yoksa albüm yazma sürecine girdiğinde kendini her şeyden soyutlamayı mı tercih ediyorsun?

Yoldayken çok nadir yazıyorum. Bunu hiç beceremiyorum ve maalesef albümler arasında çok zaman geçmesine neden oluyor. En zorlandığım kısım ise turne hayatı ile yeni şarkılar yazmak için gereken yaratıcılık süreci arasında geçişler yapmak oluyor. Tam bir akıl karmaşası diyebilirim. Yazma sürecine geçeceğim uzun bir zaman dilimine sahip olmayı ve tüm süreç boyunca o kafada kalmayı tercih ederim.

Criminal sadece birkaç ay önce yayımlandı; ancak yine de yakın zamanda yeni projelerin var mı merak ediyoruz. Hatta ileride bir gün bir film özelinde çalıştığını duymayı da çok isterdik!

Şu anda yan projeler ve yeni albüm için çalışmalarıma devam ediyorum. Şu günlerde tamamen müzik yazmaya odaklıyım. Kariyerimdeki bir sonraki adımın bir film olacağını hissediyorum, kesinlikle yakın gelecekte üzerinde çalışacağım bir şey olacak.

Üç sene önce konuştuğumuzda Türkiye’den bir zurna aldığını söylemiştin. Zurnayı hiç deneme şansın oldu mu? 🙂 Aynı zamanda Türkiye’den severek dinlediğin bir sanatçı var mıdır?

Zurnadan bahsetmen biraz ilginç oldu. Dün gece bir taksideydim ve şoförü bir Türk’tü. Türkiye müziği hakkındaki bilgim onu çok şaşırttı ve arabada küçük bir dinleme partisi yaptık. Ona İstanbul’dan bir zurna aldığımı söyledim. Zurna ile tabii ki birazcık vakit geçirdim. Tek problem şu ki çok sesli bir enstrüman. Bu nedenle de etrafta komşular varken beraber çok fazla vakit geçiremiyoruz.

Daha önce iki kere İstanbul’da bulundun ve birçok insan tekrardan seni canlı görmek için sabırsızlanıyor. (Hatta en son konserini hatırlıyorum, dinleyiciler sahneyi işgal etmişlerdi!) Konser hakkında söylemek istediğin ya da hayranlarına iletmek istediğin bir mesajın var mıdır? İstanbul gezin için herhangi bir plan yaptın mı?

Haha, o geceyi hatırlıyorum. Galiba Youtube’da da görüntüleri var hatta. Bu haftaki konserde de enerjinin aynı olacağını umuyorum. İstanbul’da her zaman harika zaman geçiriyorum. Hiçbir planım yok, spontane olmayı seviyorum.

Vakit ayırdığın için teşekkürler, konser için sabırsızlanıyoruz!

ORADAYIZ: LA LUZ

Havalar soğumaya başlamışken güzel sıcak günleri yad edebileceğimiz bir konser yaklaşıyor. Garage, surf rock ve 60’lar esintileri ile La Luz son dönemlerin yükselen gruplarından biri. 2012’de kurulan Seattle’lı dörtlü ilk uzunçalarları It’s Alive‘ı 2013’te yayımladılar ve birçok müzik platformunda dikkatleri topladılar. Hemen ardından gelen ikinci uzunçalar ile çıtayı daha da yükselterek Ty Segall prodüktörlüğündeki – Hayır, yanlış okumadınız- Weirdo Shrine ile bizleri tanıştırdılar. Şimdi ise geçtiğimiz Mayıs ayında yayımlanan ve Black Keys’den Dan Auerbach prodüktörlüğündeki üçüncü albüm Floating Features kapsamında bu topraklara geliyorlar. Yarın Birlikte Güzel kapsamında Salon IKSV‘de gerçekleşecek konserde sörf etkisi yaratan rüya dolu anlar yaşamayı bekliyoruz. Konsere hazırlık yapanlar da albümü hemen aşağıda bulabilir.

Yarın Salon’dayız!

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

PERFORMANS: POST MALONE & AEROSMITH

Hepimizin Post Malone’un “Smiley” takım elbisesiyle Aerosmith‘e katılıp Toys In The Attic söylemesini görmeye ihtiyacımız varmış. Tabi ki Rockstar ve Dream On’u izledikten sonra. Neyse ki MTV Video Müzik Ödülleri bunu bize sundu da hepimiz artık huzur içinde müzik dinlemeye devam edebiliriz. (Daha fazla yoruma gerek yok. Aradığınızdan çok daha fazlasını bulacağınızdan eminiz.)

