röportaj

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

RÖPORTAJ: WOLF ALICE

İngiliz grup Wolf Alice geçen sene yayımladıkları ikinci albüm ile hepimizi şaşırtmayı başarmıştı. İlk albümlerinin başarısının ardından birçok müzik tarzını aynı yelpazede buluşturan uzunçalar Visions of a Life ile adeta çığır açtıklarını söyleyebilirim. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa Mercury Prize’a aday gösterilen grup önümüzdeki pazar günü Gezgin Salon kapsamında King Gizzard & the Lizard Wizard ve Amyl and the Sniffers ile beraber sahne alacak. Konsere sayılı günler kala grubun vokali Ellie Rowsell ile telefonda laflama fırsatı bulduk. Her ne kadar sinyalinin yetersizliği ile konuşmamız yarıda kalmış olsa da kendisi ile bire birde konuşmak harikaydı! Ellie ile ikinci albümlerinin çeşitliliğinden, prodüktörlerin öneminden ve tur ritüellerinden konuştuk. Buyurun röportajımıza:

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GIRLS IN AIRPORTS

Garanti Caz Yeşili: Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında 30 Nisan’da Salon‘a konuk olacak Girls in Airports ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Dünyanın bir çok köşesinden ilham dolu bir konser öncesi bu muhabbeti okumadan geçmeyin.

Merhaba, nasılsınız?

Her şey yolunda, teşekkürler!

Yakın bir zamanda canlı kayıtlarınızdan oluşan bir albüm yayınladınız, sizi performanslarınızı kaydedip yayınlamaya teşvik eden neydi? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor, turnede olmayı seviyor musunuz?

Tabii, turne çok yoğun bir tecrübe. Sanki hayatın sadece o bir, bir buçuk saatlik performanstan ibaretmiş gibi hissettiriyor. Geri kalan her şey beklemek ve hazırlık yapmak. Bu yüzden turne sırasında kendini geliştiriyor olmak de çok büyük bir artı. Yeni canlı albümümüz de üç günlü bir turneden en sevdiğimiz kayıtların birleşimi gibi. Neredeyse hepsi son konserden.

2009’dan beri birlikte çalıyoruz ve bu 9 yıl boyunca tarzımız çok değişti. Her konserde yeni bir şey yapmaya çalışıyoruz böylece ifade biçimimizdeki değişimler çok organik bir şekilde gelişiyor. Bunu belgelemek istedik.

Danimarka asıllı bir grupsunuz ama müziğinizde Güney Amerika’dan Afrika’ya, çok farklı coğrafyalardan etkiler görmek mümkün. Sizce müziğiniz nasıl böyle bambaşka kültürleri içeren bir füzyon haline geldi?

Hepimiz Afrika’ya seyahat ettik daha önce, özellikle Batı Afrika’ya. Dünyanın her tarafından geleneksel halk müziklerini dinlemeye ve olabildiğince çok yeniliğe açık olmaya çalışıyoruz. Davulcumuz ve perküsyoncumuz geleneksel müzikten gelen davul tekniklerine çok ilgili, bu daha orijinal bir sound yaratmamızda önemli rol oynadı çok kez.

Dediğin gibi müziğimiz gerçekten bir füzyon. Üzerine çok düşünülmüş bir durum değil bu, sadece sonunda kulağa öyle gelen bir şey çıktı. Kopenhag’da yaşıyoruz, nispeten çok kültürlü bir şehir ama hepimiz Danimarka’nın daha tipik, sarışın, güzel arabası/evi/bahçesi olan ve pop müzik dinleyen insanlarının bulunduğu şehirlerde büyüdük. Belki de müziğimiz şimdi Kopenhag’da bulduklarımız ifade etmek için bulduğumuz bir yoldur. Yine de her şeyden önemlisi, yeni şeylere açık olmak ve sana heyecan veren şeyleri keşfetmeye çalışmakla ilgili bir durum.

Son iki yılda bambaşka yerlerde bulunma fırsatınız oldu, en sevdikleriniz hangileriydi?

Hepimizin çocukları olduğu için genelde gittiğimiz şehirlerde vakit geçiremiyoruz artık. Pekin’de birkaç günü sadece şehirde ve civarında takılarak geçirme fırsatımız olmuştu, gerçekten inanılmazdı. Çin Seddi başta olmak üzere bütün turistik yerlere gittik. Ve gecenin bir vakti bile dumpling yiyebileceğin, bir sürü insanla dolu mekanlar bulmak mümkün oluyordu.

New York’ta da çok güzel vakit geçirdik. Çok daha eski bir anı bu. Turneyi tamamen kendi kendimize planlamıştık o yüzden sadece küçük mekanlarda çalacaktık. Gerçek bir kaostu; kiraladığımız enstrümanları çıkacağımız mekana taşıyabilmek için araba kiralamak zorunda kaldık. Sonra Brooklyn’de kalacağımız daireye tekrar aletleri taşıdık ve güvenilir bir yere benzemediği için aletleri sürekli yanımızda taşımak zorunda kaldık. Yine de Manhattan’a doğru köprüden geçerken her şeye değdiğini hissetmiştik.

Daha önce Istanbul’a geldiniz mi? Ziyaretiniz için planlarınız neler?

Bir süre kalıp şehri gezebileceğiz gibi görünüyor. Olabildiğince çok yer görmek istiyoruz, kesinlikle Asya tarafını da Avrupa tarafını da göreceğiz. Davulcularımız birkaç zil almayı planlıyorlar.

İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Konsere nasıl hazırlanalım?

Konser için sabırsızlanıyoruz! Harika dinleyiciler olduğunuza eminiz. Spotify’da bizi en çok dinleyen şehir Kopenhag, Berlin ve Hamburg’dan sonra İstanbul gibi görünüyor, hiç oraya gelip konser vermemiş olmamıza rağmen. Gelip bunun sebebini görebilecek olduğumuz için gerçekten çok heyecanlıyız.

RÖPORTAJ: LIARS

2000’lerin ilk yarısında New York sahnesinden birçok yeni ismi hayatımıza kattık: Bunlardan biri de Liars idi. Her albümde farklı bir tarzı benimseyen, sıradışı bir grup olarak onları çok sevdik, bağrımıza bastık. Kaçıranlar olabilir. Bu sene taze yayımlanan yeni albüm TFCF ile  Liars artık bir “tek adam” grubu. Angus Andrew grubun ismine sadık kalarak tek başına işleri yoluna koyuyor. 1  Aralık Cuma akşamı bir kez daha Salon IKSV aracılığıyla Angus’u Türkiye’de izleyeceğiz. Öncesinde kendisi ile biraz laflamasak olmazdı.

Selam Angus! Turne ve hayatının geri kalanı nasıl gidiyor?

İyi günler! Her şey yolunda, teşekkürler. Şu an Hollanda’da bir festivalde sahne arkasındayım, sahneye çıkmak üzereyiz. Turnemiz harika gidiyor, dinleyicilerimiz gerçekten inanılmaz! Türkiye’ye gelmek için sabırsızlanıyoruz!

Yeni albümün TFCF için ilk kez bir albümü yalnız kaydettiğini biliyoruz, bu süreç nasıldı senin için? En iyi eleştirmenin yanında olmadan çalışmak korkutucu muydu? Aaron’la tekrar birlikte çalışır mısınız sence?

Geçmişte de yalnız yazmayı tercih ederdim o yüzden benim için büyük bir değişiklik olmadı açıkçası. Aaron’un eksikliğini sadece fikirlerimi değerlendirmesi ve aklında tutması yönünden hissettim. İlk zamanlar çok yorucuydu. Genelde albüm için çok sayıda şarkı yapıyorum ve asıl iş onları geliştirmek ve elemek oluyor. Şarkıların kritiğini yapacak birisi daha olmadan acaba karmaşanın içinde kaybolur muyum diye korkmuştum. Fakat sonrasında bunun daha özgürleştirici olduğuna karar verdim; fikirlerim üzerinde çok fazla kafa patlatmadan, daha içgüdülerimle hareket etmeme imkân sağladı bu durum ve de benim için çok heyecan vericiydi.
Tabii ki Aaron’la tekrar çalışabiliriz, hala çok yakın arkadaşız ama şimdilik ilişkimizin yaratıcılık boyutunu askıya aldık.

Bazen gruplar zor zamanlar geçirir ama yeni bir albümle her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönerler. Bu albümün ne kadar başarılı olduğunu (gerçekten öyle!) göz önünde bulundurursak bu durumu nasıl değerlendirirsin? Tamamen olumsuz bir şey miydi yoksa biraz yalnız kalabildiğin için mutlu musun?

Hayat insanın önüne her türlü sıkıntıyı çıkarabiliyor ve bunları projelerinde değerlendirmek üzere kanalize etmek de bir sanatçının işi aslında. TFCF’i bu süreci yaşamış olmasam yapmam mümkün değildi. Bazen zor zamanlar geçirmek harika bir ilham kaynağı olabiliyor ve bu albüm de bunun gerçek bir örneği.

Bu sekizinci albümün ve her birinin farklı bir tarzı, karakteri var. Turnedeyken eski albümlerden şarkılar çalmak nasıl hissettiriyor, hala onları yazarkenki ruh halinle, müzikal anlamda bulunduğun noktayla iletişim kurabiliyor musun?

Elbette, bence bambaşka albümlerden parçaları setlistte bir araya getirmek enteresan oluyor. Genel olarak evet, albümler birbirinden farklı ama bu daha çok üretim süreçlerinde kullanılan ekipmanlarla ve değişen bakış açılarıyla ilgili. Mesela içerdiği mesajın kökeni aynı olsa da elektronik olarak üretilmiş bir şarkı ve geleneksel enstrümanlarla üretilmiş bir şarkı çok farklı duyulabilir. Bence farklı albümlerden parçaları arka arkaya çalmak bu gerçeği daha gözlemlenebilir yapıyor.

TFCF’nin albüm kapağı gerçekten çok ilginç, Bir gelinlik giyiyorsun (ve bence çok da yakışmış) ama neden gelinlik? Bu fikir nereden geldi?

Bir grubun üyesi olmak, evli olmaya çok benziyor. Grup arkadaşlarınla birlikte yaşıyorsun, çalışıyorsun, yiyip içiyorsun ve uyuyorsun. Gerçekten yoğun bir ilişki. Bu albümle birlikte artık grup arkadaşım yok ve kendimi biraz damatsız bir geline benzetiyorum. Bu işin altından kalkabilmek kendimi çok güçlü hissettirdi ama çok da korkutucuydu. Ama günün sonunda en yaratıcı kararlarım benim için en korkutucu olanlar olmuştur zaten her zaman.

Şarkıların yapısına baktığımızda bu albüm biraz alışılmışın dışında. Bir röportajında önceki albümlerde şarkı yazma konusunda daha geleneksel bir yol izlediğini söylediğini okumuştum. Bu kez biraz daha deneysel yaklaşmışsın gibi, seni böyle bir yola denemeye teşvik eden neydi?

Evet önceki albümlerde daha alışılmış fikirler kullanma eğilimindeydim ve buna uymayanları gözden çıkarırdım. Bu kez fikirlerimi sorgulayacak birisi olmadığı için daha önce denemediğim şeyleri deneyecek fırsatım oldu. Örneğin, yazma sürecindeyken bile bir şarkının çok ani bir şekilde bitmesini istiyorsam bunu yapabiliyordum ve nedenini açıklamama gerek olmuyordu. Bu çok eğlenceliydi ve ben de bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kariyerinin bir noktasında Berlin’de yaşadın, neden Berlin? Bu durum müziğini nasıl etkiledi?

Amerika’da yaşamak beni çok yormuştu, o yüzden New York’tan Berlin’e taşındım. Tam da George Bush ve Saddam Hüseyin’in gündemde olduğu ve Amerika tarihindeki en çirkin dönemlerden biriydi. Berlin bana çekici göründü çünkü orada kimseyi tanımıyordum ve Avrupa’nın tam merkezindeydi. Orada geçirdiğim zaman çok keyifliydi. Benim için oldukça karanlık bir dönemdi ama bunu yaratıcılığa dönüştürmeyi başarabildim ve önemli olan da buydu.

Kariyerinde daha dans odaklı işler de var; MESS mesela. Dinledikçe dans edesimiz geliyor. Peki sende ne tarz müzikler dans etme hissi uyandırıyor?

Hip-hop’a bayılırım, hep çok sevmişimdir ve her zaman da çok seveceğim. 90’lar techno’sunu da çok seviyorum, çünkü bana arkadaşlarımla ilk kez dans etmeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Bence güzel bir davul ritmi olan her şeyle dans edilebilir.

Bir kez daha İstanbul’da çalıyor olacaksın, bizi bekleyen bir sürpriz var mı?

Bence Liars sahnedeyken sürprizlerin olmaması mümkün değil, çünkü müziğimizin kendisi de pek çok hata ve eksiklikten oluşuyor. Çok fazla ayrıntı da vermek istemiyorum, o zaman sürprizin anlamı kalmaz. Ama şunu söyleyebilirim ki her albümden en az bir şarkı duyacaksınız. Gösterişli bir şey giyebilirim bir de! Umarım tutuklanmam!

