yeni albüm

İNCELEME: LANA DEL REY – NORMAN FUCKING ROCKWELL!

2012 yılında Lana Del Rey, Born to Die ile ilk çıkışını yaptığında herkesin ondan nefret ediyor oluşundan nefret etmiştim. Sharon Van Etten’in Tramp albümü, Sylvia Plath’in Sırça Fanus’u ve kendi yazılarımla Lana Del Rey, benim için yeni bir hikaye anlatıcısı ve duygularını metaforikleştirmede mükemmel bir örnekti. Sevdiği her şeyi şarkılar arasında döndürmesi ve üzgün melodileri nedeniyle sıkıcı ve yapma bulunmasını şaşırtıcı buluyordum. Bence geleceğin en büyük potansiyele sahip şarkı sözü yazarı olabilirdi. Yeni albüm Norman Fucking Rockwell!‘in yayımlanması ile yedi senenin sonunda nihayet haklı olduğumu söyleyebilir miyim?

(daha&helliip;)

İNCELEME: BON IVER- i,i

Justin Vernon‘ın sesinde sizi güvende hissettiren bir tanıdıklık var. Bunun sebebi nostaljinin günümüz ile buluştuğu noktada beliren indie tınılarının eşsiz bir örneğini icra etmesi olabilir mi? Kanye West iş birliği, Grammy ve bu başarının altından tek hamlede kalktığı bir resmin arkasına çizdiği gizemli bir imaj. Kısacası, bir zamanlar indie olarak adlandırılan ve şu aralar eski tanımının tam da karşısında duran bir konumlama. Yep, klasik bir Justin Vernon.

(daha&helliip;)

TANIŞIN: SLOW PULP

Birçok tanıdık isimden art arda gelen yeni albümler geçmişten aşina olduğumuz tınılara dönüşümüzü hızlandırıyor. Daha önceden alışılmış olana istek her zaman daha fazla oluyor. Ancak tüm o güzel albümlerin yanı sıra keşfedilmeyi bekleyen yeni grupların, şarkıların listesinin de bir yandan gittikçe uzadığını inkar edebilir miyiz? İşte, o yeni isimlerden bir tanesi: Slow Pulp.

(daha&helliip;)

BON IVER’İN GERİ DÖNÜŞÜ HAKKINDA BİLMENİZ GEREKEN HER ŞEY

Justin Vernon‘ın en sevdiğimiz projesi Bon Iver geri döndü. 2007’den bu yana indie müzik algısına yepyeni bir şekil vermeye başaran grup, en son 2016 yılında uzunçalar 22, A Million‘ı yayımlamıştı. Her ne kadar Vernon’ın en güçlü yanlarından doğan tınılara sahip olsa da sevdiğimiz Bon Iver tınılarını biraz aratmıştı. 3 senenin ardından ise beklentilerimiz fazlasıyla yükseldi ve yeni kayıt özlemi çeker olduk.

(daha&helliip;)

THE NATIONAL’IN ŞARKI SÖZLERİNDE DEĞİNDİĞİ 21 MESELE

The National‘ın vokali ve harika şarkılarının yazarı Matt Berninger’ın bir modern ozan olduğunda hepimiz hemfikiriz herhalde. İnsanlar üzgünken müzikteki şarkı sözlerine daha çok dikkat edermiş. The National’ın hüzünlü dünyası ile sevgili Matt bir araya geldiğinde kendinizi apayrı bir dünyada bulmanızın sebebi bu olsa gerek. (Biz de aynı şeyi yaşıyoruz!) Kendisinden çok şey öğrendiğimizi itiraf edelim. Yeni albüm I am Easy to Find şerefine hepsini derleyip sizleri grubun diskografisinde bir yolculuğa çıkarmak istedik. Buyurun:

“What was is it you always said?
We’re connected by a thread
If we ever get far apart
I’ll still feel the pull of you”

The Pull of You

Bazı insanlarla özel bir bağımız olduğu ve her gittiğimiz yerde hayallerini beraberimizde getirdiğimiz doğru. Bu bağın nasıl oluştuğu ya da bu insanlardan nasıl kurtulabileceğimiz ise hâla bir muamma.

“If the sadness of life makes you tired
And the failures of man make you sigh
You can look to the time soon arriving”

Not in Kansas

Hayatta yolunda gitmeyen tüm olaylar bir kenara, geleceğin daha güzel olacağının bir garantisi yok.

“Forget it, nothing I change changes anything”

Walk it Back

Hayatta bıraktığımız etkilerin büyük çerçevede etkisiz kaldığı gerçeği ile yüzleşmemiz gerekebilir.

“We have so much in common, I don’t know what I’m expecting
You just keep saying so many things that I wish you won’t”

Empire Line

Kendimize benzeyen insanlar ile uzun zaman geçirdiğimizde o insanlardan sıkılma ihtimalimizin artma sorunsalı ile karşı karşıyayız. En iyisi kendin ile barışık olmak..

“The more level they have me
The more I cannot stand me
I have helpless friendship
And bad taste in liquids”

I’ll Still Destroy You

Güç ve başarı elde ettikçe katlanamayacağımız farklı versiyonlarımızın ortaya çıkması çok olası. Semptomlarda arkadaşlıkların bozulması ve alkole olan eğilim ön plana çıkıyor.

