Büşra Mutlu

MART TAKVİMİ: TEKRAR SOKAĞA!

Kış, soğuk, parasızlık, gündem, korku derken sanki evlere biraz fazla kapandık. Ve açıkçası bundan inanılmaz sıkıldık.

Güneş yavaştan kendini göstermiş, gözlerimiz daha ince kıyafetlere kaymaya başlamışken bizce artık silkelenme ve tekrar sokağa çıkma vakti geldi. Bu ay bütün bahaneleri bir kenara, kendimizi de müziğe bırakıyoruz. (more…)

ARALIK TAKVİMİ: DALGALANDIK DA DURULDUK

Kasım ayında hemen her gün en az bir etkinlikle şımarmalara doyamamıştık ki yeni ayın takvimiyle silkelenip kendimize geldik. Bu ay, artık kış sezonunun bitiminden ve belki de yılbaşı heyecanının yükselmeye başlamasından, çok daha az etkinlikle karşıladı müzikseverleri. Yine de evden çıkmak için sebep çok. Afiyetle.

1 Aralık

Nordik Simit İşbirliği ile Tellef Raabe 21:30 @Salon
Royal Opera House Gösterimi: Cosi Fan Tutte 19:30 @Zorlu PSM Studio
Barıştık Mı – Barış Demirel 22:00 @Karga

2 Aralık

%100 Müzik: Emiliana Torrini and The Colorist 22:00 @Salon
Hey! Douglas – 10 Numara Parti 21:30 @Babylon
Deforme @Arkaoda
No Land: Aramızda Kadıköy Tanıtım Konseri 22:30 @Karga

3 Aralık

%100 Müzik: Emiliana Torrini and The Colorist 22:00 @Salon
XXF: Fanfarai 22:30 @Babylon
Jean Tonique – Midnight Session 23:59 @Babylon
Betoko 22:00 @Zorlu PSM Studio
P A Z + Skata 22:00 @Karga
Mind Shifter DJ Set @Arkaoda

4 Aralık

XXF: La Caravane Passe 17:00 @Babylon

6 Aralık

Michelle Gurevich (Chinawoman) 21:30 @Babylon

7 Aralık

Painstow 21:30 @Salon
Michelle Gurevich (Chinawoman) 21:30 @Babylon
Yüzyüzeyken Konuşuruz @Dorock XL
Ponza DJ Set @Arkaoda

8 Aralık

Neil Cowley Trio 21:30 @Salon
XXF: Aaron 21:30 @Babylon

9 Aralık

Kerem Görsev Trio 21:30 @Salon
İlhan Erşahin’s Wonderland featuring Hüsnü Şenlendirici 22:30 @Bablyon
Francesco Tristano 22:00 @Zorlu PSM Studio
In The Dark We Live @Arkaoda

10 Aralık

Garanti Caz Yeşili: El Perro del Mar / Sin Fang 22:30 @Salon
Weval ‘Live’ 22:00 @Zorlu PSM Studio

11 Aralık

Noir 23:00 @Babylon

14 Aralık

Royal Opera House Gösterimi: Anastasia 19:30 @Zorlu PSM Studio

15 Aralık

Taner Akyol Trio 21:30 @Salon
Mabel Matiz 21:30 @Babylon
Ed Harcourt 20:30 @Zorlu PSM Studio

16 Aralık

Gaye Su Akyol & Bubituzak 22:00 @Salon
Büyük Ev Ablukada – Fırtınayt 22:30 @Babylon
Cola & Jimmu – deephouse revival 22:00 @Zorlu PSM Studio
Blackout Affairs / Tolga Oral – Hello Alien  – Gurko @Arkaoda

17 Aralık

The Comet is Coming 22:30 @Salon
Baba Zula 21:30 @Babylon
Hey! Douglas @Dorock XL
Korhan Futacı ve Kara Orkestra @Peyote

18 Aralık

NOISEISTANBUL #15 @Arkaoda

21 Aralık

Konstrukt meets Keiji Haino 21:30 @Salon

22 Aralık

Demonation DJ Set @Arkaoda

23 Aralık

Omar Souleyman – Grup Ses 21:30 @Babylon
Mor ve Ötesi 20. Yıl Konseri 20:00 @ZorluPSM

