röportaj

RÖPORTAJ: FRENCH 79

PSM Caz Festivali sohbetlerimize devam ediyoruz. Roderic‘in hemen ardından 3 Mayıs gecesi French 79 projesi kapsamında Studio‘da setini dinleyeceğimiz Simon Henner ile lafladık. Üstelik kendisi bizi electro-pop melodileri ile uzaklara uçurmadan önce yeni albümün müjdesini almış bulunmaktayız. Marsilya’daki müzik sahnesinden PSM Caz Festivali’nin zengin yelpazesine uzanan muhabbetimiz için buyurun:

Hey Simon, bize vakit ayırdığın için teşekkürler! Genel olarak nasıl gidiyor?

Her şey gayet yolunda. Şu aralar stüdyoda çok vakit geçiriyorum ve aynı zamanda birçok konser de var. Genel olarak iyi diyebilirim.

Öncelikle seçtiğin sahne ismini merak ediyoruz. Neden French 79?

Nedeni Fransız ve 1979 yılında doğmuş olmam. Uzun bir süre boyunca kullandığım bir takma isimdi ve sonunda solo projem ile güzel uyuştuğunu düşündüm.

(Avaz notu: Evet, bu soru ile biraz saçmalamış olabiliriz. Devam ediyoruz.)

Fransız müzik sahnesi, söz konusu elektronik tınılar olduğunda fazlasıyla ön plana çıkmakta, özellikle de Paris. Marsilya menşeli olduğunu düşününce (Bu arada harika bir şehir!) oradaki elektronik müzik sahnesi hakkında daha fazla şey öğrenmek isteriz. Birazcık bu konudan bahsedebilir misin?

Fransız müzik sahnesinin en güçlü olduğu yerin Paris olduğunu hepimiz biliyoruz. Başkent olduğu için de gayet normal. Ancak hip-hop sahnesi ile bilinen bir şehir olarak Marsilya’da da daha fazla grup ve müzisyenin taşınması ile gittikçe daha da güçlenen bir indie sahnesi var. Pop sahnesini düşünüyorum da, Kid Francescoli’yi mesela, aynı zamanda gelişmekte olan bir de oldukça güzel bir rock sahnesi var. Sonra bir de elektronik müzik sanatçıları ve tabii ki festivaller. Fransa’da insanlar Marsilya sahnesinden daha sık bahsetmeye başladılar, bu da biz Marsilyalı sanatçılar için harika bir şey!

Aynı zamanda birçok farklı grup projelerin de var. Tını açısından French 79 projenden fazlasıyla farklı olduklarını söyleyebiliriz. Daha elektronik ve solo bir yöne gitme konusunda sana ilham veren neydi?

Birazcık yalnız geçirdiğim zamanlarda ortaya çıktı; çünkü her daim beste yapıyorum ve kendimi herhangi bir grubumun tınısına uymayan birçok farklı döngüde buldum. Her zaman elektronik müzik dinledim ve ürettim. Durum böyle olunca solo bir projeye başlamam kaçınılmazdı.

Birçok harika albümün prodüktörlüğünü yaptın. Sana zor bir sorumuz var: Eğer hayatının geri kalanında ikisinden birini seçmek zorunda olsaydın hangisini seçerdin? Sadece prodüktörlük yapmak ya da sadece kendi şarkılarını yazmak?

Aslında, en çok sevdiğim şey beste yapmak. En iyi zaman, kağıdın hâla boş olduğu dönemler. Bu nedenle yazmak derdim.

Geçtiğimiz sene grubun Nasser ile yeni bir albüm yayımladın. Şimdi de French 79 projen kapsamında İstanbul’a geldiğini düşünürsek yakın bir zamanda yeni müzik beklemeli miyiz? Bize bu konuda haberlerin olabilir mi?

Henüz bunu söylememem gerekir belki ama şu anda ikinci albümümü hazırlıyorum. Ve tabii ki, İstanbul’da birkaç yeni şarkı çalıyor olacağım.

Elektronik müzik sanatçısı olarak PSM Caz Festivali’nde çalıyor olmak hakkında ne düşünüyorsun? Festival birçok farklı tarzdan müzisyeni ağırlıyor olacak; ancak biz senin açından da bu deneyimi duymak istedik.

Müzik birçok anlamda uluslararası olduğundan herkesin her tarzda müzik dinleyebileceğini düşünüyorum. Mesela ben de birçok farklı tarz dinliyorum: Caz, pop vb. Bu nedenle de farklı tarzlarda müzikleri barındıran festivalleri ilgi çekici buluyorum. Gayet harika!

Şu sıralar favori müzik, film ve TV dizilerin nelerdir? Bize önerilerin olur mu?

Şu sıralar sürekli James Blake’in son albümünü dinliyorum ve bence çok güzel. TV dizilerine çok aşina değilim ancak filmlere meraklıyım. Şu aralar, genelde soygun filmleri izliyorum. THIEF’i tavsiye ederim, en iyilerinden!

Son olarak, İstanbul’daki konserinde neler ile karşılacağız? Şehre ilk gelişin mi?

Hayır, ilk defa İstanbul’a gelişim değil; ancak ilk konserim olacak. Türkiye’ye gelip performans sergileyecek olmak beni çok mutlu ediyor. Herkesin ne tepki vereceğini çok merak ediyorum. Daha önce de söylediğim gibi yeni şarkılarımı nasıl karşılayacağınızı görmek için sabırsızlanıyorum 🙂

Teşekkürler! Konserde görüşürüz. Au revoir!

SAGOL

RÖPORTAJ: RODERIC

Roderic, farklı tarzların harmanlandığı elektronik tınıları sevenlerin heyecanla beklediği bir isim. Zorlu PSM Caz Festivali kapsamında 3 Mayıs akşamı French 79‘un hemen öncesinde sahne almasının şerefine kendisi ile konuşma şansı elde ettik.  Müziğindeki değişik tarzların kökeninden kendi müzik önerilerine uzanan konuşmamızı merak edenleri şöyle alalım:

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: DEENA ABDELWAHED

Deena Abdelwahed’in ilk albümü Khonnar’ı geçtiğimiz yılın sonlarında keşfedip çok etkilenmiştim. Tunus asıllı prodüktörün albümünde modern techno, oryantal melodiler ve Arapça vokaller oldukça deneysel bir zeminde buluşuyor ve ortaya yoğun ve politik olduğu kadar da dans edilesi dokuz şarkı çıkıyor. Bu eşsiz albüm hakkında zaten bir yazı yazmayı düşünüyordum ki Sonar İstanbul’un programı açıklandı. Deena Abdelwahed’in ismini görünce “mutlaka röportaj yapmalıyız” dedim ve kısa da olsa kendisiyle konuşma fırsatı yakaladık. Zorlu PSM’de gerçekleşecek olan Sonar’a gidiyorsanız Abdelwahed’in cumartesi gecesi 23:30’da gerçekleştireceği ve temelini Khonnar’ın oluşturacağı canlı performansını kesinlikle yakalayın derim.

Merhaba. Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Merhaba! Her şey gayet iyi gidiyor. Çevremdekilerin programlarına ayak uydurabilmek ve bir makineye dönüşmeden deadline’lara uymak için elimden geleni yapıyorum.

Doğrusu senin albümünü dinlediğimden beri Tunus sahnesi ve genel olarak Kuzey Afrika sahnesi hakkında daha çok araştırma yapar oldum. Bölgenin öncü isimlerinden birisin şu an ve bunu müziğinde de yansıttığını düşünüyorum. Bu konu hakkında ne dersin? Ayrıca bize biraz Tunus’taki yer altı sahnesinden bahsedebilir misin?

Mağrip’in elektronik müzik sahnesinin fazlasıyla yerel olduğunu söyleyebilirim. Her şey o anda, kısa bir süre içerisinde gerçekleşiyor. Tunus’taki kültürel girişimler pek de uzun soluklu olmuyor. Bense ileriyi düşünenlerden biriyim, evet. Sorunun ikinci kısmına gelirsek, ben Tunus’tan ayrılalı üç yıl kadar oluyor. O yüzden sahnenin evrimi hakkında konuşmam pek doğru olmaz.

Khonnar’da hepimizin ilk dikkatini çeken şarkı Tawa idi. Hiç şüphesiz ki şarkıdaki ezgilerin ve kültürel yakınlığımızın etkisi var bunda. Bu tür seslere pek de aşina olmayan Batılı dinleyiciden nasıl tepkiler alıyorsun?

Batılı dinleyicilerin artık Arap/Türk ezgilerine çok da yabancı olmadıklarını düşünüyorum. Hatta Tawa, (Tunus Arapçasında “şimdi” demek) Batılıların ve/veya Batı kültürünün bizim ülkelerimizin (Kuzey Afrika ülkeleri, Türkiye vs.) gençlerinin senin “kültürel yakınlık” dediğin şeye dair algılarını nasıl etkilediğine dair ironik bir gönderme.

Khonnar’ın albüm kapağı inanılmaz büyüleyici. Müziğinin olduğu gibi bu kapağın da oldukça politik bir yanı olduğunu hissedebiliyorum. Bir de sen anlatabilir misin bize kapağı?

Plak şirketim olan Infiné, yünden maskeler üreten müthiş bir sanatçı buldu. Ona bir e-posta yollayıp “acaba hiddeti ve çaresizliği gizleyen abartılı bir maske yapabilir misin” diye sordum. Tüm ülkelerin politikacılarının ve hükümetlerinin bu konuda çok başarılı olduğunu düşünüyorum (keza anne ve babamın da).

Ülken için bir elçi görevi görmen ve şarkılarında daha politik olman gerektiğine dair bir baskı hissediyor musun üzerinde? Bunu soruyorum çünkü Batılı dinleyicinin hem Türkiye’den hem de Arap ülkelerinden çıkan müzisyenlere dair böyle bir beklentisinin olduğunu gözlemliyorum.

Bu “elçilik” olayını sevmiyorum, hiçbir zaman da öyleymişim gibi davranmadım. Kendimi “yalnız bir kurt” olarak görüyorum ve doğrusu halime üzülmüyor da değilim. Şarkılarımda Tunus ve Mısır Arapçası sözlere yer veriyorum. Doğrusu niyetim doğrudan Arapça konuşan dinleyiciye hitap etmek. Önceliğim ise müzikalite ve yaratıcılık.

Çok klişe bir soru ama yaptığın müziğin özgünlüğünü göz önünde bulundurunca sormadan olmaz: İlham aldığın müzisyenler kimler?

El Mahdy Jr, Aisha Devi, Musligauze, Meksikalı NAAFI kolektifi ve bunların yanı sıra Goon Club Allstars, Principe, Night Slugs, UIQ plak şirketleri şu an aklıma gelenler.

Son olarak, Sonar İstanbul performansın için söylemek istediklerin var mı? Vokal de olacak mı?

İstanbullulara Khonnar Live’ı sunacağım için çok heyecanlıyım! Dediğin gibi şarkı da söyleyeceğim ve albümün daha geniş bir halini sunacağım; yani şunu kast ediyorum, albümü baştan sona çalıp “samimi bir dinleme deneyimi” yaşatmaktan öteye geçebilmek adına şarkılara başka boyutlar kazandıracağım.

 

RÖPORTAJ: TIJANA T

Belgrad sahnesinin medarı iftiharı Tijana T, geniş spektrumlu enerjik seti ve olağanca karizmasıyla 8 Mart gecesi Sonar İstanbul’da sahne alacak. Zamanında müzik gazeteciliği de yapmış olan ve engin müzik zevkiyle bizi bizden alan Tijana T ile Sonar İstanbul öncesi konuşma fırsatı bulduk. Televizyon ve radyo kanallarında geçen yıllarından, Belgrad sahnesinden, bir direniş şekli olarak dans etmekten, pop sevgisinden ve daha pek çok şeyden konuştuk. Ufuk açıcı röportajımıza buyurun:

Merhaba! Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Merhaba! Gayet iyiyim. Bu ara biraz mola verip dinlendim ama her şey hâla kontrolüm altında 🙂

Uzun yıllar boyunca müzik yazarlığı yaptın. Bu deneyim DJ’lik kariyerini nasıl etkiledi?

Bence hayattaki tüm deneyimler bir şekilde birbirine katkı sağlıyor. Televizyon ve radyolarda çalacak şarkıları seçmek pek tabii nasıl müzik dinlediğimi etkiledi. Kamuya ait kanallarda çalıştım hep, o yüzden dinleyicileri ve de patronlarımı “kandırabileceğim” bir yol bulmam gerekiyordu. Kendi istediğim gibi underground ve gürültülü şarkılar çalmak istiyordum ama bunları ana akım dinleyicinin kabul edebileceği bir şekilde sunmam lazımdı. Bence DJ olarak da en büyük yeteneğim bu. Tüm tarz ve janrlara açığım, konu DJ’lik olunca büyük önem arz eden bir şey bu. Bir techno setinde pop şarkısı çalmak bana hiç tuhaf gelmiyor mesela. İyi müzik iyi müziktir ve şarkıyı janrı fark etmeksizin sete yedirebilmek de DJ’in görevidir.

Konser ve festivallerde muhabir olarak çalıştığım da oldu. Bu sayede tura çıkmanın zorluklarına kendimi alıştırmış oldum, müzik endüstrisinin nasıl işlediğini daha iyi öğrenmiş oldum. DJ’lik yapmak isteyen insanlar en başta işin getirdiği zorluklardan haberdar olamıyorlar. Bense deneyimim sayesinde daha olgun ve hazırlıklı bir şekilde yaklaşabildim bu işe.

Abe Duque’un pek çok şarkısına vokal desteği verdin. Sence onlarca insanın önünde bir DJ kabininde olmakla tek başına bir mikrofonla baş başa olmak birbirinden nasıl farklı?

