THE “13MELEK” SHOW

İtiraf etmeliyiz ki 13melek The Truman Show konseptini oluştururken en büyük ilham kaynaklarımızdan biriydi.

Yıllardır, gürültüye patırtıya gerek duymadan, sadece müzikle var olan bu blogu hepimiz oldukça yakından tanıyoruz.

Şimdi sıra blogun arkasındaki isimde.

Huzurlarınızda Yiğit!

13melek Blogspot
13melek Tumblr
13melek Twitter

Fatih: Bloglarla tanışma macerandan alalım?

Yiğit: Müzik yazma uğraşım bloglarla tanışmamın öncesine dayanıyor. İlk müzik yazılarımı 2001’de Avaz Avaz’da yazmıştım, tabi 19 yaşında ne kadar müzik yazılırsa o kadar. Sonra Bursa’da çıkan Lull isimli fanzini gördüm, İstanbul’da da dağıtılıyordu. “Benim müzik zevkim de sizinkiyle uyuşuyor, ben de katkı yapmak istiyorum” diye mesaj attım, yazılarıma yer verdiler. İyi bir fanzindi çünkü hem içeriği ve dili kuvvetliydi, hem de o dönem Türkçe içerikli alternatif müzik yazını çok sınırlıydı. Bant gibi dergiler yoktu, internette kaynak yoktu. Sadece 6.45 ve Stüdyo İmge’nin çıkardığı kitapları anımsıyorum. Roll da vardı ancak onların perspektifi daha farklıydı, yeni yetmelere ender pas veriyor, hayat görüşlerine yön vermiş eski topraklara kıyak geçiyorlardı. Bir gün cesaretimi toplayıp iletişime geçtim onlarla da, yazmaya başladım, hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biridir. Zira Roll ve Express’in her sayısı benim için hayat dersi niteliğindeydi, hâlâ da öyle. O zamanlar müzik nasıl yazılır pek bilmiyordum, yaza yaza yavaş yavaş öğrendim bir şeyler. Sonra Amerika’ya gittim okumaya, oradan da e-mail ile yolluyordum. Blog fikri kafamda çok fazla müzik dinlemeye başladığım bir ara oluştu çünkü Amerika’da bir dönem derin bir izolasyonun içinde buldum kendimi. Sosyal hayatın kısıtlı olunca bir şeylere sarmak zorundasın, ben de tek başıma konserlere gitmeye, müzik dinleyip üstünde düşünmeye ve rüyalar kurmaya sardım. Ekşisözlük’te yazdım uzun süre aynı mahlasla ama bir süre sonra sitenin kullanıcı kitlesinin değişmesiyle birlikte benim için cazibesini yitirdi. Daha fazla yazmak istiyordum, o dönem denk geldiğim Punkreas, Bozuk Kaset ve Süveter gibi birkaç Türkçe blog beni cesaretlendirdi, blog mevhumu müzik yazmak için uygun bir mecra olarak kafamda oturdu. Açtığım ilk blog özensizlikten battı, yürümedi. Sonra tekrar kişisel açıdan krizli bir döneme girdim, o buhrandan çıkmak için tekrar blog’a sığındım. Başlarda da pek düzenli değildi, dinliyordum, birkaç cümle yazıp geçiyordum. Şimdiki kadar sistematik yazmıyordum, zamanla oturdu. Gerçi oturdu da iyi mi oldu bilmiyorum, biraz özgürlüğümü kısıtlıyor.

Aybike: Peki içeriğinin daha çok bağımsız müzikle alakalı olmasına nasıl karar verdin? Çünkü yakın zamana dek çok takip edilesi, revaçta bir tür değildi.