RÖPORTAJ: WASHED OUT

Ta ilk EP’si Life of Leisure çıktığından beri yakın takibimizde olan ve yolunu gözlediğimiz “chillwave kralı” Washed Out, sonunda İstanbul’da! Ernest Greene, yeni albümü Mister Mellow‘u takiben çıktığı Get Lost turnesi kapsamında 26 ve 27 Kasım‘da Salon İKSV‘de olacak, bizi bambaşka boyutlara ışınlayıp bir süreliğine de olsa dış dünyadan koparacak. Sezonun en merakla beklediğimiz konser(ler)i öncesi kendisiyle konuşma fırsatı yakaladık. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: BATHS

4 yaşında müzik derslerine, 10’lu yaşlarında da kendi müziğini kaydetmeye başlayan Will Wiesenfeld, “genç yetenek” sıfatını sonuna dek hak edenlerden. Kendisi alternatif elektronik pop projesi Baths adı altında çok katmanlı işler yapıyor, elektronik pop’a eklediği tuş ve su sesleriyle kendi özgün tınısını yaratıyor ve yaptığı müzik başka hiçbir şeye benzemiyor. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: AH! KOSMOS

Pek sevdiğimiz Başak Günak namıdiğer Ah! Kosmos ile en son yaklaşık iki yıl önce, ilk albümü Bastards çıkmadan hemen önce konuşmuştuk. Hazır yeni EP’si Together We Collide da çıkmışken arayı kapatalım dedik. Yeni EP, Mabel Matiz ile birlikte yaptığı Mavi isimli şarkı ve klibi, gelecek planları ve gökyüzü hakkında tadından yenmez bir sohbet çıktı ortaya.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: THE RADIO DEPT.

İsveçli grup The Radio Dept. geçtiğimiz yıl yayınladıkları dördüncü uzunçalar Running Out of Love kapsamında 28 Nisan akşamı Salon IKSV sahnesini şenlendirmeye geliyor. Son albümün geçen senenin en iyi işlerinden biri olmasının yanı sıra The Radio Dept. canlı performansını kaçırmak istemeyeceğiniz bir grup.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GOGO PENGUIN

Piano, davul ve bas gitarla harikalar çıkaran insanlar, GoGo Penguin ile Babylon konseri öncesi kısa bir sohbet etme şansı bulduk. Grubun son albümü Man Made Object, gitarsız bir grup olmak ve tabi ki de Manchester üzerine tatlı bir muhabbet ortaya çıktı. Yeni bir albüm üzerine çalışıyor olmaları da bizden size bir sürpriz olsun.

Merhaba! Nasılsınız?

Çok iyiyiz, teşekkürler! An itibariyle SXSW için Austin’e giden bir uçuştayız. Güne biraz erken başladık dolayısıyla yorgunuz ama iyiyiz!

GoGo Penguin’in hikayesi nedir? Yeni takipçileriniz için bir kez daha GoGo Penguin’i nasıl bir araya getirdiğinizi anlatabilir misiniz?

Manchester’da çaldığımız gruplar aracılığıyla uzun yıllardır tanışıyoruz aslında birbirimizle. 4 yıl kadar önce bir araya gelip müzik yapmaya karar verdik ve hemen uyuştuk. Grubun gideceği yön konusunda hepimizin benzer bir fikri var gibi görünüyordu ama bir yandan da hepimizin farklılıkları, kişisel zevkleri ve fikirleri var. Bence GoGo Penguin’in olduğu şey olmasındaki en önemli etmenlerden biri bu.

Geçen yıl üçüncü albümünüz Man Made Object’i yayınladınız. Albüm süreci nasıldı?

Çok çalışma gerektirdi ve oldukça yorucuydu ama sonuçtan memnunuz. v2.0’daki çalışma şeklimizle bazı benzerlikler vardı ama genel olarak kendimizi ve müziğimizi zorlamaya ve yeni fikirler ve yazım yaklaşımları denemeye çalışıyoruz. Biraz uzak bir geçmiş gibi geliyor, o yüzden detayları hatırlamak zor.

GoGo Penguin şu an müziğe yeni bir grup olarak başlasaydı, bir şeyler daha farklı olur muydu?

Biz her zaman müzisyen olarak (hem bireysel anlamda, hem de grup olarak) kendimizi zorlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla şu an yaptığımız gibi, o an yapmak istediğimiz müziği yapardık. Bizi ve müziğimizi şekillendiren çok fazla etmen olduğu için söylemesi zor tabii ki ama şimdiki gruba bakarsak eminim aynı şekilde yaklaşırdık; içgüdülerimizi dinler ve şu an yapmak istediğimiz müziği yapıyor olurduk.

Grup piyano, bas ve davuldan oluşuyor. Bir gitaristiniz yok. Bu grubu nasıl etkiliyor?

Piyano, bas ve davul kombinasyonuyla yapılabilecek o kadar çok kombinasyon var ki henüz başka bir enstrümanı dahil etme ihtiyacı hissetmedik. Bu kombinasyonla yapabileceğimiz daha çok şey var ve sürekli yeni şeyler deniyoruz dolayısıyla eminim başka enstrümanlar dahil etmeye de ihtiyaç duymadan önce keşfedebileceğimiz çok şey var.

Farklı müzik türlerinde etkileniyorsunuz dolayısıyla yakın zamanda GoGo Penguin’in neler dinlediğini duymak isteriz. Müzik dışında da nelerden etkileniyorsunuz?

Alabildiğimiz her yerden ilham alıyoruz. Edebiyat, tasarım, sinema, bilim, teknoloji, tinsel mevzular… Her yerde bir takım fikirler var; gözlerimizi ve kulaklarımızı açık tutmaya çalışıyoruz. Yeni bir fikrin nereden geleceğini asla bilemezsin. Son zamanlarda oldukça fazla müzik dinliyoruz. Tamamını listelemek zor ama birkaç örnek vermek gerekirse Lorn, Ital Tek, Tim Hecker, Jon Hopkins ve Nils Frahm.

Müziğinizi anlatırken Manchester’dan bahsetmeyi asla atlamıyorsunuz. Manchester sizi nasıl etkiliyor?

Hepimiz uzun süredir Manchester’da yaşıyoruz ve çevrenizin üzerinizde önemli bir etkisi olduğuna eminim; günlük modunuz, çevrenizdeki kültür, arkadaşlarınız ve diğer müzisyenler… Tabii ki Manchester’ın harika bir müzik tarihi var ama aynı zamanda bütün türlerin bir araya geldiği, müzisyenlerin tanıştığı, birlikte çalışıp fikirler paylaştığı harika bir de güncel müzik ortamı var. Her türden müzik yapabilme özgürlüğü her birimizin müzisyen olarak gelişiminde önemli bir rol oynadı.

İstanbul’da pek çok dinleyiciniz var ve pek çok konser verdiniz. Spotify’da İstanbul dinleyici sayısı bakımından 5. sırada. Burada bu kadar sıkı bir bağ kurmayı nasıl başardınız?

Dürüst olmak gerekirse emin değilim. İstanbul’da her zaman harika vakit geçirdik ve hep iyi karşılandık. Konserlerdeki ortam hep çok güzel ve burayı bizim için her zaman geri dönmek isteyeceğimiz bir yer kılıyor. Buradaki gazetecilerden inanılmaz bir destek aldık ve görünen o ki dinleyicilerimiz de müziğimizi yayma konusunda oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Geri dönmek için can atıyoruz!

Yakın zamanda GoGo Penguin’den nasıl projeler beklemeliyiz?

Şu an yeni albümümüz üzerinde çalışıyoruz. Daha ilk zamanları ama şimdiye dek ortaya çıkan şeyler bizi heyecanlandırıyor. Bir yandan da Koyaanisqatsi isimli bir film için yaptığımız müziklerin performanslarını gerçekleştiriyoruz. Eminim ileride daha fazla şey olacak ama şimdilik bunlar bizi meşgul tutmaya yetiyor!

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Rica ederiz! Biz teşekkür ederiz, yakında görüşmek üzere!

*Röportaja katkıları için Suat Akbulut’a teşekkür ederiz.

RÖPORTAJ: SEAFRET

İngiltere’nin küçük bir kasabası Bridlington’da tanıştıktan sonra Londra’ya taşınıp şarkı yazmaya başlayan ikili, Seafret‘in yarısı Harry Draper‘a; kliplerinin sırrını, Ocean klibinde oynayan Maisie Williams’ı ve İstanbul konserini sorduğumuz kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Salon İKSV’de gerçekleşecek konserleri öncesinde okumadan geçmeyin.

Öncelikle nasılsınız? Yeni yıl dilekleriniz ne durumda?

İyiyim. Yeni yıla ulaşabildiğimiz kadar insana şarkılarımızı çalabilmek için çıkabildiğimiz kadar tura çıkma amacıyla başladık. Dürüst olursam da tam olarak bu dileği gerçekleştirmek istemem. Hep ulaşabildiğimiz daha fazla insan olsun isterim.

Farklı bir tanışma hikayeniz var. Bizim için tekrar anlatır mısın?

Jack ile bir açık mikrofon gecesinde tanıştık. Jack ilk defa seyirci karşısında çalıyordu ve ben de oraya babamın country grubunda banjo çalmak için gitmiştim. Jack’in şarkı söylemesini duyunca büyülendim ve direkt onun yanına gittim. Kesinlikle beraber takılmamız gerektiğini söyledim. İkimiz de bu şekle dönüşeceğini tahmin etmiyorduk.

Klipleriniz çok etkileyici ve onları tekrar tekrar izlemeyi çok seviyoruz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Sırrınız nedir?

Her zaman aşikar olanı yapmamaya çalışıyoruz. Her ne kadar şarkılarımızın çoğu aşk ve kayıplarla ilgili olsa da normal ilişkiler üzerinden düşünmemeye çalışıyoruz. Kalıpların dışında bir şeyler düşünmeye çalışıyoruz. Bizim için de eğlenceli bir durum.

Ocean’ın klibinde Game Of Thrones’un Arya’sı Maisie Williams’ı gördük. Peki bu nasıl gerçekleşti?

Klibin senaryosu üzerinde yönetmen Johnathon Entwistle ile beraber çalışıyorduk. Ortaya çıkan şeyden mutlu olunca yönetmenimiz bir kaç oyuncuya senaryoyu attı. Maisie Williams’ın kabul edeceğini öngörmüyorduk açıkçası ama kabul etti. 2 hafta sonra Doğu Londra’da bir sette klibi çekiyorduk. Çılgın bir andı.

Geçtiğimiz yıl ilk albümünüz Tell Me It’s Real’ı yayınladınız. Bu süreç sizin açınızdan nasıl geçti?

Üzerinde 2 yıldan fazla bir süre harcadığımız bir kayıt süreci oldu. Şarkıları yazmaktan başlayıp son rötuşlarını yapana kadar hep ağırdan aldık. Şarkılarımızı bütün dünyaya dinletmeden önce bize doğru hissettirmesi için üzerinde çok zaman harcadık. Albüm bitti dediğimiz an bizim için ürkütücü bir andı.

Tura çıktığınız zaman hangi şehri daha çok özlüyorsunuz? Londra mı Bridlington mu?

Benim için Bridlington. Tura çıkmak çok yorucu ve turun sonundan her zaman kırsal bir yere dönmek dinlenmek açısından daha iyi.

İstanbul’daki ilk konseriniz olacak. Peki daha önce İstanbul’da bulundunuz mu? Beklentileriniz ne?

Hayır, İstanbul’a da ilk defa geliyoruz. Şehriniz resimlerden güzel gözüküyor ve kesinlikle keşfetmek için zaman ayıracağız.

Konserinize gelecek insanlara ne tavsiye edersiniz? O gece neler göreceğiz ve duyacağız?

Her çıktığımız konserde eğlenebildiğimiz kadar eğlenmeye çabalıyoruz. Tell Me It’s Real albümünden şarkılar çalacağımız gibi birkaç yeni parça da çalacağız. Bir de konser sonrası gelen herkesle tanışmaya can atıyoruz.

 

RÖPORTAJ: THE DEARS

Bu yıl Times Infinity Volume Two isimli yeni albümlerini yayınlayacak olan 20 yıllık indie rock efsanesi The Dears, yaklaşık 1 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’da. Bu Cumartesi, yani 11 Şubat’ta, Salon İKSV‘de izleyeceğimiz The Dears ile konser öncesi ufak bir röportaj gerçekleştirdik. Sorular bizden, cevaplar ikilinin bir yarısı Natalia Yanchak’tan.

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: ANNA RF

Roy Smila ve Ofir J. Rock‘un ana iskeletini oluşturduğu grup, Anna RF, bu toprakların olduğu değil de olması gerektiği şeklinin tezahürü. Hazır konser için İstanbul’a gelecekler, biz de önden bu güzel insanlarla şöyle bir muhabbet ettik.