PERFORMANS: ARCTIC MONKEYS – FOUR OUT OF FIVE

Arctic Monkeys’in son albümü Tranquility Base Hotel + Casino‘yu daha aşamadık. Hazır yaz mevsimi festivaller mevsimiyken festival festival dolaşıp (youtube üzerinden) canlı performanslarını izliyoruz. Sanırız en iyi performanslardan birini de Fransa’nın Lyon şehrinde düzenlenen Nuits de Fourvière festivalinde bulduk. Four Out of Five‘ı bir de bu şekil izleyin.

SALON İKSV: 2018 GÜZ

Yavaş yavaş yazın sonu gelirken, İstanbul’a dönünce neler yapacağımızı düşünmeye başladık bile! Dünyanın dört bir yanından alternatif müziği İstanbul seyircisiyle buluşturan Salon İKSV, güz programını yayınlayarak bizi bu dertten bir nebze de olsa kurtardı. Bu sonbahar eğlenceli geçecek gibi görünüyor! (daha&helliip;)

5 MUHTEMEL NEDEN: NİCK CAVE KONSERİNE GİTMİYORUM

5 muhtemel neden; yaşadığımız şeylere, başımızdan geçenlere, unutulan kavramlara, dünyada olup biten olaylara kendimizce bir isyanımız. Yaptığımız sorguların, üstünde düşünmeye harcadığımız saatlerin ürünü. Bundan sonra bazı bize sorulan veya sorulmayan; bize düşen ya da düşmeyen konulara 5 muhtemel neden’imizle dahil olacağız.Bu sefer de Nick Cave konserine gitmeyenleri dert edindik. Buyurun;

Bildiğiniz üzere ya da bilmiyorsanız şimdi öğretelim, Nick Cave & The Bad Seeds yarın akşam İstanbul’da Küçükçiftlik Park’ta konser verecek. Konsere gidenlerin başımızın üzerinde yeri olduğu gibi konsere gitmeyenlerin de yeri başımızın üzeri. Yine de Nick Cave bu kadar yakınlara gelmişken konsere gitmeyenlerin de iç dünyalarına bir yolculuk yapmak istedik. Hangi sebepler sizinle Nick Cave arasına giriyor merak ettik ve bunun üzerine uzun uzun düşündük. Bu sebeplerin de en muhtemel 5’ini sizler için topladık. Konsere gitmeyenler bir bakın bakalım nedeninizi burada görebilecek misiniz?

1) Parasız olmak

Nick Cave ile dinleyiciler arasına giren en muhtemel neden tam tahmin ettiğiniz gibi. En ucuz biletin 200 lira olduğunu bilmek bizde de büyük bir üzüntü oluşturuyor. Yine de bir özdeyişimiz ile bu nedeni kapatıyoruz. Borç yiğidin kamçısıdır.

2) Hayatta hiçbir üzülecek nedeni olmamak

Bu nedeni belki Nick Cave sevmemek olarak yazabilirdik ama düşünüyoruz da Nick Cave sevmemek için hayatta üzüntüye yol açacak hiçbir sebebiniz olmaması gerek. Mutluluğunuz her daim sizinle olsun.

3) Nick Cave’in sesini kaybetmiş olmasından korkmak

Yıllarca şarkılarını profesyonel kayıtlardan dinleyen insanlar olarak yaşını başını almış sanatçılar için böyle bir korku oluşturabiliyoruz. 8 Temmuz günü yani dün Rock Werchter’de çekilmiş bir amatör kaydı şöyle bırakalım.

4) İstanbul’da olmamak

Yazın gelişiyle üniversiteler tatil oldu iş yerlerinde ise izinler tatillere dönüştürülmeye başlandı. Bu sebeple İstanbul dışında olmanız, ışınlanmanın daha icat edilmemiş olmasından ötürü konsere katılmamak için geçerli bir neden. Bu arada 2010’ların başı nostaljisi yapmak için Facebook “event” duvarına sanki herkes bu paylaşımı bekliyormuş gibi “şehir dışında olduğumdan ötürü katılamıyorum.” yazabilirsiniz.