Yiğit: O muhakemeyi yapmadım bile kafamda, ne dinliyorsam onu yazdım. Zaten müziğe yapıştırılan “bağımsız” etiketi şu andaki algılanışıyla safsata bence. Eğer katıldığın konseri bir banka finanse ediyor ya da çaldığın festivalin isminin içinde meşrubat firmasının adı geçiyorsa, aldığın çekin üzerindeki miktarın bir kısmını o şirketler veriyor demektir ve bağımsız duruş geride kalmıştır. Benim “bağımsız” kelimesinden anladığım, artık neredeyse bir ütopya halini alan müzik endüstrisiyle bağlantısızlık durumu değil, daha ziyade alçakgönüllülük, az bilinirlik durumu. Az bilinir gruplarla ilgili yazmak işin en başında bilinçli bir tercihti. İlk Roll’da yazmaya başladığım zaman kendime henüz güvenmediğimden daha bilinmeyen isimleri seçiyordum. Pek dinleyicisi olmayan grupları yazayım ki kimse yazım hakkında olumsuz bir şey demesin düşüncesi, yanlış elbette. Ancak blog’da bilindik/ticari bir şey yazmayayım diye gayret göstermiyorum. İlk EP’sini çıkaran Arcade Fire’ı da yazıyordum, Grammy alan Arcade Fire’ı da yazıyorum. Bir grubun bağımlı/bağımsız olması tercihlerime yön veren bir durum değil. Tınısı ruhumu okşayan, söyledikleri sözler beni düşünmeye sevk eden müzisyenleri yazıyorum.

Aybike: Peki dönem içerisinde bağımsız müziğin daha ön planda olmasının bir payı oldu mu yazılarında?

Yiğit: 2003’ten beri New York’taydım, uzun süre de indie müziğin ana merkezlerinden Brooklyn’de yaşadım, döneli bir sene oldu. Belki orada benim gözlerimle görüp takip etmeye çalıştığım müzik ortamıyla İstanbul’da tecrübe edilen şey farklı olabilir. Mesela orada her akşam konser verip azımsanmayacak bir kitle tarafından takip edilen bir grup burada bir elin parmağı kadar kişi tarafından biliniyordur. Ben aslında popüler olduğunu düşündüğüm bir grup hakkında yazarken o grup başka biri için indie’nin de indie’si olabilir. O yüzden sizin bağımsız müzik olarak tanımladığınız şeyle benim bağımsız müzik olarak tanımladığım şey örtüşmüyor olabilir. Zaten bağımsız sıfatının bugünkü anlamsızlığı ve amorfluğu da buradan kaynaklanıyor. O yüzden yazılarımda bağımsız müziğin daha ön planda olmasının bir payı olmadı; kaldı ki, bağımsız sıfatı muteber bir sıfat değil. “Bağımsız müziğin ön planda olması” deyince popüler kültür tarafından yamyamca içselleştirilen, bir şarkılarının sıradan bir TV dizisinin on saniyesinde çalınması sayesinde yırtmaya çalışan beş parasız gruplar geliyor aklıma.

Aybike: Dediğin gibi orada olan şey buraya geç geliyor, peki sence orada olan “indie” kültür buraya entegre olabildi mi? Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Yiğit: Çok büyük bir değişiklik yaşandığı kesin. Ben yurt dışına gittiğimde, hatta gittiğim zamanı bırak, çok yakın bir tarihe kadar ne bu tarz müzik yapan yerli gruplar ne de bu grupların çalacağı bunca mekân vardı. Bir post-rock sahnemiz var, köhne DJ müziklerini aşmış elektronik oluşumlarımız var, screamo’dan soyut hiphop’a kadar birçok tarzla iştigal eden müzisyenlerimiz var. Son üç-dört senede mecra buldukları oranda birçok grubun hem müzikal hem de fikirsel açıdan oldukça ilerlediğini görüyorum. İstanbul’a dönerken pek hayıflanmadım zira burada da adını bilmediğim bir grubun konserine gidip tatmin olmuş bir şekilde evime dönebiliyorum. Onun dışında daha fazla finansal destek akmaya başladı, özellikle konser organizasyonlarına. Tabii bunun olumsuz ve sevimsiz bir geri dönüşü de oluyor; reklam, halkla ilişkiler ve tanıtım gibi faaliyetler bazen müziğin bile ön planına çıkıyor. Ve davetiye bulmak için suratlarına yalan gülümsemeler oturtan insan sürüsü. Yine de çok şikâyet etmek istemiyorum çünkü en azından öyle bir çark dönmeye başladı ki eskiden hayal olan yabancı gruplar da artık gelebiliyor, konser mekânlarını doldurabiliyor.

