sinema

RÖPORTAJ: DESIREE AKHAVAN

Bundan aylar önce, hatta tam olarak 2 ay önce, daha yaz festivalleri ufukta bile görünmez ve film festivalleri gündemimizin tam ortasındayken biricik Desiree Akhavan‘la bir araya gelmiştik. !f İstanbul kapsamında yılın en ilham verici yönetmenini seçecek jürinin bir parçası olmak için buralara kadar gelmişti ve kendisiyle görüşmesek olmazdı. Aradan aylar geçti, tembelliği yendik ve sonunda servise hazır ettik.

Başlamadan, Desiree’nin cümlelerini kırpmaya kıyamadığımızı ve bunun uzun bir okuma olacağını belirtelim. Kafanızda “Kimmiş bu Desiree?” gibi bir soru varsa öncesinde şöyle buyurabilirsiniz.

Afiyetle.

***

Merhaba! Bugün yaratıcı bir insan olmak, ürettiklerini insanlara sunmak, negatif ve pozitif dönüşler almak gibi şeylerden bahsetmek istiyorum. Sen bunların hepsini tecrübe ettin ve şu an festivalin en ilham verici yönetmenini seçmek için buradasın. O yüzden basit bir “Nasılsın? Festival nasıl gidiyor?” sorusuyla başlayalım.
İyiyim. Festivalde jüri üyesi olmak garip. Bu üçüncü jüri üyeliğim ve her seferinde daha farklı bir tecrübe yaşadım. Normalde oldukça bağımsız takılıyorum, zamanımın çoğunu yalnız geçiriyorum, ne istersem onu yapıyorum ama burada günüm başkaları tarafından organize ediliyor ve 24 saat boyunca aynı jüri üyeleriyle birlikteyim. Her ne yapıyorsak birlikte yapıyoruz, ne yersek birlikte yiyoruz. Gerçekten ilginç bir tecrübe. Bana biraz liseyi hatırlattı, hani o zaman da sürekli insanlarla çevrilisin. Kafanın içi fikirlerle dolu ama düşündüklerini yazmaya ya da azıcık kişisel bir zaman için fırsatın yok. Yani aslında o kadar da aşırı değil tabii, bugün 12’de buluştuk ama saat 11’de uyanınca… Yine de neyse, bana liseyi hatırlattı ve bir zamanlar bütün hayatımın böyle olduğunu düşündüm. Şu an sürekli başka insanlarla birlikteyim ve normalde bir ofiste çalışmadığım ve sette olmadığım sürece yalnız olmaya alıştığım için (ki o da çok sık olmuyor), insanlarla birlikte olmak ilginç geliyor. Alışık olmadığım bir durum.

Peki en ilham verici yönetmenin kim olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
Tamamen kişisel görüş. Yarın diğer jüri üyeleriyle bir araya geleceğiz ve öğle yemeğinde ciddi bir tartışma olacak sanırım. Çünkü benim bakış açım diğer jüri üyelerinden çok farklı gibi hissediyorum. Jüride 2 kadın ve 3 erkek var ve sanırım ben 2 erkek jüri üyesinden çok farklı fikirlere sahibim. Yani daha filmler hakkında konuşmadık tabii ama az biraz onlardan duyduklarıma dayanarak söylüyorum. Sanırım biraz tartışmamız gerekecek.

Çok fazla sette olmadığını söyledin. Bir film, bir de televizyon dizisi üzerinde çalıştığını okudum ama çok fazla detay yok hiçbir yerde…
Şu an iki şey üzerinde çalışıyorum, biri film. Şu an yapımcımla birlikte senaryoyu yazıyoruz. Diğeri de Londra’da çekeceğim bir televizyon dizisi ama ne zaman çekeceğimize dair bir fikrim yok, şu an onun da senaryosu üstünde çalışıyoruz. Son zamanlarda vaktimin çoğu yazmakla geçiyor yani.

Sanırım film bir romana dayanıyor. Appropriate Behavior kendi hikayendi ve şimdi…
Evet, adaptasyon cidden çok zor ve bir daha yapacağımı düşünmüyorum.

Gerçekten mi?
Evet, hikayeler yaratmayı ve kendi kendime bir şeyler ortaya çıkarmayı çok seviyorum ve şu an yaşadığım şeylerden biri de… Hem kitaba sadık kalmak zorundaymışım gibi hissediyorum hem de yorumlamak ki bana ait bir şey çıksın ama kendi yapmak istediğim şeyi yapmakla bir başkasının işini yüceltmek arasındaki denge gerçekten zorlayıcı ve benim sahip olmadığım bir tecrübe ve beceri gerektiriyor. Tahmin ettiğimden çok çok daha zormuş.

Sanırım biraz da farklı çalışma modları gibi. Yani televziyon dizisi yaparken muhtemelen uyman gereken bazı kısıtlamalar ya da kurallar vardır ama kendi filmini yaparken tamamen özgürdün.
Şimdiye kadar kısıtlama olmadı ama göreceğiz. Televizyonda daha çok zamanın var ama bi yandan da… Bir şeyler olması gerekiyor. Kimse kural koymuyor ama bazı notlar iletiliyor ve not aldığımda genelde içine daha çok [hareket] katmakla alakalı oluyor. Bir dizide insanlar sürekli oturup birbiriyle konuşamaz ama ben sadece oturup konuşmalarını istiyorum. Notlar genelde “Hadi ama bir şeyler yapmaları lazım” diyor.

desiree akhavan

O zaman garip bir soru. Son 2 yılda, filminin Sundance prömiyerinden bu yana geçen süreçte yaşadığın en iyi ve en kötü anlar nelerdi? Büyük şeyler olmalarına gerek yok.
Sundance’e kabul aldığımızı öğrenmek tartışmasız filmin en iyi anıydı. Harikaydı. Kabul almak gibi bir beklentim yoktu. Umuyordum ama gerçekten olacağını düşünmüyordum. O yüzden çok büyük bir şok oldu ve gerçekten harikaydı. Hayatımın en iyi anlarından biriydi.

Ama en kötü anı kesinlikle Sundance prömiyerini yaptığımız geceydi. Çok stresliydi ve bir anda beklentiler çok yükseldi. Bilmiyorum, ondan sonra hiçbir şey yeterince iyi gelmiyor. Pek çok an var tabii, en iyi anlarımdan biri Melbourne’daydı. Melbourne Avustralya’da bir film festivaline gittim. Kendi filmimin gösteriminden önce Catherine Breillat’nın filmini görmeye gittim. Kendisi de oradaydı ve gerçekten çok sevdiğim bir yönetmen. Kendi filmimden önce onun soru-cevap oturumuna katıldım ve çok garipti çünkü canına okudular. İzleyicilerin yarısı güldü, filmi beğenmedikleri çok belliydi. Sorulan sorular çok saldırgandı. Ardından ben kendi filmimi tanıttım ve o gün kim olduğunun bir önemi olmadığını gördüm. O açıdan güzeldi. Kim olursan ol bazı saçmalıklarla uğraşmak zorundasın, yaptığın işi beğenmeyen insanlar olacak ve bunda bir sıkıntı yok. Benim için o gün “Oh insanlar bundan nefret edebiliyor. O zaman insanlara bağımlı olmaktan, beni beğenmelerini istemekten vazgeçmem gerek” şeklinde anlam buldu. Daha sonra filmimi sundum ve sahnede şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Böyle bir dünyada yaşadığım için çok mutluyum. Gidip idolümün filmini izleyebiliyorum, ardından kendi filmimi sunuyorum ve hepiniz izlemeye hazırsınız. Neden bu kadar şanslıyım?” O an gerçekten çok mutlu hissettim.

Prömiyer yaptığımız gece de gösterimle alakalı bazı teknik problemler vardı ama çok da önemli değildi. Yani, kimin umrunda? Bir tek, o gece Hollywood’dan filmi daha önce izlememiş bazı kişiler gelmişti ve prömiyerden önce çok heyecanlıydılar, belki de sıradaki büyük hit ben olacaktım. Ne var ki gösterimden sonra hiçbiri bir daha benimle konuşmadı. Olacağımı düşündükleri ‘sıradaki büyük hit’ olmadığım çok açıktı ve kalbim kırıldı. Şimdi komik tabii, çünkü dönüp bakıyorum ve gerçektem kimin umrunda? Hiçbir önemi olmadı. Ve belki de bugün büyük bir hit olmak bir noktada çabuk tüketilir olmak demek. Belki koruyabilirsin tabii ama yine de birinin senden bir şeyleri anında, tek seferde alması anlamına geliyor. Kariyerin, her ne yaparsan yap, aslında bir maraton, sürat koşusu değil. Tek bir tatlı filmle herkesi etkileyip bırakmak ya da sadece iş gücüne katılmak için bunu yapmıyorum. Bir hayat kurmak, her filmle daha iyiye gitmek, oyununu değiştirmek, oyununu iyileştirmek, söyleyecek yeni şeylere sahip olmak istiyorsun. Ve genelde, şimdiye kadar buna çok fazla kafa yorduğum için, ilk filmiyle bir gecede çok hızlı başarılar kazanan insanların aynı başarıyı yakalamakta çok zorlandıklarını düşünüyorum.

Ama sen de çok başarılı oldun.
İşte bu çok harika… Yani benimle tanışmanın seni heyecanlandırması çok garip geliyor çünkü bütün gün gerçek bir “loser” gibi hissettim.

Gerçekten mi?
Evet, bütün gün. Yani, işte hepsi bakış açısıyla alakalı. Gerçekten öyle. Her gün kendini yeniden bir şeyler yapmaya değdiğine, bir şeyler söylemeye değdiğine ikna etmen gerekiyor. Çoğu zaman kendimi “Sus artık, yani konuşma, kimsenin umrunda değil” derken buluyorum. Yaratıcı bir alanda çalışıyorsan böyle hissetmek çok kolay… Çevrende görmediğin işler yapmaya çalışıyorsan… Sanki susman gerekiyormus gibi. Ve çözümü ne bilmiyorum.

Peki kategoriler hakkında ne düşünüyorsun? İnsanların filmleri kategorize etmek gibi bir eğilimi var ve henüz resmi bir janra dönüştü mü bilmiyorum ama bir “Brooklyn’deki genç kadınlar” akımı mevzu bahis. Sanki insanlar bir anda bu kadınlar hakkındaki hikayeleri dinlemeye çok istekli oldular ama neden anlamıyorum. Bir de bir kategoriye dahil edilmek nasıl hissettiriyor? Çünkü söz konusu filmlerin bazı ortak noktaları olsa da hikayeleri çok farklı…
Bir izleyicisi olması ve aslında öncülük etmiş filmler, benzer konular hakkında filmler yapmış insanlar olması bir yönden güzel. Lena’nın filminden, Tiny Furniture’dan önce onun gibi bir film yapılmamıştı ve aslında çok heyecan ve ilham verici. Genç kızları kendilerini daha ciddiye almaları konusunda motive ediyor ama bence genel olarak kadın hikayelerinin daha ciddiye alınması gibi bir trend söz konusu. Bridesmaids gibi, hani bir sürü film var. Ve genç kadınlar için bugün çok farklı atmosfer var. Mesela, Rookie’yi biliyor musun?

Evet, evet.
Yani mesela Rookie var. Ben gençken yoktu. Genç kızların kendi fikirlerini, düşüncelerini, hayallerini, havalı buldukları şeyleri ve güvensiz hissettikleri şeyleri paylaştıkları bir dünya olması… Bu harika bir şey. Bir şekilde dünya daha da açılıyor. Bir yandan da insanların filmi ciddiye almamasından korktum çünkü “Ah, bir tane daha Brooklynli kız hikayesi” diyebilirlerdi; “Diğerlerini, trendleri takip ediyor” denebilirdi. Ama biz filmi yaptığımızda bunların hiçbiri yoktu. Biz yazdığımızda böyle bir trend yoktu ve söyleyecek şeylerimiz vardı. Şimdi “Gel bir de benim Brooklyn’li kız hikayemi yönet” diyerek senaryolar gönderiyorlar ama o benim zaten yaptığım bir şey ve artık yeni bir şey denemek istiyorum.

Peki İranlı, biseksüel gibi etiketlerle anılmak hakkında ne düşünüyorsun? 2014’te insanların seni etiketlemesiyle bir problemin olmadığını söylemişsin. 2 yılın ardından hala böyle mi düşünüyorsun?
Evet, umrumda değil. Yani beni ilgilendiren bir şey değil. İnsaların beni nasıl görmek istediği ya da beni ve filmi nasıl etiketlemek istediği biraz… Beni rahatsız etmiyor çünkü bunlar çok net olmayan ve tek bir şey ifade etmeyen kapsayıcı terimler. İranlılar bana bakıp “Yeterince İranlı değil” diyor, Amerikalılar “Beyaz değil o zaman Amerikalı değil” diyor. Açıkçası bilmiyorum. Ben kendimi nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum o yüzden bu konuda iyi bir fikri olan varsa duymak isterim.

Bir yandan da herkes öyle olmadığı halde Appropriate Behavior’ın otobiyografik bir film olduğunu düşünüyor. Merak ettiiğim şey otobiyografik bir film yapmakla, kişisel ama kurmaca bir film yapmak arasındaki çizgiyi nasıl çektiğin. O ayrımı nasıl yapıyorsun? Ya da özellikle böyle bir ayrım yapma ihtiyacı hissediyor musun?
Sürekli elindeki materyali yoğuruyorsun. Eğer bir şey yaşadıysam ve üzerine konuşulmaya değeceğini, yeterince ilginç olduğunu hissediyorsam o sahneyi ilk olarak birebir yaşadığım şekliyle yazabilirim. Ama yoğurmaya devam ettikçe değişiyor. Çok saçma ama bunun iyi örneklerinde biri şöyle: 1 yıldır Londra’da yaşıyorum ve henüz bir banka hesabı açmayı beceremedim. Oralı olmamam, vizem ve milyonlarca başka sebep var. Her gittiğimde “Adres kaydı lazım” diyorlar. Götürüyorum, “Bu geçersiz, başka bir şey getir” diyorlar. Başka adres kaydı götürüyorum, bu kez kimlik belgesi istiyorlar ama ehliyet kabul etmiyorlar. Bu kez pasaportumu götürüyorum ama o kabul edilmiyor çünkü adımın pasaportumdaki yazılışı ehliyetimdekinden farklı. Birkaç ay içinde belki 15 kez bankaya gittim ve kafayı yemek üzereydim. En son tam her şeyi doğru ayalarmıştım ki vizemin yeterince uzun olmadığı ortaya çıktı. 6 aylık bir vize gerekiyormuş ve benimki 4 aylıktı. Şu an yazdığım senaryodaki karakterin bankada bir hesap açması gerekiyor ve ilk seferinde tam olarak kendi yaşadığım gibi yazmıştım. 10 sayfalık aşırı uzun ve aşırı sıkıcı bir sahneydi. Tam olarak bankada ne yaşadığımı anlatıyordu ve o noktada “Tamam şu an bunu neden yazdığımı biliyorum ama nasıl daha ilginç hale getiririm?” diye sordum. Şu an o sahne 1 sayfa uzunluğunda ama içinde karakterin etrafına bakıp 5 yaşında bir kızın bile kendine hesap açtırdığını görüyoruz. Gerçek hayatımda kız arkadaşım kendisiyle ortak bir hesap kullanmama izin verdi ve vizeye ihtiyacım kalmadı; onun kartı onun adına ve benim de kendime ait bir kartım var. Bu karaktere yardımcı olmak için onun erkek ev arkadaşıyla daha yakın olmasını istedik ve karakterin ortak bir hesap açmasına yardım etti. Yani bütün bu küçük şeyler birebir hayatımda olan şeyler değil ama ondan ilham almış şeyler. Benim hayatım heyecan verici değil. Filmle alakalı olan şey de aslında kişisel bir şey değil. Banka hesabı açıp açmamam kimsenin umrunda değil ama benim aileme açılma hikayem onların çok yakından ilgilendiriyor ve ebeveynlerimi ya da erkek kardeşimi onları mutsuz edecek bir şekilde göstermek istemem. Yani bir şeyleri ilk seferinde hiç düşünmeden tamamen istediğim gibi yazdıktan sonra bu kez düşünerek üstlerinden geçiyorum. Ve neyin gerçekten ilginç olduğunu, nelerin kendi kendime duyduğum acıma hissinin emareleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazen bir şeyleri izliyor ve “Oh gerçekten bir şeylerin kurbanı olduğunu düşünüyorsun” diyoruz ya mesela, ben kurban olduğumu düşünmüyorum. İşimin benimle dalga geçmesini istiyorum, en iyi özelliklerimi ön plana çıkarmasını değil. Kendimi besin zincirinin en altına koymaya çalışıyorum. Bu noktada senaryoyu aileme gösterdim ve eğer rahat hissetmezler yapmayacağımızı söyledim. Ne düşündüklerini sordum ve diyaloğu hiç kesmedik.

Peki, daha öncesinde “Nose Job” isimli bir kısa film çektiğini okudum. Çok kötü bir film olduğunu düşünüyormuşsun, dibe vurmuşsun, neredeyse vazgeçiyormuşsun. Ve bir noktada “Eğer kendiniz olmayan bir hedefi kovalıyorsanız, cezasını işiniz çekecek” dediğini okudum. Merak ettiğim şey neyin kendin olduğunu nasıl bildiğin. Kafanın içindeki sesin kendine ait olduğunu nasıl biliyorsun?
Bilmiyorum, sanırım büyüyerek. Nose Job’da NYU’nun istediğini düşündüğüm türde bir kısa film yapmaya çalışmıştım. Öğrenciydim ve çok spesifik türde filmler okulda başarılı oluyordu ve festivallere gidiyordu. Ben o filmle 30 farklı festivalden reddedildim. Tek tek bütün festivallere gönderip yalnızca başvurulara 1000 dolar harcadım ve günün sonunda hiçbir yere varamadım. Ve bence sebebi doğal gelmeyen bir şey yapmaya çalışmış olmamdı. Sette çok kötü hissettiğimi hatırlıyorum, yaparken kötüydüm, baştan sona mutsuz bir tecrübeydi ve çok zor geldi. Garip tarafı o. Bir şeyler üretmek bence zaten çok zor ama onun hiçbir parçası doğal hissettirmedi. İçindeki fikirden memnunum. Açıkçası ara ara o film hakkında düşünüyorum ve bence içinde gerçekten harika anlar var. Ama hep komedimi alıp dramatik bir filmin içine koymaya çalıştım. Mesela çok iyi bir film izledim yakınlarda ve tam olarak bir İran filminin görünmesi ve olması gerektiği gibiydi. Akış, mizansen, sinematografi, soundtrack… Bir İran filminin olması gerektiği her şeydi ve ben hiçbir zaman bunu yapmayı başaramadım. Hiçbir zaman ona uyamadım. Sanırım bulman gereken şey soyut bir şey. İnsanlar bana sürekli soruyor: Sesinin ne olduğunu nasıl biliyorsun? Bence oldukça soyut bir şey. Ve zorlama hissetirmemesi gerek. Tabii bu bilgisayarın karşısında gerçekten değeri olmayan şeyler üreterek geçirdiğin binlerce saatten sonra gelen bir kolaylık hissi. “Evet, bu benim yaptığım bir şey ve bunu benden başka kimse yapamaz” dedirten bir his. Bunun yerine taklit etmeye çalıştım, bir sanatçı gibi davranmaya çalıştım ve günün sonunda bir sanatçı değildim.

Peki son olarak, burada en ilham verici yönetmeni seçmek için bulunduğunuz için soruyorum, ilham verici bulduğun ve takip edebileceğimiz birkaç bir şey söyleyebilir misin?
High Maintenance isimli bir web serisi var, onu çok ilham verici buluyorum. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Çok heyecan verici. Aslında çok fazla şey var. Fat Girl, bahsettiğim Catherine Breillat filmi; Tracey Ullman, İngiliz bir komedyen. Tracey Ullman Show diye bir programı var ve gerçekten çok iyi. Peep Show var, o da bir İngiliz dizisi. O da çok iyi. Louis CK. Louis CK’den cidden çok çok ilham alıyorum. Yaptığı her şey aklımı başımdan alıyor ve onları yapan kişi ben olmadığım için üzülüyorum. Hani bütün o izleyince “Aah bu saf deha” dedirten şeyler. Ve gerçekten kendimi çok derinden özdeşleştiriyorum.

Ama aslında, tabii ki çok farklı şeyler yapıyorsunuz ama mizah anlayışınızın benzer olduğu söylenebilir.
Ah teşekkür ederim. Umarım. Günün sonunda benim sevdiğim şey bu ve herkes sevmiyor. Bazı insanlar nefret ediyor ama ben otobiyografiyle kurgu arasındaki çizgide duran işleri seviyorum. Günün sonunda yaptığın iş gerçekten fazlasıyla kişisel oluyor. Film okulundayken herkes birbirinin kısa filmini izlerdi ve izlediğimizde hangi filmi kimin yaptığını çok net bir şekilde anlardık. Zaten 3 yıl boyunca 24 saatini birlikte geçiren 35 kişi doğal olarak birbirini çok iyi tanıyor. Birinin filmini izlediğinde de onun gözlüklerini takıyorsun, dünyayı onun lenslerinden görüyorsun gibi bir şey. Ve bu tamamen karakterle alakalı. Yani Rwanda Katliamı’yla ile ilgili bir film yapıyorsan bile, yine kendin olarak yapıyorsun. O filmle alakalı bütün kararları veren kişinin sen olduğu belli oluyor. Ve bir filmde o kişinin karakterini görebildiğimde, sıkıcı olmadan daha da kişiselleşiyor. Bu bir başarı. Beni heyecanlandıran ve beni gerçekten etkileyen şey bu. Ve bütün izleyiciler böyle mi düşünüyor bilmiyorum ama Louis CK’de sevdiğim ve kişisel olarak yakalamaya çalıştığım şey bu. Hepimizin hissettiği ama yüksek sesle söylemediği şeyleri keşfetmek istiyorum. Ve bazı şeyleri hepimiz hissetmiyoruz, onları dışarı çıkarmam gerekiyor. Banka sahnesindeki bazı elementler mesela, öfke gibi daha büyük olan şey, çok fazla çabalayıp elinden gelenin en iyisini yapmana rağmen  başarısız olma hali yakalamaya çalıştığım ve aslında herkesin ne yaşıyor olurlarsa olsunlar tecrübe ettikleri şey. Asıl olay o, gerçekten kişisel de olsa, annemle kavgamızı anlatan bir sahne de olsa. Orada olması gereken şey kavga edecek bir anneleri yoksa bile onla bağlantı kurabilmeleri.

Peki son olarak burada izlediğin ve sevdiğin filmler?
O konuda bir şey söyleyemiyorum çünkü sadece yarışma filmlerini gördük. Aslında dün hayatım boyunca izlediğim hiçbir şeye benzemeyen bir film izledim. O şekilde bir çekim yapılabileceğini görmek aklımı başımdan aldı. İsmi Hidden (Gizli). Bir Kürt filmi, siyah beyaz ve karakterler konuşurken kamera hep konuşmayan kişiyi çekiyor. Çok ilham verici buldum. Bunu 2 saat boyunca izlemek insanı gerçekten nasıl dinlediğimizi, dinlerken nelere ihanet ettiğimizi, neden konuşan kişinin yüzünü görme ihtiyacı hissettiğimizi, performans konusunu, dinlemeyi nasıl performe ettiğimizi sorgulatıyor.

2015: SARMAŞIK

Neden Değerli?: Türk sineması adına -fikrimce- baş yapıtlardan biri olan Gemide filmine benzetilmesine rağmen kendi hikayesine sadık kalmış bir film Sarmaşık. Abluka ile birlikte “yılın en iyi yerli filmi hangisiydi” tartışmalarına konu olan bir film. Yurt içinde ve yurt dışındaki festivallerde gösterdiği başarı da emeğin karşılığının alınması konusunda oldukça tatminkar. Gişe Memuru filmiyle adından söz ettiren Tolga Karaçelik‘in senaryosunu yazıp yönettiği, Nuri Bilge Ceylan filmlerinden aşina olduğumuz Gökhan Tiryaki‘nin görüntü yönetmenliği yaptığı ve başta Nadir Sarıbacak olmak üzere tüm oyuncuların çok iyi performans gösterdiği Sarmaşık, yılın en dikkat çeken yapımlarından.

Neyi Değiştirdi?: “Deniz bitti, gemi durdu, duran gemi artık gemi değildir..” Çekimleri, diyalogları ve alt metniyle bizleri etkileyen, hiyerarşinin anlamını iliklerimize kadar hissettiren ve sorgulatan Sarmaşık, zaman zaman George Orwell‘i hatırlatıyor izlerken. Geriyor, düşündürüyor, rahatsız ediyor. Otorite kavramı ve insan psikolojisi üzerinde kafa yoruyor. Kendi dünyasına seni kolaylıkla çekebiliyor.

2016’da Ne Alemde?: Film ekibinin 2016’da neler yapacağını tam bilmemekle birlikte, Sarmaşık, Abluka gibi yerli filmlerden 2016’da da fazlasıyla görmek istiyoruz.

2014: Sivas

Neden Değerli: Ülkemizin Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz‘la yükselen sinema değerlerini devam ettirebilir-yukarıya taşıyabilir bir izlenim veren Kaan Müjdeci uzun bir hazırlık sürecinden sonra Sivas filmiyle izleyicileriyle buluştu. Oyunculukların, çekimlerin ve hikayenin doğallığıyla izleyiciyi hemen içine çeken bir film olan Sivas, bizleri izleyici değil, tanık olarak gördü. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren “cennet” olarak tanıtılan Anadolu’yu da tarafsız ve realist bir şekilde değerlendirmesiyle 2014’ün en iyi Türk filmleri arasına girdi.

Neyi Değiştirdi: En prestijli film festivallerinden Venedik Film Festivali‘nin ana yarışmasına kabul edilen ve Jüri Özel Ödülü alan Sivas bu büyük başarıyı (zira Müjdeci’nin ilk uzun metrajlı filmi) kesinlikle hak eden bir film. Ayrıca 11 yaşındaki başrol oyuncusu Doğan İzci’nin ödüllü performansı ve filmin sergilediği değerlerin evrenselliğiyle de büyük övgü hak ediyor. Sivas’ın konusu Aslan’ın (Doğan İzci) ölüme terk edilen bir dövüş köpeğiyle (Sivas) olan dostluğu. Ancak film bunu bilindik Hollywood ve Avrupa sinemasından çok ayrı değerlendiriyor. Erkekliğin güçlü ve iktidarı elinde bulundurması “gerektiği” bir topluma ayak uydurmaya çalışan, erken büyüyen bir çocuk Aslan, içinde bulunduğu durumun geç farkına varıyor ve tek yapabileceği şeyin durumu sürdürmek olduğunu anlıyor..

2015’te Ne Alemde: Sivas’la beklentileri yükselten Kaan Müjdeci yeni bir senaryo üzerinde çalışıyor fakat senaryoyla ilgili fazla bilgi vermekten yana değil. Merakla yeni filmini bekliyor ve başarılarının devamını umuyoruz.