“If I stay here, trouble will find me
If I stay here, I’ll never leave”

Sea of Change

“Olacağı varsa olur” lafını ne de güzel özetlemiş Matt Berninger…

“Sorrow found me when I was young
Sorrow waited, sorrow won
Sorrow, they put me on the pill
It’s in my honey, it’s in my milk”

Sorrow

Hüzün; bazen yaşınız ilerlese de sizinle kalacak, bir parçanız olacaktır.

“All the very best of us string ourselves up for love”

Vanderlyle Crybaby Geeks

Çoğumuz kurtuluşumuz için aşkı bekliyoruz.

“Turn the light out say goodnight, no thinking for a little while
Let’s not try to figure out everything at once
It’s hard to keep track of you falling through the sky”

Fake Empire

Bazen içinden çıkamadığımız meseleler için durup düşünmemiz ve her şeyin olmasına izin vermemiz gerekir. Bazen çözüm, sorunun içinde saklıdır.

“Falling out of touch with all my
Friends are somewhere getting wasted
Hope they’re staying glued together
I have arms for them”

Green Gloves

Araya ne kadar uzaklık girse de değerli arkadaşların her zaman kalbimizde özel bir yeri vardır. Zaman zaman aklımıza düşerler, neler yaptıklarını merak ederiz.

“And so and now I’m sorry I missed you
I had a secret meeting in the basement of my brain”

Secret Meeting

Bazen kendi kafamızın içinde yaşarken dış dünyada olan bitenleri kaçırmanız kaçınılmazdır.

“So tall I take over the street with high-beams shining on my back
A wingspan unbelievable, I’m a festival, I’m a parade”

All The Wine

Kendinize olan güveniniz ile neşenizin artış seviyesi arasında doğru orantılı bir korelasyon olabilir.

“You said “I think I’m like Tennessee Williams”
I wait for the click, I wait but it doesn’t kick in”

City Middle

İlhamın gelmesi beklemeyin. Kendinizi akışın ortasına bırakmanız yeterlidir.

“Hey, are you awake
Yeah I’m right here
Well can I ask you about today”

About Today

Hayatta paylaştığımız güzel anlar, hâl hatır sormak kadar basit eylemler ile yaratılabilir.

“Never tell the one you want that you do
Save it for the deathbed
When you know you kept her wanting you”

Cardinal Song

Birini sinirden öldürmek istiyorsanız istediğini ancak iş işten geçtikten sonra yapın.

“Don’t leave yourself alone for too many days
Sooner than you know your gonna start slipping”

Slipping Husband

Yalnız zamana herkesin ihtiyaç duyduğu kesin olmakla beraber çok fazla yalnız vakit geçirmek iç sıkıntısına sebep olabilir.

“No nobody wants to be
No no one’s lover
No matter what they say
Lovers know they are the ones
Who one day have to go”

Trophy Wife

Yaşanan her ilişkide bir gün gidenin kendiniz de olabileceğini bilmemiz, bu sorumluluğu almamız gerekir.

“I die fast in this city
Outside I die slow”

Fashion Coat

Dünya üzerinde herkes bazı yerleri diğerlerinden daha çok seviyor. Sevmediğiniz bir yerde yaşamak ise sizi yavaşça öldürme etkisine sahip olabilir.

“Do not tell me I’ve changed
You’re just raising your standards
Do not give me away
I am the same
I am the same”

Beautiful Head

Sorun siz değil, değiştiğinizi öne sürenler belki de. Kendinize o kadar da yüklenmeyin.

“I promised to leave if you ever went cold
Then leave when I’m sleeping, you told me
Put your spine in your back and your arms in your coat
Don’t hold on to me when there’s nothing to hold”

Cold Girl Fever

Hayatta tutunacak bir yer aradığınızda sevdiğiniz insanı da diğer eliniz ile tutmaya çalışmak ikinizin de yere yuvarlanmasına sebebiyet verebilir.

“It takes a lot of little rain to make you feel like nothing.”

American Mary

Uzun bir süre boyunca bir şeylere dayanmak vakit geçtikçe sabrınızı yitirmenize ve daha kötü sonuçlara yol açabilir.

THREESOME: VAMPIRE WEEKEND – FATHER OF THE BRIDE

Uzun zamandır beklediğimiz an geldi. Vampire Weekend‘in 6 senenin ardından yeni albümü Father of the Bride‘a kavuştuk. Bizi takip edenlerin çok iyi bildiği şekilde grubun bizim için yeri bir ayrıdır. Her daim, her yerde Avaz ekibi olarak Vampire Weekend hayranlığımızı konuşturabiliriz. Yine de tahmin ediyoruz ki herkes yeni albümün muhteşemliğinde hemfikir.

(daha&helliip;)

TANIŞIN: STELLA DONNELLY

Son birkaç haftadır Stella Donnelly ismi ile defalarca karşılaşmış olabilirsiniz. Avustralyalı müzisyen bu ay yayımlanan çıkış albümü Beware of the Dogs ile hızlı bir çıkış yaparak bir anda herkesin radarına giriş yaptı. Hâla kendisine denk gelememiş ya da kendisi hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler ile devam ediyoruz.

(daha&helliip;)

FMK: LADYTRON – LADYTRON

Ladytron‘un yeni albümünde grup hakkında öğrendiğim bir şey varsa o da çok sinirli oldukları. Zamana meydan okuyan grup, yaklaşık sekiz yıllık bir aradan sonra hiç beklemediğim kadar acımasız bir albümle döndü. Aradan geçen zaman ve dünyada olup bitenler, hepimizi olduğu gibi Ladytron‘u da epey yıpratmış. Düpedüz politik bir albüm değil bu ama mevcut düzene öfkesini çeşitli yollardan kusmaktan çekinmiyor hiç. Yer yer nihilist, ekseriyetle apokaliptik. Sözleri ne kadar agresifse müziği de çoğunlukla bir o kadar gürültülü. Bu sebeple ilk dinlemenizde bir “ne yaşadım ben” hissi, bir baş ağrısı peyda olabilir ve albüme alışmanız zaman alabilir. Grup benim hayli underrated bulduğum son albümleri Gravity the Seducer‘daki havai sound’larını cilalamış, bolca davul eklemiş, araya da ilk albümlerinden sesler katıvermiş. Kendileri de zaten “it’s a good mix of Ladytron” diyorlar albüm için. Eski albümlerindeki o gençlik heyecanından ve kirli imajdan pek eser yok artık, karşımızda çok daha olgun bir Ladytron var fakat kendilerinden alıştığımız ve albüme bana kalırsa nefes aldıran electroclash soslu synthpop şarkıları da yok değil albümde. Öte yandan albüm karanlıklaştığı ve volümü yükselttiği noktalarda çok daha çekici bir hâl aldı benim için. Geneline bakarsak bir-iki falso hariç fazlasıyla beğendiğim bu geri dönüş albümüne bir de şarkı şarkı bakalım isterseniz:

FUCK

The Island, Tower of Glass & Far from Home: İlk şarkı Until the Fire’ın agresifliğinden sonra bana önceki albüm Gravity the Seducer’ın daha yumuşak sound’unu hatırlatan bu üçlü karşılıyor bizi. Doğrusu birbirlerini tamamlıyor gibiler. Ladytron’un bilindik sound’una alışıksanız bu üçlüyü sevmemeniz pek mümkün değil. Bence aralarında en başarılısıysa özellikle kompleks vokal melodisiyle dikkatimi çeken Far from Home.

Figurine: Özümsemesi zaman alan albümün ilk dinlemede akılda kalmaya en müsait şarkısı. Sözlerinin arada kulak tırmalamasını göz ardı ediyorum. 2:30 civarı başlayan break, albümün zirvelerinden biri.

Tomorrow is Another Day: Paper’a verdiği röportajda “direniş olması için önce dibi görmemiz gerek” demiş grubun vokali Marnie. Çoğunluğu dibi görmek konulu şarkılardan oluşan bir albümde tünelin ucundaki hafif ışık gibi bu şarkı. Doğrusu Ladytron’a bu tür şarkılar çok yakışıyor. Özellikle ikinci nakarattaki “I never asked you all the fucking things I wanted to, but tomorrow is another day” yükselişi harika ve albümün agresifliğinden de tam anlamıyla kopuk değil. Outro’su bu kadar “albümü yarına yetiştirmemiz lazım” aceleciliği kokmasa evlenmeyi düşünebilirdim kendisiyle.

MARRY

Until the Fire: Albüm için daha gümbür gümbür bir açılış olamazdı diye tahmin ediyorum. Tüm şarkı boyunca susmayan davullarıyla Ladytron, “aradan geçen 7-8 yılda bazı şeylere çok sinirlendik ve bunu daha ilk şarkıda kafanıza çakmak istiyoruz” mesajı veriyor.

Paper Highways: Grubun ikincil vokalisti Mira Aroyo’nun yazıp seslendirdiği şarkıların bende ayrı bir yeri var. Grubun deneysel ve risk alan tarafını yansıtıyor ve albüm içinde kendilerini çok belli ediyorlar. Velocifero albümündeki Black Cat, en sevdiğim Ladytron şarkısı mesela. Bu albümü de ilk dinlediğimde Aroyo’nun vokalini ilk hangi şarkıda duyacağım diye merakla bekliyordum. Paper Highways ilk dinlediğimde beni şöyle bir sarstı ama dinledikçe albümdeki favorilerimden birine dönüştü. Şarkının nereye gideceğini hiç kestiremiyorsunuz ve albümün kapağına dek sinmiş olan apokaliptik havasını hem müziğiyle hem de sözleriyle buram buram hissettiriyor.

The Animals: Grubun albümde yeni bir hit yaratmaya en çok yaklaştığı şarkı. Neden ilk single olarak seçildiğini albümü dinlediğinizde daha iyi anlıyorsunuz. Ace of Hz’ı hatırlatıyor bana.

