THE “KEREM ERGENER” SHOW

Le Horla Records‘un kurucusu ve müzisyen Kerem Ergener, işlerini uzun zamandır yakından takip ettiğimiz bir isimdi. Geçenlerde kendisiyle konuşma fırsatı bulduk. Ergener uzun süredir müzik piyasasıyla içli dışlı olan bir isim ve söyleyecek çok şeyi vardı. Ortaya bir hayli ufuk açıcı bir röportaj çıktı. Kendisiyle Le Horla‘dan çıkan RSPC (Ağaçkakan + Armonycoma) albümü Le Cafard ve ilk yayını çıkan TET Archive‘ın yanı sıra kendi projelerinden, Türkiye’de indie bir plak şirketi olmanın nasıl bir şey olduğundan, plağın ve kasetin önlenemez yükselişinden, Türkiye’deki underground müzik sahnesinden, yeni müzisyenlerin yaşadığı mekan sıkıntısından, hip-hop’tan ve daha pek çok şeyden konuştuk. Buyurun:

Le Horla Records

Le Horla Records / Facebook

Le Horla / Soundcloud

TET Archive: Armonycoma or slt – +K-K / Bandcamp

RSPC – Le Cafard / Bandcamp

Onat Önol & Le Horla – Project Unseen / Bandcamp

Cemre: Önce sizi biraz tanıyalım. Nasıl başladınız bu işe, Le Horla Records nasıl çıktı ortaya?

Kerem Ergener: Plak koleksiyoneri, elektronik müzik bestecisi, çevirmen ve mühendisim. Küçüklüğümden beri müzikle uğraşıyorum. En başında Maria Rita Epik Müzik Okulunda müzik eğitimi ve piyano ile başlayan serüven, şu an yüksek lisansta İTÜ-MIAM Sonic Arts’a kadar ilerledi. Le Horla Records ise Türkiye’deki underground müziği fiziksel kopyalarla gelecek nesillere aktarma projesi olarak ortaya çıktı. Artık malumunuz; herkes evde yaptığı albümü Bandcamp, Soundcloud gibi ortamlarda paylaşıyor. Sadece internette varlığını sürdüren bir plak şirketi de insanların yatak odalarından doğabiliyor. Ben, eğer müziği bir obje olarak gelecek nesillere bırakmazsanız, onun hiçbir arşivsel değeri olamayacağına inanıyorum. Ve müziğin bir bütün olarak, elle tutulabilir bir obje olarak, doğru formatta yayınlanması gerektiğini düşünüyorum.

Le Horla Records’ın ana fikirlerinden biri bu analog formattı. Analogdan kastım analog olarak kaydedilmiş ve öyle basılmış bir albüm değildir; elle tutulabilir fiziksel objedir. Eğer müzik fiziksel olarak var olmazsa ve hatta üretilen bu obje fetişleştirilmezse, o müziğin gelecek nesillere kalamayacağını veya biz unutsak bile gelecek nesillerin bulup ortaya çıkaramayacağını düşünüyorum. Bunun örneklerini günümüzde görüyoruz. Örneğin Finders Keepers, Türkiye’den bazısı unutulmuş, bazısı unutulmamış isimleri tekrardan yayınlayıp ortaya çıkarıyor. Bunun en güzel örneklerinden biri, Mustafa Özkent. Onun Gençlik ile Elele isimli albümünün ilk baskısını hiçbir yerde bulamazsınız. Bu gösteriyor ki, zamanında o kadar satılmamış ve değer görmemiş ki, bulunan az sayıdaki plağı da geri çağrılmış, eritilmiş, başka plaklara dönüştürülmüş, unutulmuş. Ancak kalan bir-iki kopya sayesinde şu an elimizde. Günümüzde yapılan müziği gelecek nesillere aktarmak da bizim görevimiz. Her ne kadar internete koyduğumuz ürünler teknik olarak sonsuza dek hayatta kalabilse de dijitalin çabuk geçiciliğini unutmamak gerekir. Fakat fiziksel objeler arşivsel değerler olarak kalacaklardır.

Cemre: İnternette bir şeye ulaşmak çok kolay olduğu için vazgeçmek de çok kolay oluyor.

