oradaydık

ORADAYDIK: PITCHFORK MUSIC FESTIVAL PARIS

Eğer Kasım ayı başında herhangi bir sebeple Paris’te bulunuyorsanız asla kaçırılmayacak müzik etkinliklerinden bir tanesi Pitchfork Müzik Festivali. 2011 yılından beri Paris’in en büyük konser alanlarından birisi olan Grande Halle de la Villette’te düzenleniyor. Festival alanı şehir merkezinde olduğundan metro ve tramvay ile rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Hangi durakta inmeniz gerektiğinizi karıştırabileceğinizi sanmıyorum, zira tarz giyinmiş insanları takip edince yolu buluyorsunuz. Ya da bol bol İngilizce konuşulduğunu duyuyorsanız da doğru yoldasınız demektir, çünkü yakın olduğu için özellikle İngiltere’den ve dünyanın dört bir yanından insan geliyor festivale. Her ne kadar kullanışlı olmasa da dönüş için de gece otobüsleri var, böylece sonuna kadar festivalin keyfini çıkarabiliyorsunuz. Festival için böyle büyük ve kapalı bir alan seçilmesi çok yerinde bir karar olmuş; malum bilen bilir, Paris’in havası her an bozabilir ve beklenmedik bir yağmur konserlerin keyfini kaçırabilirdi. Tabii soğuk havaya karşı alınabilecek herhangi bir önlem yok, bu yüzden festival alanına girdiğiniz andan itibaren çıkana kadar çılgınlarca dans ederek ısınabilirsiniz; ben öyle yaptım şahsen.

Bu yıl Pitchfork 1-2-3 Kasım tarihlerinde gerçekleşti ve ilk gün saat 17:00 itibariyle kapılar açıldı. Konser salonuna geçmeden önce ziyaretçilerin vakit geçirebileceği yerleri ve yemek/içki alınabilecek standları görüyorsunuz. Vakit geçirilecek yerler derken, oldukça geniş düşünün. Fotoğraf çekilmek, hoplayıp zıplamak falan bir yana saçınızı bile kestirebiliyorsunuz mesela. Tabii bütün bu eğlencelere dalmadan önce hatırlanması gereken önemli bir nokta var. İçeride nakit para kullanılmıyor, bu yüzden cashless standlarına gidip dilediğiniz kadar parayı bilekliğinizdeki ufak karta yükletmeniz gerekiyor. Böylece içeride istediğiniz her şeyi bu kartı okutarak satın alabiliyorsunuz. İçki ve yemek için çeşitli seçenekler mevcut, fiyatlar çok ucuz olmasa da böyle bir festival için normal sanırım. Mesela 25cl Heineken bira 4,5 euro iken bir kadeh şarap 5 euroya satılıyor; yemekler ise 6 euro’dan başlıyor diyebiliriz.

Maria Louceiro // Pitchfork

Nihayet konser salonuna girdiğinizde, dışarıda hava hala aydınlık olsa bile, ışıklandırma ve dekor sayesinde hemen moda girebiliyorsunuz. Dikdörtgen şeklinde devasa bir mekan düşünün, iki ucunda da sahne var. Ortada ve kenarlarda kalan yerler ise yine çeşitli aktivitelere ayrılmış; playground, VIP bar, şarap barı gibi çeşitli alanlar mevcut. İki tane sahne var dedik, bu çok güzel bir şey aslında ama minik bir dezavantajı da var. Öncelikle bir konser bir sahnede başladığında, diğer sahnede soundcheck yapılıyor, sahne hazırlanıyor; dolayısıyla devam eden konser bittiğinde öteki sahneye geçiyorsunuz ve gecenin sonuna kadar top gibi bir sahneden öbürüne sekiyorsunuz. Böylece hiçbir konser aksamamış oluyor ve birkaç istisna dışında programda yazılı olan saatte konser direkt başlıyor. Tabii siz de hiçbir konseri kaçırmamış oluyorsunuz. Dezavantajına gelince, özellikle akşamın ilerleyen saatlerinde mekan o kadar kalabalıklaşıyor ki, eğer bir konserde sahnenin önlerindeyseniz, diğer konserde en arkalara kalıyorsunuz. Bu yüzden stratejik davranıp sevdiğiniz grubu önlerden dinlemek için, önceki grubun son şarkılarını feda etmeyi seçebilirsiniz, ki her ne kadar hiçbir şey kaçırmak istemeseniz de bazen bunu yapmak gerekebiliyor. Nitekim 17:30’dan gece yarısına hatta son gün sabaha kadar devam eden bir festivalden bahsediyoruz; konserler aralıksız sürüyor ve içki/yemek/tuvalet molaları için, kuyrukta beklediğiniz süreleri de katacak olursak, biraz vakti gözden çıkarmanız zorunlu oluyor. Ama merak edilecek bir durum yok, nereye giderseniz gidin müziği hep duyuyorsunuz zaten.

Festivalin ilk günü Miho Hatori konseriyle başladı. Hani ilk konserler genelde çok kalabalık olmaz, çok dikkat çekmez falan ya, ben iyi ki ki gitmişim dedim. Bu nasıl bir sevimlilik, bu nasıl bir enerji! Mükemmel bir başlangıç oldu gerçekten. Sonrasında Cola Boyy konseri vardı, ki bu konser için de aynı şeyi düşündüm. Cola Boyy ismiyle çıkış yapan Matthew Urango özellikle şarkılar arasında engelli bir sanatçı olmak üzerine söylediği farkındalık yaratan şeylerle de kalbimizi çaldı. Akşamın öne çıkan diğer konserleri John Maus ve Etienne Daho oldu. John Maus deneysel, psikedelik soundları ile bizi apayrı bir havaya soktu; The Combine, Outer Space şarkılarını dinlerken farklı bir boyutta gibiydi salon. Sonrasında Etienne Daho çıktı, hiç göstermiyor ama 62 yaşında kendisi! Fransa’da bir hayli seviliyor. Diğer grup üyeleriyle birlikte sahneye siyah deri maske ve deri kıyafetleri ile çıktılar, bu bakımdan fazlasıyla genç bir havaları vardı. Ve günün zirvesini ve kapanışını Mac DeMarco yaptı. Kendi güzel şarkıları dışında Misfits coverlar’ı da yaparak bizleri mutlu etti.

İnanmayacaksınız ama ikinci gün, birinci günden bile güzel geçti. Önce Pablo Boy, Tirzah konserleri vardı ve Dream Wife konseri ile devam etti akşam. Konserin en çok aklımda kalan kısmı şu söz oldu sanırım: “Toplumsal cinsiyet normları sosyal bir yapıdır. Paris, bu normları yıkmaya hazır mısın?” Bu söz sonrasında hep beraber Somebody şarkısını söyledik, gerçekten olağanüstüydü. Ardından Lewis Of Man konseri vardı, Milena Leblanc da dansı ve sesiyle bazı şarkılara eşlik etti. Başta biraz heyecanlandı herhalde hatta canım, bir şarkının sözlerini unuttu. Je pense à toi, Yo Bene albümlerini dinledik çoğunlukla. Daha sonra Kanadalı ikili Chromeo’nun konseri vardı. Sahneye ikiliyi önceleyecek şekilde iki kadın manken bacağı koymuşlardı, Head Over Heels albüm kapağını hatırlatıyordu bu bakımdan. Zaten bu albümden çaldılar bolca, Must’ve Been ve Don’t Sleep şarkılarını da bütün salona söylettiler. Bagarre konserini yemek yerken uzaktan, asma kattan izledim, ve sahnenin önünde olup aşırı eğlenceli görünen pogolara katılamadığım için çok üzüldüm açıkçası. Fakat bunu Blood Orange ve Kaytranada konserlerinde önlerden yer kaparak telafi ettiğimi düşünüyorum. İki konser de aşırı kalabalıktı ve birbirinden büyüleyici geçti. Blood Orange konserinde Dev Hynes’ın kendisi, back vokaller, gitar, bateri, saksafon derken oldukça zengin soundlar vardı. Charcoal Baby, Chewing Gum, You’re Not Good Enough şarkılarını canlı dinlemiş olduk böylece. Sonrasında Kaytranada konserinde Blood Orange ile indiğimiz derin kuyudan çıktık, ve hipnotik dans moduna geçtik. Konser sırasında kullanılan görsellere de ayrıca hayran kaldım, belirteyim.

Matt Lief Anderson // Pitchfork

Festivalin üçüncü ve son günü en uzun süren gün oldu; 17:30’da başladı yine. İlk konserlerde pek enerji yoktu gibi hissettim nedense, özellikle Snail Mail konseri çok yavan geçti. Ama Unknown Mortal Orchestra ile her zamanki ritme dönmüş olduk. Fakat Hunnybee, So Good At Being in Trouble gibi güzel şarkılarının bazılarını sona sakladıkları için sonrasında Bon Iver konserine geçmek bir hayli zor oldu. Önlerde olduğum için diğer sahnenin ne denli kalabalıklaştığını fark etmemişim, bu yüzden ne yazık ki Bon Iver konserini VIP barın asma katından dinlemek zorunda kaldım. Gerçekten öyle bir kalabalığı festivalin başka hiçbir anında görmedim desem abartmış olmam herhalde. Ki değdi de herkesin geldiğine, canlı dinlemek başka oluyormuş. Bon Iver’den sonra DJ set kuruldu ve tekrar dans moduna geçtik. Jeremy Underground, Dj Koze, Peggy Gou, Avalon Emerson DJ kabinine geçti sırayla ve o kadar iyiydi, o kadar çok dans ettim ki saat 3:30 itibariyle tabanlarımda duyduğum sızıdan dolayı sabahı göremeyeceğimi fark ettim. Bu yüzden Pitchfork’a son kez şöyle bir bakıp, seneye tekrar gelmek umuduyla salondan ayrıldım.

Sonuç olarak Pitchfork deneyimim beklediğimden bile iyiydi, ki beklentilerim hali hazırda baya yüksekti aslında. Bu yüzden Pitchfork 2019’u kaçırmayın, ben de orada olacağım!

Sevgiler.

Etkinlikten video ve fotoğraflara Instagram hesabımızdan göz atabilirsiniz.

Yazı için Tuğba Gökduman’a teşekkürler!

