müzik

“ALTERNATİF” BİR YAZ SAHNESİ

Uzun zamandır yeniden yazmak için beni heyecanlandıran bir haber/gündem ya da olay olsun diye bekledim. Haber girmekten vazgeçtiğim, formatlardan yorulduğum için ciddi ciddi güzel bir etkinlik ya da dinleyeceğim bir albüm olsa da onun üzerine düşünsem beklentisindeydim. Albüm konusu bu yaz kendimi pop müziğin ellerine teslim ettiğim için Avaz’ uygun ilerlemedi. Etkinlik konusu ise bildiğiniz gibi iptaller ile doluydu.

Sonucu etkinlik ile bağlayacağımı baştan belirtiyorum. Bu yaz önce Kalkan‘daydım sonra da Kabak Koyu‘na geçtim. Bu bilginin müziğe dokunan kısmı ise Kabak Koyu’ndan geçiyor.

Kabak Koyu notlarım şöyle:

  • Fethiye’nin bir parçası olan Kabak, bir bütün olarak adeta bir görsel şölen. Dik yamaçların olduğu ve sahile inip çıkarken yolda aklınızın çıktığı ama muhteşem yeşilliği ve manzarasıyla da bu korkuyu elimine eden yerleşim yeri adeta “Şehri terket!” diye sesleniyor.
  • Dağ yürüyüşlerinin yapıldığı Likya Yolu ve yolun sonunda karşınıza çıkan buz gibi suyuyla şelalesi ise görmeye değer. Trekking esnasında bol bol kötü söz içerikli çırpınışlarda bulunsam da tüm dertlerimi Kabak Koyu Şelalesi‘nin suyununu güzelliğinde unuttum diyebilirim.

 

Screenshot 2016-08-18 18.20.35

WhatsApp Image 2016-08-18 at 18.24.25
kabak-koyu

 

gv50e37vyyq0eag90qa8

 

  • Yolu dediğim gibi biraz zor. Yani Kabak’a ulaşmak kolay ancak sahile inmesi benim gibi anksiyetesi yüksek insanlar için biraz dertli. Sahilde bunglovları olan çok şirin bir yer var. Ancak biz daha da şirin olan  Kabak Mamma’s Hostel‘de kaldık. Güneşin batış güzelliğini ağlayarak izlediğimiz hostelin bar/yemek/oturma alanı da bence Kabak’ın en keyifli yerlerinden biriydi.
  • Bar demişken şimdi can alıcı noktaya geliyorum. İnsan böyle doğa ile baş başa olunca aklında kumsalda gitar çalan insanları canlandırıyor ve ötesini pek de düşünmüyor. Ancak Kabak’ta son gece Nena Sahne‘yi keşfetmiş oldum. Bu da tatilimin bonusuydu.

 

Son gece Kabak Mammas’tan arkadaşlar Kaan Boşnak’ın Kabak’ta olduğunu ve konser vereceğini söyleyince açıkçası güzel müzik dinleyeceğim için heyecanlandım. Zaten halihazırda, neredeyse tüm yaz, bir konsere katılamamıştım. Konserin akustik olması da bonusu şenlendirdi.

Nena Sahne’nin düzeni, phpvrkA1W

arkasına aldığı manzarası, insanların müzik dinlemek için gelmiş olması, doğanın sessizliği ve ortamın naifliği uzun zamandır aradığım mutluluk/dinginlik ile paraleldi. Neredeyse sevilen tüm şarkılarını çaldı/söyledi Kaan. Hatta Kediler‘i iki defa söyledi. Çünkü öyle tatlı bir ortam vardı ki ne zaman “Bu son şarkım”dese hiç birimiz buna ikna olamadık ve diğer şarkıya geçmesinde aktif rol aldık. Nena çalışanları da ortamın naifliğine bir parça da ritim kattı ve oturduğum yerden çok sevimli görünüyorlardı gerçekten.

Bu arada, aklıma kayıt almak gelmedi çünkü manzara ve müzik birleşince telefonuma veda etmiştim, üzgünüm.

Yakın zamanda tatil planınız varsa ve bunu müzikle de birleştirmek istiyorsanız;

19 Ağustos Adamlar

24 Ağustos Emre Öztürk & Murat Sezgi

26 Ağustos Cihan Mürtezaoğlu

27 Ağustos’ta Sattas

Nena Sahne’de olacak. DJ performansı hayal edenler şimdilik Kaan Düzarat‘ı kaçırmış görünüyor. Büyük ihtimalle yenileri olacaktır. Dolayısıyla genelleme yapmamanızı öneririm. Bir de orada tanıştıklarımla sohbetleştik. İlginç projeleri var gibi görünüyor.

Screenshot 2016-08-18 18.21.05

Screenshot 2016-08-18 18.20.09

Hem uzun süre sonra müzik ile ilgili bir şeyler yazmanın verdiği keyif hem de Kabak’ı tekrardan hatırlamam adına keyfim yerinde. Büyük ihtimalle Kabak’ı çok önceden keşfedenleriniz de olmuştur. Aramızda kalmasına izin veremedim, yine üzgünüm. Dolayısıyla Kabak’a plan yapanlara şimdiden oksijeniniz ve müziğiniz bol olsun diyorum!

 

THE “ROBONİMA” SHOW

2015 itibariyle adını sıkça duymaya başladığımız ve her işiyle merak ettiğimiz Robonima aynı zamanda kafamızda bir sürü soru işareti de bırakmıştı. Dolayısıyla kolektifin baş adamı Önder Kılınç aka Gramafonia’yı soru yağmuruna tuttum. Robonima’nın nasıl bir araya geldiğinden underground müziğe, yani her şeye dair uzun uzun sohbet ettik. Yani Robonima nedir anladık, huzurlarınıza sunuyorum.

Buse: Merhaba Önder. Seni tanımakla başlayalım.

Önder: 90’lıyım. Adana’da doğdum. Müziğe hip-hop ile başladım. Baştan beri alternatif olanı çok irdeliyordum. Adana’da başladım müziğe ve oradayken İstanbul’da da halihazırda devam eden bir müzik geçmişim vardı. Safra Yeraltı isimli bir topluluğumuz vardı,Tush, Savai (o zamanlar Savaş), İhtiram, Radansa,Parola Nevakar, Negatif’in olduğu… 80’ler 90’lar straight hiphop kovaladığımız, Myspace üzerinden birbirimizi yakaladığımız bir oluşumdu. Alternatif olana, arka planda olana hep eğilimliydim o yüzden o zamandan belliydi bazı şeyler. Hiphop eskiden çok cazipti benim için çünkü tam anlamıyla alt kültürdü, ortada değildi. Ciddiyeti olan, underground çıkışlı işlere her zaman çok ilgim oldu. Öncesinde ailem sebebiyle de Türk Halk Müziği dinliyordum, onunla büyüdüm. 6-7 yaşında aile toplantılarında türkü söylerdim bizde gelenektir (gülüyor)  Hala da çok severim hatta Ahmet Aslan’ın yeni albümünü çok beğendim, tavsiye ederim biraz işin ruhani boyutunu bu faktörde oluşturdu diyebilirim daha oturaklı ve yerli yerinde bir bilinç akışı sağladı bana ailemin kattığı o halk müziği sevdası.