Kerem Ergener: Kesinlikle. Beni bu sorgulamaya iten, dijitalin kalıcılığı. Albümler birer konsept olmaktan çıkabiliyor. Çünkü kapağı görüyorsunuz ama o kapağı elinize alıp, müzikle beraber iç içe geçiremiyorsunuz. O müziği aldıktan sonra artık onu ne formatta dinlediğinizin de çok önemi olduğunu düşünmüyorum. Çoğu plak şirketi plağın yanına indirme kodları veya CD ekleyerek müziğin sonuna kadar dinlenmesini amaçlıyor. Fakat müzik hangi formatta dinlenirse dinlensin o müziğin ve albümün uygun olduğu doğru formatta basılması gerektiğine inanıyorum.

Ege: CD yerine plak ve kaseti tercih etmenizin, dijitale tepki olmasının yanı sıra teknik de bir tarafı da var yani, değil mi?

Kerem Ergener: Asıl amacım doğru müziği doğru formatta yayınlamak. Eğer bir müzik CD için uygunsa, CD için yayınlanmasına asla karşı değilim. Ama ben CD’yi, boyutundan işlevine kadar, biraz sorunlu bir format olarak görüyorum. RSPC’nin aksine Armonycoma’yı hiçbir zaman plak formatında düşünmedim. Çünkü o albümün tüm üretimi boyunca sample’lar kasetten alındı, üretim kasete uygun olarak yapıldı. RSPC’nin albümü Le Cafard ise en başından beri plağa uygun olarak tasarlanmış bir albümdü, her şey ona göre düzenlendi. Eğer bir albüm bu iki formata da uymuyorsa CD olarak da basılabilir, şu an unutulmuş veya gelecekte üretilecek daha bilmediğimiz başka bir format olarak da basılabilir.

Ege: Plağın ve kasetin yükselişine dair haberler okuyoruz devamlı. İnsanlar bu iki formata çok daha fazla ilgi gösteriyor artık. Sizin açınızdan Türkiye’de durum nasıl görünüyor peki? Sizin yayınladığınız bu iki albüm, insanlara istediğiniz kadar ulaşabildi mi, istediğiniz görünürlüğü yakalayabildiniz mi?

Kerem Ergener: İnsanlar daima bir şeyleri toplama, bir şeylere sahip olma içgüdüsü içinde. Bu yüzden de bu tür formatların tekrar popülerleşmesi zaten kaçınılmazdı. Ama bence “geri döndüler” demek yanlış olur, çünkü hiçbir zaman kaybolmamışlardı. Sadece bazı nesiller tarafından geride bırakıldılar. Yoksa plak toplamaya devam edenler hiçbir zaman toplamaktan vazgeçmediler. Kaset bu konuda biraz daha özel bir konumda, çünkü hiçbirimiz kaseti çok severek kullanmadık. Bunun sebebi de şu; kaset aslında ne kadar iyi bir format olsa da ucuzluğu ve ucuz aletlerle dinlenebilirliğiyle pazarlanmış bir format oldu hep. Ancak iyi kaydedilmiş bir kaset iyi bir sistemde çalındığında en az plak kadar iyi ses verebilir.

Ulaşılabilirlik konusuna gelirsek, bunun tamamen dinleyiciye kaldığını düşünüyorum. Bu iki albüm internette de yayınladı, hem sosyal medyada hem sizin gibi platformlarda yerini de aldı. Bunun ardından bu adımı fark etmek ve takip etmek dinleyiciye kalmaktadır. Yurt dışında ve yurt içinde sevdiğiniz bazı plak şirketlerini takip ediyorsunuzdur. Kendi zevkimiz doğrultusunda “Şu plak şirketi iyi iş yapar, çok iyi albümler basar” dersiniz. Mesela çok eskiden beri Raster-Noton’u takip ederim. Tür olarak bilirim, nasıl işler çıkacağını bilirim. Türkiye’de de buna benzer örnekler var, M4NM gibi. Plak şirketlerinin birer takipçi kitlesi vardır ve bu takipçi kitlesi, ürünleri takip etmekle yükümlüdür.

BEN ELİME ULAŞAN HER MÜZİĞİ BASMAK ZORUNDA DEĞİLİM AMA O MÜZİK İÇİN DOĞRU BİR YER VARSA ORAYA YÖNLENDİRMEKLE YÜKÜMLÜYÜM. DİĞER PLAK ŞİRKETLERİNDE DE BU YARDIMLAŞMAYI, KARDEŞLİĞİ GÖRMEK BENİ MUTLU EDİYOR.