 

ORADAYDIK: MISTURA FESTİVALİ – GAYE SU AKYOL KONSERİ

Hologram İmparatorluğu ile dünyada adından söz ettirmeye başlayan Gaye Su Akyol, 2016 yazında Danimarka’nın Roskilde müzik festivalinde sahne alarak Avrupa’ya yelken açmıştı. Türk folk müziğini, psychedelic rock ile harmanlayan sanatçı, şu sıralarda da Avrupa sahnelerinde. Fransa, Belçika ve Hollanda’da festivallerde çalarken ben de İspanya’daydım ve turnenin kendime uygun bir ayağını seçmeye çalışıyordum. En sonunda Portekiz’e kadar geldiğini öğrendiğimde, hem yeni bir şehir gezmek hem de bayrakları asmak üzere çantamı toplayıp yola koyuldum.

Lizbon sanatla iç içe, her sokağında bambaşka tarzlarda müzikler keşfedebileceğiniz enfes bir şehir. Gaye Su Akyol’un sahne aldığı Mistura Festivali ise her sene farklı kültürleri bir araya getiren bir açık hava festivali.

22 Temmuz akşamı Gaye Su Akyol ve Bubituzak sahnedeyken ilk sıradan kendilerini izliyordum. Develerle Yaşıyorum ve Hologram İmparatorluğu albümlerinden şarkılarının yanı sıra artık alıştığımız Yaz Gazeteci Yaz, Çayeli’nden Öteye gibi Türkiye’den şarkılar da setlistteydi. Türkiye’de severek dinlediğim bir sanatçının deplasmanda da böyle ilgi gördüğüne tanık olmak, zaten çok sevdiğim GSA konseri deneyimini bambaşka bir ortamda yaşamak benim için ekstra keyifli oldu.

Gaye Su Akyol ve Bubituzak fezaya füze yollamaya Budapeşte’nin ünlü Sziget Festivali‘nden sonra Çin ve Japonya ile devam edecek. Kendisinin de dediği gibi, daha birçok ülkeye “Love, Peace & Rock’N Roll” götüreceğine ve yurtdışındaki festivallerin line-up’larında onu görmeye alışacağımıza eminim.

ORADAYDIK: PATTI SMITH- ZORLU PSM

Patti. Uzun beyaz saçlı, özgür ruhlu, yumuşacık kalpli bir kadın. ‘Punk’ ın vaftiz annesi. 40 sene önce yayınladığı Horses albümü ile müzik anlayışımızı ebediyen değiştirmiş, koyduğu mihenk taşını kimsenin kaldıramadığı bir sanatçı. Anıları ile bizi rock n roll’un uçsuz bucaksız köşelerine götüren, okuyucularını 70’lerin punk sahnesine koyup orada unutan bir yazar. İşte tam da bu yüzden Patti Smith; tüm dünya için çok önemli bir isim, bir idol. 23 Haziran akşamı onu Zorlu PSM sahnesinde görmek, hepimiz için çok büyük bir ayrıcalıktı.

Patti heyecanımız 22 Haziran‘da gerçekleşen imza gününde başladı. İnsanların hayatında bu kadar büyük bir yer elde etmiş bir sanatçının imza gününde hayranları ile buluşması, maalesef, ülkemizde pek sık rastladığımız bir durum değil. Bu açlığını doyurmak isteyen punk hayranları saat 11’den itibaren PSM’e akın etmeye başladı; 14:40 civarında da Patti’ye kavuştu. Uzun bekleme sırasında hizmette sınır yoktu: PSM çalışanları hayranlara minder, su dağıttı; konfor olabildiğince sağlanmaya çalışıldı. (Tekrardan teşekkürler) Vakit geldiğinde uzun pamuk saçları, siyah ceketi, yüzünden hiç esirgemediği gülümsemesi ile Patti bizleri selamladı. Yaşanan yoğun talep nedeniyle her bir hayrana ayırabildiği süre oldukça azdı; ancak Patti, sabrını koruyup herkes ile ayrı ayrı ilgilendi. Hatta koyu Patti hayranı arkadaşım ona bulduğu bir taşı hediye ederken ayağa kalkıp teşekkür etme kibarlığında bulundu; aldığı taşı cebine, kızının ona verdiği taşın yanına, koydu. Kısaca; hayatınızda tanışabileceğiniz en kibar ve tatlı insanlardan biriydi.

13502768_543284202521825_3118452922520166678_o

Ertesi gün, Zorlu PSM sahnesine doğru yola koyulduk. Patti Smith grubu ile beraber efsanevi albümü Horses’ı çalmak için 21:20’de sahnedeydi. Patti ve grubu, 40. yılı dolayısıyla Horses albümünü baştan sona çaldılar. Gloria ile başlayan seyirci heyecanı, albümün şiirsel başyapıtı Birdland‘de duruldu; Kimberly‘den itibaren ise artarak konserin sonuna kadar devam etti. Koltuklu bir punk konserinin nasıl olacağı, birçok kişi gibi benim de kafamı kurcalıyordu. Sonunda punk kazandı; seyirci zincirlerini atarak ayakta dans etmeye, Patti’ye eşlik etmeye başladı. Arkadaki koltuklarda oturan hayranlar, ön tarafa doğru âdeta akın ederek Patti’ye doğru koştular ve konserin sonuna kadar oradan ayrılmadılar.

13498080_544010312449214_1028244707624965554_o

Horses albümü bitişi, Patti sahneden ufak bir mola istedi ve grubu, bir The Velvet Underground şarkısı olan Rock&Roll performansı gerçekleştirdi. Hemen ardından grup, 70’lerin punk ikonu olan bu grubu yad etmeye devam etti. Bu sene hayatını kaybeden Prince de konser de yine When Doves Cry şarkısı ile anıldı. Cover performanslardan sonra Patti’nin kemikleşmiş şarkıları ile devam ettik. Bu şarkılar özellikle hayranların konser sırasında sürekli Patti’den çalmasını istediği özel şarkılardı: Pissing in a River, Because The Night, People Have The Power. Özellikle People Have The Power’da aktivist kişiliği ile de bilinen Patti’nin bize verdiği mesajlar ile konser daha da bir anlam kazandı. Patti, bizle özel şirketlerin, hükümetlerin, diktatörlüğün pençesinden nasıl kurtulabileceğimizin sırrını paylaştı: birleşerek. Konserin bu aktivist ruhu bir yana, gerçekleştiği yerin Zorlu PSM olması kafaları karıştırdı sonrasında. Bu konudaki yorumu da sizlere bırakalım.

13503110_544010132449232_1670974070197516298_o

Konser sırasında Patti Smith’in hayranlarla kurduğu bağ, baştan sona canlı kaldı; gittikçe güçlenmeye devam etti. Patti, elini uzatan her bir hayranı ile tek tek tokalaştı; kimseyi geri çevirmedi. Bu bağ karşılıklı olsa gerek ki, Patti ikinci bir encore için sahneye geri döndü ve dinleyicinin en çok duymak istediği şarkılardan birini The Who‘dan My Generation‘ı söyledi. Babelogue/RocknRoll Nigger ile de konserin kapanışını yaptık.  Sahneden ayrılırken gecenin onun için ne kadar özel ve güzel olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Ne mutlu bize ki bizim için de öyleydi.

23 Haziran akşamı, Zorlu PSM’in festivalleri aratmayan konser zincirinde Patti Smith’in sırasıydı. Efsaneleşmiş ve müzik ile özel bir bağ kurmuş olan herkesin dört gözle beklediği bir konserdi. Tüm gece dinleyicilerin hiç durmadan dans edip şarkı söylediği, 70 yaşında enerjisinden hiçbir şey kaybetmeyen bu ikon isim ile geçirilen özel bir geceydi. Umarız ki Patti’yi gelecekte de sahnede canlı izleme şansına erişiriz. Patti Smith konserini de geride bıraktığımıza göre Damien Rice için geri sayıma başlayabiliriz.

Fotoğraflar, Zorlu PSM Facebook sayfasından alınmıştır.

ORADAYDIK: PJ HARVEY& LOW- ZORLU PSM

Zorlu PSM, bu sene birçok sürprizle yüzümüzü güldürdü; güldürmeye de devam ediyor. Tindersticks ile başlayan heyecanımız, PJ Harvey ve Low ile aynı hızda devam etti 8 Haziran akşamı. Üstelik Sigur Rós, Patti Smith, Damien Rice gibi isimlerle bu rüzgar yaz boyunca esmeye devam edecek. Bu isimlerin ortak noktası, hiç şüphesiz ki, insanların özlem duyduğu, sık sık canlı izleyemediğimiz ve güçlü bağlarımızın olduğu isimler olması.

92 yılında Dry albümü ile kariyerine başlayan PJ Harvey de işte bu köklü isimlerden. Yayınladığı hiçbir albüm ile dinleyicisini hayal kırıklığına uğratmayan, yenilikten ve maceradan korkmayan güçlü bir kadın. Yeni albümü The Hope Six Demolition Project‘i yazmadan önce Kosova, Washington, Afganistan gibi dünyanın birbirinden uzak diyarlarını cesurca dolaşmış; gördüğü dramları, hikayeleri, dünyanın adaletsizliğini, çocukların ızdırabını şarkılarına dökmüş bir sanatçı. Ortaya çıkan albüm ise yılın şu ana kadarki en iyilerinden.

Gelelim konsere; PJ Harvey’in açılış grubu Amerikalı rock üçlüsü Low idi. Başlı başına bir hayran kitlesi olan, esas grup oldukları takdirde bile salonu doldurabilecek bir grup. Geçtiğimiz sene yayınladıkları Ones and Sixes albümü, bas melodileri ve melankolik tınıları ile sizi uzak diyarlara götüren eşsiz bir albümdü. Konserde de ağırlıklı olarak bu albümden şarkılar çaldılar. Özellikle, albümün favorisi No Comprende salonu başka bir evrene taşıdı, dinleyiciyi hipnotize etti. Bu büyülü atmosfer ise maalesef bazı dinleyiciler tarafından bozguna uğradı. Nedenini tam anlayamadığımız bir huzursuzluk, tartışma çıktı; dinleyicilerin dikkati dağıldı, keyif kaçtı. Zorlu görevlilerinin müdahalesi ile ortam yatıştırıldı neyse ki. Sonrasında yinelenen enerjimizi grup üyelerine de geçirmiş olmalıyız ki solist Alan Sparhawk, performansın sonlarına doğru bize bir de ufak bir gitar gösterisi yaptı.