5) Siyah takım elbise ve sivri uçlu rugan ayakkabı fobisi

Sanırız konsere katılmamak için en geçerli neden. O gece yer gök siyah takım elbise ve sivri uçlu rugan ayakkabı olacak.

ORADAYIZ: GECE GEZMESİ 2018

İKSV‘nin düzenlediği 25. İstanbul Caz Festivali‘ni başlatmışken Nick Cave, Robert Plant, Melody Gardot gibi ağır toplardan önce Gece Gezmesi için yarın akşam Kadıköy’e geçiyoruz. Club Quartier, All Saints Moda Kilisesi, Moda Kayıkhane, Moda Sahnesi, Baba Sahne, Ağaç Ev Kadıköy, KargArt, Bant Mag. Havuz/BİNA ve zor’a yayılacak bu etkinlikle İstanbul sahnesinin 1 gecelik özetini izleyeceğiz.

28 Haziran akşamı saat 19.30’da başlayıp gece boyu sürecek konserler için Kadıköy’ün altını üstüne getirmeye hazırız. Bütün gecenin programını da şöyle bırakalım.

PAR.IS.TANBUL FESTİVALİ

Paris ve İstanbul‘un ortak paydası İstanbul Fransız Kültür Merkezi, bomontiada işbirliğiyle bomontiada’ya Eyfel Kulesi’nin gölgesini düşürecek. 20 Haziran günü Acid Arab konseriyle başlayacak festival 30 Haziran’a kadar göze, kulağa, akla ve mideye hitap eden etkinlikleriyle devam edecek.

Detaylı programı şöyle bırakalım;

Festival için hazırlanan videoyu da şöyle bırakalım;

RÖPORTAJ: GIRLS IN AIRPORTS

Garanti Caz Yeşili: Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında 30 Nisan’da Salon‘a konuk olacak Girls in Airports ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Dünyanın bir çok köşesinden ilham dolu bir konser öncesi bu muhabbeti okumadan geçmeyin.

Merhaba, nasılsınız?

Her şey yolunda, teşekkürler!

Yakın bir zamanda canlı kayıtlarınızdan oluşan bir albüm yayınladınız, sizi performanslarınızı kaydedip yayınlamaya teşvik eden neydi? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor, turnede olmayı seviyor musunuz?

Tabii, turne çok yoğun bir tecrübe. Sanki hayatın sadece o bir, bir buçuk saatlik performanstan ibaretmiş gibi hissettiriyor. Geri kalan her şey beklemek ve hazırlık yapmak. Bu yüzden turne sırasında kendini geliştiriyor olmak de çok büyük bir artı. Yeni canlı albümümüz de üç günlü bir turneden en sevdiğimiz kayıtların birleşimi gibi. Neredeyse hepsi son konserden.

2009’dan beri birlikte çalıyoruz ve bu 9 yıl boyunca tarzımız çok değişti. Her konserde yeni bir şey yapmaya çalışıyoruz böylece ifade biçimimizdeki değişimler çok organik bir şekilde gelişiyor. Bunu belgelemek istedik.

Danimarka asıllı bir grupsunuz ama müziğinizde Güney Amerika’dan Afrika’ya, çok farklı coğrafyalardan etkiler görmek mümkün. Sizce müziğiniz nasıl böyle bambaşka kültürleri içeren bir füzyon haline geldi?

Hepimiz Afrika’ya seyahat ettik daha önce, özellikle Batı Afrika’ya. Dünyanın her tarafından geleneksel halk müziklerini dinlemeye ve olabildiğince çok yeniliğe açık olmaya çalışıyoruz. Davulcumuz ve perküsyoncumuz geleneksel müzikten gelen davul tekniklerine çok ilgili, bu daha orijinal bir sound yaratmamızda önemli rol oynadı çok kez.

Dediğin gibi müziğimiz gerçekten bir füzyon. Üzerine çok düşünülmüş bir durum değil bu, sadece sonunda kulağa öyle gelen bir şey çıktı. Kopenhag’da yaşıyoruz, nispeten çok kültürlü bir şehir ama hepimiz Danimarka’nın daha tipik, sarışın, güzel arabası/evi/bahçesi olan ve pop müzik dinleyen insanlarının bulunduğu şehirlerde büyüdük. Belki de müziğimiz şimdi Kopenhag’da bulduklarımız ifade etmek için bulduğumuz bir yoldur. Yine de her şeyden önemlisi, yeni şeylere açık olmak ve sana heyecan veren şeyleri keşfetmeye çalışmakla ilgili bir durum.