Ege: Le Horla Records’ı kurarken çok zorlandınız mı peki? Nasıl bir süreçti?

Kerem Ergener: Hep aklımda plak şirketi kurmak vardı; fakat doğru zaman, doğru yer, doğru insan arayışı içindeydim. Ağaçkakan ile olan bir konuşmamızda bu düşüncemi belirttim. Ona aslında başka bir albüm teklifiyle gitmiştim. Ama RSPC’nin yeni albümü üzerine çalıştığını duyunca ve ilk kaba taslaklarını dinlediğimde kafamızda bir plak fikri şekillenmeye başlamıştı. Bununla başlayan süreç, bu günlere kadar geldi. Bu projede baştan sona “kendin pişir kendin ye” mantığı hakimdi. Benim için en önemli öğelerden biri farklı disiplinden insanları dahil etmekti. Çeşitli sanatçılarla çalıştık, mesela kapağında çok sevdiğim bir grafiti sanatçısı olan Rad Dar ile beraber çalıştık ve kapağın da tek başına bir eser olmasını istedim. Bu yüzden Rad Dar çizimi kapak açılınca bir bütün tablo çıkacak şekilde gerçekleştirdi. Müziğin fiziksel olarak var olmasının bir başka güzelliği de obje üzerinde yapabildiğiniz bu tür oyunlar ve içine koyduğunuz fanzin gibi materyallerle müziğin anlamının ve hissiyatını artmasıdır.

Ege: Le Horla Records aslında bu plakla başladı yani, değil mi? Ağaçkakan ile dostluğunuz da eskiye dayanıyor olmalı.

Kerem Ergener: Evet öyle. Zaten bir proje vardı ve ilk isim RSPC oldu. Ağaçkakan ile müzik ortamlarından birbirimize aşinaydık zaten. Ama bu albümle birlikte hem Ağaçkakan hem de Armonycoma ile çok güzel bir dostluk kurmuş olduk.

Ege: Bunlar Ağaçkakan’ın kendi el yazısı mı?

Kerem Ergener: Babasının. Çok ipucu vermek istemiyorum ama plağın tamamında bir çok keşfedilmeyi bekleyen gizem var.

Ege: Albümler nerede satılıyor şu an peki?

Kerem Ergener: İstanbul’un bütün bağımsız plak dükkanlarında var. Kontra Plak, Plakhane, Zihni, Outro, Analog Kültür şu an aklıma gelenler. Bandcamp’tan da temin edilebiliyor. Kasetin bildiğim kadarıyla tüm kopyaları satıldı, Le Cafard’ın da çok fazla kopyası kalmadı.

Ege: Le Horla ismi nereden geliyor, onu merak etmiştim bir de.

Kerem Ergener: Le Horla, Guy de Maupassant’nun meşhur hikayesinden geliyor. Maupassant’nun uydurduğu bir kelime olmasıyla birlikte “orada olan bir şey” anlamı çıkarılabilecek bir kelime oyunu. Elektronik müziğin kökenlerinde de akuzmetik (acousmatic) dinleme vardır, kaynağını görmeden sesi dinlemektir. Bu iki ögeyi hep birbiriyle ilişkilendirmişimdir.

Ege: Kayıt stüdyonuz, ekipmanlarınız vs. de var mı?

Kerem Ergener: “Kendin pişir kendin ye” demiştim ya, o kayıt sürecini de kapsıyor. M4NM ile bir organik bağ içindeyiz ve devamlı paylaşım sürüyor. Herkes birbirinin ihtiyacı olan bir ekipman hatta ses dosyası için bile yardıma koşmaya hazır. Bunu plak şirketleri arasında da görebiliyorum. Tüm plak şirketleri birbirini tanıyor ve birbiriyle bir temas içine giriyor. Birbirlerine yardım etmeye daima hazırlar. Bu yardımlaşmanın çıkardığı ortam sayesinde müzik daha ulaşılabilir oluyor. Ben elime ulaşan her müziği basmak zorunda değilim ama o müzik için doğru bir yer varsa oraya yönlendirmekle yükümlüyüm. Diğer plak şirketlerinde de bu yardımlaşmayı, kardeşliği görmek beni mutlu ediyor.