Fatih: Müzisyenler açısından bir ilerleme var, yurtdışından pek çok grup gelebiliyor. Haftada iki-üç konser olabiliyor ama dinleyiciler açısından buradaki kitle sence buna hazır mı? Özellikle bu seneki konserlerde bir takım sıkıntıları oldu. Babylon sessiz konser uygulamasını getirdi. Sence bir sindirilememişlik var mı?

Yiğit: Biraz amiyane bir kelime ama dinleyici kitlesinin mühim bir kesiminde “özentilik” mevcut. Madem artık alternatif kültüre dair aktivitelerde boy göstermek prim yapıyor, ben de işin içerisine dâhil olayım düşüncesi var. Türkçe müzik yazan bazı bloglara bakıyorum, insanların Twitter mesajlarına bakıyorum, “benim de haberim var, ben de bu ortamın bir parçasıyım” dürtüsüyle yazılmış cümleler görüyorum. Birçok kişinin konsere gelme sebeplerinin ilk sırasında müzik dinlemek olduğuna inanmıyorum. Konsere sosyalleşmek, kendini göstermek, bağlantılar kurmak için geliniyor. Ama konsere sosyalleşmek için gelinmez, dernek kokteyli değil bu. Konsere gelirsin, müziğe odaklanırsın, yorum yapacaksan konserde fısır fısır değil çıkınca iki kadeh içki eşliğinde yaparsın. Müzik biraz bahane gibi algılanıyor. Ama hakikaten kendini adamış, gelen grupları yakından takip etmeye çalışan bir kemik bir kitle de var ve şu anda bu döngüyü kaldırıyor herhalde. Yine de nereye gider bilmiyorum. Konser mekânı işletmecilerini de hem anlıyorum, hem de kızıyorum. Anlıyorum zira en nihayetinde tüccarlar, dinleyicileri bir yerde müşteri olarak görüyorlar, kimseyi kaçırmak istemiyorlar. Bu açıdan bakınca Babylon’un sessiz konser uygulaması cesur bir adımdı, her ne kadar konser izleme kültüründen nasibini almış insanların yaşadığı bir yerde gerek duyulmayacak bir uygulama olsa da Türkiye şartlarında gerekli bir adımdı. Ama yine aynı mekânın konserleri istisnasız olarak ilan edilen saatten geç ve gecenin köründe başlatarak konsere gelen izleyicilerin tüm gecesini bağlama çabasını da hoş göremiyorum.

Aybike: Blog insanlarla daha fazla etkileşim halinde bulunabileceğin bir mecra. Sen aldığın tepkilerden memnun musun?

Yiğit: Benim pek bir fikrim yok açıkçası okuyucu kitlemle alakalı çünkü blog okuyucularım yorum yazamıyor.

Aybike: Neden yazılmıyor peki?

Yiğit: Blog’u 2007 yılında kurduğumda yazayım da insanlar okusun, karşılıklı iletişelim, bir komünite oluşturalım fikri yoktu. Hatta bir sene boyunca kimse bilmiyordu blog’umu çünkü kimseye bahsetmemiştim. Ben kendim yazıyordum, kendimi dışa vuruyordum, rahatlıyordum, yetiyordu. Analytics, kaç kişi girmiş ne yapmış gibi uygulamalar da yok şu an blog’umda. Yorum için de mail adresim yazıyor orada. Hakikaten bir şey okuyup içinde bir şey uyanırsa oturup mail atarsın, çok da zor bir şey değil. Açıkçası gelebilecek olumsuz, sevimsiz, özensiz yorumları da elemek istiyorum zira blog kendimi mutlu hissetmek istediğim bir alan. Yazayım ve kafam boşalsın istiyorum. Hayatıma sinir stres katmasını istediğim bir alan değil. Ayrıca hakikaten bir şey söylemek ya da tartışmak isteyen çeşitli kanallardan zaten bana ulaşabiliyor.

Fatih: Türkiye’deki müzik bloglarını nasıl değerlendiriyorsun?

Yiğit: Benim için ikiye ayrılıyorlar. Bir tanesi Pitchfork ve Stereogum gibi sitelerden gördüğü, dinlediği şarkıları “Ben de gördüm, ben de dinledim, böyle bir şey de var ve biliyorum, video da var onu da koyayım” diyen blog’lar. Onların benim için bir faydası yok çünkü onların takip ettikleri kaynakları ben de takip ediyorum. Gruplar ve müzisyenler hakkında fazladan bir bilgi de vermediklerinden içeriksiz kalıyor. Sadece haber çeviren blog’lar da öyle. Her bulduğumuzu koyduk diyen blog’lara bakınca bir şey göremiyorsun aslında, kimliği olmuyor. Ancak onların arasında da bazı blog’ların bir duruşu var, örnek vereyim: Amme-Hizmeti ve Cafe de Pass var mesela. Onların bir süzgeci ve o süzgeçten yansıyan bir beğenileri ve tavırları var. Şahsen o beğeni ve tavırları etiketlemişim bir yere ve bu blogların sahiplerinin ne dinlediğini merak ediyorum. Bir diğer tür blog da, dinlediği şeylerin üzerinden düşünerek araştırıp yazı yazan, kendi bir şey üreten, yorumlayan, akılcı olan. Bazı insanlar da bu eğlencenin dışında yer alan, müziğin kendilerine o an düşündürdükleri üzerine yazılar yazıyorlar. Benim ilgimi de daha çok bu tür bloglar çekiyor. Bir de müziği sadece müzik olarak değil de gündelik hayatta olan bitenlerle bağdaştıranlar var, mesela Deuss-Makina. Ancak çok zor bunu yapabilmek, başka pek örnek gelmiyor aklıma. Deuss-Makina’nın siyasal ve sosyal boyutta yaptığını kişisel boyutta da Manyetikbant çok güzel yapıyor. Bir de Limbo-Pillow güncellenirken güzeldi.

Fatih: Türkçe içerik konusunda bir sıkıntı olduğunu düşünüyor musun?

Yiğit: Evet zira kimsenin oturup onca hengâmenin içerisinde bir de bu iş üzerine kafa patlatacak ve yazıya dökecek zamanı yok. Bunu yapan insanlar da çok az ve bu normal esasında. Zira gerçekten mesai gerektiren bir şey ve hiçbir maddi geri dönüş vaat etmiyor. “Kendimi göstereyim, işin içerisine dâhil olayım, bir kimlik edineyim kendime” diye yapılacak bir iş değil ve ilgilenmek için de gerçekten sevmek lazım. Hakkında beklentiye girilecek bir uğraş değil bu.

Aybike: Blog tutmaya başladığından beri sende iz bırakan, çok beğendiğin bir grup var mı?

Yiğit: Bir sürü grup var ama ben kıyıdan köşeden örnek vermek yerine en bilindik ismi zikredeyim. Arcade Fire geliyor ilk olarak aklıma çünkü oyunu kurallarına göre oynamayıp oyunun ta kendisi olabilen bir grup. Montrealli, komün havasında bir grup ve o komün hissiyatını seviyorum. Farklı projeleri olan adamlar, gitaristlerinin başka grubu var, kemancıları başka gruplarla iç içe, başka müzisyenleri aralarına aldıkları oluyor, üreterek nefes alan kolektif mantığını seviyorum. Onun dışında şarkı sözlerine önem vermelerini çok seviyorum. Çünkü her albümlerinin bir teması var ve albümleri hem o ana fikir çerçevesinde okunabildiği gibi hem de zaman içerisinde süreklilik arz ediyor. İlk albümün teması ölüm ve mahalle kavramlarıydı. İkinci albüm dinle, devletle, aileyle ilgiliydi ve toplumsal dokunun içerisinde kemikleşmiş bu tip kurumları eleştiren çok muhalif sözleri vardı. Üçüncü albüm ise ABD’deki banliyö yaşamıyla ilgiliydi. İnsanın doğduğu çevreden çıkıp farklı bir yaşama geçişi, orta yaş krizi. Arcade Fire kendisini satmak için yırtınmıyor ve buna rağmen Grammy aldılar. Çünkü içerikleri sağlam, ihtiyaçları yok. Grammy sonrasındaki ilgi artışı da onların kendilerini satmaya çalışmalarından değil, blogların ve müzik dergilerinin Arcade Fire üzerinden okuyucu edinmeye çalışmasından kaynaklanıyor. The National’ı da benzer bir çerçeveye oturtabilirim. Gitgide popülerleşmiş ama kendini bozmamış, yine şarkı sözlerinin mana ifade ettiği bir grup.

Fatih: Beğenme nedenin daha çok amatör ruha sadık kalmaları diyebilir miyiz?

Yiğit: Evet diyebiliriz. Başladıkları noktadaki zihniyetleri ne ise ona ihanet etmeden, müziklerini geliştirerek belli bir çizgiyi oturtmuş iki grup.

Fatih: Müziğin endüstri içerisindeki yeri üzerine oldukça konuşmuş olduk aslında. Peki senden müziğin geleceği üzerine bir olumlu ve bir olumsuz senaryo şeklinde iki yanıt alabilir miyiz?

Yiğit: Müziğin geleceği üzerine konuşacaksak müziğin geçmişinden başlamamız gerekiyor ve müziğin bugünkü haline yön veren gelişmeleri göz önüne alınca olumlu senaryo diye bir şey görmüyorum. İnternet olgusu bu gelişmelerden en önemlisi. İnternetin müzik üzerinde iki yönlü etkisi oldu, birincisi üretenler üzerinde, ikincisi eleştirenler üzerinde. İnternetin elbette ki birçok katkısı var, bunu yadsıyamam. Eğer keşfetmek için yeterince arzuluysak dünyanın öbür köşesinde eskiciden topladığı aletlerle amatörce bir şeyler üretmeye çalışan genç bir müzisyenin şarkılarına kolaylıkla ulaşabiliyoruz bu sayede. Eskiden sesini duyurmak için müzik endüstrisine bir şekilde eklemlenmek zorunda kalan bir müzisyen artık bu aracıyı pas geçerek doğrudan dinleyicisini bulabiliyor. Bandcamp bu bağlamda son derece önemli bir model. Ancak internetin erişim alanında sağladığı faydanın büyük bir eksisi de var, bu da içeriğin sulanması. İstediğimiz albümü istediğimiz an, hem de ücretsiz bir şekilde dinleyebilmemiz dinleyici olarak hepimizin hayatını kolaylaştırıyor ancak, en azından şu anki şartlarla, bu sonsuza kadar devam edemeyecek bir model. Bir albümü ya da şarkıyı kaydetmek, hem müzisyenin zamanı hem de teknik gereksinimlerin fiyatı açısından pahalı bir süreç. Bu masrafları da bir müzisyen ancak bir şey satarak karşılayabilir. Gelir yoksa ya masraflardan kısıp kaliteyi düşürecek, ya da hiç bu işe bulaşmayacaktır. Bu yüzden birçok yetenekli insan ya pes ediyor, ya da oturup adam gibi bir albüm kaydetmek yerine bir-iki iyi şarkıyı internete salıp gerisini oluruna bırakıyor. Pes etmeyenler ise ancak kişisel fedakârlıklarla hayatını idame ettirebiliyor. Bağımsız bir duruşla iyi müzik kaydedip yayınlamaya çalışan müzisyenler en az müzik üretmek kadar yollarda perişan olmayı ve tişört satmak için kendilerini yırtmayı göze almak zorunda. Bu büyük bir zaman ve kaynak israfı. Evet, gözü kar hırsıyla dönmüş büyük plak şirketlerinin gücünü azaltıyoruz, tanımadığımız insanlarla müzik paylaşarak anarşist dürtülerimizi tatmin ediyoruz ama bunu yaparken de var olmaya çalışan kendi halindeki müzisyeni eziyoruz, müziğin katili oluyoruz.

Aybike: Müzik eleştirisi açısından durumu nasıl görüyorsun?