Her iki durumda da bir başınızasınız. DJ’lik set hazırlığından konserin kendisine kadar tek başına yürüttüğünüz bir iş. Bence asıl farklılık zihin-beden uyumunda diyebilirim. Şarkı söylerken iyice odaklanmanız ve formda olmanız gerekiyor, çünkü en ufak bir şüphe ya da zayıflık belirtisi, ağzınızdan çıkanı ve nasıl şarkı söylediğinizi etkileyebiliyor. DJ’likte ise bunun fark edilmesi daha zor olabiliyor, çünkü bedeniniz pek işin içine dahil olmuyor. Her halükârda ikisi de pratik yaptıkça gelişen beceriler. Yetenek ve istek pek tabii önemli, ancak ne kadar pratik yaparsanız o kadar iyi hâle geliyorsunuz ve duruma daha büyük yetkinlikle hâkim olabiliyorsunuz.

Belgrad’ta büyümek ve kariyerine orada başlamak seni DJ olarak nasıl şekillendirdi?

Belgrad’ın inanılmaz bir müzik geleneği var ve beni ne kadar etkiledi desem az. Ayrıca çok hararetli bir şehir, durumlar neredeyse son 30 yıldır pek de “normal” değil. İnsanların müziğe ulaşmak hatta hakkında bilgi edinebilmek için bile çok büyük çaba sarf etmesi gerekiyor, bence bu sebepten de şehrin müziğe tutkusu inanılmaz büyük. Ben 90’larda partilere giderken bir savaşın ortasındaydık, ülkemiz dünyadan izole haldeydi ve ekonomik yaptırımlar uygulanıyordu. Bunlara rağmen müzik sahnesi hâla canlıydı, partiler muhteşemdi ve müziğe olan tutku sönmemişti. Bugün bile adrenalin seviyesinin yüksek olduğu ekstrem durumlarda sakinliğimi koruyabiliyorsam bunu o günlere borçluyum diyebilirim. Ayrıca bugün dünyanın en iyi DJ’lerinden birkaçı Belgrad’tan çıkma ve onları canlı dinleyebildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Umarım bu yetenekleri bir gün tüm dünya keşfeder.

Dans ve gece hayatı kültürü, mevcut politik ve ekonomik düzenden doğrudan etkileniyor. İstanbul buna çok iyi bir örnek, keza Belgrad da öyle. Bu gibi şehirlerde dans etmenin sizi sizin gibi hisseden diğer insanlarla yakınlaştıran bir çeşit birleştirici güce, bir direniş şekline dönüştüğünü düşünüyorum. Sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?

Sana kesinlikle katılıyorum. İnsanların dans etmesinin pek çok sebebi var. Senin bahsettiğin duruma biz “aciliyetin dansı” (the dance of urgency) diyoruz. Partilemenin daha transandantal, daha kabilevari tarafını açığa çıkaran bir şey bu. Zor durumlarda insanlar yalnız olmadıklarını hissetmek ve kolektif bir arınma yaşamak isterler. Rave’ler de aslında bunun ilacı. Dans etmek gerginliği azaltır, korkuyla baş etmeyi kolaylaştırır. Techno da hipnotik ve tekrarlarla dolu bir müzik türü olduğundan insanların kendinden geçebileceği bir ritüele harika bir soundtrack oluyor. Bu tür sosyal deneyimlerin çok uzun bir geçmişi var bence. Bir rock konseri gibi değil mesela. Rock konseri bir bakıma Hristiyanlığı çağrıştırır; biri şarkı söyler ve siz de onun “vaaz vermesini” dinlersiniz. Elektronik dans müziğinde ise insanlar daha eşittir, kolektif bir bütün oluştururlar ve müziğin doğrudan verdiği bir mesaj yoktur.

DJ olarak dünyada onlarca farklı şehirde çaldın. Gece hayatından ve eğlenme kültüründen derinlemesine etkilendiğin bir yer oldu mu?

Hindistan beni büyülüyor. Oradaki insanların enerjisi çok farklı. Herkes çok keyifli, farklı deneyimlere açık, cömert ve önyargısız. Rusya’daki kültür de çok özel. Partiler çok gösterişli ve sanatsal oluyor. Davet edildiğim etkinliklerde organizatörlerin hep herkese eşsiz bir deneyim yaşatabilmek için büyük emek harcadıklarını gördüm.

Röportajlarından birinde elektronik müzik sahnesinin nasıl her ne kadar herkesi kucaklayıcı görünse de aslında Batılı DJ’lerin boyunduruğu altında olduğundan bahsetmişsin. Ben de buna ek olarak olması gerektiğinden çok daha erkek egemen bir sahne olduğunu ve en yetenekli ve değer gören kadın DJ’lere bile fazlasıyla cinsel bir perspektiften bakıldığını düşünüyorum. Bu temel sorunlarla nasıl baş etmeliyiz sence?

Bunlar gerçekten çok karmaşık konular ve doğru bir şey yaptığınızı sanarken aslında çok yanlış bir şeye imza atmanız işten bile değil. Tamamı kadın müzisyenlerden oluşan line-up’lar mesela. Pek çok organizatör kadın müzisyenleri bu şekilde destekleyebileceğini düşünüyor ama bence bu fazlasıyla sorunlu bir yaklaşım. Tamamı erkeklerden oluşan bir line-up fikri aklınıza bile gelmez değil mi, ve duysanız “ne kadar saçmaymış” dersiniz. Neyse ki yavaş yavaş iyileşmeler gözlemliyoruz ancak kaliteyi ve müziği asla arka plana atmamamız lazım. Sırf kadın diye bir müzisyeni line-up’a dahil ederek ona iyilik yapmış olmuyoruz. Risk almak ve açık fikirli olmak esas mesele ve gücü elinde bulunduran insanların gayet de yapabileceği şeyler bunlar.

Çaldığın setlerde bir takım pop dokunuşları seziyorum. Bildiğim kadarıyla geçmiş hayatında da pop müziğe ilgi besliyordun. Bugün pop müzik ile ilişkin nasıl? Yaptığın müziği etkiliyor mu?

Şarkı seçerken hep “pop tarafı var mı yok mu” diye bakıyorum. Techno ritimlerinden ziyade techno “şarkılarını” tercih ediyorum. Eğer hazırladığım sete yakıştığını düşünüyorsam arada pop şarkıları çalıyorum tabii. Fakat günümüz pop’u pek hitap etmiyor bana.

Son olarak, Sonar İstanbul’da sahne alacağın için heyecanlı mısın? İstanbul’a ilk gelişin mi olacak?

İnanılmaz heyecanlıyım! Harika isimlerle birlikte çalacağım ve bu festivalin bir parçası olacağım için çok mutlu ve onurluyum. Setimi hazırlamaya haftalar öncesinde başladım. İstanbul’u daha önce hiç ziyaret etmedim, (Atatürk Havalimanını saymazsak) birkaç gün kalıp şehri gezmeyi planlıyorum.

2018: YIL SONU ANKETİ

2018’i kaparken geçen sene yaptığımız gibi bu sene de Türkiye’den takip ettiğimiz müzisyenlere, müzik yazarlarına ve müzik ekseninde üreten, çalışan isimlere çok değerli fikirlerini sormak istedik. Çoğunluğu müzik üzerine olan yaklaşık 40 soruluk bir anketle 2018’in bir özetini çıkardık ve katılımcılarımızdan yanıtlamalarını rica ettik. Vakit ayırıp bizimle görüşlerini paylaştıkları için Affet Robot, Barış Demirel, Burcu Tatlıses, Elz and the Cult‘ın Elz’i, İdil Meşe, Tan Tunçağ, Salon İKSV’nin direktörü Deniz Kuzuoğlu, Year Zero’nun genel yayın yönetmeni Büşra Erkara, müzik fotoğrafçısı Burak Çıngı, In The Void’un kurucusu Sibel Engingök ve Akşam gazetesi kültür-sanat, gezi yazarı ve fotoğrafçı Uygar Taylan‘a çok teşekkürler!

Arşivlik değer taşıyan bu müthiş keyifli anketi aşağıda paylaşıyor ve herkese bol müzikli ve yeni keşiflerle dolu bir 2019 yılı diliyoruz.

Affet Robot: Dinamik, heyecanlı, tatmin edici.

Barış Demirel: Güzeldi. Bir yandan günlük, hayatta kalma standartlarını gerçekleştirirken bir yandan üretimde ve başkalarıyla iletişimde, etkileşimde olduğum eğlenceli bir yıl oldu. Tabii yer yer kaygılı, yer yer öfkeli. Günahıyla sevabıyla öğreniyoruz, tembelliğin de bir sınırı var…

Burak Çıngı: Aşırı sıcak, aşırı soğuk, aşırı ıslak. Küresel ısınma ve iklim değişikliğini ciddiye almamız şart artık.

Burcu Tatlıses: İlk yarısı fırtına öncesi sessizliğinde sakinmiş gibi salınarak, ikinci yarısı fırtınanın yarattığı dalgalar üzerinde Ponyo gibi uçarcasına yol alarak.

Büşra Erkara: 2018 magazin tabiriyle “değişimlerin yılı” oldu. New York’tan İstanbul’a dönmem, Zero İstanbul’un enkarnesi Year Zero dergiyi çıkarmaya başlamamız ve bir parçası olarak çalıştığım, 2019’da açılacak çağdaş ve modern sanat müzesi OMM’un şekillenmeye başlamasıyla, “oldukça hareketli”ydi.

Deniz Kuzuoğlu: Salon için çok uzun süredir istediğim isimleri programa alabildiğim bir sene oldu 2018. King Gizzard & The Lizard Wizard, King Krule, Sylvan Esso, Cigarettes After Sex ve daha bir çok isim. Gezgin Salon’u devam ettirmek ve büyütmek en heyecanlı olduğum projeydi. Kurların yükselişi ile yılın son çeyreği zorlu bir dönemdi ama genele baktığımda oldukça başarılı bir sene geçirdik hem Salon hem de İKSV olarak.

Kişisel olarak bol seyahatli, konserli ve festivalli bir sene geçirdiğim için de çok mutluyum.

Elz and the Cult: Kafa karışıklığıyla geçti. Hala kafam çok karışık.

İdil Meşe: Ilk yarisi super, ikinci yarisi zordu. Ancak hep muzik doluydu. Bu sene Mehmet Aslan’la, 90bpm ile, Lemurian ve Carlita ile teklilerim cikti. Rain Lab ile ilk kisacalarim ve bir teklim cikti. Turkiye’de, Amerika’da ve Avrupa’da hem akustik performansimla, hem de Rain Lab ile, dinleyicilerime ulastim. Amerika’da ilk defa festivallerde caldim. Benim icin onemliydi. Oceanvs Orientalis ile ilk kisacalarimiz General Tales of Ordinary Madness’in plagi cikti.

Mehmet Aslan’la da plagimiz basildi. Ve The Roots’un produktorlerinden Ray Angry ile 2019 senesinde cikacak pek keyifli bir sarki yazdim. Senenin sonuna dogru Ilhan Ersahin ve Dave Harrington’la guzel bir konserde sahne aldim. New York Universitesi’nde yaptigim Muzik Isletmesi yuksek lisansinda bir bucuk seneyi devirdim. Yogun bir seneydi.

Sibel Engingök: Hiç olmadığı kadar öğretici ve güçlendirici bir sene oldu.

Tan Tunçağ: Çok verimli geçti. Portecho sonrası yeni projem Cava Grande’nin ilk albümü “Worm Universe” çıktı.

Uygar Taylan: Hareketli, yerimde durmadığım bir yıl oldu. Çok hızlı geçti…

Affet Robot: John Grant – Love is Magic
The Soft Moon – Criminal
MGMT – Little Dark Age
The Holydrug Couple – Hyper Super Mega
John Maus – Addendum

Barış Demirel: Çok isim var, çok güzel albümler var. Çok çalışılmış, üzerine çok düşünülmüş işler… Ama zaten yılın albümleri listelerinde çoğu var. Ben biraz mevzuya romantik yaklaşacağım. Bazılarında çaldığım proje ya da arkadaşlarımın olması kaideyi bozmaz herhalde…

Yerli: Gözyaşı Çetesi – Karar, Gökhan Türkmen – Synthesia (EP), Skata – İlk (EP), Ediz Hafızoğlu – Nazdrave 13, Palmiyeler – Akdeniz, Tabii ki; Ati ve Aşk Üçgeni – Gecenin Karanlığında, Cem Özel – Aşk Ölmez, Mr. Zula – Rompeneau

Yabancı: Ambrose Akinmusire – Origami Harvest, Jacob Collier – Djesse, R+R=NOW – Colligically Speaking

Burak Çıngı: Kali Uchis – Isolation
Shame – Songs of Praise
Janelle Monae – Dirty Computer
Blood Orange – Negro Swan
Troye Sivan – Bloom
Kacey Musgraves – Golden Hour
Greta Van Fleet – Anthem of the Peaceful Army
The 1975 – A Brief Enquiry
6lack – East Atlanta Love Letter
Christine and the Queen – Chris

Burcu Tatlıses: Albüm albüm değil de şarkılar yakalayıp dinliyorum daha çok. Ama yerli kategoride Mabel Matiz – Maya albümü güzel ve incelikli bir iş bence.

Büşra Erkara: Cardi B – Invasion of Privacy
Jlin – Autobiography
The Internet – Hive Mind
Kali Uchis – Isolation
Blood Orange – Negro Swan

Deniz Kuzuoğlu: Hot Snakes – Jericho Sirens
Rolling Blackouts Coastal Fever – Hope Downs
Idles – Joy as an Act of Resistance
Shame – Songs of Praise
U.S. Girls – In a Poem Unlimited
Sons of Kemet – Your Queen is a Reptile
Khruangbin – Con Todo El Mundo
Superorganism – Superorganism
Julia Holter – Aviary
Nils Frahm – All Melody
Barış Demirel / Barıştık Mı – Fail Play
Brek – TV Juice
Hedonutopia – Yakamoz Sandalı
Elz and the Cult – Psychodrama
Gaye Su Akyol – İstikrarlı Hayal Hakikattir

Elz and the Cult: Bu sene çok fazla yeni albüm dinleme fırsatım olmadı, eskilere sıkışıp kaldım çoğu zaman olduğu gibi. Ama dinleyebildiğim 2018 çıkışlarından önde ‘Protomartyr – Consolation’, ‘Boy Harsher – Lesser Man’ ve ‘Picture Plane – Degenerate’ geliyor. Yerli sahneden de ‘Bewithced As Dark – A Tribute to Hitake’ ve ‘Project Youth – Social Dumb’ etkileyiciydi.