Son iki yılda bambaşka yerlerde bulunma fırsatınız oldu, en sevdikleriniz hangileriydi?

Hepimizin çocukları olduğu için genelde gittiğimiz şehirlerde vakit geçiremiyoruz artık. Pekin’de birkaç günü sadece şehirde ve civarında takılarak geçirme fırsatımız olmuştu, gerçekten inanılmazdı. Çin Seddi başta olmak üzere bütün turistik yerlere gittik. Ve gecenin bir vakti bile dumpling yiyebileceğin, bir sürü insanla dolu mekanlar bulmak mümkün oluyordu.

New York’ta da çok güzel vakit geçirdik. Çok daha eski bir anı bu. Turneyi tamamen kendi kendimize planlamıştık o yüzden sadece küçük mekanlarda çalacaktık. Gerçek bir kaostu; kiraladığımız enstrümanları çıkacağımız mekana taşıyabilmek için araba kiralamak zorunda kaldık. Sonra Brooklyn’de kalacağımız daireye tekrar aletleri taşıdık ve güvenilir bir yere benzemediği için aletleri sürekli yanımızda taşımak zorunda kaldık. Yine de Manhattan’a doğru köprüden geçerken her şeye değdiğini hissetmiştik.

Daha önce Istanbul’a geldiniz mi? Ziyaretiniz için planlarınız neler?

Bir süre kalıp şehri gezebileceğiz gibi görünüyor. Olabildiğince çok yer görmek istiyoruz, kesinlikle Asya tarafını da Avrupa tarafını da göreceğiz. Davulcularımız birkaç zil almayı planlıyorlar.

İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Konsere nasıl hazırlanalım?

Konser için sabırsızlanıyoruz! Harika dinleyiciler olduğunuza eminiz. Spotify’da bizi en çok dinleyen şehir Kopenhag, Berlin ve Hamburg’dan sonra İstanbul gibi görünüyor, hiç oraya gelip konser vermemiş olmamıza rağmen. Gelip bunun sebebini görebilecek olduğumuz için gerçekten çok heyecanlıyız.

ORADAYIZ: YASEMİN MORİ “ESTRELLA” LANSMAN KONSERİ

Müzik kariyerinin 10. yılını kutlayan Yasemin Mori, 26 Ocak’ta yayınlanan ve bizim pek beğendiğimiz yeni albümü Estrella‘nın ilk konseri için bu akşam Lokalize kapsamında Zorlu PSM Stüdyo‘da olacak. Bir Yasemin Mori konserinin kötü olma ihtimali zaten yok, bir de üstüne albümün yüksek enerjisi ve bunun albümün lansman konseri olacağı gerçeği de binince gece için heyecanlanmamak elde olmuyor. Üstüne üstlük Twitter’da konserin sürprizli olacağını yazan Mori, “acaba Edis ve Eypio, hatta Cem Yılmaz da mı gelecek” diye düşündürdü de bizi bir yandan.

Her halükarda müthiş bir konser bizleri bekliyor ve biz Yasemin Mori‘yi canlı izlemeyi çok çok özleyen Avaz yazarları olarak pek tabii orada olacağız.

Etkinlik sayfası burada.

GELİYOR: MASSIVE ATTACK (VE YOUNG FATHERS)

Geçtiğimiz Cuma günü Zorlu PSM’nin yayınladığı bir teaser, “yoksa Massive Attack mı geliyor?” dedirtmişti. Bugün belli oldu ki evet, gerçekten de geliyor! Massive Attack, 25 Haziran‘da Zorlu PSM‘de olacak. Alt grup olarak da Young Fathers‘ı izleyeceğiz. Biletler 15 Mart‘ta satışta.

Grubu en son Haziran 2014’te gerçekleşen %100 Fest’te izlemiştik.

2017: TÜRKİYE’DE RAP MÜZİK

Neden Değerli?:  Bir zamanlar arama motorlarına “Türkiye rap” diye yazıldığında karşımıza çıkan tablo TV8 yarışması olsa da, su sıralar “underground” için işler pek tadında ilerliyor. Bu ilerlemenin başlangıcını RedBull bu “underground” isimlere destek vererek yaptı ve devamı başka birçok koldan hızlı bir şekilde geldi. Artık çok sevdiğimiz, takip ettiğimiz ve hatta yıllardır bahsettiğimiz halde ismini gördüğümüz yerlerin sayısı bir elin parmağını geçmediği için üzüldüğümüz isimler ikinci evimiz dediğimiz yerlerde sahne almaya, çok daha profesyonel bir duruşla turlamaya, röportajlar vermeye ve hatta yurt dışına açılmaya başladı.

