röportaj

RÖPORTAJ: AH! KOSMOS

Pek sevdiğimiz Başak Günak namıdiğer Ah! Kosmos ile en son yaklaşık iki yıl önce, ilk albümü Bastards çıkmadan hemen önce konuşmuştuk. Hazır yeni EP’si Together We Collide da çıkmışken arayı kapatalım dedik. Yeni EP, Mabel Matiz ile birlikte yaptığı Mavi isimli şarkı ve klibi, gelecek planları ve gökyüzü hakkında tadından yenmez bir sohbet çıktı ortaya.

(more…)

RÖPORTAJ: THE RADIO DEPT.

İsveçli grup The Radio Dept. geçtiğimiz yıl yayınladıkları dördüncü uzunçalar Running Out of Love kapsamında 28 Nisan akşamı Salon IKSV sahnesini şenlendirmeye geliyor. Son albümün geçen senenin en iyi işlerinden biri olmasının yanı sıra The Radio Dept. canlı performansını kaçırmak istemeyeceğiniz bir grup.

(more…)

RÖPORTAJ: GOGO PENGUIN

Piano, davul ve bas gitarla harikalar çıkaran insanlar, GoGo Penguin ile Babylon konseri öncesi kısa bir sohbet etme şansı bulduk. Grubun son albümü Man Made Object, gitarsız bir grup olmak ve tabi ki de Manchester üzerine tatlı bir muhabbet ortaya çıktı. Yeni bir albüm üzerine çalışıyor olmaları da bizden size bir sürpriz olsun.

Merhaba! Nasılsınız?

Çok iyiyiz, teşekkürler! An itibariyle SXSW için Austin’e giden bir uçuştayız. Güne biraz erken başladık dolayısıyla yorgunuz ama iyiyiz!

GoGo Penguin’in hikayesi nedir? Yeni takipçileriniz için bir kez daha GoGo Penguin’i nasıl bir araya getirdiğinizi anlatabilir misiniz?

Manchester’da çaldığımız gruplar aracılığıyla uzun yıllardır tanışıyoruz aslında birbirimizle. 4 yıl kadar önce bir araya gelip müzik yapmaya karar verdik ve hemen uyuştuk. Grubun gideceği yön konusunda hepimizin benzer bir fikri var gibi görünüyordu ama bir yandan da hepimizin farklılıkları, kişisel zevkleri ve fikirleri var. Bence GoGo Penguin’in olduğu şey olmasındaki en önemli etmenlerden biri bu.

Geçen yıl üçüncü albümünüz Man Made Object’i yayınladınız. Albüm süreci nasıldı?

Çok çalışma gerektirdi ve oldukça yorucuydu ama sonuçtan memnunuz. v2.0’daki çalışma şeklimizle bazı benzerlikler vardı ama genel olarak kendimizi ve müziğimizi zorlamaya ve yeni fikirler ve yazım yaklaşımları denemeye çalışıyoruz. Biraz uzak bir geçmiş gibi geliyor, o yüzden detayları hatırlamak zor.

GoGo Penguin şu an müziğe yeni bir grup olarak başlasaydı, bir şeyler daha farklı olur muydu?

Biz her zaman müzisyen olarak (hem bireysel anlamda, hem de grup olarak) kendimizi zorlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla şu an yaptığımız gibi, o an yapmak istediğimiz müziği yapardık. Bizi ve müziğimizi şekillendiren çok fazla etmen olduğu için söylemesi zor tabii ki ama şimdiki gruba bakarsak eminim aynı şekilde yaklaşırdık; içgüdülerimizi dinler ve şu an yapmak istediğimiz müziği yapıyor olurduk.

Grup piyano, bas ve davuldan oluşuyor. Bir gitaristiniz yok. Bu grubu nasıl etkiliyor?

Piyano, bas ve davul kombinasyonuyla yapılabilecek o kadar çok kombinasyon var ki henüz başka bir enstrümanı dahil etme ihtiyacı hissetmedik. Bu kombinasyonla yapabileceğimiz daha çok şey var ve sürekli yeni şeyler deniyoruz dolayısıyla eminim başka enstrümanlar dahil etmeye de ihtiyaç duymadan önce keşfedebileceğimiz çok şey var.

Farklı müzik türlerinde etkileniyorsunuz dolayısıyla yakın zamanda GoGo Penguin’in neler dinlediğini duymak isteriz. Müzik dışında da nelerden etkileniyorsunuz?

Alabildiğimiz her yerden ilham alıyoruz. Edebiyat, tasarım, sinema, bilim, teknoloji, tinsel mevzular… Her yerde bir takım fikirler var; gözlerimizi ve kulaklarımızı açık tutmaya çalışıyoruz. Yeni bir fikrin nereden geleceğini asla bilemezsin. Son zamanlarda oldukça fazla müzik dinliyoruz. Tamamını listelemek zor ama birkaç örnek vermek gerekirse Lorn, Ital Tek, Tim Hecker, Jon Hopkins ve Nils Frahm.

Müziğinizi anlatırken Manchester’dan bahsetmeyi asla atlamıyorsunuz. Manchester sizi nasıl etkiliyor?

Hepimiz uzun süredir Manchester’da yaşıyoruz ve çevrenizin üzerinizde önemli bir etkisi olduğuna eminim; günlük modunuz, çevrenizdeki kültür, arkadaşlarınız ve diğer müzisyenler… Tabii ki Manchester’ın harika bir müzik tarihi var ama aynı zamanda bütün türlerin bir araya geldiği, müzisyenlerin tanıştığı, birlikte çalışıp fikirler paylaştığı harika bir de güncel müzik ortamı var. Her türden müzik yapabilme özgürlüğü her birimizin müzisyen olarak gelişiminde önemli bir rol oynadı.

İstanbul’da pek çok dinleyiciniz var ve pek çok konser verdiniz. Spotify’da İstanbul dinleyici sayısı bakımından 5. sırada. Burada bu kadar sıkı bir bağ kurmayı nasıl başardınız?

Dürüst olmak gerekirse emin değilim. İstanbul’da her zaman harika vakit geçirdik ve hep iyi karşılandık. Konserlerdeki ortam hep çok güzel ve burayı bizim için her zaman geri dönmek isteyeceğimiz bir yer kılıyor. Buradaki gazetecilerden inanılmaz bir destek aldık ve görünen o ki dinleyicilerimiz de müziğimizi yayma konusunda oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Geri dönmek için can atıyoruz!

Yakın zamanda GoGo Penguin’den nasıl projeler beklemeliyiz?

Şu an yeni albümümüz üzerinde çalışıyoruz. Daha ilk zamanları ama şimdiye dek ortaya çıkan şeyler bizi heyecanlandırıyor. Bir yandan da Koyaanisqatsi isimli bir film için yaptığımız müziklerin performanslarını gerçekleştiriyoruz. Eminim ileride daha fazla şey olacak ama şimdilik bunlar bizi meşgul tutmaya yetiyor!

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Rica ederiz! Biz teşekkür ederiz, yakında görüşmek üzere!

*Röportaja katkıları için Suat Akbulut’a teşekkür ederiz.

RÖPORTAJ: SEAFRET

İngiltere’nin küçük bir kasabası Bridlington’da tanıştıktan sonra Londra’ya taşınıp şarkı yazmaya başlayan ikili, Seafret‘in yarısı Harry Draper‘a; kliplerinin sırrını, Ocean klibinde oynayan Maisie Williams’ı ve İstanbul konserini sorduğumuz kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Salon İKSV’de gerçekleşecek konserleri öncesinde okumadan geçmeyin.

Öncelikle nasılsınız? Yeni yıl dilekleriniz ne durumda?

İyiyim. Yeni yıla ulaşabildiğimiz kadar insana şarkılarımızı çalabilmek için çıkabildiğimiz kadar tura çıkma amacıyla başladık. Dürüst olursam da tam olarak bu dileği gerçekleştirmek istemem. Hep ulaşabildiğimiz daha fazla insan olsun isterim.

Farklı bir tanışma hikayeniz var. Bizim için tekrar anlatır mısın?

Jack ile bir açık mikrofon gecesinde tanıştık. Jack ilk defa seyirci karşısında çalıyordu ve ben de oraya babamın country grubunda banjo çalmak için gitmiştim. Jack’in şarkı söylemesini duyunca büyülendim ve direkt onun yanına gittim. Kesinlikle beraber takılmamız gerektiğini söyledim. İkimiz de bu şekle dönüşeceğini tahmin etmiyorduk.

Klipleriniz çok etkileyici ve onları tekrar tekrar izlemeyi çok seviyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Sırrınız nedir?

Her zaman aşikar olanı yapmamaya çalışıyoruz. Her ne kadar şarkılarımızın çoğu aşk ve kayıplarla ilgili olsa da normal ilişkiler üzerinden düşünmemeye çalışıyoruz. Kalıpların dışında bir şeyler düşünmeye çalışıyoruz. Bizim için de eğlenceli bir durum.

Ocean’ın klibinde Game Of Thrones’un Arya’sı Maisie Williams’ı gördük. Peki bu nasıl gerçekleşti?

Klibin senaryosu üzerinde yönetmen Johnathon Entwistle ile beraber çalışıyorduk. Ortaya çıkan şeyden mutlu olunca yönetmenimiz bir kaç oyuncuya senaryoyu attı. Maisie Williams’ın kabul edeceğini öngörmüyorduk açıkçası ama kabul etti. 2 hafta sonra Doğu Londra’da bir sette klibi çekiyorduk. Çılgın bir andı.

Geçtiğimiz yıl ilk albümünüz Tell Me It’s Real’ı yayınladınız. Bu süreç sizin açınızdan nasıl geçti?

Üzerinde 2 yıldan fazla bir süre harcadığımız bir kayıt süreci oldu. Şarkıları yazmaktan başlayıp son rötuşlarını yapana kadar hep ağırdan aldık. Şarkılarımızı bütün dünyaya dinletmeden önce bize doğru hissettirmesi için üzerinde çok zaman harcadık. Albüm bitti dediğimiz an bizim için ürkütücü bir andı.

Tura çıktığınız zaman hangi şehri daha çok özlüyorsunuz? Londra mı Bridlington mu?

Benim için Bridlington. Tura çıkmak çok yorucu ve turun sonundan her zaman kırsal bir yere dönmek dinlenmek açısından daha iyi.

İstanbul’daki ilk konseriniz olacak. Peki daha önce İstanbul’da bulundunuz mu? Beklentileriniz ne?

Hayır, İstanbul’a da ilk defa geliyoruz. Şehriniz resimlerden güzel gözüküyor ve kesinlikle keşfetmek için zaman ayıracağız.

Konserinize gelecek insanlara ne tavsiye edersiniz? O gece neler göreceğiz ve duyacağız?

Her çıktığımız konserde eğlenebildiğimiz kadar eğlenmeye çabalıyoruz. Tell Me It’s Real albümünden şarkılar çalacağımız gibi birkaç yeni parça da çalacağız. Bir de konser sonrası gelen herkesle tanışmaya can atıyoruz.

 

RÖPORTAJ: THE DEARS

Bu yıl Times Infinity Volume Two isimli yeni albümlerini yayınlayacak olan 20 yıllık indie rock efsanesi The Dears, yaklaşık 1 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’da. Bu Cumartesi, yani 11 Şubat’ta, Salon İKSV‘de izleyeceğimiz The Dears ile konser öncesi ufak bir röportaj gerçekleştirdik. Sorular bizden, cevaplar ikilinin bir yarısı Natalia Yanchak’tan.

(more…)

RÖPORTAJ: ANNA RF

Roy Smila ve Ofir J. Rock‘un ana iskeletini oluşturduğu grup, Anna RF, bu toprakların olduğu değil de olması gerektiği şeklinin tezahürü. Hazır konser için İstanbul’a gelecekler, biz de önden bu güzel insanlarla şöyle bir muhabbet ettik.

Öncelikle nasılsınız? Son zamanlarda nelerle meşgulsünüz?

Çok iyiyiz. Çok meşgul olduğumuz bir zaman geçirdik. Avrupa turnemizden daha yeni döndük. Bu turne kapsamında Polonya, Almanya, İskoçya ve İsviçre’de konserler verdik. Salon İKSV’ye gelmen önce burada, İsrail’de bir buçuk ay içinde 12 konser vermiş olacağız. Ve sonrasında İstanbul’daki ilk konserimiz gerçekleşecek.

Şarkılarınızda farklı müzik türlerini farklı enstrümanlarla birleştirmede çok usta gibi gözüküyorsunuz. Örnek verirsek, kemençe ile dubstep türünde bir şarkı ürettiniz. Bu karışımları yaparken size birlikte olabileceklerini düşündüren şeyler neler? Özel bir sırrınız var mı?

Bu zaten bizi biz yapan şey. Anna RF çatısı altında olan müzisyenler çok farklı insanlar ve çok farklı müzikal geri planlara sahipler. Biz birlikte müzik yapmayı ve bu yaptığımız işleri de karıştırmayı çok seviyoruz. Bu gruptaki herkes bu yaratım sürecine kendi rengini katıyor.

Son dönemde batılı müzisyenler yeni fikirler ve yeni ilhamlar için doğu müziğini mercek altına aldılar. Bu işi doğal bir süreçte gerçekleştiren sizlerin gözünden bu eğilim sizce iyi mi? İşe yarıyor mu?

Tabi ki de. Genel olarak dünya güzel müzikler ve güzel sanatlar ile dolu. Aslında zihnini açabilirsen, ilhamı ve fikri her yerde bulabilirsin.

Gezdiğiniz ülkelerde yaptığınız işlerde oraların kültürlerine çok güzel bir şekilde adapte olduğunuzu görebiliyoruz ama stil olarak biraz farklısınız. Kendinize has bir stiliniz var. Bu size hiç zor zamanlar yaşattı mı?

Görünüşümüzle ilgili hiç sıkıntı yaşamadık. Sonuçta biz neysek oyuz ve bizi bu şekilde kabul eden insanlarla çok güzel vakitler geçiriyoruz.

Grubunuz ismi hem “ben biliyorum” hem de “ben bilmiyorum” anlamına gelen İbranice bir söylemden geliyor. Sormak zorundayız. Bildiğiniz şey ne? Bilmediğiniz şey ne? Bir cevap peşinde misiniz?

Biliyorum ve Bilmiyorum’u beraber söylemek, grubun konseptine çok güzel bir şekilde uyan bir söylemdi, Anna RF. Müziğimizdeki antik enstrümanlarla pozitif ve umut verici şeyler üretiyor olmamız gibi. Müzik yaparken bizi mutlu eden duygularla dramatik ve güzel şeyler ortaya çıkarmak gibi. Gerçekten biz de bazen ne yaptığımızı bilmiyoruz ama bu yolun bizim için en doğrusu olduğuna da güvenimiz tam.

Tekrardan youmladığınız “Weeping Eyes” Türkiye’de dini referanslar içeren bir şarkıda kullanıldı. Hiç o şarkıyı dinlediniz mi? Bu yorumu ortaya çıkaran ilhamınız neydi?

Bu şarkıyı ilk defa şarkıda de bize klarnetiyle eşlik eden Amir Bar-David’ten duyduk. Bize bu şarkıyı dinlettiği an, şarkıya aşık olduk. O an, orjinali Mikis Theodorakis’e ait olan bu parçanın kendi versiyonumuzu yapmaya karar verdik. Video için de Himalayalar’ın çok güzel ve güçlü bir mekan seçimi olacağını hissettik. Şarkılarımızda ve videolarımızda yerel geleneklerden ve etrafımızda olan doğadan etkileniyoruz. Buna başka örnek ise büyük üstad Aşık Veysel’in Uzun İnce Bir Yoldayım’ına yaptığımız Days and Nights yorumu. Kapadokya’nın o güzel dokusunda bir de video çektik.

Daha önce bir çok kez Türkiye’de bulundunuz ama ilk kez bir konser için burada olacaksınız. Sizden ne bekliyor olalım?

Evet, bir çok kez Türkiye’de ve İstanbul’da bulunduk. Burayı çok seviyoruz. Bizim için de ilk olacak bu konser. 22 Ekim’de ne olacağını beraber göreceğiz.

Son olarak, maymun arkadaşınızı soralım. O nasıl? 🙂

Maymun her zaman mutlu. Ne olursa olsun, maymun arkadaşımız hep mutlu. 🙂

RÖPORTAJ: LUCY ROSE

Bu akşam Lucy Rose‘u ilk kez İstanbul’da Babylon‘da canlı canlı izleyeceğiz. Hazır kendisini bu kadar yakın bulmuşken eski albümleri, çay sevgisi ve yeni albümü hakkında lafladık. Çok da güzel bir sohbet çıktı ortaya. Buyrun;

Merhaba Lucy. Nasılsın?

İyiyim teşekkür ederim. İstanbul’da olduğum için çok heyecanlıyım.

İlk albümünü kendi çabalarınla kaydettin, ikincisinde ise Sony/Columbia ile anlaşman vardı. İki albümünün üretim süreci açısından karşılaştırmasını yapabilir misin?

İki albümünde süreci çok güzel geçti ama gerçekten de çok farklıydı. İlk albüm için sadece kendimi mutlu eden bir kayıt için uğraşıyordum fakat Sony ile imzaladıktan sonra kayıt şirketimi ve dinleyicileri mutlu etmem gerektiğini düşünerek üzerimde ufak da olsa bir baskı hissettim. Yine de birilerinin stüdyoya girmen için sana yatırım yapması bir onur oldu benim için.

Geçtiğimiz yıl yayınladığın ikinci albümde daha çok pop duyuyoruz. Sana da pek yakışmış aslında. Peki bunun nedeni Sony anlaşman mı ya da sebepleri neler?

Eminim ki bu doğal olarak gelişti. Albümü yazarken çok aşıktım ve evlendim. Sanırım bu duygular albüme sızdı. Açıkçası sonrasında Sony de bu daha mutlu tınlayan albümü çok beğendi.

Müziğin için her yerde bir deneysel lafı dolaşıyor. Sen kendini mi böyle tanımlıyorsun? Ya da insanlar senin hangi deneyimlerinden sana böyle bir sıfat atfetti?

Hiç haberim yoktu öyle bir sıfattan ama çok beğendim. Müziğimin beni çok iyi yansıttığını hissediyorum. Hatta bazen keşke bu kadar yansıtmasa diyorum. İnsanların müziğimin hakkında ne düşündüklerinden haberim yok. Müziğim hakkındaki her yorum bunun için beni hep şaşırtıyor çünkü bir şekilde insanların benim hakkımda ne düşündüklerini de yansıtıyor.

Şarkıların çok farklı mecralarda kullanıldı mesela bir şarkın anime açılış şarkısı olarak kullanıldı. Bu konuya bakış açın ne?

Bence dizilerin/filmlerin bu şekilde şarkıcılara destek vermesi çok güzel bir şey. Müziğin insanlara ulaşmasında büyük bir katkıları var. Hem bu sayede dizinin/filmin beğenilme şansı da oluyor. Bir şarkımın Girls‘de kullanıldığını hatırlıyorum. Çok mutlu olmuştum.

“Yeni dinleyiciler kazanma konusunda bu kadar endişeli olmamalıyım, var olan dinleyicilerimi ziyaret etmeliyim.” sözü bir şarkıcının söyleyebileceği en alçak gönüllü sözlerden biri. Fanlarının sayısı arttıkça her yeri gezmeye hazır mısın peki? Ya da fazla gezmekten dolayı pişman olacak mısın? 🙂

Eğer dinleyicilerim olmasa ben müzik yapmak için imkanım olmayacağı için imkanım oldukça onların yanına gitmekten ve onlara teşekkür etmekten büyük mutluluk duyuyorum. Onların yanına gidip nasıl bir bağ yakaladığımızı görmek çok güzel. Bunu görmek için de dünyanın her köşesine gitme fikrini de çok seviyorum. Şimdilik çaldığım yerdeki dinleyicilerimin mutlu olmasını görüyorum. Pişman olmak yok.

İstanbul’a ilk kez geldin. İstanbul ile ilk tanışman nasıl geçti?

İlk kez buradayım ve burası sihirli bir yer gibi. Dün çatıdan gün batışını izliyordum ve bu tarz tecrübeleri edindiğim için de kendimi çok şanslı hissediyorum. Burayı daha fazla keşfedebilmek için kesinlikle geri döneceğim.

Bir çay sever olarak buranın çayını denedin mi peki? 🙂

Evet dün sabah kahvaltıyla beraber denedim. Çok lezzetli ve insanın elini iyi ısıtıyor. 🙂

Geçtiğimiz günlerde yeni albümün müjdesini verdin. Yine daha farklı bir Lucy Rose mu göreceğiz? Beklentilerimiz ne olmalı?

Yeni albüm Ocak’ta çıkacak ve ilk iki albümümden bazı şarkıların akustik versiyonları olacak. Şarkıların yeni hali daha gerçek ve daha ham olacak. Beni akustik hallerimle seven dinleyicileri çok mutlu edecek.

Son olarak bugün konser alanında olacak insanlar sahnede ne görecek? Onlara demek istediklerin neler?

Öncelikle beni buraya getirttikleri için kendilerine çok teşekkür ediyorum. Bu akşam sahnede çok içten bir Lucy Rose olacak ve sanırım istedikleri bütün şarkıları çalmış olacağım.

THE “ROBONİMA” SHOW

2015 itibariyle adını sıkça duymaya başladığımız ve her işiyle merak ettiğimiz Robonima aynı zamanda kafamızda bir sürü soru işareti de bırakmıştı. Dolayısıyla kolektifin baş adamı Önder Kılınç aka Gramafonia’yı soru yağmuruna tuttum. Robonima’nın nasıl bir araya geldiğinden underground müziğe, yani her şeye dair uzun uzun sohbet ettik. Yani Robonima nedir anladık, huzurlarınıza sunuyorum.

Buse: Merhaba Önder. Seni tanımakla başlayalım.

Önder: 90’lıyım. Adana’da doğdum. Müziğe hip-hop ile başladım. Baştan beri alternatif olanı çok irdeliyordum. Adana’da başladım müziğe ve oradayken İstanbul’da da halihazırda devam eden bir müzik geçmişim vardı. Safra Yeraltı isimli bir topluluğumuz vardı,Tush, Savai (o zamanlar Savaş), İhtiram, Radansa,Parola Nevakar, Negatif’in olduğu… 80’ler 90’lar straight hiphop kovaladığımız, Myspace üzerinden birbirimizi yakaladığımız bir oluşumdu. Alternatif olana, arka planda olana hep eğilimliydim o yüzden o zamandan belliydi bazı şeyler. Hiphop eskiden çok cazipti benim için çünkü tam anlamıyla alt kültürdü, ortada değildi. Ciddiyeti olan, underground çıkışlı işlere her zaman çok ilgim oldu. Öncesinde ailem sebebiyle de Türk Halk Müziği dinliyordum, onunla büyüdüm. 6-7 yaşında aile toplantılarında türkü söylerdim bizde gelenektir (gülüyor)  Hala da çok severim hatta Ahmet Aslan’ın yeni albümünü çok beğendim, tavsiye ederim biraz işin ruhani boyutunu bu faktörde oluşturdu diyebilirim daha oturaklı ve yerli yerinde bir bilinç akışı sağladı bana ailemin kattığı o halk müziği sevdası.

Onun dışında 2008 Adana Freestyle birinciliğim var mesela. O zamanlar east coast straight hiphop ya da oldschool diye tabir ettiğimiz soundlardan ziyade çok fazla free beatlere odaklanan mcler vardı  freestyle yaygındı. İlk mixtape’imi ortaokulda bir buçuk saatte ki tamamen hücum kayıttı Just Blaze ve Preemo beatlerinden derlediğim bir instrumental seçkisine okuyarak kaydetmiştim. Üstüne basa basa söylüyorum dinlediğim ilk Türkçe rap Barikat’tır mesela. “Hava, su, toprak ve ateş” kuzenimin getirisidir. Sonra DJ Mahmut & Murat G, Statik, Silahsız Kuvvet, Ceza, Dr. Fuchs… Daha öyle oturaklı gelip de “Abi bu Türkçe Rap!” dediğim zamanlardı keza çok sayıda kaset ve CD sonra hayatıma girmeye başladı paralar birikir kaset alınır ya da marketlerde CD görülür didik didik aranır o zamanlar malum fazla raflarda yoktu albümler olsa bile en kıyıda köşede 🙂

10259329_1646237458968638_7369103561453257196_n

O zamanlardan sonra hayatıma blog’lar girmeye başladı. Bir çok arkadaşımı o zaman kazandım, bir çok müziği o zaman keşfettim. Öyle ki elektronik müzik karşıtıydım. İlla ki daha çok midwest diye tabir ettiğimiz daha soft mesela Exile gibi ALC gibi beatmakerların daha çok üstünde durduğu midwest vari soundlar hoşuma giderdi  çünkü duygusu çok yoğun geliyordu. Ama sonrasında kafayı kırmaya başlıyorsun ve hiphop’un hayatındaki duruşu da şekilleniyor. Hiphop’ın daha büyük bir dünyası olduğunu keşfetmeye başladım Dej Jux gibi anticon. gibi Strange Famous ya da Rhymesayers (o yıllar müzikal senteze hakim olmaya başladığım yıllarda mücevher değerindeydi bu oluşumlar). Sonra kendimi kısıtlamamam gerektiğini fark ettim zaten ve üstüne kata kata kafamdaki müzik olarak ele almaya başladım.

Buse: İnsanın var olduğu komünite de çok etkiliyor. 

Önder: Bunu hep söylüyorum: Bir insanın yanında olan kişi ve kişiler o yapının karakterini ve vizyonunu belirler bir şekilde. Biz hep etkileşim insanı olduk. Robonima’da bu etkileşimden ve mistik bir ortak paydadan beslenip bir araya geldi.

Buse: Bu biraz seninle de alakalı çünkü seni tanıdığım kadarıyla ilgi duyduğun müziği her daim kovalayan ve bu konuda insanların/işlerin peşini bırakmayan bir yapın var.

Önder: Bu biraz ruhani bir şey. Ruh kazanmayı seviyorum. O alternatif, dokunulamayan kısmın ruhuna da dokunmayı seviyorum. Bu anlamda Robonima’da biraz Matrix kafasında ilerliyor. Tesir geçenlerde “Morpheus gibi birden girdin hayatıma” demişti. Çünkü koskocaman bir simülasyonun ortasında yaşadığımıza inanıyorum. Belirli kıstaslar, çevreler ve insanlar… Ve tek çıkış yolu bir noktada tertemiz kalmak.

Bu bağlamda Robonima küçük, güzel bir ütopya, güzel bir ev. Mutlak diyalektik var; etki tepki. Robonima’da oluşan bir zincirin parçaları gibi. 26 seneme sığdırdığım en güzel hediye.

Buse: O zaman Robonima’yı derinlemesine ele alalım.

Önder: Robonima bir kolektif, sanat kolektifi. Hem müzik üreten hem sergilere ev sahibi olan, sergi ortamlarına müzik üreten ya da tam tersi, kendi radyo programcılarının görsel sanatcıların müzisyenlerin hatta DJ’lerin olduğu bir topluluk.Aramızda müzisyenlerden ziyade ağaç oymacılığıyla ilgilenen arkadaşlarımız bile mevcut Robonima’da. Robonima sesi seven insanlardan oluşuyor ki bu da kilit nokta. Ses ile alakalı barışçıl bir tavrımız var çünkü ses uçsuz bucaksız duymak istersen her türlü sesten beslenebilirsin ..  En temiz sesten en kirli, en abstract, en psychedelic sese kadar her şey var şu an Robonima’da. Mesela Robotape oluşurken sorulmuştu albümün konsepti. Cevabı net: Müzik. “İçinizden ne geliyorsa yapın ve yollayın bana.” Ne kadar kazanırım’dan çok ne kadar paylaşabilirim’e yöneldikçe daha güzel şeyler çıkıyor ortaya.

Buse: Tüm seslerden bahsediyorsun ancak bir sesin dinlenebilir olduğuna nasıl ikna oluyorsun?

Önder: An çok önemli. Gözümü kapatıp dinlediğim, hissettiğim ile duyduğum ses çelişmiyorsa benim için dinlenebilir haldedir bilakis beslenilebilir.Bir yandan vokal ve prodüksiyon da yapıyorum. Adana’ya gittiğim zamanda Headspin albümünü yapmıştım mesela. O zaman bile benim için bir hipnoz süreciydi. Kendi kişisel serüvenime kattığım ve gidişatının bana hissettirdiği her sound u işleyebildiğim şekilde sunabildiğim her şeyi o sürecin içerisine katabillmiştim..

Normalde rough mix şarkıları daha çok seviyorum. Çünkü bir insan sesini normalde öyle dinleyebiliyorsa bence her türlü dinleyebilir. Diğer türlü bozulmuş ve cilalanmış gibi geliyor bana tabii aksini iddia edende vardır saygı duyarım. Şuna inanıyoruz; samimi olan, ruhuyla gören, bakan insan bence her sesi dinleyebilir. Yeter ki ses duymak istesin.

Buse: Kendimden tereddüt ediyorum ben de zaman zaman çünkü beni motive etmeyen ya da bana bir yerden dokunmayan sesleri dinlemeye tahammülüm yok.

Önder: Senin bakış açınla ya da yaşadıklarınla da alakalı olabilir. Mesela bir örnek vereyim sana: Geçenlerde Mecidiyeköy metrodan çıkarken yağmur yağdığı için merdivenden bir gıcırdama duydum. İnsanlara baktım, suratları ekşidi. Ben de aksine orada sesin üzerine müzik kattım bi anda. Sesi dinliyorum ve sampling gibi geliyor kulağıma gelen :). Ve ritim tuttuğumu hissetmeye başladım.

IMG_0697Buse: Robonima üzerinden ses meselesini konuşursak?

Önder: Bu noktada Robonima kesinlikle tamamen noise ya da distortion’lı ses örgülerinden ibaret değil ses diyince akla direkt daha abstract, dark veyahut dirty soundlar gelmesin genel olarak biz her türlü sesten beslenebildiğimizi iddia ediyorsak bu illa çok koyu ya da kirli sesler olmak zorunda değil ne mutlu bize ki o seslerden bile bazı çıkarımlarda bulunabiliyoruz ve yorumlayabiliyoruz öyle düşün 🙂 Agency, Siya Siyabend, Electric Blue var mesela. Daha chill-out projeler var. Robotape albümünü dinlediğinde daha da net göreceksin.

Buse: Bu arada bir yandan Tektosag ile çalışan Barbar Konan ve Nodul var. Robonima’da da isimlerini duyuyoruz. Robonima bu noktada daha özgür duruyor.

Önder: Şöyle ki label ve kolektifin birbirinden farkları elbette var ama aynı çatı altında düşünecek olursak label mentalitesi hayatıma çok şey kattı çevreme karşı daha duyarlı daha araştırmacı ve üretken bir hale getirirken bu iletişim ortak frekans yakalama ya da bulunduğum sahneye ya da çevreye uyarlama ve odaklanma yetisi kazandırdı zamanla. Label mentalitesi denilen bir olay var ve bunu inceledim. Tabi daha çok eksiğim var ama mesela Londra menşeli labellar çok hoşuma gidiyor Hyperdub gibi, Teklife keza Exit Records, Planet Mu keza Tectonic ya da Roll Deep.. Bunlar sürekli birbirinden beslenen birbirlerinin işlerini yayınlayan destek veren ve bu furyada alter egolarla değil birlik beraberlikle samimiyet derecesini kaybetmeden net bir duruş sergilemekle olacağının çok net farkında olan labellar keza Ninja Tune, Deep Medi… Bakarsan milyonlarca takipçisi var ama küçük hesaplar ya da kibirin değil paylaşımın neler doğuracağının bilincine erişmiş şirketler…  Şuraya bağlayacağım: Geçenlerde bir albüm çıktı; Odd Nosdam mesela anticon bünyesinde çalışmalarını sürdürürken ve aklıma öyle kazınmışken Leaving Records’dan ”SISTERS” adlı albümünü yayınladı aşırı mutlu oldum kendimce! Gayet güzel ve etik bir durum. Robonima’ya emek veren müzisyenler için de durum böyle. Bir kolektifin içinde olup bir başka labeldan albüm yayınlamak olası bir durum. Müzik bu anlamda zaten gücünü gösteriyor. Müzik ancak bu yolla büyüyecek ve Robonima kolektifinin de amacı bu zaten. Birbirimize insanların müziğini rahat icra edip yayınlayabileceği bir platform sunuyoruz. Biz aslında kendimizin yasal (yasal da ne demekse saçmalık) plak şirketiyiz. Yasal mecralarda geçmesek de buyuz ve varız! Ve bağımsız müzik her zaman bu yollarla var olacak, bu kadar basit!

Buse: Aynen, çok net. Albümde senin de işlerin var.

Önder: Evet Voodocoder ile yaptığımız ortak şarkıya MC olarak eşlik ettim drum n bass MC’liği yaptığım bir parçaydı. Ayrıca Teenage Nerd Prostution ile GraNerd adındaki projemizle daha progressive adeta Techno Animal zamanlarını anımsatan ”Minik Cinnet” adlı şarkımızla albüme eşlik ettik.

Buse: Albümdeki bir çok ismi yıllardan beri bildiğimiz/tanıdığımız gibi (Adult Monkey, Haossaa, 9VSS, 2/5BZ…) bir çoğunu da ilk defa görüyoruz. Yeni isimlerle tanışma sürecin nasıl gelişti?

Önder: Mesela Muzika Retorika’dan yola çıkarak örneklendireyim. (Karahan Kadırman’ın projesi, aynı zamanda çok başarılı bir performans sanatçısı ve müzisyen) ile bir punkvari reggae gecesi yaptık. Kula12316490_1642462466012804_2213351611665681182_nkkurdu, ben ve Muzika Retorika sahnedeydik. Kulakkurdu DJ setiyleydi ve tamamen emprovize bir sahneydi. Ortada hiç bir şey yokken tamamen doğaçlama olarak Karahan abinin bateriye geçmesi, Kırmızı (Nazmi)’nın gitar çalmasıyla beraber ben birden kendimi vokal yaparken buldum. Zaten sahne bana şunu öğretti; bir MC İle bir rapçi arasında çok fark var. MC uyarlayandır, tamamen her türlü sounda ayak uydurabilen ve adaptasyon sürecini çok aza indirgeyendir. Kendini de dinletir. Böyle tanıştım, çok fazla kaydım olmasa da çok fazla sahne yaptım ve bu zamanda kurduğum dostlukları iyi değerlendirdim. Sevdiğim insanlarla birlikte güzel işler yaptık. İşin iyi başka bir tarafı, birlikte sahne yapmasam da birbirimizi gördüğümüz, keşfettiğimiz çok güzel dostlar da tanıdım. Robonima, bir bebek nasıl gelişir ve o gelişimi hiçbir şey durduramazsa, öyle ilerliyor.

 

12341246_1642462509346133_8114534450030526879_nBuse: O hissiyatı çok iyi anlayabiliyorum, Avaz için aynı şeyleri hissettiğimden dolayı. Siya Siyaband’in de hikayesini merak ediyorum aslında. Biraz da onu anlatır mısın?

Önder: Siya Siyabend’le benim 2013’te The Mekan’da sahne yaptığım zamanda bir dostluğumuz başladı. Sonra Karagüneş’le tanıştım, birlikte müzik yaptık. Ben hep Robotape’in bir birleştirme albümü olmasını istedim. En sanatsal kesimden en agresif kesme, kıyıda köşede birikmiş insanların ve sokak insanlarının bütün kültür birikimi Robotape’de yer alsın istedim. Birleştireceksek tam birleştirelim, dedim. Siya Siyaband’le çalışmayı da bu yüzden istedim. Tekirdağ’da okurken o sahneye geldim ve soundcheck yapmadan konserin ikinci yarısı sahnede buldum bir anda kendimi. Bunların hepsinde de Bora Başkan’ın (Ventochild) emeği çok büyük hep aksini iddia etse de Direnmüzik projesi ve ”Yeşil Sermaye” ahhh güzel zamanlardı..

Buse: Peki Gramafonia ne oldu?

Önder: Gramafonia burada şu an, karşında, üretiyor. Ama yine de sürekli gelişiyor ve parçalara ayrılıyor. Gramafonia tam anlamıyla Diren Müzik’le başladı. Onun öncesinde Önder’di. Kişisel görüşüme göre de normalde müzik üreten insan iki kişiliklidir. Yaşadığı hayatla müziği birdir mesela Önder iken. Ama Gramafonia iken bunun üstüne bir şey kattım ve potansiyelimin farkına varıp durumu daha iyi kavradım. Gramafonia tamamen benim türettiğim bir isim, beni tanımayan insanlar başta harf hatası sandı mesela, “a değil o abi o” gibi geri dönüşler aldım zira Robonima’ da öyle mesela, benim türettiğim, çok da anlamı olmayan bir isim. Bilemiyorum, bu serüvende iki isime de bir şekilde vesile olmak hoşuma gitti. Kendi içinde bir anlam olmasını ve insanların o anlamı her yöne çekebilmesini seviyorum. Bir bakıma da hayata benzetiyorum. Nasıl bakarsan öyle görürsün.

Gramafonia 2013’ü çok yoğun geçirdi, sahneler yaptı. 2014’te aynı şekilde geçti. 2015’in başlarında İstanbul’da yaşarken kişisel problemlerinden dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Adana’ya döndü. O yoğun geçen süreç birden sekteye uğramış gibi oldu. Yine de boş durmadı ve Headspin albümünü yaptı. Biraz prodüksiyon kafasına girdi. Sürekli üretti ve çabaladı, tabuları yıkmaya çalıştı ayrıca Robonima’yı Adana’da inşa ettim desem yeridir çünkü o süreçte Adana’daydım Robotape’in yarısı Adana’da bitmişti zaten.

Buse: 2016’da bir şeyler yapacak mı Gramafonia?

Önder: Tabi ki. Gramafonia’nın şuan hali hazırda GraNerd ile bir albümü var. Karnivor albümü bir talihsizlik sonucu iptal oldu ama produksiyonunu zaman içerisinde Robonima içerisindeki ekip ile tekrar ele alıp kompoze ettiğim şarkıları biçimlendirmek istiyorum sanırım 2016 bu süreç için ideal.

Buse: İstanbul’da bir sürü kolektif oluşmaya başladı. Bazıları bağımsız plak şirketleri, bazıları kolektif bazlı. Underground’a çok güzel bir ilgi var ve gitgide desteğin arttığı bir hale geliyor bence. Müzik de artık tek bir mecrada toplanmış değil. Bu durum senin açından nasıl görünüyor?

Önder: Ben başka şehrin çocuğu olarak o konuda biraz avantajlıyım çünkü artı yönlerini kattım hep kendime. Eksiden de artı çıkarmasını bildim. Bu şehir görene bir velinimet aslında. In the Void harika bir kolektif bence destekleyenler açısından. Elif’in de Sibel’in de müzik sevdiğini çok iyi biliyorum. İşin temelinde bu var ve çok önemli. keza benim de kimisiyle dirsek temasında olduğum kolektif bilincine ve vizyonunu sonuna kadar benimsemiş ve işini ciddiyetle yapan A.I.D (Art Is Dead), M4NM, Moving Forward Records, Tektosag, Partapart, SublimePorte keza Noiseist... bunlardan ziyade beni daha çok etkileyen ilk jenerasyon ama. Deniz Pınar, 2/5 BZ, Nova Kozmikova keza KOD Müzik Necati Tüfenk.. Yıllardır burada bunlar için uğraşmışlar ve tanıdım, etkilendim. Üretim Kadıköy odaklı gibi ama tam olarak öyle değil tüm İstanbul aslında bahsettiğimiz gibi tam bir etkileşim hali var. Bu şehir bu işin biraz omurgasını oluşturan bir şehir ve buradan besleniyoruz. Kadıköy, Şişli, Taksim, Karaköy.. Nerede çıkarsa çıksın çok da önemli değil o yüzden aslında. Bunları aşmak lazım. Barışçıl olmak lazım. Robonima da biraz bu yüzden var mesela, takip edenler fark edebilir. Müzik her yerde, keşfettiğin görmek istediğin her yerde.

Buse: Yurt dışına açılmayı düşünüyor musun?

Önder: Amacım direk yurt dışından albüm çıkarmak değil. Amacım onların da buradaki müzikalitenin farkına varması. Bir eksiğimizin olmaması. Farklarımız var. Coğrafi konum, daha standart statülere sahibiz. Bunlar yüzünden endüstriyel anlamda iki sıfır falan geride başlıyor gibiyiz ama fark ettiğim güzel şeyler de oluyor. Robonima’yı mesela Japonya’dan takip edenler var. Londra’dan takip eden insanlar var. Ses yakalıyor insanları. Yurt dışından kontak sağladığım insanların Robotape’de yer almasını istiyorum ve sırf şu isim olsun falan diye değil. Onların müziğini seviyorum, severek dinliyorum ve bizim müziğimizle neden birlikte olmasınlar. Bu imkansız değil sonuçta. Ne kazandırabiliriz daha, nasıl bir şeyler hissettirebiliriz? Biz de bunları düşünüyoruz, yurt dışındaki insanlar da.

Buse: Öyleyse yeni projelerinizden bir tanesi bu, bir tanesi Tesir’in Mart’ta çıkacak olan albümü. Başka yakın zamanlarda bir şeyler var mı?

Önder: Mart’ta Tesir’in bitmiş olan albümünü sunmakla birlikte şuan iki ayrı toplama albüme odaklanmış vaziyetteyiz. Ghost Project ve Human Project adı altında iki toplama albüm iki ayrı konsept ve fikir. Ghost Pro. Robonima içerisindeki müzisyenlerin mevcut müzisyen kimliklerinden ziyade yarattığı bazı projeleri derleyip aynı zamanda dirsek temasında olduğumuz grup ve ya müzisyenleride işin içine katmayı amaçladığımız bir albüm. Human Project ise tamamen evrendeki canlı formlarından beslenerek kaydettiğimiz sesleri bir araya getirerek oluşturacağımız ve kendi yorumlarımızla şekillendireceğimiz bir toplama albüm. Süreç çok heyecanlı ilerliyor evrene, uzaya, kara deliklere sesler göndermeye devam. 🙂 Onun haricinde solo albümler ve çalışmalar 2016 yılında takipçilerle buluşacaktır elbet.

Buse: Bu arada albüm kapağına bayıldım. Bir hikayesi var mıdır?

Önder: Albüm kapağı Robonima’da çalışmalarını sürdüren Adult Monkey ekibinden Büşra Üzgün’e ait. Sağolsun kendisi albümü dinleyip kafasındaki Robonima figürünü ve dünyasını ortaya çıkardı ve bize bu naçizane albüm kapağını sundu. Hikayesi onun gözlerinden yansıyor zaten 🙂

Buse: Son olarak Robonima bir robot çağrışımı yapıyor ya, bu isim nereden geldi aklına? Görselin de hemen hemen bir robot çağrışımından yola çıkmış. Müziğin içeriğinden mi aklına geldi bu isim yoksa bir anda mı?

Önder: Siber çağ, global dünya, elektronikleşen her şey buna ne yazık ki insan bile dahil artık ve bütün bu kaosun içerisinde tertemiz kalmaya çalışma yetisi… Çok ütopik bir hissiyattan çıktı Headspin albümünde bir beat’imin adıydı Robonima ve orada işlediğim dünya aşırı etkiledi beni; favori beatlerimdendi. Bir de dibine dalan insanlar olarak bizler bu çarkın, çarkların dinamoların yağını suyunu kimin eksik etmediğini az çok biliyoruz bilmeye ve unutmamaya çalışıyoruz. Robonima kimine bir hibrid kimine huzur kimine kaos .. Ursula gibi Phillip K. Dick gibi Baudrillard gibi ”gören”. 🙂

Buse: Robotape 2’yi şimdiden bekliyoruz öyleyse. Teşekkürler aklımdaki soru işaretlerini toparladığın için! 🙂

Önder: Yurtta his cihanda sezgi. Teşekkürler !

RÖPORTAJ: OUGHT

2014 yılında Montreal kökenli Ought grubu ilk albümleri More Than Any Other Day ile hayatımıza girdiklerinde politik sesleri ve McGill protestoları ile oldukça ses getirmişlerdi. Günlük hayatın detaylarına saklanmış küçük mutlulukları anlatan şarkılarını pek sevdiğimiz, punk tınılı grup, arayı fazla açmadan bu sene Sun Coming Down albümlerini yayınladılar. Albüm, birçok platformdan tam not aldı, gönülleri fethetti. 14 Nisan‘ da Salon IKSV‘ de canlı kanlı bu yeni şarkıları dinleyeceğimizi öğrendiğimizden beri pek sevinçliyiz. Siz de seversiniz diye düşündük, 14 Nisan’ a hazırlık olsun diye sizin için Ought ile biraz lafladık.

İlk olarak, nasılsınız? Yeni bir albümle hayat nasıl gidiyor? Şu ana kadar aldığınız tepkiler nasıl?

Merhaba. Bizim için harika bir yıl oldu. Yeni albüme gelen tepkiler oldukça gurur verici.

İlk albümünüz politik yapısıyla ve etkileriyle oldukça ses getirdi. Bu özellikle yapmaya çalıştığınız bir şey miydi, yoksa kendiliğinden olan bir şey mi?

Kendiliğinden oldu. İlk albüm, son şarkılarımızdan oluşuyordu sadece. Bir tematik albüm ya da punk albümü yazmaya özellikle çabalamadık. Şarkı sözleri açısından bakarsak, şarkılardaki konular benim albüm yazım sürecinde düşündüğüm şeylerdi ve çoğu politikti tabii ki.

“Today More Than Any Other Day”, oldukça anlamlı mesajlar veren harika bir şarkı. Sözler çoğunlukla sıradan şeylerden duyduğumuz mutluluk ve politik eleştirinin yanı sıra günlük hayat problemleri üzerine kurulu. Bu sözleri yazmak için size ilham veren neydi? Gündemde yer alan isyanlar, savaşlar ve politik olaylardan ilham aldınız mı? İnsanların ne kadar kötü durumda olsalar da mutluluğu bulabileceklerine gerçekten inanıyor musunuz?

Bu şarkı, aslında bir anda ortaya çıkan şarkılarımızdan biri. Sadece iki akordan oluşuyor ( ve bir de harika bir bas melodisinden). Bu yüzden de macera dolu bir vokali ve birçok sözü üstüne koymak için oldukça iyi bir platformdu. Süpermarketler, oldukça tenha ve insanları yabancılaştıran mekanlar. Aynı zamanda biz, insanlar, çevremizdekilere pozitif ve negatif duygular aşılayan güçlü bir potansiyele sahibiz. Aslında şarkı, aciz hissetmek ile ilgili ama bir yandan da umut verici.

Daha önceki röportajlarınızda şarkılarınızın sahne performanslarınız sırasında daha da gelişip değiştiğini ve bazı şarkıların albüm kaydı hakkında pişmanlıklar yaşadığınızı söylemiştiniz. Eğer şu anda bir zaman makineniz olsa ve zamanda yolculuk yapıp sadece bir şarkıyı değiştirebilseniz, bu hangi şarkı olurdu? Neden?

Böyle şarkılar her zaman olacak. Turne ve yazım aşamalarında, şarkılarımızı canlı çalarken her zaman farklılıklar oluyor. Bence bu aslında grubumuza olan yaklaşımımızın doğal bir sonucu. Bizim nihai amacımız her zaman canlı performanslar yapmaktı, albüm yapmak değil. Bu kararımız, bir albüm teklifi aldığımızda değişti aslında. Hepimiz, bir sanat eseri olarak albüm üzerinde çalışmak için daha fazla heyecanlıyız ki bu, bence, bir şarkının bizim için ne kadar sağlam olduğunu değiştirebilir. Daha şimdiden “Sun Coming Down” da yer alan şarkılardaki değişimi hissedebiliyorum.

Kolektivist ruha sahip gürültülü bir grupsunuz. Bu kolektivist ve aktivist ruhun tınılarınızı ve grubunuzu nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Biz sadece herkesin aynı fikirde olduğundan emin olmak istiyoruz. Bu şekilde yazmanın birçok dezavantajı var. Ancak bu şekilde yazmasaydık, albümlerimiz de kesinlikle böyle olmazdı.

İkinci bir albüm yazmanın daha zor olduğunu ve daha çok emek istediğini söylerler. İlk albümünüz “More Than Any Other Day” ve yeni albümünüz “Sun Coming Down” u karşılaştırdığınızda, bu süreç sizin için nasıl geçti? İlk albümün yazım aşamasından ne kadar farklıydı?

En büyük fark, öncekinin 1/12’ si kadar bir zamanda yazmamızdı. Hepsi geçtiğimiz kış yaklaşık bir aylık bir sürede ortaya çıktı ( vokaller ve sözler haricinde ki onlar da gruptan ayrı bir aylık süremi aldı. ). O kadar kısa ve yoğun bir dönemde yazmak, gerçekten ilginç bir deneyimdi. Bizim için güzeldi çünkü bir sene boyunca aynı şarkıları turnede çalınca oldukça yaratıcı bir enerji depolamıştık.

Montreal’ de, başlıca Grimes, Mac Demarco ve Sean Nicholas Savage’ dan oluşan, dünyaca ünlü bir müzik sahnesi var. Sizin tınılarınız bu sanatçılardan oldukça farklı. Ancak siz de kendinizi bu topluluğun bir parçası olarak görüyor musunuz? “Ought” grubunun bu sahnenin punk/rock temsilcisi olabileceğini düşünüyor musunuz?

Grimes ve Mac, artık Montreal’ de yaşamıyor bildiğim kadarıyla ama evet, buradan geldiklerini anlayabiliyorum. O kadar da iletişim halinde değiliz aslında, onlar bizden birkaç sene daha önde. Öğrenciyken Sean ve Grimes konserlerinde birçok unutulmaz tecrübe yaşadım ve ikisi de harikalar. İkisi için de en iyisini isterim. Gerçekten garip ama biz, Montreal’ deki bu sahnede yer alan sanatçılardan çok daha uzak bir yerde yer alıyoruz. Bu yüzden, bizi herhangi bir şeyin temsilcisi olarak düşünmek gerçekten zor. Bence bizi sevdiğiniz halde Montreal’ deki diğer müziklerden hiç haz etmeyebilirsiniz, ya da tam tersi de olabilir.

Umarız İstanbul’ da güzel vakit geçirirsiniz. Konserinize hazırlanan hayranlarınıza vereceğiniz tavsiyeleriniz var mı? Neler beklemeliyiz?