24 Aralık

Radyo Eksen Partisi 22:00 @Babylon

26 Aralık

Hedwig ve Angry Inch (Müzikal) @Moda Sahnesi

29 Aralık

Royal Opera House Gösterimi: Les Contes D’Hoffman 19:30 @Zorlu PSM Studio

30 Aralık

Adamlar @Dorock XL

31 Aralık

Oldies But Goldies New Years Eve Party 22:00 @Bablyon

YENİ ŞARKI: TO THE STATES – COME OUT

To The States bir anda ortaya çıkıp ilk şarkıları Burn ile pek çok müzik blogunda kendilerine yer bulmuş, ikinci parçaları FF yayınlandıktan sonra da aynı hızla görüş alanımızdan çıkmıştı. 3 aylık yok oluşlarının ardından bu kez yepyeni bir parçayla ve belki de tahmin ettiğimizden daha büyük bir hikayeyle geri döndüler. Önce yeni şarkıları ‘Come Out’ için çektikleri klibe göz atıyoruz:

Uzun zamandır maruz kaldığım en rahatsız edici karakterin takip edildiği klipte, başta ev arkadaşları olduğunu düşündüğüm insanlar olmak üzere bütün dünyanın gözü önünde ama onlardan habersiz planlanan bir şeyler olduğu hissiyatı size de geçmiştir diye düşünüyorum. Kuru kafa heykeline çakılmış çivilerden, çürüyen meyvelere ve ifadesizce çiğ et yemeye uzanan skalada çeşitlenen rahatsız edici imgelerden bahsetmiyorum bile. Karakterimizin bir şeyler yaptığı/yapacağı ve henüz hiçbir şey bilmediğimiz bariz. İlerleyen süreçte bir şeyler öğreneceğimize duyduğum inançsa grubun kliple birlikte paylaştığı metin ve sessiz kaldıkları dönemde bıraktıkları ipuçlarından kaynaklanıyor.

‘Do you believe in what you see?
This is the copy of a life.
This is a chance to grieve unalone.
The final offering by an ultimate tease.
Come out and be apart of it.
Take over the world you left behind.
Be my hand to pass the light.’

Klibi izledikten ve içime ‘Bir şeyler olacak’ hissiyatını yerleştirdikleri bu satırlardan sonra daha önce parça parça gözüme takılmış olan paylaşımlarına tekrar göz attım ve esasında belli aralıklarla bu yöne işaret etmiş olduklarını fark ettim. To The States bir süre kendi içinde devamlılığı olan paylaşımlarla bir hikaye anlatmaya başlamışa benziyor.

Eylül ayında kötülüğün kaynağına bir adım daha yaklaşacağımızı vadettiklerinden 2 ay sonra ‘adak/kurban’ (Offering) metniyle birlikte hemen aşağıdaki görseli paylaştılar. Bu görselle birlikte yeni şarkının ismini de öğrenmiş olduk:

15156871_1160285630692823_3837108347731260974_o

 

Hemen ardından ‘Alacakaranlık’ (Dusk) metniyle birlikte aşağıdaki görsel paylaşıldı. Havayla birlikte atmosferin de kararmaya başladığını fark etmişsinizdir.

14712583_1117429004978486_5377915157212517810_o

Son olaraksa gördüğümüz şeye duyduğumuz inancı hemen aşağıdaki görselle sorguladılar:
15156898_1156749484379771_888505185906788052_o

Adım adım yükseltilen bu karanlık havanın klibe işaret ettiği aşikar ama klibin sonuçsuzluğu, şarkının ismi ve uzun süreli planlanmış bir hikayeleştirme durumu ‘Acaba yeni bir canavarın doğuşuna mı şahitlik edeceğiz?’ sorusunu sormama yetti. Bekleyip göreceğiz.

TANIŞIN: LA FEMME

La Femme çoğunlukla Krautrock nitelemesi yakıştırılan, New Wave/Cold Wave gibi post-punk alt janraları ve yer yer Psychedelic Punk/Pop etiketleri yapıştırılan güzide bir grubumuzdur. Daha doğrusu öyleymiş, ben de kendileriyle bir arkadaşımın keşif listesi sayesinde tanıştım. Bütün bu nitelemelerden ve isimlerinden anlayabileceğiniz gibi kendileri farklı dönemlerden beslenen; rock, pop ve elektroniğin tam ortasında bir yerde konumlanmış Fransız bir topluluk. Kendileriyle aramızdaki ilişki Sphynx isimli şu güzide eserlerinin kulağıma çalınmasıyla başlamış oldu:

İnternet araştırmalarıma göre ben, Facebook arkadaşlarım ve sözlük yazarlarıyla birlikte Türkiye sınırları içerisinde maksimum 12 kişi tarafından fark edilmiş olan La Femme esasında 2010 yılında kendi isimlerini taşıyan ilk EP’leriyle ortaya çıkmışlar. 2013’te de ilk albümleri Psycho Tropical Berlin yayınlanmış. Bu süreçte başta NME, Dazed, Interview Magazine ve BBC Radio 6 olmak üzere bir sürü yayında kendilerinden bahsedilmiş; Amerika ve Avrupa’da ama en çok da Almanya ve İngiltere’de konserler vermişler.