IMG_4086

Low sahnede.

 

PJ Harvey ise beklediğimizin çok ötesinde bir yerdeydi. Primavera konserinin ne kadar özel ve eşsiz bir konser olduğunu okuyup gittikçe sabırsızlanıyordum. Açıkçası dün akşam, beklediğimden de fazlasını bulduğumu söyleyebilirim. Performans boyunca Polly Jean Harvey’nin başka bir gezegenden gelen, bizim için ulaşılması oldukça uzak bir tanrıça olduğunu düşündüm. Harvey, açılışı albümdeki favori şarkım olan Chain of Keys ile yaptı. Grubu ve saksofonu ile görkemli bir girişti. Sonrasında da Ministry of Defence ile devam etti performansına. Konserdeki şarkılar, son albüm Hope Six Demolition Project’te yer alan şarkılardan oluşuyordu. Bunlara ek olarak Harvey, 2011 tarihli Let England Shake albümünden aynı adlı parçaya, ilk single The Words that Maketh Murder ve The Glorious Land‘e yer verdi; sadece İngiltere’yi değil, tüm konser alanını salladı. Diskografisinin tozlu raflarından çıkardığı şarkılar ise klasik seçimlerdi: 50 ft. Queenie, To Bring You My Love, Down by the Water, When Under Ethel. Hepsi PJ Harvey’nin kemikleşmiş, tarihe geçmiş şarkılarıydı; bu yüzden de salonun enerjisi bu şarkılarda daha yüksekti. Özellikle Down by the Water’da tüm salon PJ Harvey’e eşlik etti.

13415496_538678732982372_455387191083175773_o

Konser sırasında özellikle akıllara yer eden özel anlar vardı. Bunlardan ilki, encore öncesi son şarkı River Anacostia performansı idi. Harvey’i eşsiz kılan bir diğer şey de soprano sesini güçlü baritone arka vokallerle güçlendirmesi. Yeni albümden River Anacostia da bunun -hem albümde hem de konserde- en güzel örneklerinden biriydi. İkinci bir diğer özel an ise encore için geri dönüştü. Near The Memorials to Vietnam and Lincoln‘a başlayacakken PJ Harvey sözleri karıştırdı, birazcık afalladı. Konserin başından beri sessizliğini korumasına rağmen seyircinin alkışları ile gülmeye başladı, samimi bir an yaşandı. Alkışlara rağmen ikinci bir encore olmadı ne yazık ki.

Daha önce böyle özel ve büyülü bir konser deneyimini 2 sene önce Jack White ile yaşamıştım; bir daha da ne zaman yaşarım bilemiyorum. Ancak PJ Harvey, hem albüm kayıtlarında hem de canlı performansında eşi benzeri olmayan çok özel bir isim. Konsere gidenler, bu eşsiz deneyimi yaşadıkları için çok şanslı. Gidemeyenler ise umarım, bir dahaki sefere bu fırsatı yakalayabilirler. PJ Harvey’i de ülkemizde ağırladığımıza göre, artık Sigur Rós ve Patti Smith için heyecanlanmaya başlayabiliriz sanırsam.

PJ Harvey fotoğrafları Zorlu PSM etkinlik sayfasından alınmıştır.

 

BLUR: NEW WORLD TOWERS

2003 tarihli Think Tank albümünden sonra, geçen seneye kadar, Blur‘den haber alamaz olmuştuk. Grup üyeleri arasındaki çatışmalar (Graham ve Damon özellikle), birbirinden başarılı solo çalışmalar derken İngiltere’nin ve 90’ların bize en büyük hediyelerinden olan bu dörtlüyü unutmuştuk. Sonra Magic Whip geldi bir anda. Geçen sene yayınlanan albüm, büyük ses getirdi; çoğu sene sonu listelerinde üst sıralarda yer aldı. Geçmişte adı sürekli yankılanmış  ve derin izler bırakmış müzik grupları bir anda geri geldiklerinde sürprizleri kötü olabiliyor. Kimi zaman özensiz albümler ya da fazla uzun sürmeyen birlikteler görebiliyoruz. Ya da sadece maddi amaçlı, damaklarda acı bir tat bırakan sevimsiz kısa turneler. Blur için de bu kaygılar vardı tabii ki. Ancak grubun dönüşü, korkulanın aksine, müzik dünyasına yeni bir heyecan getirdi.

tumblr_o30p0lpyvT1qb3xkxo8_540

Blur: New World Towers, belgesel film olmanın yanı sıra, iyi kurgulanmış bir dostluk hikayesi gibi. Önce albümün yazım sürecinden bahsediliyor. Hong Kong‘da sudan bir sebeple iptal olan bir konserin ardından grup üyelerinin, yan gelip yatmak yerine birazcık enstrümanları ile uğraşmak istediklerini ve Magic Whip’teki şarkılar için ilk fikirlerin ortaya çıktığını öğreniyoruz. Amaçları aslında sadece doğaçlama yapmak. Bir albüm fikri, henüz ortada yok o sıralar. Daha sonraki ayrılıklarında ise grup üyelerinin içi el vermemiş o şarkıların çöpe gitmesine ya da öylece ham bir şekilde bir kenarda durmalarına. En çok da grubun gitaristi ve enerjisi hiç bitmeyen adamı Graham Coxon, bu durumdan rahatsız olmuş. Coxon, bu şarkıların üzerinde uzun süre çalışmış ve yeni fikirler ile diğer grup üyelerinin karşısına çıkmış. Böylece, Magic Whip üzerinde – resmi olarak- çalışmaya başlamışlar.

tumblr_nwhqzrqrqX1t1xlleo5_250

Geçmişlerinde No Distance Left to Run gibi bir filmleri olduğunu düşündüğümüzde – ki onu da izlemenizi tavsiye ederiz- beklentimiz yüksekti. Ancak, film hem görsel, hem kurgusal hem de müzikal anlamda beklentinin üzerine fazlasıyla çıktı. Grubun albümü hazırlama, stüdyo görüntüleri ve üyelerin ayrı ayrı görüşleri bir araya geldiğinde oluşan hikaye, oldukça akıcıydı. Hiçbir atlama, kopukluk ya da eksiklik hissi yoktu. Konser görüntüleri, genelde bu tarz filmlerde seyirciyi bayar, evde izlenen filmlerde atlama hissi oluşturur. Neyse ki konser anları da en az hikaye kadar sürükleyiciydi. Hyde Park’ta dans eden seyircinin enerjisini, durgun koltuğumda sık sık hissettim. Özellikle Song 2‘da son noktaya ulaştı bu enerji. Ayrıca sadece yeni albümden görüntülerin olmaması, klasik şarkılara da yer vermeleri grubun köklü olduğunu düşününce oldukça sevindiriciydi.

Bir zamanlar birbirine kırılmış, birbirinden yetenekli ve içten içe oldukça istekli bu dört adamın yeniden bir araya gelişini izlerken hikayedeki samimiyeti hissedebiliyordunuz. Damon Albarn, hiç çekinmeden bir zamanlar Graham Coxon’a ne kadar sinirlendiğini ve kırıldığını söylüyor My Terracotta Heart‘ın hikayesini anlatırken. Sonra Alex James giriyor söze: Graham’ın ne zaman delireceğini bilemiyorsunuz. Albümü etkileyen şehrin görüntüleri ve şarkıların kendisi arasına sıkıştırılan yorumlar, grubun dinleyici ile güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor. Bir konser filminden çok, bir zamanlar bir şekilde birbirine darılmış bir grup arkadaşın bir araya gelme öyküsünü izliyormuşuz izlenimi beliriyor ister istemez. Biz de en zayıf ve doğal hallerinde kahramanların bu hikayesine şahit oluyoruz.

tumblr_o30pg66UE21qb3xkxo6_540

Blur: New World Towers, gelmiş geçmiş en iyi konser filmi sayılmaz; ancak oldukça başarılı kurgulanmış ve ciddi emek verilmiş bir film. Binlerce insanın karşısına çıkmadan önce konserine bisikletle gelen bir Damon Albarn ya da yumurta kıran bir Alex James görmek istiyorsanız, ya da sadece grup ve Magic Whip hakkında yeni şeyler öğrenmek; New World Towers izlemeniz gereken bir film. İzlerken oldukça zevk alacağınızı tahmin ediyoruz. Blur’u ve bu filmi biz çok sevdik, umarız siz de seversiniz.

tumblr_nxnso8g5fQ1qb3xkxo1_r1_500

WE ARE BLUR!

 

ORADAYDIK: ANGEL OLSEN

Angel Olsen’ ı ilk dinlediğim günü hatırlıyorum. Bir kış günü yatağımda uzanmış, bilgisayarımı karnıma çekmiş vakit öldürürken Pitchfork kritiklerine, haberlere göz gezdiriyordum. Sonra Angel Olsen’ ın son eseri ve sene sonu listelerini kasıp kavuran albümü Burn Your Fire For No Witness’ ı gördüm. Albüm kapaklarının cazibesine inanan biri olarak albüme ilk bakışta vuruldum. Beyaz arka planın üzerine konmuş kırmızı yapraklar ve insan figürleri dikkatimi çekmiş olmalı. Sonra albümün ‘yalnızlık üzerine yazılmış en neşeli şarkılar’ dan oluştuğunu okuyorum. O günden beri Angel Olsen’ ını sıkı takip etmiş ve albümlerini dinlerken aşındırmış biri olarak söyleyebilirim ki ben albümdeki bu neşeyi hiç göremedim. Bence Angel Olsen, “Sen de mi yalnızsın? O zaman çak bir beşlik” derken bile aslında şarkıda bir burukluk var. Şarkılara hareketli tempoların içine sıkıştırılmış ve bulunmayı bekleyen ağır bir melankoli hakim. Olsen, şarkılarına bir çizgi çekmiş. Çizginin hangi tarafında duracağınız size kalmış.

İşte 12 Eylül akşamı Salon IKSV’ deki konserinde de bu çizgi vardı. Kimileri melankolik havayı koklarken kimileri arka tarafta arkadaşları ile şakalaşıp eğlenmeyi tercih etti. Angel Olsen, açılışı bir Halfway Home şarkısı olan Free ile yaptı ve şarkının ritmik sakin temposunu düşününce çok yerinde bir seçimdi. Dinleyiciler için iyi bir ısınma turu oldu. Hemen akabinde ise Burn Your Fire For No Witness’ ın incisi, canımız ciğerimiz Hi-Five geldi. Setlistin geri kalanı albümlere dengeli olarak dağılmıştı. Angel Olsen’ ın henüz daha yayınlanmamış yeni bir şarkısını, daha bir tur müzisyeni iken kaydettiği EP’ sinden Drunk And With Dreams’ in akabinde dinleme fırsatına eriştiğimiz bir konserdi. Özellikle BYFFNW’ ın favori şarkılarından Lights Out ve High&Wild, adrenalinin tavan yaptığı, Olsen’ ın punk geçmişini yansıttığı performanslardandı.

11922078_1693155007573981_1287112788_n

Angel Olsen sahnede.

Albümleri yayınlandığından beri Angel boş durmamış olsa ki çoğu şarkının performansı, albüm kayıtlarından çok daha farklıydı. Mesela sert punk tınılı şarkılarda gitar daha da zenginleştirilmiş, ana gitar daha ön plana çıkarılmıştı. Sevenleri bilir, Halfway Home ve Strange Cacti dönemlerinde yazılmış olan şarkılar genellikle kayıtlarda daha yumuşak tınılarda. Konserde ise Olsen, bizi oldukça şaşırttı. Özellikle Acrobat şarkısı başta olmak üzere eski şarkılar neredeyse baştan yaratılmıştı. Sert gitarların ve davulun etkisi ile eski şarkıları yenileriyle aynı çizgide bulduk. Daha önce röportajlarında her zaman bir değişimin içinde bulunduğunu belirten Angel Olsen, vokallerini de modifiye etmiş canlı performanslar için. İnanması güç ve rastlaması çok nadir ama Angel Olsen’ ın vokalleri albüm kayıtlarına kıyasla canlı performansta çok daha kuvvetli. Tecrübe ile gelen özgüvenden midir yoksa azimle birleşen bir sıkı çalışmadan mı gelmektedir bilinmez ama Olsen, vokallerinde risk alıyor. Albümdekine oranla çok daha üst notalara çıkabildi İstanbul konserinde.

11997309_1650517845194327_192008689_n

Fotoğraf: Ahmet Nursoy. 

Cumartesi akşamı tanık olduğumuz bir diğer sürpriz de Angel Olsen’ ın diğer müzisyenlerden daha bir ötede duran encore anlayışıydı. Bir Bruce Springsteen coverı olan ‘Tougher Than The Rest’ ten sonra Olsen’ ın grup arkadaşları bizi, narin sesli kızımızla baş başa bıraktı. Unfucktheworld ile başlayan solo performansta özellikle Iota dikkat çekti. Yakın arkadaşı Sharon Van Etten’ ın gitar tellerini hafifçe okşadığı solo performansları ister istemez akıllarda belirdi. Kapanış ise son albümün depresif, yürek yakan narin şarkısı White Fire ile yapıldı. Free ne kadar iyi bir açılış şarkısı olduysa White Fire da kapanışı o kadar iyi yaptı. Şarkının son anlarında grup üyeleri geri geldi ve bu solo buluşma bir anda sert bir rock n roll konserine dönüştü. Olsen’ ın saçlarını iki yana savurduğu ve kendinden geçtiği performansın sonunda herkes sahneyi terk etti. Çok kısa bir süre sonra Tiniest Seed için geri döndüler ve hemen ardından Angel Olsen’ ı sahneden uğurladık.

11998239_1693155027573979_992820898_n

Setlist. Şarkıların yanında Angel’ ın yazısı ile yazılmış bir ‘Şerefe’ görüyorsunuz.

Böylece Salon IKSV’ nin merakla beklenen bir konserini daha geride bırakmış olduk. Angel Olsen’ ın şarkıları canlı dinlendiğinde daha da bir güzel oluyormuş, bunu da gördük böylece. Hiç bitmeyen bir değişimin içinde olduğunu düşünürsek Olsen, gelecekte de bizi çok şaşırtacak gibi görünüyor. Konser sonrası tanışma sırasında defterime güzel bir not ile geri döneceğinin sinyalini kondurmuş. Olur da yeni albüm ile yolu yine bizim topraklara düşerse Angel Olsen’ ı sakın kaçırmayın. Lakin şarkıları canlı dinlendiğinde daha da güzel.

Kapak fotoğrafı Salon’ un Facebook sayfasından alınmıştır ve Ali Güler’e aittir.

ORADAYDIK: SINATRA AND LADY DAY FEAT. OLETA ADAMS & ALOE BLACC

Oleta Adams, Aloe Blacc ve China Moses gibi önemli müzisyenleri canlı dinlemek için Sinatra & Lady Day projesinin prömiyerinde, Alman Sefarethanesi’ndeydim. Frank Sinatra ve Billie Holiday gibi efsaneleşmiş müzisyenlerin doğumlarının 100. yılına denk gelmesi bu konseri İstanbullu müzikseverler için çok daha anlamlı kıldı.

1930’larda popüler olan, sonrasında Amerikan popunu ulaşılması güç bir seviyeye taşıyan Frank Sinatra’nın kariyerinin başlarındayken en büyük ilham perisi Billie Holiday’di. Bu konser de ikisinin mirasını çok başarılı bir şekilde bir araya getirmiş. Bu projenin hayata geçmesinde önemli bir etkisi olan 2 Grammy ödüllü davulcu ve Sinatra & Lady Day’in müzik yönetmeni Terri Lyne Carrington’a ne kadar teşekkür etsek az. Müzisyenlerin performansları çok üst düzeydi, Aloe Blacc’in canlı performansıyla albüm kayıtları arasında neredeyse bir fark yok, hatta daha güzel bile denebilir. Oleta Adams’ın sıcakkanlılığı konseri benim için bir tık daha öteye taşıdı.

Alman Sefarethanesi gibi küçük ve düzenli bir mekanda gerçekleşmesinin de etkisi olsa da izlediğim en iyi organizasyonlardan biriydi, uzun zamandır ilk kez bir konserde anın tadını çıkardım. İzleyicilerin çok büyük bir kısmı Aloe Blacc için gelmişti, How To Make It In America dizisi sayesinde 2010’dan beri dinleyicisi olduğum Aloe Blacc’in gördüğü ilgiye ben bile şaşırdım. Umarım solo konseri için bir kez daha gelebilir ve bu konser Volkswagen Arena gibi biraz daha geniş bir mekanda olur.

Setlist:

1- Frank Sinatra – I’ve Got the World on a String (Oleta Adams)

2- Frank Sinatra – Blues in the Night (Aloe Blacc)

3- Billie Holiday – Lady Sings the Blues (China Moses)

4- Body and Soul (Oleta Adams)

5- Billie Holiday – I Cover the Waterfront (China Moses)

6- Billie Holiday – Lover Man (Oleta Adams & China Moses)

7- Frank Sinatra – I Thought About You (Aloe Blacc)

8- Frank Sinatra – In the We Small Hours (Aloe Blacc)

9- Frank Sinatra – Only the Lonely (Oleta Adams)

10- Billie Holiday – God Bless the Child (Oleta Adams)

11- As Time Goes By (China Moses & Aloe Blacc)

12- Frank Sinatra – All the Way (China Moses)

13- Billie Holiday – Please Don’t Talk About Me When I’m Gone (China Moses)

14- Billie Holiday – Strange Fruit (Aloe Blacc)

15- I’m a Fool to Want You (China Moses, Oleta Adams & Aloe Blacc)

16- Billie Holiday – Ain’t Nobody’s Business If I Do (China Moses, Oleta Adams & Aloe Blacc)

*Yazı için Nehir Gündüz’e teşekkürler.

ORADAYDIK: MODDI

Salon IKSV‘de iki akşam arka arkaya sahne alan Moddi konserlerinin biletleri tükenmişti! Neden bilet kalmadığını ise dün gece konserde anladık. Kadife sesiyle gelenlere öyle bir atmosfer sağladı ki Moddi, büyüsü herkesin evinin salonundaki rahatlıkla birleşmiş gibiydi. İnanılmaz keyifli bir atmosfer vardı.

IMG_6653

Bundan iki sene önce İstanbul’daki ilk konserini veren Moddi, ikinci kez gelişinde konser boyunca buradaki seyircilerinden keyif aldığını hatırlattı. Yaptığı turnelerden öğrendiği çok şey olduğundan ve ülkelerin tabularından bahsetti. Şöyle ki; Rusların homoseksüellik ve mutluluk kelimelerini aynı cümlede kullanamaması, İngilizlerin genelde konuşmadığını sadece baktığını, Türklerinse sıcakkanlılığını ve genelde konser biletlerini bitirdiğini söyleyerek salonda kahkahalar attırdı.

Performansları sırasında samimiyeti ve özgün müziğiyle şarkılarını birçok enstrüman eşliğinde söylemesi bizi en çok etkileyenlerden. Çellist Katrine Schiøtt konserdeki büyüleyiciliği sağlayan diğer etken, o kadar rahat ve kolay bir enstrümanmış gibi çalıyordu ki çelloyu, bazen sadece ona odaklandık. Rahatlık konusunda zaten Moddi için şöyle diyelim, sahneye çıplak ayakla çıkan bir sanatçının ne kadar rahat olduğunu tahmin edersiniz. Moddi çıplak ayaklarını birer enstrüman olarak da kullandı. Kimi şarkılarda yere sertçe vurarak baslarla doldurdu performansını. Bazı şarkılarda akordeon çalıp, geri kalan bütün şarkılarda gitarını elinden bırakmadı. Run to The Water konser performansını buradan dinleyebilirsiniz.

IMG_6660

Şarkı söylemesinin dışında, Moddi hayatına dair pek çok şey anlattı, eskiden ancak 6 ayda bir şarkı yazarken şimdilerde şarkıyı pazartesi yazıp, salı prova alıp, çarşamba sahnede söylüyormuş. Birkaç şarkısına başlamadan önce çalacağı parçaların cover değil, recycling songs olduğunu vurguladı. Dinleyiciler şaşırdı tabi ki ve açıklamaya girişti. Geri dönüşüm şarkıları kendisinin geri dönüştürdüğü şarkılar. Dünyada yasaklanmış ve sansür yemiş şarkıları araştırıyor. Bu araştırmaları sırasında da uzun vakitler harcamayı göze alıyor. Araştırmaları sonucu birçok ülkeden bulduğu bu şarkıları da İngilizce olarak yorumluyor. Cover’ın akılda mutlulukla bıraktığını ama kendisinin bunu yapmadığını anlatmaya çalıştı.

Yaklaşık 2 saat sahnede kalan sanatçı, uzun sayılabilecek bu süreye rağmen tüm tatlılığıyla yoğun istek üzerine 2 şarkı daha çaldı; bizlerse onun ne zaman tekrar geleceğini düşünmeye başladık.

ORADAYDIK: BALMORHEA

Öncelikle söyleyeyim hayatımın hiç bir döneminde öyle aman aman bir Balmorhea dinleyicisi olmadım. Buna Perşembe gecesi biraz pişman oldum diyebilirim. Grupla yaptığımız röportajda bahsettikleri gibi kurucu ikili olarak çıktıkları konser bitiminde büyülenmiş gibiydim. Duygularında çok samimi iki adam izledim o gece.

Balmorhea öncesinde sahnede Tom Adams vardı. Ona yetişemedik ama duyduğumuza göre güzel bir performans sergilemiş. İKSV Salon‘a girdiğimiz zaman sahnede bir geri sayım vardı. Kaç dakikadan geri saydığını bilmiyorum ama geri sayım biter bitmez ikili sahnedeydi. Dakik olma konusunda bir çok grup tanıdım ama bu kadarına ilk defa şahit oldum. Peter Liversidge‘nin görselleri arkadan eşlik ederken gitarla ilk büyülerine başladılar.

balmorhea konser

 Konser boyunca ilk işlerine ağırlık veren grup, seyirciyle iletişime girmekten de hiç kaçınmadılar. Salon İKSV‘nin ne güzel grupları ağırladığından dem vurarak birazcık kendilerini de övmekten çekinmediler. Bizlere teşekkürlerini sundular. Yalnız ben de eklemeliyim ki bu kadar gruba saygılı kalabalık az bulunur buralarda. Özellikle yabancı isimlere “Susun” öğretecek kadar konuşkan kitleler gördükten sonra. Bir teşekkür de ben edeyim buradan o güzel seyirciye.

Bir detay da konser boyunca dönen görsellerin üzerine düşen mikrofonun gölgesiydi. Konser sözsüz olunca görseller birer solist gibi gruba eşlik ediyor hissi yaratıyordu.

balmorhea mikrofon

Konserin tek talihsizliği de çalacakları Banjo’da bir sıkıntı olduğundan onu konsere dahil edememeleriydi. İkilinin gitarlarda ve piyanoda yeteneklerini izledikten sonra Banjo çalışlarını da duymak isterdik açıkçası. Onun için bir başka konserini iple çekiyoruz.

THE ”ÖLÜ AKTÖRLER” SHOW

14 Ekim Salı günü Tiyatro Hal‘de Uzak Adalar‘ı izledik. Tiyatro açılımını yeni oluşum Ölü Aktörlerin Uzak Adalar oyunu ile yapmak istedik. Oyundan sonra Uzak Adalar oyununun yönetmeni Tamer Can Erkan ve oyuncular Doğan Keçin, Barış Yalçınsoy ve Yezdan Kayacan ile sohbet etme fırsatı bulduk. Önce Uzak Adalar’dan bahsedelim: Cambridge Üniversitesi’nden kuş bilimci iki genç Robert ve John yaban hayatı araştırmak için hükümet tarafından görevlendirilerek geçmişte Paganların yaşadığı uzak bir adaya gönderilirler. Adanın yerlisi Kirk ve yeğeni Ellen, adada bu iki gence eşlik eder. İlkellik tüm çıplaklığı ile hayat bulur ve olaylar bunun etrafında birbirini takip eder.

Uzun uzadıya oyundan, tiyatrodan ve alternatif olandan konuştuk ve bu keyifli sohbeti buraya bırakıyoruz.

unnamed

Buse: Ölü Aktörler nasıl oluştu? 

Tamer Can Erkan: Kurucu kadro olarak YTÜ Tiyatro kulübü kökenliyiz. Ölü Aktörler’in kadrosu zamanla büyüdü ve değişti.  Oyuncu kadromuz şu an Kadir Has Üniversitesi öğrencilerinden oluşuyor. Ölü Aktörler 2011’de kuruldu. Üniversitede tiyatro yaparken yeni oynular yapmak istediğimizi farkettik ve Erdinç  NORMAL’i buldu. Yönetmenlik için bana sordu. Sonra Doğan’ı bulduk ve  3 kişi Normal’i çalışmaya başladık ve daha sonra da bir tiyatromuzun olması gerektiğinden başlayarak bir isim arayışına girdik. Çok karizmatik isimlerdense bizi temsil eden isim ne olabilir diye düşündük. Çok sevdiğimiz bir film vardı Ölü Ozanlar Derneği… Bu ismin babası da Doğan’dır.  Ölü Ozanlar Derneği’ndeki arkadaşlar da şiir okumak, tiyatro yapmak gibi eylemleri olan ama hayata sayısal tarafta başlayan insanlar. Dolyısıyla biz de kendimize çok uygun gördük bu ismi. Sonra da 2012 yılınıda Normal’i oynamaya başladık. Oyunu Mekan Artı ve Tiyatro Hal’de oynadık, bu sene de Aralık-Ocak gibi tekrar oynamayı düşünüyoruz.

Buse: Peki ölü aktörlerin oyun üzerine kattıkları, ölü aktörleri ölü aktörler yapan şu seyirciye oyuna şunu yansıtıyoruz dediğiniz bir şey var mı?

Tamer: Yeniliğe ve değişime açık bir topluluğuz. 2011 ve 2014 İstanbul tiyatro yaşamları arasında ciddi farklar var. 2011’de alternatif tiyatrolar  yeni kurulmaya başlanmıştı ve bir taraftan da özel tiyatrolar çok şey vadetmiyordu (diyebilirim). Devlet tiyatroları ve şehir tiyatrolarında da belli bir gelenek var; çok iyi oyunlar olsa da kısıtlı bir dünya var orada ve biz kendimize uygunu bulmakta zorlanıyoruz açıkçası. Çok iyi işler de var elbette ama kendi beğenilerimizin de farklı bir doğrultuya gittiğini gördük. Sonra aramızda nasıl olabilir  diye konuşmaya başladık ve bunun bir türle, bir tarzla ilintili olmadığını aslında canlı sahnede yaşayan bazı anlar yakalamanın önemli olduğunu gördük. Tiyatro yapma amacıyla bizim üzerinde durduğumuz şey arasında bir fark yok. Sahnede kanlı canlı bazı anlar, bazı durumlar yakalamak ve orada kendimizi var edebilmek, seyircinin kendini var edebilmesi ve orada bir şeyin tekrar oluşmasını sağlamak adına bunu söyleyebiliriz. Hatta şöyle şiirsel bir yaklaşımımız da vardı. Biz Ölü Aktörler’iz zaten ölüyüz ancak oyun oynadığımız zaman nefes alıyoruz çünkü o an hayat tekrar canlanıyor. Romantik açılımlarımız da var; yaşayan bir şeyleri sahnede yaratabilmek ve o anı sahnede var edebilmek, o auranın oluştuğu anları yakalayabilmek…

Buse: Alternatif açıdan da bakarsak yapmak istediğinizi seyirciye yansıtabiliyorsunuz. Yani o salonda hep birlikteyiz, sadece oyun ve oyuncular, seyirciler de var. 

Tamer: Biz bunu kendi aramızda da konuşuyoruz ;alternatif tiyatroların biraz daha yükselmeleri, öne çıkmaları kendilerine yer bulabilmeleriyle alakalı. Artık daha kolektif bir yaklaşım var. Alternatif işler bu yüzden biraz daha ön plana çıktı çünkü daha ufak bir alan ve daha yakın hissediyorsun. Seçilen metinler de keza böyle . Alternatif tiyatro 1970’lerde 60’larda da vardı ama bunu postdrama, posttiyatro ve metinsiz oyunlarla beraber düşünmemek lazım. Dolayısıyla en azından şahsen alternatif diye bahsettiğim şey küçük tiyatrolarda -İngiltere’de fringe tiyatrolar deniyor- seyirciyle aynı mekanı aynı zeminde paylaşarak , sahnede olan şey neyse o an onun beraber üretildiği bir anı yakalamak. Alternatif olarak  bir özgürlüğümüz var. Maliyetten dolayı bir şeylerden kaçmıyoruz. Çünkü mali bir riskimiz çok fazla yok. Böyle olduğu için de alternatif temalara değinip alternatif bazı şeyler yapma lüksüne sahip oluyoruz. İşte ana akım tiyatronun sahip olmadığı şey bu ve bu da aslında bizim asıl gücümüz. Bu temaları işlemek, gelen seyirciyle böyle bir paylaşım içerisinde bulunabilmek… Bizim yaptığımız oyunların güçlü yanlarının o olduğunu düşünüyorum.  Yoksa 400 metrekarelik bir sahnede havadan karlar yağarken de oynayabilirdik. Evet, öyle oyun da yapmak isterim. Onda bir sıkıntı yok ama… (gülüşmeler)

Bir de şöyle bir şey de var. Değindiğimiz konulardan bahsetmiştik. Uzak Adalar’ın textini okuduğumuz vakit değindiği, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir sürü konu var ve bu konularla ilgili benim gidip insanlara; abi böyle böyle bir şey var, sence hayat, sence ölüm, sence bilmem ne, sence özgürlük, sence ötekileştirme, sence çevrecilik, sence Darwinizm, sence sosyal hayat… bir sürü konu var ve saatlerce konuşabileceğim ama saatler harcasam da yine de kendi düşüncelerimi isteklerimi anlatamayacağım bir yoğunluk var. Ne mutlu ki tiyatro yaparak uzun uzun üzerine makaleler, tezler yazılabilecek konuları çok kısa bir süre içerisinde, yoğunlaşmış bir süre içerisinde, seyirciye hissettirmeye çalışarak değil de beraberce hissederek geçirmeye çalışma gibi güzel bir şey yapıyoruz. Bu da bütün maddi olayların üstünde.

Barış: Ya bir şeyi de kabul etmek lazım. Kimse dünyayı kurtarmak için bir oyun ya da müzik yapmaz. Tabii ki kendin için bir şey yapıyorsun. Bunu en iyi şekilde anlatabildiğin, paylaşabildiğin zaman karşındaki de görüyorsa, hissedebiliyorsa ve yaşayabiliyorsa, en azından seni görüp anlayabiliyorsa zaten kafi. Zaten amacına ulaşmış sayılabilir.

Doğan: Bir çözüm önermek değil tartışmak açıkçası.

Tamer: Evet. Bu arada bunu söyleyebilirim herhalde. Politik bir yön doğrultusunda, fikirleri seyirciyle paylaşmak ve bunları seyirciye iletmek görevini ilke edinen alternatif bir tiyatro değiliz. Ben öyle hissetmiyorum.

Buse: Provalar nasıldı? Oyuna nasıl hazırlandınız?

Tamer: Prova süreci başladı ve çok uzun sürdü. Gerçekten çok uzun sürdü. Ocak’ta başladık. Nisan gibi son buldu. 3 ay 10 gün 100 gün gibi bir süre çok uzun bir prova süresi ve biz çok prova aldık. Bilhassa biz sahne üzerindeki ilişki üzerinden yoğunlaştığımız için sürekli, defalarca tekrar yaptık ve sürekli bir arayış içerisindeydik. Yani benim kafamda bir hedef vardı. Gideceğimiz liman belliydi ama rüzgar estikçe gemiyi biraz bu tarafa doğru götürdük, sonra biraz bu tarafa doğru götürdük. Ama bir yandan rüzgar esiyor bir yandan akıntı var. Hani o gemi oraya çok doğru gitmiyor yani. En doğru rota ne, onu bulmaya çalıştık prova süreci içerisinde. Yıpratıcıydı ama aynı zamanda yaratıcıydı. Yaratıcı olmasından faydalandık ama prova bittiğinde de tükenmiştik.  Böyle bir süreçti ve Nisan’ın 10’unda da oynadık. Geçen sene 6 oyun yaptık, yazın ara verdik. Şimdi de ben oyunu tekrar revize ettim. Oyun başta 2 perdeydi, 120 dakika sürüyordu. Şu anda baştaki görselle beraber 85 dakika sürüyor. Tek perdeye indirdim.

o

 Buse: Oyunu nasıl geliştirdin?

Tamer:  İskoçya’nın batısında, Atlantik’e 60-70 km uzaklıkta bulunan en uç ada üzerinde geçiyor. Görüntüde gördüğünüz 3 tane küçük ada ve Paganlar gerçekten yaşıyorlar. Endüstri devriminden sonra gerçekten gidip fotoğraflarını çekmişler İngilizler. Sanki deney hayvanları gibi nedense. O görüntüleri kullandım ben de. Daha sonra adapte olamıyorlar tabii ki. Kapitalist yaşam arttıkça takasla hayatlarını devam ettiremiyorlar. Açlık kıtlık oluyor. Ana karadakiler de biraz yüz çeviriyor ve göç ediyorlar oradan. Bir dram yaşanıyor orada. Oyunun fiction olma özelliği şu: oyunda 100 sene önce geçiyor gibi anlatılıyor ama aslında bir 30-40 sene önce olmuş. Oyunda 1940’tayız, bu olaylar da 1907’de 1908’de geçiyor. Ama David Greig bunu 100 sene önce yaşanmış gibi yazmış. Buradaki şarbon muhabbeti de şöyle gelişiyor: Bu adadan başka bir ada daha var, orada 1939 yılında İngiltere hükümeti gerçekten bir deney yapıyor ve adayı bombalıyor. Hatta 1990’lara kadar oraya hiç insan girmiyor. Canlı hayat yok oluyor. Sonra temizliyorlar galiba ama böyle bir dram oluyor. David Greig’de bu iki konuyu birleştirerek böyle bir oyun yazmış. Oyundaki araştırmacılar da doğru. Araştırmacılardan Robert bir kitap yayınlıyor. Adadaki fırtına kuşları, çatal kuyruklu kuşlar, ustura gagalılar vesaire ile ilgili. David Greig’de bu kitabı okuduğu zaman oyunu yazmaya karar veriyor.

Doğan: Politika aracılığıyla sanat yapmak değil, sanat aracılığıyla politika yapmak. Kişisel olarak da, Kirk tarafından bakınca oyuna, en başından beri savunuyorum adamı. Superego oluşturuyor Kirk aslında diğer kişilerin üstünde. Bu açıdan psikolojik bir tarafını görüyorum oyunun, karakter açısından. O superego ortadan kalktığında ilkel benliklerin bir çatışması var ortada. Bir şeyleri ele geçirme çabası, sınırlara uymak ya da sınırları aşmak… Kendi kişisel yapılarına göre, ilişki tarzlarına ve karakterlerine göre bir mücadele oluşuyor. Seyreden kişiye de hangisine daha yakın olduğunu ölçtürüyor. Risk alır mısın, sınırların var mı ya da kurallara uyar mısın, kuralları kendin mi yaratırsın? Arzunun peşinden mi gidersin ya da onu bekler misin? Biraz yani psikolojik tarafı da var oyunun. O yüzden diyorum aslında Kirk oyunda bir denge unsuru ve o kalktığı zaman ortadan ufak bir karmaşaya bürünüyor.

Barış: Oyun biraz da şeyi sorguluyor. Bir kontrol mekanizması olmalı mı? İnsanların kontrol altında tutulması kötü bir şey mi? O yüzden mesela oyun iyi mi bitiyor kötü mü ben bilmiyorum.

Buse: Evet, o bir soru işareti. Yani bende öyle kaldı.

Melike: Aslında karakterlere baktığınız zaman en temelde yine kişisel karmaşalar yaşayan, bir tarafta çok sert, radikal bir şekilde hayatını yaşayan, bir tarafta daha sıkışmış, bir tarafta sıkışmış ama birden baskı kalkınca kabuğundan çıkmış gibi görünen ama aslında çok da göründüğü gibi olmayan kişiler var.

Doğan: İzleyenin oyunu nasıl okuduğu aslında onun karakteriyle alakalı oluyor. İzleyici oyundan her şey tamamlanmış çıkıyorsa bir tarafa daha yakın, içinde sanki bir şey kaldı diye çıkıyorsa o zaman diğer tarafa daha yakın ya da rahatlamış çıkıyorsa başka bir tarafa daha yakın.

Tamer:  Benim için özetleyen yer aslında bunu da ilk defa söylüyorum bu arada. John’la Ellen’ın artık aralarında bir duvar varken, o duvarı oluşturan şey de o sahnede fotoğraflar, John’un ‘ya bunu yapamayız bu hayvani’ Ellen’ın da ‘hayır bu doğal’ dediği an bence çok şey ifade ediyor. Yani burada bir taraf tutmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Zaten bütün hayat da bununla gitmiyor mu? Kontrol mekanizması devlet, toplum, kendi arkadaşlarımız ya da ailemiz her kimse, onun oluşturduğu kontrol mekanizması ve var olan arzularımız, hayallerimiz, heveslerimiz. Bu arzular hayaller bizi çok iyi yerlere de götürebilir, o arzularımızın hayallerimizin peşinden koşmak adına kayalıklardan atlamak haline de gelebilir. Yani her şey olabilir. O yüzden bir cevap verme durumumuz yok. Ama işte, bu konunun işlenebileceği iyi bir atmosfer olduğunu düşünüyorum. Uzak bir ada, bir baskı unsuru var Kirk ve devlet tarafından oluşturulan, ve bu baskı unsuru ortadan kalktığı anda ne oluyor?

Doğan: Şiirsel ama doğal bir yapısı var. Arzuların dile geldiği yerler daha dokunaklı ve şiirsel bir bütünlük taşırken diyaloglara geldiğimizde de konuşmaların doğal ilerleyişi günlük hayatı yansıtıyor.

Tamer: Bir de bu oyunda benim şahsi olarak yapmak istediğim bir şey vardı. Adaya bir kişilik kazandırmadan, adayı yaşayan bir canlı haline getirmeden doğanın kendini tekrar ettiğini, hayat döngüsünü devam ettirdiğini gösterebilmek istedim. Paganların orada yaptığı törenleri orada yaşayan yeni insanların pagan olmasa da bir şekilde ergenlik törenlerinde ya da ölüm törenlerinde yeniden canlandığı anı görebilmek tekrara vurgu yapmak önemliydi. Aslında doğal hayat kendini her zaman yeniliyor ve ne yaparsak yapalım her seferinde cereyan ediyor. Bunun oyuna da yansıdığına inanıyorum. Ama çorbaya tuzu biraz fazla kattığın zaman dandik Hollywood filmi gibi oluyor, cinler, ruhlar… O tuzu atmadığın zamanda hayata sıkışmış insan kimlikleri gibi anlam doğuruyor. O iki yolu bir arada götürebilmekti benim için de zor olan kısım. Politik anlamda yorumlamak gerekirse de ne olursa olsun en adapte olabilen, uyum sağlayabilen (survival olf the fittest) yaşamını sürdürse de en güçlü olan emperyal hükümet. Sonuçta onun istediği şey bir şekilde oluyor.

Oyunun biletlerine şuradan ulaşabilirsiniz: Uzak Adalar 

Uzak Adalar

Yazar: David Greig

Yönetmen: Tamer Can Erkan

Oyuncular:

Doğan Kecin

Barış Yalçınsoy

Yezdan Kayacan

Cansu Özkan

Eren Yağcıoğlu

Çevirmen: Tamer Can Erkan

Ses ve Müzik Tasarımı: Orhan Enes Kuzu

Işık Tasarımı: Alaz Köymen

Dekor Tasarımı: İlayda Çeşmecioğlu

Grafik & Afiş Tasarımı: Esma Hüsna Bıyık

Işık Operatörü: Ömer Güdüloğlu

Ses Operatörü: Buse Özlem Ertürk

Asistanlar: Uğur Yüksek, Burak İri, Burak Yıldız, Fetanet Överen, Talha Siviş, Kübra Yılmaz

Koordinatör: Pınar Fidan, Merve Torkan

Proje Danışmanı: Serdar Biliş

ölü aktörs

 

ORADAYDIK: ADIDAS ALL ORIGINALS ISTANBUL 2014

Dün akşamı, tanıdığınız hemen herkes gibi, KüçükÇiftlik Park‘ta geçirdik. Hipster’lığın kutsal toprakları Adidas All Originals Istanbul‘un 5. yılında yine çok fazla dövme, sonsuz sakal, “Şimdi burada bir şey olsa ülkede hipster kalmaz” şakaları ve iyi müzik vardı. Bu sene partiden çok konser havasında geçen akşamın ardından aklımızda kalanlar madde madde şöyle:

  • Akşama Fakepakt‘ı kaçırarak başladık. Cumartesi trafiğini istediğiniz kadar inkar edin, kendisi gerçek. Bir dahakine artık.
  • Develerle Yaşıyorum‘u tekrar tekrar dinlemiş olsak da düne kadar Gaye Su Akyol’u canlı dinlememiştik. Performansı gayet güzeldi ama açık havada büyük sahneler kendisinin müziğinden maksimum keyif alabileceğiniz yerler değil. Kendi adıma Gaye Su Akyol‘u kapalı bir salonda, sadece kendisini dinlemeye gelmiş bir dinleyici grubuyla birlikte dinlemek için can atıyorum.

chlöehowl

  • Chlöe Howl bildiğimiz parçalarının yanı sıra henüz hazırlamakla meşgul olduğu çıkış albümünden şarkılarla sahnedeydi. Sahnede gayet hareketli ve eğlenceli (ve gerçekten harika gönürüyor). Sahnedeyken fena bir kalabalık toplamadı ama hayallerimizdeki performans için ilk albümünü yayınlamasını ve bütün şarkılarının kitleler tarafından ezberlenmesini beklememiz gerekecek gibi.
  • woodkidGecenin ve hatta muhtemelen önümüzdeki konser sezonunun tamamındaki bütün gecelerin en iyi performansı Woodkid‘indi. Zaten hemen herkes Woodkid’i bekliyordu ama en azılı hayranlarının bile dünkü performans karşısında birazcık afallamış olduğunu tahmin ediyorum. Keza, sonrasında herkesin gözlerinden “Şaka mı bu?” sorusu okunuyordu. Işığıyla görseliyle, performansıyla ve iletişimiyle Woodkid sahneyi ve kalabalığı avucunun içine aldı. Tam yeni bir dinin doğuşuna şahitlik ediyorduk ki konser bitti, hatta bu konserle birlikte turne de bitti ama tekrar geleceğim diyerek konseri sonlandırdı.
  • Kendi adıma konuşayım, Felix Da Housecat olmadan da yaşayabilirdim. Ne var ki, insanların hayatındaki büyük bir eksikliği doldurmuş olacak ki geceyi dans çemberleriyle kapattık. Anlamıyor ama takdir ediyorum.
  • Organizasyona gelince, ortam da kitle de çok güzeldi ama içeride hırsızlık problemleri olmuş diye duyduk. Çok sayıda insan gece sonunda evine telefonları olmadan dönmek zorunda kalmış. Onun dışında çadırlar merak uyandırıcı, aktiviteler keyifliydi. Photobooth’a girmeyenler partiye gelmemiş sayıldı; önündeki sırayı göze alamayanlar (ben) güne Instagram’a bakıp ağlayarak başladı.

Seneye de görüşür müyüz? E görüşürüz o zaman.

*Görseller: Merve Aktaş

ORADAYDIK: READING FESTIVAL 2014

Her şey en yakın arkadaşımın cennet vatan İngiltere’ye dil okuluna gitmesiyle başladı. Rezervasyonlar yapıldı, biletler alındı, sonunda 21 Ağustos günü kendimizi sırtımızda kendi boyutlarımızda kamp çantalarımız, elimizde yorganımızla hayatımızın ilk festivali Reading’de bulduk. Çadır olayını festival gönüllü ekibinden iki sevimli genç yardımıyla hallettikten sonra şehir merkezine gitmeye karar verdik. (Festival alanından ulaşım otobüslerle sağlanıyor ve gerçekten çok az bir ücret ödeyip kısa zamanda şehre inebiliyorsunuz. Otobüsler festival katılımcılarını süpermarketin önünde bırakıyor ve oradan da alıyor. Reading Belediyesi’ne sevgimiz sonsuz!) Festivalde ihtiyacımız olacak bir şeyler aldıktan sonra otobüs bekledik, şansımıza festivalin yarattığı trafik sebebiyle otobüsün gelemeyeceğini öğrendik ve önümüzdeki wellie çizmeli insanları takip etmeye karar verdik. Sonuç olarak festivale yürüyerek döndük, çok çok uzak bir mesafe de sayılmaz zaten. Çadırımızı güvenli yerimiz ilan edip uykuya daldık.

Sabah kalktığımızda çok heyecanlıydık, dedim ya, ilk festivalimiz. Yüzümüzü boyadıktan sonra (çünkü YOLO? yok yok festival ruhu.) neredeyse koşarak Main 73_apiArena’ya gittik. Tam da kapıların açılma saatinde gittiğimizden oldukça kalabalıktı, biraz bekledik. Sonunda içeri girdiğimizde ise NME/BBC Radio 1 Stage’e koştuk. Bu kez gerçekten koştuk çünkü ergenliğimde kalbimin prensi, hayatımın aşkı olan ve My Chemical Romance’i dağıtıyorum dediğinde kalbimi fena halde kıran Gerard Way solo kariyerinin ilk konserini veriyordu. Her halinden belli olan heyecanı, üstüne oturan mavi takım elbisesi ve turuncu saçlarıyla festivalin açılışını yaptı Gerard Way. Beklediğinden fazla insan görmüş olacak ki orada olan herkese bu kadar erken uyandıkları için teşekkür etti. Sabah altıda çıksaydı yine uyanırdık, haberi yok. Bir umut belki MCR şarkılarından da çalar diye beklesek de boşuna. Yeni şarkılarını ilk kez dinlememe rağmen hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Özellikle No Shows’u çok sevdim.

 

Gerard Way’den sonra bir şeyler yemek ve etrafı keşfetmekle zaman geçirdik. Bir sürü sahne, binbir çeşit yiyecek, daha da çeşitli insanın oluşturduğu görüntü gerçekten hoştu. Merch alışverişi (çünkü başka nerede bulacağım Vampire Weekend tshirtü?) sonrası içecek bir şeyler almak için bara yöneldiğimizde ise bir sürprizle reading183_thumbkarşılaştık. Kimlik sorulmasına şaşırmadık tabii ki, zira ne Deniz ne ben 15 yaşından büyük duruyoruz. Gösterdiğimiz nüfus cüzdanlarını “bu tür bir kimliği daha önce görmedik” diyerek reddetmelerine ise oldukça şaşırdık. Alana girişin hemen yanında bir bileklik standı var, 18 yaşından büyük olduğunuzu göstermek için bu bilekliklerden alıyorsunuz ve bir daha kimlik falan sorulmuyor. Haftasonu boyunca aynı sorunu yaşamayalım diye mecburen gidip girdik o bileklik sırasına. Yaklaşık bir saat de orada bekledik. Tekrar alana girdiğimizde ise Main Stage’de Deaf Havana çalıyordu. Bildiğim bir grup olmamasına rağmen tarzları hoşuma gitti, ama zaten çimlere yatıp müzik dinlemek kimin çaldığından bağımsız şekilde keyifli bir olay.

Sırada büyük heyecanla beklediğimiz Jimmy Eat World vardı. Bleed American ile başlayıp I Will Steal You Back de dahil sevilen şarkılarını çaldılar, doğal olarak the Middle ile de bitirdiler. Canlı dinlediğime en çok sevindiğim gruplardan biri oldu Jimmy Eat World, bir daha denk gelirim diye umuyorum. (Bu arada grup aynı gün içinde bir de Lock Up Stage’de performans sergiledi, ama ben o sıralarda Vampire Weekend izlediğimden gidemedim.)

Sonraki grup ise konserlerinin çok efsane olduğunu dört bir yandan duyduğum ama henüz hiç dinlemediğim Enter Shikari’ydi. Biz de Deniz’le düşündük ki madem biraz önlerden Vampire Weekend izlemek istiyoruz, eğlenceli bir konseri daha önden izlemenin kimseye bir zararı olmaz. Yanlış, çok yanlış bir karar. O işler öyle yürümüyormuş, mosh pitin ortasında kalıverdik. Neye uğradığımızı anlayamadan bir oraya bir buraya savrulduk, ilginç bir tecrübeydi. En sonunda peri kostümü giymiş bir kızın peşine takılarak kalabalığın arasından çıktık. O şokla kendimizi BBC Radio 1 Dance Stage’de AlunaGeorge dinlerken bulduk. Son iki şarkıyı yakalayabilsek de en azından kendimize geldik. (Aluna gerçekten çok seksi ve aşırı güzel dans ediyor.) Tekrar ana sahne civarına döndüğümüzde ise Enter Shikari konseri bitmiş, koşan insanlar etrafa dağılıyordu.

ezrareadingVampire Weekend kitlesinin daha çok bize benzeyeceğini umarak önlere doğru ilerledik, umduğumuz gibi de oldu. Birden bütün tumblr dashboard’um önümde canlandı, her tarafta çok heyecanlıyım diye bağıran saçı çiçekli, vintage kot şortlu kızlar. Derken bir Drake şarkısı olan Trophies çalmaya başladı. Biz heyecanla beklerken aniden (abartmıyorum, baya çat diye) Diane Young ile başladı konser. Karşımda Ezra Koenig’in şarkı söylüyor olduğuna inanmam şarkının sonunu buldu tabii ki. Sonra White Sky, Cape Cod Kwassa Kwassa, Unbelievers, Holiday falan derken sıra geldi Step’e. “Wisdom’s a gift, but you’d trade it for youth..” ile başlayan kısım 2013’te duyduğum en güzel şarkı sözüydü, gözlerimi kapatıp şarkıyı dinlerken çok daha büyük anlam ifade etti bana. Festivalin en mutlu hissettiğim anıydı diyebilirim hatta. Daha sonra Cousins, “bu kadar hızlı şarkı söyleyebildiğine inanamıyorum” tepkilerinin havada uçuştuğu California English, herkesin ezbere bildiği A-Punk, Ya Hey, Campus, Deniz’in özellikle beklediği Oxford Comma (especially!), Giving Up the Gun derken bitiyordu konser! Hannah Hunt’a sıra geldiği an önümüzdeki iki kızın gitmeye karar vermesi hayatımın mucizesi olabilir. Bariyer önünde Hannah Hunt dinledim, benden mutlu kimse olamazdı. En sonunda “Cape Cod’dan çıkmak isteyenler kim?” diye sorup Walcott’a giren ve konseri “Have a Vampire Weekend!” diyerek bitiren Ezra konser boyunca şarkı aralarında pek konuşmadı, ama olsun, tuhaf mimikleri ve güneş gözlükleriyle çok hoştu.

Paramore için alanda toplanan kalabalığa inanamadık. Bir kez daha aşırı paramorereadingkalabalık içine girmek istemediğimizden oturarak izlemeye karar verdik. That’s What You Get, Ignorance, Decode, Misery Business, Brick By Boring Brick ve daha hatırlamadığım bir sürü şey çaldılar. Konserin en güzel anı ise ses sisteminin çöktüğü ve Hayley Williams’ın kendi başına the Only Exception söylediği dakikalardı. Ona eşlik eden onca insandan biri olmak güzeldi. Sahnede o kadar hareketli ki başım döndü. Mavi saçları da hoştu gerçekten. Daha sonra ise sahnede gecenin headliner’ı Queens Of The Stone Age vardı. O kadar üşümüş ve yorulmuştuk ki QOTSA’nın sadece yarısına kadar durabildik. Ama uzaklara bile ulaşan ışıkları, biz dönmeden çaldıkları Burn The Witch ve ses kalitesiyle güzel bir konserdi diyebilecek kadar da izledik.

İkinci gün hafta sonunun incisiydi resmen. Bu kez alana daha geç gittik. Dance Stage’de Milky Chance, , Kove, ucundan kıyısından da Jacob Plant dinleyip biraz dans ettikten sonra (ısınmak için, yoksa ben dans etmiyorum) Main Stage’e yöneldik. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, herkes One Love sonrası çılgın gibi Mø övdü, tamam tatlı bir abla, ama müziğinde öyle über farklı ve müthiş bir şey bulamadık biz. Belki de saatin erken olmasındandır, bilemeyeceğim. Main Stage yakınında bara ve sahneye yakın son derece stratejik bir yere oturduğumuzda sahnede Peace vardı. O kadar dans müziğinden sonra biraz gürültülü geldi ama sonra kulaklarımız alıştı, şarkılar hoşumuza gitmeye başladı. Peace sonrası sıra The Hives’daydı. Canlı performansları oldukça iyiydi, alan da çok kalabalıktı. Çimlerde yatarak dinlediğimden ne çaldılar ne dediler çok dikkat edemedim, ama insanlar eğleniyordu.

Sıra Foster the People’a geldiğinde ise alan daha da kalabalıklaştı. Coming Of Age ve (tahmin edersiniz ki) Pumped Up Kicks’te edilen eşlik çok çok fazlaydı. O kadar fazlaydı ki şarkıları duyamamış olabilirim. İngiliz seyircisi tatlı evet. Günün heyecanlı kısmı ise Imagine Dragons ile başladı. Konser baştan sona harikaydı. Sahnedekilerin insan olduğuna inanasım gelmedi pek, herkes o kadar hareketli ve enerji doluydu ki! Radioactive’deki sahne şovu özellikle görülmeye değerdi. Imagine Dragons konserinin etkilerini henüz atıyorduk ki bu kez de Jake Bugg çıktı sahneye. Neredeyse aynı yaşta olduğumuz gerçeği çaldığı her şarkıda bizi daha çok üzdü. Kameraların kendisini çektiğini fark ettiği anlardaki utangaç halleriyle ise kalbimizi çaldı. İleride daha çok duyacağız Jake Bugg ismini gibi geliyor.

alexreadingGelelim festivale gidişimizin en önemli sebebine. Doğru bildiniz, Arctic Monkeys. Buradaki konseri kaçırmıştım ve bir hayli üzülmüştüm. Reading’i açıkladıklarında da bir o kadar heyecanlandım haliyle. Do I Wanna Know’u duyduğum andan sonrası hayal gibi hala. Bir ara önüme geçen uzun insanları vahşi biçimde öldürmek istediğimi ve noodle yemeye çalışan bir çocuğun halime üzülüp bana yer verdiğini hatırlıyorum, Brianstorm çalıyordu sanırım tam o anda. Birbiri ardına çalınan şarkıların içinde Knee Socks, My Propeller, I Bet…, Don’t Sit Down…, Old Yellow Bricks kısacası yeni-eski ne ararsanız vardı. (505 ve Cornerstone hariç, ki bu biraz üzdü) ancak ve ancak konserin en güzel dakikalarını dört bir yanımdan yükselen Alex aksanlı When The Sun Goes Down çalarken yaşadım. Bunu yaşamayı 7 yıl önce şarkıyı ilk duyduğumdan beri bekliyordum çünkü. Konser R U Mine? ile sona erdiğinde hem mutlu hem de yorgundum. Bir kez daha görüşmek dileğiyle çocuklar!

Festivalin son günü bizim için NME/Radio 1 Stage’de The Wytches ile başladı. jungleAncak bir önceki günün yorgunluğundan olsa gerek, The Wytches ve sonrasında Twin Shadow’u çimlerde arkadaşımın dizine yatarak dinleyebildim. Çok merak ettiğim The Neighbourhood sahneye çıktığında ayağa kalkmaya niyetlendim, sonra kalabalığı görünce vazgeçtim. O sahne çadır gibi olduğundan dışarıya da ekran koymuşlar, onun karşısına yerleşip oradan izledik. The Neighbourhood’u burada dinleyen kaç kişiyiz bilmiyorum ama artsak da buraya bir gelseler çok iyi olur. Genç çocuklar sahnede harikalar yarattı. Tumblr gençliği tarafından fazlaca seviliyorlar, ikinci bir dashboard canlanmasını da The Neighbourhood sırasında yaşamış oldum. Sonrasında yerimizden ayrılmadan Jungle ve Deniz’in çok merak ettiği Clean Bandit dinledik. Clean Bandit’ten aklımda kalan en çok kemancıları oldu. Sempatikti epeyce. Sonrasında sanırım biraz uyukladım, kendime geldiğimde sahnede DJ benzeri biri vardı, biz de ana sahneye gitmek üzere oradan ayrıldık.

2012 yılında Special Guest olarak Green Day’in çıktığını biliyorduk, dolayısıyla gün içinde festival alanında gezinip ipuçları aradık bu seneki gizli act’e dair. BBC Introducing Stage’de öğleden sonra zaten Main Stage’de çıkacak olan You Me At Six’in special guest olarak çıkmasına ise anlam veremedik. Beklerken birileri Elbow diye konuşuyordu, o kadar da heyecanlanmıştık halbuki. Neyse ana sahnede You Me At Six izledik, çok hayranları varmış doğrusu. Müzikleri ilgimi çekti benim de, dönünce daha çok ilgilenmeye karar verdim. You Me At Six sonrası sıra line up’ın en popülerlerinden Macklemore & Ryan Lewis’teydi. Gün boyu alanda iki tip insan çoğunluktaydı: Blink-182 tshirtlüler ve Macklemore tipi grandma mantolular. Macklemore sahneye çıktığı andan itibaren ortalık koca bir partiye döndü. Başlarda çaldıkları Can’t Hold Us’ı en sonda bir kez daha çalıp The Heist Tour’u Reading’de bitirdiler. Bu kadar eğlenebileceğimi asla tahmin edemezdim, ama çok çok keyifli bir konserdi.

Blink-182 ise anlatılmaz yaşanır saatler yaşattı bize. Art arda gelen Always, Down, What’s My Age Again, I Miss You ve diğerlerini onca insanla birlikte ciğerlerimizi zorlayarak çığlık çığlığa söylemek çok çok güzeldi. Arada NME Stage’de çalmakta olan Disclosure’a bir uğrayalım dedik ama belki bizim ruh halimizden, belki de diğer sahnedeki Blink-182’nun sesi oraya dek ulaştığından ancak iki şarkı dayanabildik. Blink-182’ya geri döndüğümüz sırada All The Small Things’in başlaması ayrıca hoş oldu. Encore’a kalmayıp Deniz’in kaçırmak istemediği Gogol Bordello’yu dinlemek üzere Lock Up Stage’e gittik. Ben çok yorulduğumdan bir yere oturup dışarıdan dinledim, Deniz de üç dört şarkının ona yettiğini söyleyerek yanıma geldi. Üç günde ne kadar çok grup dinlediğimize ve zamanın festivalde ne kadar hızlı geçtiğine inanamaz bir halde çadıra giderken önümüzdeki bir çocuğun kendi aramızda konuştuğumuz dili yadırgayıp Thrift Shop’tan fırlamış gibi “What, whaaat?” demesi de gecenin finaliydi. Ertesi gün yağacak yağmurdan ve yaşayacağımız sefillikten habersiz, yorgun ama çok mutlu, uykuya daldık.

Son olarak festivalle ilgili bir şeylerden bahsedeyim. Özellikle konser alanındaki tuvaletlerin temizliği bizi şaşkına çevirdi. Burada festivale gidenlerden duyduğum iğrençlik seviyesi ve bitmeyen sıralardan dolayı gözüm korkmuştu ama kamp alanındaki tuvaletlerin pazar geceki hali bile o kadar kötü değildi. Bir de özel platformlarda tekerlekli sandalye kullanıcısı izleyicilerin yanında işitme engelli seyirciler de vardı. İşaret diliyle şarkı sözlerini anlatan görevliler onlar için platformlardaydı (Macklemore şarkılarında ellerinin ne kadar hızlı hareket ettiğine inanamadık!) Bu uygulama çok hoşumuza gitti. Burada sıkıntı olduğunu duyduğum su ve yemek konusunda ise her şey harikaydı. Dünyanın her yerine ait yemekler, vegan cafesinden dürümcülere kadar hazır bulunuyordu.

439_large

Huzurlarınızda bu macerayı benimle yaşayan en iyi arkadaşım Deniz’e ve beni her açıdan destekleyen aileme teşekkür ediyorum. Bundan sonraki festivallerde görüşmek üzere!

*Fotoğraflar Reading Festival web sitesinden alınmıştır.