Deadzone: Albümün karanlıklaştıkça daha da güzelleştiğinin bir başka kanıtı. Benim açık ara en sevdiğim şarkısı. Özellikle nakaratın ikinci verse’e şak diye bağlanışı ve sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen ama lök diye bitiveren kapanışıyla halihazırda cool’luğun kitabını yazmış olan grubun şimdiye dek yaptığı en cool şarkılarından biri.

You’ve Changed: Albümün en basit sözlü ancak en asabi şarkısı. Hipnotize eden back vokaller ve cayır cayır davullarıyla neredeyse şarkının yarısından daha uzun süren outro’su, albümün kusursuzluğa en çok yaklaştığı kısım olabilir.

KILL

Run: The Animals’la biten ilk yarıyı albümün kesinkes daha gürültülü ikinci yarısına bağlamaktan başka bir görevi olmadığını düşünüyorum. Albümün hiç şüphesiz en silik şarkısı.

Horrorscope: Aroyo’nun albümde seslendirdiği diğer şarkı. Zifiri karanlığıyla beni benden alsa da bir türlü alışamadım. Dinlemesi gerçekten biraz fazla zor. Yine de grubun hâlâ bu tarz sularda yüzmekten korkmadığını görmek sevindirici.

The Mountain: Aslında fena şarkı değil ama böyle bir albüm için fazla tekdüze. Albümdeki konumu sebebiyle de arada kaynamaya çok müsait.

ARIANA GRANDE’NİN ŞARKI SÖZLERİNDE DEĞİNDİĞİ 21 MESELE

Geçtiğimiz senelerde Ariana Grande‘nin adını çok duyar olduk. Kendisi birçok talihsiz olaydan geçti malum. Manchester’daki konserinde gerçekleşen üzücü terör saldırısı, eski sevgilisi Mac Miller’ın ani kaybı ve tabii ki Pete Davidson olayı… İnternette herkes Ariana’yı konuşup çekiştirir oldu.

(daha&helliip;)

2018’DE YOLUNU GÖZLEDİKLERİMİZ NE ALEMDEYDİ?

Bu senenin başında “2018’de Yolunu Gözlediklerimiz” başlıklı bir yazı yayınlamış ve bu yıl güzel haberlerini beklediğimiz isimleri yazmıştık. O listedeki isimlerden kimler bizi sevindirmiş, kimler bu seneyi de pas geçmiş, bir bakalım. (daha&helliip;)

İNCELEME: GAYE SU AKYOL- İSTİKRARLI HAYAL HAKİKATTİR

Hemen itiraf ediyorum, Gaye Su Akyol‘un şu ana kadar öyle çok da büyük bir hayranı olduğum söylenemez. Ama işte, ilk albümünden 4 sene sonra üçüncü uzunçaları İstikrarlı Hayal Hakikattir hakkında yazıyorum ve söyleyeceğim şeyler hiç olmadığı kadar olumlu.

(daha&helliip;)

YENİ ŞARKI: METRIC – NOW OR NEVER NOW

21 Eylül’de yayınlanması beklenen yeni Metric albümü Art of Doubt‘a yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Sonunda Now Or Never Now’un da stüdyo kaydına kavuştuk. Paramore’un son albümü After Laughter’da parmağı olan Justin Meldal-Johnsen’in uzmanlık alanı synthler eşliğinde çok güzel bir albüme de kavuşacağımıza inanıyoruz.

İNCELEME: CHVRCHES- LOVE IS DEAD

Her dinlediğim albümün ardından hakkında yazmadan önce karışık duygular hissediyorum. Aklıma getirdiği düşünceler, onlarla paralel bir şekilde gün yüzüne çıkan anılar hepsi bir şekilde sıralanmayı başarıyor. Maalesef aynısını Chvrches’ın yeni uzunçaları Love is Dead için söyleyemeyeceğim. (daha&helliip;)

İNCELEME: BEACH HOUSE – 7

Yedi albüm ve 13 senelik bir kariyer… Baltimore’dan dream pop ikilisi Victoria Legrand ve Alex Scally’den oluşan Beach House‘un bunca zamandır yayımlanan albümlerindeki yedi farkı bulabilir misiniz? Grup, genellikle aynı tınıları yeni şekillerde yayımlayıp dream pop’ta kendilerine ait bir krallık kurdukları için eleştiriliyorlar. Ancak grubun her yayımlanan albümünün dört bir gözle beklenmesinin ve türünde bir önceden yayımlananı tahtından indirmesinin elbette bir sebebi var.

(daha&helliip;)

YENİ ALBÜM: COMPUTER MAGIC – DANZ

Müzik yapmayı kendi kendine öğrenen Danielle “Danz” Johnson 2010 yılında başladığı müzik üretimini bu sene yeni bir albümle taçlandırdı. Müzik yayınlarken kendi ismi yerine Computer Magic ismini kullanan Danielle albüm ismi olarak ise bir nevi lakabı olan Danz‘ı seçmiş. Synth pop ile bilim kurgunun iç içe geçtiği bir noktada duran albüm duyguların sentetik halleriyle kulaklara yansıyor. Albümün açılış şarkısı Amnesia‘yı videosuyla beraber şöyle bırakırken beğenenler için de albümün spotify linkini aşağıya bırakıyoruz.

Albümü buradan dinleyebilirsiniz;

#TBT: THE VOIDZ

Size bir iyi, bir de kötü bir haberimiz var: Çok yakın zamanda yeniden Julian Casablancas‘ın yeni şarkılarını duyuyor olacağız. Ancak The Voidz ile. Grup, ilk albümleri Tyranny ile bizi hayal kırıklığına uğratmıştı bundan birkaç sene önce. The Strokes‘ u askıya alıp böyle bir projeyle döndüğü için Julian’a ayrı bir kızmıştık. Şimdi grup yeni bir albüm ile dönüyor. Albümden tadımlık yayımlanan single’lar Pointlessness, QYURRYUS ve Leave it in My Dreams‘i bir ümitle dinledik ve ilk albümün devamı kıvamındaki şarkılar olduklarını fark ettik. Aradaki gitar sololar bile şarkıları kurtarmaya yetmiyor maalesef. Yeni albüm yayımlanana kadar The Voidz’a bizi şaşırtmaları için güveniyoruz ve bu güzel perşembe gününde 2015 One Love Festival‘deki performanslarını hatırlayalım diyoruz. Eğer siz de Julian’ın koluna dokunabilmiş o nadir insanlardansanız zaten hiç unutmamışsınızdır.

2018’DE YOLUNU GÖZLEDİKLERİMİZ

Bir yıla daha bol müzik ve yeni albüm umutlarıyla girmiş bulunmaktayız. Bir tarafta bu sene albüm çıkarmasına neredeyse kesin gözüyle bakılan Vampire Weekend, Arctic Monkeys, A Perfect Circle, My Bloody Valentine, Danny Brown ve Ah! Kosmos gibi isimler var; öbür tarafta ise “ha çıktı ha çıkacak” derken albümleri ertelenmekten bir hal olan ya da yıllardır güzel haberlerini beklemekten helak olduğumuz isimler var. Aşağıdaki liste işte tam da bu isimlerden oluşuyor. İlla ki atladıklarımız olmuştur; yorumlarda, mentionlarda buluşalım.

Soruyoruz: Nerede bu müzisyenler?

Sky Ferreira: Böyle bir liste yapma fikri, “Sky Ferreira nerelerde?” diye kendi aramızda konuşurken aklımıza gelmişti. Night Time, My Time yayınlanalı şaka maka neredeyse dört buçuk yıl olmuş. Ferreira’nın ikinci albümü Masochism’i herkes gibi biz de birkaç yıldır nefesimizi tuttuk bekliyoruz ama albüm bir türlü çıkmıyor. Ferreira en son kasım ayında albüm için umutlandıran bir tweet atmıştı, Bir de Fader’a verdiği röportajda Şubat-Mart gibi görsel bir EP yayınlayacağını söylemişti. 2018 sonlanmadan kendisinden yeni bir şeyler duymayı ümit ediyoruz.

Chromatics: “Çıkmak bilmeyen albüm” dendi mi Sky Ferreira ile birlikte akla gelen bir diğer isim de Chromatics. Grup ta 2014’ün sonunda yeni albümleri Dear Tommy’yi duyurmuştu, geçtiğimiz yıllar içinde albümden birkaç single da yayınlanmıştı. Fakat sonra öğrendik ki grubun esas adamı Johnny Jewel, 2015’in sonunda ölümden dönmüş (artık uyuşturucudan mıdır, bilmiyoruz) ardından da albümün bütün kopyalarını imha etmiş. Önceki albümleri Kill for Love’ın on farklı versiyonunu yapan, şarkıları devamlı değiştirip duran ve albümün çıkışını iki sene erteleten biri için pek şaşırtıcı değil tabii. Dear Tommy’nin akıbeti hala belirsiz ama çıktığında bizi hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratmayacağından eminiz.

La Roux: Kendi adını taşıyan ilk albümünü 2009’da, ikinci albümü Trouble in Paradise’ı isa 2014’te yayınlayan La Roux, elini hiç de çabuk tutmayanlardan. Kendisi şu sıralar ne yapıyor, ne ediyor hiçbir fikrimiz yok ve bu seneyi de boş geçirirse şaşırmayacağız, ama özledik valla.

Mutya Keisha Siobhan: Sugababes’in orijinal üçlüsü 2011’de bir araya gelmiş, 2012’de müthiş ilk single’ları Flatline’ı yayınlamışlardı. Kendilerinden uzun bir süredir haber alamıyoruz fakat ilk albümlerinde Blood Orange, William Orbit, Richard X, MNEK gibi isimlerle çalıştıklarını biliyoruz. Albümün ihtimali bile heyecanlandırıyor bizi, umarız ki gün yüzü görür.

Jai Paul: Son yılların belki de en gizemli müzisyeni Jai Paul, BTSTU ve Jasmine single’ları ile ortalığı yakıp yıkmıştı. 2013’te ilk albümünün demosu sızdığında “Bu benim albümüm değil, lütfen satın almayın” dese de albüm yılın en çok konuşulan işlerinden biri olmuş ve pek çok yıl sonu listesinde de kendine yer bulmuştu. Bu yıl içinde kendisinden yeni (ve resmi) bir şeyler duyar mıyız, göreceğiz.