Ege: Evet onu da soracaktım. Diğer plak şirketleriyle aranız nasıl, Türkiye’de böyle kolektif bir anlayış var mı?

Kerem Ergener: Kesinlikle var. Tür olarak birbirine daha yakın plak şirketleri de var, çok uzak olanlar da var; ama indie plak şirketleri hep birbiriyle temas içinde. Özellikle İstanbul gibi bu açıdan küçük bir pazarda, birbirlerini zaten buluyorlar veya aynı ortamlarda illa ki birbirlerine rastlıyorlar. Birbirlerini daima destekliyorlar.

Ege: TET Archive’dan bahsedelim istiyorum. Serinin ilk yayını çıktı, kaset formatında. Bunun devamı da olacak herhalde, değil mi?

Kerem Ergener: Evet. Zaten Turkish Electronic Tapes Archive “müziği gelecek nesillere aktarma” mevzusundan çıkmış bir fikirdi. Archive serisi adına konuşmak gerekirse, yine her zaman Le Horla Records’ın önceliği olan doğru format meselesi öne çıkıyor. Ayrıca kaset kültürünü sırf albüm kültürü olarak değil, bir mixtape kültürü olarak da düşünmek gerek. Mixtape’ler de gelecek nesiller için arşivsel bir kanıt niteliği taşır. O yüzden hem buna uygun formattaki yeni yapılacak albümlerle hem de bu tür karışık kasetlerle bu seri devam edecek.

Ege: Gerçekten çok güzel bir şey yapmaya çalışıyorsunuz. Kaset plağa göre biraz daha geri planda kalmış bir format ve Türkiye’de bu tarz çalışmaları görmek bizi de çok mutlu ediyor.

Kerem Ergener: Bazı diğer label’ların da çalışmaları var. Tektosag bir acid compliation çıkardı. Onun dışında Wounded Wolf’tan Koray Kantarcıoğlu’nun Loopworks adlı albümünü çıkardı. Onu da çok sık dinliyorum. Bunlar da bakıldığında “doğru müzik, doğru format” mantrasıyla yapılmış işler.

Ege: Siz kendiniz de müzik yapıyorsunuz. Ne zamandır yapıyorsunuz, biraz bahsedebilir misiniz kendi işlerinizden?

Kerem Ergener: Çocukken müzik eğitimiyle başlayan serüven, sonrasında davulla devam etti. Elektronik müziği keşfetmemle de birlikte o tür müziğe bir geçiş oldu.

Ege: Soundcloud’ta kayıtlarınız var.

Kerem Ergener: Orada ufak tefek şeyler var açıkçası. Ben genelde belli bir konsept olmadığı sürece, özellikle konserler veya festivaller için yaptığım işleri, yayınlamayı pek sevmiyorum. İki yayınım var şu an: Birincisi, M4NM’in sekizinci yılı dolayısıyla yayınladığımız toplu albümde bir parçam var. Bir de halihazırda devam eden, Onat Önol ile yaptığımız Project Unseen. Onun dışında da iki tane sürpriz kayıt yakında gelecek.

Ege: Kendi işlerinizi albümleştirme gibi bir planınız yok mu?

Kerem Ergener: Şu an birinin miksi bitmiş diğerinin miksi yapılmakta olan iki albüm var. Project Unseen’in 2. albümünün kayıtlarının da yarısı bitti. Ayrıca M4NM’de de daha dillendirmediğimiz birkaç proje var. Özellikle bu aralar fazlasıyla yaratıcı bir kolektif olduğumuzu hissediyorum. Çok fazla insandan çok ilginç projeler yakında duymaya başlayacaksınız.

Ege: Biraz da Project Unseen’den bahsedelim o zaman. O proje nasıl ortaya çıktı?

Kerem Ergener: Onat ile arkadaşlığımız yaklaşık 5 yıl öncesine dayanıyor. O da müzik ortamlarında, konserlerde tanıştığım biri. Doğaçlamaya dayalı bir şeyler yapmak istedik. Onat müthiş bir gitaristtir. Gitarı kendi kendine öğrenmiştir hem de. Kendi türü, lo-fi, singer-songwriter dışında noise, drone ve dark ambient’a büyük ilgisi var, tıpkı benim gibi.

Ege: Sizin kayıtlarınız da genelde o tarzda zaten, dinlediğim kadarıyla.