Yiğit: Müziği üretenlerle müziği dinleyenler arasındaki en önemli aracı internet medyası olmuş durumda. Ancak internet medyası dediğimiz şey istatistiksel yöntemlerle ve demografik kaygılarla bilgi akışına yön veren, iyi müziği değil google’da çıkacak arama sonuçlarında ön planda olmayı gözeterek içeriğini oluşturan ve öncelikli hedeflerini reklam gelirlerini arttırmak olarak belirleyen mecralar. Bu yüzden her gün her sitede aynı isimleri görüyoruz ve hepimiz bu siteleri takip etmemize rağmen alternatif bir bakış açısına sahibiz diye kendimizi kandırıyoruz. Olabildiğince fazla tıklanmak isteği, siteleri yeni içerikleri birbirinden önce yayınlamak için yarışa sokuyor. Bir konser ya da albüm hakkında uzun uzadıya düşünüp derin bir yazı yazabilirsiniz. Ancak esas ilgiyi cep telefonuyla çekilip Twitter’a konmuş bulanık bir fotoğraf ya da 140 karakterlik alelacele yazılmış bir mesaj çekecektir, zira “ilk”tir. Bu yüzden işin düşünsel boyutu artık sadece bir detay olma yolunda. Ne dediğiniz değil ne sıklıkta ve gürültüde dediğiniz mühim. Hal böyle olunca grupların da sürekli yeni mp3, fotoğraf, remix, vs. gibi içerik sunması gerekiyor ki ismini birilerine duyurabilsinler. Artık iyi müzik icra etmek yetmiyor bir grup için, internet maymunu olmak gerekiyor. Bu sidik yarışının kazananı da gruplar değil, yine internet medyası. Ben uzun zamandır girdiğim hiçbir müzik sitesinde olumsuz eleştiri ya da içerik görmüyorum. Zira hiç kimse sevmediği bir grubu okumak istemez, google’da aramaz. Böyle olunca olumsuz eleştirinin parasal geri dönüşü olmuyor, sonuç olarak eleştiri kültürü ölüyor. Son olarak internet medyası ve plak şirketleri arasında bir çıkar birliği var. Medya kimsenin tavuğuna kışt demiyor, plak şirketleri de bu sayede siteleri içerik bombardımanına tutuyor.

Fatih: Peki geçmişe baktığında, sence bu geçmişin görüntüsü küreselleşme dediğimiz durumla mı alakalı yoksa biz mi geçmişi çok saf görüyoruz?

Yiğit: Küreselleşme dediğimiz olgunun şirket istilası kısmıyla çok alakalı. Kültür üstündeki şirket istilası 60’larda ve 70’lerde bu kadar belirgin değildi, müziğin politik bir duruşu da vardı. Yani müzik insanların yatak odalarında varoluşsal kaygılarıyla yüzleşmek için kullandıkları bir araç olmak dışında farklı toplumsal hareketlerle de beraber giden ve onlarla birebir etkileşen bir olguydu. O yıllarda çıkan grupların önemli bir kısmı da müzik kadar sözleri ve siyasi/felsefi duruşu ön plana çıkartan gruplardı. Mesajını sakınmayan, yön veren insanlardı. Şimdi böyle bir şey yok. Müzik toplumsal olaylarla kopuk. Dinlediğin müzikle finansal krizin, Orta Doğu direnişlerinin, küresel işsizliğin bir alakası yok. İstisnai örnekler de sistemin dağıtım ve tanıtım kanalları tarafından yok sayılıyor.

Aybike: Bu modası geçmiş gibi görünmüyor mu?

Yiğit: Modası geçmiş değil, yaşadığımız dünyadan kaynaklanıyor. Müziğin ekonomiye entegre olması ile alakalı. Rage Against the Machine beni heyecanlandırıyordu. Bugün onların muadili yok. Roll niye kapandı? Roll yazacak bir şey bulamadığı için kapandı. Yoksa iflas etti falan değil. Roll’a yön veren kadro dünyaya belirli bir pencereden bakan, belirli siyasi görüşleri olan insanlardı ve bu kadro müziğe de politik bir pencereden bakıyordu; dinledikleri müziklerde de bunun yansımalarını görüyorduk. İstisnalar haricinde, dinledikleri güncel gruplarda aradıkları derinliği bulamıyorlar ve Jimi Hendrix yazıyorlar, Bob Dylan yazıyorlar. Bir yandan da bu insanları yazınca okuyucunun ilgisi azalıyor. O yüzden bir kısır döngüye girildi ve dergi kapatıldı. Değişim dediğimiz şey bunu getirdi. Neyse ki Bir+Bir doğdu bu süreçten.

