mix festival

RÖPORTAJ: TENDER

James Cullen ve Dan Cobb’un elektronik ve R&B harmanlı bedroom-pop projesi Tender, geçtiğimiz Mayıs ayında büyük övgüler alan Zorlu PSM Caz Festivali konserinden sonra arayı çok açmadan tekrar İstanbul’da. 17 Kasım Cumartesi günü MIX Festival kapsamında bu sefer Studio yerine Turkcell Sahnesi’nde izleyeceğimiz ikiliyle grubun kuruluşunu, Ocak ayında çıkacak yeni albümlerinin organik sound’unu, Kevin Parker hayranlıklarını ve bizi bekleyen konseri konuştuk. Üstelik konsere dair önemli bir sürprizin haberini de verdiler. Buyurun bu güzel sohbete:

Merhaba! Öncelikle nasılsınız, her şey yolunda mı?

Gayet iyiyiz, teşekkürler! Tekrar yollara düşüp dinleyicilerle buluşmayı ve özellikle de yeni şarkılarımızı çalmayı iple çekiyoruz.

Grubun kuruluş hikayesini bir de sizden dinlemeyi çok isteriz. İkiniz halihazırda yakın arkadaştınız, beraber müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

İki yıl arayla olsa da ikimiz de aynı okulda okuduk ve birkaç ortak arkadaşımız vardı. Okulda müzikle ilgilenen çok fazla insan yoktu; hal böyle olunca kaynaşmamız kaçınılmaz oldu. Birkaç yıl önce ikimiz beraber müzik yapmaya başladık ve bir indie grubu kurup dört arkadaşımızı daha çağırdık, fakat ne yazık ki aradan bir süre geçtikten sonra grupta eski yaratıcılığımızı yitirmeye ve istediklerimizi yapamamaya başladığımızı fark ettik. Bir gün sırf zaman geçirmek için gitarların yanı sıra elektronik seslerle de bir şeyler denemeye başladık ve Legion isimli şarkımız ortaya çıktı. Yaptığımız iş bizi çok heyecanlandırdığı için bu tür seslerle oynamaya, müzik yapmaya devam ettik. Legion’dan iki gün sonra da Armour şarkısını yapıp Soundcloud’a yükledik. Şarkı bir sonraki gün Reddit’in ana sayfasına düştü. Ondan sonra da devamı geldi zaten.

Albüm yayınlamadan önce pek çok EP ve single yayınladınız. Albüm süreci sizin için zor mu geçti yoksa sadece doğru anı mı bekliyordunuz?

Doğru anı bekliyorduk. Plak şirketimizle albüm için anlaştıktan sonra kısa sürede bir sürü demo kaydettik, ama sık aralıklarla yeni şarkılar yayınlamak da istiyorduk. Plak şirketimizle konuşunca önce üçüncü bir EP yayınlayıp ardından ilk albüm için yeni sesler üretmek üzere çalışmalara başlamak için anlaştık.

Günümüzde özellikle Bandcamp ve Spotify üzerinden çok fazla bağımsız “yatak odası pop” sanatçı ve gruplarının ünlendiğine tanık oluyoruz. İnternette yeni müzisyenleri keşfetmenin giderek kolaylaşmasının etkisiyle doğan yeni bir alt tür hatta bu bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Müzik teknolojilerinin gelişmesi ve genç müzisyenler için ucuz ekipmanlar bulmanın kolaylaşmasıyla da birebir bağlantılı. Prova için devamlı stüdyoya girmek de bir süre sonra çok pahalıya patlayabiliyor. Bunun yanı sıra evde müzik yapmanın çok daha samimi bir tarafı da var. Bir şarkıyı yazıp birkaç hafta sonra kaydetmek yerine aynı anda hem yazıp hem de kaydedebiliyorsunuz. Sanatçı için de daha tatmin edici bu. Aklınıza gelen fikri müziğe döküp aynı gün internette bir eser olarak yayınlayabiliyorsunuz.