La Femme‘in ikinci albümü Mystère geçtiğimiz eylül ayında yayınlanmış. İlk albümlerine kıyasla daha kolay dinlenen, daha melodik, daha yumuşak tınılara sahip bir albüm olmasından dolayı kendileriyle tanışmaya buradan başlamanızı ve sonrasında Psycho Tropical Berlin‘le deliliği bir tık yukarı taşımanızı öneriyorum.

Afiyetle.

KASIM TAKVİMİ: EKSERİYETLE YERLİ

Kasım ayı bereketiyle geldi! Bu ay neredeyse her gün en az bir etkinlikle karşı karşıyayız. Moderat, Sophie Hunger, Kitaro, Oh Land ve The Veils gibi isimler bu ay İstanbul’da olsa da takvimde aynı zamanda çok sayıda heyecan verici yerli performans var. Etkinliklerin önemli bir kısmıysa yeni albüm lansmanlarından oluşuyor. Kısacası, kulaklarınızı yerli müzisyenlere vermek isterseniz tam yeri tam zamanı.

2 Kasım

Jakuzi 22:00 @Future House
Yok Öyle Kararlı Şeyler Şarkı Sergisi ve “Beklenen” Lansman Konseri 21:00 @Zorlu PSM
Sevdaliza @Babylon Bomonti
Neigh Pupil / Acayipademler @Peyote
Kamufle DJ Set @Arkaoda

3 Kasım

Kalben 21:30 @Babylon Bomonti
Kleerup / Dunger / Californiaman / Barish Firatli 20:30 @saloniksv
Irtifakaybediyoruz! / Help! The Captain Threw Up @Peyote

4 Kasım

Kadebostany 21:00 @Zorlu PSM
Fennesz 22:30 @Zorlu PSM
Acid Pauli 21:30 @Babylon
Kolektif İstanbul 21:30 @Moda Sahnesi
Seretan / Tolerance Break @Peyote
Deforme @Arkaoda

5 Kasım

Choir of Young Believers 22:30 @saloniksv
Rubsilent @Arkaoda

6 Kasım

%100 Müzik: Stu Hamm Band feat. Greg Howe 21:00 @saloniksv

8 Kasım

Mumford & Sons: Live from South Africa: Dust and Thunder Film Gösterimi 20:00 @Zorlu PSM

9 Kasım

Deniz Taşar “Uykuda Bir Bulut” Lansman Konseri 21:00 @Zorlu PSM
Weather Report @Arkaoda

10 Kasım

Ars Longa @Peyote

11 Kasım

Moderat 22:00 @Zorlu PSM
Eskiz / Cosmic Wings / Heavy Sky 22:00 @saloniksv
Ağaçkakan & Ethnique Punch ‘Zerdüşt’ Lansman @Peyote
Dodolove @Arkaoda

12 Kasım

Khruangbin 22:30 @saloniksv
Sophie Hunger 22:30 @Babylon Bomonti
Korhan Futacı & Kara Orkestra 00:00 @Babylon Bomonti

13 Kasım

Social Inclusion Band 16:00 @Babylon Bomonti
RBMA Radio Istanbul: Jameszoo – Iskeletor – Bawer @Arkaoda

15 Kasım

Sophie Tukker 20:30 @Babylon Bomonti

16 Kasım

Kitaro 21:00 @Zorlu PSM

17 Kasım

No Land “Aramızda” Lansman Konseri 21:30 @saloniksv
Büyük Ev Ablukada ‘Fırtınayt’ 21:00 @Moda Sahnesi

18 Kasım

Fuchs / Audiofly / Cure-Shot 22:00 @Zorlu PSM
Wooden Wisdom / DJ Fitz / Grup Ses Beats 22:00 @Babylon Bomonti
Men With A Plan DJ Set @Arkaoda

19 Kasım

Garanti Caz Yeşili: The Veils 22:30 @saloniksv
Gaye Su Akyol 22:30 @Babylon Bomonti
The Ringo Jets / The Young Shaven @Peyote

23 Kasım

lunar

In Hoodies ”A Lunar Manoeuvre’’ Tanıtım Konseri 21:30 @saloniksv
Royal Opera House Gösterimi: Norma 19:30 @Zorlu PSM

24 Kasım

%100 Müzik: Local Natives 21:30 @saloniksv

25 Kasım

Dorian Concept 22:00 @saloniksv
XXF: Brodinski 23:00 @Babylon Bomonti
Glasxs / Mind Shifter @Peyote
Grup Ses ‘Alliance’ Plak Lansman Partisi @Arkaoda