Onun dışında 2008 Adana Freestyle birinciliğim var mesela. O zamanlar east coast straight hiphop ya da oldschool diye tabir ettiğimiz soundlardan ziyade çok fazla free beatlere odaklanan mcler vardı  freestyle yaygındı. İlk mixtape’imi ortaokulda bir buçuk saatte ki tamamen hücum kayıttı Just Blaze ve Preemo beatlerinden derlediğim bir instrumental seçkisine okuyarak kaydetmiştim. Üstüne basa basa söylüyorum dinlediğim ilk Türkçe rap Barikat’tır mesela. “Hava, su, toprak ve ateş” kuzenimin getirisidir. Sonra DJ Mahmut & Murat G, Statik, Silahsız Kuvvet, Ceza, Dr. Fuchs… Daha öyle oturaklı gelip de “Abi bu Türkçe Rap!” dediğim zamanlardı keza çok sayıda kaset ve CD sonra hayatıma girmeye başladı paralar birikir kaset alınır ya da marketlerde CD görülür didik didik aranır o zamanlar malum fazla raflarda yoktu albümler olsa bile en kıyıda köşede 🙂

10259329_1646237458968638_7369103561453257196_n

O zamanlardan sonra hayatıma blog’lar girmeye başladı. Bir çok arkadaşımı o zaman kazandım, bir çok müziği o zaman keşfettim. Öyle ki elektronik müzik karşıtıydım. İlla ki daha çok midwest diye tabir ettiğimiz daha soft mesela Exile gibi ALC gibi beatmakerların daha çok üstünde durduğu midwest vari soundlar hoşuma giderdi  çünkü duygusu çok yoğun geliyordu. Ama sonrasında kafayı kırmaya başlıyorsun ve hiphop’un hayatındaki duruşu da şekilleniyor. Hiphop’ın daha büyük bir dünyası olduğunu keşfetmeye başladım Dej Jux gibi anticon. gibi Strange Famous ya da Rhymesayers (o yıllar müzikal senteze hakim olmaya başladığım yıllarda mücevher değerindeydi bu oluşumlar). Sonra kendimi kısıtlamamam gerektiğini fark ettim zaten ve üstüne kata kata kafamdaki müzik olarak ele almaya başladım.

Buse: İnsanın var olduğu komünite de çok etkiliyor. 

Önder: Bunu hep söylüyorum: Bir insanın yanında olan kişi ve kişiler o yapının karakterini ve vizyonunu belirler bir şekilde. Biz hep etkileşim insanı olduk. Robonima’da bu etkileşimden ve mistik bir ortak paydadan beslenip bir araya geldi.

Buse: Bu biraz seninle de alakalı çünkü seni tanıdığım kadarıyla ilgi duyduğun müziği her daim kovalayan ve bu konuda insanların/işlerin peşini bırakmayan bir yapın var.

Önder: Bu biraz ruhani bir şey. Ruh kazanmayı seviyorum. O alternatif, dokunulamayan kısmın ruhuna da dokunmayı seviyorum. Bu anlamda Robonima’da biraz Matrix kafasında ilerliyor. Tesir geçenlerde “Morpheus gibi birden girdin hayatıma” demişti. Çünkü koskocaman bir simülasyonun ortasında yaşadığımıza inanıyorum. Belirli kıstaslar, çevreler ve insanlar… Ve tek çıkış yolu bir noktada tertemiz kalmak.

Bu bağlamda Robonima küçük, güzel bir ütopya, güzel bir ev. Mutlak diyalektik var; etki tepki. Robonima’da oluşan bir zincirin parçaları gibi. 26 seneme sığdırdığım en güzel hediye.

Buse: O zaman Robonima’yı derinlemesine ele alalım.

Önder: Robonima bir kolektif, sanat kolektifi. Hem müzik üreten hem sergilere ev sahibi olan, sergi ortamlarına müzik üreten ya da tam tersi, kendi radyo programcılarının görsel sanatcıların müzisyenlerin hatta DJ’lerin olduğu bir topluluk.Aramızda müzisyenlerden ziyade ağaç oymacılığıyla ilgilenen arkadaşlarımız bile mevcut Robonima’da. Robonima sesi seven insanlardan oluşuyor ki bu da kilit nokta. Ses ile alakalı barışçıl bir tavrımız var çünkü ses uçsuz bucaksız duymak istersen her türlü sesten beslenebilirsin ..  En temiz sesten en kirli, en abstract, en psychedelic sese kadar her şey var şu an Robonima’da. Mesela Robotape oluşurken sorulmuştu albümün konsepti. Cevabı net: Müzik. “İçinizden ne geliyorsa yapın ve yollayın bana.” Ne kadar kazanırım’dan çok ne kadar paylaşabilirim’e yöneldikçe daha güzel şeyler çıkıyor ortaya.

Buse: Tüm seslerden bahsediyorsun ancak bir sesin dinlenebilir olduğuna nasıl ikna oluyorsun?

Önder: An çok önemli. Gözümü kapatıp dinlediğim, hissettiğim ile duyduğum ses çelişmiyorsa benim için dinlenebilir haldedir bilakis beslenilebilir.Bir yandan vokal ve prodüksiyon da yapıyorum. Adana’ya gittiğim zamanda Headspin albümünü yapmıştım mesela. O zaman bile benim için bir hipnoz süreciydi. Kendi kişisel serüvenime kattığım ve gidişatının bana hissettirdiği her sound u işleyebildiğim şekilde sunabildiğim her şeyi o sürecin içerisine katabillmiştim..

Normalde rough mix şarkıları daha çok seviyorum. Çünkü bir insan sesini normalde öyle dinleyebiliyorsa bence her türlü dinleyebilir. Diğer türlü bozulmuş ve cilalanmış gibi geliyor bana tabii aksini iddia edende vardır saygı duyarım. Şuna inanıyoruz; samimi olan, ruhuyla gören, bakan insan bence her sesi dinleyebilir. Yeter ki ses duymak istesin.

Buse: Kendimden tereddüt ediyorum ben de zaman zaman çünkü beni motive etmeyen ya da bana bir yerden dokunmayan sesleri dinlemeye tahammülüm yok.

Önder: Senin bakış açınla ya da yaşadıklarınla da alakalı olabilir. Mesela bir örnek vereyim sana: Geçenlerde Mecidiyeköy metrodan çıkarken yağmur yağdığı için merdivenden bir gıcırdama duydum. İnsanlara baktım, suratları ekşidi. Ben de aksine orada sesin üzerine müzik kattım bi anda. Sesi dinliyorum ve sampling gibi geliyor kulağıma gelen :). Ve ritim tuttuğumu hissetmeye başladım.

IMG_0697Buse: Robonima üzerinden ses meselesini konuşursak?