İkinci albümünüz Fear of Falling Asleep, önümüzdeki ocak ayında yayınlanacak. Albümden çıkan ilk single’lara bakarsak bu ilkine göre daha aydınlık, daha sıcak ve daha çok sesli bir albüm olacak gibi. Bize albüm sürecinden ve ilk albüm Modern Addiction’dan hangi noktada farklılaştığından bahsedebilir misiniz?

Bu albümün ilkine göre kesinlikle daha aydınlık bir tarafı var, fakat karanlık unsurlar de yine yok değil. Enstrüman açısından ilkine göre daha organik; çok daha doğal davul ve gitar sesleri mevcut ki bu açıdan indie sound’una daha yakın bir albüm aslında. İlk albüm daha elektronikti. Bu albüm daha saykodelik ve yine ilkine göre vintage sesler daha ağırlıklı.

İkili olarak favori müzisyenlerinizi merak ediyoruz. Kimleri çok ilham verici buluyorsunuz?

İkimiz de Bon Iver hayranıyız. Grubu geçen sene Londra’da izledik ve resmen aklımızı başımızdan aldılar. Kevin Parker’ı da yıllardır hayranlıkla takip ediyoruz, her fırsatta da dile getiriyoruz bunu. Özellikle The Beatles’ın müziğinde duyduğumuz o 60’lar ve 70’ler sound’unu müthiş bir yetenekle modernleştiriyor Kevin Parker. The National’ı da çok seviyoruz. Sahnede inanılmaz iyiler ve özellikle de vokallerle yakaladıkları o karanlık estetiğe hayran olmamak elde değil.

Zorlu PSM Caz Festivali için birkaç ay önce de İstanbul’a gelmiştiniz. Konser sizin için nasıl geçmişti, hatırladığınız detaylar var mı?

İstanbul’daki ilk konserimizdi ve doğrusu bu kadar çok insanın şarkılarımıza eşlik edeceğini beklemiyorduk. Harika bir konserdi. Şimdiye kadarki en iyi konserlerimizden biriydi diyebiliriz ve tekrar çalmak için sabırsızlanıyoruz.

Bu sefer sizi çok daha büyük bir sahnede izleyeceğiz. Son olarak konser hakkında ve buradaki sevenlerinize söylemek istedikleriniz varsa alalım sizden.

Önceki gelişimizde ana sahneyi görme imkanımız olmuştu, gerçekten çok etkileyiciydi. Fazlasıyla iyi tasarlanmış bir sahne ve bizim şu ana dek kapalı alanda vereceğimiz en büyük konser olacak bu. Sosyal medyada tanık olduğumuz kadarıyla Türkiye’de büyük ve sadık bir kitlemiz var, bu bizi inanılmaz mutlu ediyor. İkinci albümümüzden şarkıları canlı olarak ilk defa onlar duyacaklar!

RÖPORTAJ: CAVA GRANDE

Portecho ile hem İstanbul müzik camiasına hem de kalplerimize hızlı bir giriş yapan ikiliden Tan Tunçağ ile son projesi Cava Grande üzerine konuştuk. Projenin ortaya çıkışını, ilk albüm Worm Universe‘i, bilgisayar oyunlarının sanat eseri olarak sayılıp sayılamayacağını ve bu sıralar neleri dinlediğini kendisinden dinledik. Cuma günü MIX Festival için Zorlu PSM’ye doğru yola çıkmadan önce mutlaka okuyun ve kendisini izlemeyi ihmal etmeyin.

Merhabalar. Öncelikle nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?

Gayet iyi, heyecanlı ve yoğun. Bu ara Cava Grande’nin Mix Festival’daki performansı için yaptığımız provalar devam ediyor.

Uzun zamandır bilgisayar oyunları tasarımıyla ilgilendiğini biliyoruz. Bu ilgi üzerine kurgulanmış bir müzik projesi olarak görüyoruz Cava Grande’yi. Projeyi bir de senden dinlemek isteriz. Bize biraz Cava Grande’nin ortaya çıkışından ve nasıl geliştiğinden bahseder misin?