26 Kasım

Gevende 22:30 @saloniksv
Miss Kittin 22:00 @Zorlu PSM
XXF: Guts 22:30 @Babylon Bomonti
Kabus Kerim 00:00 @Babylon Bomonti
roadside.picnic Le Cafard Lansmanı / Da Poet @Peyote

29 Kasım

Garanti Caz Yeşili: Oh Land 21:30 @saloniksv

30 Kasım

Garanti Caz Yeşili: Oh Land 21:30 @saloniksv

****

Ay bitmeden görmeniz gerekenlere gelince:

3. İstanbul Tasarım Bienali ‘Biz İnsan Mıyız?’ – 20 Kasım’da sona eriyor
Tek ve Çok – 13 Kasım’da sona eriyor @Salt Galata
Contemporary Istanbul 2016 3-6 Kasım @Istanbul Kongre Merkezi
İnci Eviner Retrospektifi – 27 Kasım’da sonra eriyor @Istanbul Modern

OST #33: BÜYÜK KARAR

Biliyoruz, yarım saat sonra ne yemek isteyeceğinizi bile tahmin edemezken vermeniz gereken büyük kararların ardı arkası kesilmiyor. Anlıyoruz, ebeveynleriniz ve mezun olduğu saniye kurumsallaşan arkadaşlarınız tam tersine işaret etse de 27 yaşına varmış olmak kariyer tercihi yapmayı daha kolay kılmıyor. Hak veriyoruz, biriciğiniz olarak seçtiğiniz insanın artık biriciğiniz olmaması gerektiği fikri mantıklı temellere dayansa da asla mümkün gelmiyor. İnanıyoruz, ev arkadaşınızla gireceğiniz tartışma 10 dakika bile sürmeyecek olsa da günlerdir kafanızın içinde dönüyor.

Gördüğümüz kadarıyla nedenler ve nasıllar arasında kaybolunan karar anları insan hayatından eksilmiyor. Ne demişler? Eğer bir problemi çözemiyorsan, ona bir playlist hazırla. (Doğru tahmin, kimse böyle bir şey demedi. Şimdi uydurdum.) Karar süreciniz için özenle seçtiğimiz şarkılarla en doğru ve en yanlış kararlar kadar ısrarla alınmayan aksiyonların sahte huzurunda da sizinleyiz.

RÖPORTAJ: DESIREE AKHAVAN

Bundan aylar önce, hatta tam olarak 2 ay önce, daha yaz festivalleri ufukta bile görünmez ve film festivalleri gündemimizin tam ortasındayken biricik Desiree Akhavan‘la bir araya gelmiştik. !f İstanbul kapsamında yılın en ilham verici yönetmenini seçecek jürinin bir parçası olmak için buralara kadar gelmişti ve kendisiyle görüşmesek olmazdı. Aradan aylar geçti, tembelliği yendik ve sonunda servise hazır ettik.

Başlamadan, Desiree’nin cümlelerini kırpmaya kıyamadığımızı ve bunun uzun bir okuma olacağını belirtelim. Kafanızda “Kimmiş bu Desiree?” gibi bir soru varsa öncesinde şöyle buyurabilirsiniz.

Afiyetle.

***

Merhaba! Bugün yaratıcı bir insan olmak, ürettiklerini insanlara sunmak, negatif ve pozitif dönüşler almak gibi şeylerden bahsetmek istiyorum. Sen bunların hepsini tecrübe ettin ve şu an festivalin en ilham verici yönetmenini seçmek için buradasın. O yüzden basit bir “Nasılsın? Festival nasıl gidiyor?” sorusuyla başlayalım.
İyiyim. Festivalde jüri üyesi olmak garip. Bu üçüncü jüri üyeliğim ve her seferinde daha farklı bir tecrübe yaşadım. Normalde oldukça bağımsız takılıyorum, zamanımın çoğunu yalnız geçiriyorum, ne istersem onu yapıyorum ama burada günüm başkaları tarafından organize ediliyor ve 24 saat boyunca aynı jüri üyeleriyle birlikteyim. Her ne yapıyorsak birlikte yapıyoruz, ne yersek birlikte yiyoruz. Gerçekten ilginç bir tecrübe. Bana biraz liseyi hatırlattı, hani o zaman da sürekli insanlarla çevrilisin. Kafanın içi fikirlerle dolu ama düşündüklerini yazmaya ya da azıcık kişisel bir zaman için fırsatın yok. Yani aslında o kadar da aşırı değil tabii, bugün 12’de buluştuk ama saat 11’de uyanınca… Yine de neyse, bana liseyi hatırlattı ve bir zamanlar bütün hayatımın böyle olduğunu düşündüm. Şu an sürekli başka insanlarla birlikteyim ve normalde bir ofiste çalışmadığım ve sette olmadığım sürece yalnız olmaya alıştığım için (ki o da çok sık olmuyor), insanlarla birlikte olmak ilginç geliyor. Alışık olmadığım bir durum.