İdil Meşe: Islandman – Rest in Peace
In Hoodies – Coo Coo
Glasxs – Mavi Toz Ormanda
Cardi B – Invasion of Privacy
Kozmik Yikim – Ruhunu Bize Sat
Tugce Senogul – Golgelerine
Kamufle – Beni Gormeden Olme
Ahmet Ali Arslan – Gunasigi
Palmiyeler – Akdeniz
Gozyasi Cetesi – Karar

Ama dogrusu 2017’de cikmasina ragmen tum sene Buyuk Ev Ablukada – Firtinayt dinledim.

Sibel Engingök: Vril – Anima Mundi (Giegling)
Perko – NV Auto
wAgAwAgA – B-Sides and Mixers 07- 09
Oneohtrix Point Never – Love in the Time of Lexapro (Warp)
Afrodeutsche – Break Before Make (Skam Records)
Anthony Naples – Take Me With You
Destroy Earth – Nature of Love
Strider – Ironiea
Blank Zero – Blue Days
Sırma Altuğ – Homecoming (Finest Ego)
Varteres Durise – Famadihana (M4NM)
Osilator – oktobr2018
Age Reform – Degenerate (Tektosag)
Badmash – Mixtape 1 & 2 (Badmash)
Jtamul – Teselli (Transferans)
Elz and The Cult – PSYCHODRAMA (Ampirik Records)
9VSS – Reality Guide (Table Records)
Abstract Sense – REALM (Mevzu Records)
Holy Similaun – En To Pan

Tan Tunçağ: Yabancı: Nils Frahm – All Melody, Yerli: Cem Özel – Aşk Ölmez

Uygar Taylan: Nils Frahm – All Melody
Jon Hopkins – Singularity
Khruangbin – Con Todo El Mundo
The Blaze – Dancehall
Beach House – 7

Affet Robot: Porches – Now the Water
John Grant – The Common Snipe
John Hopkins – Neon Pattern Drum
GENTS – Smoke Machine
James Holden – Black Pool Late Eighties

Barış Demirel: Jacob Collier – With the love in my heart
Cem Özel – Kuş Gibi

Burak Çıngı: Favori albümlerimdeki tüm şarkıların yanı sıra,
Lana Del Rey – Mariner’s Apartment Complex
Ariana Grande – Thank U, Next
Nicki Minaj – Chun Li
Charli XcX / Troye Sivan – 1999
Kendrick Lamar / SZA – All the Stars
Robyn – Human Being
The Carters – Apeshit
Sophie – Immaterial
Shawn Mendes – In My Blood
Childish Gambino – This is America

Burcu Tatlıses: LP – Other People
Benjamin Clementine – London

Büşra Erkara: Yves Tumor – Honesty
Robyn – Because It’s In The Music
Mariah Carey – Caution
Empress Of – Standard
Jamila Woods – HEAVN

Deniz Kuzuoğlu: Childish Gambino – This Is America
Superorganism – Everybody Wants to Be Famous
U.S. Girls – Velvet 4 Sale
IDLES – Never Fight A Man With A Perm
Khruangbin – Maria También
Sons of Kemet – My Queen is Harriet Tubman
Thom Yorke – Suspirium
boygenius – Me & My Dog
Young Fathers – In My View
The Limiñanas – Istanbul is Sleepy (feat. Anton Newcombe)

Elz and the Cult: Bir favorim yok sanırım. Ama ‘The Prodigy – We Live Forever’ bana çok sevdiğim old-school The Prodigy matemağini ve hissini tekrar yaşattığı için çokça dinledim. ‘ADULT. – Perversions of Humankind’ ve ‘Boy Harsher – Modulations’ parçalarını da çok dinledim.

İdil Meşe: Ilhan Ersahin Istanbul Sessions – Jupiter Window
Tank and the Bangas – Boxes
Simge Pinar – Biz Hep Ayni
Ichısan – Megla
Oceanvs Orientalis – Dance of Swords
Tommy Genesis – Tommy
Glitch Cake – A Ghost in the Machine

Sibel Engingök: Ceren İdil – Sessiz Sakin
jtamul & Robogeisha – uykucu
Boëthius – A Man Who Fears Time More Than God
3pillie – kasetbreakz
Haossaa – Yalnızların Yalnızı
Overmono – Daisy Chain
Molly – Fire
Aleksandir – Yamaha
Saint Aegean Heart – Chryskylodon 
Pessimist – SPRLTZM
Wilsondub – Cave
notthere – no self to be
Bruce – Aeon
RedRice – she can’t die
Okay Vivian – moments
Ruff Cherry – Carousel
Martyn – voids two
djrum – waters rising
Umut Çetin – Cosi
Objekt – lost & found
Eliza – Wasn’t Looking
Available Tensions – Wes

Tan Tunçağ: Nada – Hep Merak Ederim.

Uygar Taylan: Beach Fossils – Down the Line
Affet Robot – 18-80
Khruangbin – August10
Hoops – Sun’s Out
Jon Hopkins – Emerald Rush
Black Marble – Frisk

Affet Robot: MGMT – Little Dark Age

Barış Demirel: F it up – Louis Cole (Live Sesh)  [Tibet’e selam olsun buradan]

Burak Çıngı: Ariana Grande – Thank U, Next / Childish Gambino – This is America

Deniz Kuzuoğlu: Childish Gambino – This Is America

Elz and the Cult:The Soft Moon – Like A Father’ beni bayağı etkiledi. Çok beğendiğim birkaç estetik oyunu çok güzel birleştiren bir müzik videosu.

İdil Meşe: Childish Gambino – This is America

Ponza – Gold and Round

Stars Like Dust – Not Nice

Ozoyo – Plantarium

Sibel Engingök: hayırsız ada – nazaman

Tan Tunçağ: The Blaze – Queens

Uygar Taylan: The Blaze – Territory

Jon Hopkins – Emerald Rush

Affet Robot: The Soft Moon

Barış Demirel: R+R=NOW – İstanbul Caz Festivali (Şu ana kadar izlediğim en iyi 5 konserden biridir kesin)

Burak Çıngı: Janelle Monae

Burcu Tatlıses: Tam da sesine ve şarkılarına en vurulduğum zamanlarda Zorlu’da konser veren LP’yi canlı dinlemek müthişti.

Deniz Kuzuoğlu: Tek bir konser söyleyemem. Salon’daki King Gizzard & The Lizard Wizard konserleri ve İstanbul Caz Festivali kapsamındaki Nick Cave & the Bad Seeds konserinin yerleri benim için çok ayrı. Kendi çalıştığım işler dışında bu sene unutamadıklarım:

David Byrne – Roskilde Festival
Four Tet – Village Underground
Nils Frahm – Barbican
Thom Yorke – Sonar Barcelona
Robert Smith and Friends present Cureation 25 – Meltdown Festival

Bir de bu sene dünya gözüyle Southbank Center’da New Words projesi ile Bill Murray’i kanlı canlı sahnede görmek inanılmazdı

Elz and the Cult: Zorlu PSM’de izlediğim Massive Attack ve The Oh Sees bayağı etkileyiciydi. Aynı zamanda The Soft Moon’un Salon İKSV performansı da öyleydi.

İdil Meşe: Tum Cappadox Festivali.

New York’ta Nai Palm konseri.

Sibel Engingök: GAS // Sonar İstanbul

Jon Hopkins

Fluctuosa

Tan Tunçağ: Weval – Babylon konseri

Uygar Taylan: Jon Hopkins – Zorlu PSM (Sonar)

Affet Robot: Shame – Songs of Praise

Burak Çıngı: Shame – Songs of Praise

Büşra Erkara: Spotify’ın karşıma çıkardığı Omar Apollo’nun “Stereo” albümü (ipucu: Omar’ın yatak odasından çıkan zamansız, sakin bir pop.)

Deniz Kuzuoğlu: Tirzah – Devotion
Superorganism – Superorganism
Shame – Songs of Praise

Elz and the Cult: Flasher – Constant Image sanırım.

İdil Meşe: Stars like Dust – Voyager 1

Tan Tunçağ: The Blaze – Dancehall

Uygar Taylan: The Blaze – Dancehall

Barış Demirel: Gözyaşı Çetesi, Ikaru (albüm yapacaklar mı bilmiyorum), Ozan Sarohan

Burcu Tatlıses: Kendi müziğini yapan, şarkı yazan söyleyen fakat kalabalık ve kirlilik arasında hak ettiğince görünür ve bilinir olamayan tüm müzik emekçileri için sayamayacakları kadar çok dinleyicili bir yıl olmasını diliyorum. Taze bir albümle yılı kapatırken en çok beni dinleyin diye içimden haykırmıyorum dersem yalan olur : )

Büşra Erkara: Elektronik müzik ikilisi osilat0r ve Eylül ayında Tekstosag etiketiyle ikinci albümü “Degenerate”i çıkaran Age Reform.

Deniz Kuzuoğlu: Barış Demirel / Barıştık Mı, Brek, Hedonutopia, Islandman, Elz & The Cult, Onat Önol, The Kites

Elz and the Cult: Ne kadar yeni olmasa da herkesin daha yüksek dozajlarda Bewitched As Dark dinlemelerini, keşfetmemişlerin keşfetmesini isterim. Jtamul, osilat0r ve Varteres Durise de aşırı iyi çıkışlar yaptılar bu sene bence. Çok etkileyiciydi.

İdil Meşe: Ahmet Ali Arslan

Sibel Engingök: Bu soruya spesifik bir isim vermek zor çünkü gerçekten pek çok değerli isim var. Okay Vivian, Fluctuosa, Ceren İdil ilk aklıma gelenlerden.

Tan Tunçağ: Evet, Nada.

Uygar Taylan: Affet Robot, BREK.

Affet Robot: Önceki bi’ kaç sene gibi zihin açıcı işlerin ortaya çıktığı bir sene.

Barış Demirel: İnsanlar kendi müziklerini yaptıkça, albüm çıkarıp konser verdikçe, duyurdukça diyeyim işte… etkiledikleri diğer insanların kendi müziklerini yapabilmelerine cesaret oluyorlar. Aralarında nitelikli iş çıkaran da var çıkaramayan da… bazen birbirine aşırı benzeyen bir sürü müzik, duruş, isim vb çıkıyor. Yine de ülkenin ve dünyanın şu anki ahvalinde tutunduğumuz şeylerin bir şekilde karşılığını alabilmek (nedir? kime göre, neye göre) ya da sürdürebilmeyi sürdürebilmek umut verici. Ya da yurtdışında şahane turneler yapıp albüm çıkaran isimleri görmek de muhteşem. Şevklendiriyor.

Festivaller yapılıyor ama geneli aynı tekelde, aynı gruplarla, aynı vizyonla ilerleyen festivaller. atıyorum antalya’da da aynı, izmir’de de. yıllardır süren nadir ve değerli festivallerimiz de var, ufak çaplı festivaller de…Bir şekilde devamlılığı sağlanmaya ve geliştirmeye yönelik oldukça ne kadar güzel! İstanbul caz festivali gerçekten geniş kapsamlı konseptiyle, yenilikçi yaklaşımıyla merak uyandıran işler çıkarıyor her sene (yani en azından benim hissiyatım böyle)

Hangi sektörde olursa olsun herkes yaptığı, ürettiği işte kar etmek, kıvırmak ister. mümkünse hep beraber faydalı olalım, faydalanalım. mümkün mü? (hee he)

Burcu Tatlıses: Çok sayıda festival yapıldı bu yıl, festival sahnelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum bizler için. Her ne kadar kendini tekrar eden bir line up yapısı olsa da zaman zaman, bu anlamda daha destekleyici olunduğu sürece çok güzel konserler ve müzisyenler, yepyeni insanlarla buluşmanın heyecanını tadabilecek.

Deniz Kuzuoğlu: Hip hop’ın yükselişini artık herkes biliyor ve görüyor. Ama sadece tek bir genre değil, birçok farklı tarzda yeni ismin hem çok başarılı kayıtlar hem de bir o kadar iyi ve özenli canlı performanslarla yerli sahneyi beslediğini görmeye başladık son bir iki senedir. Doluluk oranlarından da seyircinin bu emeklerini karşılıksız bırakmadığını aynı şekilde görebiliyoruz artık.

Elz and the Cult: Takip ettiğim, dinlediğim şeyler, katıldığım etkinlikler üzerinde çok seçiciyim. Genelde etkinlikleri, insanları gitmeden önce araştırıp, dinleyip, eleyip ona göre katılım gerçekleştirme yanlısıyım. Genel olarak Türkiye sahnesi için ne denilir, nasıldı bilmiyorum bu yüzden. Benim içinde kendimi bulundurduğum komün, yerler ve etkinlikler için ise çok ilham verici olduğunu söyleyebilirim kesinlikle. İnanılmaz bir yaratıcılık ve üreten bir komün var. Kendini besleyen.

İdil Meşe: Rengarenkti.

Sibel Engingök: Dünya üzerinde yapılan herhangi bir sanat türü bir kişiyi bile etkiliyorsa, ortaya çıkan bütün bu eylemler er ya da geç değer görür diye düşünmekteyim. Türkiye’de evet bu süreç biraz uzun sürüyor ama artık bu kafa yapısını kitlelere mal etmek yerine bireysel olarak çoğu insan burada harika şeyler gerçekleştiğinin ve gerçekleşmeye devam edeceğinin farkında. Sürekli olarak “birlik” kelimesinin içini doldurmaya çalışıyoruz ve hep geçmişe takılarak aslında kelimenin anlamını yok yere boşaltıyoruz. Bu sene müzik sahnesi adına gerçekten mutluluk vericiydi. Bir sürü oluşumlar doğdu. Tüm hafta boyunca, hafta içi hafta sonu fark etmeden, gidebileceğiniz pek çok etkinlik mutlaka var. Bu enerjinin değerini bilen mekanların sayısı az da olsa en azından arttı. Bu farkındalığı artırabileceğimize inanıyorum, sadece yapmaya devam ederek ve kendimize güvenerek. Umuyorum hep bu şekilde kalıcılığını koruyarak ve çeşitlenerek devam edecek.