2012’den beri görsel tasarım ve interaktif medya üzerine yoğunlaşmıştım zaten. Bilgisayar oyunları bunun biraz kaçınılmaz devamı olarak geldi. Öte yandan bilgisayar oyunları üretme fikri benim için daha da eskiye dayanıyor. 2005’de Portecho daha başlamadan önce Deniz Cuylan’la ilk bir araya gelme sebebimiz bir bilgisayar oyunu üretmekti. Üstelik bununla ilgili ciddi bir çalışma da yapmıştık o zaman. Sonra Portecho hayatımıza girdiği zaman bu projeden vazgeçmiştik.

İlk Cava Grande parçalarını ortaya çıkarmam ise 2010 civarı. O dönem bir bilim kurgu filmi senaryosu yazmaya çalışıyordum ve filme soundtrack olabilecek bir kaç parça yapmıştım. Sonrasında uzun bir süre bu tarz müziğe dönmedim. Bunu bir solo proje olarak tekrar ele almam ise 2 sene öncesine dayanıyor. İlk başta Cava Grande’yi içinde ritim elementleri barındırmayan daha ambient bir proje olarak hayal ediyordum ama sonradan bu fikirden vazgeçtim ve biraz da özümde olan “romantik dans müziği” eksenine geri döndüm. Müziğin şimdiki hali çok daha hareketli ve seyirciyi dans ettirmeye yönelik bir çerçevede.

Dinleyici olarak Cava Grande projesini Portecho’nun müziğine göre daha da elektronik ve synth ağırlıklı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Peki, sanatçı olarak senin için bu iki farklı projedeki süreç birbirinden nasıl ayrılıyor?

Cava Grande benim için en baştan beri synth’lerle yapılmış modern kompozisyonlardı. Şimdiki hali daha dans ettirmeye yönelik olsa bile müziğin çıkış yolu değişmedi. Cava Grande’de klüp müziğindeki groove bazlı alt yapıdan ziyade daha kompozisyon ağırlıklı bir alt yapı var.

Portecho’dan ayrılan en önemli özelliği sanırım müzik yapma yöntemi aslında. Her ne kadar Portecho’nın tarzı elektronik dans müziği kategorisinde olsa da aslında müzik yazma sürecimiz “akustik” olarak başlıyordu. Deniz’in bulduğu bir gitar riff’i ya da melodisi üzerine ben de bas gitar çalıp bir kaç vokal melodisi buluyordum genelde. İşin synth ve ritim kısmı sonra geliyordu. Portecho’nun sound’unun kendine mahsusluğu biraz da bundan kaynaklanıyor aslında.

Cava Grande’de ise durum biraz daha farklı. Müzik enstrümental olduğu için, her şeyden önce içime sinen bir armoni yapısı bulmaya çalışıyorum. Diğer elementler sonra geliyor.

Bu sene mayıs ayında Cava Grande olarak ilk albümün Worm Universe’i çıkardın. Nasıl tepkiler aldın bu ilk albüm için? Bir albüm çıkarmak bu projen için aklında hep var mıydı?

Cava Grande’yi çıkarmak aklımda hep yoktu aslında.  Hatta bir süredir müzikten kopmuştum genel olarak. 2016’da Beşiktaş’taki terör saldırısında illüstratör arkadaşımız İsmail Koç’u kaybetmek beni biraz tekrar müziğe dönmeye itti. Sadece çalışarak hayatımın biraz boş geçtiğini düşünmeye başladım. Cava Grande’nin görsellerini yapan eşim Miray Kurtuluş’un da cesaretlendirmesiyle bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim ve 2018 Mayıs’ında Worm Universe’ü kendi plak şirketim Santima Records’dan piyasaya çıkardım.

Albümün, hem yaz öncesi, hem de o ara ön göremediğim kritik bir seçim süreci sırasında çıkmış olması, her ne kadar pozitif olsa da ilginin biraz zayıf olmasına yol açtı.