Fatih: Şöyle diyebilir miyiz; müzik aslında artık hayatımızın bu kadar da içinde-merkezinde değil. Daha farklı bir tüketim aracı olarak görüyoruz. Bir dönem sinemanın içinden geçtiği buhran gibi. Beyaz telefon sineması hani. Çok içine kapanık, sürekli zenginliğin anlatıldığı, plastik bir ortam, şimdi de aslında böyle bir “stüdyo müziği” var. Ama neticede bakıyorsun sinemada bir yerden sonra bu yıkılıyor. Müzikte de sence böyle bir şey mümkün mü? Müziğin de yeni dalgası gelebilir mi?

Yiğit: Bağımsız diye etiketlediğimiz müziklerden bu beklendi ama olmadı. Tam tersi oldu hatta. Sistem bağımsız etiketini çok iyi bütünleştirdi kendiyle. Şirketler reklamlarını artık bu güya bağımsız ve alternatif kültür üzerinden yapıyor. Meşrubat ya da GSM şirketi reklamlarında hiphopçu çocuklar kafalarının üzerinde dönüyor, şirketler isimlerini grafiti ile duvarlara yazdırıyor. Kapitalizmin bu kadar güçlü bir şekilde ayakta kalmasının sebeplerinden biri de bu zaten, kendine muhalif olanı çabucak kendine benzetmesinde. Müziğin sloganı olması gereken özgürlük, çılgınlık, bağımsızlık gibi şeyler artık şirketlerin sloganı. Müzik deyince akla gelen ilk şeyin Apple firması olması utanç vericidir. 200 dolar verip bir i-pod alıyorsun ve kendini özgür hissediyorsun. Şaka gibi.

Fatih: Karamsarsın yani?

Yiğit: Evet, 60’lar ve 70’ler 80’lerden iyiydi, 80’ler 90’lardan, 90’lar da 2000’lerden. Bence bu devran böyle gelmiş böyle gider, biz de kendimizi kandırmaya devam ederiz. Yeni dalga çıksa ve yeni bir şeyler yapsa ne olacak? Yine aynısı olacak, sistem bukalemun gibi yeni dalga renklerine bürünecek. İşte zaten bu da müziğin içeriksizleşmesi noktasıdır. 60’lardan ve 70’lerden bahsettik, ne kadar farklı. 80’lerden sonra bu içeriksizleşme başlıyor. 80’ler tamamen neo-liberalizmin, Reagan ve Thatcher modellerinin insanlara tek ideoloji olarak dayatıldığı ve yeni gelen nesillerin bu algı içerisinde büyüdüğü bir dönem. İdeolojinin tüm hayatı, politikayı, kültürü, sanatı tahakküm altına aldığı bir dönem. Diyoruz ya 12 Eylül darbesi olunca Türkiye çok geriye gitti, aslında aynı şey tüm dünya için geçerli. Yani müziğin insandan kopmasının nedeni dünyanın tecrübe ettiği bu ideolojik dönüşümden kaynaklanıyor. Karamsar olmamın nedeni de, bu ideolojik dönüşümün geri gidişinin olmadığını düşünmem. Finansal kriz oldu da ne oldu? Sistem birilerini kurban edip yoluna aynı şekilde devam ediyor. Müziğe dair karamsarlığımın kökünde dünyanın gidişatını belirleyen temel hususlara dair karamsarlığım var.

Fatih: Eskiden müzik hayata dokunurken artık hayat müziğe dokunuyor gibi bir şey mi anlamalıyız?

Yiğit: Müzik artık hayatın çok daha içinde ama bir yandan da hakikaten önem teşkil eden olaylardan gelişmelerden çok kopuk. Artık üç kuruşa satın alıp sakız gibi tüketeceğimiz, aroması kaçınca sokağa tüküreceğimiz bir meta.

Fotoğraflar için Nağme Öğmen’e teşekkürler.

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *