ultraviolence

İNCELEME: LANA DEL REY – LUST FOR LIFE

Lana Del Rey, yeni ismiyle ve personasıyla kariyerinde temiz bir sayfa açtığından beri her gündeme gelişinde Lizzy Grant isminin anılması artık biraz gereksiz, o yüzden kendisinin nasıl Miss America yapıldığının hikayesini atlayabiliriz.

Love‘ı ilk dinleyişimle gelen şaşkınlığa ek olarak, hemen ardından albümle ilgili ayrıntılar yayımlandığında Born to Die, Paradise, Ultraviolence, Honeymoon gibi albümlerin kaynağından böyle kocaman bir gülümsemeli albüm kapağına yakışacak bir iş çıkabileceğine asla inanmamıştım. Kendisi hep aynı noktada olduğunu düşündüğü için bir değişikliğe gitmek istediğini söylüyor röportajlarında. Nitekim sonunda vardığı yer her zamankinden çok farklı değil, önceki albümlerinde de hissettirdiği o geçmişe özlemin getirdiği hüznü yine aynı sinematiklikle anlatıyor.

Aynı zamanda ilk single olan Love ile albüme yumuşak bir başlangıç yapıyoruz, Lana Del Rey’in şu ana kadar yaptığı en iyi şarkılardan biri olabilir diye düşünüyorum. Şarkı “sanki daha umut dolu bir albüm olacak” düşüncelerini de beraberinde getirirken, bir yandan da Lana’nın baygın ve mahmur sesini sıkıcı bulanların en baştan eleneceği bir şarkı oluyor.

Ardından Lust for Life’ı dinliyoruz. The Weeknd’in Stargirl Interlude’unu dinlemeye doyamamış biri olarak bu şarkı beni çok heyecanlandırmıştı ama beklediğimi pek bulamadım açıkçası. Biraz daha fazla The Weeknd ve Max Martin’e ait elementler hissetmeyi isterdim. Ama göze hitap eden bir klip ve radio-friendly bir parça çıkarmayı başarmışlar, amaçları da buydu sanırım.

Bir sonraki parça 13 Beaches da albüm kapağından yola çıkarak o hiç beklemediğimiz Lana Del Rey hüznü çöküyor içimize. Şarkının sözlerine gelecek olursak “It hurts to love you/But I still love you” gibi dümdüz bir nakarat biraz Lana Del Rey standardında basit kaçıyor. Henüz anlamak için erken ama yeterince takdir edilmeyen bir şarkı olacak gibi hissediyorum.

Cherry de yine Lana Del Rey personasının favori ilişki biçimi kendine zarar veren bir ilişkiden bahsediyor. Sözleriyle tam ayarında bir dozda hüzün ve hızlı yükselen nakaratının yanında tizleşen vokalleriyle aynı miktarda heyecan da veren bir şarkı dinliyoruz. 13 Beaches ve Cherry keşke albümde daha farklı bir konumda yer alsaymış, The Weeknd ve ASAP Rocky işbirliklerinin arasında hak ettikleri ilgiyi göremeyecekler gibi görünüyor.

Groupie Love ve Summer Bummer’da ASAP Rocky ve Playboi Carti’yi dinlerken sadece “Aralara birkaç rap verse’ü serpiştirelim” demişler gibi hissediliyor, The Weeknd için de olduğu gibi, ikisi de şarkıda varlıklarını hissettirecek kadar etkin  değiller.

Lirikal anlamda alıştığımız sitemkar, kalbi kırık Lana’yla albümün ortasında buluşuyoruz; “Sobbin’ in my cup of coffee/Because I fell for another loser” diyor In My Feelings’de, hangimiz yapmadık ki. “I’m feeling all my fucking feelings” istesek de istemesek de.

Eskileri özlemeyi, geçmişe özenmeyi hep gereksiz buluyorum o yüzden single olarak çıktığından beri Coachella – Woodstock In My Mind’a bir türlü ısınamadım. Aynı şekilde Tomorrow Never Came de beni sarmadı bir türlü, Sean Ono Lennon’un daha önce farklı farklı projelerini dinledik ama hiçbirinde babasının böyle bir replikası olmaya çalıştığını hissetmemiştik, albümün arasından neredeyse John Lennon’la karşılaşmış olmak biraz tuhaf hissettirdi doğrusu.

God Bless America – And All The Beautiful Women In It’de nakaratta duyduğumuz silah sesleri ve When The World Was At War We Kept Dancing’de “Is it the end of an era?/Is it the end of America?” diye sorgulayarak güncel sıkıntılara da değinmeden geçmiyor.

Change, Lana’nın sesini ön plana çıkaran sade bir piyano baladı, albümden çok sık duyacağımız bir parça olacağını sanmıyorum. Get Free ile albüm noktalanıyor, acaba sıkıntı bende mi emin olamıyorum ama ben bu şarkıyı dinlerken Radiohead – Creep’i duyuyorum sadece.

Albüm genel anlamda kötü demek adil olmaz fakat kesinlikle sıkıntılı birçok noktası olduğunu kabul etmek gerekiyor bence. Son zamanlarda uzun pop albümleri yapmak çok popüler olsa da bu Lana Del Rey için geçerli olmamalıydı. Uzun olduğu halde tekdüze olmasın diye konuklarla farklı renkler katmaya çalışmışlar, ama ASAP Rocky ve (Sean Ono Lennon diyemiyorum) John Lennon’ı bir araya getirmek, bunu sağlamak gerçekten doğru bir yol mu diye düşündürüyor. Çok fazla piyasaya oynayıp radio-friendly şarkılar yapma çabaları olduğunu hissetmemiş olmak albümün iyi yanı sanırım. Son olarak, Lust For Life da Lana Del Rey’in kariyerine pek de şaşırtmayan ve yön değiştirmiş gibi hissettirmeyen bir basamak olarak yerini alırken çok gerçekçi bir düşünce olmasa da albümü dinledikten sonra aklımdaki tek şey “canlı dinlemek güzel olurdu” oldu.

ALBÜM: LANA DEL REY – ULTRAVIOLENCE

Miss America başka albüm yapmayacağım, söyleyeceklerim bu kadar dedikten iki yıl sonra geri döndü. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuz; genç kız New York’a taşınır, genç kız uzun süre Walt Whitman okuyup Hudson kenarında şiir yazar, genç kız güzelce ambalajlanıp Miss America haline getirilir. Ailenin iyi çocuğu değildir, geçmişindeki alkol probleminden daddy issue’larına kadar her şeyi onu bugünkü umursamaz, hızlı yaşayıp genç ölme takıntılı genç kadın haline getirmiştir. Bütün bunların önceden ayarlanmış olması, plastik cerrahinin Lizzie Grant’i Lana Del Rey’e dönüştürmesi falan beni pek ilgilendirmiyor. Ben biraz Ultraviolence’tan bahsedeceğim izninizle.

https://youtube.googleapis.com/v/T5xcnjAG8pE&source=uds
Dan Auerbach’le çalışacağını açıkladığında herkesi oldukça şaşırtan Lana Del Rey, West Coast ile bende aynı şok etkisini yaratmamıştı, dürüst olacağım. West Coast, Born To Die’da yaptığı hiçbir şeye benzemiyordu, orası doğru. Belki de Dan Auerbach etkisi çok bariz olduğundan (West Coast ile arka arkaya dinlenecek bir adet Tighten Up ile ne demek istediğim biraz açıklığa kavuşabilir) West Coast beni Ultraviolence konusunda çok da heyecanlandırmamıştı. Albümün tamamını dinleyince ise yanıldığımı kabul ettim. Bariz de olsa Dan Auerbach etkisi ortaya gerçekten hoş bir şey çıkarmıştı.
https://youtube.googleapis.com/v/oKxuiw3iMBE&source=uds
Albümün özellikle ilk kısmı alışık olduğumuz Lana Del Rey’in bu kez ne yapmaya çalıştığını özetliyor. Açılışı yapan Cruel World altyapısıyla insanı kolayca etkisi altına alıyor. Del Rey’in üstünde alıştığımız kırmızı elbise var, ama bu kez kurtarılmaya ihtiyacı yok. “He hit me and it felt like a kiss.” – kendisini “Feminizm? Oh çok sıkıcı.” şeklinde açıklamalar yapmaya iten Ultraviolence’ta böyle diyor Miss America. Sıkça duyulan efektli gitarlar şarkının yarattığı mazoşist-gerçek-aşk havasını gerçeğe yaklaştırıyor. Albümün bana göre en iyisi olan Shades Of Cool ise vokalleriyle ve –bilin bakalım kime ait olan- gitar solosuyla dikkat çekiyor. Şarkının sözlerine dikkat edecek olursanız “Yine mi?” diyebilirsiniz. Sürpriz: Del Rey hala kötü çocuklardan bahsediyor. (yaşları biraz büyük de olabilir tabii.) Brooklyn Baby ise albümdeki en normal aşk hikayesini anlatıyor olabilir. Albümün geri kalanından en farklı şarkısı West Coast, daha önce de belirttiğim gibi aşırı sevdiğim bir şarkı değil ve Lana Del Rey’in söz yazarken belli şeylere bağlı kalma huyunu gösteriyor. Yine de sürekli aynı şeylerden bahsederken bu kadar ilgi çekmek de ayrı bir başarı.

https://youtube.googleapis.com/v/rJABBmAMXnY&source=uds

Albümün bundan sonraki kısmı ne yazık ki ilki kadar etkileyici değil. Sad Girl’de yine Auerbach’in eseri olan gitar oyunlarının etkisi altındayız. Kötü olup olmadığını bilemeyiz Lana ama üzgün olduğunun biz de farkındayız. Her zamanki soruları soran Pretty When You Cry ile birlikte albümün ilk kısmında yaratılan başına ne gelse güçlü duran zarar görmüş kadın imajı zayıflamaya başlıyor, bunun yerine Del Rey kendini yine bırakıyor. Money, Power, Glory’de ise ne olursa olsun kazanç peşindeki birini görüyoruz. Defalarca kendisi de söylüyor zaten; dope and diamonds, that’s all that I want.” Del Rey’in Fucked My Way Up To The Top ile ne yapmaya çalıştığı biraz karışık bir konu; bu şarkıyı kariyerinin özeti olarak gören de var, sırf feministleri ayaklandırmak ve daha çok dikkat çekmek için albüme yerleştirildiğini savunan da. Old Money albümün Born To Die’da bulunanları en çok hatırlatan şarkısı. Ultraviolence ile ilgili yapılan en doğru hamle ise albümün kapanışını üstlenen The Other Woman. Önceden Blue Velvet ile olduğu gibi, Lana Del Rey’in eski şarkılarla arası iyi.

https://youtube.googleapis.com/v/Z0cBa4xXXvE&source=uds
Lana Del Rey’i ya sev ya nefret et kategorisine sokan birçok faktör olduğu doğru. Sevenler sahte ya da gerçekliğiyle değil, tüm davranışlarında sergilediği kırılganlıkla ilgileniyor çoğunlukla. Söylediği şeylerden kendisine zarar verenden vazgeçemeyen, kronik olarak üzgün ve bu depresif ruh haline aşık olan biri olduğu izlenimine varmak çok da zor değil. Kendim de içine dahil olduğum jenerasyonun pek çoğu da böyle değil mi?