Peki en ilham verici yönetmenin kim olduğuna nasıl karar veriyorsunuz?
Tamamen kişisel görüş. Yarın diğer jüri üyeleriyle bir araya geleceğiz ve öğle yemeğinde ciddi bir tartışma olacak sanırım. Çünkü benim bakış açım diğer jüri üyelerinden çok farklı gibi hissediyorum. Jüride 2 kadın ve 3 erkek var ve sanırım ben 2 erkek jüri üyesinden çok farklı fikirlere sahibim. Yani daha filmler hakkında konuşmadık tabii ama az biraz onlardan duyduklarıma dayanarak söylüyorum. Sanırım biraz tartışmamız gerekecek.

Çok fazla sette olmadığını söyledin. Bir film, bir de televizyon dizisi üzerinde çalıştığını okudum ama çok fazla detay yok hiçbir yerde…
Şu an iki şey üzerinde çalışıyorum, biri film. Şu an yapımcımla birlikte senaryoyu yazıyoruz. Diğeri de Londra’da çekeceğim bir televizyon dizisi ama ne zaman çekeceğimize dair bir fikrim yok, şu an onun da senaryosu üstünde çalışıyoruz. Son zamanlarda vaktimin çoğu yazmakla geçiyor yani.

Sanırım film bir romana dayanıyor. Appropriate Behavior kendi hikayendi ve şimdi…
Evet, adaptasyon cidden çok zor ve bir daha yapacağımı düşünmüyorum.

Gerçekten mi?
Evet, hikayeler yaratmayı ve kendi kendime bir şeyler ortaya çıkarmayı çok seviyorum ve şu an yaşadığım şeylerden biri de… Hem kitaba sadık kalmak zorundaymışım gibi hissediyorum hem de yorumlamak ki bana ait bir şey çıksın ama kendi yapmak istediğim şeyi yapmakla bir başkasının işini yüceltmek arasındaki denge gerçekten zorlayıcı ve benim sahip olmadığım bir tecrübe ve beceri gerektiriyor. Tahmin ettiğimden çok çok daha zormuş.

Sanırım biraz da farklı çalışma modları gibi. Yani televziyon dizisi yaparken muhtemelen uyman gereken bazı kısıtlamalar ya da kurallar vardır ama kendi filmini yaparken tamamen özgürdün.
Şimdiye kadar kısıtlama olmadı ama göreceğiz. Televizyonda daha çok zamanın var ama bi yandan da… Bir şeyler olması gerekiyor. Kimse kural koymuyor ama bazı notlar iletiliyor ve not aldığımda genelde içine daha çok [hareket] katmakla alakalı oluyor. Bir dizide insanlar sürekli oturup birbiriyle konuşamaz ama ben sadece oturup konuşmalarını istiyorum. Notlar genelde “Hadi ama bir şeyler yapmaları lazım” diyor.

desiree akhavan

O zaman garip bir soru. Son 2 yılda, filminin Sundance prömiyerinden bu yana geçen süreçte yaşadığın en iyi ve en kötü anlar nelerdi? Büyük şeyler olmalarına gerek yok.
Sundance’e kabul aldığımızı öğrenmek tartışmasız filmin en iyi anıydı. Harikaydı. Kabul almak gibi bir beklentim yoktu. Umuyordum ama gerçekten olacağını düşünmüyordum. O yüzden çok büyük bir şok oldu ve gerçekten harikaydı. Hayatımın en iyi anlarından biriydi.

Ama en kötü anı kesinlikle Sundance prömiyerini yaptığımız geceydi. Çok stresliydi ve bir anda beklentiler çok yükseldi. Bilmiyorum, ondan sonra hiçbir şey yeterince iyi gelmiyor. Pek çok an var tabii, en iyi anlarımdan biri Melbourne’daydı. Melbourne Avustralya’da bir film festivaline gittim. Kendi filmimin gösteriminden önce Catherine Breillat’nın filmini görmeye gittim. Kendisi de oradaydı ve gerçekten çok sevdiğim bir yönetmen. Kendi filmimden önce onun soru-cevap oturumuna katıldım ve çok garipti çünkü canına okudular. İzleyicilerin yarısı güldü, filmi beğenmedikleri çok belliydi. Sorulan sorular çok saldırgandı. Ardından ben kendi filmimi tanıttım ve o gün kim olduğunun bir önemi olmadığını gördüm. O açıdan güzeldi. Kim olursan ol bazı saçmalıklarla uğraşmak zorundasın, yaptığın işi beğenmeyen insanlar olacak ve bunda bir sıkıntı yok. Benim için o gün “Oh insanlar bundan nefret edebiliyor. O zaman insanlara bağımlı olmaktan, beni beğenmelerini istemekten vazgeçmem gerek” şeklinde anlam buldu. Daha sonra filmimi sundum ve sahnede şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Böyle bir dünyada yaşadığım için çok mutluyum. Gidip idolümün filmini izleyebiliyorum, ardından kendi filmimi sunuyorum ve hepiniz izlemeye hazırsınız. Neden bu kadar şanslıyım?” O an gerçekten çok mutlu hissettim.

Prömiyer yaptığımız gece de gösterimle alakalı bazı teknik problemler vardı ama çok da önemli değildi. Yani, kimin umrunda? Bir tek, o gece Hollywood’dan filmi daha önce izlememiş bazı kişiler gelmişti ve prömiyerden önce çok heyecanlıydılar, belki de sıradaki büyük hit ben olacaktım. Ne var ki gösterimden sonra hiçbiri bir daha benimle konuşmadı. Olacağımı düşündükleri ‘sıradaki büyük hit’ olmadığım çok açıktı ve kalbim kırıldı. Şimdi komik tabii, çünkü dönüp bakıyorum ve gerçektem kimin umrunda? Hiçbir önemi olmadı. Ve belki de bugün büyük bir hit olmak bir noktada çabuk tüketilir olmak demek. Belki koruyabilirsin tabii ama yine de birinin senden bir şeyleri anında, tek seferde alması anlamına geliyor. Kariyerin, her ne yaparsan yap, aslında bir maraton, sürat koşusu değil. Tek bir tatlı filmle herkesi etkileyip bırakmak ya da sadece iş gücüne katılmak için bunu yapmıyorum. Bir hayat kurmak, her filmle daha iyiye gitmek, oyununu değiştirmek, oyununu iyileştirmek, söyleyecek yeni şeylere sahip olmak istiyorsun. Ve genelde, şimdiye kadar buna çok fazla kafa yorduğum için, ilk filmiyle bir gecede çok hızlı başarılar kazanan insanların aynı başarıyı yakalamakta çok zorlandıklarını düşünüyorum.

Ama sen de çok başarılı oldun.
İşte bu çok harika… Yani benimle tanışmanın seni heyecanlandırması çok garip geliyor çünkü bütün gün gerçek bir “loser” gibi hissettim.

Gerçekten mi?
Evet, bütün gün. Yani, işte hepsi bakış açısıyla alakalı. Gerçekten öyle. Her gün kendini yeniden bir şeyler yapmaya değdiğine, bir şeyler söylemeye değdiğine ikna etmen gerekiyor. Çoğu zaman kendimi “Sus artık, yani konuşma, kimsenin umrunda değil” derken buluyorum. Yaratıcı bir alanda çalışıyorsan böyle hissetmek çok kolay… Çevrende görmediğin işler yapmaya çalışıyorsan… Sanki susman gerekiyormus gibi. Ve çözümü ne bilmiyorum.

Peki kategoriler hakkında ne düşünüyorsun? İnsanların filmleri kategorize etmek gibi bir eğilimi var ve henüz resmi bir janra dönüştü mü bilmiyorum ama bir “Brooklyn’deki genç kadınlar” akımı mevzu bahis. Sanki insanlar bir anda bu kadınlar hakkındaki hikayeleri dinlemeye çok istekli oldular ama neden anlamıyorum. Bir de bir kategoriye dahil edilmek nasıl hissettiriyor? Çünkü söz konusu filmlerin bazı ortak noktaları olsa da hikayeleri çok farklı…
Bir izleyicisi olması ve aslında öncülük etmiş filmler, benzer konular hakkında filmler yapmış insanlar olması bir yönden güzel. Lena’nın filminden, Tiny Furniture’dan önce onun gibi bir film yapılmamıştı ve aslında çok heyecan ve ilham verici. Genç kızları kendilerini daha ciddiye almaları konusunda motive ediyor ama bence genel olarak kadın hikayelerinin daha ciddiye alınması gibi bir trend söz konusu. Bridesmaids gibi, hani bir sürü film var. Ve genç kadınlar için bugün çok farklı atmosfer var. Mesela, Rookie’yi biliyor musun?

Evet, evet.
Yani mesela Rookie var. Ben gençken yoktu. Genç kızların kendi fikirlerini, düşüncelerini, hayallerini, havalı buldukları şeyleri ve güvensiz hissettikleri şeyleri paylaştıkları bir dünya olması… Bu harika bir şey. Bir şekilde dünya daha da açılıyor. Bir yandan da insanların filmi ciddiye almamasından korktum çünkü “Ah, bir tane daha Brooklynli kız hikayesi” diyebilirlerdi; “Diğerlerini, trendleri takip ediyor” denebilirdi. Ama biz filmi yaptığımızda bunların hiçbiri yoktu. Biz yazdığımızda böyle bir trend yoktu ve söyleyecek şeylerimiz vardı. Şimdi “Gel bir de benim Brooklyn’li kız hikayemi yönet” diyerek senaryolar gönderiyorlar ama o benim zaten yaptığım bir şey ve artık yeni bir şey denemek istiyorum.

Peki İranlı, biseksüel gibi etiketlerle anılmak hakkında ne düşünüyorsun? 2014’te insanların seni etiketlemesiyle bir problemin olmadığını söylemişsin. 2 yılın ardından hala böyle mi düşünüyorsun?
Evet, umrumda değil. Yani beni ilgilendiren bir şey değil. İnsaların beni nasıl görmek istediği ya da beni ve filmi nasıl etiketlemek istediği biraz… Beni rahatsız etmiyor çünkü bunlar çok net olmayan ve tek bir şey ifade etmeyen kapsayıcı terimler. İranlılar bana bakıp “Yeterince İranlı değil” diyor, Amerikalılar “Beyaz değil o zaman Amerikalı değil” diyor. Açıkçası bilmiyorum. Ben kendimi nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum o yüzden bu konuda iyi bir fikri olan varsa duymak isterim.

Bir yandan da herkes öyle olmadığı halde Appropriate Behavior’ın otobiyografik bir film olduğunu düşünüyor. Merak ettiiğim şey otobiyografik bir film yapmakla, kişisel ama kurmaca bir film yapmak arasındaki çizgiyi nasıl çektiğin. O ayrımı nasıl yapıyorsun? Ya da özellikle böyle bir ayrım yapma ihtiyacı hissediyor musun?
Sürekli elindeki materyali yoğuruyorsun. Eğer bir şey yaşadıysam ve üzerine konuşulmaya değeceğini, yeterince ilginç olduğunu hissediyorsam o sahneyi ilk olarak birebir yaşadığım şekliyle yazabilirim. Ama yoğurmaya devam ettikçe değişiyor. Çok saçma ama bunun iyi örneklerinde biri şöyle: 1 yıldır Londra’da yaşıyorum ve henüz bir banka hesabı açmayı beceremedim. Oralı olmamam, vizem ve milyonlarca başka sebep var. Her gittiğimde “Adres kaydı lazım” diyorlar. Götürüyorum, “Bu geçersiz, başka bir şey getir” diyorlar. Başka adres kaydı götürüyorum, bu kez kimlik belgesi istiyorlar ama ehliyet kabul etmiyorlar. Bu kez pasaportumu götürüyorum ama o kabul edilmiyor çünkü adımın pasaportumdaki yazılışı ehliyetimdekinden farklı. Birkaç ay içinde belki 15 kez bankaya gittim ve kafayı yemek üzereydim. En son tam her şeyi doğru ayalarmıştım ki vizemin yeterince uzun olmadığı ortaya çıktı. 6 aylık bir vize gerekiyormuş ve benimki 4 aylıktı. Şu an yazdığım senaryodaki karakterin bankada bir hesap açması gerekiyor ve ilk seferinde tam olarak kendi yaşadığım gibi yazmıştım. 10 sayfalık aşırı uzun ve aşırı sıkıcı bir sahneydi. Tam olarak bankada ne yaşadığımı anlatıyordu ve o noktada “Tamam şu an bunu neden yazdığımı biliyorum ama nasıl daha ilginç hale getiririm?” diye sordum. Şu an o sahne 1 sayfa uzunluğunda ama içinde karakterin etrafına bakıp 5 yaşında bir kızın bile kendine hesap açtırdığını görüyoruz. Gerçek hayatımda kız arkadaşım kendisiyle ortak bir hesap kullanmama izin verdi ve vizeye ihtiyacım kalmadı; onun kartı onun adına ve benim de kendime ait bir kartım var. Bu karaktere yardımcı olmak için onun erkek ev arkadaşıyla daha yakın olmasını istedik ve karakterin ortak bir hesap açmasına yardım etti. Yani bütün bu küçük şeyler birebir hayatımda olan şeyler değil ama ondan ilham almış şeyler. Benim hayatım heyecan verici değil. Filmle alakalı olan şey de aslında kişisel bir şey değil. Banka hesabı açıp açmamam kimsenin umrunda değil ama benim aileme açılma hikayem onların çok yakından ilgilendiriyor ve ebeveynlerimi ya da erkek kardeşimi onları mutsuz edecek bir şekilde göstermek istemem. Yani bir şeyleri ilk seferinde hiç düşünmeden tamamen istediğim gibi yazdıktan sonra bu kez düşünerek üstlerinden geçiyorum. Ve neyin gerçekten ilginç olduğunu, nelerin kendi kendime duyduğum acıma hissinin emareleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazen bir şeyleri izliyor ve “Oh gerçekten bir şeylerin kurbanı olduğunu düşünüyorsun” diyoruz ya mesela, ben kurban olduğumu düşünmüyorum. İşimin benimle dalga geçmesini istiyorum, en iyi özelliklerimi ön plana çıkarmasını değil. Kendimi besin zincirinin en altına koymaya çalışıyorum. Bu noktada senaryoyu aileme gösterdim ve eğer rahat hissetmezler yapmayacağımızı söyledim. Ne düşündüklerini sordum ve diyaloğu hiç kesmedik.

Peki, daha öncesinde “Nose Job” isimli bir kısa film çektiğini okudum. Çok kötü bir film olduğunu düşünüyormuşsun, dibe vurmuşsun, neredeyse vazgeçiyormuşsun. Ve bir noktada “Eğer kendiniz olmayan bir hedefi kovalıyorsanız, cezasını işiniz çekecek” dediğini okudum. Merak ettiğim şey neyin kendin olduğunu nasıl bildiğin. Kafanın içindeki sesin kendine ait olduğunu nasıl biliyorsun?
Bilmiyorum, sanırım büyüyerek. Nose Job’da NYU’nun istediğini düşündüğüm türde bir kısa film yapmaya çalışmıştım. Öğrenciydim ve çok spesifik türde filmler okulda başarılı oluyordu ve festivallere gidiyordu. Ben o filmle 30 farklı festivalden reddedildim. Tek tek bütün festivallere gönderip yalnızca başvurulara 1000 dolar harcadım ve günün sonunda hiçbir yere varamadım. Ve bence sebebi doğal gelmeyen bir şey yapmaya çalışmış olmamdı. Sette çok kötü hissettiğimi hatırlıyorum, yaparken kötüydüm, baştan sona mutsuz bir tecrübeydi ve çok zor geldi. Garip tarafı o. Bir şeyler üretmek bence zaten çok zor ama onun hiçbir parçası doğal hissettirmedi. İçindeki fikirden memnunum. Açıkçası ara ara o film hakkında düşünüyorum ve bence içinde gerçekten harika anlar var. Ama hep komedimi alıp dramatik bir filmin içine koymaya çalıştım. Mesela çok iyi bir film izledim yakınlarda ve tam olarak bir İran filminin görünmesi ve olması gerektiği gibiydi. Akış, mizansen, sinematografi, soundtrack… Bir İran filminin olması gerektiği her şeydi ve ben hiçbir zaman bunu yapmayı başaramadım. Hiçbir zaman ona uyamadım. Sanırım bulman gereken şey soyut bir şey. İnsanlar bana sürekli soruyor: Sesinin ne olduğunu nasıl biliyorsun? Bence oldukça soyut bir şey. Ve zorlama hissetirmemesi gerek. Tabii bu bilgisayarın karşısında gerçekten değeri olmayan şeyler üreterek geçirdiğin binlerce saatten sonra gelen bir kolaylık hissi. “Evet, bu benim yaptığım bir şey ve bunu benden başka kimse yapamaz” dedirten bir his. Bunun yerine taklit etmeye çalıştım, bir sanatçı gibi davranmaya çalıştım ve günün sonunda bir sanatçı değildim.

Peki son olarak, burada en ilham verici yönetmeni seçmek için bulunduğunuz için soruyorum, ilham verici bulduğun ve takip edebileceğimiz birkaç bir şey söyleyebilir misin?
High Maintenance isimli bir web serisi var, onu çok ilham verici buluyorum. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Çok heyecan verici. Aslında çok fazla şey var. Fat Girl, bahsettiğim Catherine Breillat filmi; Tracey Ullman, İngiliz bir komedyen. Tracey Ullman Show diye bir programı var ve gerçekten çok iyi. Peep Show var, o da bir İngiliz dizisi. O da çok iyi. Louis CK. