radiohead

OST #41: BİTMEYEN STAJ

Okulların açılması bir kısım için daha da acılı bir süreçtir. Eğer staj yapıyorsanız neden bahsettiğimi gayet iyi anlıyorsunuzdur. Okuldan arta kalan azıcık vaktinizi deneyim kazanmak ya da ek gelir amacıyla staja kurban ettiğinizde gençliğinizi sorgular, ders çıkışı yurda gidip boş boş tavanı izlediğiniz günleri iç çekerek hatırlarsınız. Üstelik sabahın köründe ya da öğlen okul çıkışı çalışmaya koşturmanız yetmezmiş gibi bir de yöneticinizin yaptığı en küçük hatada sizi suçlamasına, ikide bir ofisin diğer köşesine kahve taşımaya ve fotokopi makinesi ile aşk yaşamaya katlanmanız gerekir. Üzülmeyin, her şey iyi bir amaç için. Sizin için hazırladığımız staj playlisti ile moral depolayın biraz.

 

ORADAYDIK: OPEN’ER FESTIVAL 2017

28 Haziran – 1 Temmuz. Gdynia, Polonya.

Bu yaz için aylar öncesinden festival arama çalışmalarıma devam ederken Open’er Festival ve harika line-up’ıyla karşılaştım. Bence dopdolu programı ve uygun bilet fiyatılarıyla bu festival Polonya’nın hatta belki Avrupa’nın en iyi müzik festivallerindendi bu sene. Bunun yanında festivalin yapıldığı Gdynia Polonya’nın kuzeyinde küçük bir liman kenti ve trenle Polonya’nın her yerinden ulaşımı çok kolay, kendine ait bir havaalanı olmasa da çok yakındaki Gdansk şehrindeki havaalanı ile de Avrupa’nın diğer şehirlerine bağlanıyor. Bu kadar artının yanında bir de hali hazırda Polonya’da Erasmus yapıyor olmam bu festivale katılmamın önündeki bütün engelleri kaldırdı, hemen biletimi aldım ve beklemeye başladım.

Birinci gün sahnelere gayet yakın olan kamp alanına yerleştikten sonra festival İngiliz ikili Royal Blood ile başladı. Vokal Mike Kerr hastalığına rağmen toplanan kalabalığa enerjisini hissettirebildi. Main Stage’deki sonraki sanatçı James Blake, beni line-up’ı ilk gördüğümde en çok heyecanlandıran isimlerden biriydi. Kendine has, insanı alıp götüren karanlık sound’uyla 1,5 saat boyunca izleyiciyle bağ kurdu diyebilirim.

James Blake’ten sonra günün ağır abisi Radiohead için beklemeye başladık. Festival alanında dolaşırken Tent Stage’de Quebonafide ve birbirine uçan tekme atan bir kalabalıkla karşılaştım (şaka değil).  Polish hip hop’la uzaktan yakından alakam olmamasına rağmen 3 dakika sonra ben de birilerine uçan tekme atıyordum (bu da şaka değil). Siz de evde kendi imkanlarınızla arkadaşınıza, kardeşinize uçan tekme atmak isterseniz şöyle bir link bırakıyorum. Ve hava karardı, lise yıllarıma ait en anlamlı grubu canlı izleme heyecanı her yanımı sardı. Daha önce belki de binlerce kez dinlediğim Everything In It’s Right Place, Idioteque, 2 + 2 = 5, Lotus Flower, Paranoid Android gibi şarkıları bu kez canlı dinliyordum. Sahnede 2 saatten fazla kaldılar, yeni ve eski albümden toplam 26 şarkı çaldılar. Thom Yorke abim Glastonbury kıyağı yapıp Creep ve Karma Police çalmasa da benim için unutulmaz bir konserdi.

İkinci gün Main Stage’de ilk olarak Charli XCX vardı. Saat erken olmasına rağmen kalabalıktı ve konserdeki enerji çok yüksekti. Main stage’deki sonraki grup bir diğer enerjisi yüksek grup The Kills idi. Çoğunluğu yeni albümdeki şarkılarından oluşan setlistleri harikaydı. Gün, Tent Stage’de M.I.A. ile devam etti. M.I.A. yüzünden mi yoksa havanın yağmurlu oluşundan mı bilmiyorum ama burası tıklım tıklımdı. Sahneye kafes içinde çıkıp Borders ile başladı. Festivalden önce canlı performansını merakla beklediğime değdi; dansçılarıyla, şovlarıyla gerçekten güzel bir konserdi. Sıra geldi ikinci günün headliner’ı Foo Fighters’a. Bu adamlar başta bende bir Radiohead heyecanı yaratmamış da bunun bir hata olduğunu 2-3 şarkı sonra anladım. Dave Grohl’un deyişiyle “her ne kadar sahnede 6 saat kalmasalar da”, 21 şarkılık playlistleriyle bana (beklemediğim bir şekilde) unutulmaz bir konser yaşattılar. Herkes bir festivalde yakalayıp canlı Foo Fighters izlemeli. Gecenin sürprizi ise 15 Eylül 2017’de çıkacak olan Concrete and Gold adlı yeni albümlerindeki The Kills vokali Alison Mosshart ile düetleri La Dee Da’yı o gece beraber söylemeleri oldu.

Üçüncü güne The Dumplings’le başladık. Polish ablamın ne dediğini anlamak zor olsa da sesi kadife gibi. Ağır yağmur altında insanlar altına saklanacak çadır ararken, biz Prophets of The Rage için Main Stage’e doğru yanaştık. İyi ki de yanaşmışız. Bu kadar keyif kaçırıcı bir havada bu kadar keyifleneceğimi düşünmezdim. Bu kadar kalabalık bir pogo hayatımda görmemiştim, yağmurda daha da güzel oldu. Main Stage’de günün headliner’ı the Weeknd’di, uzun zamandır kendisini canlı izlemek istiyordum. Tahmin ettiğim üzere Starboy ile başladı ve Six Feet Under, Sidewalks ve In The Night ile devam etti. Bu adamın sesi stüdyo kayıtlarında nasılsa canlısı da aynı. Açıkça söylemeliyim ki Weeknd’den sonra gün benim için daha yeni başlıyordu. 2017 senesinde hayatıma giren en güzel albümü yapan Warpaint’i izlemek için Tent Stage’in yolunu tuttum. Hatta önlerden yer kapmak için the Weeknd’den erken ayrıldım (havai fişek atmışlar, göremedik). Daha önce haklarında duyduğum kötü yorumlara rağmen, Warpaint’ten tam beklediğim gibi harika bir performans izledim. Konser kayıtlarını Youtube’da defalarca izlesem de canlı izlemek tabii ki çok farklıydı. Festivalde başıma gelen en güzel şeyse davulcuları Stella Mozgawa’dan drum stick kapmam oldu. Şu an çerçeveletilmiş şekilde arkamdaki duvarda asılı duruyor.

Dördüncü gün şarkı sözlerini tamamıyla anladığım Polish rapçi Taco Hemingway ile başladı. Taco’yu erasmusum sırasında bir kez daha canlı dinlemiştim. Bu adam Polonya’da bayağı seviliyor. Gün ortası diğer günlere göre sakin geçti. Gecenin ilk grubu The xx, Intro ile başladı. Açıkçası canlı performansları beklentimin biraz altında kaldı. Bundan sonra benim için iPod efsanesi olmaya devam edecekler. Ardından, Dua Lipa… Bu kıza diyecek bir laf bulamıyorum. Kariyerinin başlarında olmasına rağmen Tent Stage’i doldurup taşırdı. Sahnede çok hareketli, sesi çok güzel (kendisi gibi). Ailecek severek dinliyoruz, böyle devam ederse seneye Main Stage’de olacağı bence kesin. Festivalde çalan son sanatçı ise Lorde oldu. En çok yağmur yağan konser de sanırım buydu. Havadan mı bilinmez ama duygusal bir konserdi. 1 saatlik konsere 13 şarkı sığdırdı, aralarda da sık sık izleyiciyle konuşması da çok hoştu. Son olarak Green Light çalarak, konseri ve festivali nasıl bitmesi gerekiyorsa öyle bitirdi. Lorde seviliyorsun kardeşim.