Missy Elliott: Kendisinden yeni bir albüm beklemeyi uzun zaman önce bırakmıştık fakat önce WTF ve Pep Rally, sonra da I’m Better derken kendisi merakımızı hep yukarıda tutmayı başardı. Resmi bir açıklama ve tracklist görmeden inanmayacağız.

Boards of Canada: İkili 2013’te Tomorrow’s Harvest ile yıllar süren sessizliğini bozmuştu. Bu sene yeni bir şeyler yayınlasalar bile öncesinde çok seslerinin çıkacağını sanmıyoruz. Özledik!

FKA Twigs: Bu sene albüm çıkaracağı söylenen isimlerden biri FKA Twigs. Kendisinden herhangi bir açıklama yok şimdilik, ama biz de umutluyuz. Bekleyip göreceğiz.

Ladytron: Son albümleri Gravity the Seducer 2011’de yayınlanmış ve doğrusu pek de ses getirmemişti. Ekip geçtiğimiz günlerde şöyle bir tweet attı, bu sene güzel haberlerini bekliyoruz.

Cassie: RockaByeBaby isimli muazzam mixtape’inin üzerinden beş yıl geçti. Tam da “Cassie yıllardır nerelerde yahu?” derken 2017’nin sonuna doğru iki single yayınladı. Klibi daha dün çıkan Kaytranada destekli Don’t Play It Safe, güzel şeylerin habercisi olmalı.

Jungle: Geçtiğimiz Ekim ayında Harvest Fest’te ülkemize de uğrayan Jungle, ikinci albümlerini güya geçtiğimiz sene yayınlayacaktı. Bir sürpriz olmazsa albümün bu sene yayınlanması bekleniyor. Umarız olmaz.

Trust (TR/ST): O buz gibi soğuk ve karanlık synthpop harikası Joyland’in üzerinden dört sene geçmiş. Geçen sene yayınlanan iki single, bu yıl gelecek bir albümün habercisidir umuyoruz ki.

Robyn: Ah Robyn, seni çok seviyoruz ama sesini bu kadar az duymak bizi üzüyor. Do It Again ve Love Is Free’yi saymazsak son solo albümü Body Talk’un üzerinden neredeyse yedi buçuk yıl geçmiş. Bir iki şarkıya bile razıyız.

Annie: İskandinav popunun bir diğer çok sevdiğimiz ismi Annie’nin de pek sesi soluğu çıkmıyor. Son albümünün üzerinden sekiz, son EP’si Endless Vacation’ın (ki bunu da o kadar sessiz sedasız çıkardı ki) üzerinden de iki yıldan uzun zaman geçti. Yeni bir albüm istesek şımarıklık yapmış olmayız bizce.

John Talabot: Dinledikçe ormanlar içinde koşturup kaybolasımızın geldiği ilk albümü FIN, 2012’nin başlarında yayınlanmıştı. Bu rengarenk albümle elektronik müzik aleminde son yılların en iyi çıkışlarından birini yapan John Talabot’tan yepyeni bir güzellik beklemek hakkımız.

Lily Allen: Kısa süre önce ingiliz rapçi Giggs destekli Trigger Bang’i yayınlayan Lily Allen’dan yıl içinde hip-hop etkileşimli bir albüm gelmesi çok da şaşırtıcı olmaz. Doğrusu çok da umudumuz yok, Sheezus’ı da birkaç şarkı hariç hiç mi hiç beğenmemiştik ama özledik de kendisini.

Gesaffelstein: Sahi bir Gesaffelstein vardı, ne oldu bu adama yahu?

Janelle Monaé: Kendisini çok seviyoruz, oyunculuğuna ve duruşuna da hayranız ama müzik cephesinden haberlerini de özledik. Son albümü The Electric Lady çıkalı dört yıldan uzun zaman olmuş. Kötü bir işe asla elini sürmeyeceğinden eminiz fakat sabırsızlanıyoruz.

MNDR: Amanda Warner’ın muazzam elektro-pop albümü Feed Me Diamonds çıkalı beş yıldan fazla olmuş. Kendisinin adını (feat. MNDR) olarak duymaya alıştık bu aralar, ama yeni bir albüm istesek çok şey istemiş olmayız bizce.

Azealia Banks: Daha dün Instagram’da yeni mixtape’inin Mart ayında yayınlanacağını duyursa da sağı solu hiç mi hiç belli olmadığı için kendimizi umutlandırmıyoruz.

Dum Dum Girls: Uzun zamandır haber alamadığımız bir isim daha. Son albümleri Too True, 2014’te yayınlanmıştı. Bu seneyi boş geçmezler umarız.

Nas: 2012 yazında yayınlanan son albümü Life is Good, en iyi işlerinden biriydi. Kimilerine göre yaşayan en efsanevi rapçi olan Nas’tan yeni bir şeyler duymaya kimse hayır demez.

Kelis: Nas demişken, Kelis de uzun süredir sessiz. Dave Sitek prodüktörlüğünde, Ninja Tune etiketiyle yayınladığı son albümü FOOD’un üzerinden dört sene geçti. Son zamanlarda aşçılığa merak saldığını bildiğimiz Kelis’in artık alternatife de göz kırptığını düşünürsek, kendisinden şöyle Kaytranadalı, Cashmere Catli, Mura Masalı bir albüm duymak müthiş olmaz mıydı?

Bonus:

DİNLEYİN: DIZZEE RASCAL – RASKIT

Dizzee Rascal‘ın ilk albümüyle birkaç yıl önce hip-hop’a iyiden iyiye sarıp “Amerika tamam da, acaba okyanusun bize yakın tarafında neler oluyor” diye merak ettiğimde tanışmıştım. (The Streets ile tanışmam da tam olarak bu zamanlara tekabül ediyor.) Şimdilerde en sevdiğim albümler arasında saydığım Boy In Da Corner‘ı bir an bile sıkılmadan kaç kere baştan sona dinledim, hatırlamıyorum bile. Dizzee Rascal‘a Mercury Prize kazandıran ve bütün 2000’lerin en iyi albümleri listesinde en tepelerde göreceğiniz Boy In Da Corner, İngiltere’nin müzik dünyasına en güzide hediyelerinden grime’ın başyapıtı olmasının yanı sıra hala aşılamamış bir klasik.

Dizzee Rascal ilk albümü çıktığında daha 20 yaşında bile değildi ve o zamandan beri dört albüm daha yaptı. İlk albümünü hiçbir zaman aşamadı tabi, ki aşmasını beklemek de ayıp olurdu zaten. Grime köklerinden kopmayıp aynı zamanda pop’a ve house’a da göz kırptığı ve tam tamına dört teklisinin İngiltere’de bir numara olduğu 4. albümünden sonra (Albümde Calvin Harris bile var desek?) 2013’te The Fifth ile geri döndü ki keşke dönmeseydi. Feci başarısız bir “Amerika’da çıkış yapma denemesi” olan bu albümle (Albümde Robbie Williams, Jessie J, will.i.am falan var desek?) Dizzee ne istediğini başarabildi, ne de kritiklerden vasatı bile aşamayan yorumlar alabildi.

Aradan geçen dört yılda aslında ta en başından kendisinin etkilediği Skepta ve Wiley gibi isimler Dizzee Rascal‘dan daha popüler hale geldi. Şimdiyse Dizzee, “bir açılın bakayım, geri döndüm” dediği yeni albümü Raskit‘le özlemimizi gidermeye geliyor. Daha dün çıkan albümde ilk göze çarpan şey hiç konuk sanatçı olmaması. Raskit için bir “köklere dönüş” albümü diyebiliriz fakat Dizzee’nin klasik albümlerinden farklı olarak albümdeki çoğu şarkı Amerikan prodüktörlerin elinde ve daha modern, fütüristik bir sound hakim. Bu formül çoğu zaman işe yaramış, albümde inanılmaz başarılı ve Amerikanvari “dance-rap” işlerinin yanı sıra buram buram İngiltere kokan klasik grime ve garage şarkıları da var, dengeyi iyi korumuş Dizzee. Benim şimdilik favorilerim The Other Side, Ghost ve Slow Your Roll oldu. Dizzee’nin enerjisi yerli yerinde. Bir saatlik albümü baştan sona dinlemek biraz yorucu olabiliyor ve en yakın muadili Konnichiwa kadar iyi değil kesinlikle, fakat Dizzee Rascal‘ın The Fifth rezaletinden sonra böyle bir geri dönüş yapması inanılmaz mutlu etti beni. Hafta sonunuzun soundtrack’i Raskit olsun.

FMK: DRAKE – MORE LIFE

2016’da Views ile hem hayranlarını hem de popüler müzik dinleyicilerini kutuplaştıran Drake, buna rağmen belki de bir sanatçının geçirebileceği en iyi yıllardan birini geçirdi. Zaten artık herhalde kimse Drake‘in hit şarkı ve Twitter caps’i potansiyelini inkar edemez. Bir süredir çıktı çıkacak denilen, eli kulağındaki “playlist” More Life, nihayet 18 Mart günü tüm malum ortamlara düştü. İlk bakışta 22 şarkılık upuzun bir maratonun beni beklediğini düşünsem de üç tam turun sonunda More Life’ın Kanadalı sanatçının belki de en ileriyi düşünen ve müzik dünyasındaki konumunun farkındaki albümü olduğunu karar verdim. Tabii ki de kusursuz bir proje değil ama benim kişisel beklentilerimin çok üstünde çıktı More Life. Ayrıca belki de Drake‘in de diskografisinin en tepelerine doğrudan yerleşecek bir albüm olduğunu da unutmamak lazım. Dinleyiciler ve eleştirmenlerden gelen ilk geri dönüşler de genellikle çok olumlu gözükmekte. O zaman lafı çok fazla uzatmadan albümdeki iyisiyle, ilginciyle, kötüsüyle, eğlencelisiyle şarkılara bir göz atalım.

FUCK

No Long Talk: Giggs’in albümde ilk gözüktüğü şarkı ve If You’re Reading This It’s Too Late’te olsa sırıtmayacak sertlik ve güzellikte. Ayrıca belki de bu senenin “If Young Metro don’t trust you, I’m gon shoot you”su olma potansiyelli “Murda on the beat so it’s not nice” adlib’i de bu şarkıya inanılmaz güzel oturmuş.

Get It Together: Albüm çıkalı sayılı gün olmasına rağmen şu ana kadar en çok dikkat çeken iki şarkıdan biri Jorja Smith feat’li ve Black Coffee beat’li Get It Together. Drake tarzı romantizmin Views’da karşımıza çıkan Karayipler havasıyla birlikteliğinden çıkabilecek en iyi sonuç bu olmuş. Dinlemesi çok keyifli, sallanarak dans etmesi de.

Nothings into Somethings: Acı çektirten seviyede tutulan bir BPM, rölanti ama melodik hook, atmosferik beat. Üç dakikayı geçmemiş olması da bir o kadar güzel.

Skepta Interlude: Drake her sene başka bir ülkenin veya kültürün fahri vatandaşı olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda da Londra’da ne kadar takıldığını, Skepta ve JME’nin önderlik ettiği BBK tayfasıyla iyice sıkı fıkı olmasından anlamıştık. Playlistindeki bu şarkıda mikrofonu tamamen grime’ın lider isimlerinden Skepta’ya bırakıyor, Skepta da bu müthiş ortayı jeneriklik bir golle tamamlıyor.

Do Not Disturb: Drake’in muadili herkesten daha iyi yaptığı bir şey varsa o da albümlerin son şarkıları. Klasik şarkı şablonlarını bir kenara bırakıp sadece en iyi yaptığı şeye odaklanmış bir Drake var sahnede. İçindeki ufak 7 AM in Germany göndermesi de yıllardır süre gelen saatli ve mekanlı Drake şarkıları kategorisine selam çakıyor. Dinleyelim, dinletelim efendim.

MARRY

Passionfruit: Albümün en iyisi. Drake’in dahil olduğu en iyi şarkılardan biri. Başındaki DJ Moodyman sample’ından, nakaratın ağızlara inanılmaz kolay pelesenk oluşuna her şeyiyle kusursuza yakın bir şarkı.

Sacrifices: More Life’ın gizli kahramanlarından biri de Young Thug. Bu “nerelerden geldik be” şarkısının da parlayan yıldızı o. Autotune’suz sesi, dinlerken beni önce afallattı ama sonra birkaç kez kendimi direkt şarkının Young Thug’lı bölümüne alırken buldum. 2 Chainz de zaten dahil olduğu şarkıların yüzünü kara çıkartmaz. Bu şarkı da olmuş diyebiliriz.

Portland: 2017 yılının başlarındayız ancak şu ana kadar rap müziğin yıldızı kim derseniz cevap galiba flüt olacak. Önce Kodak Black’in sürükleyici Tunnel Vision’ı, sonra Future’ın baş döndüren Mask Off’u ve şimdi de Portland. Offset ve Takeoff’a ayıp olmasın ama Migos’un gerçek yıldızı Quavo ve Travis Scott’lı bu şarkı, ekranı çatlamış 5S sözüyle zaten sosyal medyanın gözdesi oldu bile.

KMT: Drake bu şarkıyı Avrupa turnesinde dinleyicilere ilk dinlettiğinde küçük çaplı bir olay olmuştu. 19 yaşında ve hapiste olan internet rap fenomeni XXXTENTACION’un Soundcloud’da 40 milyon dinlenmesi olan Look at Me’sindeki vokal düzeni ile Drake’in bu şarkıdaki vokalleri oldukça benzeşmekte. Ama o şarkıyı da seven biri olarak Giggs destekli bu şarkıyı ben yine de çok beğendim. Şarkının genel hattını oluşturan Sonic sample’ı da cabası.

Gyalchester: Yine If You’re Reading This It’s Too Late havası taşıyan ve Drake standartlarına göre bayağı sert bir şarkı. Ama öyle abana abana rap yapanların aksine Drake bu sert ritimleri çok catchy sözlerle özene bezene yapıyor. Sonuç bu şarkı gibi fevkalade oluyor.

KILL

Glow: Uzun süredir merakla beklenen Drake – Kanye işbirliği bu olmamalıydı. Şarkı kesinlikle kötü değil, ama formunun zirvesinde ve yaşayan en iyi rapper’lardan ikisinin ellerinden çıkan Glow, açıkçası beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Fake Love: Glow için söylediğim şeyi tekrarlıyorum. Fake Love kesinlikle kötü değil. Ama More Life öncesinde yayınlanan şarkılar arasındaki en vasat olan oydu ve Drake albüme onu koyarak biraz üzdü. Keşke Fake Love’ın yerine 21 Savage destekli Sneakin’ olsaydı da şarkıyı üstteki iki kategoriden birine koyabilseydim ama ne yapalım. 22 şarkının hepsinden üst seviye randıman beklemek biraz şımarıklık sanki.

Since Way Back: PartyNextDoor, seni bir türlü sevemiyorum. Belki prodüktör kimliğin başarılı, Drake’in en yakınındaki müzisyenlerden birisin ama dahil olduğun neredeyse her şeyi daha kötü hala getirmeyi başarıyorsun. Şahsi fikrim Since Way Back’in albümdeki tek dinlenilmez şarkı olduğu yönünde.