Öncelikle nasılsınız? Son zamanlarda nelerle meşgulsünüz?

Çok iyiyiz. Çok meşgul olduğumuz bir zaman geçirdik. Avrupa turnemizden daha yeni döndük. Bu turne kapsamında Polonya, Almanya, İskoçya ve İsviçre’de konserler verdik. Salon İKSV’ye gelmen önce burada, İsrail’de bir buçuk ay içinde 12 konser vermiş olacağız. Ve sonrasında İstanbul’daki ilk konserimiz gerçekleşecek.

Şarkılarınızda farklı müzik türlerini farklı enstrümanlarla birleştirmede çok usta gibi gözüküyorsunuz. Örnek verirsek, kemençe ile dubstep türünde bir şarkı ürettiniz. Bu karışımları yaparken size birlikte olabileceklerini düşündüren şeyler neler? Özel bir sırrınız var mı?

Bu zaten bizi biz yapan şey. Anna RF çatısı altında olan müzisyenler çok farklı insanlar ve çok farklı müzikal geri planlara sahipler. Biz birlikte müzik yapmayı ve bu yaptığımız işleri de karıştırmayı çok seviyoruz. Bu gruptaki herkes bu yaratım sürecine kendi rengini katıyor.

Son dönemde batılı müzisyenler yeni fikirler ve yeni ilhamlar için doğu müziğini mercek altına aldılar. Bu işi doğal bir süreçte gerçekleştiren sizlerin gözünden bu eğilim sizce iyi mi? İşe yarıyor mu?

Tabi ki de. Genel olarak dünya güzel müzikler ve güzel sanatlar ile dolu. Aslında zihnini açabilirsen, ilhamı ve fikri her yerde bulabilirsin.

Gezdiğiniz ülkelerde yaptığınız işlerde oraların kültürlerine çok güzel bir şekilde adapte olduğunuzu görebiliyoruz ama stil olarak biraz farklısınız. Kendinize has bir stiliniz var. Bu size hiç zor zamanlar yaşattı mı?

Görünüşümüzle ilgili hiç sıkıntı yaşamadık. Sonuçta biz neysek oyuz ve bizi bu şekilde kabul eden insanlarla çok güzel vakitler geçiriyoruz.

Grubunuz ismi hem “ben biliyorum” hem de “ben bilmiyorum” anlamına gelen İbranice bir söylemden geliyor. Sormak zorundayız. Bildiğiniz şey ne? Bilmediğiniz şey ne? Bir cevap peşinde misiniz?

Biliyorum ve Bilmiyorum’u beraber söylemek, grubun konseptine çok güzel bir şekilde uyan bir söylemdi, Anna RF. Müziğimizdeki antik enstrümanlarla pozitif ve umut verici şeyler üretiyor olmamız gibi. Müzik yaparken bizi mutlu eden duygularla dramatik ve güzel şeyler ortaya çıkarmak gibi. Gerçekten biz de bazen ne yaptığımızı bilmiyoruz ama bu yolun bizim için en doğrusu olduğuna da güvenimiz tam.

Tekrardan youmladığınız “Weeping Eyes” Türkiye’de dini referanslar içeren bir şarkıda kullanıldı. Hiç o şarkıyı dinlediniz mi? Bu yorumu ortaya çıkaran ilhamınız neydi?

Bu şarkıyı ilk defa şarkıda de bize klarnetiyle eşlik eden Amir Bar-David’ten duyduk. Bize bu şarkıyı dinlettiği an, şarkıya aşık olduk. O an, orjinali Mikis Theodorakis’e ait olan bu parçanın kendi versiyonumuzu yapmaya karar verdik. Video için de Himalayalar’ın çok güzel ve güçlü bir mekan seçimi olacağını hissettik. Şarkılarımızda ve videolarımızda yerel geleneklerden ve etrafımızda olan doğadan etkileniyoruz. Buna başka örnek ise büyük üstad Aşık Veysel’in Uzun İnce Bir Yoldayım’ına yaptığımız Days and Nights yorumu. Kapadokya’nın o güzel dokusunda bir de video çektik.

Daha önce bir çok kez Türkiye’de bulundunuz ama ilk kez bir konser için burada olacaksınız. Sizden ne bekliyor olalım?

Evet, bir çok kez Türkiye’de ve İstanbul’da bulunduk. Burayı çok seviyoruz. Bizim için de ilk olacak bu konser. 22 Ekim’de ne olacağını beraber göreceğiz.

Son olarak, maymun arkadaşınızı soralım. O nasıl? 🙂

Maymun her zaman mutlu. Ne olursa olsun, maymun arkadaşımız hep mutlu. 🙂

RÖPORTAJ: LUCY ROSE

Bu akşam Lucy Rose‘u ilk kez İstanbul’da Babylon‘da canlı canlı izleyeceğiz. Hazır kendisini bu kadar yakın bulmuşken eski albümleri, çay sevgisi ve yeni albümü hakkında lafladık. Çok da güzel bir sohbet çıktı ortaya. Buyrun;

Merhaba Lucy. Nasılsın?

İyiyim teşekkür ederim. İstanbul’da olduğum için çok heyecanlıyım.

İlk albümünü kendi çabalarınla kaydettin, ikincisinde ise Sony/Columbia ile anlaşman vardı. İki albümünün üretim süreci açısından karşılaştırmasını yapabilir misin?

İki albümünde süreci çok güzel geçti ama gerçekten de çok farklıydı. İlk albüm için sadece kendimi mutlu eden bir kayıt için uğraşıyordum fakat Sony ile imzaladıktan sonra kayıt şirketimi ve dinleyicileri mutlu etmem gerektiğini düşünerek üzerimde ufak da olsa bir baskı hissettim. Yine de birilerinin stüdyoya girmen için sana yatırım yapması bir onur oldu benim için.

Geçtiğimiz yıl yayınladığın ikinci albümde daha çok pop duyuyoruz. Sana da pek yakışmış aslında. Peki bunun nedeni Sony anlaşman mı ya da sebepleri neler?

Eminim ki bu doğal olarak gelişti. Albümü yazarken çok aşıktım ve evlendim. Sanırım bu duygular albüme sızdı. Açıkçası sonrasında Sony de bu daha mutlu tınlayan albümü çok beğendi.

Müziğin için her yerde bir deneysel lafı dolaşıyor. Sen kendini mi böyle tanımlıyorsun? Ya da insanlar senin hangi deneyimlerinden sana böyle bir sıfat atfetti?

Hiç haberim yoktu öyle bir sıfattan ama çok beğendim. Müziğimin beni çok iyi yansıttığını hissediyorum. Hatta bazen keşke bu kadar yansıtmasa diyorum. İnsanların müziğimin hakkında ne düşündüklerinden haberim yok. Müziğim hakkındaki her yorum bunun için beni hep şaşırtıyor çünkü bir şekilde insanların benim hakkımda ne düşündüklerini de yansıtıyor.

Şarkıların çok farklı mecralarda kullanıldı mesela bir şarkın anime açılış şarkısı olarak kullanıldı. Bu konuya bakış açın ne?

Bence dizilerin/filmlerin bu şekilde şarkıcılara destek vermesi çok güzel bir şey. Müziğin insanlara ulaşmasında büyük bir katkıları var. Hem bu sayede dizinin/filmin beğenilme şansı da oluyor. Bir şarkımın Girls‘de kullanıldığını hatırlıyorum. Çok mutlu olmuştum.

“Yeni dinleyiciler kazanma konusunda bu kadar endişeli olmamalıyım, var olan dinleyicilerimi ziyaret etmeliyim.” sözü bir şarkıcının söyleyebileceği en alçak gönüllü sözlerden biri. Fanlarının sayısı arttıkça her yeri gezmeye hazır mısın peki? Ya da fazla gezmekten dolayı pişman olacak mısın? 🙂

Eğer dinleyicilerim olmasa ben müzik yapmak için imkanım olmayacağı için imkanım oldukça onların yanına gitmekten ve onlara teşekkür etmekten büyük mutluluk duyuyorum. Onların yanına gidip nasıl bir bağ yakaladığımızı görmek çok güzel. Bunu görmek için de dünyanın her köşesine gitme fikrini de çok seviyorum. Şimdilik çaldığım yerdeki dinleyicilerimin mutlu olmasını görüyorum. Pişman olmak yok.

İstanbul’a ilk kez geldin. İstanbul ile ilk tanışman nasıl geçti?

İlk kez buradayım ve burası sihirli bir yer gibi. Dün çatıdan gün batışını izliyordum ve bu tarz tecrübeleri edindiğim için de kendimi çok şanslı hissediyorum. Burayı daha fazla keşfedebilmek için kesinlikle geri döneceğim.

Bir çay sever olarak buranın çayını denedin mi peki? 🙂

Evet dün sabah kahvaltıyla beraber denedim. Çok lezzetli ve insanın elini iyi ısıtıyor. 🙂

Geçtiğimiz günlerde yeni albümün müjdesini verdin. Yine daha farklı bir Lucy Rose mu göreceğiz? Beklentilerimiz ne olmalı?

Yeni albüm Ocak’ta çıkacak ve ilk iki albümümden bazı şarkıların akustik versiyonları olacak. Şarkıların yeni hali daha gerçek ve daha ham olacak. Beni akustik hallerimle seven dinleyicileri çok mutlu edecek.

Son olarak bugün konser alanında olacak insanlar sahnede ne görecek? Onlara demek istediklerin neler?

Öncelikle beni buraya getirttikleri için kendilerine çok teşekkür ediyorum. Bu akşam sahnede çok içten bir Lucy Rose olacak ve sanırım istedikleri bütün şarkıları çalmış olacağım.

THE “ROBONİMA” SHOW

2015 itibariyle adını sıkça duymaya başladığımız ve her işiyle merak ettiğimiz Robonima aynı zamanda kafamızda bir sürü soru işareti de bırakmıştı. Dolayısıyla kolektifin baş adamı Önder Kılınç aka Gramafonia’yı soru yağmuruna tuttum. Robonima’nın nasıl bir araya geldiğinden underground müziğe, yani her şeye dair uzun uzun sohbet ettik. Yani Robonima nedir anladık, huzurlarınıza sunuyorum.

Buse: Merhaba Önder. Seni tanımakla başlayalım.

Önder: 90’lıyım. Adana’da doğdum. Müziğe hip-hop ile başladım. Baştan beri alternatif olanı çok irdeliyordum. Adana’da başladım müziğe ve oradayken İstanbul’da da halihazırda devam eden bir müzik geçmişim vardı. Safra Yeraltı isimli bir topluluğumuz vardı,Tush, Savai (o zamanlar Savaş), İhtiram, Radansa,Parola Nevakar, Negatif’in olduğu… 80’ler 90’lar straight hiphop kovaladığımız, Myspace üzerinden birbirimizi yakaladığımız bir oluşumdu. Alternatif olana, arka planda olana hep eğilimliydim o yüzden o zamandan belliydi bazı şeyler. Hiphop eskiden çok cazipti benim için çünkü tam anlamıyla alt kültürdü, ortada değildi. Ciddiyeti olan, underground çıkışlı işlere her zaman çok ilgim oldu. Öncesinde ailem sebebiyle de Türk Halk Müziği dinliyordum, onunla büyüdüm. 6-7 yaşında aile toplantılarında türkü söylerdim bizde gelenektir (gülüyor)  Hala da çok severim hatta Ahmet Aslan’ın yeni albümünü çok beğendim, tavsiye ederim biraz işin ruhani boyutunu bu faktörde oluşturdu diyebilirim daha oturaklı ve yerli yerinde bir bilinç akışı sağladı bana ailemin kattığı o halk müziği sevdası.

Onun dışında 2008 Adana Freestyle birinciliğim var mesela. O zamanlar east coast straight hiphop ya da oldschool diye tabir ettiğimiz soundlardan ziyade çok fazla free beatlere odaklanan mcler vardı  freestyle yaygındı. İlk mixtape’imi ortaokulda bir buçuk saatte ki tamamen hücum kayıttı Just Blaze ve Preemo beatlerinden derlediğim bir instrumental seçkisine okuyarak kaydetmiştim. Üstüne basa basa söylüyorum dinlediğim ilk Türkçe rap Barikat’tır mesela. “Hava, su, toprak ve ateş” kuzenimin getirisidir. Sonra DJ Mahmut & Murat G, Statik, Silahsız Kuvvet, Ceza, Dr. Fuchs… Daha öyle oturaklı gelip de “Abi bu Türkçe Rap!” dediğim zamanlardı keza çok sayıda kaset ve CD sonra hayatıma girmeye başladı paralar birikir kaset alınır ya da marketlerde CD görülür didik didik aranır o zamanlar malum fazla raflarda yoktu albümler olsa bile en kıyıda köşede 🙂

10259329_1646237458968638_7369103561453257196_n

O zamanlardan sonra hayatıma blog’lar girmeye başladı. Bir çok arkadaşımı o zaman kazandım, bir çok müziği o zaman keşfettim. Öyle ki elektronik müzik karşıtıydım. İlla ki daha çok midwest diye tabir ettiğimiz daha soft mesela Exile gibi ALC gibi beatmakerların daha çok üstünde durduğu midwest vari soundlar hoşuma giderdi  çünkü duygusu çok yoğun geliyordu. Ama sonrasında kafayı kırmaya başlıyorsun ve hiphop’un hayatındaki duruşu da şekilleniyor. Hiphop’ın daha büyük bir dünyası olduğunu keşfetmeye başladım Dej Jux gibi anticon. gibi Strange Famous ya da Rhymesayers (o yıllar müzikal senteze hakim olmaya başladığım yıllarda mücevher değerindeydi bu oluşumlar). Sonra kendimi kısıtlamamam gerektiğini fark ettim zaten ve üstüne kata kata kafamdaki müzik olarak ele almaya başladım.