Seneye gidelim mi?
Biletler Avrupa’daki diğer festivallere göre ucuz. Line-up dopdolu. Şehre ulaşım çok kolay. Polonya faktöründen dolayı içki çok ucuz. Festival alanı çok büyük, yemek seçenekleri çok çeşitli. Ne içki ne de yemek için en yoğun saatte bile sıra beklemiyorsunuz. Geceleri konserler bittikten sonra eğlenecek çok fazla parti var, özellikler elektronik, house tarzı müziklerden hoşlanıyorsanız. Kamp alanı temiz, festivale yakın. 4 złoty (yaklaşık 3,5 lira) gibi bir paraya sıcak duş alabiliyorsunuz. Bu festivale kesinlikle gidilir. 3 evetle uğurluyoruz.

Photo credit: Ben Bentley

İNCELEME: LANA DEL REY – LUST FOR LIFE

Lana Del Rey, yeni ismiyle ve personasıyla kariyerinde temiz bir sayfa açtığından beri her gündeme gelişinde Lizzy Grant isminin anılması artık biraz gereksiz, o yüzden kendisinin nasıl Miss America yapıldığının hikayesini atlayabiliriz.

Love‘ı ilk dinleyişimle gelen şaşkınlığa ek olarak, hemen ardından albümle ilgili ayrıntılar yayımlandığında Born to Die, Paradise, Ultraviolence, Honeymoon gibi albümlerin kaynağından böyle kocaman bir gülümsemeli albüm kapağına yakışacak bir iş çıkabileceğine asla inanmamıştım. Kendisi hep aynı noktada olduğunu düşündüğü için bir değişikliğe gitmek istediğini söylüyor röportajlarında. Nitekim sonunda vardığı yer her zamankinden çok farklı değil, önceki albümlerinde de hissettirdiği o geçmişe özlemin getirdiği hüznü yine aynı sinematiklikle anlatıyor.

Aynı zamanda ilk single olan Love ile albüme yumuşak bir başlangıç yapıyoruz, Lana Del Rey’in şu ana kadar yaptığı en iyi şarkılardan biri olabilir diye düşünüyorum. Şarkı “sanki daha umut dolu bir albüm olacak” düşüncelerini de beraberinde getirirken, bir yandan da Lana’nın baygın ve mahmur sesini sıkıcı bulanların en baştan eleneceği bir şarkı oluyor.

Ardından Lust for Life’ı dinliyoruz. The Weeknd’in Stargirl Interlude’unu dinlemeye doyamamış biri olarak bu şarkı beni çok heyecanlandırmıştı ama beklediğimi pek bulamadım açıkçası. Biraz daha fazla The Weeknd ve Max Martin’e ait elementler hissetmeyi isterdim. Ama göze hitap eden bir klip ve radio-friendly bir parça çıkarmayı başarmışlar, amaçları da buydu sanırım.

Bir sonraki parça 13 Beaches da albüm kapağından yola çıkarak o hiç beklemediğimiz Lana Del Rey hüznü çöküyor içimize. Şarkının sözlerine gelecek olursak “It hurts to love you/But I still love you” gibi dümdüz bir nakarat biraz Lana Del Rey standardında basit kaçıyor. Henüz anlamak için erken ama yeterince takdir edilmeyen bir şarkı olacak gibi hissediyorum.

Cherry de yine Lana Del Rey personasının favori ilişki biçimi kendine zarar veren bir ilişkiden bahsediyor. Sözleriyle tam ayarında bir dozda hüzün ve hızlı yükselen nakaratının yanında tizleşen vokalleriyle aynı miktarda heyecan da veren bir şarkı dinliyoruz. 13 Beaches ve Cherry keşke albümde daha farklı bir konumda yer alsaymış, The Weeknd ve ASAP Rocky işbirliklerinin arasında hak ettikleri ilgiyi göremeyecekler gibi görünüyor.

Groupie Love ve Summer Bummer’da ASAP Rocky ve Playboi Carti’yi dinlerken sadece “Aralara birkaç rap verse’ü serpiştirelim” demişler gibi hissediliyor, The Weeknd için de olduğu gibi, ikisi de şarkıda varlıklarını hissettirecek kadar etkin  değiller.

Lirikal anlamda alıştığımız sitemkar, kalbi kırık Lana’yla albümün ortasında buluşuyoruz; “Sobbin’ in my cup of coffee/Because I fell for another loser” diyor In My Feelings’de, hangimiz yapmadık ki. “I’m feeling all my fucking feelings” istesek de istemesek de.

Eskileri özlemeyi, geçmişe özenmeyi hep gereksiz buluyorum o yüzden single olarak çıktığından beri Coachella – Woodstock In My Mind’a bir türlü ısınamadım. Aynı şekilde Tomorrow Never Came de beni sarmadı bir türlü, Sean Ono Lennon’un daha önce farklı farklı projelerini dinledik ama hiçbirinde babasının böyle bir replikası olmaya çalıştığını hissetmemiştik, albümün arasından neredeyse John Lennon’la karşılaşmış olmak biraz tuhaf hissettirdi doğrusu.

God Bless America – And All The Beautiful Women In It’de nakaratta duyduğumuz silah sesleri ve When The World Was At War We Kept Dancing’de “Is it the end of an era?/Is it the end of America?” diye sorgulayarak güncel sıkıntılara da değinmeden geçmiyor.

Change, Lana’nın sesini ön plana çıkaran sade bir piyano baladı, albümden çok sık duyacağımız bir parça olacağını sanmıyorum. Get Free ile albüm noktalanıyor, acaba sıkıntı bende mi emin olamıyorum ama ben bu şarkıyı dinlerken Radiohead – Creep’i duyuyorum sadece.

Albüm genel anlamda kötü demek adil olmaz fakat kesinlikle sıkıntılı birçok noktası olduğunu kabul etmek gerekiyor bence. Son zamanlarda uzun pop albümleri yapmak çok popüler olsa da bu Lana Del Rey için geçerli olmamalıydı. Uzun olduğu halde tekdüze olmasın diye konuklarla farklı renkler katmaya çalışmışlar, ama ASAP Rocky ve (Sean Ono Lennon diyemiyorum) John Lennon’ı bir araya getirmek, bunu sağlamak gerçekten doğru bir yol mu diye düşündürüyor. Çok fazla piyasaya oynayıp radio-friendly şarkılar yapma çabaları olduğunu hissetmemiş olmak albümün iyi yanı sanırım. Son olarak, Lust For Life da Lana Del Rey’in kariyerine pek de şaşırtmayan ve yön değiştirmiş gibi hissettirmeyen bir basamak olarak yerini alırken çok gerçekçi bir düşünce olmasa da albümü dinledikten sonra aklımdaki tek şey “canlı dinlemek güzel olurdu” oldu.

GARİP DEMİŞKEN: SERICOMYRMEX RADIOHEADI

Mick Jagger, Pink Floyd gibi grupları anmak üzere isimlendirilen türlere dair haberlerin ardından bu kez de yeni keşfedilen bir karınca türü ismini Radiohead‘in ardından alıyor; Venezuela Amazonları’nda yaşayan Sericomyrmex Radioheadi‘yle tanışın.

Bu türü keşfeden bilim insanları Ana Ješovnik ve Ted R. Schultz, Radiohead’in iklimsel değişimlerle ilgili insanları bilinçlendirmek için gösterdikleri çabayı ve müziklerini onurlandırmak amacıyla bu ismi seçtiklerini söylüyor. Biz de merakla ismi bir türe verilen bir sonraki müzik grubu hangisi olacak diye beklemeye devam ediyoruz.

SALI PAZARI: 17.05.16

Merak etmeyin gelecekten gelmedik. Baktık ki tek günde yazıyı toplamak zor oluyor. Öncesinden toparlamaya başlayarak, Salı günleri son şeklini vermiş olacağız. Tezgahları açıyoruz.

Ahmet’in Tezgahı;

Metronomy – Old Skool

Yeni albüm, Summer 08‘in müjdesini veren Metronomy, bunu Old Skool’un videosuyla kutladı. Şarkı sevdiğimiz Metronomy güzelliğine, Beastie Boys’un Mix Master Mike’ının turntable yeteneklerinin de eklenmesiyle muhteşem olmuş.

Nilipek. – Kınalıada (feat. Kamufle) (Remix)

Nilipek.’in pek beğenilen albümü Sabah’ın remixlerinden oluşacak albüm için, Kamufle, Kınalıada’ya el atmış ve şarkıyı rap müziğini elementleriyle buluşturmuş. Ortaya farklı bir iş çıkmış. Denemeden geçmeyin.