Teşekkürler! İstanbul’da çalmak için sabırsızlanıyoruz. Uzun zamandır istediğimiz bir şey. Yılın ilk konserlerinden biri olacak. O yüzden, bence iyi bir enerji olacak. Barış ve teşekkürler.

 

RÖPORTAJ: KAMUFLE

Bir süredir ısrarla rap dinlediğimiz aşikar. Yerli rap’e hala %100 aşina olmasak da Kamufle‘yi uzun süredir takip ediyorduk. Hazır 5 Aralık‘ta konseri olacağını öğrenince de konser öncesi kendisiyle tanışmak ve kendi adımıza rap sürecimizi hızlandırmak istedik. Böylece İş Üstünde‘den de eli boş dönmemiş olduk.

Sohbetimiz yine uzun ama çok güzel. Tüm merak ettiklerimiz ya da ettiklerinizi de sorduk; içimiz rahat.

Bolca rap/hiphop konuştuğumuz röportaj için öyleyse; buyrun:

Buse: Yazmaya 2004’te başlamışsın. Sonrasını underground albümler de takip etmiş. Olumsuzluklar ve Hayale Daldım derken bugündesin.

Kamufle: 2003’te yazmaya başladım aslında ve ilk kaydı 2004’te yaptım. Toplamda 11 adet albümüm var. 9 tanesi underground albüm 2 tanesi yasal. Ayrıca Gökçe’yle birlikte hazırladığım, yeni albümde de var olan Sittin Sene var. Onun dışında birçok rapçinin albümüne konuk oldum. Hem düet olarak hem de altyapı/prodüksiyon desteğinde bulunarak. Bu süreçte dizi tecrübem oldu ve ayrıca 40 ayrı şehirde konser verdim, hiphop jam’lere katıldım. Böyle geldi, geçti zaman.

İlk olarak 95-96 yılında rap müzik dinlemeye başladım. Cartel geldi kulağıma. NTM isimli Fransız bir grubunu dinledim. Nefret, Fuat Ergin, Silahsız Kuvvet derken geldi geçti zaman. Birçok rapçiyi de tabi internet olmadığı için Blue Jean dergisinden takip ediyordum. İnternetin olduğu zamanlarda forumlarda birçok kişiyle tanıştım, rap üzerine konuşmaya başladığımız zamanlardı. Bol kıyafetli insanlar gördüğümde gerçekten çok mutlu oluyordum. Yaşımız küçük olmasına rağmen aramızda bir diyalog oluyordu. Bir kolektifin içinde olduğumu hissediyordum. Zaman ilerleyip olgunlaşmaya başladıkça bu müziğin nerden geldiğini araştırmaya başlıyorsun. 70’li yılların başında temelinden funk ve blues’un, rock & roll gibi temaların olduğu bir müziğin gelişimini öğreniyorsun ve takip ediyorsun. Aynı zamanda o yaşlarda bu türleri de dinlemeye başladım. James Brown, Woody Walters, Etta James dinlediklerim arasında oldu. Ama aynı zamanda Bulgaristan göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Karagümrük’te doğdum ve Türk Sanat Müziği ile birlikte de büyüdüm. Müzeyyen Senar’lar Zeki Müren’ler, Orhan Gencebay, Neşet Ertaş ile büyüdüm. Yaptıklarıma dinlediklerim de yansıdı tabi.

Ahmet: Kayıt almaya başladığın günü hatırlıyor musun?

Kamufle: Hikayesi çok komik. Basketbol oyuncusuydum. Aynı yerde yaşadığım arkadaşlarım rap yapmaya başlamıştı. Ama ben tabi dinleyiciydim. Arkadaşlar rap yapmaya başladıklarını ve stüdyoları olduğunu söylemişti. Stüdyo dediğimiz de arkadaşımın odasında kurduğu ekipmanlardan, çöp mikrofondan ses kaydettiğin bir yerden oluşuyordu. Aklımdaki stüdyo mantığı çok farklıydı. Ben “saçmalamayın, böyle iş olmaz!” derken sözünü arkadaşımın yazdığı bir parçayı okumam için ısrar edildi. Kendim yazdım sonrasında. Onu söyledim. İlk kaydı böyle yapmış oldum. İlk kayıtlarımı Federal grubuyla birlikte aldım. Ve kendi sesini duyduğunu kendinle bir kez daha tanışıyorsun; çok farklı hissediyor insan. Bir ritmin üzerinde kendi vokalini duyunca kendinle bir daha tanışıyorsun. İster istemez büyüleniyorsun. Ancak tabi içine çekildikten sonra albüm albümü takip ediyor.

Buse: O gün bugündür 11 tane albüm yayınlanmış oluyor mesela… Olumsuzluklar ve Hayale Daldım var ve bir de Enstrümental bir albüm var.

Kamufle: Enstrümental albüm şöyle gelişti: Rap yapmaya başladığım zamanlarda altyapıyı arkadaşlardan alacağıma kendim üretmek istedim. Olayı sadece söz yazıp mikrofonun başına geçip kafiyelerden ibaret bırakmak istemedim çünkü yaptığım şey aslında müzikal yönüyle de ön planda. Her kültürden etkilenen farklı seslerden beslenen bir yapı. Ki Hayale Daldım albümünü de dinlediyseniz 11 farklı şarkı 11 farklı müzikal tür ile icra edildi. Enstrümental albümde de bu farklılığı denemek ve dinleyicilere bunu yansıtmak istedim. Grup Ses Beats, Kabus Kerim, Hey Douglas ve daha eskilere gidersek DJ Mahmut da en güzel örnekleri. Onların altyapıları da 60’lı 70’li yıllardaki Anadolu folk akımından besleniyor; Erkin Koray, Kurtalan Ekspress gibi. Onların plaklarını bulup ya da yüksek kaliteli versiyonlarını bulup onları parçalayıp üstüne break ritimler katarak enstrümantaller yapmaya başladım. 2-3 yıl önce, evde canım sıkılırken başladım açıkçası. Yaptığım işe iyice odaklanınca onları tekrardan düzenledim, mix’ledim. Soundcloud hesabıma yüklediğimde inanılmaz güzel bir dönüt aldım. Bir anda yurtdışından ya da ülkeden takipçiler gelmeye başladı. Sanırım şu an Soundcloud’da ülkeden en çok takipçiye sahip insan olabilirim. O zamanlarda Soundcloud, beğendiği çalışmaları ana sayfada yayınlıyordu. Yayınladığım da ana sayfada çıkmış. 2bin, 4bin, 10bin rakamlarına ulaştıkça ben de şaşırdım. Bir de soundcloud’da diğer sosyal mecralarda olan takipçi yükseltme, beğeni artırma gibi bir durum yok zira öyle şeylerle de uğraşmam. Ancak enteresan bir yükselme yaşandı. Aynı zamanda Los Angeles’tan Fransa’dan amatör müzik yapan ya da underground müzisyenlerden yorumlar almaya başladım, diyalog kurduk. Günün sonunda house altyapı bile hazırladım, kullandılar. Şimdi de ikincisini hazırlıyorum ama acele etmiyorum. Biraz daha onun da üzerine çıkmak istiyorum.

Buse: Kendini hep bir adım öteye atabiliyorsun. Böyle bir duruşun var.

Kamufle: Çok müzik dinliyorum ve rap dışında da her şeyi dinlemeye çalışıyorum. Nirvana hayranlığım da var, Metallica ile geçirdim yıllarımı. Ya da Megadeth, AC/DC ve hatta rap’e daha yakın Limp Bizkit… Bahsettiğim gibi eğer rapçiysen ve yaptığın işi profesyonel hale getirmek istiyorsan olabildiğince alternatifi dinleyip ondan beslenmen gerekiyor.

Ahmet: Ona da biraz yönelme var. Şu an en bilinen örnekleri The Weeknd’in Often’ı kullanması gibi ya da Action Bronson’ın Easy Rider şarkısında MFÖ’nün Adımız Miskindir Bizim’i kullanması gibi.

Kamufle: Aynen. Mos Def, Selda Bağcan’dan sample aldı zamanında. Yine taze örnekleri de var. NBA 2016’nın soundtrack’inde Fashwan – Out the Trunk (feat. Busta Rhymes) var. Amerika’da artık sample bittiği için ufak ufak Balkanlar’a doğru bir gidişat başladı ki Ortadoğu ve Balkanlarda inanılmaz sample’lar var.

Buse: Sample demişken, geniş bir yelpazeye sahip albüm Hayale Daldım nasıl bugüne geldi?

Kamufle: Hayale Daldım albümü tüm müzik hayatımın diplomasıdır. Ne biliyorsam, ne öğrendiysem hepsini bu albümde kullandım. Bir zamanlar Muck diye bir dizide oynuyordum. O zamanlar Olumsuzluklar albümünü dizinin bittiği dönemlerde yayınlamıştım. Bağlı olduğum plak şirketinden albüm teklifi geldi. Çok iyi bir fırsat olunca hemen değerlendirmek istedik. Altyapıları Da Poet hazırladı Hayale Daldım albümünün. Aynı zamanda enstrümanların canlı kaydı var; basgitar, saksafon, trompet, elektronik gitar… Ve sample ve synthesizer’ı karıştırdık albüme. Su şarkısında Uğur Varol, perdesiz gitar çaldı bize. Bir gazeteci arkadaşım sayesinde tanıştığım Avustralya’lı saksafon sanatçısı Nicholas Perez stüdyoya geldi. Perez çalarken çok mutlu olmuştu, gözleri parlıyordu. İki buçuk yıl boyunca her şey deneme yanılma yöntemiyle daha iyi sözler, daha iyi sloganlar, daha temiz sesler ve aranje bulmaya çalışarak geçirdik. Tabi aksaklıklar, beklemeler de oldu. O da zaten olmazsa olmaz bir durum. Sonrasında albüm 4 Şubat’ta müzik marketlerdeki yerini almaya başladı.

Bu albüm sayesinde güzel insanlarla, Moral grubuyla çalıştım. Tüm albümü bu stüdyoda kaydettim, iki buçuk sene boyunca burada yatıp kalktım. Şimdi de albümün akustik versiyonlarını yapıyoruz.

Buse: Öyleyse yeni projeler geliyor!

Kamufle: Evet, bir video session yapıyoruz 12 şarkılık. Tamamen akustik olarak blues ve country ağırlıklı yapıya sahip olacak. 2 tane akustik gitar, bir tane basgitar ve davul eşliğinde olacak. Şarkıları tekrar ele aldık. Dinleyenler ilk etapta garipsiyor. Zaman içerisinde Youtube’dan videoları yayınlayacağız. Açıkçası çok heyecanlıyım, 3, 3 buçuk aydır bunun üzerine çalışıyoruz.

Buse: Aslında belli bir kitlen var ve sen sürekli yeni bir şeyler deniyorsun, sürekli dönüşüm halindesin. Bu kitlenin değişime ayak uydurmayı reddedip gitmesi ihtimaline ne diyorsun?

Kamufle: Bunun ihtimali de çok yüksek tabi ki ama Kamufle’yi bilen dinleyen kitle, benim bir rutinim olmadığını bilen dinleyicilerden oluşuyor. O yüzden rahat hissediyorum. Zaten internette rap kitlesi oldukça kalabalık. 13 yaşından başlayıp 40’a kadar giden bir kitleden söz ediyoruz. Ben yaptığım işten eğleniyorsam ve bunun doğru olduğunu düşünüyorsam gerisi teferruattır ki kötü yorum alacağımı sanmıyorum. Çünkü sürekli farklı sesler üzerine rap yaptığımı beni eskiden beri dinleyen insanlar biliyor. Aynı zamanda kimseyle dissleşme olayım da yok. Bu işe ilk başlayanlardan yeni nesle kadar herkesle arkadaşım, aram herkesle iyidir. Ters bir tepkide beni destekleyecek insanlar olduğuna eminim. Bu yüzden gönlüm rahat.

Buse: Zaten insanlar “Kamufle bu sefer ne yapacak?” merakı ile bekliyor, dinliyordur.

Kamufle: Öyle düşünüyorum ve istediğimiz gibi olur umarım. Kafamda tasarladığım gibi olmasını bekliyorum açıkçası.

Ahmet: Albüm satılmadığından bahsetmiştin. Dağıtım kanallarını nasıl kullanıyorsun?

Kamufle: Dijitallik tabi ki daha popüler ve dinleyiciye ulaşmada hepsini kullanıyorum. Bana kalsa ben her zaman fizikselden yanayım. Albümü Spotify’dan indirip bilgisayardan dinlemek yerine eski kafalarda olduğum için plak ya da CD ile dinlemeyi tercih ediyorum. İnternet sayesinde bir albümü alıp inceleme olayını insanlar tamamen yitirdi. Öyle ki bugün bir şarkı yayınlıyorsun, klibini çekiyorsun. Bazıları 1 hafta sonra “Ne zaman yeni şarkı yayınlayacaksın?” diye soruyor. Biz eskiden bir şarkı dinlerdik, klibini izlerdik ve 1 yıl yeterdi. Bu yüzden fizikselden yanayım çünkü o albümü alıp odanın bir kenarına koyman ve kendinle baş başa kaldığın zaman yatağına uzanıp onu dinlemen daha hissiyatlı bir durum ama daha çok ulaşma ihtimali dijital mecralarda. Gerçi bu son zamanlarda albüm alan bir kitle de var. Plak kültürü de gelmeye başladı ama zorlu bir süreci var. Zaten yeni bir albümüm var ve şu an bana yetiyor.

DSC_0024

 Ahmet: Peki nasıl hissettiriyor albümünü müzik marketlerde görmek?

 Kamufle: CD’ler eve ilk geldiğinde ağladım. Resmen “aferin” dedim  kendime. O konuda çok duygusalım. Emek veriyorsun, bir sürü insan  seninle birlikte çalışıyor, bu işe kanalize oluyor. Sonuçlarını somut bir  şekilde bir anda bir havalimanının müzik marketinde ya da gezmeye  gittiğin bir yerde görebiliyorsun. Sonuçta bir Pharell Williams değiliz,  arka planda ekmek çok büyük. 30 kişilik bir ekiptik Hayale Daldım  albümün yaparken. Ve bunu basılı bir albümde dinleyen görebiliyor.

Buse: Kesinlikle. Şöyle ki hem albümde hem de sahnende çok güzel eğleniyorsun ve dinleyiciye yansıyor. Sence doğru mu değerlendiriyorum?

Kamufle: Her insanın özel hayatında mutlaka bir sıkıntısı vardır ama ben hayata her zaman pozitif bakan bir insan oldum. Yaşanan her kötü olayı pozitife çevirme taraftarı oldum hep. Eğer kendini o durumun içerisinde iyice negatife vurursan daha da perişan olursun. Daha arabesk bir duruma geldiğin zamanda da hastalanma ihtimalin çok yüksek. O yüzden bunu pozitif bir şekilde kırmanın doğru bir davranış olduğunu düşünüyorum. Yaptığım hareketli şarkılarda bile dikkat ederseniz aslında içinde yolunda gitmeyen bir şeyler vardır; ben bunu mutlu bir şekilde aktarmaya çalışırım ve şarkıyı da “her şey çok güzel olacak” tadında bir final ile bitiririm. Bir Müslüm Gürses değiliz ki perişan edelim gençleri. Bizim gibi düşünen ve enerji sahibi insan sayısı git gide azalıyor. Herkes derbeder! Öyle bir zamandayız ve ben de bunu kabullenemiyorum. Bu duruş insana güç veriyor, hem de kendini iyileştirmiş oluyorsun. Bu durumdan çevren de pozitif anlamda faydalanıyor. Sahneye çıktığımda da ateşe veriyorum ortalığı dolayısıyla. (gülüşmeler)

Buse: Evet, dışarıdan Türkçe rap’e baktığında çoğu şarkının o derbeder duruşu, dinlemek isteyen insanı bile bir adım geri götürüyor. Böyle bir genel algı içerisinde farklı bir duruşunun olması Türkçe rap müziğe de büyük katkı sağlıyor diye düşünüyorum.   

Kamufle: Sözlere baktığında ideolojik bir duruşu olduğunu da görmek gerekiyor. Olumsuzluklar şarkısı ve hatta Bi Yolunu Bul. Klibi çok eğlenceli ama sözlerine dikkat ettiğinde farklı meseleleri ele aldığını görebiliyorsun. O teraziyi tutturmak biraz çetrefilli oluyor ama başardığın zaman da bu şekilde sonuçlara varıyorsun. Performansa da yansıyor bu. Sahneye çıktığımda da mesela, insanlar eğlenmeye geliyor ve rap yüksek sesli, aksiyonlu bir müzik türü olduğu için bunu fiziksel olarak da sahnede göstermem gerekiyor. Zıplayacaksın ve hatta yeri gelecek seyircilerin üstüne atlayacaksın.

Buse: Aynen, bunu yansıtıyor olman dinleyici açısından keyifli. Ancak Hayale Daldım’ı dinlerken o kadar eğlenip, dans ediyorken bir anda modu değiştiriyoruz. Ve Su ile tempoyu düşürüyoruz. Su şarkısının bir hikayesi var mı?

Kamufle: Tabi ki bir rengin olacak. Su şarkısının üstadı Moral grubunun solisti ve stüdyonun ortağı Tolga Türünz, Tolga Abi ile çalıştık albümde. Stüdyoya ilk geldiğim zaman sanırım Halim Yok’u yapıyorduk. Tolga Abi geldi “Bir tane şarkı var elimde, bunu 2005 yılında yapmıştım. Yukarda dinletmek istiyorum sana. Bir gelir misin?” dedi. Benim de o zaman duygusal zamanlarımdı. Tolga Abi bana şarkıyı dinlettiğinde “Hadi be!” dedim. Su şarkısının nakarat bölümü okunmuş ve demo olarak gitarları çalınmış bir haliydi. Albüme alır mıyız diye konuştuk. Moral grubunun da o zamanki akışında bu şarkı yokmuş. Oturduk, şarkının hikayesinden bahsetmesini istedim ondan. Hikayesini anlattı. Tamam dedim. İki gün sonra da sözlerini yazdık.

Ahmet: Hikayesi çok özel mi?

Kamufle: Özel gibi. O zaman benim hayatımda bir kadın yoktu. Ama benim çocukluğumdan beri kafamda yarattığım bir kadın profili vardı. Hep olur ya… O kafamdaki kadın profilini o şarkıya yaptım. Çok uyuyordu şarkıya. Kafamdaki bütün hisleri yazdım. Şarkıyı yaptıktan sonra bu hislerimi taşıyan bir kadınla tanışmıştım. Çok enteresandı.

O yüzden Su şarkısı çok başkadır. Hayatımda bir ilişki olamamasına rağmen o şarkıyı o şekilde yaptık. Uğur Varol şarkının perdesiz gitarlarını çaldı. Kendisi de efsane bir insandır. Türkiye’de perdesiz gitarda ilk üçtür. Tolga Abi sayesinde tanıştım kendisiyle. Böylece o şarkı oluştu. Çok da damar bir şarkıdır. Can yakıcı oldu. Şimdi onun bir de akustik versiyonu çıkacak. Dinleyin mutlaka!

Buse: Biraz da büyük resme dönelim. Türkiye’de Rap 2015’te nasıldı? Dışarıdan üretimi bol bir sene gibi göründü.

Kamufle: Label olayı başladı ve Hiphoplife bu işi iyi yaptığını düşündüğü MC’lere yasal albüm yapma kapısı açtı. Onlar sayesinde oldu. Biz de bundan çok iyi faydalandık.  Benim dışımda Anıl Piyancı, Allame, 90BPM, Joker, Xir ve Organize Oluyoruz albümü var. Organize Oluyoruz çok büyük bir paya sahip bu konuda. Tunç Abi’nin 90’ların sonu 2000’lerin başında yaptığı Yeraltı Operasyonu albümünün son halidir Organize Oluyoruz ve hepimiz bir olduğumuz için de saldırmaya başladılar. Tabi klip imkanları, kliplerin televizyonlara çıkması, Ceza’nın yeni bir albüm çıkarması çok etkiledi.

Ayrıca 5 Aralık’taki festival. Bu saydıklarımın dışında da çok iyi MC’lerin yaptığı çok güzel albüm projeleri de var. Sıradalar. Sürekli bir şeyler üretiyor herkes. Heyecanın düşeceğini sanmıyorum. Hepimiz saldırganız bu konuda. Türkçe rap son zamanlarda çok iyi ilerleme kaydetti. Bu senenin nirvanası da 5 Aralık’taki Hiphop Jam festivali. Volkswagen Arena’da 33 tane headline MC sahneye çıkacakve orada nasıl rap yapıldığını bütün Türkiye görecek. Aynı zamanda Dream TV’den de canlı yayın yapılacakmış sanırım.

Buse: Hip Hop Jam demişken; 5 Aralık’tan Try Soldiers’la mı sahne alacaksın. Birkaç konserde sana eşlik ediyorlardı, orada da olacaklar mı?

Kamufle: Try Soldiers’ı ben Bir Yolunu Bul klibinin çekimlerinde tanıdım. Çok genDSC_0011ç çocuklar, 17-18 yaşlarındalar. O anda çekim halinde setteyiz. İzliyorum onların dans performanslarını ve açıkçası böyle bir performans beklemiyordum. Çok global bir şey yakalamışlar o yaşta, performans inanılmazdı. Şimdi zaten ders veriyor çocuklar. İnanılmaz öğrenciler yetiştiriyorlar. En son İstanbul Moda Haftası dahilinde Les Benjamins defilesinde onlarla bir koreografi yapmıştık. Orada İngiltere’den Amerika’dan MC ve DJ insanlar gelmişti. Orada ben de Try Soldiers’la dans ettim. Zaten küçüklükten beri dans etmeye bir ilgim vardı. Neyse, 5 Aralık’ta bana eşlik edecekler sahnede. Aynı koreografiyi yapacağız. Heyecanlıyım da biraz.

Ahmet: Rap konserlerinin canlı performanslarında canlı enstrümanlar görmeye başladık. Geçen sene mesela, Ceza bir grup olarak çıktı. Performansların bu tarafa yönelişini nasıl yorumluyorsun?

Kamufle: Şöyle söyleyeyim; ilk önceleri Da Poet başlamıştı buna. Poetika albümünün lansmanında live band’le çıkmıştı. Birkaç konserde de devam ettirdi. Ama Live Band kurmak çok zor bir şey; “haydi sokaktan adam bulayım, oradan bir gitarcı alayım, buradan bir basçı bulayım.” gibi olmuyor. Sonrasında duruldu biraz. Tabi öncesinde Mode XL çok eskiden beri yapıyordu. Genelde enstrümanlarla çıkıyorlar.

Ben aslında oradan yola çıkarak bir albüm yapmadım. Hayale Daldım albümünü yaptığımda Ağva’da çadır kampındayım. Oturuyordum ve mırıldanmaya başladım. Kendi kendime Hayale Daldım şarkısı akustik olsa ne güzel olur dedim. Bir Yolunu Bul’u düşündüm Böyle şeyler yapsam ne güzel olur dedim. Moral Band’le de burada hep birlikte olduğumuz için Tolga Abi’ye rica ettim. O da onay verince oturduk ve ne yapabilir, ne çıkarabiliriz diye düşündük. 3 ay önce de başladık. Beklemediğim bir enerji ve potansiyel yakaladık. Ateş ettik bayağı. Bu proje tamamlanıp ufak ufak mekanlarda çıkmaya başladığımız zaman her şey tahmin ettiğim gibi olursa ne demek istediğimi o zaman anlayacaksınız. Ama bu rap band live’ı değil bu. Blues, country içerikli çok garip bir şey oldu bu.  Akustik de çok çok az yapıldı böyle rapçiler arasında. Örnekleri Atmosphere, Roots var bir de Black Keys’in Blackroc projesi var.

Buse: Akustik proje kulağa çok ilginç geliyor. Gelecek planlarından bahsetmişken, üçüncü klibi konuşalım. Hangi şarkıya düşünüyorsun?

Kamufle:  Hayale Daldım olacak. Hatta 2 hafta içinde çekimlere başlayacağız. Onu da Murat Joker çekecek. Hayale Daldım benim için özel bir şarkıdır. Güzel de bir hikayesi var; onu oyunculuk da yaparak göstereceğim klipte.

Buse: Klasik bir soru olarak yurtdışı planların olacak mı diye sormak istiyorum.

Kamufle: Çok isterim aslında ama bu cidden elimizde olmayan bir şey. Bir teklif olmalı ki bizim de saldırmamız lazım. Zaten en büyük hayalim Marsilya’da sahneye çıkmak. Bir rap konseri vermek. Avrupa’da Hip-hop’un beşiği bence Marsilya’dır. NTM grubu da orada çıkmıştır. Oradaki banliyölerdeki Afrika asıllı, Cezayir asıllı çok sıkı rapçiler var. Hatta Türk asıllılar da var. Soulkast mesela. Onlarla da bir video yaptık. Mode XL, Soulkast, Kamufle, Sansar, Da Poet. Ve DJ Premier’in beat’i vardı. Dj Premier benim idolümdü. Gangstar dinleyerek büyüdüm ben. Onun beat’ini Soulkast sayesinde okuduk. Soulkast de Fransa da bayağı popüler bir insan ve içimizden biri. Onunla da tanışma fırsatımız oldu. Bu sayede de yayılıyoruz. Mesela Bulgaristan’dan dinleyenler var, Azerbaycan, Almanya, Belçika’da dinleyenler var.

Ahmet: Yurt içinde de 40 şehirde konser verdim dedin. İstanbul, Ankara, İzmir dışında en çok nerelerden ilgi var?

Kamufle: Bursa’dan, Antalya’dan, Adana’da çok dinleyicimiz var. Diyarbakır, Samsun’da var. Denizli’den Tekirdağ’dan var.

Ahmet: Bütün Türkiye’de güzel bir dağılım var.

Kamufle: Zaten şöyle biz ilk başladığımızda Kadıköy’de stüdyomuz vardı. Şarkıları CD’lere çekiyorduk. Onları çantaya atıyorduk. Nerede konser var diye bakıp bir yerlerden yol parası buluyorduk. Mesela İzmir’de bir Rap partisi var. Kimseye konuşmadan buradan çıkıp İzmir’e gidiyorduk. Cebimizde de 5 kuruş para yok. Sadece CD’lerimiz var. Orada organizasyonu yapan insanlardan rica ediyorduk. Bir iki şarkılık müsaade etsinler diye. Çıkıyorduk ve çıktığımız zaman da sahneyi yakıyorduk. Sahneden inerken de “Biz İstanbul’dan geldik yanımızda da CD’lerimiz var. Almak isteyen, bizimle tanışmak isteyen gelsin.” diye anons yapıyorduk. Orada sattığımız CD’lerin parasıyla da başka şehirlere gidiyorduk. Ondan sonra tur yapmaya başladık. 12-13 şehirlik turlar. Böyle böyle Soma’da Ödemiş’te bile sahneye çıktık.

Underground olayı çok başka bir olay zaten. Profesyonellikle underground arasında tutunmak daha da zor. Ben bu yolda ilerlemek istiyorum. İyi müzik yapan, müzisyen kimliğinde bir rapçi olmak istiyorum. Mesela şimdi basgitar aldım. Ufak ufak basgitar çalmaya başladım. Ekipten Baran Abi bana basgitarını hediye etti. Groove’ları çok severim, özellikle Funk Groove’ları . Onları çalmak istiyorum mesela canlı olarak. Çıtayı hep yükseltmen lazım, müzikte hiç durmaman lazım. Hep üretmen lazım.

Ahmet: Rap camiasın dışında bu emekler duyulamıyor işte. Daha çok komikli video tadında şeyler yayıldığı için ön yargı oluşuyor rap camiasına karşı.

Buse: Aslında bu işlerin varlığı daha da çok paylaşılmalı. Son olarak eklemek istediğin bir şeyler var mı?

Kamufle: Öncelikle size teşekkür ediyorum ve 5 Aralık’ta herkesi HipHop Jam’e bekliyorum.

Avaz: Biz de çok teşekkür ediyoruz. 5 Aralık’ta HipHop Jam’deyiz!

 

RÖPORTAJ: HIDDEN ORCHESTRA

Joe Acheson’ın solo projesi Hidden Orchestra bir kez daha, bu kez yepyeni parçalarla İstanbul’da. Bu akşam, Salon sahnesindeki ilk performansını sergileyecek olan Joe Acheson’a Hidden Orchestra hakkındaki sorularımızı yönelttik.

Nasılsınız? Turne nasıl gidiyor?

Çok teşekkürler! Turne henüz yeni başladı. Umarım çok güzel olacak.

Hidden Orchestra nasıl oluştu? Canlı performanslarınızda aranızdaki bu uyumu nasıl yakaladınız?

Sözleri stüdyomda kendim yazıyorum. Genç yaştan beri üretim sürecine hakimim. The Hidden Orchestra farklı ve çeşitli etkilerle ve hayatım boyunca iç içe olduğum seslerle oluştu. Tahminimce bu kulağa uyumlu geliyor çünkü The Hidden Orchestra tek bir kişi tarafından yazılıyor ve üretiliyor. Konu canlı performanslara geldiğinde, kendi başıma çalmak istemedim. Bu yüzden Poppy ve Tim’i davet ettim yardıma. O sırada başka bir grupta çalıyorduk. Günün sonunda bir bateriste ihtiyacımız olduğuna karar verdik ve Jamie’yi çağırdık ve 4 kişili kemik kadroyu oluşturduk. Sonrasında canlı performanslarda ekip, geçici olarak gelen müzisyenlerle çoğaldı.

Yeni albümünüz Reorchestrations’ı bir de sizden dinleyelim. Bu albüm nasıl bir albüm? Albümü nasıl tanımlarsınız? Albümün bir hissiyatı olsaydı bu hissi nasıl açıklardınız?

2010’dan beri her sene karışık ve geniş bir spektrumda tarzları olan şarkılardan oluşan bir tane mixtape çıkarıyorum. Şarkılarıma davul, bas, orkestral dokular gibi ekstra eklemeler yapmak da çok hoşuma gidiyor. Bu sayede iş birlikleri yapmaya ve başka müzisyenlerle çalışmaya yönelmiş oldum ve ortaya güzel bir albüme dönüşen kendi içinde tutarlı birkaç şarkı çıktı. Bu albümü yaparken veya herhangi bir şarkı yazarken dinleyicilerin ne hissedeceğini düşünmemeye çalışıyorum, bunu düşünmek dikkatimi dağıtıp sorunların başlamasına neden oluyor, en iyi işlerimi sadece kendi hoşuma gittiği için yaptığımda ortaya çıkartıyorum.

Bir çok türü bir araya getirmekte tereddüt etmiyorsunuz. Aslında yaptığınız müzik bu. Bunu daha da çeşitlendirmeyi düşündünüz mü?

Müzik konusunda hiç özel bir zevkim olması, birbirinden çok farklı bir sürü tarza ilgi duyuyorum bu yüzden pek janra bazında düşünmüyorum müzik hakkında. Yani bence bu tip bir füzyon benim için çok normal. Çok insanın da müzik dinlerken janraları dikkate aldığını zannetmiyorum, sadece sevdiğin müzikleri kategorize etmeye yönelik ufak bir yardımı oluyor bu tip şeylerin. Ek olarak farklı tarzlara ulaşmak çok kolaylaştı ve dolayısıyla artık hepimiz çok daha açık fikirliyiz bu konuda, müzik dinlerken bu hangi tarz diye değil de acaba bunu sevdim mi diye düşünüyoruz. Bu benim müziğime yaklaşılmasını tercih edeceğim bakış açısı.

Bu müziği icra ederken kimlerden etkileniyorsunuz?

Detaylara dikkat ederek, büyük bir titizlikle çalışan insanlardan etkileniyorum. Şefler ve yazarlardan sıkça ilham aldığım oluyor. Doğanın sesleri ve diğer müzisyenlerden de aynı şekilde etkileniyorum tabii.

Albüm sürecine geri dönmek istiyorum. Albüm yayınlamak için uzun süre üzerinde çalışıyorsunuz. Reorchestrations sürecinde neler yaşandı? Tam olarak ne zaman bu albümü yayınlayabiliriz dediniz?

Bir şeylerin yayınlanmaya hazır olup olmadığı konusunda hiçbir zaman tam olarak emin olamıyorum ama bir noktada sınır çizip artık hazır diyebilmem de gerekiyor. Ama eğer kigerçekten mükemmel bir şey yaptığıma inandıysam da hiçbir sınırlamaya ihtiyacım olmadan durduğum olabiliyor. Genelde yaptığım şeyleri defalarca dinleyip notlar alırım, daha sonra artık karar vermemin gerektiği bir noktaya ulaştığımda da bunları gözden geçirip bir sonuca ulaşmaya çalışırım. Ama sanırım artık bir fikir iyi midir ya da bir şarkıyı daha iyi hale getirebilir miyim diye ayırt edebildiğim noktaya çok uzağım.

Hidden Orchestra dinleyicilerini bundan sonra ne bekliyor? Siz ne bekliyorsunuz? Gelecekte ne gibi projeleriniz olacak?

Şu sıralar üzerinde çalıştığım yeni bir şeyler var ama bunun yanı sıra tamamen yeni pojeler ve sipariş üzerine yaptığım işler var – tamamen doğal seslerden oluşan müzik, bazı radyo belgeselleri, bir oyun soundtrack’i… Kullanıcılardan bir beklentim yok – yalnızca yaptığım şeylerden keyif almaya devam etmelerini umuyorum, bu her zaman şaşırtıcı bir şey ve aslınad hiçbir zaman garantisi yok.

Salon’a ikinci gelişiniz. Bu süreçte değişen ne oldu? Bu konser için nasıl hissediyorsunuz?

Asında daha önce burada çalamadık. 8 ay önce gelmemiz gerekiyordu ama Sırbistan’da ciddi bir trafik kazası geçirdik ve turnenin kalanını iptal etmemiz gerekti. Daha önce 2 kez Babylon’da bir kez de Nublu’da çaldık. Bu İstanbul’da canlı görseller kullanarak sergilediğimiz ilk performans olacak – aynı zamanda pek çok yeni parça ve yeni düzenlemeyi de çalacağız.

 

ORADAYIZ: NENEH CHERRY

Bu sene içimizi en çok kıpır kıpır eden konserlerden biri, yarın yani 30 Ekim‘de Salon İKSV‘de gerçekleşiyor. Elini atmadığı tür ve altından başarıyla kalkmadığı iş bırakmamış, Massive Attack’ten tutun da Gorillaz ve Pulp’a kadar pek çok büyük grupla çalışmış, günümüzde bile yarattığı etkiyi rahatlıkla gözlemleyebildiğimiz kutsal şahsiyet Neneh Cherry, bir kez daha İstanbul’a geliyor. Üstelik yanına başta son albümü Blank Project‘te olmak üzere sık sık birlikte çalıştığı RocketNumberNine ikilisini de alıyor. Blank Project’teki çoğu şarkının yanında Buffalo Stance ve Manchild gibi klasikleri de dinlemeyi umduğumuz konser, tam da “kaçırırsanız çok üzülürsünüz” cinsinden. O yüzden yarın Salon İKSV’de görüşmek üzere diyoruz ve kendisiyle yaptığımız ufak röportajı da şöyle paylaşıyoruz:

Öncelikle nasılsınız, nasıl gidiyor?

Teşekkür ederim, gayet iyiyim!

Müziğin daha alternatif tarafında yer almanıza rağmen büyük bir popülerlik ve başarı yakalamayı başardınız. Müzik piyasasının günümüzdeki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz? Streaming servisleri arasındaki çekişmeler ve müzisyenlerin bu mecralardan kazandıkları paranın azlığı üzerine uzun zamandır süren tartışmalar, doğrusu bizim de kafamızı epey kurcalıyor. Sizin düşünceniz nedir?

Müzik “endüstrisinde” iyi ile kötünün her zaman birlikte var oldu. Şu an görüyorum ki anaakım radyo istasyonlarında ve alışveriş merkezlerinde Drake’in, The Weeknd’in ve kızım Mabel’ın şarkıları sık sık çalıyor. Bunlar benim çok sevdiğim müzisyenler, o yüzden endüstride iyi şeyler de oluyor diyebilirim sanırım!

Streaming savaşlarına gelirsek; tüm endüstrilerde demiryollarının genişliğinden tutun da trafiğin hangi taraftan akması gerektiğine kadar her zaman türlü türlü çekişmeler yaşanmıştır. Bu yüzden bu meselenin niye bu kadar büyütüldüğünü doğrusu pek anlayamıyorum. İnsanlar istedikleri bir şeyi istedikleri fiyata almayı HER ZAMAN başaracak. Hayat böyle. Müzisyenlerin aldığı paraya gelirsek; bazıları yıllardır çokça kazanmaya devam ediyor, bazısı ise pek kazanamıyor. En azından artık müzisyenlerin nasıl soyulduğu ve haklarının nasıl yendiği konusunda daha çok şey biliyoruz.

Müzik dünyasında her zaman feminizmin öncü isimlerinden biri olarak gösterildiniz. Günümüz popüler müzisyenlerinin feminizm anlayışı hakkında ne düşünüyorsunuz? Feminizmin rolünün popüler kültürde giderek daha çok büyüdüğünü gözlemliyoruz.

Ben bütün iyi kadınları ve bütün iyi erkekleri destekliyorum. Peki ben bir feminist miyim? Evet, kesinlikle öyleyim!

Geçtiğimiz yaz bir EP ve ardından da bir albüm çıkarmanız bekleniyordu. Bunları ne zaman duyacağız veya duyacak mıyız acaba?

(Gülüyor) Şaşırtmacalı soru!

Son olarak, İstanbul konseriniz için heyecanlı mısınız? Daha önce buraya bir festival kapsamında gelmiştiniz fakat bu sefer daha ufak bir seyirci kitleniz olacak. Beklentileriniz neler? Bizi neler bekliyor?

Ufak ve samimi konserleri çok seviyorum. Ayrıca (böyle mi ifade etmeliyim bilemiyorum ama) popülerden çok biraz daha “farklı ve ilginç” müzik yaptığım için daha az insana hitap ettiğimin ve konserlerden daha az para kazandığımın da farkındayım. Ama olsun, buna değer!

 

 

Röportaj: The Soft Moon

Luis Vasquez bu hafta post-punk projesi The Soft Moon ile ikinci kez İstanbul’da olacak. Hal böyle olunca karanlığına doyamayacağımız performansı öncesinde Vasquez’i yakaladık ve kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Bir kez daha konserin 10 Eylül‘de Salon IKSV‘de olduğunu hatırlatıyor ve davet ediyoruz:

Müziğinizi “insan müziği” olarak tanımlıyorsunuz. Eğer “insan müziği” olmayan bir müzik türü varsa onu bu kategori dışında tutan şey ne? Ya da sizin müziğinizi insan “insan müziği” olarak değerlendirmeye neden olan tarafı ne? “Neden hayattayız?” gibi sorular mı?

Evet yani benim müziğimdeki her şey varoluşumla alakalı. Bir insan olarak hayatta olmam, bunun bende yarattığı büyülenme ve hatta korku hali… Bilirsiniz. Dolaysıyla, her şarkı benim için kendimle alakalı soruları cevapladığım bir çeşit yolculuk gibi. Çünkü bu gezegene ait hissetmiyorum, bu vücudun içinde olmak garip hissettiriyor vs şarkılarımdaki pek çok konsept ve tema aslında bir yönden bunları sorguluyor.

Ve şarkılarınızda belli bir kaygı ve gerginlik hali var; hep en karanlık hisleri tecrübe ediyorsunuz müziğinizde. En büyük amacınızın iç huzuru yakalamak olduğunu belirtmiştiniz daha önce ve bu müziği yaratmanın daha huzurlu olmanıza yardımcı olduğunu ifade etmiştiniz. Merak ettiğimiz, bu müziği üretmek o kaygıdan kurtulmanızı mı sağlıyor yoksa sadece onunla yaşamaya mı alışıyorsunuz?

Farklı yönleri var. Bir taraftan huzura yaklaşıyorum ki bu harika ama daha karanlık bir tarafı da var ve o karanlığın içine çekiyor. Çoğu zaman bununla yüzleşmek zorundayım çünkü benim tarzım, müzikal yaklaşımım bu. Bir taraftan o karanlığa karşı da bir bağımlılık geliştirmeye başladım. Evet ilginç ama yüzde elli-yüzde elli gibi. Yüzde elli daha karanlık ve yüzde elli daha optimist. Şu noktada böyle ama umuyorum ki bir noktada sadece huzurlu tarafı kalacak. Ve bence o huzurlu yere ulaşmam için önce karanlıkla yüzleşmem ve onu yenebilmek için karanlığın derinlerine gitmem gerek.

Kabuslarınız, rüyalarınızda gördüğünüz kıyamet senaryoları Zeros’a çok katkıda bulundu. Şimdilerde artık o kabusları görmüyorsunuz sanırım ve dünyanın sonu konusundaki takıntılarınız azaldı. Peki artık o albümden parçaları çalmak size nasıl hissettiriyor?

O albümü yazdığım zamanki zihinsel halime dönüyorum. O dönemde biraz yılmış durumdaydım, kişisel hayatımda bazı zorluklar yaşıyordum ve başka benzer şeyler vardı. Şimdi onları çaldığımda aslında onların üstünden o kadar çok zaman geçti ki artık rahatlamış hissediyorum. Hani aslında o albümden parçaları çalmayı seviyorum çünkü o artık hayatımda tamamladığım ve sonuna ulaştığım bir bölüm ve o parçaları gerçek hayattan zevk alarak seslendirebiliyorum.

Belki de artık bir başkasının hikayesi gibi hissettiriyor?

Evet, onun gibi bir şey.

Brian Eno sizin için önemli bir ilham kaynağı. Onun müziği sizinkini nasıl etkiledi ve kendi şarkılarınızın onun sound’unu hatırlattığını düşünüyor musunuz?

Eğer Brian Eno’nun müziğinin benimkinin üzerinde bir etkisi varsa, bence bu müziğindeki atmosferlerdir. Müziğime atmosfer sesleri dahil etmeyi çok seviyorum, işte farklı dokular ve benzer şeyler ama bu en baştan beri kendi kendime, doğal olarak yapmaya başladığım bir şey. Daha sonrasında, bir perspektif kazandıktan sonra aslında bunu fark ettim ve “Brian Eno da bunu yapıyor” dedim. Ve belki de şarkılardaki bazı modlar, işte hüzün ve biraz umudun bir araya gelmesi gibi. Belki böyle şeyler ama günün sonunda benim müziğim daha öfkeli.

Black’te şarkı boyunca aynı iki mısranın tekrar edildiğini duyuyoruz: “I don’t care what you say, you say/ Living life my own way, own way”. Ve bu şarkıda özgüven sahibi olduğunuz görmek zor değil. Peki, “Black” ismi diğer pek çok şarkınız için uygun bir isim olabilecekken özellikle bu şarkıya verildi?

Hmm, ilginç bir soru. Sanırım adına “Black” (siyah) dedim çünkü bana kelime olarak da renk olarak da gücü hatırlatıyor ve dediğin gibi şarkı kendime bir güven hissettiriyor, suçluluk ve onun gibi şeylerle başa çıkma açısından. Ve o yüzden o parça daha agresif.

Biraz da konserden bahsedelim. Salon konseriniz Türkiye’deki ikinci performansınız olacak. İlk sefer nasıldı ve sıradaki konserden neler bekliyorsunuz?
İlk seferi keyifliydi. (Gülüyor) İlk şarkıda bazı teknik problemler yaşamıştık ama ondan sonraki bütün konserler sorunsuz ilerlerdi dolayısıyla umuyorum ki öyle bir şey yaşamayacağız. Onun dışında o konserde oldukça iyi vakit geçirmiştim, oldukça iyi bir kalabalık vardı. Istanbul da çok güzel bir şehir, sadece ziyaret etmeyi bile dört gözle bekliyorum.

Geçen sefer Türkiye’den zurna satın almışsınız ama henüz bir parçanızda kullanma şansınız olmadı.
(Gülüyor) Hayır, sadece arada kendi kendime oynuyorum. Biraz gürültülü, daha fazla pratiğe ihtiyacım var.

Salon’un web sitesinde gecenin sonunda bir sürpriz olabileceği yazıyor. Tabii ki sürprizi bozmak istemeyiz ama yine de söyleyebileceğiniz bir şey var mı?

Konserde bir sürpriz… Bilmiyorum, her şov kendi içinde biraz öngörülemez oluyor ve kendimi her şarkıya %100 veriyorum. Ama söz konusu sürpriz olunca, bilmiyorum, gerekirse belki gitarımı kırarım. (Gülüyor)

*Ahmet Nursoy’a katkılarından dolayı teşekkürler.

THE “PÜRTELAŞ 3+1 ” SHOW

Bundan birkaç ay önce (bazı editörler -ben- çok tembel) pek çoklarımızın müzisyen kimliğiyle tanıdığı Emir Aksoy‘la bir araya geldik. Hem de bu kez müziğinden değil, parçası olduğu Pürtelaş 3+1‘den bahsetmek için. İzlemeye ve bilhassa dinlemeye doyamadığımız performansları kimler, neden, nasıl hazır ediyor sorduk soruşturduk; kamera karşısında konuşamayan müzisyenlerin samimiyetinden internet yayıncılığının zorluklarına milyon konuya dokunduk. Lafı uzatmadan sohbete buyur ediyor, Pürtelaş’ 3+1’in binbir farklı hesabına ulaşabileceğiniz linkler için postun en sonuna bakmanız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

Standart hal hatır sorularıyla başlayalım o zaman. Ne yapıyorsunuz? Pürtelaş 3+1 nasıl?
Pürtelaş 3+1 iyi. Moda’ya taşındık ve programa adını veren sokaktan çıkmış olduk böylece. Çünkü aslında sesçimizin evi aynı zamanda bizim stüdyomuz. Onun işi sebebiyle bu tarafa taşınması gerekti. Öyle olunca biz de taşınmış olduk. Ama tabii ismi Moda 3+1 diye değiştirmek çok iyi bir fikir gibi gelmedi. (Gülüyoruz)

Bir düşün bence. Biliyorsun blogger’lar falan şu an hep Moda’da.
Ahah doğru diyorsun, Moda yükselen değer şu an. Çok güzel isimleri çekiyoruz şu an. Yayınlama hızımızın çok üstünde çekim yapıyoruz çünkü sevdiğimiz insanlar, yeni tanıdığımız insanlar ulaşıyor ama bir yandan da çektiğimiz insanların yayınlarını biraz geç yapıyor oluyoruz. O yandan üzücü. “Gel işte seni çekelim” dediğimiz, sevdiğimiz birine “Ama işte 4 ay sonra yayınlayacağız” demek zorunda kalıyoruz.

O kadar oluyor mu? 4 ay çokmuş cidden.
Şu sıralar fazla yedekli gittik galiba. Ama işte artık programı biraz daha yavaşlatacağız, artık daha az isim çekeceğiz. Bir de programı iki haftada birden haftada bire çekmek gibi bir hedefimiz var. Bilmiyorum başarabilir miyiz tabii, maddi yanı vesaire derken başka bir sürü yönü var onun da. Eğer öyle yapabilirsek o zaman çok daha verimli olur gibi geliyor.

En son kimleri çektiniz neler oldu peki?
Bu ay çektiklerimizden Haşmet Asilkan yani Fatih Vural var. (Bu sırada yazar söz konusu röportajı aylar önce yapmış olduğumuzu hatırlatmak istiyor) Enteresan bir müzik adamı. Kalben’i çekeceğiz. (Çektiler ve yayınladılar) Sonra Peyk’i çekeceğiz. (Evet.) Peyk gerçekten uzun zamandır çekmek istediğimiz, heyecan duyduğumuz isimlerden biri. Ev stüdyosu olduğu için her seferinde konuklarımızı evimizde ağırlıyormuşuz heyecanı da yaşıyoruz. Çağıl Kaya adında bir caz müzisyeni var, o da geçtiğimiz sene sanırım ilk albümünü yapmış. Dev cazcılarla çalıyor, onu çekeceğiz. (Çektiler ve yayınladılar) Bu ay böyle 4 isim çekeceğiz, yine yayın hızımızın üstünde. Bu arada daha yayınlamadığımız 10 isim birikti herhalde. Bakalım böyle yoğun gidiyor işler şimdilik.

Peki şu noktada müzisyenlere siz mi gidiyorsunuz yoksa onlar “ya biz de gelmek istiyoruz” diye size mi geliyorlar?
İkisi de oldu aslında. Biz tabii başlarken, aşağı yukarı 1 sene öncesinde, kendi çevremizdeki insanlardan yola çıkmıştık. Can Güngör’ü çok çok seviyorduk ve hiç videosu yoktu. Hep ilk videolarını biz çekelim diye hayal ediyorduk ve öyle de oldu gerçekten. Çok mutluyuz mesela bu yüzden. Albümünü yayınladı, lansmanını falan da yaptı tabii artık. Ondan sonra Nilipek., Selim Saraçoğlu.. Onun da hiç videosu yoktu ya da bir tane videosu vardı bizden önce galiba. Sonra zamanla işte Selim birini söyledi, Nilipek. başka birini söyledi. Zaten hepimiz de müzikle uğraşan insanlar olduğumuz için camianın içindeyiz. “Ya şunu da çekelim” falan diye kenara hep not aldığımız isimler vardı. Onların çoğuyla, ilk etapta, hani ilk 10 bölüm için biz konuştuk aslında ama sonradan, azıcık da tanınmaya başlayınca, insanlar bize ulaşmaya başladı. “Biz de gelelim, biz çok sevdik konseptinizi” diyenler de oldu. Sadece ismini duyup bu neymiş acaba diye baktığımız isimlerden de tanışıp çektiklerimiz oldu. Çok güzel oluyor yani yolculuk keyifli gidiyor şimdilik.

Yaptığınız da yeni bir şey aslında ama ekip oldukça tecrübeli. Herkes daha önce benzer şeyler yapmış.
Şu an benim dışımdaki ekip Levent Sevi, Yiğit Yemez ve Gün Erdoğdu. Hepsi yaptıkları işte kendilerini kanıtlamış isimler tabii böyle olunca muhteşem ekip arkadaşlarına dönüşüyorlar. Onlar önceden Long Way From Home diye bi proje yapıyorlardı. Bu bahsettiğim 5 sene öncesi falan. Ondan sonra bunun daha yerli olanı Evden Uzakta’yı yaptılar. Ve hani çok büyük isimleri de çektiler, Kardeş Türküler’e varana kadar… O sırada bilinirlikleri de arttı, bir yandan da bazı şeyleri daha iyi ve daha farklı yapmanın yollarını da keşfettiler. Bu onların yanında çok daha butik bir proje çünkü evde ve maksimum iki kişiyle kayıt yapıyoruz. Bunda da müzik seviyesi olabileceğinin en iyisi olsun diye çok dikkat ediyoruz. Görüntüsü de alıştığımızın biraz daha dışında olsun, farklı açılara bölünmeden müziği odağa taşısın gibi bir kaygımız var. Onun da olumlu tepkisini alıyorsun tabii. Müzisyenler bu işleri portfolyolarına koyacaklarını falan söylüyor ki bu çok onore edici bir şey bence. Hakikaten albüm gibi rahat rahat dinleyebildiğin bir şey çıkıyor sonuçta.

Peki şu noktada Pürtelaş 3+1’i nasıl konumluyorsunuz? Hani insanların yeni birilerini keşfettiği bir yer değil çünkü aslında hani bildiğimiz, dinlemesek bile adını duyduğumuz isimler var. Diğer yandan çok da anaakım isimler de yok ki o taraflara da yürümek istiyor musunuz bilmiyorum. Bundan sonra ne olacak, nasıl devam edecek?
Yola çıkarken “keşfedilmemiş müzisyenleri bulacağız” gibi bir fikir yoktu aklımızda açıkçası. Çünkü halihazırda biraz keşfedilmiş ama piyasada yeterince de malzemesi olmayan, çok sevdiğimiz bir ton müzisyen vardı. Bu isimleri ikna edip onları videoları, şarkıları, kayıtları olsun diye kandırmak bize daha cazip görünüyordu. Arada daha öncesinde tanımadığımız ve yine ilk videolarını bizim çektimiz isimler de oldu ama o isimler zaten pek çoğumuzun kulağında vardı. Hani “Şunu keşfettik ve parlattık” zaten biraz komik bir tabir. Parlayacağı varsa insanlar parlar zaten, o yeteneğine bağlı ama umarım tabii ilk videolarını bizim çektiğimiz, bizim vesile olup müzikseverlerle tanıştırdığımız isimler olur zamanla. Şu ana kadar dediğin gibi bağımsız müzikle ilgilenen insanların üç aşağı beş yukarı bildiği isimlerdi konuklarımız. Bundan sonra nereye gidileceği kısmında da, şimdi düşününce çok kalabalık değil belki ama 100 kişilik, belki 200 kişilik bir müzisyen camiası var (İstanbul için söylüyorum bunu) ve bunların bir kısmı çok büyük müzisyenler ama başka, daha pop isimlerin arkasında çalıyorlar, kendi projelerine daha özel bakıyorlar. Bir kısmı popüler olmamayı tercih ediyor, daha farklı yollardan, mecralardan gitmeyi seçiyorlar. Çekebileceğimiz daha çok insan var. Onları zaten çekebildiğimiz takdirde biz de mutlu olacağız çünkü en nihayetinde bu bir arşiv. Şu an 1 senelik bir arşivimiz oldu ve bu neden 100 kişilik bir arşiv olmasın? 2027 yılı geldiğinde insanların dönüp “Aaa 2010’larda Türkiye’de böyle müzikler de yapılıyormuş” diyebileceği bir şey yaratabiliyorsak ne mutlu bize.

Ölümsüzlüğün peşinde diyorsun…
Büyük isimler bir şekilde kalıcı olmayı başarıyorlar ama bu tip, gerçekten kaliteli müzik yapıp özünden de çok ödün vermeyen insanların müzikleri bir şekilde bu hızlı tüketim temposunda kaybolmaya daha meyilli oluyor. Bunu arşivlemeye niyetli çok az insan ya da çok az oluşum var. Mesela işte Karga senelerdir derlemeler çıkarıyor. Muhteşem bir hareket ama bir başkası yok. Müzik dergileri, müzik yayınları var ama müziği düzgün depo etmek için biraz daha müzikal değer oluşturma kısmında etkinlik yapan çok az yer var. Biz de onlardan biri olalım istiyoruz açıkçası.

Çok tatlı bir amaçmış. Bunun altını daha fazla çizebilirsinz bence. Gerçi belki de bu senin kişisel motivasyonundur.
Yok bu konuda içeride üç aşağı beş yukarı hemfikiriz ama ne bileyim, biraz ütopik bir yanı da var. Bir de bundan prim yapmak da ayrı bir şey olacak. Hani “Biz arşivciyiz” falan gibi bir çıkış da biraz iddialı.

Şu an o çıkışı yaptın yalnız farkındasın değil mi? (Gülüyoruz)
Bu hayal yani ulaşmak istediğimiz amaç bu diyeyim. Hani şöyle de bir durum var, yarın ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Çok şükür bir buçuk senedir istikrarla sürdürdük programı bugüne kadar ama hani bir gün bir şey olur ve Pürtelaş 3+1 diye bir şey kalmaz veya belki de her şey yolunda gider ve senelerce daha bu işe devam ederiz. Açıkçası bilmiyorum. Yapabildiğimiz süreçteki şeyleri güzel paketleyelim, güzel saklayalım hiçbir şey olmazsa biz ve bizim gibi insanlar açıp açıp dinler. Veya konuk ettiğimiz müzisyenler de “Vaktinde böyle bir şey yapmıştık” diye açıp dinlerler diye düşünüyorum empati yapınca.

Bir de “Biz akustik müzik yapılan bir program değiliz. Başka genre’lar da kaydediyoruz” durumu var sizin tarafta. Onu da bir daha bir konuşalım. Çünkü benim için de en başta öyleydi ama halbuki öyle bir şey yok.
Akustik müzik yükselen bir değer tabii dünyada bütün bu özel session’larla programlarla falan. Türkiye’de de öyle. Daha doğrusu akustik müzik algısıyla birlikte yükselen programlar vardı, mesela Akustikhane ilk çıktığında daha akustik bir programdı – tabii artık insanlar davullarıyla amfileriyle falan çıkıyorlar. Biz akustik müzik iddiasına çok girmek istemedik çünkü kimi müzik var ki bizim de çok sevdiğimiz müzikler ve onlar akustik olamaz. Farazi V Kayra, roadside.picnic, Ah! Kosmos… Çok abes bir şey yani bu adamlara gidip “biz program yapıyoruz ama akustik” demek. Heralde dalga geçerler öyle bir şeyle gitsek. Tür konusunu çok sınırlandırmak istemedik açıkçası çünkü çok farklı türlerde, çok güzel müzik yapan insanlar var. Biz ne kadarını çekebilirsek mutlu oluyoruz ve bizim için kârdır diyoruz. Neticede başta 6-7 bölüm akustik müzik algısıyla gidip sonra 8. bölümde Ah! Kosmos’u konuk ederek, bu algıyı da çat diye kırabildik. Şimdi hâlâ denk geldikçe akustik olmayan bölümlere devam ediyoruz, hip-hop bölümlerimiz oldu mesela!

Bu arada o taraf çok çılgın…
İnanılmaz! Leventlerle arada konuşuyoruz acaba bir tane sırf hip-hop programı mı yapsak diye. Müthiş bir hazine var, müthiş yetenekli isimler var ve gerçek underground müzik o şu anda. Bizim çektiğimiz isimler bir şekilde müzikle ilgilenen kesimde konuşuluyor ama o camia daha kapalı bir kutu. Çok takipçisi var kendi içinde ama müzikle ilgilenen insanların bile çok radarına girmeyebiliyorlar. Ve buna rağmen çok dev işler yapıyorlar. Kendi festivallerini yapıyorlar, kendi plak şirketleri var, yayınları var. Biz de o yüzden hem roadside.picnic’le hem de Farazi V Kayra’yla tanıştığımıza çok sevindik. Devam eden süreçte o taraftan isimler çekmeye devam edeceğiz.

Peki hedeflerinizi nasıl belirliyorsunuz? Arşivcilik harika ama daha çok insana ulaşmak gibi bir hedef var mı yoksa “Hayır kendi kemik kitlemizi oluşturalım o zaten yeter de artar” bile mi?
O konuda zor dengeler var, sen de yayıncılık yapıyorsun, biliyorsun. Bir ton güzel iş yapılıyor, hayali kuruluyor ama uygulamaya geldiği zaman onu sürekli yapmak istiyorsan illa ki biraz daha çok insana ulaşman lazım, illa ki biraz daha pazarlanabilir bir şekilde organize olman lazım. Hani hiçbirimizin yapmaktan hoşlanmadığı ama yapmak zorunda olduğumuz şeyler. Bizim için tabii ki ne kadar çok insana ulaşabilirsek o kadar iyi algısı daima var. Çok güzel işler yapılıyor ama anaakım neden hep kalitesiz işlere boğuluyor sorusu dönüyor hep kafamızda.

Herkesin sorduğu ve bir türlü cevaplayamadığı…
Aynen ve aslında dönem dönem bunun kırıldığını da görüyorsun geçmişe baktığında. 90’ların ortasına bakıyorsun, Sezen Aksu’nun önderliğinde bir ekol var. Bir tane kalitesiz iş çıkmamış ama bayağı fabrika gibi de ürün basmışlar o yıllarda. Günümüzdeki Türkçe müziğe bakıyorum, Sıla gibi çok kaliteli işler yapan insanlar var, Gökhan Türkmen gibi bir adam var mesela. Ben “Aşk Lazım”ı ilk dinlediğimde dikkat etmedim, televizyon açıkmış arkada ve Kral TV çalıyor. Top 20 listesinde birinci sırada bu şarkı. Bakıyorum inanılmaz groove, funk bir altyapısı var şarkının ve bu şarkı Kral TV’de, anaakımın göbeğinde, çok uzun süre liste başında kalabiliyor. Adamın her albümü çok satıyor. Bu sefer kendime şeyi soruyorum, “bu kalitedeki işler bu kadar dinlenebiliyorsa ve bu kadar anaakım olabiliyorsa bize neden bu kadar kötü müzik dinletiyorlar?” (Gülüyoruz) Senelerdir çözemiyorum. Bizim de amacımız tabii biraz da iyi müziği, ulaşabildiğimiz kadarıyla, geniş kitleye yaymak. Bunun yöntemini de arıyoruz açıkçası. Hani röportajlar bunun bir yöntemi, gittiğimiz yerlerde dostlarımızla, müzik insanlarıyla bunları konuşmak bilinirlik yaratmak, radyo programları olur, belki müzik yazarlarıyla daha anaakım platformlara ulaşmak vesaire. Bir de özeleştiri yapmak gerekirse, müzik dinleyicilerinden aldığımız geri bildirimlere bakılırsa, Pürtelaş biraz ulaşılmaz geliyor insanlara. Bu bir konser programı değil, offline hiçbir varlığımız yok. Biz sadece internette var olan bir yayınız. Bütün kontrol de programı yapanların elinde. O biraz etkileşimi ve insanların ait hissetmesini zorlaştırıyor sanırım. Tabii ki güzel bir akış olarak görüyorlardır diye tahmin ediyorum ama bununla ilgili de bir yerlerle ortaklık yapıp, mevsimde birkaç tane belki, orada çektiğimize benzer, maksimum 2 kişinin çıktığı, birkaç grupluk Pürtelaş 3+1 konserleri yapalım diye düşünüyoruz.

Ben de tam etkinlik yapacak mısınız diye soracaktım.
Evet ilk akla gelen şeylerden biri bu. Ama bir şeylerde çok acele edip de yanlış ortaklıklarda bulunmak istemiyoruz çünkü iki kişi, tek kişi sahneye çıktığında müzik iyice kırılgan bir hale geliyor. Ben kimsenin insanların konuştuğu bir sahnede çıkmasına vesile olmak istemem açıkçası. Ben kendim konser verdiğim zaman çok üzülüyorum beni dinlemeye gelen insanlar konuştuğunda. Bu insanlar da üç aşağı beş yukarı benzer fikirlere sahiptirler diye düşünüyorum. O yüzden doğru ortaklıklar olursa böyle bir niyetimiz var açıkçası. Önümüzdeki sezon umarım olur, hayallerimizden biri bu, geniş kitlelere ulaşmak için. Ağır ağır adımlarla ama yalpalamadan ilerleyelim istiyoruz biraz, çünkü istikrar olmayınca zor. Çok güzel müzik programları da yapılmaya başlanmıştı vaktiyle ama iki üç bölümde kaldı. Umarım biz o istikrarı sağlayabiliriz.

Hazır tam diğer programlardan bahsetmişken, “Onlar şunu çıkarmış biz de çıkartalım!” gibi bir durum var mı? Farklı programlar arasında rekabet oluyor mu?
Aslında öyle birebir çok “şunu kim yapıyor, bunu kim yürütüyor, bunun ekibi kim” gibi çok da bilmiyoruz. Müzik dinleyicisi olarak takip ediyoruz sadece diyeyim. Zaten Balcony TV olsun, Sofar İstanbul olsun, aynı amaca hizmet ediyoruz bence. Rekabet olursa da nasıl olur? Hani nasıl Fenerbahçe ve Galatasaray arasında tatlı bir rekabet varsa ama aslında ikisi de bir futbol takımı olarak aynı amaca hizmet ediyorlarsa bizimkiler de o hesap. Birbirini yükselten bir rekabet olursa ne ala ama henüz böyle bir durum yaşamadık. Çok da yaşayacağımızı sanmıyorum açıkçası, tutum olarak da yumuşak mizaçlı insanlarız hepimiz. (Gülüyoruz) Biz de seviniyoruz yani tanımadığımız biri parlayınca. Bunları da kesin ekleyelim dediğimiz isimler olabiliyor. Biz de tahmin ediyorum ki diğer programları aynı şekilde etkiliyoruzdur. Bir de konsept olarak aslında yakın kitleye oynamamıza rağmen bütün programların ufak tefek farkları var. Umarım daha fazlası olur biz de doya doya yeni müzikleri dinleriz.

Müzik endüstrisindeki bu herkesin birbirini sevmesi ve kucaklaması ne peki? Kiminle konuşsam “Şunları çok seviyoruz, onları da çok seviyoruz” diyor. Herkes birbiriyle arkadaş zaten ama gördüğüm kadarıyla öbür türlü piyasada tutunmak da pek kolay değil sanırım.
Bu benim şahsi gözlemim, matematik denklemi gibi kesindir diyemem ama Gezi süreci sonrasında özellikle bağımsız müzisyenler ve kendini anaakımın dışında, toplumdan biraz daha uzakta gören herkesin birbirine tutunması, sarılması, sokulması arttı gibi geliyor. Öncesini hatırlıyorum, ben Peyote, Karga gibi mekanlara gittiğimde her grubun kendi kitlesi oluyordu ve o gece iki grup çıkıyorsa bile o iki grubun kitlesi birbiriyle çok kaynaşmıyordu. Ama artık, sanırım ne kadar az olduğumuzu keşfetmemizle de birlikte, daha güzel işler çıkıyor; ortak projeler, düetler, birbirleriyle selamlaşmalar… Belli mahalleler de zaten bu süreçte dönüştü, işte Kadıköy’ün yükselişi mesela. Bir ton müzisyen yakın yerlerde yaşamaya başladı. Bir noktada da birbirine muhtaç hale gelmeye başlıyorsun çünkü naif şeyleri yok etmek isteyen çok güçlü ve sistematik bir şey var karşında – gerçek bir terörist var her anlamda. Öyle olduğu zaman da “Ya hep beraber ya hiçbirimiz”e dönüyorsun mecburen bir yerde. Ben çok mutluyum açıkçası böyle bir algı oluştuğu için. Tabii ki rekabet güzel bir şey hani dozunda rekabet, dozunda gıybet falan… (Gülüyoruz) O konuda Pürtelaş adına benim “artistlik” yapacağım tek konu ses ve görüntü kalitesi olarak Türkiye piyasasında rakipsize yakın olmamız. Bu önemli bir şey çünkü bence. Müzik depolamaya çalışıyorsak en önemli şey ses, ikinci önemli şey de performans olduğu için görüntü haliyle. Biz onların kalitesini yüksek tutmaya çalışıyoruz, iddiamız da bu olsun. Umarım dışarıda da böyle bir algı oluşur ya da oluşmuştur. Ağırladığımız müzisyenler bize bunu hissettirdiler, umarım dinleyenlere de bunu düşündürüyoruzdur diyeyim.

Gelirken de konuştuğumuz “organik müzik” mevzusuna girmek istiyorum. “En doğal ve saf haliyle müziği yakalamak” gibi bir ifade ve hedef gördüm.
İlk bölümü yayınlamadan önce “Pürtelaş 3+1 nedir?” konulu bir liste yaptık. Orada bir manifesto gibi ya da el kitabı gibi açıklamalar yaptık. Ve komik bir şekilde hiç de dışına çıkmadık bunların, ben “kesin bir yerde patlarız” diye düşünüyordum. İşte maksimum iki kişilik, hiçbir enstrüman sınırlaması olmadan, isterse çıplak ses bile olabilir ama isterse her tarafında ayrı enstrüman bağlayıp 20 enstrümanlık ses de çıkarabilir, dedik. Adının 3+1 olmasının arkasındaki şey de aslında 4 şarkı çekiyoruz ama son şarkının başında konuk(lar) kendi müzikleriyle alakalı olabilir, o şarkıyla alakalı da olabilir bir şeyler anlatsınlar istedik. Müzik programlarında sürekli “Neden müzik?” diye soran bir tip var ya hani, o çok yoran bir şey aslında müzisyeni. Biz dedik ki saf müzik olsun ama sadece müzik de olmasın, onu kıracak bir şey olsun. Onu da biz yönlendirmeyelim, müzisyen kendi içinden gelen şeyi söylesin istedik. O da çok tatlı oldu böyle komik komik +1 konuşmaları çıktı. Biz kendi aramızda en çok bunun geyiğini yapıyoruz, Selim “Ben Selim Saraçoğlu, bu da yaptığım müzik” diye bir konuşma yapmıştı (Gülüyoruz). Dünyanın en net konuşması. Nilipek. konuşmaya başlayıp kontrolü kaybedip iki dakika falan konuştu, sonra çaldığı şarkı bir buçuk dakika. Onlarla çok eğleniyoruz. Bir de müzisyenler birbirilerini de tanıdıkları için birbirlerinin konuşmalarıyla da dalga geçen cümleler kuruyorlar. Dikkatli gözle takip edince oralardan çok ilginç ve eğlenceli şeyler çıkıyor.

O hikaye kısmı da o “doğal” hedefine biraz daha yaklaştıran bir şey gibi geliyor. Sadece müziğe değil ama müzisyene de bir tık yaklaştırıyor yani, konuşurken görüyorsun, gülümserken görüyorsun, sahnede poz kesmeyen halini görüyorsun falan..
İnsanların konuşma sesleriyle şarkı söylerkenki sesleri çok farklı birbirinden. Ve insanların sadece müzik üreten bir makine değil de gerçekten bir insan olduğunu hissettirmek zor bir şey. Aslında sen ben gibi biri oradaki. Ve hani daha az bilinen isimler aslında konuk ettiklerimiz ve onların takipçileri de merak ediyor o kişileri. Konuşma o konuda çok ipucu veriyor, ilk intiba kafasında. Bir ton çok güzel konuşan insan da, hiç konuşamayan dostlarımız da oldu. Ama aslında o konuşamamanın doğallığı bile çok güzel.

Daha dokunulabilir bir noktaya çekiyor.
Aynen. Çok eğleniyoruz biz, iyi ki o konsepti oluşturmuşuz bana kalırsa.

O zaman ListeList’e de dönelim.
Bu iş aslında oradan başladı. Geçtiğimiz 1.5 sene Listelist’te editör olarak çalıştım. Ve ilk girdiğimden bu yana “Buraya bir müzik programı yapsak” diyordum.

İçindeki müzisyeni durduramayıp tabii..
Evet, çünkü internet sektöründeki herkesin hemfikir olduğu bir konu video içeriğin geleceğin en önemli alanlarından biri olması.. Hepimiz bilgisayarı açtığımızda YouTube bir sekmede açık duruyor. Google’lamaktan ziyade artık YouTube’da arıyoruz her şeyi. Hem içerik sınırsız, hem tüketmesi ve algılaması daha kolay. Ben de işte Listelist’te çalışırken bu fikri toparlayıp Ahmet Abi var, Ahmet Kırtok, ListeList’in kurucusu aynı zamanda, ona açıkladım. Bak böyle çok deneyimli insanlar da var, oturalım bir fikir üretelim, bunu belli bir sıklıkta yayınlayalım vesaire diye. Bir de ListeList tabii ki komik ve viral içerikler üreten bir site ama bunun yanında kültür sanat, özgün iş, kaliteli içeriğe de çok değer veren bir marka. Pek çok yayıncının yayınlamaya cesaret edemeyeceği içerikler de var. Yayıncı ne kadar kafası çalışan, zekice bir dil kullanırsa o kadar sansürlenemez hale geliyor. ListeList biraz da onun gücüyle bugün geniş anlamda tanınan bir marka oldu. Ahmet Abi de bize inandı, güvendi ve ListeList Pürtelaş’ın hem finansörü hem yayıncısı oldu. Böyle bir programı tek başına da yapabilirsin tabii ama hem maddi anlamda çok daha kısa sürede bir çıkmaza girersin, çünkü bir prodüksiyon yapıyorsun; hem ListeList’in zaten ulaştığı çok güzel bir kitle var ve bu kitle bizim kafa yapımızla çok iyi örtüşen bir kitle, bunu sıfırdan inşa etmen gerkir. Belki oradaki kitlenin hepsi müzik anlamında bizim sevdiğimiz isimleri dinlemiyor ama hayata bakış anlamında bize yakın şeyler yapıyor ve paylaşıyorlar. O yüzden çok doğru bir mecra gibi geliyordu ListeList. Başladık, inandık, güvendik ve hâlâ –artık Listelist’te çalışmamama rağmen programı paket olarak dışarıdan hazırlamaya devam ediyorum- Pürtelaş 3+1’i sürdürüyoruz. Umarım aynı şekilde aynı istikrarla devam ettirebiliriz bu işi çünkü ListeList için de Pürtelaş için de çok iyi olduğunu düşünüyorum bu ilişkinin. Diğer yandan biz Pürtelaş’ı biraz daha ayrı konumlandırmaya çalışıyoruz çünkü artık o da kendi başına markalaşmaya başladı. Belirli bir tanınırlığı oldu, kendi dili oturdu vesaire. Ama günün birinde ayrı bir marka olarak anılacaksak bile her zaman ListeList’le kol kola, omuz omuza, böyle sarılıp gezen bir marka olacağız.

Son baktığımda ListeList’in 300 bin takipçisi vardı. Oradaki takipçilerin isteklerini de göz önünde bulunduruyor musunuz? Onlardan talep geliyor mu?
Birkaç sefer oldu aslında. Bazen de ListeList kanalıyla bize ulaşan müzisyenler oluyor çünkü dediğim gibi bir videoyu senin benim paylaştığımızda gideceği yer başka, 300 bin takipçisi olan bir sayfa paylaştığında gideceği yer bambaşka. Güzel müzisyenlerle tanışıp çok tatlı, sevgi dolu mailler aldığım oldu. Onları da hep aynı dilde yanıtlamaya gayret ediyoruz. Şunu da çekin bunu da çekin diyenler oldu. Hatta tesadüfen, dördüncü bölümde sanırım, “Kaan Boşnak’ı çekmelisiniz” demişlerdi ki zaten evet beklenen bir tepki. Bizim de sıradaki bölümümüz gerçekten oydu ve çat diye yayınladık. Sanki böyle dünyanın en büyük prodüksiyon gücü bizde varmış gibi. (Gülüyoruz) Buradan da itiraf edeyim olayın gerçek yüzü böyle, tesadüf olmuştu o.

Sanırım başka bir şey kalmadı bende ama şundan da bahsetsem çok iyi olur dediğin şeyler var mı?
Son zamanlarda faydalı olduğunu düşündüğümüz bir iki küçük geliştirme yaptık. Bunlardan biri Youtube’la alakalı. Biz ListeList’in Youtube kanalında başlamıştık yayına, içinde eski başka içerikler de olan bir kanaldı. 3 bölüm yayınladık ve YouTube’a yayın yasağı geldi. (Gülüyoruz) Türkiye’ye hoşgeldiniz… Biz de Vimeo’ya geçtik. 25 ya da 26. bölüme kadar Vimeo’dan yayın yaptık. Vimeo çok güzel, çok profesyonel bir alan ve kullanıcısına çok güzel imkanlar da sunuyor ancak profesyonel algının dinleyicide, kullanıcıda oluşturduğu bir mesafe var. Bir de daha bir portfolyo sitesi gibi, öyle olunca da potansiyel izlenme oranımızı biraz düşürdü bu durum ama o noktada yapabileceğimiz başka bir şey yoktu. Bir yandan da YouTube’a müzik içeriği vermek çok sıkıntı çünkü telif problemleri var, dev savaşlar veriliyor bu işi tekelinde bulunduran organizasyonlarla.

Onlar sizi bağlıyor mu?
Çalan müzisyenin herhangi bir plak şirketiyle çalışıp çalışmamasına ve o plak şirketinin ne kadar anlayışlı olduğuna bağlı. Halihazırda albümü çıkmış az isim çektiğimiz ve onlar da zaten bağımsız şirketlerden albüm çıkartmış isimler olduğu için henüz bir sıkıntı yaşamadık ama böyle birini çektiğin zaman bu tekellerle çok büyük hukuk savaşına girmen gerekiyor ki bu çok yıpratıcı bir süreç. Biz hiçbir zaman çok ciddi bir gelir modeli yürütmedik Pürtelaş üzerinde ama bu süreçte senin halihazırda olan ve gelecekte yapacağın gelir modellerine de el koyuyorlar. İçeriği kaldırtma hakları var senin hiç haberin olmadan. Bunların hepsi çok yıpratıcı ama sonunda çektiğimiz bölümlerin hepsini alıp tekrar YouTube’a geçtik. Pürtelaş 3+1 adına ayrı resmi bir kanal oluşturduk. Bir anda 100’ün üstünde video yükledik, her bölümün o bölümdeki şarkılardan oluşan playlist’lerini oluşturduk. Bütün çektiklerimizi shuffle’da dinlemek isteyenler için de bir liste koyduk kenara. Bu tabii orta vadede de yayılımımızı arttıracaktır diye düşünüyorum. Hani hepimiz YouTube’da arıyoruz Nekizm’i, Google’da değil. Orada karşısına çıkabiliyorsan insanların ondan daha değerli bir şey yok. Bir de işte SoundCloud hesabı açalım dedik çünkü bu tarz içeriği tüketen insanların ve üreten insanların en çok kesiştiği yer orası. Ama oraya tabii her şeyi değil de belki her bölümden bir şarkı ekleyelim, merak edenler için bölümün linkini verelim dedik. Ve oradan çok hızlı dönüş aldık.

Bittik galiba. Çok teşekkür ettim, her şey çok güzel duyuluyor. Sıradaki bölümlerde kimi göreceğimiz hususunda da ipucu isteyeyim bitirirken.
Ben teşekkür ederim. Bakalım hayallerimizin peşinden koşuyoruz, yakalayabilecek miyiz hep beraber göreceğiz. Yakın zamanda İdil Meşe, Emre Temiz ve Alarga’yı göreceksiniz diye ümit ediyorum, bizler de her çektiğimiz bölümün çekimiyle yayınlanması arasında geçen süreçte çok heyecanlanıyoruz!

Bu sırada Pürtelaş 3+1’in tüm bölümlerine buradan ulaşabilir, FacebookTwitterInstagramSoundCloud ve YouTube hesaplarına da göz atabilirsiniz. Atın yani, gayet güzel.

RÖPORTAJ: AH! KOSMOS

Bugünlerde ilk albümü Bastards‘ı kutlayan Başak Günak namı diğer Ah! Kosmos‘la albüm öncesi bir araya gelmiştik. Buyrun bu güzel muhabbete siz de dahil olun. Hoşunuza giderse bu cuma Salon İKSV’ye albüm lansman konserine de bekleriz.

Buse: Öncelikle Ah! Kosmos Başak Günak’ı tanımak istiyoruz. Neler yapıyor, ne ile meşgul?

Ah! Kosmos: Tabi ki. Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nden mezun oldum. Boğaziçi’ndeyken Müzik Kulübünde yer aldım, Avaz Avaz’la tanışıklığım eskiye dayanır 🙂 Üniversitedeyken birçok farklı grupta bas gitar çaldım, bir yandan çeşitli programlar kullanarak ufak tefek parçalar yapıyordum. Mezun olduktan sonra İTÜ MİAM(Müzik İleri Araştırma Merkezi)’da Ses mühendisliği Master’ına girdim. Bu dönemde tiyatro ve çağdaş dans alanlarından eserler için parçalar yapmaya başladım ama kendi parçalarımı “live” olarak çalmaya başlamak 2012 Aralık ayını buldu.

Ahmet: Peki başından beri var mıydı canlı performans fikri?

EMC_90704-ahkosmos-Credit-Erdal_Mahir_Curan Ah! Kosmos: Evet vardı. Aslında her zaman sahneyle iç içeydim, canlı performansın heyecanı benim için çok büyük. Üniversite boyunca birçok farklı grupla birlikte sahne aldım, bir yandan da kendi parçalarımı yapmaya uğraşıyordum. MİAM’dan sonra ses alanında belli şirketlerde çalışmaya başladım. O mekânlarda bellirli saatler arasında, uzun süreler boyunca bir iş üretirken gün bitiminde müzik yapmak çok kolay olmuyor. Ve müzik dolayısıyla ikinci planda kalıyor. Benim açımdan yaptığım parçaları sonlandırabilmek, kendi parçalarımla canlı performanslara başlayabilmek kurumsal hayattan ayrılmamla hızlandı.

Buse: İster istemez daha çok odaklandınız yaptığınız işe.

Ah! Kosmos: Bir işle ne kadar uğraşırsan o kadar güzel geri dönüşü oluyor. Müziğe ya da başka bir şey üstünde keyifle çalışırken, güzel bir akış yakaladığınız halde başından kalkmak zorunda olmak büyük enerji kesiyor.

Buse: Motivasyonu da düşürüyor.

Ah! Kosmos: Kesinlikle. O kanala girdiğinizde beklenmedik şeylerin ortaya çıkma ihtimalleri doğuyor. Ama hayatsal sebeplerinizden bu neo-liberalist sistem içinde yaşıyor olmanızdan, kalkıp gitmeniz gerekiyor.

Ahmet: Cesaretli bir şey aslında “orayı bırakıyorum ve ben bunu yapacağım.” demek.

Ah! Kosmos: Riskli bir karar. Çünkü maalesef muğlak. Sanatsal bir şeylerle uğraşırken, hayatın ne kadar zor döndüğü su götürmeyen bir gerçek ama tam olarak da bir seçim değil. Daha fazla yapmak istediklerimi erteleyemedim. Planlı, “Evet, şimdi çıkıyorum.” gibi olmadı, bulanık bir süreçti.

Buse: Peki hemen EP geldi. O sürece bağlanıyor mu Flesh’in gelmesi?

Ah! Kosmos: Evet, ondan birkaç ay sonra Flesh geldi. Kadıköy’de Dunia’da bir canlı performans sırasında Müzik Hayvanı’ndan Eray Düzgünsoy’la tanıştık. O, Müzik Hayvanı’ndan parçalarımı çıkarmayı teklif edince oldukça sevindim. Müzik Hayvanı bünyesindeki sanatçılar ve sanata bakış açılarını sevdiğim, çok saygı duyduğum bir oluşum. O yüzden ilk EP’mde birlikte yol ala çıkmak benim için büyük bir mutluluktu.

Buse: Ep süreci ve sonrası?

Ah! Kosmos: Tüm süreçte ilk olmasının heyecanı vardı ve EP’nin çıkış süreci gerçekten hızlı oldu diyebilirim. Flesh, o dönemimi çok iyi yansıtan üç parçadan oluşuyor.

Ahmet: EP’de etkilendiğiniz şeyler de çok farklı sanırsam? Bakıyorsun orada Anneannemin Koah’si var. Başka bir yerde İngilizce isimli bir parça var.

Ah! Kosmos: EP’deki her parça ayrı parçalarımı yansıtıyor. Parçalar arasında planlanıp da oluşturduğum bir bağ yok. Her parça kendi içinde. Mesela, Anneannemin Koah’sı anneannemle bir sohbetimiz sonrası yaptığım bir parça.

Ahmet: Birleşince ortaya siz çıkıyorsunuz sanırsam.

Ah! Kosmos: Evet, aynen.

Ahmet: Bayağı hoşuma gitti bu durum. Bütünde böyle bir insan olması. Elektronik müzikte şu an çok insan dışarıda kaldı, insan faktörü artık kullanılmıyor şikayetleri var ama bakıyorum size, bir insan var o kadar sesin arasında.

Ah! Kosmos: Teşekkür ederim. Çok önemli, çok kıymetli benim için bu söylediğin. Sanırım anneannelerden etkilenince ister istemez orada insan faktörünü görünmez kılamıyorsunuz.

Buse: Evet, ruhsuzlaştırma durumu var. Sözlerini daha eğlenceli yapacağım derken ruhsuzlaştırarak o etkiyi kırabiliyor bazı şarkılar. Dinleyene dokunabilme – birer dinleyici olarak- bizim için çok önemli. Ben aslında bu noktada sanatı ele alışınızı sormak istiyorum. Bi noktada sanata da dokunuyorsunuz yaptığınız işlerde. Peki o taraflar nasıl gidiyor?

Ah! Kosmos: Bayağı güzel gidiyor. Büyük keyif alıyorum ve farklı disiplinlerden insanlarla çalışmanın bana bir sürü şey kattığını düşünüyorum. Her bir insan bambaşka bir perspektif açıyor. Örneğin bir koreografla çalışırken o sesin o bedenle ilişkisini görmek kafanızda yeni soru işareti oluşturuyor ve yeni sorgulamalara dolayısıyla yeni açılımlara imkan veriyor.

Buse: Tabi bambaşka bir ruh hali de ortaya çıkıyor ister istemez.

Ah! Kosmos: Her işin içerisinde bunu nasıl yaparım sorusu oluyor. Bu hissi ya da konsepti ses alanında nasıl hayata geçirebilirim sorusu mevcut. Bu soruyu farklı alanlarla ilişkilendirerek düşünmek kendi kişisel kompozisyon sorunlarımı aşmama imkan tanıyor hem de o bağlantıyı görmek çok hoşuma gidiyor.

Ahmet: Ben bir de az geriye gidip Red Bull macerasını sormak istiyorum.

Buse: Evet, Red Bull, Tokyo inanılmaz böyle. Orada yapılan röportajınızı okudum. Kıskandım ne yalan söyleyeyim.

Ah! Kosmos: Evet, benim içinde muhteşem bir deneyim oldu.

Buse: Nasıldı? Nasıl geçti?

Ah! Kosmos: Mükemmel geçti gerçekten. Bir mekanda- ki Tokyo olunca burası tabi daha apayrı bir güzel oluyor- dünyanın bir sürü yerinden, farklı deneyime sahip farklı geçmişleri olan insanlar var. Ve size üretebilmeniz, ortaklaşabilmeniz için çok güzel imkanlar sunuluyor. Bir sürü güzel insanla, haydi buyurun ekipman stüdyo, istediğiniz gibi çalışabilirsiniz, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz denmesi beni heyecanlandırıyor.

Buse: Yurtdışından söz açılmışken, takviminiz yurtdışı konserleri ile dolu. Nasıl bir tecrübe bir ayağın yurtdışında olması?

Ah! Kosmos: Geçen sene çok güzel bir deneyimdi. İtalya, Belçika, Almanya, Budapeşte, Bükreş,Dubai gibi yerlerde konserler oldu. Güzel oluyor çünkü beklenmedik bir sürü yanı var. Genellikle bildiğim bir mekan olmuyor ve gelen insanların nasıl tepki verdiğini, performansı nasıl deneyimlediklerini gözlemlemek çok değerli oluyor. Konser gününün akşamında ya da ertesi günü dinlemeye gelen insanlar internet üzerinden yorumlarını yazıyorlar, paylaşıyorlar. Albümü satın alıyorlar. Hissettiklerini paylaşmaları ve düşüncelerine dair mesajlar almak oldukça motive ediyor.

Ahmet: Burada düşündüklerini açıklamada da biraz tembellik var.

Ah! Kosmos: Genelleyici ve kıyaslayıcı açıklamalar yapmaktan kaçınıyorum açıkçası. Çünkü iki konser arasında bile dinleyiciyle kurulan ilişki çok çok farklılaşabiliyor. Ama bir gözlemimi paylaşmak isterim ki yurtdışında bazı mekanlarda kimin çaldığına bakmadan performans izlemeye gelen bir kitle oluyor, bu yüzden daha farklı ilişkileniyor olabilirler.

Buse: Aslında İstanbul’daki kitle hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyordum.

Ah! Kosmos: İstanbul’da güzel bir dinleyici kitlesi var. Sadece İstanbul’da ciddi bir kaos var ve bu koşturmaca içerisinde bir şeylerde kopukluk kaçınılmaz oluyor. Bireysel olarak sürekli bir koşturma halindeyiz. Haliyle yer yöne her dala yansıyor bu durum. Benim müziğime de yansıyor, dinleyiciye de yansıyor. Dolasıyla birbirimizi anladığımızı düşünüyorum 🙂

ah-kosmos2-kredit Nuri Yılmazer

Buse: Bizim/benim bile her gün günüme göre dinlediğim müzik değişiyor. İstanbul’un günlük havasından suyundan beslenerek şekillenebiliyor.

Ahmet: Bir de tanıdık durumu var İstanbul’da, alternatif sahnede. Siz de alternatif sahne için birbirini tanıdıkça ilerleme olduğunu düşünüyorsunuz sanırım.

Ah! Kosmos: Sadece İstanbul için değil, tüm dünya müzik piyasası için böyle olduğunu düşünüyorum. Neoliberal sistemde maalesef nasıl yaptığınızdan çok, ilişkiler öncellenebiliyor. Sadece müzik için değil, sanatın her alanına işlemiş durumda.

Ahmet: Bizim de üzerinde durduğumuz bir konu. Herkesi konuşmaya özen göstermek gerekiyor.

Buse: Alternatif sahneyi takip edebiliyor musunuz? Ya da dinledikleriniz var mı?

Ah! Kosmos: İyi bir alternatif sahne takipçisiyim. Alternatif sahne dinleyicileri ve müzisyenleri az önce bahsettiğim İstanbul’un kaosuna çözüm bulabiliyor diye düşünüyorum. Alternatif mekanların açılması bence çok kıymetli. Koşuşturmada ve sıkışık düzende bir nefes aldırıyor. Bu kadar zorluğa rağmen alternatif sahnenin var olmaya çalışması, üretmeye devam ediyor olması çok önemli.

Ahmet: Ben bir de Über’e değinmek istiyorum.

Ah! Kosmos: Evet, sahnede iki formatta yer alıyorum: Solo ya da über olarak. Solo da Ah! Kosmos olarak tek başıma sahnede oluyorum. Über’de ise bana sahnede arkadaşlarım eşlik ediyor.

Buse: Başka projelerin var mı önümüzdek günler için?

Ah! Kosmos: Yoğun bir konser takvimi var. Bunun yanı sıra önümüzdeki ay Prague Quadrenial’de Gizem Aksu’yla ses ve beden üzerine bir atölye gerçektireceğiz.

Buse: Şöyle söyleyeyim; bizce 2014 Ah! Kosmos’un senesi oldu. Siz dışarıdan baktığınızda bu konu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Ah! Kosmos: Buna benim söyleyebileceğim bir şey yok aslında. Bunun böyle olduğunu düşünüyorsanız çok içten teşekkür ederim. Benim her günüm tamamen müzik ve bu eksende geçtiğinden dolayı objektif bakmam hiçbir zaman mümkün değil. Elimden geleni yapıyorum.

Ahmet: Buralardan nasıl dönüşler oldu? Mesela Sofar’a çıktınız. Pürtelaş’a çıktınız. İnternet’te her yerdesiniz.

Ah! Kosmos: Güzel ve motive edici tepkiler geliyor. Yine de her sanatçının uzun süreli hikayelerine baktığınız zaman aslında motive etmeyen tepkiler de mevcut. Umberto Eco’nun bu konuyla alakalı bir yazısına denk gelmiştim. Biri sizi hiç tanımadan, sizle hiç alakası olamadan sevdiğinde bu sevginin sebebini kendimizde arıyoruz diye bahsediyordu ve biri sizi yine aynı şekilde, nedensiz, tanımadan sevmediğinde de arayışımızı ilk durumun aksine o insanda arayışımızdan… O yüzden güzel ve motive edici tepkiler kadar aksi tepkiler de olacaktır.

Buse, Ahmet: Çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir sohbet oldu.

Yeni albüm Bastards’ı da hemen buradan dinleyebilirsiniz;

RÖPORTAJ: DAMON & NAOMI

Geçmiş zaman efsanelerinden Galaxie 500‘ün içinden çıkmış Damon & Naomi‘yi Salon İKSV‘deki performansları öncesi İstanbul’da yakaladık. Kendilerine sorularımız oldu ama muhabbetleri içinde kaybolduk. Kaybolmaktan da hiç şikayetimiz olmadı.

Ahmet: Öncelikle temel bir soruyla başlayalım. Damon & Naomi nasıl bir araya geldi?

Naomi: Antik zamanlarda “Indie-Rock” çalan Galaxie 500’de müzik yapıyorduk. O zamanlarda daha böyle oluşumlar çok yeniydi dünyada. Bu tarz müzik yapan gruplar hep “Underground” gruplardı. Revaçta olan müzik bizim yaptığımızdan çok farklıydı. Zaten bu yüzden o zamanlar dinleyicimiz de yoktu. Tamamen kendimiz için yapıyorduk. Gerçekten sadece eğlence içindi. Öyle başladık ve hala da devam ediyoruz. Tabi grup dağıldıktan sonra müzik yapmaya ikili olarak devam ettik.

Ahmet: Bahsettiğiniz zamanlarda biz daha dünyada yoktuk.

Naomi: Tabi siz daha doğmamıştınız o zamanlar. Tabi farklı bir yüzyıldı, İnternet’ten önce. O zamanlar birbirimize kartpostallar yollardık. Tur zamanlarında çalacağımız mekanı nasıl bulacağımıza dair bilgiler yazılı haritalarla dolaşırdık.

Damon: Her zamanda kaybolurduk. Sonra da ankesörlü telefon arardık sokaklarda. Zor zamanlardı. Şimdi sanki tarih öncesi gibi geliyor. Ama o zamanların da değişik bir ruhu da vardı. 1960’larda başlayan Amerika’daki o devrim ruhu bizim çocukluk zamanlarımızda da çok etkiliydi. Müzik yapmaya başladığımızı zaman Indie müzik sahnesinin çok genç zamanları gibi hissetsek de bir yandan da sanki 1960’lar ruhunun sonu olarak da hissediyorduk. Hiçbir elektronik enstrüman yoktu. Hiçbir dijital kayıt yoktu. Ne sythseizer ne de klavye yaygındı. Çok az grup belki elektronik piyano kullanırdı. Gitar, bas gitar ve davul. Her yerdeydi. Şimdiler de yine bakıyorum. Yine başka bir sahne doğuyor.

Naomi: Analog’un devri kapandı gerçekten.

Damon: Evet, şimdiler de yeni gruplara bakıyorum ve kullandıkları enstrümanlar çok farklı. Bu farklılık müziğe bakış açılarını da değiştiriyor.

Naomi: Kendimize baktığımız zaman gerçekten farklı bir zamandan gelmiş gibi hissediyoruz bu günlerde.

Damon: Evet, bu yüzden Türkiye’ye geldik ve burada kendimizden de yaşlı olan şeyleri görmeye gideceğiz. Efes’e gideceğiz. (Gülüşmeler) Efes’i biliyorsunuz değil mi?

Ahmet: Tabi ki.

Damon: Konser sonrası kendimize izin yaptık ve Efes’i görmeye gideceğiz. Bakalım orada antik gitarlar, antik davullar bulabilecek miyiz? Kayalardan yapılma gerçek Rock (Kaya) müziği aramaya gidiyoruz. (Gülüşmeler)

Naomi: Soruya dönersek, aslında kısaca dinleyicilerle duygusal bir yakalamaya çalışan ve güzel müzik yapma gibi bir amacı olan iki insanız. Tabi yaş aldıkça daha da becerikli insanlar olduk. Şarkı yazma, diğer enstrümanlar derken ama duruşumuz hep aynı oldu. Sonuçta müziği gerçekten çok fazla seven insanlarız. Başkalarının yaptığı müzikleri de dinlemeyi çok seviyoruz. Biz de bu duyguyu başkaları için geçerli kılmaya çalışıyoruz.

Damon: Evet ruhumuzu hep korduk. Zaten koruyamasaydık hala müzik yapmaya devam eder miydik bilmiyorum. Fakat şeklimiz değişti tabi. O zamanlardan bugüne dinlediğimiz müzikler de değişti zaten. Dünyanın her yerinden farklı müzikler dinliyorum ve seviyorum artık. Mesela Türkiye’den Fikret Kızılok’u çok severim. Dün (geçtiğimiz hafta) Türkiye’de bir kaset dükkanına gittik. Adeta kaset cenneti gibiydi tabi kasetlerin üzerleri çok tozlu olması haricinde. Dükkan sahibi ise çok ince adamdı. Elimizi attığımız her kaseti kırıyorduk bu arada. Ona rağmen hiçbir şey demedi. Dükkanı keşfetmemiz de şöyle oldu. Yolda yürürken dükkandan gelen müziği duyduk. Öyle girdik içeri. Güzel müzik çekti bizi. İçeri girince adamla güzel muhabbetler ettik. Bize yandaki çay ocağından çay söyledi. Bunlar olurken biz sadece birkaç kaset alıyorduk. Sonuçta kilim falan almıyorduk. (Gülüşmeler) Yine kim olduğumuza geri dönersek. Çok güçlü bir duygunun peşinden koşmaya çalışıyoruz. Orhan Gencabay gibi bir sesim olmasa da aklımdaki şeyleri gerçek kılmaya uğraşıyorum. Türkiye konusu açılmışken, Kamuran Akkor’u tanıyor musunuz? Çılgın bir imajı ve sesi var. Berlin’de biliyorsunuz bir çok Türk var. Ve müzisyenler çoğu zaman bu Türk muhitlerinde kalmak isterler. Mekanlar da bu Türk mahallerindedir. David Bowie, Iggy Pop gibi isimlerde orada yaşamıştır. Biz de bir kaç sene önce orada kalıyorduk ve yemek aramak için dışarı çıkmıştık. Geç saatlerdi bir kebapçıya girdik ve müzik çalıyordu. Orada çalışanlar, hem de genç insanlardı, Kamuran Akkor dinliyorlardı. İsimi oradan aldım. Sonradan İstanbul’a geldiğim zaman müzik satan bir yerde sordum Kamuran Akkor’u ve biz de yok cevabı aldım. O zaman fark ettik ki Türkiye dışında bir yerde yaşadıkları için burayı daha geç takip ediyorlar.

Naomi: Tekrar soruya dönelim diyeceğim ama soru kayboldu.

Ahmet: Şikayetçi değiliz. (gülüşmeler)

Damon: Soru “Hangi arabesk müzik yapan şarkıcıları seviyorsunuz?” değil miydi?(gülüşmeler) Türkçe kayıtlar toplayan arkadaşlarımız var. Onlardan bulaştı bize de hep.

Ahmet: Başka kimleri dinliyorsunuz Türkiye’den?

Damon: Erkin Koray, 3 Hürel, Barış Manço, MFÖ. Daha da var ama isimleri hatırlamıyorum.

Ahmet: Peki etrafınızdaki her şeyin bu kadar değiştiğini anlattınız. Bu sırada müziğiniz nasıl değişti?

Naomi: Galaxie 500’de şarkıların sadece ritim bölümlerinden sorumluyduk. Damon davul ben de bas gitar çalardım ama biliyorum ki Damon evde gitar çalıp, şarkı yazıyordu.

Damon: Grup dağılınca ve iki kişi devam edince yine de zorlandık çünkü eğer iki kişiyseniz bütün müzik aletlerinin kayıtlarını almak hiç kolay olmuyor. Bu yüzden de ilk kayıtlarımız sadece ritim gitar ve bas gitar içeriyordu. Sonradan davul ve diğer enstrümanları ekliyorduk.

Naomi: Bir de şöyle bir şey var. Eğer biz şarkı söylemeyi tercih ettiysek ki öyle tercih ettik, şarkıların sadece ritim bölümlerinden sorumlu olmayacaktık. Sahne önü de bizdik artık. Galaxie 500’deyken söylediğim kısımlar çok çok azdı. Zaten şarkı söylemek konusunda da utangaçtım. Grupta da vokal ve gitaristimiz olduğundan arkada gibiydik. İkili olarak sahnenin önüne çıkmak zorundaydık. Önde olunca da rahat olmak zorundaydık. O rahatlığa yeni yeni erişiyoruz. Gerçekten zor oldu. Farklı bir kişiliğe bürünmek gibi yaşadıklarımız.

Damon: Bir yandan da ritim kısımlarına da bırakmak istemedik. Aklımızın bir köşesinde davul ve bas vardı hep. Kayıtlarda bas gitar ve davul çalmaya devam ettik ama dediğim gibi sadece stüdyoda. Canlı çalmak için bize birileri lazımdı ama ben şahsen hiçbir davulcuyu kolay kolay beğenmem. Zaten beğendiğim de üç beş davulcu var dünyada. Çok seçiciyim. Naomi’nin bas gitar çalışını tarzını da beğenirim ve bu tarzın da kaybolmasını istemedim. Onun için grupta biz bize kaldık. Tabi arada başka müzisyenlerle çalıştık. Üflemeliler olsun, çello gibi enstrümanlar olsun ama hiçbir zaman ritim bölümüne kimseyi karıştırtmadık.

Naomi: Performansa gelince göreceksiniz zaten. Sahne de Damon gitarıyla olacak. Gitar diyorum ama Damon’un gitar çalışı sanki davul çalıyormuş gibi.

Damon: Yani o da tahta ona da vuruyorsun. (gülüşmeler) Performanslarımızda sahnede görünmez bir ritim bölümü oluyor. Yani çalan biziz ama orada bas gitar ve davulumuzla olmayacağız.

Naomi: Bir de müziğe ilk başladığımızda, punk-rock sahnesinde sözler çok politik, çok siniriliydi. Ama underground’a baktığımız zamansa kimsenin şarkıların sözlerine ilgisi yoktu. Herkes grupların tınıları peşine düşerdi. Bir hikaye anlatıyor oluşunuz dinleyicilerin ilgisini çekmezdi. Yıllar geçtikçe müziğimizde şarkıların sözlerinin öne çıkmasına izin verdik. Grubun ilk yıllarında sözlerimiz gerçekten anlaması zor şeylerden oluşuyordu. Burada bir şey anlatmaya çalıştık mı biz bile bilmiyorduk. Şimdilerde ise sözlerimizde duygularımızı paylaşmaktan çekinmiyoruz.

Damon: Yani şimdi de anlaşılması biraz zor gibi ama duygularımız paylaşmaktan çekinmiyoruz şimdilerde.

Ahmet: Gelelim yarınki performansınıza. Yarın sahnede bizi ne bekliyor?

Damon: Sahnede Naomi’nin çektiği bir kısa film olacak. Fortune. 30 dakika, sessiz bir film. Son kaydı bu film için yaptık. Bizi de zorlayan bir deneyim oldu. Sözler açısından ekranla paralel gitmeye çalışırken aynısı olmamaya çalışmak zorlu bir süreçti. Zaten önce sözsüz olmasını istedik şarkıların ama sonradan şarkı söylemeyi çok seviyoruz ve şarkı söylemek bizim için önemli bir şey, onun için sözlü olması gerektiğini düşündük. Yine de sözler ne olacak sorusu hala orada duruyordu. Sahnelerin duygularını desteklesin istiyorduk ama sahnenin aynısı olmasını istemiyorduk. Onun için sözleri şu şekilde yazdık. Sürrealistlerin oynadığı bir oyunu oynadık. İsmi “Exquisite Corpse”. Şöyle ki öncelikle bir insan bir cümle ya da birkaç kelime yazıyor ama metnin son kelimesi hariç diğerlerini kapatarak bir sonraki yazacak insana uzatıyor. O insandan sadece son kelimeyi görerek metni devam ettiriyor. Oyun bu şekilde devam ediyor. Biz de bunu uyguladık söz yazımımızda. Naomi bir şeyler yazdı ve ben bu yazdıklarından son kelimesi hariç hiçbir şey göremiyordum. Sürrealist şairlerin o zamanlar sıkıldığı tek bir kişinin kaleminden çıkan şiirlerden sıkıldıkları gibi biz de tek bir kişini kaleminden çıkan sözlerden sıkıldık ve böyle bir şey deneyelim istedik.

Cemre: Görünüşe göre bayağı işe yarar da bir yöntem olmuş.

Damon: Evet böylece sahneler sırasında duyguyu aktarmanın yanında arkada başka fikirlerinde olduğunu seyirciye verebildik. Diğer kayıtlarda bu böyle değildi ama.

Naomi: Evet diğer kayıtlarda çoğu zaman söylediğimiz kısımların sözlerini söyleyen kişi yazıyordu. Ama film için şöyle de bir şey var. Filmin o yolculuk hissini taşıması için çaba harcadım. Bu arada filmden de bahsedeyim biraz. Filmin ana karakteri benim eski bir arkadaşım. Filmde onun babasıyla ilişkilerini ele aldım ama bir yandan da benim babamla ilişkilerimi de ele almış oldum. Zaten film de tamamen net değil, biraz anlaşılması zor olmasını da bizzat istedim. Çünkü önemli olan tam olarak orada olan değil onun seyirciye aktardığı duyguydu filmde.

Damon: Bu arada Naomi’nin arkadaşım dediği, filmimiz yıldızının adı Norman. Galaxie 500’deyken son albümüzün fotoğraflarını o çekmişti. O zamandan beri hala fotoğraflarımız çeker zaman zaman. Hatta Salon İKSV’nin kapısında asılan fotoğrafta onun. Film bir nevi Norman’ın hikayesi.

Ahmet: Filmin yönetmeni sendin, Naomi, peki yanında başkaları var mıydı filmin yapımında?

Naomi: Yok sadece ben vardım. Bir tek Norman kendi kostümlerini kendi yarattı. O konuda da çok üstüne düşündü ama. Bu şapkayı takmak istemiyorum. Tişörtümü değiştirmeliyim. Hep duyduğum şeylerdi.

Ahmet: Peki bundan sonra başka filmler çekmeyi düşünüyor musun?

Naomi: Bilemiyorum. Bu film biraz deneysel oldu benim için. Ama bir yandan klip çekmeye devam ediyorum ki biraz benzer işler bence. Şarkıyı dinleyip bu şarkının yanında nasıl görselle eşlik ederim hep düşündüğüm bir şey. Zaten bu fikirde ilk olarak canlı şovlarımız için görseller hazırlamalıyım diye ortaya çıktı. Biraz da Norman’ın hayatı biraz dramatik bir hayat ve ben onun resimlerini de çekmeye bayılıyordum. Bu resimler o kadar çok oldu ki Norman’ın hayatı fotoğraflardaydı. Biz de bunun için bir kayıt yapalım dedik. Tabi film için de ekstra işler vardı. Senaryo yazmak gibi, edit gibi. Edit yapmakta zorluk çekiyordum hatta. Onun için Nathaniel Dorsky’dan yardım istedim. İşlerini çok beğeniyordum. Bizim için efsane birisidir Nathaniel. Nazik bir insan olduğu için de kırmadı beni. O editlemeden önce film 1 saatti ve biraz da sıkıcıydı. Filmi izlerken sıkıntısı gözlerinden de okunuyordu. Filmin resmen yarısını çöpe attı ve film 30 dakika kaldı. Önce üzüldüm fakat sonradan kabul ettim doğrusunu yaptığına. O editledikten sonra da bir daha dokunmadım. Son noktayı o koymuş oldu. Sonrasında da kaydı yaptık.

Damon: O son noktaya göre kaydı yapmak da bizi bayağı yordu. Kısa bir kayıttı ama gerçekten de zorlandığımız anlar oldu. Yine de çok keyif aldık.

Ahmet: Peki Fortune kaydından sonra çalmaya devam edecek misiniz yarın akşam?

Naomi: Zaman varsa evet.

Ahmet: Şimdiye kadar bu performansı nerelerde sergilediniz?

Damon: Londra, Montreal, New York, Boston, İngiltere’de birkaç yerde. Yaza doğru da Seattle’a geçeceğiz.

Ahmet: Peki gittiğiniz yerlere göre değişiyor mu bu performans?

Damon: Şarkılar ve film değişmiyor tabi de. Çaldığımız yerlere göre film ile şarkıların etkileşimi değişiyor. Bazen ekran arkamızda kalıyor, bazen önümüze geçiyor. Bazen de üstümüze çıkıyor. Bazen film sadece konserimize eslik eden bir görüntü gibi oluyorken bazen film o kadar ön planda ve biz o kadar karanlıkta kalıyoruz ki yanımızda küçük el fenerleri taşımaya başladık. Bu çeşitlilik de etkileşimi gerçekten etkiliyor

Ahmet: İstanbul’da ekranı nerede göreceğiz?

Damon: Biz de daha bilmiyoruz.

Naomi: Hep birlikte göreceğiz.

Cemre:Bir süredir turdasınız, art arda bu kadar konser veriyor olmak size nasıl hissettiriyor?

Damon: Açıkçası biz turne yapmaktan çok hoşlanmıyoruz, bir yerden sonra her şey o kadar aynı geliyor ki nerede olduğumuzu bile ayırt edemiyoruz, bizce bu hoş değil.

Cemre: Konserlerinizden özellikle aklınızda kalan bir anınız var mı?

Damon: Bir kez Kore’de konserdeyken elektrikler kesildi ve herkes sanki önceden anlaşmış gibi telefonlarının ışığıyla bize yardımcı oldular. Gerçekten çok hoştu.

Cemre: Yayıneviniz var bir de. Bakıldığı zaman müzikten ayrı bir konu, bu fikir nasıl gelişti?

Naomi: Henüz Galaxy 500’dayken ve okuyorken Damon’la sürrealizme merak saldık. Şu an komik gelebilir ama tabii o zamanlar internet bu kadar yaygın olmadığı için merak ettiğimiz kitaplara ulaşmak çok zordu. Diğer müzisyen arkadaşlarımız kendi işlerini kendileri yapmak zorunda kaldıkları için küçük kayıt şirketleri kurarken bizim hiç öyle bir planımız olmadı, mesela K Records bunlardan biriydi, böyle bir ilgimiz varken biz de nadir bulunan kitapları büyük şirketlerden alıp çoğaltarak ulaşılabilir hâle getirmeye karar verdik. Bu sadece paylaşmak amacıyla yaptığımız bir projeydi.

Damon: Şu an kendimize ait bir kayıt şirketimiz de var, genel olarak kendi müziğimizle ilgili olsa da farklı projelerimiz de var. Mesela, Türkiye’den Japonya’ya, Asya’dan dilleri ve kültürleri farklı olsa da müziklerinde aynı ruhu hissettiğimiz biri Fikret Kızılok olmak üzere 4 sanatçının eserlerinden oluşan bir derleme yaptık. Aynı şekilde İspanya için de internet sitemizden ulaşabileceğiniz bir derlememiz var. Bu da sadece paylaşmak amacıyla yaptığımız bir şeydi.

Ahmet: Bir kayıt şirketi sahibi olarak, size de şuan revaçta olan bir soruyu soralım, sizce müzik internet üzerinden herkes tarafından ulaşılabilir olmalı mı?

Damon: Elbette, biz müziğimizin ulaşılabilir olmasını kesinlikle destekliyoruz. Hatta bununla ilgili Pitchfork’a birkaç makale yazmıştım.

Naomi: Doğruyu söylemek gerekirse Damon streaming servislerini oldukça sık ve severek kullanıyor.(Gülüşmeler)

Damon: Evet, ama çok adaletli olduğunu düşünmüyorum. Müzisyenlerin eline gerçekten çok az para geçiyor. Mesela diyelim ki şarkılarımız 7000 kez dinlendi, Naomi ve bana 7’şer cent düşüyor. Bizim bu paraya ihtiyacımız yok. O zaman niye müziği tamamen bedava yapmıyoruz? Dediğim gibi Pitchfork aracılığıyla böyle bir öneride bulundum. Aynı zamanda Bandcamp de kullanıyoruz, buradan ücretsiz olarak bütün kayıtlarımız dinlenebiliyor. Ancak indirme yapılıyorsa ödeme talep ediliyor. Bence gayet adaletli, zaten kimse indirmiyor. (Gülüşmeler) Ben de bedava olanı tercih ederdim açıkçası. Gerçekten çok fazla kaset, plak gibi şeyler aracılığıyla müzik satın alıyor olsam da, aradığım şey internette olunca böyle bir ihtiyaç hissetmiyorum. Su gibi, sanki şişelenmişse satın alınabilir ama musluktan akan bedava olmalı. Bir yandan doğru gibi ama bir yandan da oldukça garip ve yanlış bir benzetme.

Ahmet, Cemre: Bu keyifli sohbet için gerçekten çok teşekkür ederiz.

Muhabbete o kadar dalmışız ki birlikte fotoğraf çekilmeyi unutmuşuz. Bu fırsat için biz de yarın akşamı bekliyoruz.

Röportaj: Lara Di Lara

123‘ün biricik vokali Dilara Sakpınar ile Salon İKSV konseri öncesi solo projesi hakkında kısacık sohbetleştik. Görünen o ki Lara Di Lara‘yla, yıllardır tanıdığımız(ı düşündüğümüz) Dilara’ya birkaç adım daha yakından bakıyor olacağız.

***

Merhaba Dilara. Öncelikle hal hatır soralım. Nasıl gidiyor?

Dilara: Merhaba, teşekkür ederim. Dertler sıkıntılar hep var malum ama bir yandan da keyfim yerinde açıkçası, heyecanlı ve mutluyum.

Seni yıllardır 123’te dinliyoruz. Solo bir proje uzun süredir aklında var mıydı yoksa “Artık zamanı geldi” diyerek bir anda mı giriştin? Nasıl gelişti süreç?

Dilara: Her zaman aklımda, gönlümde kendi parçalarımı bir araya getirip paylaşmak vardı. Ne zamanki parçaları bir stüdyoda kaydettim, o zaman daha somutlaşmış oldu her şey sanırım.

Peki Lara Di Lara’nın hikayeleri 123’ten dinlediklerimizden hangi noktalarda farklılaşıyor sence? 

Dilara: 123’te aslında görünmez bir kalemle çizilmiş sınırlar var. 123 dünyasının kendiliğinden belirlediği, ve olmasını bir sakınca olarak görmediğim sınırlar. En başta, Berke’nin yazdığı bir üçleme hikaye ile başlamak, zaten resmi çizmiş oldu. Ben de bu hikayeyi anlatacak sözler yazdım. Üçlemeden bağımsız olan albümlerdeki sözler ise, yine üçleme hikayeyle dalmış olduğumuz sulara yakın yüzüyor. “Lara Di Lara; gözünden, içinden, kafasından, elinden, kolundan; toprak, hava ve su’da olan bitenler hakkında.”

Yıllarca bir grup içerisinde müzik yaptıktan sonra tek başına, hem kendi şarkılarınla, hem de halihazırda seni tanıyan ve seven bir kitlenin karşısına çıkmak bir taraftan bakınca çok heyecanlı, bir o kadar da korkutucu görünüyor. Bu anlamda senin tecrübelerin nasıl oldu?

Dilara: Korkutucu olarak görmüyorum. Çünkü bir müzisyenin farklı müzikal oluşumlarda yer alabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha doğrusu bundan çekinmemeli. Tabi ki alışık olduğun, oturmuş bir düzen her zaman daha güvenli ve kolay gelir. Bu yuvarlaktan çıkmak, yeni bir çaba, enerji, duygu ve düşünce biçimi gerektirdiği için, bu yeniliğe girip girmemek konusunda tereddütlü olunabilir. Benim için başka başka dokular heyecan verici olduğundan dolayı, bunu bir deneyim ve ‘challenge’ olarak görüp, en önemlisi his olarak doğru geliyorsa, yapmak isterim ve yaparım. Bu durumun içinde de “en iyisi” veya “teknik olarak gereken her donanıma sahibim” düşünceleriyle hareket etmem. Seslerin içinde kendime bir yer edinmeye ve geliştirmeye, genişleyebilmeye bakarım. Lara Di Lara, kendi dünyamı paylaşabileceğim bir yer ve bunu benimle paylaşmak isteyenlerle seve seve paylaşıyorum.

Teaser’lar yayınlandı, konserler veriliyor… EP’yi ne zaman dinleyeceğiz peki? Bir de klip geliyormuş galiba.

Dilara: EP umarım çok yakında dinlenebilecek. Muhtemelen ay sonunda veya nisan başı. Klibin hazırlıkları devam ediyor.

Salon’un 5. yaş gününde Görkem Han Jr ile birlikte dinledik seni. O nasıl oldu? Tek seferlik bir şey miydi yoksa Lara Di Lara’yı başka başka müzisyenlerle de sahnede görmeye alışalım mı?

Salon’un bana ulaşmasıyla oldu. Bir kutlama yapacağız ve senin Görkem ile beraber bir şeyler yapabileceğini düşündük, yapar mısın? dediler, Görkem’in müziğini dinledim, kabul ettim. Görkem’i daha önceden hiç tanımıyordum. Ne mutlu ki Salon onu tanımama ve hatta beraber müzik yapmama vesile oldu. Bu tek seferlik bir şey olarak düşünülmüştü, ama sonrasında belki bir gün yine karşılaşırız dedik. Lafı çok uzatmayayım, genel olarak başka müzisyenlerle paylaşmaya açığım ve umuyorum ki ileride çeşitli buluşmalar olur.

Son olarak, bu hafta konserde bizi neler bekliyor? Ne bekleyelim? Kendimizi nasıl hazırlayalım konsere?

Dilara: Cuma akşamı saat 22:00 itibariyle, dinlemek, izlemek ve katılmak isteyenleri Lara Di Lara bekliyor. Özel bir hazırlığa gerek yok, her müzik için olduğu gibi; merak olsun, konsantrasyon olsun, yaşamın birkaç saatinde beraber olunsun. O.

RÖPORTAJ: GÖRKEM HAN JR.

Sık sık sitede yer verdiğimiz isim Görkem Han Jr. ile uzun uzadıya oturduk ve gerçekten Görkem Han’ın bütün bir geçmişini inceledik. Buyrun, uzun uzun okuyun.

Buse: Seni tanımakla başlayalım, nasılsın, neler yaptın/yapıyorsun?

Görkem: Ne zamandan beri tanımak istiyorsunuz?

Ahmet: Çocukluğuna inelim ya da müzikle ilişkinin başladığı zamanlara?

Görkem: Müzikle ilişkim annemle babamın beni zorla tutup Kültür Bakanlığı Çok Sesli Çocuk Korosu’na götürmesiyle başladı. 6 yaşındaydım. O zaman çok sıkıcıydı tabi. Sonra git gide hoşuma gitmeye başladı. İlk bir kaç ay içerisinde gerçekten okula gitmek istemiyordum onun yerine koroya gitmek istiyordum. Koroya 8 sene boyunca devam ettim.  Ve liseye kadar devam ettim. Lisede bizimkilerin “büyük adam olma” isteği, yani mühendislik, mimarlık vs. derken  bırakmak zorunda kaldım koroyu. Ama yine okulda birkaç amatör grupla müziğe devam ettim. Daha sonra üniversite sınavlarına girmeme çok kısa bir süre kala konservatuar okumak istedim. Ve ona hazırlandım 1 ay kadar.  Opera bölümünü kazandım ve 4 sene orada okudum. Bu arada bir tane amatör rock grubum – amatör demeyeyim, bir albüm çıkardık – “Enkaz” vardı. Onlarla bir albüm çıkarttık ama o zaman ses tam oturmamıştı ve vizyonumun çok da geniş olduğunu düşünmüyodum o zamanlar. Grubu bıraktım. Sonra opera bitince -iki sene oldu- Hacettepe Caz’a girdim. İkinci sınıfa devam ediyorum. Son 1.5 senedir de Görkem Han Jr. muhabbetiyle uğraşıyorum. 2013’ün Mart ayında başlamıştım.

Buse:  Görkem Han Jr’ın yükselişini Talent House’a bağlıyorum birazcık. Daha doğrusu o zamanlarda haber kaynaklarım sadece JR.’dan bahsediyordu; daha öncesinde duymuş olmama rağmen. Talent house nasıl oldu ve sonrası nasıldı?

Görkem: Aslında katılmayacaktım fakat sonrasında katılmaya karar verdim. Sayfadan paylaştım, insanlardan oy istedim. Sonrasında herkes sağ olsun bayağı bir yardım etti ama daha sonra kazanamadım.

Buse: Sonrası o yüzden yok. *gülüşmeler*

Görkem: Evet, kazanamadım. Londra’dan birini seçmişler. Ama orada bayağı bir duyuldu dediğin gibi; herkes paylaştı profilinde. Bana reklam oldu yani. Zarar gördüm diyemem.

Buse: Kesinlike, çok güzel dağıldı. “Arkadaşımsa…” ya da “arkadaşımın arkadaşıysa…” muhabbetinden ziyade ilk defa duyandan aylardır dinleyene kadar herkesten ses çıktı.

Görkem: Tabi, gerçekten öyle aslında. Sağolsunlar, teşekkür ederim tekrardan.

Buse: Öyleyse müziği hakkında konuşmak isterim JR. projesinin. Sen nasıl yorumluyosun, ne amaçlıyorsun internette hep downtempo ile ambient tarzının birleşimi olarak yer alırken?

görkem han röportajGörkem:  Aslında downtempo kısmı birazcık, benim yaptığım bu ikili çalışmalardan kaynaklanıyor çünkü çalıştığım diğer müzisyenlerin hepsi triphop sanatçıları. Bende ambient vokalleri ekleyince downtempo genel genresine sokabiliyoruz ancak benim Jr’da hep yaptığım ya da hep yapmak istediğim şey ambient idi. Bunu yapma sebebim de -dediğim gibi-insanın yaşıyla stresinin doğru orantılı olduğnu düşünüyorum. Bu projeye başladığımda da hep aklımda vardı; yani bir şeyin insanları rahatlatması gerekiyor. Bir şeyin bizi bulunduğumuz ortamdan kaçmak istediğimizde alıp götürmesi gerekiyor. Bir şey dediğimizde de bu düşündüğüm şey müziğin ta kendisi aslında.

Bu proje de çok üzün süredir aklımdaydı ancak henüz o zamanlar, bunu yapabilecek bilgim yoktu, mesela kayıt programı kullanmayı bilmiyodum. O zamana kadar hep akustik müzikle uğraşmıştm, vokal üzerine gidiyordum. Ve fakat elektronik müzik bayağı bir ilgimi çekmeye başlamıştı son zamanlarda. Dolayısıyla ben de bir kayıt programı öğrenmeye başladım. Onunla birlikte denemeler yaptım ve Soundcloud’ta paylaştım. İnsanların yorumları güzel ilerledi ve bu da bana hep bir destek oldu.

Bu projeyi yapmamdaki en büyük amaç -elimden geldiğince- insanları rahatlatabilecek ve kendi iç dünyalarında mutlu olabilecekleri ya da hayal kurabilecekleri bi müzik yapmak isteği oldu. Onun üzerine yoğunlaşıyorum daha çok. Yani insanların, işte yoğun iş günü stresinden sonra gelip yataklarına uzandıklarında, kulaklıkla müzik dinlediklerinde beni dinlesinler istiyorum o yüzden böyle birazcık daha kişisel bir müzik yapıyorum. İnsanlarla birebir olunabilecek bir müzik yapıyorum. Amacı bu aslında.

Buse: Kişisel müziğimi yapıyorum diyorsun ama yaptığın kişisel müzik içinde elektronik ögeler barındırmasına rağmen ki elektronik müzik dendiğinde ruhtan çok söz edemiyoruz, ona rağmen herkese dokunabiliyorsun. Bunu,  “ruhumu katıyorum” ile değil de nasıl tanımlayabilirsin?

Görkem: Yaptığım müzik herkes dokunuyor diyemiyorum çünkü bilmiyorum gerçekten, anlayamıyorum. Gerçekten dokunuyor mu yoksa  dokunamaz mı? Sadece benim vermek istediğim duyguyu veriyor mu? Ona bakabiliyorum en fazla. Yani objektif bir yorum yapamıyorum maalesef; ben ürettiğim için bu müziği. Tabi ki güvendiğim insanlar var bu konuda kulağı iyi olduğunu, yani dinleyici olarak iyi olduğunu düşündüğüm insanlar… Kayıtlari onlara yolluyorum. Yönlendirsin diye değil de yorumları alıyorum. Yani eğer o duyguyu gerçekten birilerine bu kadar çok ulaştırabiliyosam ne mutlu bana gerçekten. En büyük amaç buydu zaten.

Buse: Alternatif sahnede hemen her janraya rastlayabiliyoruz ancak senin icra ettiğin janranın pek de temsilcisi yok.

Ahmet: Bir de şarkılarının ana teması synthesiezer olmasına rağmen ritimlerde de gitar dönüyor. Herhalde biraz da eski rock geçmişinden dolayı.

Görkem: Yok değil ama mesela ben gerçekten gitarın kutsal bir enstrüman olduğunu düşünüyorum. Biz aslında gitarı hep rock olarak duyuyorduk ya da duyduk bugüne kadar hep ama aslında gitarın gerçekten o kadar çok yapabileceği şey var ki… Tabi ki synthesizer’ın yeri çok büyük ama biraz gitarı daha iyi bildiğim için oturup çalması kolay. Bir synthesizer’ım da yok belki onun da etkisi olabilir.

Ahmet: Hepsini bilgisayar üzerinden mi üretiyorsun?

Görkem: Tabi. Ocean’ın gitarlarıni kendim çaldım ama tabi ki synth tonlarını bilgisayar programlarıyla ve midi klavyeyele hazırladım.

Buse: Ve ayrıca insanların kulağına da çok yakın müzik değil hani Türkiye’yi baz aldigimzda…

Görkem: Kesinlikle öyle.

Ahmet: Zaten ilk kez dinleyende bir şaşırma etkisi…

Görkem: Evet, bana da diyorlar yani ismin Türkçe olmasa yedirirdik diye. *gülüşme* Yani büyük ihtimal dinlemesi  kolay bir müzik. Yormak istemediğim gibi zorlayıcı birşey de koymuyorum müziğin içine;  karmaşık sözler de koymuyorum. Çok basit yazıyorum sözleri, uzun sözler de yazmıyorum. Herkesin direkt ezberleyip söyleyebileceği sözler ve çok basit melodiler kullanıyorum. Belki bu yüzden herkesin çok hoşuna gidiyor çünkü yormuyor kulağı bir süre dinledikten sonra. Sıkılma değil de başka bir şeye geçme isteği duymuyorlar. Açıp arkada saatlerce dönebilir. O yüzden belki de herkesin ısınabildiği bir ses olduğunu düşünüyorum.

Buse: Bir de çok hızlı gelişen yurtdışı ayağı var JR’ın.

Görkem: Single’dan başlarsak, Bad Panda Records aslında benim bir arkadaşım olan Pullahs’ın çalıştığı kayıt şirketiydi. O da çok başarılı bir müzisyendir, onu da takip etmenizi öneririm bu arada. O bir kaç single’ını Bad Panda Records’tan yayınlamıştı. Ben de o zamanlar yeni yeni başlamıştım bu işi yapmaya. Lonely Man üzerine çalışıyorduk. Yayınlayıp isteyip istemeyeceklerini sorunca mail adresini verdi ve ben de kontağa geçtim ve orada çok beğenildi. Ondan sonra yayınladı. Ve o zaman 1 hafta gibi bir sürede 10bin dinlemeyi geçmişti. Benim Soundcloud dinleme sayılarım 300-500 civarı olduğu için çok büyük olaydı. Sonrasında Türkiye’den olsun Avrupa’dan  olsun bir çok böyle tebrik mesajı alınca benim için çok büyük bir başarı oldu. Ama Bad Panda Records’un bana en büyük katkısı Ocean ile olmuştur, o tüm dünyaya yayılmasına sebep oldu Ocean’ın.

Buse: Single ve kayıt şirketi demişken yurtdışına birazcık ara verip albüm çalışmalarını sorsam?

Görkem: Açıkçası şu anda hazırda bekleyen, yarım kalan yaklaşık bir 10, 12 tane çalışma var ama henüz albüm için stüdyoya girmedim. Böyle dinlendire  dinlendire yapmak istiyorum açıkçası bu projeyi. Bir de birkaç tane daha farklı şeyler var uğraştığım. Onlara kafa yorduğum için bu ara çok fazla Jr.’a vakit ayıramıyorum. O yüzden konser vermeye çalışıyorum insanlara daha çok tanıtmak için. Bir ara mesela “Soundcloud’dan şarkı yayınlayan çocuk”tu ismim. Onu yıkmak istiyorum ve biraz da gelip canlı da dinlesinler. Aynı hissi verebilemeye çalışıyorum canlı konserde.

Ahmet: Daha öncesinde konser yoktu. Daha doğrusu İstanbul’da yoktu sanırım?

Görkem: Tabi yok. Yani bir kaç ay öncesine kadar hiç canlı performans yapmamıştım. Bi tek Sofar’da çalmıştım o da ortamı çok beğendiğim için oldu. Ev ortamı olması, herkes yerlere oturuyor, samimi… Yani aslında konser yapmak istemememin en büyük sebebi de buydu. Bir gece klübünde yapılacak birşey değil aslında JR. müziği. Benim istediğim şey aslında ışıkların çok loş olduğu bir ortamda herkesin yerlere oturup böyle çok rahat bi şekilde dinlemesi ama tabi ki Türkiye’de bunu yapabileceğim hiç bi yer yok.  Ama gelen insanlar en azından bilinçli oluyorlar. Mesela bir kaç gün öncesinde If’ te bi konser vermiştim. Orada bi 5-6 kişi gelip, direk yere oturup en önde izlemeye başladı. İnanılmaz mutlu etti beni. Çok güzel bi duyguydu. Yani eğer bunu yakalayabilirsek çok daha fazla konser veririz diye düşünüyorum. Çünkü tam olarak istediğim şey bu JR.  projesi adına.

Ahmet: Bu arada diğer projeler derken müzikle alakalı işler mi?

Görkem: Evet bir kaç tane daha proje var ama uğraşıyoruz şu anda….

Buse: Hmmmmmmmmm…Noluyordu orada?

*gülüşmeler*

Görkem: Söylemem.

Buse: Neyse, sohbetin sonuna kadar vaktimiz var.

Ahmet: Çalışkanlık var sende. Twitter hesabında da belli ediyorsun “Tembel insan sevmem!” tweetleri ile.

*gülüşmeler*

Görkem: Öyle bişey mi yazmışım? Müzik gerçekten benim böyle sürekli vakit geçirebileceğim bir varlık. Hiç bıkmadığım, hayatım boyunca gerçekten hiç bıkmadığım, bir dakika bile dinlemekten sıkılmadığım, hiç kapatmadığım bir şey ve çevremde de öyle. Mesela Erkan’la da çok yakın arkadaşız, şu anda da aynı evde yaşıyoruz. O da aynı şekilde müzik bağımlısı. Uyanır uyanmaz biz “Abi işte şöyle bişey dinledim, mükemmeldi…..” Böyle bi muhabbetimiz var. O yüzden müzik hiç eksik olmuyor. Böyle olunca insan üretmek de istiyor. Güzel şeyler dinlediğin zaman “Ben de yapmak istiyorum.” diyorsun eğer müzisyensen. Ve bunun için sürekli vakit geçirmen gerekiyor stüdyoda. Yani ne kadar çok çalışırsan o kadar çok başarı elde ediyosun aslında. O yüzden, gerçekten müzik aşığıysa insan, çok çalışkan olmak zorunda… Zaten o içten geliyor bi süre sonra…

Ahmet: Yani böyle bir ani parlayışın var ama arkasında öyle bir öfke olmadığını gördüm. Her şey bir anda oluyor, üretiliyor diye düşünüyor insanlar ancak öyle değil.

Görkem: Evet değil. Ama neyin ne olacağını hiç bir zaman bilemezsin. Çok çalışırsın ve bir sürü şarkı yaparsın. Bunların hiçbirisi gerçekten senin patlama anın değildir. Ama böyle tam yıldığın zaman bir tane şarkı yaparsın ve insanların çok hoşuna gider ve o zaman patlarsın.. Ben Ocean’ı yaptığım da programları öğrenmeye yeni başlamıştım ve elimde synthesizer’a ait bir program yoktu. Sadece gitar ve mikrofon vardı ve Ocean’ı o şekilde besteledim mesela. O zamanlar vokalleri yoktu. Şarkı tabi zaman içerisinde gelişti, büyüdü  ama ilk adımı o zaman atmıştım ve Ocean’ı 1.5 sene boyunca yayınlamayı düşünmedim. Bu şarkının iyi ya da kötü olduğunu ya da patlayacağını bilmiyordum…

Buse: İyiymiş arka plandaki hikaye. Şöyle de bir durum var: 10 sene önces iki şarkı kaydeden müzisyenler albüm çıkarmak için uzun seneler bekleyebiliyorlar.

Görkem: Bu biraz çalışkanlıkla ilgili. Albümü çıkartmak çok zor değil artık. İlla ki basılı CD istemiyorsanız, yurt dışında ya da Türkiye’de dijital olarak basabileceğiniz, hadi onu da geçtim, internette belli bir ücret karşılığında sizin yerinize şarkılarınızı ITunes‘a ya da Beatport’a, koyabilen siteler var. CD bastırmak istiyorsanız, bunu zaten kendiniz de bastırabilirsiniz. D&R’da görmek, eğer alternatif müzik yapıyorsanız çok önemli bir şey değil. Önemli olan iyi ürün sunmak, bana göre öyle… Yani nerede satıldığı ya da kaç satıldığı ya da kaç satıldığı çok önemli değil. O yüzden yani birazcık çalışkanlıkla alakalı albüm yapmak. Ne kadar çok vakit geçirirseniz stüdyoda ya da enstrümanınızla, o kadar çok eser çıkıyor ortaya. Ve 50 tane şarkı yazıyorsanız, onun 10, 15 tanesi eminim ki iyi olacaktır. Böylece de bir albüm çıkarabilirisiniz. Yaklaşık bir üç dört ay yeterli olacaktır büyük ihtimal. Albüm çıkarmamak biraz tembellikle alakalı. Türkiye’de şöyle bir şey var. İnsanlar şarkılar yapıyorlar. Daha sonra onlar duruyor ve onlardan meşhur olmayı bekliyorlar. Ama şunu bilmiyorlar ki ilk seferde kimse patlamasını yapamıyor. Birazcık tırnakla kazımak gerekiyor, uğraşı istiyor. Kendiniz reklamını yapmak zorundasınız. Kendiniz dağıtımını yapmak zorundasınız. Alternatif sahnedeyseniz, Pasaj Müzik yoksa arkanızda. İşin tırmalama kısmını yapmıyorlar şarkıları yapanlar. Devamını biz mi yapacağız diyorlar. Benim şarkılarımın diğerlerine göre daha fazla yayılmasının sebebi bence bu. Ben müzik projesine başladığım zaman Facebook’ta gördüğüm bütün müzik bloglarına bıkmadan yılmadan mesaj atıyordum. Ben böyle bir şey yapıyorum eğer beğenirseniz bir şeyler yayınlar mısınız? diye. Başka türlü olmaz bu iş.

Buse: Bu şu açıdan da iyi. Biz de hayatları bir şekilde devam eden insanlarız bütün blog yazarları için söylüyorum bir noktada. Ve her şeyi takip etmek o kadar da kolay olmuyor. Bize böyle bir mail geldiği zaman ben de çok mutlu oluyorum. Dinlemek, keşfetmek için yeni birileri çıktı diye. Bilmiyorum aynısını mı düşünüyorsun ama?

Ahmet: Kesinlikle öyle.

Buse: Yurt dışından da gelse Türkiye’den de gelse böyle maille; dinleyelim, yazalım, paylaşalım… Acaba bundan sonra ne yapacak sürecine girmek bile kendi aramızda çok değerli oluyor.

Ahmet: Diğer türlü bir grup ya da bir isim kolay kolay girmiyor hayatımıza Türkiye’den.

Buse: Bir iki saatin var internette harcayabildiğin; anca haber yazdım, bir iki şey baktım diyene kadar.

Ahmet: Bir de ilk el olunca Türkiye’de. Yani senin bakabileceğin bir yer yok. Bulup çıkarman lazım ve o da kolay iş değil.

Buse: Sonuç olarak bu yaptığın müzikseverler açısından çok doğru bir noktada. Tricky olayına atlayalım. Onu sormak istiyorum.

Görkem: Tricky olayı çok garip bir olay. Ekim zamanıydı, Facebook’ta dolaşırken Tricky’nin sayfasında “Tricky ile sahneye çıkmak için son şansınız.” diye bir post gördüm. Bir sample koymuş Tricky ve bunun üzerine en iyi vokal ve sözü yazan Tricky ile sahneye çıkma fırsatı yakalayacak diyordu. Ben de şarkıyı dinledim ve bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Fakat 40 dakika kadar bir vakit vardı yarışmanın bitmesine ve ben de hemen hızlıca bir şeyler yolladım. Gerçekten hızlıydı hani sözlere de bakarsanız böyle çok derin sözleri yok o şarkının. Basittir sozleri. Sadece şansımı denedim. Zaten şunu da biliyordum Tricky’nin o zaman yeni albüm sonrası Avrupa turnesi vardı. O turneye dahil olan şehirlerden birinde olmanız gerekiyordu yarışmaya katılıp, yarışmayı kazanabilmeniz için. Ben de- hile denmez ama- o kuralı çizdim ve şehri söylemeden şarkıyı koydum. Daha sonra üç gün içerisinde Tricky’nin menajerinden bana Soundcloud’tan  mesaj geldi. Tricky çok beğendi çalışmayı ve hangi şehirdeki konsere katılmak istersin diye sordu. Ben de “Ben Türkiye’de yaşıyorum ve öğrenciyim. Londra’ya bilet alacak bir param da yok ama eğer karşılarsanız her hangi bir şehre gelebilirim” dedim. O da”Bu şekilde olursa kusura bakma karşılayamayız” dedi ve o öyle kaldı. Ama yine de Tricky’nin orada onu dinleyip, beğenip, sayfasında paylaşması ve menajerinin bana mesaj atması benim için çok güzel olaylardı ve bunlarda bayağı bir reklam oldu. Zaten bildiğim bir şeydi bilet almazsam çıkamayacağımı onun için de çok üzülmedim. Ama sonuçta beğenmesi bile onemli. Massive Attack hepimiz beğendiği gruplardan ve Tricky’de o grubun kurucularından. Ondan bir beğeni almak bile çok mutlu edici bir olay.

Buse: İnsan o zaman kendi farkına varıyor ben ne yaptım diye.

Görkem: Evet çok sevinmiştim. Bayağı mutlu olmuştum.

Buse: Parça parça okuduğumuz bilgileri de bir araya toplamış oldun bu konuda. O zaman yurt dışından Ankara’ya dönelim. Ankara’da hayat nasıl biz merak ediyoruz?

Görkem: Ankara’da hayat çok sıkıcı. Cidden öyle. Bu yüzden Ankara’da arkadaşlıklar çok kuvvetli. Genelde evlerde geçiyor bütün vakitler. Ankara’dan müzisyen çıkmasının sebebi de bu aslında. Hiçbir şey yok yapacak, hiçbir yer yok gidecek ya da hava çok soğuk, hava çok gri. Birkaç tane mekan var sadece oralara gidip birazcık eğlenip sonra yine evlerine geri dönüyorlar. Çünkü bir ulaşım da yok gece eve dönmek için 12’den sonra. Böyle sıkıcı bir hayat aslında. Bu yüzden evlere kapanıp insanlar kişisel şeylere yöneliyor. Onun için gerçekten bir şeyler üretmek istiyorsan da Ankara güzel bir yer. Dediğim gibi kendinle vakit geçirebileceğin çok zamanın var. O yüzden ben Ankara’yı çok seviyorum. İstanbul mu Ankara mı diye sorarsanız Ankara derim. Çünkü burada dikkat dağıtacak veya katılacak çok fazla etkinlik var. Çok fazla dikkatim dağılabilir diye düşünüyorum burada.

Buse: Ankara’da Müzik nasıl peki?

Görkem: Ankara’da müzik eskiden daha canlıydı. İnsanlar bir şeyler yapmak için uğraşıyordu. Ama o zamanlardan beri Ankara’dan bir oluşum da duymadım pek. Takip ediyorum da açıkçası. Yeni birkaç tane grup var benim bildiğim. Bir tanesi Alarga. Gerçekten de gelecek vaat ettiklerini düşünüyorum. Aslında konser olarak da olsun. İstanbul’da biraz ünlenmiş insanlar geliyor buralara. Öyle yeni bir şey pek duymuyoruz. Zaten mekan da çok fazla yok Ankara’da. Bir If var bir de elektronik müzik adına Kite var. Bunun dışında konser için gidilebilecek çok da mekan yok.

Buse: Kendi kitlesini oluşturan bir alternatif sahne yok yani.

Görkem: Kesinlikle yok.

Buse: Senin sahnene dönelim. Sen sahneye çıkmaya Dj olarak başladın degil mi?

Görkem: Sahneye ilk çıkışıma gidersek çocuk korosundan beri sahneye çıkıyorum. Sonra lisede okul konserleri… Sonra 2005-2006 sezonunda başladığım bir cover grubum vardı. Transpoze diye bir grup. Onlarla birlikte üç sene boyunca bir sürü yerde sahne aldık. Türkiye’de neredeyse bütün şehirlerde çalmışızdır ama bar grubuyduk o zamanlar. Coverlar yapıyorduk. Kendi bestemiz vardı. Onunla Kral Tv’de o zamanlar Umut Kuzey bir program yapıyordu, Konuşarock diye. Ona katılmıştık, canlı yayına çıkmıştık. Sahne her zaman aktifti benim için. Ama bu elektronik müzik ile sahneye ilk Dj olarak çıktım. O zamanlar dubstep müziğini çok beğeniyordum. Yaklaşık bir sene ya da bir buçuk sene dubstep dj’liği yaptım. Sonra downtempo şarkılar beğeni listemde öne çıkmaya başladı. Daha sonra zaten üretmek istiyordum downtempo üzerine. Dj’likte de bir süre başkalarının müziğini çalmak birazcık üzmeye başladı beni. Ben de yapayım. Benim de olsun böyle şarkılarım dedim ve sonra tamamen Jr. Projesine odaklandım. Ama yine de Dj set çalıyorum arada hoşuma gidiyor. Hem yüksek sesle müzik dinlemek hoşuma gidiyor hem de bulduğum yeni şarkıları insanlarla paylaşmak, yorumlarını almaktan mutlu oluyorum.

Ahmet: Peki bu çeşitlik nereden geliyor? Baktığımız zaman korolar bir yanda, cover grubun bir yanda dubstep Dj’liğin bir yanda bir yandan da Aşık Veysel coverı?

Görkem:  Ben Türk müziğini seviyorum aslında. O Türk makamları garip bir şekilde çok hoşuma gidiyor. Nedenini ben de bilmiyorum ama derin hisler olduğunu düşünüyorum o müziklerde. Büyük bir fanı değilim ama hep çeken bir kısım var. Uzun İnce Bir Yol’dayım coverında da öyle bir şey denemek istedim. Nasıl bir şey ortaya çıkar diye. Ambient’a nasıl uydurum? Uydurursam nasıl bir şey çıkar ortaya? Sonra da benim hoşuma gitti ve insanlarla paylaşmak istedim. İnsanların çoğu da beğendi. Hoş bazıları fazla karanlık buldu; zaten Uzun İnce Bir Yoldayım karanlık bir şarkı sen iyice dibe sokmuşsun gibi ama. Genel olarak beğendiler. Sen nasıl buldun?

Ahmet: Ben de beğendim.

Görkem: Türk müziğini beğenirim dedim ama zaten bu Pop piyasası değil. Eskiler.

Ahmet: Hande Yener’i çok beğeniyorum duymayacağız yani senden.

Görkem: Asla. Halk müziği olsun Sanat müziği olsun oralardan bahsediyorum. Ozanlardan bahsediyorum.

Buse: Kimlerden etkileniyorsun peki? Etkilendiğin isimler?

Görkem:  Yani… En baştan beri hep Tom Yorke aşığı oldum. Hala da öyle. Çok büyük bir insan olduğunu düşünüyorum. Dünya müziğine büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum Thom Yorke’un her anlamda. Deliliği olsun, müzisyenliği olsun, yaptığı hatalar olsun sahnede, yani çok başarılı bir adam, çok vizyonlu bir adam. Thom Yorke benim için çok başka bir yerdedir o yüzden. Bunun dışında Boards of Canada’nın çok büyük hayranım. Massive Attack tabi ki çok büyük bir grup.  Robert Del Naja idollerimden birisiydi.  Vokal tekniği açısından da böyle onu dinlerdim. Böyle olmalı vokal derdim; fısıldamalı rahatlatmalı diye. Onun dışında yenilerden çok fazla var, hepsinden çok fazla ilham aldığım şeyler var ama şu an böyle bitmez yani saysam.

Buse: Teşekkürler. Bizi bekleyen sürprizlerden bahsedecek miyiz acaba?

Görkem:  Yeni projeler sürpriz olsun. Eğer başarabilirsek gerçekten hepimiz için  çok büyük sürpriz olacak.

Ahmet: Böyle bir de tatlandırdın sürprizi.

Buse: Meraklar meraklar.

Buse: Yurtdışı projesi var mı peki? O da gizli değilse? *gulusme*

Görkem: Evet yani şu anda yurt dışına doğru bir ilerleme kaydetmek istiyorum; yurt dışında zaten ambient müzik çok ünlü bir şey. Yıllardır yapılan bir şey.

Ahmet: Yurtdışı demişken Defile’de arka planda şarkının çalınması var bir de?

 

Görkem: Bana da bir arkadaşım yolladı linki .Bad Panda Records çok büyük bir network. Birçok firma bunu takip ediyor, Vogue da bunlardan bir tanesi. Benimle birlikte birkaç sanatçının daha şarkılarını kullanmışlar Bad Panda Records’tan yayınlanan. Yani inanılmaz bir şey bu. Ben şok oldum. Paris Fashion Week’te çünkü. Hiç beklemiyordum. Ama şöyle de bir şey var, müziği yaparken siz hiç şey beklemiyorsunuz, “abi inanılmaz bir hit oldu” demiyorsunuz. Siz bütün duygularınızı ortaya atıyorsunuz, acaba oldu mu diye düşünüyorsunuz. Sonra insanların tepkilerini alana kadar böyle kendi kendinize sorarak geçiyor. Hiçbir zaman böyle tam anlamıyla işte benim için bitti bu müzik, bu şarkı oldu daha iyisi yapılamaz diyemiyorum. Çünkü bir şarkı yaptıktan sonra kafamda bin tane soru işareti, acaba şunu çıkartsam mı, şöyle mi yapsam böyle mi yapsam derken en son dayanamayıp atıyorum Soundcloud’a, artık oynamayayım bununla diye.

Ahmet: Peki, şarkılarının defile olsun ya da dizi olsun böyle yerlerde kullanılmasına bakış açın nasıl? Şikayetçi olur musun?

Görkem: Asla rahatsız olmam hatta çok sevinirim. Yaptığım bir şey birinin çok hoşuna gitmiş ve yaptığı başka bir şeyin üzerine koymuş. Zamanında Ocean remixleri için bir EP yayınlamıştım ama hala Ocean’a remix yapmak isteyenler var. 15 -16 yaşında bir çok prodüktör Soundcloud’tan mesaj atıyor. Şarkıya remix yapabilir miyiz? Herkese yolluyorum ben de şarkıyı. Birine en ufacık bile bir ilham verme ihtimalim varsa bu inanılmaz bir şey benim için. Birilerinin benden ilham almak istemesi beni inanılmaz mutlu ediyor. İsteyen herkes istediği kadar kullanabilir şarkılarımı. Hiç bir sınırlamam ve ya rahatsızlığım olmaz hatta üzerine çok da mutlu olurum.

Buse: Senin gibi 10 tane adam lazım piyasaya. Çünkü bazen “beatmaker” yazan isimlerin şarkılarının altında “hiçbir rapçinin beatlerimi kullanmasını istemiyorum.” gibi yazılar yazıyor.

Görkem: Kötü işte. Benim de başıma böyle bir şey gelmişti. Evenings diye ambient müzik yapan bir sanatçı var, Kanada’dan. Onun bir şarkısı benim inanılmaz hoşuma gitti ve ben sevdiğim şarkıların üzerine vokal yapmayı çok seviyorum. Ben de onun albümünü satın alıp o şarkısının üzerine vokal kaydettim. Adama yollamadan öncede on, on beş arkadaşıma yolladım, nasıl bir baksanıza iş görür mü görmez mi falan çünkü çok beğendiğim ve takip ettiğim birisi Evenings. Ve ona mail attım. “Ben senin şarkının üzerine vokal kaydettim,umarım beğenirsin” diye. Bir yerde de yayınlamadık yani hiçbir şekilde. Bana gelen mail çok kötü bir maildi, çok üzüldüm: “Eğer bu şarkıyı bir yerde yayınladıysan hemen derhal siliyorsun, asla istemiyorum.” Çok üzüldüm ben de. Zaten yayınlamamıştım, çok hoşuma gitti böyle bir şey yaptım diye yolladım maili. Çok üzmüştü beni. Özellikle Avrupa Amerika’da böyle şeylerin olması ki oradaki insanların vizyonlarının çok daha geniş olduğunu biliyoruz, düşünüyoruz. Çocukluktan beri böyle bir kültürle büyütüldükleri için.

Buse: Yedim şarkını deseydin. Onun için diyorum senin gibi on adam olsa sektör kalkınır beraber bir sürü uretim yapilabilir.

Görkem: Ben çok istiyorum. Zaten Türkiye’de bulduğum her müzisyenle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Kıstırıyorum köşeye. Ama çoğuna da yaklaşamıyorum, çözemiyorum bakış açılarını. Yaptığım müziği beğenmiyor olabilirler. Tabiki ona saygı duyarım. Yaptığım müzik en iyi gibi bir iddiam da yok ama yakın bulduğum insanlarla bir şeyler yapmak istiyorum Beğenmedim de diyebilirsin, ben de bazen bir şey hissedemedim yolladığından diyorum. Bana da bir çok kişi, bir çok şarkı yolluyor üzerine vokal yapar mısın diye. Ben de diyorum ki güzel müzikse tabi ki yapmak isterim. Güzel ya da kötü olması da önemli değil aslında. Üzerine bir şey hissedebiliyorsam, güzel bir şey çıkacağını düşünüyorsam zaten çok isterim bunu yapmayı. Bazen de olmuyor, üzerine bir şey bulamıyorum ya da ne bileyim hissedemiyorum. Bazen istediğim yere dokunamıyor bazen de benim beceriksizliğim. Yapamadım diyorum. Türkiye’de verilen karşılıklar ise komik. Biz istemiyoruz, biz sadece tek başımıza çalışırız, başka insanlarla iş yapamıyoruz gibi. Böyle şeyler duyduğu zaman insan üzülüyor çünkü gerçekten alternatif sahnede çok az insan var bu iş yapmaya çalışan uğraşan, bi yerlere gelmeye çalışan, sahneyi bi yerlere taşımaya çalışan. O yüzden herkesin birbirine destek olması mükemmel bir şey. Belki de o zaman asıl piyasayı ele geçirme gibi bir durum olabilir. Tabi hemen değil bundan 10 sene sonra. Yine de şu andaki  alternatif sahnede üretmeye çalıştığımız şey pop piyasasını çoktan aşmış durumda bilgi olarak ya da ne bileyim vizyon olarak. Türk pop piyasası kendini tekrar ediyor bunu hepimiz biliyoruz.

Ahmet:  Yurtdışına bakıyorsun zaten yavaş yavaş oldu alternatif sahnenin ana akımı ele geçirmesi. Buraya da yavaş yavaş gelecek

Görkem: Buraya da 10 sene içinde gelir.

Ahmet, Buse: Umutlarımız hep bu yönde. Teşekkür ederiz bu güzel muhabbet için.

11050924_10206222994597473_1550433185_n