Asıl tepkileri yeni yeni almaya başladım kesinlikle. Projeye Gevende’nin trompetçisi olarak tanıdığımız Serkan Emre Çiftçi’nin katılımı, hem müziğe daha kendine mahsus bir renk kattı hem de bu ilginin artmasına sebep oldu.  Şimdi ise ilk defa Mix Festival’da gruba 123’den tanıdığımız Berke Can Özcan davul ve perküsyonda eşlik edecek. Bundan sonraki sürecin daha da renkli ve heyecan verici geçeceğini ön görüyorum. Bundan sonraki planım Mart ayında bir EP çıkarmak.

Bilgisayar oyunlarını da sanat eseri olarak ele alabilir miyiz? Müzikle oyunları bir araya getiren biri olarak, sen bu konu hakkında nasıl düşünüyorsun?

Oyunları sanat eseri olarak ele alabileceğimiz bir dönemdeyiz kesinlikle. Bu aslında uzun bir süredir giden de bir tartışma. Şu anda sanatsal anlamda oyun sektörünün geldiği nokta “Atari salonlarında” jetonla oynadığımız “Space Invaders” dan çok uzak bir yerde. Artık bugün oyun üretimini bir kendini ifade şekli olarak da düşünebiliriz. Bunu özellikle küçük ekipler tarafından üretilmiş “indie” oyunlarının bazılarında çok net görebiliyoruz.

Mesela ben müzikten ilham alarak oyun yapmayı tercih ettim. Cava Grande’nin “Sentinel” adlı parçasına bir klip yapmak istiyordum, onun yerine bir oyun yaptım. Oyun parçayla aynı uzunlukta, 5-6 dakikada bitiyor ama farklı sonları var ve baştan oynayabiliyorsunuz. Daha sonra “A Fine Mess” adlı ilk ticari oyunumu yaptım ve Steam platformu üzerinden piyasaya çıkardım. “A Fine Mess”, hem oyun eleştirmenleri hem de oyuncular tarafından hep çok iyi eleştiriler aldı, bu da beni çok motive etti. Burada Cava Grande’nin “A Fine Mess” parçasının hissiden yola çıkarak oyunun senaryosunu yazdım ve parçayı da oyunun önemli bir elementi olarak kullandım. Ortaya alıştığımız tarzdaki oyunlardan farklı, daha şiirsel bir yapısı olan, gizli anlamları olan, kendini açıklama endişesi duymayan daha sürreal bir oyun çıktı. Amacım oyun için müzik değil, müzik için oyun yapılabileceğini de ortaya koymaktı biraz.

Son olarak da sen bu aralar kimleri dinliyorsun? “Mutlaka keşfetmelisiniz” dediğin bir albüm var mıdır?

Bu aralar Max Cooper’ın “One Hundered Billion Sparks” albümünü dinliyorum en çok. Öte yandan keşfedilecek çok şey olduğu için kendi seçkim olan bir Spotify playlisti yapmaya karar verdim.  Daha çok yeni müziklere yer verdiğim “Mera’s Dream” adlı bu playlist’de özellikle elektronik müzikte son yıllarda çıkan en iyi parçalara ulaşabilirsiniz:

Mera’s Dream:

RÖPORTAJ: ELECTRO DELUXE

Electro Deluxe “caz grubu” denince aklınıza gelen ilk örneklerden bambaşka bir grup. Hip-hop’tan funk’a, alternatif rock’tan pop’a uzanan, apayrı müzik türlerinden beslenen sounduyla hemen herkesin Electro Deluxe’ta sevebileceği bir element bulması mümkün. Fransa kökenli grubun etkilendiği ve benzediği gruplar da, hayranlarının yayıldığı coğrafya da asıl merkezlerinin çok ötesine taşıyor. 15 yılı aşkın süredir birlikte olan grup, son 9 senedir de James Copley’nin vokalleriyle birlikte tamamlanmış bir şekilde üretmeye devam ediyor. Daha önceki İstanbul performanslarının başarısından ötürü MIX Festival’de sahne alacak olmasına özellikle heyecanlıydık ve bu vesileyle James ile konuşma fırsatı bulduk. 2016’da çıkan son albümleri “Circles”,  sahne performansları, İstanbul, grubun yeni projeleri ve daha bir sürü şey üzerine yaptığımız keyifli sohbet hemen aşağıda. Kendisinin sahnede olduğu kadar normal hayatta da eğlenceli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, röportajı okuduktan sonra da konsere gitme isteğinize karşı koyamayacağınızı garanti edebiliyor gibiyim. Buyurun:

Nasılsınız, turne ve onun dışındaki hayatınız nasıl gidiyor?
Her şey çok yolunda gidiyor, bir yıldır turnedeyiz ve son birkaç aydır biraz daha rahat bir programımız var. Bizim için harika geçen bir yılı İstanbul’da bitireceğiz.

Son albümünüz “Circles” yayınlanalı bir yıldan fazla oluyor, aldığınız geri dönüşler nasıldı, sonuçtan memnun musunuz?
Albüm bizce çok iyi geri dönüş alıyor. Her albümde daha da çok insana ulaşabiliyor olmak bizim için çok önemli. Grammy’nin Fransa’daki eş değeri olan “Les Victoires du Jazz”in “Senenin Müzik Grubu” ödülünü aldık. Oldukça gururluyuz.

Albümü yaratma süreciniz nasıldı?
Çok uzun bir süreçti. Beşimizin toplanıp ortada olan bir proje taslağı üzerinden ilerlemesi şeklinde gelişti, bazen birimizin düşündüğü bir şarkı ya da hazırladığı bir demo gibi. Bu şekilde birimiz şarkı için temeli sağladı ve her şeyi hep birlikte onun üzerine inşa ettik. İlk kez köklü ve büyük bir stüdyoda aldık kayıtlarımızı, kendi kısımlarımızı ayrı ayrı kaydetmek yerine bütün kayıtları hep beraber aldık. Sahnede yaptığımıza benzer bir süreç oldu. Birlikte çalmak ve fikirlerimizi paylaşmak harika bir deneyimdi. Sonrasında kayıt üzerinde çok fazla edit yapmamıza gerek kalmadı. Sonuçtan ve kayıtla birlikte oluşan dinamikten çok memnunuz.

Özellikle canlı performanslarınız çok beğeniliyor, sahnede çok eğleniyormuş gibi görünüyorsunuz her seferinde. Sahnede olmak, dinleyicilerinizle bu kadar yakın iletişimde olmak sizin için nasıl bir his?
Bu işi yapmamızın asıl sebebi aslında. Müzik yapmanın en heyecan verici kısmı ürettiğin şeyi alıp birine sunuyor olmak, karşındakinin vermek istediğin hissi alıp almayacağı ya da sevip sevmeyeceğini bilmeden ve o riski almak bence. Üretmeye devam etmemizin sebebi bu, insanlarla paylaşmayacağın bir şey üretmek nasıl olur hayal bile edemiyorum. Şarkı yazarken bile canlı bir performans sırasında nasıl yorumlayacağımızı, nasıl bir karşılık göreceğimizi düşünüyoruz. Yaşama sebebimiz bu diyebilirim. Sahnede gerçekten çok eğleniyoruz çünkü sevdiğimiz bir şey yapıyoruz ve çoğunlukla ortaya çıkardığımız şey seyircilerimiz tarafından da çok güzel karşılanıyor, bunun da içtenliğimizi ve bu işten gerçekten zevk aldığımızı karşı tarafa yansıtabilmemizden kaynaklandığını düşünüyorum, zaten sahnede “-mış gibi görünmek” pek mümkün değil. Her sahneye çıkışımız sanki ilk buluşmaya gider gibi diyebilirim, bir yanda heyecanlı ve biraz korkutucu ama öte yandan karşımızdakini etkilemek durumundayız. Dünyanın en iyi müzisyenleri değiliz ama bence birbirimizi ve yaptığımız işi bu kadar sevdiğimiz için dünyanın en iyi grubuyuz.

Evet burada konseriniz için heyecanla bekleyen kalabalık bir kitleniz var.
(Gülüyor) Ama niyeyse kimse albümümüzü almıyor. İstanbul’da çalmayı da özel olarak çok seviyoruz. İlk kez dört sene kadar önce oraya gelme fırsatımız oldu sanırım, neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Orada kimse bizi tanımıyor ve müziğimizi bilmiyor diye düşünüyorduk, sonra bütün konserlerimiz sold out oldu, insanlar -küçük çocuklar bile- bütün şarkılarımıza eşlik ediyordu ve herkes heyecanlıydı. İnanılmazdı, o zamandan beri İstanbul’a gelmeyi çok seviyoruz, oradaki seyircilerimiz de bizi gördüğüne sevinmiş gibi görünüyor. Orada fanlar edindik gerçekten, bazen Fransa’ya gelip orada izleyenler bile oluyor.

Türkiye’de İstanbul dışındaki şehirlerde de birçok kez konser verdiniz. Nasıl deneyimlerdi sizin için, neler kaldı aklınızda?
(Gülüyor)Tabii, özellikle yolculuk sürecini ve Türkiye trafiğini çok iyi hatırlıyoruz. Şaka bir yana İzmir gibi, Ankara gibi daha önce hiç görmediğimiz yerlerde bile müziğimizi dinleyen ve seven insanlar olduğunu görmek her zaman çok keyifli bir deneyim.

“Şu sıralar bunu çok iyi çalıyoruz” diyebileceğiniz, seyircilerden iyi geri dönüş aldığınızı gözlemlediğiniz bir şarkı var mı?
Bu albümde yeni şeyler denedik, bazen bir rock sound’uyla biraz oynadık ya da pop sound’u olan melankolik bir melodiyle. Bambaşka şeyler olduğu için çaldığımız yer değiştikçe aldığımız tepkiler değişiyor. Bazen sakin şarkılarımızı çok seven büyük bir kitleyle karşılaşıyoruz, bazen de -mesela Çek Cumhuriyeti’nde- rock andıran bir şey duyduğunda çıldıranlar oluyor. Eski şarkılarımızdan mutlaka çalıyoruz her albümde bizi o zamanlardan beri dinleyenler için, özellikle o şarkılar çok iyi geri dönüş alıyor. Daha şarkının girişinden, sözleri bile söylemeye başlamadan melodiye eşlik etmeye başlayan insanların sevincini duyabiliyoruz.

Yeni bir şeyler üzerinde çalışıyor musunuz? Birazcık gelecek planlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Şu anda muhtemelen Ocak’ta çıkacak bir Live albümü editliyor ve mixliyoruz. Bu albüme başka grupların bizim şarkılarımızı yorumladığı özel bir kısım eklemek istiyoruz. Türkiye’den de “Dolapdere Big Gang” bir şarkımızı coverlayacak.

Ne beklemeliyiz bu konserden, nasıl hazırlanalım?
Bu seneki son konserimiz olacağı için içimizde ne kaldıysa her şeyi dökeceğiz bu konserde, bütün ekstra enerjimizi atacağız. Öncesinde dinlenmek için konsersiz geçen bir aramız olacağı için de dinlenmiş olacağız, size de enerjinizi toplayıp gelmenizi tavsiye ederim. Orada birkaç saat geçirip sonra birkaç haftalığına tatile gideceğiz, böyle bir performans olacak yani. Eğlenmeye, dans etmeye hazır olun!

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İstanbul’da olacağımız için çok mutluyuz, orada olmak fanlarımızı ve arkadaşlarımızı görmek her zaman büyük bir zevk. Şimdi Fransız Grammy’sini de aldığımız ve ünlü olduğumuz için bunu sonuna kadar yaşamak istiyoruz. (Gülüyor) Şaka bir yana, ödül almak güzel ama müziğimizi bunun için değil her sahneye çıktığımızda bizi dinlemeye gelen insanlarla paylaşmak için yapıyoruz. Umarız bu konserimiz için de bütün sevenlerimiz bizi dinlemek için orada olur.