Buse: İnsanın var olduğu komünite de çok etkiliyor. 

Önder: Bunu hep söylüyorum: Bir insanın yanında olan kişi ve kişiler o yapının karakterini ve vizyonunu belirler bir şekilde. Biz hep etkileşim insanı olduk. Robonima’da bu etkileşimden ve mistik bir ortak paydadan beslenip bir araya geldi.

Buse: Bu biraz seninle de alakalı çünkü seni tanıdığım kadarıyla ilgi duyduğun müziği her daim kovalayan ve bu konuda insanların/işlerin peşini bırakmayan bir yapın var.

Önder: Bu biraz ruhani bir şey. Ruh kazanmayı seviyorum. O alternatif, dokunulamayan kısmın ruhuna da dokunmayı seviyorum. Bu anlamda Robonima’da biraz Matrix kafasında ilerliyor. Tesir geçenlerde “Morpheus gibi birden girdin hayatıma” demişti. Çünkü koskocaman bir simülasyonun ortasında yaşadığımıza inanıyorum. Belirli kıstaslar, çevreler ve insanlar… Ve tek çıkış yolu bir noktada tertemiz kalmak.

Bu bağlamda Robonima küçük, güzel bir ütopya, güzel bir ev. Mutlak diyalektik var; etki tepki. Robonima’da oluşan bir zincirin parçaları gibi. 26 seneme sığdırdığım en güzel hediye.

Buse: O zaman Robonima’yı derinlemesine ele alalım.

Önder: Robonima bir kolektif, sanat kolektifi. Hem müzik üreten hem sergilere ev sahibi olan, sergi ortamlarına müzik üreten ya da tam tersi, kendi radyo programcılarının görsel sanatcıların müzisyenlerin hatta DJ’lerin olduğu bir topluluk.Aramızda müzisyenlerden ziyade ağaç oymacılığıyla ilgilenen arkadaşlarımız bile mevcut Robonima’da. Robonima sesi seven insanlardan oluşuyor ki bu da kilit nokta. Ses ile alakalı barışçıl bir tavrımız var çünkü ses uçsuz bucaksız duymak istersen her türlü sesten beslenebilirsin ..  En temiz sesten en kirli, en abstract, en psychedelic sese kadar her şey var şu an Robonima’da. Mesela Robotape oluşurken sorulmuştu albümün konsepti. Cevabı net: Müzik. “İçinizden ne geliyorsa yapın ve yollayın bana.” Ne kadar kazanırım’dan çok ne kadar paylaşabilirim’e yöneldikçe daha güzel şeyler çıkıyor ortaya.

Buse: Tüm seslerden bahsediyorsun ancak bir sesin dinlenebilir olduğuna nasıl ikna oluyorsun?

Önder: An çok önemli. Gözümü kapatıp dinlediğim, hissettiğim ile duyduğum ses çelişmiyorsa benim için dinlenebilir haldedir bilakis beslenilebilir.Bir yandan vokal ve prodüksiyon da yapıyorum. Adana’ya gittiğim zamanda Headspin albümünü yapmıştım mesela. O zaman bile benim için bir hipnoz süreciydi. Kendi kişisel serüvenime kattığım ve gidişatının bana hissettirdiği her sound u işleyebildiğim şekilde sunabildiğim her şeyi o sürecin içerisine katabillmiştim..

Normalde rough mix şarkıları daha çok seviyorum. Çünkü bir insan sesini normalde öyle dinleyebiliyorsa bence her türlü dinleyebilir. Diğer türlü bozulmuş ve cilalanmış gibi geliyor bana tabii aksini iddia edende vardır saygı duyarım. Şuna inanıyoruz; samimi olan, ruhuyla gören, bakan insan bence her sesi dinleyebilir. Yeter ki ses duymak istesin.

Buse: Kendimden tereddüt ediyorum ben de zaman zaman çünkü beni motive etmeyen ya da bana bir yerden dokunmayan sesleri dinlemeye tahammülüm yok.

Önder: Senin bakış açınla ya da yaşadıklarınla da alakalı olabilir. Mesela bir örnek vereyim sana: Geçenlerde Mecidiyeköy metrodan çıkarken yağmur yağdığı için merdivenden bir gıcırdama duydum. İnsanlara baktım, suratları ekşidi. Ben de aksine orada sesin üzerine müzik kattım bi anda. Sesi dinliyorum ve sampling gibi geliyor kulağıma gelen :). Ve ritim tuttuğumu hissetmeye başladım.

IMG_0697Buse: Robonima üzerinden ses meselesini konuşursak?

Önder: Bu noktada Robonima kesinlikle tamamen noise ya da distortion’lı ses örgülerinden ibaret değil ses diyince akla direkt daha abstract, dark veyahut dirty soundlar gelmesin genel olarak biz her türlü sesten beslenebildiğimizi iddia ediyorsak bu illa çok koyu ya da kirli sesler olmak zorunda değil ne mutlu bize ki o seslerden bile bazı çıkarımlarda bulunabiliyoruz ve yorumlayabiliyoruz öyle düşün 🙂 Agency, Siya Siyabend, Electric Blue var mesela. Daha chill-out projeler var. Robotape albümünü dinlediğinde daha da net göreceksin.

Buse: Bu arada bir yandan Tektosag ile çalışan Barbar Konan ve Nodul var. Robonima’da da isimlerini duyuyoruz. Robonima bu noktada daha özgür duruyor.

Önder: Şöyle ki label ve kolektifin birbirinden farkları elbette var ama aynı çatı altında düşünecek olursak label mentalitesi hayatıma çok şey kattı çevreme karşı daha duyarlı daha araştırmacı ve üretken bir hale getirirken bu iletişim ortak frekans yakalama ya da bulunduğum sahneye ya da çevreye uyarlama ve odaklanma yetisi kazandırdı zamanla. Label mentalitesi denilen bir olay var ve bunu inceledim. Tabi daha çok eksiğim var ama mesela Londra menşeli labellar çok hoşuma gidiyor Hyperdub gibi, Teklife keza Exit Records, Planet Mu keza Tectonic ya da Roll Deep.. Bunlar sürekli birbirinden beslenen birbirlerinin işlerini yayınlayan destek veren ve bu furyada alter egolarla değil birlik beraberlikle samimiyet derecesini kaybetmeden net bir duruş sergilemekle olacağının çok net farkında olan labellar keza Ninja Tune, Deep Medi… Bakarsan milyonlarca takipçisi var ama küçük hesaplar ya da kibirin değil paylaşımın neler doğuracağının bilincine erişmiş şirketler…  Şuraya bağlayacağım: Geçenlerde bir albüm çıktı; Odd Nosdam mesela anticon bünyesinde çalışmalarını sürdürürken ve aklıma öyle kazınmışken Leaving Records’dan ”SISTERS” adlı albümünü yayınladı aşırı mutlu oldum kendimce! Gayet güzel ve etik bir durum. Robonima’ya emek veren müzisyenler için de durum böyle. Bir kolektifin içinde olup bir başka labeldan albüm yayınlamak olası bir durum. Müzik bu anlamda zaten gücünü gösteriyor. Müzik ancak bu yolla büyüyecek ve Robonima kolektifinin de amacı bu zaten. Birbirimize insanların müziğini rahat icra edip yayınlayabileceği bir platform sunuyoruz. Biz aslında kendimizin yasal (yasal da ne demekse saçmalık) plak şirketiyiz. Yasal mecralarda geçmesek de buyuz ve varız! Ve bağımsız müzik her zaman bu yollarla var olacak, bu kadar basit!

Buse: Aynen, çok net. Albümde senin de işlerin var.

Önder: Evet Voodocoder ile yaptığımız ortak şarkıya MC olarak eşlik ettim drum n bass MC’liği yaptığım bir parçaydı. Ayrıca Teenage Nerd Prostution ile GraNerd adındaki projemizle daha progressive adeta Techno Animal zamanlarını anımsatan ”Minik Cinnet” adlı şarkımızla albüme eşlik ettik.

Buse: Albümdeki bir çok ismi yıllardan beri bildiğimiz/tanıdığımız gibi (Adult Monkey, Haossaa, 9VSS, 2/5BZ…) bir çoğunu da ilk defa görüyoruz. Yeni isimlerle tanışma sürecin nasıl gelişti?

Önder: Mesela Muzika Retorika’dan yola çıkarak örneklendireyim. (Karahan Kadırman’ın projesi, aynı zamanda çok başarılı bir performans sanatçısı ve müzisyen) ile bir punkvari reggae gecesi yaptık. Kula12316490_1642462466012804_2213351611665681182_nkkurdu, ben ve Muzika Retorika sahnedeydik. Kulakkurdu DJ setiyleydi ve tamamen emprovize bir sahneydi. Ortada hiç bir şey yokken tamamen doğaçlama olarak Karahan abinin bateriye geçmesi, Kırmızı (Nazmi)’nın gitar çalmasıyla beraber ben birden kendimi vokal yaparken buldum. Zaten sahne bana şunu öğretti; bir MC İle bir rapçi arasında çok fark var. MC uyarlayandır, tamamen her türlü sounda ayak uydurabilen ve adaptasyon sürecini çok aza indirgeyendir. Kendini de dinletir. Böyle tanıştım, çok fazla kaydım olmasa da çok fazla sahne yaptım ve bu zamanda kurduğum dostlukları iyi değerlendirdim. Sevdiğim insanlarla birlikte güzel işler yaptık. İşin iyi başka bir tarafı, birlikte sahne yapmasam da birbirimizi gördüğümüz, keşfettiğimiz çok güzel dostlar da tanıdım. Robonima, bir bebek nasıl gelişir ve o gelişimi hiçbir şey durduramazsa, öyle ilerliyor.

 

12341246_1642462509346133_8114534450030526879_nBuse: O hissiyatı çok iyi anlayabiliyorum, Avaz için aynı şeyleri hissettiğimden dolayı. Siya Siyaband’in de hikayesini merak ediyorum aslında. Biraz da onu anlatır mısın?

Önder: Siya Siyabend’le benim 2013’te The Mekan’da sahne yaptığım zamanda bir dostluğumuz başladı. Sonra Karagüneş’le tanıştım, birlikte müzik yaptık. Ben hep Robotape’in bir birleştirme albümü olmasını istedim. En sanatsal kesimden en agresif kesme, kıyıda köşede birikmiş insanların ve sokak insanlarının bütün kültür birikimi Robotape’de yer alsın istedim. Birleştireceksek tam birleştirelim, dedim. Siya Siyaband’le çalışmayı da bu yüzden istedim. Tekirdağ’da okurken o sahneye geldim ve soundcheck yapmadan konserin ikinci yarısı sahnede buldum bir anda kendimi. Bunların hepsinde de Bora Başkan’ın (Ventochild) emeği çok büyük hep aksini iddia etse de Direnmüzik projesi ve ”Yeşil Sermaye” ahhh güzel zamanlardı..

Buse: Peki Gramafonia ne oldu?

Önder: Gramafonia burada şu an, karşında, üretiyor. Ama yine de sürekli gelişiyor ve parçalara ayrılıyor. Gramafonia tam anlamıyla Diren Müzik’le başladı. Onun öncesinde Önder’di. Kişisel görüşüme göre de normalde müzik üreten insan iki kişiliklidir. Yaşadığı hayatla müziği birdir mesela Önder iken. Ama Gramafonia iken bunun üstüne bir şey kattım ve potansiyelimin farkına varıp durumu daha iyi kavradım. Gramafonia tamamen benim türettiğim bir isim, beni tanımayan insanlar başta harf hatası sandı mesela, “a değil o abi o” gibi geri dönüşler aldım zira Robonima’ da öyle mesela, benim türettiğim, çok da anlamı olmayan bir isim. Bilemiyorum, bu serüvende iki isime de bir şekilde vesile olmak hoşuma gitti. Kendi içinde bir anlam olmasını ve insanların o anlamı her yöne çekebilmesini seviyorum. Bir bakıma da hayata benzetiyorum. Nasıl bakarsan öyle görürsün.