Kerem Ergener: Evet. Project Unseen, bir gün beraber evdeyken gerçekleştirdiğimiz bir kayıt seansının ürünüydü. Baktık müzik açısından birbirimizle çok uyumluyuz, ikincisini de yapmaya karar verdik. Doğru tabiriyle daha “derli toplu” bir çalışmayı çok yakında duyuracağız.

BÜYÜK MEKANLARIN YERALTINI DESTEKLEMEK ADINA BÜYÜK İSİMLERİN ALTINA DOĞRU VE DAHA BİLİNMEMİŞ İSİMLERİ KOYMALARI ÇOK ÖNEMLİ. TÜRKİYE’DE BUNUN EKSİKLİĞİNİ GÖRÜYORUM.

Ege: Son yıllarda hem indie plak şirketlerinde hem de In The Void gibi kolektiflerde büyük artış gözlemliyoruz. İnsanların underground müziğe de ilgisi artıyor. Hip-hop ekseninde konuşursak, Ezhel olsun, Kamufle olsun, Ağaçkakan olsun Türk hip-hop’ı da müthiş bir dönemden geçiyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz bu durumu?

Kerem Ergener: Underground müzikte, Le Horla Records ve Le Horla Records gibi plak şirketlerinin “yeraltı bekçiliği” yapması boynumuzun borcudur. Daha gözümüzün önünde olan “underground kültür” dediğimiz bir şey var ama Türkiye’de asıl underground olan evinde kendi müziğini yapan, çok iyi işler gerçekleştiren fakat sesini duyuramayan sanatçılar. Le Horla Records gibi kâr amacı gütmeyen plak şirketleri zaten bu isimleri gün yüzüne çıkarmaya çalışıyor. “Ben şunu yaptım, ne düşünüyorsunuz” tarzı bir sürü e-posta alıyoruz. Hepimiz onları doğru kanallara yönlendirmeye çalışıyoruz. Öte yandan bu tür sanatçıların seslerini duyurması özellikle Türkiye gibi bir ortamda fazlasıyla zor. En çok ihtiyaçları olan şey canlı performans. Ancak bunu fazla bulamıyorlar. Bu konuda en iyi kolektiflerden birinin In the Void olduğunu düşünüyorum. Bu tür sanatçıları ortaya çıkarmaya çalışan kolektiflerin değerini azımsamamak gerek.

Hip-hop’a gelirsek, Ağaçkakan ve RSPC’yi bir kenara, öbür isimleri bir kenara koyarak konuşmak istiyorum. Açıkçası ben Le Cafard’ı hiçbir zaman bir hip-hop albümü olarak görmedim. Aslında RSPC, abstract, experimental başlıklı bir hip-hop denemesidir. Hip-hop’ın modern müzikle, avant-garde müzikle her zaman bir dirsek teması olmuştur. Türkiye’de hip-hop’ta kaliteli çalışmalar olmasının yanı sıra maalesef kalitesiz çalışmaların çok değer gördüğünü de görüyoruz. Bu beni açıkçası üzüyor. Bütün hip-hop buymuş gibi gösterilmesi de canımı sıkıyor. Onun dışında Türkiye’de çok saygı duyduğum, sevdiğim isimler de var. Ethnique Punch mesela. En azından benim gözümde çok farklı, kendine özgü bir sound yaratmayı başarmış isimlerden biri.

Ege: Mekân meselesine bir değinelim istiyorum. Underground müzisyenlerin mekân sıkıntısı yaşadığını söylediniz. Akla ilk Karga, Peyote gibi mekanlar geliyor ama bunlar yetersiz mi kalıyor, sorun nerede sizce?

Kerem Ergener: Underground işleri sunanlar ellerinden geleni yapsalar da yine küçük kitlelere hitap eden mekanlar ve indie müzisyenler ne yazık ki büyük yerlerde çok fazla seslerini duyuramıyorlar. Son birkaç senede ülkenin durumu sebebiyle de mekanlar çok fazla darbe yedi. Özellikle de Beyoğlu. Ama ben tek sorunun da bu olduğunu düşünmüyorum. Ben hiçbir zaman Beyoğlu’na sırt çevirmedim. Kadıköy’ü seven bir insan da değilim. İnsanların da tekrar Beyoğlu’na yönelmeye başladığını görüyorum. Bütün kültür olayları, bunu sadece müzik açısından da söylemiyorum, tüm büyük galeriler vs. Avrupa yakasında, özellikle de Beyoğlu çevresinde. İnsanlar ürünlerin sunulduğu, paylaşıldığı alanlara geri dönecektir ve dönmeye başladılar da. Nedense Taksim’e karşı bir karalama kampanyası yapıldığını görüyorum. Tabi ki eleştirilecek çok şey var ama “Şu Taksim’in haline bakın, şu yaptıklarına bakın” diyip bu konuda yaratıcı çözümler getirmemek veya bu çözümleri desteklememek bir noktada insanın kendi bacağına sıkması demektir.