Tan Tunçağ: Bu senenin konser etkinlikleri adına gerçekten İstanbul tarihinde en verimli yıllardan biri olduğunu düşünüyorum.

Uygar Taylan: Popüler isimlerin dışında uluslararası müzik piyasasını sıkı takip eden yaratıcı gruplar çıkıyor. Bu isimlerin birçoğunu  Salon İKSV sahnesinden takip etmek mümkün.

Barış Demirel: Ben (he he he)

Burak Çıngı: Nakhane ‘nin You Will Not Die albümü. Yonaka’nin EP leri.

Büşra Erkara: Molly Burch’ün ikinci albümü, “First Flower”. Sadece gitar ve Burch’ün sesinin çıplaklığı çok hoş.

Deniz Kuzuoğlu: Our Girl’in debut albümü Stranger Today

İdil Meşe: Ahmet Ali Arslan – Gunasigi (album)

Tan Tunçağ: Cut Copy’nin “Haiku From Zero” albümü

Uygar Taylan: Wild Nothing – Indigo

Burak Çıngı: Quavo’nun albümü.

Deniz Kuzuoğlu: Abartılanlar yerine gözden kaçanları bulmaya ve dinlemeye zaman harcamayı yeğliyorum.

İdil Meşe: Taylor Swift – Reputation

Tan Tunçağ: Ed Sheeran – Perfect

Uygar Taylan: Mabel Matiz

Barış Demirel: Cengiz Coşkuner’in hayranıyım. Özellikle “Umutsuz Aşk” eserinin. Utanılacak bi tarafı da yok, çok güzel parça bence. Ama bana göre süt, onlara göre çikolata.. Bugün burun kıvırdığın yarın hip de olabiliyor. hayat işte…

Burak Çıngı: Donald Trump.

Büşra Erkara: Tuğçe Kandemir – Yanlış. Janra olarak arabesk trap, takside keşfettim.

Deniz Kuzuoğlu: Ortaya çıkan iş kaliteli ise ve dinlemekten zevk alıyorsam guilty pleasure demek çok doğru gelmiyor ama normalde takip etmediğim ve uzak kaldığım bir isim olduğundan Ariana Grande – Thank U, Next diyebilirim.

İdil Meşe: Tabii ki Cardi B.

Tan Tunçağ: Benimki çok fena: Nicki Minaj – Krippy Kush. Bu senin parçası değil ama ben yeni keşfettim.

Uygar Taylan: Tove Lo – disco tits (çok iyi parça)

Affet Robot: Evet, Depeche Mode – Black Celebration

Barış Demirel: Bulutsuzluk Özlemi – Güneşimden Kaç (Albümden özellikle “Karanlık Soğuk”)

Burak Çıngı: Youtube da canli bir performansini izledikten sonra tekrar taktiğim Lana Del Rey – Blue Jeans

Burcu Tatlıses: Evet. Rufus Wainwright – Across the Universe (Beatles cover).

Büşra Erkara: Bu sene kendimi Roisin Murphy’nin “Ruby Blue” albümünü tekrar tekrar dinlerken buldum.

Deniz Kuzuoğlu: Her zaman oluyor, bu sene çok fazla Bauhaus dinledim.

Bir de David Byrne’ü canlı izledikten sonra yaklaşık bir iki hafta boyunca sadece onu dinledim diyebiliriz.

Elz and the Cult: Bu sene hep olduğu gibi eskilere çok takılı kaldım. Ama ‘Depeche Mode – Some Great Reward’, ‘Nina Hagen – Nunsexmonkrock’, ‘Siouxsie and the Banshees – Tinderbox’ ve özellikle ‘Space Art – Trip in the Center Head’ albümlerinin suyunu çıkardım sanırım.

İdil Meşe: Tum sene Fatoumata Diawara’nin Fatou albumunu dinledim.

Sibel Engingök: Soundgarden – Tighter & Tighter, Ishome – Ken Tavr, Demis Roussos – Forever And Ever, Erykah Badu – Other Side of The Game

Tan Tunçağ: Evet. Pulp – His’N’Hers (1994)

Uygar Taylan: Boards of Canada’nın tüm albümleri ve tabi ki Pink Floyd – Dark Side of The Moon

Barış Demirel: Var da eşi dostu küstürmeyelim…

Burak Çıngı: Pale Waves – My Mind Makes maalesef beklediğim gibi çıkmadı. Mariah Carey’nin Caution albümünün çok iyi olmayacağını düşünüyordum ve sevinerek yanıldığımı belirtiyorum.

Deniz Kuzuoğlu: Vasat çıkmasını beklemiyordum zaten ama Neneh Cherry’nin hiç beklemediğim bir anda bu kadar güçlü bir albümle dönmesine çok sevindim bu sene.

Elz and the Cult: Genel olarak hiçbir şeyden beklentim yok o yüzden ne şaşırdım ne de hayal kırıklığına uğradım : (

İdil Meşe: Alt J – Reduxor. Vasat çıktı.

Tan Tunçağ: Jungle – For Ever. Muhteşem bir ilk albümden sonra bu albüm biraz tekrar ve ortalama kaldı. Beklentilerim çok yüksekti.

Affet Robot: Trio America – Cuando Voy por la Calle

Barış Demirel: Yazın az halay çekmedik. Koma Baran – Grani

Burak Çıngı: Kali’nin albümündeki Nuestra Planeta.

Deniz Kuzuoğlu: Yaeji – One More

Kikagaku Moyo – Nazo Nazo

Elz and the Cult: Rus rock gruplarını çok seviyorum ve sürekli dinliyorum nedense Rock janrı ve Rusça bir dil olarak bende çok güzel şeyler uyandırıyor, garip bir bütünlük hissettiriyor.

İdil Meşe: Fatoumata Diawara – Sowa

Sibel Engingök: Fabrizio de Andre – Rimini

Tan Tunçağ: Rebeka – Biale Kwiaty (Polonyaca)

Uygar Taylan: David Shaw and The Beat – Sentiment Acide (Jennifer Cardini Remix)

Burak Çıngı: Bu sene beğenerek dinlediğim bütün şarkıların bir tarafından Ariana Grande çıkıyor dolayısıyla evet.

Büşra Erkara: * mırıldanmaya başlar* one taught me love, one taught me patience 🎵

Deniz Kuzuoğlu: Evet.

İdil Meşe: Hayir.

Tan Tunçağ: Hayır.

Barış Demirel: Olmuş “bence”

Burak Çıngı: Açıkçası geri dönüş promosyonunun Missing You ile yapılması yanıltıcı oldu bana göre. Bence hiçbir yere gitmeyen bir parça. Albümün geri kalanı ise kaliteli. Honey ile kurtardılar bence.

Büşra Erkara: Gerçekten muhteşem oldu.

Bu arada “Human Being”i dinlerken siz de post-apokaliptik ve soğuk bir dünyada son kalan insanlardan biriymişsiniz gibi hissediyor musunuz? Ayrıca 2018’de aşkın ne olduğunu en iyi anlatan şarkı olabilir.

Deniz Kuzuoğlu: Kesinlikle, çok iyi bir albümle geri döndü. Sanırım asıl bu albüm için ters köşe diyebilirim.

Elz and the Cult: Muhteşem oldu, yaşasın Robyn.

İdil Meşe: Dinlemiyorum.

Tan Tunçağ: Meh.

Uygar Taylan: Honey güzel parça ama çok abartmamak lazım.

Burak Çıngı: Sadece Pusha T ve NAS’in albümlerini dinledim. Pusha iyi NAS feci idi.

Deniz Kuzuoğlu: Kids See Ghosts.

Elz and the Cult: My Beautiful Dark Twisted Fantasy ilk dinlediğimde ve albüm kısa filmini izlediğimde beni çok etkilemişti. Hala modern müzik dünyası için çok önemli bir albüm olduğunu düşünüyorum.

İdil Meşe: Pek fan’i degilim.

Tan Tunçağ: Hiçbiri.

Uygar Taylan: Kanye West dinlemiyorum.

Affet Robot: Önceki albümlerine kıyasla, daha oturaklı ve olgun bir tavra sahip.

Burak Çıngı: Oturmuş bir grubun risk almasının satışları açısından önemli kayıp – kazanç getireceğini düşünmüyorum ama üzerinde düşünerek farklı bir urun sürmeleri müziği sanat olarak düşündüren olaylardan biri bence.

Deniz Kuzuoğlu: Bu albüme de ters köşe diyebiliriz, birçok insan için öyle oldu çünkü. Bir AM devamı bekleyenler için hazmı zor ama bence senenin en iyilerinden.

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Ne yapsalar iyi.

Tan Tunçağ: Eski albümlerindeki indie-rock tadı yerine daha çok (Alex Turner’in diğer projesi olan) Last Shadow Puppets’daki gibi vintage/nostaljik bir sound’a yönelmişler. Cav cav gitarlar yerini vibrafonlara ve antik piyanolara bırakmış. Bir yandan çok sevdim, diğer yandan da eski albümlerindeki gibi bir hit parça yok. Daha çok bütününü dinlemesi zevkli bir albüm.

Uygar Taylan: Baya beğenildi son albüm.

Affet Robot: Fazlasıyla doyurucu.

Burak Çıngı: Dinlemedim bile.

Deniz Kuzuoğlu: Oracular Spectacular’dan sonraki en iyi albümleri.

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Dogrusu bilmiyorum.

Tan Tunçağ: 2013’deki çıkardıkları MGMT isimli albümlerine nazaran daha “dinlemesi kolay” bir albüm kesinlikle. Seviyoruz.

Uygar Taylan: Synth-pop albümler her zaman kabulümüzdür, MGMT’nin zaten her türlü gideri var.

Burak Çıngı: Singlelar sürüldüklerinde açıkçası hepsi ilgimi çekmedi ama albüm olarak bence yılın en iyilerinden.

Deniz Kuzuoğlu: Toplamda 2-3 kere dinledim, sanırım ben ilgisini çekmeyenlerdenim.

Elz and the Cult: 1975 hiç dinlemedim : (

İdil Meşe: Benlik degil.

Tan Tunçağ: Dinlemedim. Dinleyeyim mi?

Barış Demirel: Düzenleme olarak fark eden hiçbir şey yok. Sound olarak da bende hiç etki yaratmadı. “Weezer Toto yorumu yapmış” diye bir yükseldiğim, merak ettiğim sonra hayal kırıklığına dönüşen bir hadise oldu.

Burak Çıngı: Thank U, next.

Burcu Tatlıses: Cover bunun neresinde, anlayamadım.

Deniz Kuzuoğlu: Gerekli mi, tabii ki değil ama bence eğlenmişler.

Elz and the Cult: Dinlemedim…

İdil Meşe: Sarkiya yeni bir sey katmamislar.

Tan Tunçağ: Meh.

Uygar Taylan: Cover yapmak şarkının aynısını çalmak demek değil diye düşünüyorum. Orijinali çok daha iyi.

Affet Robot: Black Car.

Burak Çıngı: Beach House’in her şarkısı ayni şarkı değil mi zaten?

Deniz Kuzuoğlu: Dive.

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Black Car

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Uygar Taylan: Black Car.

Burak Çıngı: Washing Machine Heart.

Deniz Kuzuoğlu: Washing Machine Heart

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Nobody.

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Burak Çıngı: İkisi de bu yıl favori albümlerimin içinde ama Kali.

Deniz Kuzuoğlu: Kali Uchis – Isolation

Elz and the Cult: Janelle Moae – Dirty Computer. Bence iki proje karşılaştırılamaz bile.

İdil Meşe: Janelle Monae – Dirty Computer

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Uygar Taylan: Janelle Monae diyebiliriz ama genel olarak çok ilgilendiğim bir müzik değil.

Affet Robot: Nicolas Jaar – Against All Logic

Deniz Kuzuoğlu: DJ Koze – Knock Knock

Elz and the Cult: İkisi de değil.

İdil Meşe: Nicolas Jaar – Against All Logic

Tan Tunçağ: Nicolas Jaar – Against All Logic

Uygar Taylan: İkisi arasında tercih yapmak zor, aynı janrının çok farklı isimleri.

Affet Robot: Snail Mail – Lush

Burak Çıngı: Soccer Mommy

Deniz Kuzuoğlu: Snail Mail – Lush

Elz and the Cult: Snail Mail – Lush

İdil Meşe: Soccer Mommy – Clean

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Affet Robot: IDLES – Joy As An Act of Resistance

Burak Çıngı: Shame.

Deniz Kuzuoğlu: İkisi de.

Elz and the Cult: Dinlemedim

İdil Meşe: Bilmiyorum.

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Burak Çıngı: In my feelings.

Deniz Kuzuoğlu: In My Feelings

Elz and the Cult: Dinlemedim

İdil Meşe: Basima bir sey gelmeyecekse, Drake en sevmedigim muzisyenlerden biri.

Tan Tunçağ: Dinledemim.

Burak Çıngı: Earl Sweatshirt u daha dinlemeye fırsatım olmadı.

Deniz Kuzuoğlu: Earl Sweatshirt – Some Rap Songs

Elz and the Cult: Dinlemedim

İdil Meşe: Earl Sweatshirt – Some Rap Songs

Tan Tunçağ: Dimlededim.

Affet Robot: Yves Tumor – Safe In The Hands Of Love

Deniz Kuzuoğlu: Aisha Devi – DNA Feelings

Elz and the Cult: Dinlemedim

Sibel Engingök: Yves Tumor.

Tan Tunçağ: Dnlmmdm…

Burak Çıngı: Edis’in gardırobu daha mı iyi sanki?

Burcu Tatlıses: Yıldız Tilbe – Yalnız Çiçek

Deniz Kuzuoğlu: İkisini de adam akıllı oturup dinlemedim hiç.

Elz and the Cult: İki şarkıyı da dinlemedim ama Aleyna Tilki.

İdil Meşe: Hicbiri.

Tan Tunçağ: Aleyna Tilki – Yalnız Çiçek

Uygar Taylan: Aleyna Tilki’nin Edis’ten daha büyük bir isim olduğunu düşünüyorum.

Affet Robot: Bohemian Rhapsody

Burak Çıngı: A Star is Born.

Burcu Tatlıses: Henüz Bohemian Rhapsody’i izleyemedim ama Queen bu. Hikayenin öznesi çok büyük, şimdiden yanıtım belli.

Deniz Kuzuoğlu: Hala iki filmi de izleyemedim.

Elz and the Cult: İki filmi de izleme fırsatım olmadı.

İdil Meşe: Ikisini de henuz izleyemedim.

Tan Tunçağ: Bohemian Rhapsody.

Uygar Taylan: Tabiki Bohemian Rhapsody…

Barış Demirel: Sezyum.

Burak Çıngı: Geoff Barrow

Burcu Tatlıses: Pek eğlenceli müzisyenler takip etmiyorum sanırım : )

Deniz Kuzuoğlu: Twitter kullanmıyorum.

Elz and the Cult: Allie X.

İdil Meşe: Twitter kullanmiyorum.

Sibel Engingök: Brian Eno.

Tan Tunçağ: Twitter’la aram çok iyi değil ama Instagram’da Christian Löffler’in fotoğraflarını çok beğeniyorum.

Uygar Taylan: Twitter kullanmıyorum.

Barış Demirel: Şokopop. Bir de son zamanlarda “90’lar – dünyadan futbol” temalı hesaplara çok sardım.

en çok takıldığım hesapların başında saymaya utanacağım envai çeşit, salya akıtmalık çöp hesap var.

Burak Çıngı: _Burakcingi_ dan sonra eklenebilecek KJApa, justsul, magnumphotos.

Deniz Kuzuoğlu: https://www.instagram.com/jenniferfinchphoto/

Elz and the Cult: BasicDisarm

İdil Meşe: Var boyle tipler.

Tan Tunçağ:avazavazdergi” : D

Uygar Taylan: Uygar Taylan : )

Burak Çıngı: Azealia kendini sabote etmesini çok seven bir şahıs olduğu için eminim ki edebileceği herkesle kavga edecektir yine. Benimle etmesin yeter, çünkü I won’t not fuck you the fuck up.

Deniz Kuzuoğlu: Hiç ilgimi çekmiyor.

İdil Meşe: Adele

Tan Tunçağ: Bana ne.

Uygar Taylan: Hiçbir fikrim yok.

Burak Çıngı: Johnny Jewel bu sene çok çalıştı ama Chromatics single / ep devam eder bence. Sky Ferreira artık çıkar.

Deniz Kuzuoğlu: Umarım, özellikle Chromatics

Elz and the Cult: Lütfen artık Sky Ferreira yeni albüm çıkarsın. Bir iki demosunu dinleme fırsatı tanıdı takipçilerine ama gelmiyor, gelemedi.

İdil Meşe: Bilmiyorum.

Tan Tunçağ: Sky Ferreira’yı bilmiyorum ama Chromatics’den şüpheliyim. 2017’de Johnny Jewel solo albüm çıkarmıştı, solo mu devam edecek acaba?

Affet Robot: Radar Live

Barış Demirel: Barışarock

Burcu Tatlıses: Woodstock!

Deniz Kuzuoğlu: One Love

Elz and the Cult: Rock’n Coke ve Radar Live : (

İdil Meşe: Efes Pilsen Blues Festivali

Tan Tunçağ: Tabii ki Rock’n Coke.

Uygar Taylan: One Love Festival

Affet Robot: Kontrolsüz, sınırsız ve eğlenceli.

Burak Çıngı: Liam Gallagher’i Liam Gallagher kadar iyi oynayan oyuncu yok diyorum.

Deniz Kuzuoğlu: Liam, her zamanki Liam işte.

İdil Meşe: Liam Gallagher kendi kendinin karikatürü gibi.

Tan Tunçağ: Ben genelde sosyal medyada herhangi bir konuyla ilgili bir fikir belirtmekten kaçınıyorum. Paylaşan ünlü biri de olsa başka grupları ve müzisyenleri küçümseyen tweetlere hele hiç bayılmıyorum. Liam’ı da takip etmiyorum zaten.

Uygar Taylan: Gallagher kardeşler biraz baydı ya…

Burak Çıngı: İlgi göstermeyin, 10-15 seneye susar.

Deniz Kuzuoğlu: Bu sene öyle açıklamalarda bulundu ki, bu tweet sanırım en normallerinden biri.

Elz and the Cult: Ben.

İdil Meşe: Bence tamamen biraksa iyi olur. Tum kotu aliskanliklariyla birlikte. Amerikan politikasi dahil.

Tan Tunçağ: Sure.

Uygar Taylan: Kanye West sonuçta.

Affet Robot: Hayır.

Barış Demirel: O nedir bilmem

Burak Çıngı: Hayır.

Burcu Tatlıses: Hayır.

Büşra Erkara: Hayır.

Deniz Kuzuoğlu: Hayır.

Elz and the Cult: İndirmedim

İdil Meşe: Hayir

Tan Tunçağ: Hayır.

Uygar Taylan: Hayır

Affet Robot: Hayır ama daha zorlayıcı olanlara baktım.

Barış Demirel: Hayır ama bir parti videosu vardı da olay olmuştu, onu izlemiştim.

Burak Çıngı: Kimdir bilmiyorum ama soruyu okuyunca bakmak zorunda kaldım.

Burcu Tatlıses: Birden çok kez.

Büşra Erkara: Evet, ben baktığımda Miami’de yoga yapıyordu.

Deniz Kuzuoğlu: Hayır.

Elz and the Cult: Bakmadım ama gördüm, gönderildi.

İdil Meşe: Hayir

Tan Tunçağ: Hayır.

Uygar Taylan: Çok sıkıcı bir kadın bence.

Barış Demirel: Kadıköy’de, Mecra. Çok mekan gezip dolaşmam. eğer çıkarsam genelde Karga’ya ve Dunia’ya giderim yıllardır. Nayah da güzel olmuş. Bir de Moda Sahnesi her şeyiyle candır.

Deniz Kuzuoğlu: Sezon boyunca Salon çevresinden pek ayrılamadığım için en çok Nan Şişhane’de vakit geçiriyorum. Karşıya geçince de Bina’da. En çok gittiğim ve keyif aldığım bir diğer iki mekan Kontra Record Store ve Minoa Bookstore & Cafe. İkisinde de saatlerimi geçiriyorum.

İdil Meşe: Babylon

Tan Tunçağ: Zorlu Center.

Uygar Taylan: Kundura Fabrikası’ndaki partiler güzel oluyor.

Affet Robot: Gençliğime üzüldüm.

Barış Demirel: Tatilin ilk günüydü. Feribotta dünyayı kurtarıyorduk. Şaka şaka. Feribottaydık tost yiyordum. Dünyayı başkaları kurtarıyordu.

Burak Çıngı: Macera filmi izlermiş gibi internette sürekli XE sayfalarını yeniledim.

Burcu Tatlıses: Bütün yastıklarımın altına baktım, kıyıya köşeye sakladığım dolarım var mı diye, yokmuş. Bu durumda haliyle kumpanyayı uzaktan seyrettim. Hikaye bilindik olsa da oyuncular hep değişiyor ya, yeni bir heyecan yaratmıyor değil.

Büşra Erkara: Ofisteydim, ertesi gün düğünü olan arkadaşımın altınını daha önce almadığım için başımı taşlara vuruyordum.

Deniz Kuzuoğlu: Tabi ki, Salon bütçesi!

Elz and the Cult: Şimdi bu iş nasıl olacak?

İdil Meşe: Avrupa’daydim. Euro da tavana vurmustu. Normalde 4 konser verip donecektim. Irili ufakli bir suru konser koydum bunu gorunce.

Tan Tunçağ: Dans.

Uygar Taylan: Annem ve arkadaşlarımla uzun uzun telefonda konuştuk.

Affet Robot: Ağlamadım.

Barış Demirel: İzlemedim

Burak Çıngı: İzledim. Oyunculuğundan doyuma ulaşamadığım bir film olduğu için ne üzülesim ne ağlayasım geldi.

Burcu Tatlıses: Ne yazık ki gözden kaçırmışım ama yanıtlarımı size gönderir göndermez izleyeceğim. Trailer itibariyle hissiyatım, fena bir film. Ağlarsam haber ederim.

Deniz Kuzuoğlu: Evet, Sufjan da ateşe odun attı sağ olsun.

Elz and the Cult: İzledim ama ağlamadım.

İdil Meşe: Hayir.

Tan Tunçağ: Ağlamışem.

Uygar Taylan: Duygulandım ama ağlatmadı.

Affet Robot: The Ballad of Buster Scruggs, Phantom Thread.

Burak Çıngı: Pose. The Connors. Westworld 2. Sezon, Glow 2. Sezon, Riverdale 3. sezon. Seneler sonra ilk defa başarılı bir American Horror Story  bu sene gerçekleşti bence.

Snopluk yapmadan söyleyeyim, film olarak Infinity War 10 senenin hesabını çok iyi veren bir film oldu bence. Annihilation, First Reformed, Roma, Love Simon.

Burcu Tatlıses: Bu sene çıkmadı ama ben yeni keşfettim. Peaky Blinders’ı çok çok sevdim, yeni sezonunu bekliyorum heyecanla.

Büşra Erkara: Netflix orjinalleri Queer Eye ve Big Mouth.

Film olarak en çok muhteşem sinematografi ve oyunculuklarıyla I, Tonya ve Phantom Thread aklımda kaldı.

Deniz Kuzuoğlu: Dizi olarak: Succession, Maniac, Barry, Atlanta, Wild Wild Country

Film: Phantom Thread, Roma, BlacKkKlansman, Isla of Dogs, I, Tonya

Elz and the Cult: Bu sene nedense güncel olan şeylerle çok kötü koptum ve sanırım bu sene içerisinde üretilmiş bir şeyi söyleyemem. Gaspar Noe’nin Climax’ini izledim ama tam olarak beğendim diyemem ona.

İdil Meşe: Isle of Dogs

Tan Tunçağ: The Americans, Sharp Objects, Killing Eve, The Handmaid’s Tale, The Looming Tower

Roma, A Quiet Place, Annihilation, First Man

Uygar Taylan: Netflix – DARK, Bohemian Rhapsody, Suspiria, ROMA

Barış Demirel: Efe Demiral

Burak Çıngı: Lana Del Rey – Norman Fucking Rockwell. Umarım ocak ayında çıkar çok beklemek zorunda kalmam.

Rina Sawayama‘nin albümü.

Deniz Kuzuoğlu: Tool
Thom Yorke’un solo abümü.
Run The Jewels 4
Toro y Moi

Elz and the Cult: Housing Crash’in yeni çıkacak olan çalışmaları için çok heyecanlıyım.

İdil Meşe: Kanto Records’dan cikacak her album.

Uygar Taylan: Chemical Brothers – No Geography

Affet Robot: Verimlilik, kuralsızlık ve aynı zamanda tutarlılık/istikrar diliyorum.

Barış Demirel: Barış. Kendimde ve dışarıda. Zor tabii

Burak Çıngı: Güç, şöhret, para 😉

Burcu Tatlıses: Özgürlük.

Deniz Kuzuoğlu: Huzur ve bol müzik, konser, festival

Elz and the Cult: 2018’in özeti kafa karıştırıcı olmasıydı 2019 umarım daha çok kafamı karıştırır. Kaosun içinde çok daha rahat çalışıp ilham alıyorum. Bir de umarım 2019’da yılın trendleri ve neler olup bittiğiyle daha takipte olan biri olurum. Neler oluyor neler bitiyor bir dönüp bakmak lazım 2018 düşündürücü olmuş biraz.

İdil Meşe: Daha fazla muzik ve yeni diyarlar.

Sibel Engingök: Sevgi, anlayış, barış.

Tan Tunçağ: Tutarlılık.

Uygar Taylan: Seyahat edip güzel konserler izlemek.

Deniz Kuzuoğlu:

Tan Tunçağ: Kendi hazırladığım “Mera’s Dream”. Daha çok elektronik müzik odaklı bir playlist:

Uygar Taylan:

RÖPORTAJ: TENDER

James Cullen ve Dan Cobb’un elektronik ve R&B harmanlı bedroom-pop projesi Tender, geçtiğimiz Mayıs ayında büyük övgüler alan Zorlu PSM Caz Festivali konserinden sonra arayı çok açmadan tekrar İstanbul’da. 17 Kasım Cumartesi günü MIX Festival kapsamında bu sefer Studio yerine Turkcell Sahnesi’nde izleyeceğimiz ikiliyle grubun kuruluşunu, Ocak ayında çıkacak yeni albümlerinin organik sound’unu, Kevin Parker hayranlıklarını ve bizi bekleyen konseri konuştuk. Üstelik konsere dair önemli bir sürprizin haberini de verdiler. Buyurun bu güzel sohbete:

Merhaba! Öncelikle nasılsınız, her şey yolunda mı?

Gayet iyiyiz, teşekkürler! Tekrar yollara düşüp dinleyicilerle buluşmayı ve özellikle de yeni şarkılarımızı çalmayı iple çekiyoruz.

Grubun kuruluş hikayesini bir de sizden dinlemeyi çok isteriz. İkiniz halihazırda yakın arkadaştınız, beraber müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

İki yıl arayla olsa da ikimiz de aynı okulda okuduk ve birkaç ortak arkadaşımız vardı. Okulda müzikle ilgilenen çok fazla insan yoktu; hal böyle olunca kaynaşmamız kaçınılmaz oldu. Birkaç yıl önce ikimiz beraber müzik yapmaya başladık ve bir indie grubu kurup dört arkadaşımızı daha çağırdık, fakat ne yazık ki aradan bir süre geçtikten sonra grupta eski yaratıcılığımızı yitirmeye ve istediklerimizi yapamamaya başladığımızı fark ettik. Bir gün sırf zaman geçirmek için gitarların yanı sıra elektronik seslerle de bir şeyler denemeye başladık ve Legion isimli şarkımız ortaya çıktı. Yaptığımız iş bizi çok heyecanlandırdığı için bu tür seslerle oynamaya, müzik yapmaya devam ettik. Legion’dan iki gün sonra da Armour şarkısını yapıp Soundcloud’a yükledik. Şarkı bir sonraki gün Reddit’in ana sayfasına düştü. Ondan sonra da devamı geldi zaten.