Ariana Grande – Into You

Ariana Grande şapkasının altında prodüktörler pop müziğe çok acayip kaçacak şeyler deniyorlar. Önce Dangerous Woman şimdi de Into You. Bu süreçten çok keyif alıyorum.

Radiohead – Burn The Witch

Şu şarkıyı dinlemeyen, şu klibi izlemeyen bir kişi kalmamalı.

FRAGMAN: KILL YOUR FRIENDS

John Niven‘in Kill Your Friends romanı sinemaya uyarlanıyor. 90’ların İngiltere’sine, yani aslında Brtipop’una beyazperde ile dönüş yapıyoruz  Kill Your Friends ile. Başrolü ise Nicholas Hoult devralıyor, James Corden, Rosenne Arquette ve Craig Roberts da filmin kadrosunu oluşturuyor.

Kill Your Friends’in bir diğer heyecanlandıran tarafı ise evlere şenlik bir soundtrack sunuyor olması. 6 Kasım’da İngiltere’de prömiyeri yapılacak olan filmin soundtrack’inde Junkie XL ile birlikte Oasis, Blur, Radiohead, The Prodigy ve The Chemical Brothers işleri olacak.

TOP 10: LATER… WITH JOOLS HOLLAND PERFORMANSLARI

Later… with Jools Holland, en güncel ve kaliteli müziği takip etmek için birebir. 1992’de İngiliz televizyonlarında ilk defa seyirci ile buluşan, sonrasında da müzikseverlerde bağımlılık etkisi yaratan program, türünün hayatta kalmayı başarabilen tek örneği. Diğer müzik programları, ilgisizlik karşısında beyaz bayraklarını sallayadursun, Jools Holland ve ekibi yıllardır müzikseverleri heyecanlandırmayı başarabiliyor. “Her şeyin önüne müziği koyuyoruz. Müzik benim ve diğer şeylerin çok daha önünde. Programımız müziğin ve müzisyenlerin hizmetkârı haline geldi. Bence bu yüzden bunca yıldır ayakta kalabildik.” diyor Holland programının başarısını açıklarken. (Alper Bahçekapılı ile BirGün için yaptığı röportajdan alıntıdır.) Hal böyle olunca, Jools Holland’ı geçtiğimiz günlerde ülkemizde ağırlamış olmanın şerefiyle, sizler için gelmiş geçmiş en iyi Later… with Jools Holland performanslarını sıraladık.

10 – At The Drive In – One Armed Scissors (2000)

Amerikalı hardcore grup, pek bir çılgın, pek bir hareketli. 80’lerin anarşik ruhunu hatırlatan bu performansa Robbie Williams da katkı yapmış. Hatta grup bir zamanlar NME tarafından ‘gelmiş geçmiş en iyi canlı performansa sahip grup’ olarak seçilmiş. Maalesef “At The Drive In” 2012 yılında tamamen dağıldı ve artık grubu canlı izleme şansına sahip değiliz. Ama onları anmak için fazlasıyla iyi bir performans bu.

9- Desert Sessions – Make It Wit Chu (2003)

Queens of the Stone Age’in esas adamı, Alex Turner’ın daimi kankası Josh Homme’un müzikal projesi Desert Sessions. Homme, projesinde birçok başarılı müzisyenle çalışma fırsatına erişmiş. Bu isimlerden biri de PJ Harvey. Evet, her ne kadar kulağa oldukça ütopik gelse de PJ Harvey ve Josh Homme aynı sahnede yer aldı. Ortaya koydukları performans ise, şüphe yok ki, Jools Holland’ın sahnesinde gördüğümüz en iyi performanslardan.

8- Battles – Atlas (2007)

Bu performansı izleyip hayran kalmamak imkansız. Amerikalı grubun 2007 yılında ortaya koyduğu performans, deneysel müzik sahnesinde bir dönüm noktası olma özelliğini taşıyor. 7.5 dakikalık ‘Atlas’ performansında grup, adeta kendinden geçiyor. Gitar, klavye, davul hepsi bir harika. Ayrıca Ian Williams’ın vokallerini es geçmemek gerek. Kısacası, her şeyiyle takdire şayan bir performans.

7- Elliot Smith – Waltz #2 (1999)

Jools Holland sahnesi sadece hareketli şarkılara yer vermiyor tabii ki. Elliot Smith’in programdaki ilk performansı Waltz #2, programda yer almış olan belki de en hüzünlü parça. Smith, önce akustik gitarının tellerine sonra da kalbimize hafifçe dokunuyor. Melankoli televizyon ekranına hiç bu kadar yakışmamıştı.

6- Future Islands – Seasons (Waiting On You) (2014)

Future Islands, sadece güzel şarkılarıyla değil, aynı zamanda canlı performansları ile de oldukça konuşulan bir grup. Grubun vokali Samuel T. Herring, sahneye çıkıp sadece şarkısını söyleyip giden bir müzisyen değil. Herring, şarkılarıyla ve danslarıyla size hiç durmadan çeşitli hikayeler anlatıyor. Bir müddet sonra ister istemez şarkıların içine girip, duygulara ortak oluyorsunuz. Ve işin ilginç yanı da bu kadar harekete ve dinamiğe rağmen Herring, hiçbir zaman yorulmuyor.

5- Seasick Steve – Dog House (2007)

Acaba kaç kişi Seasick Steve’in ortaya koyduğu bu performansı sahnede gösterebilir? Kaç kişi bu kadar iyi gitar çalıp kendi davulunu yoktan var edebilir? Kaç kişide bu kadar büyük bir yetenek ve hiç bitmeyen bir azim vardır? Seasick Steve’in müziği, tıpkı Jools Holland’ın onu takdim edişindeki gibi: Eşsiz!

4- Bon Iver – Skinny Love (2008)

Justin Vernon, gitarını kapıp For Emma, Forever Ago’nun incisi Skinny Love’ı söylemeye başladığında insanın içinde bir şey kopuyor sanki. Vernon, performans boyunca şarkıyı hem yaşıyor, hem de yaşatıyor. Elliot Smith’in ünlü ‘Waltz #2’ performansından tam 9 sene sonra, mayıs ayında Justin Vernon, bir kış mevsiminde kabininde yazdığı efsane şarkısı ile ekranlarımıza uğruyor.

3- Pulp – Disco 2000 (1995)

Britpop’un en popüler gruplarından Pulp’ın çaylaklık döneminden çıktığı zamanlar. 95 yılı, Common People şarkıları patlamış ve yeni albüm Different Class herkesin dilinde. Ve tabii ki esas adam Jarvis Cocker’ın dansları ve grubun çok iyi bir provadan geçtiği aşikar performansları oldukça ses getirmiş. Hatta o kadar dikkat çekmiş ki programdaki bir diğer isim olan Morrissey’i gölgede bırakmış. Durum böyle olunca İngiliz grup için yeni bir dönemin başlangıcı olmuş şarkı. 2015’te bile severek Pulp dinlediğimizi düşünürsek, performansın grubun kariyerinde önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz.

2- Paul Weller, Amy Winehouse ve Jools Holland – Don’t Go To Strangers (2006)

Etta James’in sevilen, pek bir duygulu, kırılgan şarkısı Don’t Go To Strangers, şu ana kadar birçok sanatçı tarafından coverlandı. Ama herhalde en güçlü ve duygulu versiyonu budur. Hele bir de piyanoda Paul Weller, vokalde Amy Winehouse, klavyede de Jools Holland var ise. Weller ve Winehouse’un vokalleri birbirine oldukça yakışıyor. Hele bir de saksafon girdiğinde işin içine, şarkı o kadar narin bir yapıya bürünüyor ki, insan uzak diyarlara doğru süzülüyor. Ve sonra Amy Winehouse’un güçlü vokali sizi kendinize getiriyor ve onu gerçekten çok özlüyorsunuz.

1- Radiohead – Paranoid Android (1997)

Son zamanlarda gitar müziği bitti diye bas bas bağırmak gerçekten çok moda. Çeşitli müzik eleştirmenleri yeni nesil gruplar içinde gitarın kıymetini bilenin kalmadığını söylüyorlar sürekli. Radiohead’in 97 senesinde OK Computer ile şöhretin zirvesinde olduğu dönemlerdeki bu performansı ile ilgili söylenebilecek olan en önemli şey de herhalde gitarların kudretidir. Daha önce ekranlarda hiç görülmemiş bir performansa imza atıyor İngiliz grup ve listemizde zirveyi kapıyor. Hatta NME’ye göre bu performans ‘İngiliz televizyonlarındaki gelmiş geçmiş en başarılı’ performansmış.

Bir de bunlar var:

St. Vincent – Digital Witness (2014)

Annie Clark, ilginç bir koreografi ve sahne performansıyla -her zamanki gibi- bizleri büyülüyor.

Laura Marling- Strange (2015)

Marling, kariyerinin en kötü vokal ancak en güzel gitar performansını gerçekleştiriyor.

Marc Almond- Tainted Love (2006)

80’lerin kült şarkısı, Jools Holland’da eşsiz bir yoruma kavuşuyor.

Devendra Banhart – Sight to Behold (2004)

Mum ışığında, oturma odası rahatlığında pek bir mistik performans.

BB King- Eyesight to The Blind (1997)

Blues efsanesine piyanoda Jools Holland eşlik ediyor.

GARİP DEMİŞKEN: THOM YORKE’UN İRAN VE RUSYA ÇIKARMASI

Thom Yorke‘un eski bir fotoğrafı, garip bir şekilde İran‘daki bir kitabın kapağında kullanıldı. Fakat kitap müzikle falan alakalı değil, erkeklerde evlilik ve cinsel sorunlarla ilgili. Evet. Kapağı tasarlayan kişinin Thom Yorke ve cinsel sorunlar arasında nasıl bir bağlantı kurduğunu ve Thom Yorke’u tanıyıp tanımadığını bilemiyoruz. Kendisi burayı okuyorsa OK Computer‘ın bir kopyasını hediye etmeye gönüllüyüz.

Kitabın bir kopyasını şuradan edinebilir, Radiohead fanı arkadaşlarınızı sevindirebilirsiniz.

Thom Yorke’un aşağıdaki tweet’i bu olay üzerine atıp atmadığı da ayrı bir muamma.

Thom Yorke, ikinci olarak Rusya‘daki bir reklamın yüzü oldu. Bu sefer reklam, uykusuzluk, yorgunluk ve baş ağrısıyla ilgili. Cinsel sorunlardan sonra kulağa daha “Thom Yorke” geliyor en azından. Kendisine daha ne tür rahatsızlıklar yakıştıracaklar bilemiyoruz ama bu reklamların sonunun gelmemesini istiyoruz içten içe.

2014: ALT – J

Neden Değerli? 2007 yılında Leeds Üniversitesinde 4 öğrenci tarafından kurulan Alt-j daha ilk EP’sinden henüz küçük bir topluluk olan dinleyicilerinin favori grupları arasına girmişti. 2012 yılında çıkardıkları An Awesome Wave albümüyleyse seslerini daha büyük kitlelere duyurdular, daha ilk albümleri olan bu albümle Mercury Prize kazandılar. Bu sene çıkardıkları This Is All Yours albümüyle de kendilerine olan sevgimizi birkaç kat daha arttırdılar. Grup hakkında başlarda yeni Radiohead benzetmeleri yapılmasına rağmen aslında şu ana kadar dinlediğimiz hiçbir gruba benzemedikleri; hepimizin düşündüğü, hissettiği şeyleri bambaşka sözlerle (ya da hepimizin farklı şekillerde yorumlayabileceği bir biçimde) anlatabildikleri; kulaklarımızın aşina olmadığı tarzları, üst üste binmiş vokallerileriyle, neredeyse bambaşka bir “genre” yaratacak kadar yenilikçi bir müzik yaptıkları için çok değerliler.

Neyi Değiştirdi? İlk şarkılarından beri tamamen nevi şahsına münhasır bir grup oldular, ne kendilerini ne de başkalarının işlerini tekrar ettiler. İnanılmaz iyi bir albümden sonra performanslarını düşürmeden, en az ilki kadar iyi, ikinci bir albüm çıkardılar. İlk albümüyle patlama yapan gruplar genelde sonraki albümde bozar anlayışında olanları tersinin de olabileceği yönünde ikna ettiler.

2015’te Ne Alemdeler? This Is All Yours albümüyle daha çok ödül toplayacaklarını, kendilerinden çok daha fazla bahsettireceklerini düşünüyoruz. Ve umuyoruz ki yakın zamanda büyük bir Avrupa turnesi haberiyle hepimizi sevindirirler.

(OFF THE RECORD): VOL. XLI

1. Bu haftasonu tek bir şey izleyecekseniz bu Between Two Ferns‘in son bölümü olsun. Gerçek mutluluk Zach Galifianakis, Brad Pitt ve Louis C.K. üçlüsünde.

2. Bütün hafta sosyal mecraların dört bir tarafında büyük bir coşkuyla paylaşılan “Aptal insanlar Beyoncé dinliyormuş, zekiler Radiohead” haberini görmüşsünüzdür. Araştırmacı Amerika’da gençlerin SAT skorlarıyla dinledikleri müzisyenleri eşleştirmiş. Saçmalık. Müzik bu değil.

griffith smart people listen to radiohhead

3. All About That Bass‘in neresinin bas olduğunu henüz çözemeyenlerden misiniz? Sorun sizde değil. Avi Kaplan beklediğiniz cover’ı yapmış. Bu kez mevzu gerçekten basla alakalı.

4. FKA twigs, Google Glass için kısa film çekmiş. Video garip. Video müthiş. Kendisine daha ne kadar aşık olunabilir bilmiyoruz.

5. Willow Smith‘in saçlarıyla bir odayı rengarenk boyadığı klibini hatırlarsınız. Kendisi büyüyor; caz ve trip-hop’a merak sarıyor. Henüz zamanı var ama galiba geldiğinde kendisinden gözlerimizi alamayacağız.

(OFF THE RECORD): VOL. XXXIX

1. Radiohead‘in daha önce yayınlanmamış eski ama yeni parçası Spooks Paul Thomas Anderson’un yeni filmi Inherent Vice‘da yer alacakmış. Gitaristleri John Greenwood‘un halihazırda film müziği yaptığını biliyoruz, herhangi bir filmde Radiohead çaldığında memleketimizin adı geçmiş gibi sevindiğimiz de malum. Hal böyle olunca, bir pazar günü insanın aklına, “Bütün bir filmin müziğini Radiohead’in eline bıraksalar ya” gibi düşünceler gelmiyor değil.

2. Bu sırada Fiona Apple da isimli yeni bir dizinin jeneriği için yeni bir şarkı yayınladı. Şarkının adı Container ve fena da duyulmuyor. Diğer yandan videoya bakınca, artık seks/şiddet/güç vs. alt metinli, bölük pörçük sahneleri çok hızlı/çok yavaş/çok yakından gösterip cool bir müzikle birleştimenin modası geçmedi mi yahu?

3. Pink Floyd‘un yeni albümü öncesi Roger Waters herkesin kendisinin 1985’te gruptan ayrıldığını, geri dönmediğini ve yeni albümle de alakası olmadığını bilmesini istiyormuş. Haberiniz olsun.

4. Dört bir koldan Tove Lo dinliyoruz. Nedenini anlamadan, tekrar tekrar dinliyoruz. Bütün şarkıları ezberden söyleyecek derecede dinliyoruz. Yakında kendisi hakkında daha çok konuşacağız. Beklensin.

5. Yeni bir Pharrell Williams ve Daft Punk işine hazırsanız, Gust of Wind geliyoor.

*Görsel: Skunk Anasie – Wonderlustre albüm kapağı

(Off The Record): Vol IX


1.Biz New Girl‘ü neden bu kadar sevdiğimizi düşünürken bir sezon geçip gitti.

.

2.Diablo 3‘ten bahsetmek isterdik ama şu anda sadece “error”lardan bahsedebiliyoruz.

.

 

3.Sony, önümüzdeki sezon Dan Harmon‘ın Community‘de olmayacağını açıkladı. Dan Harmon‘sız bir Community düşünmek istemiyoruz.

.

4.Facebook’un halka arzının yarattığı hayal kırıklığını gölgede bırakabilecek tek haber Mark Zuckerberg‘un evlenmesi olabilirdi.

.

5.I Want You‘yu her haliyle dinlemeye razıyız fakat bu, True Blood‘ın yeni introsu’nun olmamışlığını değiştiremiyor.

.

6.Bazı günler Radiohead her zamankinden daha sert geliyor.

.

.

Gorsel: The Black Keys – El Camino

.
.