Bu janranın dinleyicisinin artması ve kendi küçük komünitelerinin dışına taşabilmeleriyle Hiphop is Back, Rap Mahal gibi turneler de büyük kitleler toplayabilmeye başladı bu sene. Doğru afiş, doğru tanıtım, doğru kadro ile herkesin dikkatini çeken müzik türü 2017’de ister istemez rap oldu.

Tabii ki seyirci kitlesindeki bu büyüme bir anda olmadı. Müzikte yakalanan kalite, dinleyici desteğini beraberinde getirdi ve 2017’de 3 kişiden 2’sinin ezbere bildiği Ezhel albümü Müptezhel ile hayatında en son 12 yaşında Türkçe rap dinlemiş olan insanlar bile yakalandı bu akıma.

Zira bu sene rap müzik için bereketli de geçti: Ceza ve Ayben albüm yayınladı. DJ Artz albümü king size oldu. Da Poet, Beat Tape 2 ile benim en çok dinlediğim 2017 çıkışlı şarkılar arasında yerini aldı. Ağaçkakan‘ın tarzını çok net ortaya koyduğu A Nakşvit ve albümün salondaki herkesi hipnotize eden Babylon lansmanı da bu senenin unutulmazlarından oldu.

No:1, Radansa, Gazapizm, Hayki (compilation), Sayedar gibi daha saymak istediğimiz birçok isim var ancak derin sulardan uzak durup, takibinde en ön sırada bekleştiğimiz isimlerle bu seneyi toparlıyorum. (Siz de bu sene bu janradan dinlediğiniz isimleri paylaşmak isterseniz yorum kısmımız hemen aşağıda.)

 

Neyi Değiştirdi?:

  • Basit olarak, Türkçe rap müziğe olan bakış açısı değişti. Aslında rap müziğin tek tarz beat ile var olmadığı daha da gün yüzüne çıktı. Rap müzik konserleri “ergen tayfa” diye betimledikleri kitleden daha geniş topluluklulara açıldı (ve biletler tükendi).
  • Janraların işbirliği her zaman dikkat çekici oldu ve fakat bu noktada Nihil Piraye/Kamufle/Ezhel çalışması ilerleyen tabloda tam vaktinde yerini aldı. Ağaçkakan’ın Kutay Soyocak (Jakuzi) ile çalışması “Herr Neyse” bir diğer akılda yer tutup loop’a doymayan işbirliği oldu.
  • “Ya bu da şarkı mı?” sığ eleştirilerinden ziyade gerçekten üzerine konuşulan, tartışılan bir tür oldu bu sene Türkçe Rap.
  • Diziler de reklamlar da bu yükselişten payını aldı.

2018’de Ne Alemde?:

  • 2017’ye son vuruşu “Schengen yoook, Karaköy’e sen gel Angela Merkel” diyerek Xir yaptı gibi görünüyor, bunun devamının geleceği ayak seslerinden belli .
  • Bir yandan Türkiye çapında devam eden “Rap Mahal” isimli turne ile konserler kaldığı yerden devam edecek gibi görünüyor.
  • Yeni videolara dair beklentilerimiz var zira motivasyonumuzu yüksek tutan önemli bir dinamik olarak görüyorum.
  • Alternatif olanın alternatif kalmasına olan inancımı da 2018’de korumak istiyorum.

 

SALON İKSV: 2018

Geçtiğimiz sezon bizi konsere doyuran Salon İKSV, 2018’de de ajandalarımızı tıka basa doldurmaya geliyor. Daha önce açıklanan Wild Beasts ve King Gizzard & The Lizard Wizard gibi isimlerin yanı sıra bugün King Krule, Khruangbin ve Angel Olsen da dahil pek çok yeni ismi duyurdu Salon. Evet, King Krule! Önümüzdeki aylarda bizi hangi isimler bekliyor, en çok ilgimizi çekenleri bir derledik. Biletlerin 12 Aralık’ta satışa çıkacağını da söylemiş olalım. (daha&helliip;)