Gramafonia 2013’ü çok yoğun geçirdi, sahneler yaptı. 2014’te aynı şekilde geçti. 2015’in başlarında İstanbul’da yaşarken kişisel problemlerinden dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Adana’ya döndü. O yoğun geçen süreç birden sekteye uğramış gibi oldu. Yine de boş durmadı ve Headspin albümünü yaptı. Biraz prodüksiyon kafasına girdi. Sürekli üretti ve çabaladı, tabuları yıkmaya çalıştı ayrıca Robonima’yı Adana’da inşa ettim desem yeridir çünkü o süreçte Adana’daydım Robotape’in yarısı Adana’da bitmişti zaten.

Buse: 2016’da bir şeyler yapacak mı Gramafonia?

Önder: Tabi ki. Gramafonia’nın şuan hali hazırda GraNerd ile bir albümü var. Karnivor albümü bir talihsizlik sonucu iptal oldu ama produksiyonunu zaman içerisinde Robonima içerisindeki ekip ile tekrar ele alıp kompoze ettiğim şarkıları biçimlendirmek istiyorum sanırım 2016 bu süreç için ideal.

Buse: İstanbul’da bir sürü kolektif oluşmaya başladı. Bazıları bağımsız plak şirketleri, bazıları kolektif bazlı. Underground’a çok güzel bir ilgi var ve gitgide desteğin arttığı bir hale geliyor bence. Müzik de artık tek bir mecrada toplanmış değil. Bu durum senin açından nasıl görünüyor?

Önder: Ben başka şehrin çocuğu olarak o konuda biraz avantajlıyım çünkü artı yönlerini kattım hep kendime. Eksiden de artı çıkarmasını bildim. Bu şehir görene bir velinimet aslında. In the Void harika bir kolektif bence destekleyenler açısından. Elif’in de Sibel’in de müzik sevdiğini çok iyi biliyorum. İşin temelinde bu var ve çok önemli. keza benim de kimisiyle dirsek temasında olduğum kolektif bilincine ve vizyonunu sonuna kadar benimsemiş ve işini ciddiyetle yapan A.I.D (Art Is Dead), M4NM, Moving Forward Records, Tektosag, Partapart, SublimePorte keza Noiseist... bunlardan ziyade beni daha çok etkileyen ilk jenerasyon ama. Deniz Pınar, 2/5 BZ, Nova Kozmikova keza KOD Müzik Necati Tüfenk.. Yıllardır burada bunlar için uğraşmışlar ve tanıdım, etkilendim. Üretim Kadıköy odaklı gibi ama tam olarak öyle değil tüm İstanbul aslında bahsettiğimiz gibi tam bir etkileşim hali var. Bu şehir bu işin biraz omurgasını oluşturan bir şehir ve buradan besleniyoruz. Kadıköy, Şişli, Taksim, Karaköy.. Nerede çıkarsa çıksın çok da önemli değil o yüzden aslında. Bunları aşmak lazım. Barışçıl olmak lazım. Robonima da biraz bu yüzden var mesela, takip edenler fark edebilir. Müzik her yerde, keşfettiğin görmek istediğin her yerde.

Buse: Yurt dışına açılmayı düşünüyor musun?

Önder: Amacım direk yurt dışından albüm çıkarmak değil. Amacım onların da buradaki müzikalitenin farkına varması. Bir eksiğimizin olmaması. Farklarımız var. Coğrafi konum, daha standart statülere sahibiz. Bunlar yüzünden endüstriyel anlamda iki sıfır falan geride başlıyor gibiyiz ama fark ettiğim güzel şeyler de oluyor. Robonima’yı mesela Japonya’dan takip edenler var. Londra’dan takip eden insanlar var. Ses yakalıyor insanları. Yurt dışından kontak sağladığım insanların Robotape’de yer almasını istiyorum ve sırf şu isim olsun falan diye değil. Onların müziğini seviyorum, severek dinliyorum ve bizim müziğimizle neden birlikte olmasınlar. Bu imkansız değil sonuçta. Ne kazandırabiliriz daha, nasıl bir şeyler hissettirebiliriz? Biz de bunları düşünüyoruz, yurt dışındaki insanlar da.

Buse: Öyleyse yeni projelerinizden bir tanesi bu, bir tanesi Tesir’in Mart’ta çıkacak olan albümü. Başka yakın zamanlarda bir şeyler var mı?

Önder: Mart’ta Tesir’in bitmiş olan albümünü sunmakla birlikte şuan iki ayrı toplama albüme odaklanmış vaziyetteyiz. Ghost Project ve Human Project adı altında iki toplama albüm iki ayrı konsept ve fikir. Ghost Pro. Robonima içerisindeki müzisyenlerin mevcut müzisyen kimliklerinden ziyade yarattığı bazı projeleri derleyip aynı zamanda dirsek temasında olduğumuz grup ve ya müzisyenleride işin içine katmayı amaçladığımız bir albüm. Human Project ise tamamen evrendeki canlı formlarından beslenerek kaydettiğimiz sesleri bir araya getirerek oluşturacağımız ve kendi yorumlarımızla şekillendireceğimiz bir toplama albüm. Süreç çok heyecanlı ilerliyor evrene, uzaya, kara deliklere sesler göndermeye devam. 🙂 Onun haricinde solo albümler ve çalışmalar 2016 yılında takipçilerle buluşacaktır elbet.

Buse: Bu arada albüm kapağına bayıldım. Bir hikayesi var mıdır?

Önder: Albüm kapağı Robonima’da çalışmalarını sürdüren Adult Monkey ekibinden Büşra Üzgün’e ait. Sağolsun kendisi albümü dinleyip kafasındaki Robonima figürünü ve dünyasını ortaya çıkardı ve bize bu naçizane albüm kapağını sundu. Hikayesi onun gözlerinden yansıyor zaten 🙂

Buse: Son olarak Robonima bir robot çağrışımı yapıyor ya, bu isim nereden geldi aklına? Görselin de hemen hemen bir robot çağrışımından yola çıkmış. Müziğin içeriğinden mi aklına geldi bu isim yoksa bir anda mı?

Önder: Siber çağ, global dünya, elektronikleşen her şey buna ne yazık ki insan bile dahil artık ve bütün bu kaosun içerisinde tertemiz kalmaya çalışma yetisi… Çok ütopik bir hissiyattan çıktı Headspin albümünde bir beat’imin adıydı Robonima ve orada işlediğim dünya aşırı etkiledi beni; favori beatlerimdendi. Bir de dibine dalan insanlar olarak bizler bu çarkın, çarkların dinamoların yağını suyunu kimin eksik etmediğini az çok biliyoruz bilmeye ve unutmamaya çalışıyoruz. Robonima kimine bir hibrid kimine huzur kimine kaos .. Ursula gibi Phillip K. Dick gibi Baudrillard gibi ”gören”. 🙂

Buse: Robotape 2’yi şimdiden bekliyoruz öyleyse. Teşekkürler aklımdaki soru işaretlerini toparladığın için! 🙂

Önder: Yurtta his cihanda sezgi. Teşekkürler !

RÖPORTAJ: OUGHT

2014 yılında Montreal kökenli Ought grubu ilk albümleri More Than Any Other Day ile hayatımıza girdiklerinde politik sesleri ve McGill protestoları ile oldukça ses getirmişlerdi. Günlük hayatın detaylarına saklanmış küçük mutlulukları anlatan şarkılarını pek sevdiğimiz, punk tınılı grup, arayı fazla açmadan bu sene Sun Coming Down albümlerini yayınladılar. Albüm, birçok platformdan tam not aldı, gönülleri fethetti. 14 Nisan‘ da Salon IKSV‘ de canlı kanlı bu yeni şarkıları dinleyeceğimizi öğrendiğimizden beri pek sevinçliyiz. Siz de seversiniz diye düşündük, 14 Nisan’ a hazırlık olsun diye sizin için Ought ile biraz lafladık.

İlk olarak, nasılsınız? Yeni bir albümle hayat nasıl gidiyor? Şu ana kadar aldığınız tepkiler nasıl?

Merhaba. Bizim için harika bir yıl oldu. Yeni albüme gelen tepkiler oldukça gurur verici.

İlk albümünüz politik yapısıyla ve etkileriyle oldukça ses getirdi. Bu özellikle yapmaya çalıştığınız bir şey miydi, yoksa kendiliğinden olan bir şey mi?

Kendiliğinden oldu. İlk albüm, son şarkılarımızdan oluşuyordu sadece. Bir tematik albüm ya da punk albümü yazmaya özellikle çabalamadık. Şarkı sözleri açısından bakarsak, şarkılardaki konular benim albüm yazım sürecinde düşündüğüm şeylerdi ve çoğu politikti tabii ki.

“Today More Than Any Other Day”, oldukça anlamlı mesajlar veren harika bir şarkı. Sözler çoğunlukla sıradan şeylerden duyduğumuz mutluluk ve politik eleştirinin yanı sıra günlük hayat problemleri üzerine kurulu. Bu sözleri yazmak için size ilham veren neydi? Gündemde yer alan isyanlar, savaşlar ve politik olaylardan ilham aldınız mı? İnsanların ne kadar kötü durumda olsalar da mutluluğu bulabileceklerine gerçekten inanıyor musunuz?

Bu şarkı, aslında bir anda ortaya çıkan şarkılarımızdan biri. Sadece iki akordan oluşuyor ( ve bir de harika bir bas melodisinden). Bu yüzden de macera dolu bir vokali ve birçok sözü üstüne koymak için oldukça iyi bir platformdu. Süpermarketler, oldukça tenha ve insanları yabancılaştıran mekanlar. Aynı zamanda biz, insanlar, çevremizdekilere pozitif ve negatif duygular aşılayan güçlü bir potansiyele sahibiz. Aslında şarkı, aciz hissetmek ile ilgili ama bir yandan da umut verici.

Daha önceki röportajlarınızda şarkılarınızın sahne performanslarınız sırasında daha da gelişip değiştiğini ve bazı şarkıların albüm kaydı hakkında pişmanlıklar yaşadığınızı söylemiştiniz. Eğer şu anda bir zaman makineniz olsa ve zamanda yolculuk yapıp sadece bir şarkıyı değiştirebilseniz, bu hangi şarkı olurdu? Neden?

Böyle şarkılar her zaman olacak. Turne ve yazım aşamalarında, şarkılarımızı canlı çalarken her zaman farklılıklar oluyor. Bence bu aslında grubumuza olan yaklaşımımızın doğal bir sonucu. Bizim nihai amacımız her zaman canlı performanslar yapmaktı, albüm yapmak değil. Bu kararımız, bir albüm teklifi aldığımızda değişti aslında. Hepimiz, bir sanat eseri olarak albüm üzerinde çalışmak için daha fazla heyecanlıyız ki bu, bence, bir şarkının bizim için ne kadar sağlam olduğunu değiştirebilir. Daha şimdiden “Sun Coming Down” da yer alan şarkılardaki değişimi hissedebiliyorum.

Kolektivist ruha sahip gürültülü bir grupsunuz. Bu kolektivist ve aktivist ruhun tınılarınızı ve grubunuzu nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Biz sadece herkesin aynı fikirde olduğundan emin olmak istiyoruz. Bu şekilde yazmanın birçok dezavantajı var. Ancak bu şekilde yazmasaydık, albümlerimiz de kesinlikle böyle olmazdı.

İkinci bir albüm yazmanın daha zor olduğunu ve daha çok emek istediğini söylerler. İlk albümünüz “More Than Any Other Day” ve yeni albümünüz “Sun Coming Down” u karşılaştırdığınızda, bu süreç sizin için nasıl geçti? İlk albümün yazım aşamasından ne kadar farklıydı?

En büyük fark, öncekinin 1/12’ si kadar bir zamanda yazmamızdı. Hepsi geçtiğimiz kış yaklaşık bir aylık bir sürede ortaya çıktı ( vokaller ve sözler haricinde ki onlar da gruptan ayrı bir aylık süremi aldı. ). O kadar kısa ve yoğun bir dönemde yazmak, gerçekten ilginç bir deneyimdi. Bizim için güzeldi çünkü bir sene boyunca aynı şarkıları turnede çalınca oldukça yaratıcı bir enerji depolamıştık.

Montreal’ de, başlıca Grimes, Mac Demarco ve Sean Nicholas Savage’ dan oluşan, dünyaca ünlü bir müzik sahnesi var. Sizin tınılarınız bu sanatçılardan oldukça farklı. Ancak siz de kendinizi bu topluluğun bir parçası olarak görüyor musunuz? “Ought” grubunun bu sahnenin punk/rock temsilcisi olabileceğini düşünüyor musunuz?

Grimes ve Mac, artık Montreal’ de yaşamıyor bildiğim kadarıyla ama evet, buradan geldiklerini anlayabiliyorum. O kadar da iletişim halinde değiliz aslında, onlar bizden birkaç sene daha önde. Öğrenciyken Sean ve Grimes konserlerinde birçok unutulmaz tecrübe yaşadım ve ikisi de harikalar. İkisi için de en iyisini isterim. Gerçekten garip ama biz, Montreal’ deki bu sahnede yer alan sanatçılardan çok daha uzak bir yerde yer alıyoruz. Bu yüzden, bizi herhangi bir şeyin temsilcisi olarak düşünmek gerçekten zor. Bence bizi sevdiğiniz halde Montreal’ deki diğer müziklerden hiç haz etmeyebilirsiniz, ya da tam tersi de olabilir.

Umarız İstanbul’ da güzel vakit geçirirsiniz. Konserinize hazırlanan hayranlarınıza vereceğiniz tavsiyeleriniz var mı? Neler beklemeliyiz?

Teşekkürler! İstanbul’da çalmak için sabırsızlanıyoruz. Uzun zamandır istediğimiz bir şey. Yılın ilk konserlerinden biri olacak. O yüzden, bence iyi bir enerji olacak. Barış ve teşekkürler.

 

RÖPORTAJ: KAMUFLE

Bir süredir ısrarla rap dinlediğimiz aşikar. Yerli rap’e hala %100 aşina olmasak da Kamufle‘yi uzun süredir takip ediyorduk. Hazır 5 Aralık‘ta konseri olacağını öğrenince de konser öncesi kendisiyle tanışmak ve kendi adımıza rap sürecimizi hızlandırmak istedik. Böylece İş Üstünde‘den de eli boş dönmemiş olduk.

Sohbetimiz yine uzun ama çok güzel. Tüm merak ettiklerimiz ya da ettiklerinizi de sorduk; içimiz rahat.

Bolca rap/hiphop konuştuğumuz röportaj için öyleyse; buyrun:

Buse: Yazmaya 2004’te başlamışsın. Sonrasını underground albümler de takip etmiş. Olumsuzluklar ve Hayale Daldım derken bugündesin.

Kamufle: 2003’te yazmaya başladım aslında ve ilk kaydı 2004’te yaptım. Toplamda 11 adet albümüm var. 9 tanesi underground albüm 2 tanesi yasal. Ayrıca Gökçe’yle birlikte hazırladığım, yeni albümde de var olan Sittin Sene var. Onun dışında birçok rapçinin albümüne konuk oldum. Hem düet olarak hem de altyapı/prodüksiyon desteğinde bulunarak. Bu süreçte dizi tecrübem oldu ve ayrıca 40 ayrı şehirde konser verdim, hiphop jam’lere katıldım. Böyle geldi, geçti zaman.

İlk olarak 95-96 yılında rap müzik dinlemeye başladım. Cartel geldi kulağıma. NTM isimli Fransız bir grubunu dinledim. Nefret, Fuat Ergin, Silahsız Kuvvet derken geldi geçti zaman. Birçok rapçiyi de tabi internet olmadığı için Blue Jean dergisinden takip ediyordum. İnternetin olduğu zamanlarda forumlarda birçok kişiyle tanıştım, rap üzerine konuşmaya başladığımız zamanlardı. Bol kıyafetli insanlar gördüğümde gerçekten çok mutlu oluyordum. Yaşımız küçük olmasına rağmen aramızda bir diyalog oluyordu. Bir kolektifin içinde olduğumu hissediyordum. Zaman ilerleyip olgunlaşmaya başladıkça bu müziğin nerden geldiğini araştırmaya başlıyorsun. 70’li yılların başında temelinden funk ve blues’un, rock & roll gibi temaların olduğu bir müziğin gelişimini öğreniyorsun ve takip ediyorsun. Aynı zamanda o yaşlarda bu türleri de dinlemeye başladım. James Brown, Woody Walters, Etta James dinlediklerim arasında oldu. Ama aynı zamanda Bulgaristan göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Karagümrük’te doğdum ve Türk Sanat Müziği ile birlikte de büyüdüm. Müzeyyen Senar’lar Zeki Müren’ler, Orhan Gencebay, Neşet Ertaş ile büyüdüm. Yaptıklarıma dinlediklerim de yansıdı tabi.

Ahmet: Kayıt almaya başladığın günü hatırlıyor musun?

Kamufle: Hikayesi çok komik. Basketbol oyuncusuydum. Aynı yerde yaşadığım arkadaşlarım rap yapmaya başlamıştı. Ama ben tabi dinleyiciydim. Arkadaşlar rap yapmaya başladıklarını ve stüdyoları olduğunu söylemişti. Stüdyo dediğimiz de arkadaşımın odasında kurduğu ekipmanlardan, çöp mikrofondan ses kaydettiğin bir yerden oluşuyordu. Aklımdaki stüdyo mantığı çok farklıydı. Ben “saçmalamayın, böyle iş olmaz!” derken sözünü arkadaşımın yazdığı bir parçayı okumam için ısrar edildi. Kendim yazdım sonrasında. Onu söyledim. İlk kaydı böyle yapmış oldum. İlk kayıtlarımı Federal grubuyla birlikte aldım. Ve kendi sesini duyduğunu kendinle bir kez daha tanışıyorsun; çok farklı hissediyor insan. Bir ritmin üzerinde kendi vokalini duyunca kendinle bir daha tanışıyorsun. İster istemez büyüleniyorsun. Ancak tabi içine çekildikten sonra albüm albümü takip ediyor.

Buse: O gün bugündür 11 tane albüm yayınlanmış oluyor mesela… Olumsuzluklar ve Hayale Daldım var ve bir de Enstrümental bir albüm var.

Kamufle: Enstrümental albüm şöyle gelişti: Rap yapmaya başladığım zamanlarda altyapıyı arkadaşlardan alacağıma kendim üretmek istedim. Olayı sadece söz yazıp mikrofonun başına geçip kafiyelerden ibaret bırakmak istemedim çünkü yaptığım şey aslında müzikal yönüyle de ön planda. Her kültürden etkilenen farklı seslerden beslenen bir yapı. Ki Hayale Daldım albümünü de dinlediyseniz 11 farklı şarkı 11 farklı müzikal tür ile icra edildi. Enstrümental albümde de bu farklılığı denemek ve dinleyicilere bunu yansıtmak istedim. Grup Ses Beats, Kabus Kerim, Hey Douglas ve daha eskilere gidersek DJ Mahmut da en güzel örnekleri. Onların altyapıları da 60’lı 70’li yıllardaki Anadolu folk akımından besleniyor; Erkin Koray, Kurtalan Ekspress gibi. Onların plaklarını bulup ya da yüksek kaliteli versiyonlarını bulup onları parçalayıp üstüne break ritimler katarak enstrümantaller yapmaya başladım. 2-3 yıl önce, evde canım sıkılırken başladım açıkçası. Yaptığım işe iyice odaklanınca onları tekrardan düzenledim, mix’ledim. Soundcloud hesabıma yüklediğimde inanılmaz güzel bir dönüt aldım. Bir anda yurtdışından ya da ülkeden takipçiler gelmeye başladı. Sanırım şu an Soundcloud’da ülkeden en çok takipçiye sahip insan olabilirim. O zamanlarda Soundcloud, beğendiği çalışmaları ana sayfada yayınlıyordu. Yayınladığım da ana sayfada çıkmış. 2bin, 4bin, 10bin rakamlarına ulaştıkça ben de şaşırdım. Bir de soundcloud’da diğer sosyal mecralarda olan takipçi yükseltme, beğeni artırma gibi bir durum yok zira öyle şeylerle de uğraşmam. Ancak enteresan bir yükselme yaşandı. Aynı zamanda Los Angeles’tan Fransa’dan amatör müzik yapan ya da underground müzisyenlerden yorumlar almaya başladım, diyalog kurduk. Günün sonunda house altyapı bile hazırladım, kullandılar. Şimdi de ikincisini hazırlıyorum ama acele etmiyorum. Biraz daha onun da üzerine çıkmak istiyorum.

Buse: Kendini hep bir adım öteye atabiliyorsun. Böyle bir duruşun var.

Kamufle: Çok müzik dinliyorum ve rap dışında da her şeyi dinlemeye çalışıyorum. Nirvana hayranlığım da var, Metallica ile geçirdim yıllarımı. Ya da Megadeth, AC/DC ve hatta rap’e daha yakın Limp Bizkit… Bahsettiğim gibi eğer rapçiysen ve yaptığın işi profesyonel hale getirmek istiyorsan olabildiğince alternatifi dinleyip ondan beslenmen gerekiyor.

Ahmet: Ona da biraz yönelme var. Şu an en bilinen örnekleri The Weeknd’in Often’ı kullanması gibi ya da Action Bronson’ın Easy Rider şarkısında MFÖ’nün Adımız Miskindir Bizim’i kullanması gibi.

Kamufle: Aynen. Mos Def, Selda Bağcan’dan sample aldı zamanında. Yine taze örnekleri de var. NBA 2016’nın soundtrack’inde Fashwan – Out the Trunk (feat. Busta Rhymes) var. Amerika’da artık sample bittiği için ufak ufak Balkanlar’a doğru bir gidişat başladı ki Ortadoğu ve Balkanlarda inanılmaz sample’lar var.

Buse: Sample demişken, geniş bir yelpazeye sahip albüm Hayale Daldım nasıl bugüne geldi?

Kamufle: Hayale Daldım albümü tüm müzik hayatımın diplomasıdır. Ne biliyorsam, ne öğrendiysem hepsini bu albümde kullandım. Bir zamanlar Muck diye bir dizide oynuyordum. O zamanlar Olumsuzluklar albümünü dizinin bittiği dönemlerde yayınlamıştım. Bağlı olduğum plak şirketinden albüm teklifi geldi. Çok iyi bir fırsat olunca hemen değerlendirmek istedik. Altyapıları Da Poet hazırladı Hayale Daldım albümünün. Aynı zamanda enstrümanların canlı kaydı var; basgitar, saksafon, trompet, elektronik gitar… Ve sample ve synthesizer’ı karıştırdık albüme. Su şarkısında Uğur Varol, perdesiz gitar çaldı bize. Bir gazeteci arkadaşım sayesinde tanıştığım Avustralya’lı saksafon sanatçısı Nicholas Perez stüdyoya geldi. Perez çalarken çok mutlu olmuştu, gözleri parlıyordu. İki buçuk yıl boyunca her şey deneme yanılma yöntemiyle daha iyi sözler, daha iyi sloganlar, daha temiz sesler ve aranje bulmaya çalışarak geçirdik. Tabi aksaklıklar, beklemeler de oldu. O da zaten olmazsa olmaz bir durum. Sonrasında albüm 4 Şubat’ta müzik marketlerdeki yerini almaya başladı.

Bu albüm sayesinde güzel insanlarla, Moral grubuyla çalıştım. Tüm albümü bu stüdyoda kaydettim, iki buçuk sene boyunca burada yatıp kalktım. Şimdi de albümün akustik versiyonlarını yapıyoruz.

Buse: Öyleyse yeni projeler geliyor!

Kamufle: Evet, bir video session yapıyoruz 12 şarkılık. Tamamen akustik olarak blues ve country ağırlıklı yapıya sahip olacak. 2 tane akustik gitar, bir tane basgitar ve davul eşliğinde olacak. Şarkıları tekrar ele aldık. Dinleyenler ilk etapta garipsiyor. Zaman içerisinde Youtube’dan videoları yayınlayacağız. Açıkçası çok heyecanlıyım, 3, 3 buçuk aydır bunun üzerine çalışıyoruz.

Buse: Aslında belli bir kitlen var ve sen sürekli yeni bir şeyler deniyorsun, sürekli dönüşüm halindesin. Bu kitlenin değişime ayak uydurmayı reddedip gitmesi ihtimaline ne diyorsun?

Kamufle: Bunun ihtimali de çok yüksek tabi ki ama Kamufle’yi bilen dinleyen kitle, benim bir rutinim olmadığını bilen dinleyicilerden oluşuyor. O yüzden rahat hissediyorum. Zaten internette rap kitlesi oldukça kalabalık. 13 yaşından başlayıp 40’a kadar giden bir kitleden söz ediyoruz. Ben yaptığım işten eğleniyorsam ve bunun doğru olduğunu düşünüyorsam gerisi teferruattır ki kötü yorum alacağımı sanmıyorum. Çünkü sürekli farklı sesler üzerine rap yaptığımı beni eskiden beri dinleyen insanlar biliyor. Aynı zamanda kimseyle dissleşme olayım da yok. Bu işe ilk başlayanlardan yeni nesle kadar herkesle arkadaşım, aram herkesle iyidir. Ters bir tepkide beni destekleyecek insanlar olduğuna eminim. Bu yüzden gönlüm rahat.

Buse: Zaten insanlar “Kamufle bu sefer ne yapacak?” merakı ile bekliyor, dinliyordur.

Kamufle: Öyle düşünüyorum ve istediğimiz gibi olur umarım. Kafamda tasarladığım gibi olmasını bekliyorum açıkçası.

Ahmet: Albüm satılmadığından bahsetmiştin. Dağıtım kanallarını nasıl kullanıyorsun?

Kamufle: Dijitallik tabi ki daha popüler ve dinleyiciye ulaşmada hepsini kullanıyorum. Bana kalsa ben her zaman fizikselden yanayım. Albümü Spotify’dan indirip bilgisayardan dinlemek yerine eski kafalarda olduğum için plak ya da CD ile dinlemeyi tercih ediyorum. İnternet sayesinde bir albümü alıp inceleme olayını insanlar tamamen yitirdi. Öyle ki bugün bir şarkı yayınlıyorsun, klibini çekiyorsun. Bazıları 1 hafta sonra “Ne zaman yeni şarkı yayınlayacaksın?” diye soruyor. Biz eskiden bir şarkı dinlerdik, klibini izlerdik ve 1 yıl yeterdi. Bu yüzden fizikselden yanayım çünkü o albümü alıp odanın bir kenarına koyman ve kendinle baş başa kaldığın zaman yatağına uzanıp onu dinlemen daha hissiyatlı bir durum ama daha çok ulaşma ihtimali dijital mecralarda. Gerçi bu son zamanlarda albüm alan bir kitle de var. Plak kültürü de gelmeye başladı ama zorlu bir süreci var. Zaten yeni bir albümüm var ve şu an bana yetiyor.

DSC_0024

 Ahmet: Peki nasıl hissettiriyor albümünü müzik marketlerde görmek?

 Kamufle: CD’ler eve ilk geldiğinde ağladım. Resmen “aferin” dedim  kendime. O konuda çok duygusalım. Emek veriyorsun, bir sürü insan  seninle birlikte çalışıyor, bu işe kanalize oluyor. Sonuçlarını somut bir  şekilde bir anda bir havalimanının müzik marketinde ya da gezmeye  gittiğin bir yerde görebiliyorsun. Sonuçta bir Pharell Williams değiliz,  arka planda ekmek çok büyük. 30 kişilik bir ekiptik Hayale Daldım  albümün yaparken. Ve bunu basılı bir albümde dinleyen görebiliyor.

Buse: Kesinlikle. Şöyle ki hem albümde hem de sahnende çok güzel eğleniyorsun ve dinleyiciye yansıyor. Sence doğru mu değerlendiriyorum?

Kamufle: Her insanın özel hayatında mutlaka bir sıkıntısı vardır ama ben hayata her zaman pozitif bakan bir insan oldum. Yaşanan her kötü olayı pozitife çevirme taraftarı oldum hep. Eğer kendini o durumun içerisinde iyice negatife vurursan daha da perişan olursun. Daha arabesk bir duruma geldiğin zamanda da hastalanma ihtimalin çok yüksek. O yüzden bunu pozitif bir şekilde kırmanın doğru bir davranış olduğunu düşünüyorum. Yaptığım hareketli şarkılarda bile dikkat ederseniz aslında içinde yolunda gitmeyen bir şeyler vardır; ben bunu mutlu bir şekilde aktarmaya çalışırım ve şarkıyı da “her şey çok güzel olacak” tadında bir final ile bitiririm. Bir Müslüm Gürses değiliz ki perişan edelim gençleri. Bizim gibi düşünen ve enerji sahibi insan sayısı git gide azalıyor. Herkes derbeder! Öyle bir zamandayız ve ben de bunu kabullenemiyorum. Bu duruş insana güç veriyor, hem de kendini iyileştirmiş oluyorsun. Bu durumdan çevren de pozitif anlamda faydalanıyor. Sahneye çıktığımda da ateşe veriyorum ortalığı dolayısıyla. (gülüşmeler)

Buse: Evet, dışarıdan Türkçe rap’e baktığında çoğu şarkının o derbeder duruşu, dinlemek isteyen insanı bile bir adım geri götürüyor. Böyle bir genel algı içerisinde farklı bir duruşunun olması Türkçe rap müziğe de büyük katkı sağlıyor diye düşünüyorum.   

Kamufle: Sözlere baktığında ideolojik bir duruşu olduğunu da görmek gerekiyor. Olumsuzluklar şarkısı ve hatta Bi Yolunu Bul. Klibi çok eğlenceli ama sözlerine dikkat ettiğinde farklı meseleleri ele aldığını görebiliyorsun. O teraziyi tutturmak biraz çetrefilli oluyor ama başardığın zaman da bu şekilde sonuçlara varıyorsun. Performansa da yansıyor bu. Sahneye çıktığımda da mesela, insanlar eğlenmeye geliyor ve rap yüksek sesli, aksiyonlu bir müzik türü olduğu için bunu fiziksel olarak da sahnede göstermem gerekiyor. Zıplayacaksın ve hatta yeri gelecek seyircilerin üstüne atlayacaksın.

Buse: Aynen, bunu yansıtıyor olman dinleyici açısından keyifli. Ancak Hayale Daldım’ı dinlerken o kadar eğlenip, dans ediyorken bir anda modu değiştiriyoruz. Ve Su ile tempoyu düşürüyoruz. Su şarkısının bir hikayesi var mı?

Kamufle: Tabi ki bir rengin olacak. Su şarkısının üstadı Moral grubunun solisti ve stüdyonun ortağı Tolga Türünz, Tolga Abi ile çalıştık albümde. Stüdyoya ilk geldiğim zaman sanırım Halim Yok’u yapıyorduk. Tolga Abi geldi “Bir tane şarkı var elimde, bunu 2005 yılında yapmıştım. Yukarda dinletmek istiyorum sana. Bir gelir misin?” dedi. Benim de o zaman duygusal zamanlarımdı. Tolga Abi bana şarkıyı dinlettiğinde “Hadi be!” dedim. Su şarkısının nakarat bölümü okunmuş ve demo olarak gitarları çalınmış bir haliydi. Albüme alır mıyız diye konuştuk. Moral grubunun da o zamanki akışında bu şarkı yokmuş. Oturduk, şarkının hikayesinden bahsetmesini istedim ondan. Hikayesini anlattı. Tamam dedim. İki gün sonra da sözlerini yazdık.

Ahmet: Hikayesi çok özel mi?

Kamufle: Özel gibi. O zaman benim hayatımda bir kadın yoktu. Ama benim çocukluğumdan beri kafamda yarattığım bir kadın profili vardı. Hep olur ya… O kafamdaki kadın profilini o şarkıya yaptım. Çok uyuyordu şarkıya. Kafamdaki bütün hisleri yazdım. Şarkıyı yaptıktan sonra bu hislerimi taşıyan bir kadınla tanışmıştım. Çok enteresandı.

O yüzden Su şarkısı çok başkadır. Hayatımda bir ilişki olamamasına rağmen o şarkıyı o şekilde yaptık. Uğur Varol şarkının perdesiz gitarlarını çaldı. Kendisi de efsane bir insandır. Türkiye’de perdesiz gitarda ilk üçtür. Tolga Abi sayesinde tanıştım kendisiyle. Böylece o şarkı oluştu. Çok da damar bir şarkıdır. Can yakıcı oldu. Şimdi onun bir de akustik versiyonu çıkacak. Dinleyin mutlaka!

Buse: Biraz da büyük resme dönelim. Türkiye’de Rap 2015’te nasıldı? Dışarıdan üretimi bol bir sene gibi göründü.

Kamufle: Label olayı başladı ve Hiphoplife bu işi iyi yaptığını düşündüğü MC’lere yasal albüm yapma kapısı açtı. Onlar sayesinde oldu. Biz de bundan çok iyi faydalandık.  Benim dışımda Anıl Piyancı, Allame, 90BPM, Joker, Xir ve Organize Oluyoruz albümü var. Organize Oluyoruz çok büyük bir paya sahip bu konuda. Tunç Abi’nin 90’ların sonu 2000’lerin başında yaptığı Yeraltı Operasyonu albümünün son halidir Organize Oluyoruz ve hepimiz bir olduğumuz için de saldırmaya başladılar. Tabi klip imkanları, kliplerin televizyonlara çıkması, Ceza’nın yeni bir albüm çıkarması çok etkiledi.

Ayrıca 5 Aralık’taki festival. Bu saydıklarımın dışında da çok iyi MC’lerin yaptığı çok güzel albüm projeleri de var. Sıradalar. Sürekli bir şeyler üretiyor herkes. Heyecanın düşeceğini sanmıyorum. Hepimiz saldırganız bu konuda. Türkçe rap son zamanlarda çok iyi ilerleme kaydetti. Bu senenin nirvanası da 5 Aralık’taki Hiphop Jam festivali. Volkswagen Arena’da 33 tane headline MC sahneye çıkacakve orada nasıl rap yapıldığını bütün Türkiye görecek. Aynı zamanda Dream TV’den de canlı yayın yapılacakmış sanırım.

Buse: Hip Hop Jam demişken; 5 Aralık’tan Try Soldiers’la mı sahne alacaksın. Birkaç konserde sana eşlik ediyorlardı, orada da olacaklar mı?

Kamufle: Try Soldiers’ı ben Bir Yolunu Bul klibinin çekimlerinde tanıdım. Çok genDSC_0011ç çocuklar, 17-18 yaşlarındalar. O anda çekim halinde setteyiz. İzliyorum onların dans performanslarını ve açıkçası böyle bir performans beklemiyordum. Çok global bir şey yakalamışlar o yaşta, performans inanılmazdı. Şimdi zaten ders veriyor çocuklar. İnanılmaz öğrenciler yetiştiriyorlar. En son İstanbul Moda Haftası dahilinde Les Benjamins defilesinde onlarla bir koreografi yapmıştık. Orada İngiltere’den Amerika’dan MC ve DJ insanlar gelmişti. Orada ben de Try Soldiers’la dans ettim. Zaten küçüklükten beri dans etmeye bir ilgim vardı. Neyse, 5 Aralık’ta bana eşlik edecekler sahnede. Aynı koreografiyi yapacağız. Heyecanlıyım da biraz.

Ahmet: Rap konserlerinin canlı performanslarında canlı enstrümanlar görmeye başladık. Geçen sene mesela, Ceza bir grup olarak çıktı. Performansların bu tarafa yönelişini nasıl yorumluyorsun?

Kamufle: Şöyle söyleyeyim; ilk önceleri Da Poet başlamıştı buna. Poetika albümünün lansmanında live band’le çıkmıştı. Birkaç konserde de devam ettirdi. Ama Live Band kurmak çok zor bir şey; “haydi sokaktan adam bulayım, oradan bir gitarcı alayım, buradan bir basçı bulayım.” gibi olmuyor. Sonrasında duruldu biraz. Tabi öncesinde Mode XL çok eskiden beri yapıyordu. Genelde enstrümanlarla çıkıyorlar.

Ben aslında oradan yola çıkarak bir albüm yapmadım. Hayale Daldım albümünü yaptığımda Ağva’da çadır kampındayım. Oturuyordum ve mırıldanmaya başladım. Kendi kendime Hayale Daldım şarkısı akustik olsa ne güzel olur dedim. Bir Yolunu Bul’u düşündüm Böyle şeyler yapsam ne güzel olur dedim. Moral Band’le de burada hep birlikte olduğumuz için Tolga Abi’ye rica ettim. O da onay verince oturduk ve ne yapabilir, ne çıkarabiliriz diye düşündük. 3 ay önce de başladık. Beklemediğim bir enerji ve potansiyel yakaladık. Ateş ettik bayağı. Bu proje tamamlanıp ufak ufak mekanlarda çıkmaya başladığımız zaman her şey tahmin ettiğim gibi olursa ne demek istediğimi o zaman anlayacaksınız. Ama bu rap band live’ı değil bu. Blues, country içerikli çok garip bir şey oldu bu.  Akustik de çok çok az yapıldı böyle rapçiler arasında. Örnekleri Atmosphere, Roots var bir de Black Keys’in Blackroc projesi var.

Buse: Akustik proje kulağa çok ilginç geliyor. Gelecek planlarından bahsetmişken, üçüncü klibi konuşalım. Hangi şarkıya düşünüyorsun?

Kamufle:  Hayale Daldım olacak. Hatta 2 hafta içinde çekimlere başlayacağız. Onu da Murat Joker çekecek. Hayale Daldım benim için özel bir şarkıdır. Güzel de bir hikayesi var; onu oyunculuk da yaparak göstereceğim klipte.

Buse: Klasik bir soru olarak yurtdışı planların olacak mı diye sormak istiyorum.

Kamufle: Çok isterim aslında ama bu cidden elimizde olmayan bir şey. Bir teklif olmalı ki bizim de saldırmamız lazım. Zaten en büyük hayalim Marsilya’da sahneye çıkmak. Bir rap konseri vermek. Avrupa’da Hip-hop’un beşiği bence Marsilya’dır. NTM grubu da orada çıkmıştır. Oradaki banliyölerdeki Afrika asıllı, Cezayir asıllı çok sıkı rapçiler var. Hatta Türk asıllılar da var. Soulkast mesela. Onlarla da bir video yaptık. Mode XL, Soulkast, Kamufle, Sansar, Da Poet. Ve DJ Premier’in beat’i vardı. Dj Premier benim idolümdü. Gangstar dinleyerek büyüdüm ben. Onun beat’ini Soulkast sayesinde okuduk. Soulkast de Fransa da bayağı popüler bir insan ve içimizden biri. Onunla da tanışma fırsatımız oldu. Bu sayede de yayılıyoruz. Mesela Bulgaristan’dan dinleyenler var, Azerbaycan, Almanya, Belçika’da dinleyenler var.

Ahmet: Yurt içinde de 40 şehirde konser verdim dedin. İstanbul, Ankara, İzmir dışında en çok nerelerden ilgi var?

Kamufle: Bursa’dan, Antalya’dan, Adana’da çok dinleyicimiz var. Diyarbakır, Samsun’da var. Denizli’den Tekirdağ’dan var.

Ahmet: Bütün Türkiye’de güzel bir dağılım var.

Kamufle: Zaten şöyle biz ilk başladığımızda Kadıköy’de stüdyomuz vardı. Şarkıları CD’lere çekiyorduk. Onları çantaya atıyorduk. Nerede konser var diye bakıp bir yerlerden yol parası buluyorduk. Mesela İzmir’de bir Rap partisi var. Kimseye konuşmadan buradan çıkıp İzmir’e gidiyorduk. Cebimizde de 5 kuruş para yok. Sadece CD’lerimiz var. Orada organizasyonu yapan insanlardan rica ediyorduk. Bir iki şarkılık müsaade etsinler diye. Çıkıyorduk ve çıktığımız zaman da sahneyi yakıyorduk. Sahneden inerken de “Biz İstanbul’dan geldik yanımızda da CD’lerimiz var. Almak isteyen, bizimle tanışmak isteyen gelsin.” diye anons yapıyorduk. Orada sattığımız CD’lerin parasıyla da başka şehirlere gidiyorduk. Ondan sonra tur yapmaya başladık. 12-13 şehirlik turlar. Böyle böyle Soma’da Ödemiş’te bile sahneye çıktık.

Underground olayı çok başka bir olay zaten. Profesyonellikle underground arasında tutunmak daha da zor. Ben bu yolda ilerlemek istiyorum. İyi müzik yapan, müzisyen kimliğinde bir rapçi olmak istiyorum. Mesela şimdi basgitar aldım. Ufak ufak basgitar çalmaya başladım. Ekipten Baran Abi bana basgitarını hediye etti. Groove’ları çok severim, özellikle Funk Groove’ları . Onları çalmak istiyorum mesela canlı olarak. Çıtayı hep yükseltmen lazım, müzikte hiç durmaman lazım. Hep üretmen lazım.

Ahmet: Rap camiasın dışında bu emekler duyulamıyor işte. Daha çok komikli video tadında şeyler yayıldığı için ön yargı oluşuyor rap camiasına karşı.

Buse: Aslında bu işlerin varlığı daha da çok paylaşılmalı. Son olarak eklemek istediğin bir şeyler var mı?

Kamufle: Öncelikle size teşekkür ediyorum ve 5 Aralık’ta herkesi HipHop Jam’e bekliyorum.

Avaz: Biz de çok teşekkür ediyoruz. 5 Aralık’ta HipHop Jam’deyiz!

 

RÖPORTAJ: HIDDEN ORCHESTRA

Joe Acheson’ın solo projesi Hidden Orchestra bir kez daha, bu kez yepyeni parçalarla İstanbul’da. Bu akşam, Salon sahnesindeki ilk performansını sergileyecek olan Joe Acheson’a Hidden Orchestra hakkındaki sorularımızı yönelttik.

Nasılsınız? Turne nasıl gidiyor?

Çok teşekkürler! Turne henüz yeni başladı. Umarım çok güzel olacak.

Hidden Orchestra nasıl oluştu? Canlı performanslarınızda aranızdaki bu uyumu nasıl yakaladınız?

Sözleri stüdyomda kendim yazıyorum. Genç yaştan beri üretim sürecine hakimim. The Hidden Orchestra farklı ve çeşitli etkilerle ve hayatım boyunca iç içe olduğum seslerle oluştu. Tahminimce bu kulağa uyumlu geliyor çünkü The Hidden Orchestra tek bir kişi tarafından yazılıyor ve üretiliyor. Konu canlı performanslara geldiğinde, kendi başıma çalmak istemedim. Bu yüzden Poppy ve Tim’i davet ettim yardıma. O sırada başka bir grupta çalıyorduk. Günün sonunda bir bateriste ihtiyacımız olduğuna karar verdik ve Jamie’yi çağırdık ve 4 kişili kemik kadroyu oluşturduk. Sonrasında canlı performanslarda ekip, geçici olarak gelen müzisyenlerle çoğaldı.

Yeni albümünüz Reorchestrations’ı bir de sizden dinleyelim. Bu albüm nasıl bir albüm? Albümü nasıl tanımlarsınız? Albümün bir hissiyatı olsaydı bu hissi nasıl açıklardınız?

2010’dan beri her sene karışık ve geniş bir spektrumda tarzları olan şarkılardan oluşan bir tane mixtape çıkarıyorum. Şarkılarıma davul, bas, orkestral dokular gibi ekstra eklemeler yapmak da çok hoşuma gidiyor. Bu sayede iş birlikleri yapmaya ve başka müzisyenlerle çalışmaya yönelmiş oldum ve ortaya güzel bir albüme dönüşen kendi içinde tutarlı birkaç şarkı çıktı. Bu albümü yaparken veya herhangi bir şarkı yazarken dinleyicilerin ne hissedeceğini düşünmemeye çalışıyorum, bunu düşünmek dikkatimi dağıtıp sorunların başlamasına neden oluyor, en iyi işlerimi sadece kendi hoşuma gittiği için yaptığımda ortaya çıkartıyorum.

Bir çok türü bir araya getirmekte tereddüt etmiyorsunuz. Aslında yaptığınız müzik bu. Bunu daha da çeşitlendirmeyi düşündünüz mü?

Müzik konusunda hiç özel bir zevkim olması, birbirinden çok farklı bir sürü tarza ilgi duyuyorum bu yüzden pek janra bazında düşünmüyorum müzik hakkında. Yani bence bu tip bir füzyon benim için çok normal. Çok insanın da müzik dinlerken janraları dikkate aldığını zannetmiyorum, sadece sevdiğin müzikleri kategorize etmeye yönelik ufak bir yardımı oluyor bu tip şeylerin. Ek olarak farklı tarzlara ulaşmak çok kolaylaştı ve dolayısıyla artık hepimiz çok daha açık fikirliyiz bu konuda, müzik dinlerken bu hangi tarz diye değil de acaba bunu sevdim mi diye düşünüyoruz. Bu benim müziğime yaklaşılmasını tercih edeceğim bakış açısı.

Bu müziği icra ederken kimlerden etkileniyorsunuz?

Detaylara dikkat ederek, büyük bir titizlikle çalışan insanlardan etkileniyorum. Şefler ve yazarlardan sıkça ilham aldığım oluyor. Doğanın sesleri ve diğer müzisyenlerden de aynı şekilde etkileniyorum tabii.

Albüm sürecine geri dönmek istiyorum. Albüm yayınlamak için uzun süre üzerinde çalışıyorsunuz. Reorchestrations sürecinde neler yaşandı? Tam olarak ne zaman bu albümü yayınlayabiliriz dediniz?

Bir şeylerin yayınlanmaya hazır olup olmadığı konusunda hiçbir zaman tam olarak emin olamıyorum ama bir noktada sınır çizip artık hazır diyebilmem de gerekiyor. Ama eğer kigerçekten mükemmel bir şey yaptığıma inandıysam da hiçbir sınırlamaya ihtiyacım olmadan durduğum olabiliyor. Genelde yaptığım şeyleri defalarca dinleyip notlar alırım, daha sonra artık karar vermemin gerektiği bir noktaya ulaştığımda da bunları gözden geçirip bir sonuca ulaşmaya çalışırım. Ama sanırım artık bir fikir iyi midir ya da bir şarkıyı daha iyi hale getirebilir miyim diye ayırt edebildiğim noktaya çok uzağım.

Hidden Orchestra dinleyicilerini bundan sonra ne bekliyor? Siz ne bekliyorsunuz? Gelecekte ne gibi projeleriniz olacak?

Şu sıralar üzerinde çalıştığım yeni bir şeyler var ama bunun yanı sıra tamamen yeni pojeler ve sipariş üzerine yaptığım işler var – tamamen doğal seslerden oluşan müzik, bazı radyo belgeselleri, bir oyun soundtrack’i… Kullanıcılardan bir beklentim yok – yalnızca yaptığım şeylerden keyif almaya devam etmelerini umuyorum, bu her zaman şaşırtıcı bir şey ve aslınad hiçbir zaman garantisi yok.

Salon’a ikinci gelişiniz. Bu süreçte değişen ne oldu? Bu konser için nasıl hissediyorsunuz?

Asında daha önce burada çalamadık. 8 ay önce gelmemiz gerekiyordu ama Sırbistan’da ciddi bir trafik kazası geçirdik ve turnenin kalanını iptal etmemiz gerekti. Daha önce 2 kez Babylon’da bir kez de Nublu’da çaldık. Bu İstanbul’da canlı görseller kullanarak sergilediğimiz ilk performans olacak – aynı zamanda pek çok yeni parça ve yeni düzenlemeyi de çalacağız.

 

ORADAYIZ: NENEH CHERRY

Bu sene içimizi en çok kıpır kıpır eden konserlerden biri, yarın yani 30 Ekim‘de Salon İKSV‘de gerçekleşiyor. Elini atmadığı tür ve altından başarıyla kalkmadığı iş bırakmamış, Massive Attack’ten tutun da Gorillaz ve Pulp’a kadar pek çok büyük grupla çalışmış, günümüzde bile yarattığı etkiyi rahatlıkla gözlemleyebildiğimiz kutsal şahsiyet Neneh Cherry, bir kez daha İstanbul’a geliyor. Üstelik yanına başta son albümü Blank Project‘te olmak üzere sık sık birlikte çalıştığı RocketNumberNine ikilisini de alıyor. Blank Project’teki çoğu şarkının yanında Buffalo Stance ve Manchild gibi klasikleri de dinlemeyi umduğumuz konser, tam da “kaçırırsanız çok üzülürsünüz” cinsinden. O yüzden yarın Salon İKSV’de görüşmek üzere diyoruz ve kendisiyle yaptığımız ufak röportajı da şöyle paylaşıyoruz:

Öncelikle nasılsınız, nasıl gidiyor?

Teşekkür ederim, gayet iyiyim!

Müziğin daha alternatif tarafında yer almanıza rağmen büyük bir popülerlik ve başarı yakalamayı başardınız. Müzik piyasasının günümüzdeki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz? Streaming servisleri arasındaki çekişmeler ve müzisyenlerin bu mecralardan kazandıkları paranın azlığı üzerine uzun zamandır süren tartışmalar, doğrusu bizim de kafamızı epey kurcalıyor. Sizin düşünceniz nedir?

Müzik “endüstrisinde” iyi ile kötünün her zaman birlikte var oldu. Şu an görüyorum ki anaakım radyo istasyonlarında ve alışveriş merkezlerinde Drake’in, The Weeknd’in ve kızım Mabel’ın şarkıları sık sık çalıyor. Bunlar benim çok sevdiğim müzisyenler, o yüzden endüstride iyi şeyler de oluyor diyebilirim sanırım!

Streaming savaşlarına gelirsek; tüm endüstrilerde demiryollarının genişliğinden tutun da trafiğin hangi taraftan akması gerektiğine kadar her zaman türlü türlü çekişmeler yaşanmıştır. Bu yüzden bu meselenin niye bu kadar büyütüldüğünü doğrusu pek anlayamıyorum. İnsanlar istedikleri bir şeyi istedikleri fiyata almayı HER ZAMAN başaracak. Hayat böyle. Müzisyenlerin aldığı paraya gelirsek; bazıları yıllardır çokça kazanmaya devam ediyor, bazısı ise pek kazanamıyor. En azından artık müzisyenlerin nasıl soyulduğu ve haklarının nasıl yendiği konusunda daha çok şey biliyoruz.

Müzik dünyasında her zaman feminizmin öncü isimlerinden biri olarak gösterildiniz. Günümüz popüler müzisyenlerinin feminizm anlayışı hakkında ne düşünüyorsunuz? Feminizmin rolünün popüler kültürde giderek daha çok büyüdüğünü gözlemliyoruz.

Ben bütün iyi kadınları ve bütün iyi erkekleri destekliyorum. Peki ben bir feminist miyim? Evet, kesinlikle öyleyim!

Geçtiğimiz yaz bir EP ve ardından da bir albüm çıkarmanız bekleniyordu. Bunları ne zaman duyacağız veya duyacak mıyız acaba?

(Gülüyor) Şaşırtmacalı soru!

Son olarak, İstanbul konseriniz için heyecanlı mısınız? Daha önce buraya bir festival kapsamında gelmiştiniz fakat bu sefer daha ufak bir seyirci kitleniz olacak. Beklentileriniz neler? Bizi neler bekliyor?

Ufak ve samimi konserleri çok seviyorum. Ayrıca (böyle mi ifade etmeliyim bilemiyorum ama) popülerden çok biraz daha “farklı ve ilginç” müzik yaptığım için daha az insana hitap ettiğimin ve konserlerden daha az para kazandığımın da farkındayım. Ama olsun, buna değer!