Albüm yayınlamadan önce pek çok EP ve single yayınladınız. Albüm süreci sizin için zor mu geçti yoksa sadece doğru anı mı bekliyordunuz?

Doğru anı bekliyorduk. Plak şirketimizle albüm için anlaştıktan sonra kısa sürede bir sürü demo kaydettik, ama sık aralıklarla yeni şarkılar yayınlamak da istiyorduk. Plak şirketimizle konuşunca önce üçüncü bir EP yayınlayıp ardından ilk albüm için yeni sesler üretmek üzere çalışmalara başlamak için anlaştık.

Günümüzde özellikle Bandcamp ve Spotify üzerinden çok fazla bağımsız “yatak odası pop” sanatçı ve gruplarının ünlendiğine tanık oluyoruz. İnternette yeni müzisyenleri keşfetmenin giderek kolaylaşmasının etkisiyle doğan yeni bir alt tür hatta bu bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Müzik teknolojilerinin gelişmesi ve genç müzisyenler için ucuz ekipmanlar bulmanın kolaylaşmasıyla da birebir bağlantılı. Prova için devamlı stüdyoya girmek de bir süre sonra çok pahalıya patlayabiliyor. Bunun yanı sıra evde müzik yapmanın çok daha samimi bir tarafı da var. Bir şarkıyı yazıp birkaç hafta sonra kaydetmek yerine aynı anda hem yazıp hem de kaydedebiliyorsunuz. Sanatçı için de daha tatmin edici bu. Aklınıza gelen fikri müziğe döküp aynı gün internette bir eser olarak yayınlayabiliyorsunuz.

İkinci albümünüz Fear of Falling Asleep, önümüzdeki ocak ayında yayınlanacak. Albümden çıkan ilk single’lara bakarsak bu ilkine göre daha aydınlık, daha sıcak ve daha çok sesli bir albüm olacak gibi. Bize albüm sürecinden ve ilk albüm Modern Addiction’dan hangi noktada farklılaştığından bahsedebilir misiniz?

Bu albümün ilkine göre kesinlikle daha aydınlık bir tarafı var, fakat karanlık unsurlar de yine yok değil. Enstrüman açısından ilkine göre daha organik; çok daha doğal davul ve gitar sesleri mevcut ki bu açıdan indie sound’una daha yakın bir albüm aslında. İlk albüm daha elektronikti. Bu albüm daha saykodelik ve yine ilkine göre vintage sesler daha ağırlıklı.

İkili olarak favori müzisyenlerinizi merak ediyoruz. Kimleri çok ilham verici buluyorsunuz?

İkimiz de Bon Iver hayranıyız. Grubu geçen sene Londra’da izledik ve resmen aklımızı başımızdan aldılar. Kevin Parker’ı da yıllardır hayranlıkla takip ediyoruz, her fırsatta da dile getiriyoruz bunu. Özellikle The Beatles’ın müziğinde duyduğumuz o 60’lar ve 70’ler sound’unu müthiş bir yetenekle modernleştiriyor Kevin Parker. The National’ı da çok seviyoruz. Sahnede inanılmaz iyiler ve özellikle de vokallerle yakaladıkları o karanlık estetiğe hayran olmamak elde değil.

Zorlu PSM Caz Festivali için birkaç ay önce de İstanbul’a gelmiştiniz. Konser sizin için nasıl geçmişti, hatırladığınız detaylar var mı?

İstanbul’daki ilk konserimizdi ve doğrusu bu kadar çok insanın şarkılarımıza eşlik edeceğini beklemiyorduk. Harika bir konserdi. Şimdiye kadarki en iyi konserlerimizden biriydi diyebiliriz ve tekrar çalmak için sabırsızlanıyoruz.

Bu sefer sizi çok daha büyük bir sahnede izleyeceğiz. Son olarak konser hakkında ve buradaki sevenlerinize söylemek istedikleriniz varsa alalım sizden.

Önceki gelişimizde ana sahneyi görme imkanımız olmuştu, gerçekten çok etkileyiciydi. Fazlasıyla iyi tasarlanmış bir sahne ve bizim şu ana dek kapalı alanda vereceğimiz en büyük konser olacak bu. Sosyal medyada tanık olduğumuz kadarıyla Türkiye’de büyük ve sadık bir kitlemiz var, bu bizi inanılmaz mutlu ediyor. İkinci albümümüzden şarkıları canlı olarak ilk defa onlar duyacaklar!

RÖPORTAJ: THE SOFT MOON

Luis Vasquez post-punk projesi The Soft Moon ile tekrardan Salon İKSV sahnesine çıkmaya hazırlanırken biz de kendisiyle geçen üç senenin ardından tekrardan muhabbet etme fırsatı yakaladık. Yeni albüm Criminal’ı konuşurken İstanbul’dan aldığı zurnanın da akıbetinin peşine düştük. Kendisini tekrardan canlı dinlemek için 1 Kasım‘ı iple çekiyoruz.

Merhaba Luis! Nasılsın, hayat nasıl gidiyor?

Merhaba, her şey oldukça yolunda. Berlin’de sakin bir akşam geçiriyorum.

Yaptığın müziğin türü Ought, Protomartyr ve Savages gibi gruplarla birlikte post-punk olarak adlandırılıyor. Hatta bazı kesimlerin müziğin için “post-punk revival revival” dediğine de tanıklık ettik. Bu terim hakkında sen ne düşünüyorsun? Sınıflandırma amacıyla müzik yazarları ve dinleyiciler bu tarz terimleri kullanmayı çok seviyor. Sence böyle bir kullanım bir müzisyen için kısıtlayıcı olabilir mi?

The Soft Moon projesine ilk başladığımda post-punk müziği canlandırmak bir yana dursun, spesifik olarak herhangi bir şey yaratma amacında bile değildim. Aslında ilk albümüm yayımlanana kadar gazeteciler ve dinleyiciler beni post-punk, dark-wave ve goth tarzlarında müzik icra eden diğer gruplarla karşılaştırmıyorlardı bile. Henüz daha yolun başındayken The Cure ve Depeche Mode’un Violator albümü haricinde bu tarz müzikleri de çok nadir dinliyordum. Müziğim sadece içimde hissettiklerimin bir ürünü.

Bir dinleyici olarak Criminal ‘ın şu ana kadar ortaya koyduğun en kişisel iş olduğunu söyleyebilirim. İçinde saklı kalan düşünceleri, hisleri ve çocukluğunu açıkça ortaya serdiğini görüyoruz. Bu albüm aynı zamanda şu ana kadarki albümlerin arasında en net vokallere yer verdiğin uzunçalar. Aynı zamanda bir önceki albümlerine göre daha agresif bir yapısı olduğunu da bizzat belirtmiştin. Bu bağlamda kayıt süreci için terapi niteliğindeydi diyebilir miyiz? Albüm bittiğinde neler hissettin?

Her albümünki farklı bir şekilde olsa da kayıt süreci benim için her zaman bir terapi niteliğinde. Criminal ile yoğun hislerimi içimden atmam gerekiyordu. Sinirliydim, kendimle barışık değildim, kendimle ilgilenmiyordum ve kapkaranlık bir deliğe sıkışmış gibi hissediyordum. Albümün bitişi kendimi daha huzurlu hissetmeme yardımcı oldu. Omzumdan ağır bir yükün kalktığını hissettim. Criminal yapmam gereken bir albümdü ve şimdi, içimdeki kızgınlığı göğsümden atarak hayatıma devam edebileceğimi hissediyorum.

Albümdeki favori şarkım Young’ın her ne kadar genel çerçevede en iyimser sözlere sahip olsa da albümdeki en kötümser kayıt olduğunu düşündüm. Albümün geneli saf bir agresiflik ve depresyon ile dolu ama en çok Young’ın tüylerimi diken diken ettiğini söyleyebilirim. Birazcık bu şarkından ve nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misin? 

Young büyük ihtimalle şu ana kadar yazdığım en iyimser şarkı. Criminal’ın tamamlanma sürecinde en son ortaya çıkan şarkı oydu. Şarkı, gelecekteki hâlimin bir gün şu anki hâlime bakarak kendime ne kadar da zarar verdiğimi fark edeceğini bilmem ve de değişim teması üzerine kurulu. Her ne kadar şarkı iyimser olsa da yine de karanlık bir yapısı var. Bu da aslında tüm bunların o kadar da kolay olmadığını ve kötü tarafımın her zaman ufak dalgalar ile yüzeye çıktığını gösteriyor.

Turnedeyken müzik yapıyor musun yoksa albüm yazma sürecine girdiğinde kendini her şeyden soyutlamayı mı tercih ediyorsun?

Yoldayken çok nadir yazıyorum. Bunu hiç beceremiyorum ve maalesef albümler arasında çok zaman geçmesine neden oluyor. En zorlandığım kısım ise turne hayatı ile yeni şarkılar yazmak için gereken yaratıcılık süreci arasında geçişler yapmak oluyor. Tam bir akıl karmaşası diyebilirim. Yazma sürecine geçeceğim uzun bir zaman dilimine sahip olmayı ve tüm süreç boyunca o kafada kalmayı tercih ederim.

Criminal sadece birkaç ay önce yayımlandı; ancak yine de yakın zamanda yeni projelerin var mı merak ediyoruz. Hatta ileride bir gün bir film özelinde çalıştığını duymayı da çok isterdik!

Şu anda yan projeler ve yeni albüm için çalışmalarıma devam ediyorum. Şu günlerde tamamen müzik yazmaya odaklıyım. Kariyerimdeki bir sonraki adımın bir film olacağını hissediyorum, kesinlikle yakın gelecekte üzerinde çalışacağım bir şey olacak.

Üç sene önce konuştuğumuzda Türkiye’den bir zurna aldığını söylemiştin. Zurnayı hiç deneme şansın oldu mu? 🙂 Aynı zamanda Türkiye’den severek dinlediğin bir sanatçı var mıdır?

Zurnadan bahsetmen biraz ilginç oldu. Dün gece bir taksideydim ve şoförü bir Türk’tü. Türkiye müziği hakkındaki bilgim onu çok şaşırttı ve arabada küçük bir dinleme partisi yaptık. Ona İstanbul’dan bir zurna aldığımı söyledim. Zurna ile tabii ki birazcık vakit geçirdim. Tek problem şu ki çok sesli bir enstrüman. Bu nedenle de etrafta komşular varken beraber çok fazla vakit geçiremiyoruz.

Daha önce iki kere İstanbul’da bulundun ve birçok insan tekrardan seni canlı görmek için sabırsızlanıyor. (Hatta en son konserini hatırlıyorum, dinleyiciler sahneyi işgal etmişlerdi!) Konser hakkında söylemek istediğin ya da hayranlarına iletmek istediğin bir mesajın var mıdır? İstanbul gezin için herhangi bir plan yaptın mı?

Haha, o geceyi hatırlıyorum. Galiba Youtube’da da görüntüleri var hatta. Bu haftaki konserde de enerjinin aynı olacağını umuyorum. İstanbul’da her zaman harika zaman geçiriyorum. Hiçbir planım yok, spontane olmayı seviyorum.

Vakit ayırdığın için teşekkürler, konser için sabırsızlanıyoruz!

RÖPORTAJ: KADHJA BONET

Uzay ve zamanı büken huzurlu mu huzurlu sesi, akıllara Kate Bush’u getiren, hayal dünyası geniş mi geniş ve uçarı sözleri ve 70’lerin saykedelikliğini caz ve soul ile günümüze taşıyan müziğiyle Kadhja Bonet, 23 Ekim Çarşamba akşamı bizi epey heyecanlandıran canlı performansıyla Salon‘da olacak. “Kaçırırsanız çok üzülürsünüz” demek istediğimiz Kadhja ile son albümü Childqueen‘in yanı sıra hep tek başına çalışmayı tercih etmesi ve Billie Holiday‘e benzetilmesi hakkındaki düşünceleri gibi aklımıza takılanlara dair konuştuk. Kendisinin adını yeni duyuyorsanız hemen Spotify’a koşup Childqueen‘i dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyoruz.

Merhaba Kadhja! Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Çok iyiyim, teşekkür ederim!

Son albümün Childqueen’in teması için çocukluğa geri dönüşün yanı sıra yetişkin olmanın getirdiği sorumluluklar diyebiliriz. Bize biraz albümün isminden bahsedebilir misin? Günümüz dünyasında içimizdeki çocuğu keşfetmek gibi bir referans mı mevcut, yoksa çocukluğu daha nostaljik bir şey olarak mı ele alıyorsun?

Hem içimizdeki çocuğu keşfedip kişiliğimizi yeniden kazanmak hem de kendimizi bir bütün olarak hissettiğimiz, bilinmeyen ütopik bir zamana duyulan nostalji olarak açıklayabilirim albümün temasını.

Bununla paralel olarak, nasıl bir çocukluk geçirdiğini merak ettim. Okuduğum kadarıyla annen ve baban müziğe ilgiliymiş ve pek çok enstrümanı çalmayı kendi başına öğrenmişsin. Kendi çocukluğun da albüm için bir ilham kaynağı oldu mu?

Anne ve babam çiçekçiydi ve büyük birer sanat düşkünüydü. Ben keman dersleri almıştım ama diğer enstrümanlarla içli dışlı olmaya ancak yetişkin olunca başladım. Çocukluğumun albümü pek de etkilediğini söyleyemem; egomdan sıyrılıp müziğimi yapmaktı tek amacım.

Childqueen üzerinde kısa sayılmayacak bir süre boyunca düzensiz aralıklarla çalışmışsın. Albüm için yazdığın ilk şarkı neydi? Albümün konseptini önceden kafanda belirlemiş miydin?

Albüme dahil ettiğim şarkılar arasında ilk yazdığım sanırım Wings idi. Konsepti daha belirlememiştim ama Wings’in albümün temasını en iyi yansıtan şarkı olduğunu söyleyebilirim. Albümde değindiğim konular, albümü yazdığım o dönemde yaşadıklarım ve hissettiklerim etrafında doğal olarak şekillendi.

Bu belki biraz kişisel bir soru olacak ama benim Childqueen’de en sevdiğim şarkı Delphine ve canlı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Özellikle sözleri inanılmaz büyüleyici bence. Şarkının hikayesini bir de senden duymak istedim.

Sözlerin aslında çok da muğlak olmadığını düşünüyorum. Terk edilen bir sevgiliyi anlatıyor; partnerinden kopmak istemeyen, ayrılığı kabullenemeyen bir sevgiliyi. Hepimiz hem Delphine hem de Delphine’e yalvaran taraf olmuşuzdur hayatımızda.

Childqueen yayınlandığından beri ilk albümün The Visitor hakkındaki hislerin değişti mi? Röportajlarından birinde albüm çıktıktan sonra The Visitor’dan bir şarkı duyduğunu ve utandığını söylemişsin. O albümden şarkıları canlı söylemek seni rahatsız hissettiriyor mu?

Eski şarkılarımı konserde çalmayı çok sorun etmiyorum ama normal hayatımda onları hiç dinlemiyorum. Bir müddet sonra o şarkıları kendince aşmış oluyorsun, ama canlı söylerken yeni deneyimleri de beraberlerinde getiriyorlar.

İki albümünü de baştan sona kendin yazdın, besteledin ve ikisinin de yapımcılığını tek başına üstlendin. Bir müzisyen olarak tek başına çalışmanın dezavantajları neler? Ortaya çıkan eser, bütünüyle senin çalışmanın ürünü olduğu için daha mı tatmin edici oluyor acaba?

Yalnız çalışmayı çok seviyorum. İş birlikleri yapmayı devamlı deniyorum ama sonuç benim için genelde hüsran oluyor. Doğrusu tuhaf bir insanım, çoğu söz yazarı da benim onlara alışmamı bekleyecek kadar sabırlı değil.

Çoğu insan müziğinin Billie Holiday’e benzediğini söylüyor. Bana sorarsan söz yazarlığın Kate Bush’u andırırken sınırları pek olmayan, modern ama retro sound’un da Janelle Monae’yi akıllara getiriyor. İlham aldığın birkaç ismi sayabilir misin?

Şimdi söyleyeceklerim yüzünden belki de çok tepki çekeceğim ama Billie Holiday hayranı değilim ve Kate Bush’u da çok kısa zaman önce tavsiye üzerine keşfettim. Sevdiğim her şey kadar nefret ettiğim şeyler de bana ilham veriyor; kayıtsız kalıp hor gördüğüm her şey de.

Son olarak, konser hakkında söylemek istediğin bir şeyler varsa alalım senden. İstanbul’a gelmiş miydin daha önce?

İstanbul’a ilk gelişim olacak ve inanılmaz heyecanlıyım! Şehri keşfetmek için sabırsızlanıyorum!

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

RÖPORTAJ: WOLF ALICE

İngiliz grup Wolf Alice geçen sene yayımladıkları ikinci albüm ile hepimizi şaşırtmayı başarmıştı. İlk albümlerinin başarısının ardından birçok müzik tarzını aynı yelpazede buluşturan uzunçalar Visions of a Life ile adeta çığır açtıklarını söyleyebilirim. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa Mercury Prize’a aday gösterilen grup önümüzdeki pazar günü Gezgin Salon kapsamında King Gizzard & the Lizard Wizard ve Amyl and the Sniffers ile beraber sahne alacak. Konsere sayılı günler kala grubun vokali Ellie Rowsell ile telefonda laflama fırsatı bulduk. Her ne kadar sinyalinin yetersizliği ile konuşmamız yarıda kalmış olsa da kendisi ile bire birde konuşmak harikaydı! Ellie ile ikinci albümlerinin çeşitliliğinden, prodüktörlerin öneminden ve tur ritüellerinden konuştuk. Buyurun röportajımıza:

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GIRLS IN AIRPORTS

Garanti Caz Yeşili: Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında 30 Nisan’da Salon‘a konuk olacak Girls in Airports ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Dünyanın bir çok köşesinden ilham dolu bir konser öncesi bu muhabbeti okumadan geçmeyin.

Merhaba, nasılsınız?

Her şey yolunda, teşekkürler!

Yakın bir zamanda canlı kayıtlarınızdan oluşan bir albüm yayınladınız, sizi performanslarınızı kaydedip yayınlamaya teşvik eden neydi? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor, turnede olmayı seviyor musunuz?

Tabii, turne çok yoğun bir tecrübe. Sanki hayatın sadece o bir, bir buçuk saatlik performanstan ibaretmiş gibi hissettiriyor. Geri kalan her şey beklemek ve hazırlık yapmak. Bu yüzden turne sırasında kendini geliştiriyor olmak de çok büyük bir artı. Yeni canlı albümümüz de üç günlü bir turneden en sevdiğimiz kayıtların birleşimi gibi. Neredeyse hepsi son konserden.

2009’dan beri birlikte çalıyoruz ve bu 9 yıl boyunca tarzımız çok değişti. Her konserde yeni bir şey yapmaya çalışıyoruz böylece ifade biçimimizdeki değişimler çok organik bir şekilde gelişiyor. Bunu belgelemek istedik.

Danimarka asıllı bir grupsunuz ama müziğinizde Güney Amerika’dan Afrika’ya, çok farklı coğrafyalardan etkiler görmek mümkün. Sizce müziğiniz nasıl böyle bambaşka kültürleri içeren bir füzyon haline geldi?

Hepimiz Afrika’ya seyahat ettik daha önce, özellikle Batı Afrika’ya. Dünyanın her tarafından geleneksel halk müziklerini dinlemeye ve olabildiğince çok yeniliğe açık olmaya çalışıyoruz. Davulcumuz ve perküsyoncumuz geleneksel müzikten gelen davul tekniklerine çok ilgili, bu daha orijinal bir sound yaratmamızda önemli rol oynadı çok kez.

Dediğin gibi müziğimiz gerçekten bir füzyon. Üzerine çok düşünülmüş bir durum değil bu, sadece sonunda kulağa öyle gelen bir şey çıktı. Kopenhag’da yaşıyoruz, nispeten çok kültürlü bir şehir ama hepimiz Danimarka’nın daha tipik, sarışın, güzel arabası/evi/bahçesi olan ve pop müzik dinleyen insanlarının bulunduğu şehirlerde büyüdük. Belki de müziğimiz şimdi Kopenhag’da bulduklarımız ifade etmek için bulduğumuz bir yoldur. Yine de her şeyden önemlisi, yeni şeylere açık olmak ve sana heyecan veren şeyleri keşfetmeye çalışmakla ilgili bir durum.

Son iki yılda bambaşka yerlerde bulunma fırsatınız oldu, en sevdikleriniz hangileriydi?

Hepimizin çocukları olduğu için genelde gittiğimiz şehirlerde vakit geçiremiyoruz artık. Pekin’de birkaç günü sadece şehirde ve civarında takılarak geçirme fırsatımız olmuştu, gerçekten inanılmazdı. Çin Seddi başta olmak üzere bütün turistik yerlere gittik. Ve gecenin bir vakti bile dumpling yiyebileceğin, bir sürü insanla dolu mekanlar bulmak mümkün oluyordu.

New York’ta da çok güzel vakit geçirdik. Çok daha eski bir anı bu. Turneyi tamamen kendi kendimize planlamıştık o yüzden sadece küçük mekanlarda çalacaktık. Gerçek bir kaostu; kiraladığımız enstrümanları çıkacağımız mekana taşıyabilmek için araba kiralamak zorunda kaldık. Sonra Brooklyn’de kalacağımız daireye tekrar aletleri taşıdık ve güvenilir bir yere benzemediği için aletleri sürekli yanımızda taşımak zorunda kaldık. Yine de Manhattan’a doğru köprüden geçerken her şeye değdiğini hissetmiştik.

Daha önce Istanbul’a geldiniz mi? Ziyaretiniz için planlarınız neler?

Bir süre kalıp şehri gezebileceğiz gibi görünüyor. Olabildiğince çok yer görmek istiyoruz, kesinlikle Asya tarafını da Avrupa tarafını da göreceğiz. Davulcularımız birkaç zil almayı planlıyorlar.

İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Konsere nasıl hazırlanalım?

Konser için sabırsızlanıyoruz! Harika dinleyiciler olduğunuza eminiz. Spotify’da bizi en çok dinleyen şehir Kopenhag, Berlin ve Hamburg’dan sonra İstanbul gibi görünüyor, hiç oraya gelip konser vermemiş olmamıza rağmen. Gelip bunun sebebini görebilecek olduğumuz için gerçekten çok heyecanlıyız.

RÖPORTAJ: LIARS

2000’lerin ilk yarısında New York sahnesinden birçok yeni ismi hayatımıza kattık: Bunlardan biri de Liars idi. Her albümde farklı bir tarzı benimseyen, sıradışı bir grup olarak onları çok sevdik, bağrımıza bastık. Kaçıranlar olabilir. Bu sene taze yayımlanan yeni albüm TFCF ile  Liars artık bir “tek adam” grubu. Angus Andrew grubun ismine sadık kalarak tek başına işleri yoluna koyuyor. 1  Aralık Cuma akşamı bir kez daha Salon IKSV aracılığıyla Angus’u Türkiye’de izleyeceğiz. Öncesinde kendisi ile biraz laflamasak olmazdı.

Selam Angus! Turne ve hayatının geri kalanı nasıl gidiyor?

İyi günler! Her şey yolunda, teşekkürler. Şu an Hollanda’da bir festivalde sahne arkasındayım, sahneye çıkmak üzereyiz. Turnemiz harika gidiyor, dinleyicilerimiz gerçekten inanılmaz! Türkiye’ye gelmek için sabırsızlanıyoruz!

Yeni albümün TFCF için ilk kez bir albümü yalnız kaydettiğini biliyoruz, bu süreç nasıldı senin için? En iyi eleştirmenin yanında olmadan çalışmak korkutucu muydu? Aaron’la tekrar birlikte çalışır mısınız sence?

Geçmişte de yalnız yazmayı tercih ederdim o yüzden benim için büyük bir değişiklik olmadı açıkçası. Aaron’un eksikliğini sadece fikirlerimi değerlendirmesi ve aklında tutması yönünden hissettim. İlk zamanlar çok yorucuydu. Genelde albüm için çok sayıda şarkı yapıyorum ve asıl iş onları geliştirmek ve elemek oluyor. Şarkıların kritiğini yapacak birisi daha olmadan acaba karmaşanın içinde kaybolur muyum diye korkmuştum. Fakat sonrasında bunun daha özgürleştirici olduğuna karar verdim; fikirlerim üzerinde çok fazla kafa patlatmadan, daha içgüdülerimle hareket etmeme imkân sağladı bu durum ve de benim için çok heyecan vericiydi.
Tabii ki Aaron’la tekrar çalışabiliriz, hala çok yakın arkadaşız ama şimdilik ilişkimizin yaratıcılık boyutunu askıya aldık.

Bazen gruplar zor zamanlar geçirir ama yeni bir albümle her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönerler. Bu albümün ne kadar başarılı olduğunu (gerçekten öyle!) göz önünde bulundurursak bu durumu nasıl değerlendirirsin? Tamamen olumsuz bir şey miydi yoksa biraz yalnız kalabildiğin için mutlu musun?

Hayat insanın önüne her türlü sıkıntıyı çıkarabiliyor ve bunları projelerinde değerlendirmek üzere kanalize etmek de bir sanatçının işi aslında. TFCF’i bu süreci yaşamış olmasam yapmam mümkün değildi. Bazen zor zamanlar geçirmek harika bir ilham kaynağı olabiliyor ve bu albüm de bunun gerçek bir örneği.

Bu sekizinci albümün ve her birinin farklı bir tarzı, karakteri var. Turnedeyken eski albümlerden şarkılar çalmak nasıl hissettiriyor, hala onları yazarkenki ruh halinle, müzikal anlamda bulunduğun noktayla iletişim kurabiliyor musun?

Elbette, bence bambaşka albümlerden parçaları setlistte bir araya getirmek enteresan oluyor. Genel olarak evet, albümler birbirinden farklı ama bu daha çok üretim süreçlerinde kullanılan ekipmanlarla ve değişen bakış açılarıyla ilgili. Mesela içerdiği mesajın kökeni aynı olsa da elektronik olarak üretilmiş bir şarkı ve geleneksel enstrümanlarla üretilmiş bir şarkı çok farklı duyulabilir. Bence farklı albümlerden parçaları arka arkaya çalmak bu gerçeği daha gözlemlenebilir yapıyor.

TFCF’nin albüm kapağı gerçekten çok ilginç, Bir gelinlik giyiyorsun (ve bence çok da yakışmış) ama neden gelinlik? Bu fikir nereden geldi?

Bir grubun üyesi olmak, evli olmaya çok benziyor. Grup arkadaşlarınla birlikte yaşıyorsun, çalışıyorsun, yiyip içiyorsun ve uyuyorsun. Gerçekten yoğun bir ilişki. Bu albümle birlikte artık grup arkadaşım yok ve kendimi biraz damatsız bir geline benzetiyorum. Bu işin altından kalkabilmek kendimi çok güçlü hissettirdi ama çok da korkutucuydu. Ama günün sonunda en yaratıcı kararlarım benim için en korkutucu olanlar olmuştur zaten her zaman.

Şarkıların yapısına baktığımızda bu albüm biraz alışılmışın dışında. Bir röportajında önceki albümlerde şarkı yazma konusunda daha geleneksel bir yol izlediğini söylediğini okumuştum. Bu kez biraz daha deneysel yaklaşmışsın gibi, seni böyle bir yola denemeye teşvik eden neydi?

Evet önceki albümlerde daha alışılmış fikirler kullanma eğilimindeydim ve buna uymayanları gözden çıkarırdım. Bu kez fikirlerimi sorgulayacak birisi olmadığı için daha önce denemediğim şeyleri deneyecek fırsatım oldu. Örneğin, yazma sürecindeyken bile bir şarkının çok ani bir şekilde bitmesini istiyorsam bunu yapabiliyordum ve nedenini açıklamama gerek olmuyordu. Bu çok eğlenceliydi ve ben de bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kariyerinin bir noktasında Berlin’de yaşadın, neden Berlin? Bu durum müziğini nasıl etkiledi?

Amerika’da yaşamak beni çok yormuştu, o yüzden New York’tan Berlin’e taşındım. Tam da George Bush ve Saddam Hüseyin’in gündemde olduğu ve Amerika tarihindeki en çirkin dönemlerden biriydi. Berlin bana çekici göründü çünkü orada kimseyi tanımıyordum ve Avrupa’nın tam merkezindeydi. Orada geçirdiğim zaman çok keyifliydi. Benim için oldukça karanlık bir dönemdi ama bunu yaratıcılığa dönüştürmeyi başarabildim ve önemli olan da buydu.

Kariyerinde daha dans odaklı işler de var; MESS mesela. Dinledikçe dans edesimiz geliyor. Peki sende ne tarz müzikler dans etme hissi uyandırıyor?

Hip-hop’a bayılırım, hep çok sevmişimdir ve her zaman da çok seveceğim. 90’lar techno’sunu da çok seviyorum, çünkü bana arkadaşlarımla ilk kez dans etmeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Bence güzel bir davul ritmi olan her şeyle dans edilebilir.

Bir kez daha İstanbul’da çalıyor olacaksın, bizi bekleyen bir sürpriz var mı?

Bence Liars sahnedeyken sürprizlerin olmaması mümkün değil, çünkü müziğimizin kendisi de pek çok hata ve eksiklikten oluşuyor. Çok fazla ayrıntı da vermek istemiyorum, o zaman sürprizin anlamı kalmaz. Ama şunu söyleyebilirim ki her albümden en az bir şarkı duyacaksınız. Gösterişli bir şey giyebilirim bir de! Umarım tutuklanmam!

RÖPORTAJ: WASHED OUT

Ta ilk EP’si Life of Leisure çıktığından beri yakın takibimizde olan ve yolunu gözlediğimiz “chillwave kralı” Washed Out, sonunda İstanbul’da! Ernest Greene, yeni albümü Mister Mellow‘u takiben çıktığı Get Lost turnesi kapsamında 26 ve 27 Kasım‘da Salon İKSV‘de olacak, bizi bambaşka boyutlara ışınlayıp bir süreliğine de olsa dış dünyadan koparacak. Sezonun en merakla beklediğimiz konser(ler)i öncesi kendisiyle konuşma fırsatı yakaladık. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: BATHS

4 yaşında müzik derslerine, 10’lu yaşlarında da kendi müziğini kaydetmeye başlayan Will Wiesenfeld, “genç yetenek” sıfatını sonuna dek hak edenlerden. Kendisi alternatif elektronik pop projesi Baths adı altında çok katmanlı işler yapıyor, elektronik pop’a eklediği tuş ve su sesleriyle kendi özgün tınısını yaratıyor ve yaptığı müzik başka hiçbir şeye benzemiyor. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: AH! KOSMOS

Pek sevdiğimiz Başak Günak namıdiğer Ah! Kosmos ile en son yaklaşık iki yıl önce, ilk albümü Bastards çıkmadan hemen önce konuşmuştuk. Hazır yeni EP’si Together We Collide da çıkmışken arayı kapatalım dedik. Yeni EP, Mabel Matiz ile birlikte yaptığı Mavi isimli şarkı ve klibi, gelecek planları ve gökyüzü hakkında tadından yenmez bir sohbet çıktı ortaya.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: THE RADIO DEPT.

İsveçli grup The Radio Dept. geçtiğimiz yıl yayınladıkları dördüncü uzunçalar Running Out of Love kapsamında 28 Nisan akşamı Salon IKSV sahnesini şenlendirmeye geliyor. Son albümün geçen senenin en iyi işlerinden biri olmasının yanı sıra The Radio Dept. canlı performansını kaçırmak istemeyeceğiniz bir grup.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GOGO PENGUIN

Piano, davul ve bas gitarla harikalar çıkaran insanlar, GoGo Penguin ile Babylon konseri öncesi kısa bir sohbet etme şansı bulduk. Grubun son albümü Man Made Object, gitarsız bir grup olmak ve tabi ki de Manchester üzerine tatlı bir muhabbet ortaya çıktı. Yeni bir albüm üzerine çalışıyor olmaları da bizden size bir sürpriz olsun.

Merhaba! Nasılsınız?

Çok iyiyiz, teşekkürler! An itibariyle SXSW için Austin’e giden bir uçuştayız. Güne biraz erken başladık dolayısıyla yorgunuz ama iyiyiz!

GoGo Penguin’in hikayesi nedir? Yeni takipçileriniz için bir kez daha GoGo Penguin’i nasıl bir araya getirdiğinizi anlatabilir misiniz?

Manchester’da çaldığımız gruplar aracılığıyla uzun yıllardır tanışıyoruz aslında birbirimizle. 4 yıl kadar önce bir araya gelip müzik yapmaya karar verdik ve hemen uyuştuk. Grubun gideceği yön konusunda hepimizin benzer bir fikri var gibi görünüyordu ama bir yandan da hepimizin farklılıkları, kişisel zevkleri ve fikirleri var. Bence GoGo Penguin’in olduğu şey olmasındaki en önemli etmenlerden biri bu.

Geçen yıl üçüncü albümünüz Man Made Object’i yayınladınız. Albüm süreci nasıldı?

Çok çalışma gerektirdi ve oldukça yorucuydu ama sonuçtan memnunuz. v2.0’daki çalışma şeklimizle bazı benzerlikler vardı ama genel olarak kendimizi ve müziğimizi zorlamaya ve yeni fikirler ve yazım yaklaşımları denemeye çalışıyoruz. Biraz uzak bir geçmiş gibi geliyor, o yüzden detayları hatırlamak zor.

GoGo Penguin şu an müziğe yeni bir grup olarak başlasaydı, bir şeyler daha farklı olur muydu?

Biz her zaman müzisyen olarak (hem bireysel anlamda, hem de grup olarak) kendimizi zorlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla şu an yaptığımız gibi, o an yapmak istediğimiz müziği yapardık. Bizi ve müziğimizi şekillendiren çok fazla etmen olduğu için söylemesi zor tabii ki ama şimdiki gruba bakarsak eminim aynı şekilde yaklaşırdık; içgüdülerimizi dinler ve şu an yapmak istediğimiz müziği yapıyor olurduk.

Grup piyano, bas ve davuldan oluşuyor. Bir gitaristiniz yok. Bu grubu nasıl etkiliyor?

Piyano, bas ve davul kombinasyonuyla yapılabilecek o kadar çok kombinasyon var ki henüz başka bir enstrümanı dahil etme ihtiyacı hissetmedik. Bu kombinasyonla yapabileceğimiz daha çok şey var ve sürekli yeni şeyler deniyoruz dolayısıyla eminim başka enstrümanlar dahil etmeye de ihtiyaç duymadan önce keşfedebileceğimiz çok şey var.

Farklı müzik türlerinde etkileniyorsunuz dolayısıyla yakın zamanda GoGo Penguin’in neler dinlediğini duymak isteriz. Müzik dışında da nelerden etkileniyorsunuz?

Alabildiğimiz her yerden ilham alıyoruz. Edebiyat, tasarım, sinema, bilim, teknoloji, tinsel mevzular… Her yerde bir takım fikirler var; gözlerimizi ve kulaklarımızı açık tutmaya çalışıyoruz. Yeni bir fikrin nereden geleceğini asla bilemezsin. Son zamanlarda oldukça fazla müzik dinliyoruz. Tamamını listelemek zor ama birkaç örnek vermek gerekirse Lorn, Ital Tek, Tim Hecker, Jon Hopkins ve Nils Frahm.

Müziğinizi anlatırken Manchester’dan bahsetmeyi asla atlamıyorsunuz. Manchester sizi nasıl etkiliyor?

Hepimiz uzun süredir Manchester’da yaşıyoruz ve çevrenizin üzerinizde önemli bir etkisi olduğuna eminim; günlük modunuz, çevrenizdeki kültür, arkadaşlarınız ve diğer müzisyenler… Tabii ki Manchester’ın harika bir müzik tarihi var ama aynı zamanda bütün türlerin bir araya geldiği, müzisyenlerin tanıştığı, birlikte çalışıp fikirler paylaştığı harika bir de güncel müzik ortamı var. Her türden müzik yapabilme özgürlüğü her birimizin müzisyen olarak gelişiminde önemli bir rol oynadı.

İstanbul’da pek çok dinleyiciniz var ve pek çok konser verdiniz. Spotify’da İstanbul dinleyici sayısı bakımından 5. sırada. Burada bu kadar sıkı bir bağ kurmayı nasıl başardınız?

Dürüst olmak gerekirse emin değilim. İstanbul’da her zaman harika vakit geçirdik ve hep iyi karşılandık. Konserlerdeki ortam hep çok güzel ve burayı bizim için her zaman geri dönmek isteyeceğimiz bir yer kılıyor. Buradaki gazetecilerden inanılmaz bir destek aldık ve görünen o ki dinleyicilerimiz de müziğimizi yayma konusunda oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Geri dönmek için can atıyoruz!

Yakın zamanda GoGo Penguin’den nasıl projeler beklemeliyiz?

Şu an yeni albümümüz üzerinde çalışıyoruz. Daha ilk zamanları ama şimdiye dek ortaya çıkan şeyler bizi heyecanlandırıyor. Bir yandan da Koyaanisqatsi isimli bir film için yaptığımız müziklerin performanslarını gerçekleştiriyoruz. Eminim ileride daha fazla şey olacak ama şimdilik bunlar bizi meşgul tutmaya yetiyor!

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Rica ederiz! Biz teşekkür ederiz, yakında görüşmek üzere!

*Röportaja katkıları için Suat Akbulut’a teşekkür ederiz.

RÖPORTAJ: SEAFRET

İngiltere’nin küçük bir kasabası Bridlington’da tanıştıktan sonra Londra’ya taşınıp şarkı yazmaya başlayan ikili, Seafret‘in yarısı Harry Draper‘a; kliplerinin sırrını, Ocean klibinde oynayan Maisie Williams’ı ve İstanbul konserini sorduğumuz kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Salon İKSV’de gerçekleşecek konserleri öncesinde okumadan geçmeyin.

Öncelikle nasılsınız? Yeni yıl dilekleriniz ne durumda?

İyiyim. Yeni yıla ulaşabildiğimiz kadar insana şarkılarımızı çalabilmek için çıkabildiğimiz kadar tura çıkma amacıyla başladık. Dürüst olursam da tam olarak bu dileği gerçekleştirmek istemem. Hep ulaşabildiğimiz daha fazla insan olsun isterim.

Farklı bir tanışma hikayeniz var. Bizim için tekrar anlatır mısın?

Jack ile bir açık mikrofon gecesinde tanıştık. Jack ilk defa seyirci karşısında çalıyordu ve ben de oraya babamın country grubunda banjo çalmak için gitmiştim. Jack’in şarkı söylemesini duyunca büyülendim ve direkt onun yanına gittim. Kesinlikle beraber takılmamız gerektiğini söyledim. İkimiz de bu şekle dönüşeceğini tahmin etmiyorduk.

Klipleriniz çok etkileyici ve onları tekrar tekrar izlemeyi çok seviyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Sırrınız nedir?

Her zaman aşikar olanı yapmamaya çalışıyoruz. Her ne kadar şarkılarımızın çoğu aşk ve kayıplarla ilgili olsa da normal ilişkiler üzerinden düşünmemeye çalışıyoruz. Kalıpların dışında bir şeyler düşünmeye çalışıyoruz. Bizim için de eğlenceli bir durum.

Ocean’ın klibinde Game Of Thrones’un Arya’sı Maisie Williams’ı gördük. Peki bu nasıl gerçekleşti?

Klibin senaryosu üzerinde yönetmen Johnathon Entwistle ile beraber çalışıyorduk. Ortaya çıkan şeyden mutlu olunca yönetmenimiz bir kaç oyuncuya senaryoyu attı. Maisie Williams’ın kabul edeceğini öngörmüyorduk açıkçası ama kabul etti. 2 hafta sonra Doğu Londra’da bir sette klibi çekiyorduk. Çılgın bir andı.

Geçtiğimiz yıl ilk albümünüz Tell Me It’s Real’ı yayınladınız. Bu süreç sizin açınızdan nasıl geçti?

Üzerinde 2 yıldan fazla bir süre harcadığımız bir kayıt süreci oldu. Şarkıları yazmaktan başlayıp son rötuşlarını yapana kadar hep ağırdan aldık. Şarkılarımızı bütün dünyaya dinletmeden önce bize doğru hissettirmesi için üzerinde çok zaman harcadık. Albüm bitti dediğimiz an bizim için ürkütücü bir andı.

Tura çıktığınız zaman hangi şehri daha çok özlüyorsunuz? Londra mı Bridlington mu?

Benim için Bridlington. Tura çıkmak çok yorucu ve turun sonundan her zaman kırsal bir yere dönmek dinlenmek açısından daha iyi.

İstanbul’daki ilk konseriniz olacak. Peki daha önce İstanbul’da bulundunuz mu? Beklentileriniz ne?

Hayır, İstanbul’a da ilk defa geliyoruz. Şehriniz resimlerden güzel gözüküyor ve kesinlikle keşfetmek için zaman ayıracağız.

Konserinize gelecek insanlara ne tavsiye edersiniz? O gece neler göreceğiz ve duyacağız?

Her çıktığımız konserde eğlenebildiğimiz kadar eğlenmeye çabalıyoruz. Tell Me It’s Real albümünden şarkılar çalacağımız gibi birkaç yeni parça da çalacağız. Bir de konser sonrası gelen herkesle tanışmaya can atıyoruz.

 

RÖPORTAJ: THE DEARS

Bu yıl Times Infinity Volume Two isimli yeni albümlerini yayınlayacak olan 20 yıllık indie rock efsanesi The Dears, yaklaşık 1 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’da. Bu Cumartesi, yani 11 Şubat’ta, Salon İKSV‘de izleyeceğimiz The Dears ile konser öncesi ufak bir röportaj gerçekleştirdik. Sorular bizden, cevaplar ikilinin bir yarısı Natalia Yanchak’tan.

(daha&helliip;)