Önder: Bu noktada Robonima kesinlikle tamamen noise ya da distortion’lı ses örgülerinden ibaret değil ses diyince akla direkt daha abstract, dark veyahut dirty soundlar gelmesin genel olarak biz her türlü sesten beslenebildiğimizi iddia ediyorsak bu illa çok koyu ya da kirli sesler olmak zorunda değil ne mutlu bize ki o seslerden bile bazı çıkarımlarda bulunabiliyoruz ve yorumlayabiliyoruz öyle düşün 🙂 Agency, Siya Siyabend, Electric Blue var mesela. Daha chill-out projeler var. Robotape albümünü dinlediğinde daha da net göreceksin.

Buse: Bu arada bir yandan Tektosag ile çalışan Barbar Konan ve Nodul var. Robonima’da da isimlerini duyuyoruz. Robonima bu noktada daha özgür duruyor.

Önder: Şöyle ki label ve kolektifin birbirinden farkları elbette var ama aynı çatı altında düşünecek olursak label mentalitesi hayatıma çok şey kattı çevreme karşı daha duyarlı daha araştırmacı ve üretken bir hale getirirken bu iletişim ortak frekans yakalama ya da bulunduğum sahneye ya da çevreye uyarlama ve odaklanma yetisi kazandırdı zamanla. Label mentalitesi denilen bir olay var ve bunu inceledim. Tabi daha çok eksiğim var ama mesela Londra menşeli labellar çok hoşuma gidiyor Hyperdub gibi, Teklife keza Exit Records, Planet Mu keza Tectonic ya da Roll Deep.. Bunlar sürekli birbirinden beslenen birbirlerinin işlerini yayınlayan destek veren ve bu furyada alter egolarla değil birlik beraberlikle samimiyet derecesini kaybetmeden net bir duruş sergilemekle olacağının çok net farkında olan labellar keza Ninja Tune, Deep Medi… Bakarsan milyonlarca takipçisi var ama küçük hesaplar ya da kibirin değil paylaşımın neler doğuracağının bilincine erişmiş şirketler…  Şuraya bağlayacağım: Geçenlerde bir albüm çıktı; Odd Nosdam mesela anticon bünyesinde çalışmalarını sürdürürken ve aklıma öyle kazınmışken Leaving Records’dan ”SISTERS” adlı albümünü yayınladı aşırı mutlu oldum kendimce! Gayet güzel ve etik bir durum. Robonima’ya emek veren müzisyenler için de durum böyle. Bir kolektifin içinde olup bir başka labeldan albüm yayınlamak olası bir durum. Müzik bu anlamda zaten gücünü gösteriyor. Müzik ancak bu yolla büyüyecek ve Robonima kolektifinin de amacı bu zaten. Birbirimize insanların müziğini rahat icra edip yayınlayabileceği bir platform sunuyoruz. Biz aslında kendimizin yasal (yasal da ne demekse saçmalık) plak şirketiyiz. Yasal mecralarda geçmesek de buyuz ve varız! Ve bağımsız müzik her zaman bu yollarla var olacak, bu kadar basit!

Buse: Aynen, çok net. Albümde senin de işlerin var.

Önder: Evet Voodocoder ile yaptığımız ortak şarkıya MC olarak eşlik ettim drum n bass MC’liği yaptığım bir parçaydı. Ayrıca Teenage Nerd Prostution ile GraNerd adındaki projemizle daha progressive adeta Techno Animal zamanlarını anımsatan ”Minik Cinnet” adlı şarkımızla albüme eşlik ettik.

Buse: Albümdeki bir çok ismi yıllardan beri bildiğimiz/tanıdığımız gibi (Adult Monkey, Haossaa, 9VSS, 2/5BZ…) bir çoğunu da ilk defa görüyoruz. Yeni isimlerle tanışma sürecin nasıl gelişti?

Önder: Mesela Muzika Retorika’dan yola çıkarak örneklendireyim. (Karahan Kadırman’ın projesi, aynı zamanda çok başarılı bir performans sanatçısı ve müzisyen) ile bir punkvari reggae gecesi yaptık. Kula12316490_1642462466012804_2213351611665681182_nkkurdu, ben ve Muzika Retorika sahnedeydik. Kulakkurdu DJ setiyleydi ve tamamen emprovize bir sahneydi. Ortada hiç bir şey yokken tamamen doğaçlama olarak Karahan abinin bateriye geçmesi, Kırmızı (Nazmi)’nın gitar çalmasıyla beraber ben birden kendimi vokal yaparken buldum. Zaten sahne bana şunu öğretti; bir MC İle bir rapçi arasında çok fark var. MC uyarlayandır, tamamen her türlü sounda ayak uydurabilen ve adaptasyon sürecini çok aza indirgeyendir. Kendini de dinletir. Böyle tanıştım, çok fazla kaydım olmasa da çok fazla sahne yaptım ve bu zamanda kurduğum dostlukları iyi değerlendirdim. Sevdiğim insanlarla birlikte güzel işler yaptık. İşin iyi başka bir tarafı, birlikte sahne yapmasam da birbirimizi gördüğümüz, keşfettiğimiz çok güzel dostlar da tanıdım. Robonima, bir bebek nasıl gelişir ve o gelişimi hiçbir şey durduramazsa, öyle ilerliyor.

 

12341246_1642462509346133_8114534450030526879_nBuse: O hissiyatı çok iyi anlayabiliyorum, Avaz için aynı şeyleri hissettiğimden dolayı. Siya Siyaband’in de hikayesini merak ediyorum aslında. Biraz da onu anlatır mısın?

Önder: Siya Siyabend’le benim 2013’te The Mekan’da sahne yaptığım zamanda bir dostluğumuz başladı. Sonra Karagüneş’le tanıştım, birlikte müzik yaptık. Ben hep Robotape’in bir birleştirme albümü olmasını istedim. En sanatsal kesimden en agresif kesme, kıyıda köşede birikmiş insanların ve sokak insanlarının bütün kültür birikimi Robotape’de yer alsın istedim. Birleştireceksek tam birleştirelim, dedim. Siya Siyaband’le çalışmayı da bu yüzden istedim. Tekirdağ’da okurken o sahneye geldim ve soundcheck yapmadan konserin ikinci yarısı sahnede buldum bir anda kendimi. Bunların hepsinde de Bora Başkan’ın (Ventochild) emeği çok büyük hep aksini iddia etse de Direnmüzik projesi ve ”Yeşil Sermaye” ahhh güzel zamanlardı..

Buse: Peki Gramafonia ne oldu?

Önder: Gramafonia burada şu an, karşında, üretiyor. Ama yine de sürekli gelişiyor ve parçalara ayrılıyor. Gramafonia tam anlamıyla Diren Müzik’le başladı. Onun öncesinde Önder’di. Kişisel görüşüme göre de normalde müzik üreten insan iki kişiliklidir. Yaşadığı hayatla müziği birdir mesela Önder iken. Ama Gramafonia iken bunun üstüne bir şey kattım ve potansiyelimin farkına varıp durumu daha iyi kavradım. Gramafonia tamamen benim türettiğim bir isim, beni tanımayan insanlar başta harf hatası sandı mesela, “a değil o abi o” gibi geri dönüşler aldım zira Robonima’ da öyle mesela, benim türettiğim, çok da anlamı olmayan bir isim. Bilemiyorum, bu serüvende iki isime de bir şekilde vesile olmak hoşuma gitti. Kendi içinde bir anlam olmasını ve insanların o anlamı her yöne çekebilmesini seviyorum. Bir bakıma da hayata benzetiyorum. Nasıl bakarsan öyle görürsün.

Gramafonia 2013’ü çok yoğun geçirdi, sahneler yaptı. 2014’te aynı şekilde geçti. 2015’in başlarında İstanbul’da yaşarken kişisel problemlerinden dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Adana’ya döndü. O yoğun geçen süreç birden sekteye uğramış gibi oldu. Yine de boş durmadı ve Headspin albümünü yaptı. Biraz prodüksiyon kafasına girdi. Sürekli üretti ve çabaladı, tabuları yıkmaya çalıştı ayrıca Robonima’yı Adana’da inşa ettim desem yeridir çünkü o süreçte Adana’daydım Robotape’in yarısı Adana’da bitmişti zaten.

Buse: 2016’da bir şeyler yapacak mı Gramafonia?

Önder: Tabi ki. Gramafonia’nın şuan hali hazırda GraNerd ile bir albümü var. Karnivor albümü bir talihsizlik sonucu iptal oldu ama produksiyonunu zaman içerisinde Robonima içerisindeki ekip ile tekrar ele alıp kompoze ettiğim şarkıları biçimlendirmek istiyorum sanırım 2016 bu süreç için ideal.

Buse: İstanbul’da bir sürü kolektif oluşmaya başladı. Bazıları bağımsız plak şirketleri, bazıları kolektif bazlı. Underground’a çok güzel bir ilgi var ve gitgide desteğin arttığı bir hale geliyor bence. Müzik de artık tek bir mecrada toplanmış değil. Bu durum senin açından nasıl görünüyor?

Önder: Ben başka şehrin çocuğu olarak o konuda biraz avantajlıyım çünkü artı yönlerini kattım hep kendime. Eksiden de artı çıkarmasını bildim. Bu şehir görene bir velinimet aslında. In the Void harika bir kolektif bence destekleyenler açısından. Elif’in de Sibel’in de müzik sevdiğini çok iyi biliyorum. İşin temelinde bu var ve çok önemli. keza benim de kimisiyle dirsek temasında olduğum kolektif bilincine ve vizyonunu sonuna kadar benimsemiş ve işini ciddiyetle yapan A.I.D (Art Is Dead), M4NM, Moving Forward Records, Tektosag, Partapart, SublimePorte keza Noiseist... bunlardan ziyade beni daha çok etkileyen ilk jenerasyon ama. Deniz Pınar, 2/5 BZ, Nova Kozmikova keza KOD Müzik Necati Tüfenk.. Yıllardır burada bunlar için uğraşmışlar ve tanıdım, etkilendim. Üretim Kadıköy odaklı gibi ama tam olarak öyle değil tüm İstanbul aslında bahsettiğimiz gibi tam bir etkileşim hali var. Bu şehir bu işin biraz omurgasını oluşturan bir şehir ve buradan besleniyoruz. Kadıköy, Şişli, Taksim, Karaköy.. Nerede çıkarsa çıksın çok da önemli değil o yüzden aslında. Bunları aşmak lazım. Barışçıl olmak lazım. Robonima da biraz bu yüzden var mesela, takip edenler fark edebilir. Müzik her yerde, keşfettiğin görmek istediğin her yerde.

Buse: Yurt dışına açılmayı düşünüyor musun?

Önder: Amacım direk yurt dışından albüm çıkarmak değil. Amacım onların da buradaki müzikalitenin farkına varması. Bir eksiğimizin olmaması. Farklarımız var. Coğrafi konum, daha standart statülere sahibiz. Bunlar yüzünden endüstriyel anlamda iki sıfır falan geride başlıyor gibiyiz ama fark ettiğim güzel şeyler de oluyor. Robonima’yı mesela Japonya’dan takip edenler var. Londra’dan takip eden insanlar var. Ses yakalıyor insanları. Yurt dışından kontak sağladığım insanların Robotape’de yer almasını istiyorum ve sırf şu isim olsun falan diye değil. Onların müziğini seviyorum, severek dinliyorum ve bizim müziğimizle neden birlikte olmasınlar. Bu imkansız değil sonuçta. Ne kazandırabiliriz daha, nasıl bir şeyler hissettirebiliriz? Biz de bunları düşünüyoruz, yurt dışındaki insanlar da.

Buse: Öyleyse yeni projelerinizden bir tanesi bu, bir tanesi Tesir’in Mart’ta çıkacak olan albümü. Başka yakın zamanlarda bir şeyler var mı?

Önder: Mart’ta Tesir’in bitmiş olan albümünü sunmakla birlikte şuan iki ayrı toplama albüme odaklanmış vaziyetteyiz. Ghost Project ve Human Project adı altında iki toplama albüm iki ayrı konsept ve fikir. Ghost Pro. Robonima içerisindeki müzisyenlerin mevcut müzisyen kimliklerinden ziyade yarattığı bazı projeleri derleyip aynı zamanda dirsek temasında olduğumuz grup ve ya müzisyenleride işin içine katmayı amaçladığımız bir albüm. Human Project ise tamamen evrendeki canlı formlarından beslenerek kaydettiğimiz sesleri bir araya getirerek oluşturacağımız ve kendi yorumlarımızla şekillendireceğimiz bir toplama albüm. Süreç çok heyecanlı ilerliyor evrene, uzaya, kara deliklere sesler göndermeye devam. 🙂 Onun haricinde solo albümler ve çalışmalar 2016 yılında takipçilerle buluşacaktır elbet.

Buse: Bu arada albüm kapağına bayıldım. Bir hikayesi var mıdır?

Önder: Albüm kapağı Robonima’da çalışmalarını sürdüren Adult Monkey ekibinden Büşra Üzgün’e ait. Sağolsun kendisi albümü dinleyip kafasındaki Robonima figürünü ve dünyasını ortaya çıkardı ve bize bu naçizane albüm kapağını sundu. Hikayesi onun gözlerinden yansıyor zaten 🙂

Buse: Son olarak Robonima bir robot çağrışımı yapıyor ya, bu isim nereden geldi aklına? Görselin de hemen hemen bir robot çağrışımından yola çıkmış. Müziğin içeriğinden mi aklına geldi bu isim yoksa bir anda mı?

Önder: Siber çağ, global dünya, elektronikleşen her şey buna ne yazık ki insan bile dahil artık ve bütün bu kaosun içerisinde tertemiz kalmaya çalışma yetisi… Çok ütopik bir hissiyattan çıktı Headspin albümünde bir beat’imin adıydı Robonima ve orada işlediğim dünya aşırı etkiledi beni; favori beatlerimdendi. Bir de dibine dalan insanlar olarak bizler bu çarkın, çarkların dinamoların yağını suyunu kimin eksik etmediğini az çok biliyoruz bilmeye ve unutmamaya çalışıyoruz. Robonima kimine bir hibrid kimine huzur kimine kaos .. Ursula gibi Phillip K. Dick gibi Baudrillard gibi ”gören”. 🙂

Buse: Robotape 2’yi şimdiden bekliyoruz öyleyse. Teşekkürler aklımdaki soru işaretlerini toparladığın için! 🙂

Önder: Yurtta his cihanda sezgi. Teşekkürler !

YENİ BELGESEL: WHY WE LOVE MUSIC FESTIVALS

Müzik festivalleri ile ilgili konuşmak bir noktadan sonra klişeye kaçar bir vaziyet alsa da bazen bazı basit soruların cevabı hemen verilemez. Müzik festivalleri ile ilgili bu durum şiddetle düşünülmüş olacak ki kendileri adına bir belgesel hazırlanmış.

Oldukça dümdüz ve samimi olduğu öne sürülen belgesel dolayısıyla konser görüntülerinden oluşmuyor. Ünlü festivallerin tanıkları ile röportajlar, geçirdikleri güne dair kesitler, danslar, şakalar, komiklikler ve dahası bu belgeselde olacak.

Yani aslında çok yakından bildiğimiz, sadece yurtdışında olduğundan ötürü katılamadığımız için kültür farklılığı hissedeceğimiz belgesel “Ah gençlik günleri…” ile başlayıp, gazeteci ve müzik endüstrisinin bilinir kişilerinin anlattıklarıyla hiç bitmeyecek gibi görünüyor.

Buyrun; fragmanı burada:

OST #13: YAĞMURLU GECELERDE PARTİYE GİDERKEN

Saçını yaptın. Partiye gideceğin için yünlü kıyafetlerden uzak durdun, tişörtünü üstüne çektin. Çanta almıyorsun ya da alsan da en küçüğünü buluyorsun. Ayakkabın da tabi dolayısıyla bot/çizme değil çünkü yolun sonunda dans var. Ve dışarı çıktın.

Çıktın da dışarıda şakır şakır yağmur… Araban yok. Taksi bulamıyorsun. Makyajın bir yere gidiyor sen bir yere. Saçından hayır gelmeyeceği belli. Ayakların ıslak. Islandığın için üşümek de cabası. İşte burnundan gelmeye başladı. Yağmurlu günlerde partiye gitmek gerçekten bir çile olabiliyor, üzgünüz.

Yağmurla ilgili bir sorunumuz yok. Kendisini yer yer çok seviyoruz ama partiye/dansa gitmeye kalktığımızda yaşadığımız durumlar bizi üzüyor. Durum böyle olunca bu hissiyatı şarkılarla listeleyelim dedik. Sarcasm’ın doruklarında bu OST ile yağmursuz partiler!

 

 

 

THE ”EDA DEMİR” SHOW

Sofar Sounds’a İstanbul şubesi açarak uzun zamandır yana döne aradığımız taze kanı evlerimize getiren Eda Demir ile uzun uzadıya ve en keyiflisinden sohbet ettik. No Land’i de konuştuk, SXSW macerasına da kulak verdik, müziğe dair yapılanları da yorumladık, yepyeni projelerin haberlerini de kaptık. Hatta bir tane var ki -röportajda sizleri bekliyor- Sofar heyecanını yükseklerde tutuyor.

O zaman, sözü röportaja bırakıyoruz.

Keyifle:

Eda Demir Facebook

Eda Demir Twitter

Eda Demir Instagram

Sofar Sounds İstanbul Facebook 

Sofar Sounds İstanbul Twitter

Buse: Aynı anda bir çok işle ilgilendiğini biliyorum. Seni ve Sofar’ı tanımakla başlamayı çok isterim.

Eda: Tabi. Eda ben… (gülüşmeler). Bursa’da büyüdüm, orada okudum. Gözde benim liseden çok yakın arkadaşım ve Sofar’ı Gözde ile birlikte yapıyoruz. Liseden sonra İstanbul’da reklamcılık okudum. Reklamcılıktan sonra ajanslarda işe başladım. Reklam yazarlığı derken dijital reklamcılık yükseldi. Ben de o alana yöneldim. Biraz ajanslarda çalıştıktan sonra Amerika’ya gittim. Amerika’da da Berklee’de Music Business okudum, müzik ve eğlence sektörüyle pazarlamanın, dijital pazarlamanın kesiştiği yeri irdeleyen bir bölümdü. Sonra Türkiye’ye döndüm. Music Business ile ilgili bir iş alanı olmadığı için tekrar reklamcılığa geri dönmem gerekti.

Ahmet: Evet, burada öyle bir alan olmamasına rağmen neden gittin?

Eda: Amerika’ya zaten gitmiştim. Orada o bölüm karşıma çıktı. Öyle idealist bir düşünceyle gitmedim. Türkiye’ye dönerim de burada öyle bir şeyler yaparım diye de okumadım. Tamamen kendim gönülden sevdiğim için okudum aslında ama hayat öyle bir şey ki şimdilerde gerçekten de onunla ilgili bir şeyler yapmaya başladım plansız bir şekilde. Sofar’a gelince dünyadaki trendleri tespit edip markalara danışmanlık yaptığım bir işte çalışırken Sofar’ı keşfettim. Onunla ilgili makale yazdım. İçimden de ne kadar güzel de bir şey diye geçiriyordum tabi: ”Keşke Türkiye’de de, İstanbul’da da olsa ama işim başımdan aşkın.” Aklımdan geçti öyle bir fikir. Sonra yaptığım haberi sosyal medyada paylaşınca arkadaşım bana mesaj attı; “Aaa Sofar’ı yazmışsın, Sofar’ı Londra’da yapanlar benim ev arkadaşlarım.” Ben de buraya getirmek istediğimi söyleyince beni arkadaşlarlıya tanıştırdı ve birbirini takip eden tanışma süreci sonunda en son direktörle tanıştım. Gezi döneminden tam önceydi bu tanışmalar.

1425579_571786429568572_1958312305_n

Ahmet: Sizinle görüşmek için İstanbul’a geldiler mi?

Eda: Sofar başladıktan sonra geldiler. ”Yapar mısın, yapamaz mısın? Kimsin, background’un ne? Ne kadar yapabilirsin? Sofar’ın gerekliliklerinden ne kadarı sen de var?…” gibi sorular geldi. Skype’ta görüşmeler yapıldı. Direktörü Rafe Offer ile görüştüm. Onlar bana tamam dedi ama gezi girdi araya ve zaten yapamayacaktık gezi döneminde. Sonra bir ekip kurmam gerekti. Ben de Gözde’ye bahsettim. O da eskinden Pozitif Müzik’te çalışıyordu. 2013 Aralık’ta biz ilk Sofar’ı yaptık.

Buse: Şuanda ilgilendiğin başka işler de var, değil mi?

Eda: Evet, bir de Twitter Türkiye operasyonu için çalışıyorum Genart’ta, Türkiye pazarındaki markalara Twitter’ın nasıl kullanıldığı ve Twitter’da reklam modellerinin nasıl kullanıldığı üzerine. Ve pazarlama aracı olarak Twitter’ı nasıl kullanabilirim konusunda danışmanlık verirken, reklam satışı yapıyoruz.

Buse: Bir de  No Land var. Sanırım yeni bir proje.

Eda: No Land benim Sofar sayesinde keşfettiğim bir grup. Sofar’da çaldıktan sonra onları çok sevdik. Bir süreç başladı ve ardından Salon IKSV ile Küçükçiftlik Park’ta çalmalarına aracı olmaya çalıştım nacizane. Bu süreçte de biz arkadaş olduk tabii, benden menajerleri olmamı rica ettiler, ben bu işin uzmanı değilim ama onları desteklemek en çok istediğim şey. Şimdi Dilan Bozyel ile fotoğraf çekimleri olacak. Bir de Ali Demirel var, onunla bir video çekeceğiz. No Land devam ediyor. Bir de Start-up var, Chicago merkezli bir instagram projesi.

Ahmet: O nasıl bir şey?

Eda: İsmi Popular Pays. Chicago seyahatimde kafayı taktık bundan 1 yıl önce ve geçtiğimiz ay sonunda anlaştık, Amerika’nın hip şehirlerinden sonra ilk kez İstanbul’da kullanılıyor olacak. Social currency kavramına inanıyor ve Instagram’daki takipçilerinizi para birimine dönüştürüyor. Çok özetle anlatmak gerekirse diyelim ki 500’den fazla takipçiniz var, bununla İstanbul’un en iyi mekanlarından birinde ücret ödemeden güzel bir kahve içebilirsiniz ya da 3000 takipçiniz varsa bir deneyimi ücretsiz yaşayabilirsiniz. Daha fazla detay vermemeyim, Apple Store’dan Popular Pays’i indirin 🙂

Buse: Bu sene araya bir de SXSW konuşması sıkıştırdın? O nasıl gelişti? O proje nasıl oldu?

Eda: SXSW dijital, müzik ve sinema alanlarında dünyanın en önemli konferans serisi aslında. Toplamda 12 gün boyunca, Austin’de bütün şehir böyle SXSW dünyası gibi bir alana dönüşüyor. Dünyanın her yerinden de dijital pazarlamacılar, yönetmenler, müzisyenler, reklamcılar önündeki bir yıl boyunca dünyayı hangi trendleri yönlendireceğine dair öngörüler alabilmek için oraya gidiyor. Biz bundan önceki yıl da katılıp oradaki bütün konferanslara katılıp özetlerini yazıp Türkiye’ye SXSW’yi anlatıp trendleri tespit edip, bir sonraki yıl neler konuşulacağına dair ipuçları çıkarmaya çalışıyorduk. Bu yıl da basın olarak gidecektik ama bir oturuma başvursak diye bir hayal kurduk. Sonuçta başvuruldu ama tabi alengirli bir başvuru süreci var. Konumuzda Gezi direnişi döneminde sosyal medyanın özellikle de Twitter’ın insanları nasıl bir araya getirip direnişi daha da büyük kitlelere yaydığına dairdi. Açıkçası çok ümitli başvurmadık çünkü oradaki konuşmacılar o yıl dünyanın en önemli, en hip girişimi neyse onun CEO’su seviyesinde oluyor.

Ahmet: Ama sonuçta tezi olan insanlara da şans veriyorlardır?

Eda: Tabi tabi. Aynen öyle. Başvurduk ama çok da umudum yoktu açıkçası. Hiçbir zaman SXSW’te konuşmacı olabileceğimi düşünmedim yani. Üç dört tane aşamadan geçiyorsun. Önce eliyorlar, sonra halk oylamasına sunuyorlar sonra tekrar eliyorlar sonra başka bir jüri eliyor, biz hepsini geçtik ve konuşmacı olduk. Güzeldi, belki hayatım boyunca bir daha başıma gelemeyecek bir olay, hayal edemeyeceğim bir deneyimdi. 27 yaşındaydım o zaman, belki kariyerim boyunca katılmanın bile hayalini kuracağım bir konferansta konuşmacı oldum. Başka bir dilde ve de çok hassas bir konuyu anlatıyorsunuz ve anlattığınız şey, evet biraz Twitter tarafından bakmak ama sonuçta gezi direnişinde insanların ne durumda olduğunu anlatıyorsunuz. Bayağı çalıştık ettik. Tabi hiçbir işe yaramıyor oraya çıktığın anda her şey resetleniyor. Çok güzeldi, dünya basını ilgi gösterdi, röportajlar yaptılar. Yayınladılar. Çok güzel bir deneyimdi benim için.

Buse: Aslında Sofar’a dönüp piyasa hakkında soru sormak istiyorum. Piyasanın bu kadar içindesin ister istemez. Ne düşünüyorsun? Sonuçta yeni gelen grupları en yakın ilk sen görüyorsun.

Ahmet: Mesela Sofar için gönderilen her kaydı dinliyor musun?

Eda: Tabi canım. Dinlemeden olmaz. Birincisi saygı için, ikincisi kendimiz için, benim o grubu/ müzisyeni keşfetmem için dinlemem gerek.

Ahmet: Hani sen değil de başka birisi var mı o işle ilgilenen?

Eda: Gözde var. Ben her konuda biraz takıntılıyım. Aramızda uzmanlıklarımıza göre bir iş dağılımı var, pazarlama ve sosyal medya tarafı bende olduğu içi insanlara tek tek kendim cevap veriyorum. Bu ay konsere 1650 kişi başvurdu. Her maili tek tek cevaplıyorum soru olarak gelen konser başvuruları haricinde. Seviyoruz ama Sofar’la ilgili her şeyi. Aslında ben hiç piyasanın içinden değilim. Tamamen başka bir sektördeyim. Ama Sofar’la birlikte olmayan bir piyasayı yaratmış ve içine düşmüş olduk. Bağımsız müzisyenlerin hepsi kendi kendine müzik yapıp sesini duyurmaya çalışıyordu. Bir yere kadar başarılı olabiliyorlar çünkü arkalarında bir sponsor yok. Stüdyoya girip kaydedecek bütçeleri her zaman olmayabiliyor. Soundcloud’a yükleyip insanların onları keşfetmesini bekliyorlar.

Video klip imkanı herbirinde yok. Albüm yapmak kimilerinden zaten tamamen uzak. Sofar’ın aslında dünyadaki derdi yerel müzisyenleri keşfedip onların sesini dünyaya duyurmak çünkü bu bir global hareket olduğu için ve eninde sonunda dünyadaki bütün videoları Sofar’ın global sayfasında yüklendiği için sen gidip başka bir ülkedeki müzisyeni de keşfetmiş oluyorsun. Türkiye’de de kendi kendine bir misyon oluşturmuş oldu ki ben onu seviyorum. Biz de mümkün olduğunca zaten tanınan insanları değil de hiç tanınmayan insanları keşfetmeye çalışıyoruz. Zaman geçtikçe öyle bir şeye evrildi. Aslında bizim tanınan insanları Sofar’a çıkarmamız daha iyi olur çünkü videosu daha çok izlenir, daha çok yayılır vesaire ama bizim derdimiz orada gerçekten iyi müziği keşfedip ona destek olmak. Başka hiç bir derdimiz yok. Çünkü ister istemez Sofar’ın bir kitlesi oluştu ve insanlar o müzisyenleri keşfediyorlar, takip etmeye başlıyorlar. Biz de paylaşıyoruz başka şarkılarını. Piyasa kötü. Türkiye’de alternatif müziği bir yıla kadar neredeyse hiçkimse desteklemiyordu. Şimdi mesela bir sürü proje çıktı.

Ahmet: Popüler oldu alternatif müzik? 2-3 sene önce hiçbir şey yoktu ama şimdi Red Bull alıyor bir yerlere götürüyor.Başka başka projeler ortaya çıkıyor bugünlerde.

Eda: Evet, kimi projeler birden müzisyenleri sahiplenmeye başladılar. Güzel oldu, müzisyenlerin faydasına oluyor tabi.

Şöyle bir şey var Sofar’da çalan bütün müzisyenlerin başka işleri var. Başka türlü müzik yapmaları mümkün değil. Para kazanamıyorlar çünkü müzikten. Genellikle akademisyen gibi kendi zamanını yönetebilen, gecelere kadar çalışmayıp müzik yapmak için kendi grubuyla da prova ayarlamaya zaman ayırabilen insanlar. Sofar hakkında biraz alternatif müzik piyasasında bir kültür oluşturdu diye duyuyoruz etrafta. Onu duymak beni mutlu ediyor. Kalkıp hiç müzik yapmamış insanlar, Sofar’ı duyup ”Aslında ben müzik yapıyorum; ben de kaydedip size yollayayım.” şeklinde motive olabiliyorlar. Bunlar bizi mutlu ediyor.

Buse: Bir de samimi bir çerçevede oluşturuyorsunuz yaptıklarınızı. Tepeden bakma değil. Herkese ulaşarak ve belli bir kitleye bağlı olmaksızın. Hep birlikte Sofar dinliyoruz, müzik yapıyoruz gibi bir kafaya da geldi. Aranılan kan gibi bir şeymiş Sofar.

Eda: Teşekkürler gerçekten. Aslında Sofar’ın iki ayağı var. Bir yanda gerçek bir konser var bir yanda da çekilen videolar. Bu durum bir müzisyeni alıp stüdyoya götürüp kameraya çekmek değil. Gerçek bir organizasyon sonucu doğuyor Sofar gün içerisinde. Yani konserin gerçekleştiği gün bir değer ve konserin video çekimleri/kayıtların varlığı ayrı bir değer. O yüzden konsere gelemeyen insan videoları izleyip Sofar’ı sahiplenebiliyor. Tek bir dezavantajı var: Evler küçük olduğu için insanların hepsini ağırlayamıyoruz. İnsanlar gün geçtikçe bize kızmaya başlıyor.

Buse: Buradaki dairelerin çoğu zaten apartman içine konumlanıyor. Yurtdışındaki gibi büyük evler bulman çok zor.

Eda: O algıyı kırabilmek için bir kere stüdyoda yaptık Sofar’ı. 200 kişilikti ve dolayısıyla çok daha fazla insan katıldı. Ama canımızdan bezdik. 40 kişi davetli ile 200 kişi aynı şey değil. Bu yüzden bir festival yapacağız. Sofar + isimli. Sadece Londra ve Brezilya’da yapıldı. Festivalde daha çok insan olacak tabii ki. Evde yapılanla festival kapsamında yapılan aynı olmayacak. Bir de tabi ki diğer festivallerden farklı olacak. Sofar’ı Sofar yapan sıcak bir ortamda olması ve son güne kadar konserin nerede olacağının ve kimin çalacağının bilinmemesi. Festivali de öyle olacak.

”BU YÜZDEN BİR FESTİVAL YAPACAĞIZ.”

Ahmet: Asıl heyecan şimdi başlıyor. Peki sen hiç Sofar dinleyicisi oldun mu?

Eda: Chicago ve New York’ta katıldım. Dinleyici olma şansını orada yakalayabildim ve başka bir deneyimdi. O gün kalkıyorsun, adrese bakıyorsun ve o adresi bulmaya çalışıyorsun. Evi bulduğunda hiç tanımadığın bir ortama giriyorsun. Konser gibi de değil, dip dibe oturuyorsun sonuçta. Grupların kim olduğuna dair bir fikrin yok. Konuşmak yasak vs.. Güzel bir deneyim. Yine dinleyici olarak katılmayı isterdim, burada dinlemeye pek vaktim olmuyor.

Ahmet: Yasak kuralları İstanbul’da da geçerli değil mi?

Eda: Tabi. Yemek yemek, konuşmak, ayakta dolaşmak ve cep telefonuyla ilginlenmek yasak. Esas olan müziği dinlemek.

Ahmet: Zaten Sofar’a gelen o kitle de gerçekten müzik dinlemek için oraya geliyor.

Eda: İlk konserden beri herhangi bir sorunla karşılaşmadık. Sanki herkes o anı bekliyormuş gibi kuralları bozmadan Sofar’daki yerini alıyor.

Buse: Yakın zamana kadar özellikle akustik konserlerde en büyük sorun, insanların kendi arasında konuşmasıydı. Konserlerde konuşmama çabası açısından da önemli.

Eda: Bazen o konser bir dinleyici için çok özel bir an olabilir. Ve yanındaki insan sürekli konuştuğu için o deneyimi mahvedebilir. Çok ilginç bir durum ama ben başkasının hakkını yemek gibi görüyorum. Sofar’ın kuralları da aynı düşünceyle çıkmış zaten. Kurucuları bir gün Londra’da bir bara gitmişler ve müzik dinlemek istemişler. Bakmışlar herkes konuşuyor, çarpıyor, dolanıyor vs… derken başka bir oluşum yoluna gitmişler.

Buse: Ve bugünlere, İstanbullara kadar gelmiş, iyi ki gelmiş.

Eda: Evet, bu ay onbirincisi yapılacak.

Buse: Peki aslında biraz konuştuk ama yine de sormak istiyorum. Konserleri ya da festivalleri tatmin edici buluyor musun?

Eda: Türkiye festivaller veya konserler konusunda artık iyi durumda görünüyor. Stadyum konseri meraklısı insanlar için 1 yıl içerisinde Lady Gaga, Justin Timberlake gibi isimlerin İstanbul’a gelmesi tatmin edici görünüyor. Salon IKSV benim favori konser mekanım. Totale baktığımda keyifli görünüyor; şöyle düşünüyorum, en sevdiğim grupların üçü de 1 yıl içerisinde İstanbul’a geldi. Bu açıdan güzel ancak biraz da Türkiye’nin bağımsız müzisyenlere destek vermesi, mekanların Türk gruplara maddi anlamda destek çıkması gerekiyor. Çünkü o insanların müzik yapabilmesi için para kazanması gerekiyor. Keyif almaları bir yana üretimde hiç birşeye yetişemiyorlar.

Buse: Evet, konuştuğumuz gruplardan da aynılarını duyuyoruz. Dinleyici ve/veya blogger olarak bizim de destek çıkmamız gerekiyor bir yandan. Blogger demişken Türkiye’de müzik yazarlığı hakkında ne düşünüyorsun?

Eda: Gerçekten müzisyeni dinleyip desteklemek ya da kritik etmek adına sesini çok duyuran Mehmet Tez gibi herkesin ulaşıp okuyabileceği isimlerin müziğe destek olmak adına bir şey yaptığını düşünmüyorum. Sadece müziğin magazin kısmından yararlanıp hiç bir şey keşfetmeden yayın yapıyorlar. Bu da yeni neslin ya da farklı şehirlerdeki gençlerin önünü tıkıyor. Ben Bursa’da büyüdüm ve Bursa’ya bir grup gelsin ya da müzik yapılsın diye deli gibi beklerdik. Anadolu’da bir şehirde müzik tutkunu olmak nedir çok iyi biliyorum. Tabi şimdi internet ve bloglar var ama bu da kritik konusunda yeterli kalmıyor. Ana kitleye hitap eden yazar da kendi arkadaş çevresini destekliyor. Bloglar hiçbir çıkarları olmadan özveriyle iş üretiyorlar; sizin gibi. Dediğim gibi dinleyiciye ulaşmada problem var ama hareket de var. Bu noktada Red Bull gibi hem parası olup hem de pazarlama planında alternatif müziği destekleme kararı almış markaların biraz daha cesur olup müzisyene yardımcı olmaları gerekiyor.

Ahmet: Sofar bir yandan video boşluğunu da dolduruyor. Çoğu grubun konser ya da canlı performans videosu olmuyor. Ve zaten telefonla çekilmiş bir video izlenmiyor.

Eda: En çok özen gösterdiğimiz şey de Sofar’ın videoları. Videoları güzel olsun ki video sahibi grubun yayabileceği, kendini gösterebileceği, müziğini anlatabileceği bir çalışma olsun. Video yayınlamak kolay görünüyor ancak arka planda ‘’Video nasıl olsun, hangi şarkıya video çekilsin, hangi şarkıya video yapılsa dinlenir, vurgu nasıl olsun, videoyu izleyen bir kişi izlediği ilk anda ne şekilde etkilenir ve dinlemeye devam eder…?’’ gibi soruların cevabını tek seferde vermek, doğruya bir anda karar vermek kolay değil. şimdiye kadar 30 tane grup çıktı Sofar’da ve hepsiyle teker teker ilgilendik.

Ahmet: Bu ‘’hız’’dan korkuyor musunuz? Mesela bizde haberi ilk gün hatta ilk dakika giremediysen bir daha giremiyorsun. Değeri kayboluyor.

Eda: Aynen. Hız Sofar açısından şu anlamda korkutuyor: Sofar büyüdükçe insanların gözündeki algı da büyüyor. Sanki büyük bir şirket ve büyük bir oluşum ve her şeyi yapabilen bir ordu var arkasında gibi düşünülüyor.

Ahmet: Ama öyle hissettiriyor. Dışarıdan baktığında her şey profesyonel olarak ilerliyor. Arka planda 1-2 kişi olacağını tahmin etmezdim. Bayağı kalabalık bir grup var diye düşünüyordum.

Buse: Bir de kısa bir zamanda bilinir hale geldi.

Eda: Beni korkutan şey algıdan dolayı beklentinin çok artması. Çok çalışıyoruz, çok koşturuyoruz ama herşeyi halletmeye çalışıyoruz. İyi niyetle hareket ettiğin zaman hepsi halloluyor.

Buse: Sofar Festival haberini aldık ama yine de merak ediyorum başka yeni projelerin var mı?

Eda: Yeni projelerim var. Sofar Festival dışında bağımsız müzisyenlerle yeni bir şeyler yapabilirim. Onun kapsamı henüz belli değil.

Ahmet: Bir adanmışlık var bağımsız müzik üzerine.

Eda: Var tabi ki. Sponsor olmak isteyen çok şirket var ancak Sofar’ın yapıldığı ev sonuçta bir ev, küçük bir ortam ve çok samimi, sıcak bir ortam. Bir markayı onun içine sokmak kolay bir karar değil çünkü markanın o deneyimin önüne geçmemesi gerekiyor. İnsanları rahatsız etmemeli bu durum.

Ahmet: Yurtdışında sponsorluk örnekleri var mı?

Eda: Heineken, Amerika’da sponsor. Yerel bir bira markası Brezilya ‘da sponsor. Londra’da da GAP sponsor. Londra’da zaten Sofar’ın pazarlama departmanı var. Ama Türkiye’de zor bir konu. Sponsor alınır, para kazanırsın, yardımcılar para kazanabilir ancak para için de Sofar’ın tüm imajını riske atamazsın. Üzerine düşünmek gerekiyor. Zamanım olursa Sofar’ın Tumblr hesabını açacağım. Açacak biri olsa onunla destekleşebilirim ama onu arayacak vaktim bile yok. Blog açmamın sebebi de hem tüm videolar aynı yerde olmuş olacak, hem teknik ekipteki insanları yeterince destekleyemiyoruz. Onlar da deli gibi çalışıyorlar. Üniversite öğrencisi çok yetenekli insanlar. Görüntü ekibi çok yetenekli, ses ekibi çok yetenekli. Teşekkür edebilmek için hepsinin isimlerinin kayıt olduğu bir yer olsun istiyorum. O yüzden bir tumblr hesabı açıp her videonun altında videonun kim tarafından çekildiği, editini kimin yaptığı gibi bilgileri yazmayı/düzenlemeyi düşünüyoruz.

YENİ: LEKE COMMUNITY

10626821_623029231151418_4806635803240481686_n

Yeniyi keşfetmeye hevesli olduğumuz günlerin birinde Leke Community ile tanıştık. Sanatı, hemen hepimizin ”arkadaşlarla takılmak” için uğradığı alternatif alanlara taşıyan Leke Community bunu yaparken sanatın zıt kutuplarından besleniyor (örneğin; elektronik müzik ile klasik baleyi bir arada sunuyor.). Sanatın belli alanda belli kalıplarda ve zaman zaman ulaşılması güç olduğunu bilen Leke Community bu noktada bizleri düşünüyor ve bu yüzden Leke’nin geleceğini tüm sanatseverlere teslim ediyor. Asimetrik, genç, dinamik ve spontane kelimelerini kendini tanımlamada kullanan topluluk, her gün yaratıcı gençlere ulaşırken, takip edenleri için de bu yaratıcılığı birlikte keşfetmeye davet ediyor.

Leke Community ile daha önce tanışanlarınız bilecektir: 18 Eylül‘de Curcuna‘da açılışını yaptı (Batan Güneş Sanat Doğurdu). Ve sıra ”sanatı sosyalleştiren” Leke’nin ikinci etkinliği Grotesk‘de!

16 Ekim Perşembe günü Beyoğlu Cosmique Room‘da  gerçekleşecek Grotesk, bol sanatlı bol müzikli, danslı olacak. Olgun Kaşıkçı‘nın overpainting sergisi, Engin Özen‘in launchpad performansı, Kzu ve Murat Şenol‘un DJ performansı Grotesk’de buz dağının görünen yüzü olacak.

Alternatif.

Sanatın zıt alanları bir arada.

Sanatın sosyalleşmesi.

Tüm bunlar yeterli değilse, buyrun: Leke Community