Ege: “Babylon taşındı, Asmalımescit bitti” diye bir algı oldu hep. Dediğiniz gibi bence de birtakım iyi adımlar atıldı son zamanlarda. Garaj mesela.

Kerem Ergener: Garaj yüzümüzü güldüren bir adım attı ve bu adımının bir rekabet ortamı olarak görülmemesi de beni çok mutlu etti. Herkes “olsun, daha fazlası olsun, ne güzel” dedi. Müzikseverin de istediği bu. Bu toprakların her zaman daha fazlasına ihtiyacı var. Bunu destekleyecek ve yapacak insana ihtiyacımız var. Ben Salon’u da Zorlu’yu da müzik için attıkları adımlarda çok destekliyorum. Ancak büyük mekanların yeraltını desteklemek adına büyük isimlerin altına doğru ve daha bilinmemiş isimleri koymaları çok önemli. Türkiye’de bunun eksikliğini görüyorum. Bir grup ya da müzisyen, ister küçük olsun, ister büyük olsun, ister eline gitarını almış bir genç olsun, o konser için doğru isimse, o sanatçıyı seyirciyle tanıştırma görevi ve o şansı sunmak mekana aittir.

Cemre: Böyle deyince aklıma Islandman geldi. İki sene önce Chet Faker gelmişti, biletleri tükenmişti. Ondan önce Islandman çıkmıştı ve çok az insan biliyordu. O konserden sonra bir hayli popüler oldu.

Kerem Ergener: Ve çok başarılı bir grup.

Cemre: Siz yerel underground sahnesinde son zamanlarda neler dinliyorsunuz peki?

Kerem Ergener: Koray Kantarcıoğlu’nun Loopworks, Konstrukt’ın ve Umut Çağlar’ın özellikle Thurston Moore ile yaptığı albüm başta olmak üzere son zamanda bolca çıkardığı çalışmalar, Reverie Falls on All’un Stellar Stream, Kim Ki O’nun son albümü Zan, Ağaçkakan’ın A Naşkvit, Atay İlgün ve Gökçe Akçelik’in 2016’da Murat Akagündüz’ün Vertigo sergisinde yaptıkları performansın kayıtları. Bunlar dışında aklıma gelen isimler Umut Adan, Grup Ses, Extreme Parking, She Past Away, Ekin Fil ve Da Poet.

Ege: Sizin bir de çevirmen tarafınız var. Biraz da ondan bahsedebilir misiniz?

Kerem Ergener: Eğitimim Fransızca, Saint Joseph mezunuyum. Çocukluğumdan beri de İngilizce biliyorum. Oyunlarla içli dışlı olanlar Bioshock serisini bilirler. Onun kitabının çevirisi için bir teklif almıştım. İlk olarak onunla başladım. Sonra Discovery Channel, National Geographic gibi kanalların yanı sıra Netflix’e de çeviriler yaptım. Daha bir hafta önce de yeni çevirdiğim bir kitap çıktı. Bir Ekonomik Tetikçinin Yeni İtirafları.

Ege: Son olarak gelecek planlarınızı şöyle toplu halde bir duyabilir miyiz sizden?

Kerem Ergener: Ben projeleri sonuçlanana kadar dillendirmeyi çok seven bir insan değilim. Şu an elimde tam altı tane proje var, onları değerlendiriyorum, onu söyleyebilirim. Tek başıma çalıştığımdan dolayı Le Horla Records olarak senede zaten bir ya da iki yayın çıkarabiliyorum. Bir de çok ince eleyip sık dokuyorum, fazla detaycıyım. Çok yakında iki tanesini duyacaksınız zaten. Geri kalanı da zaman içinde gelecek.

One thought on “THE “KEREM ERGENER” SHOW

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *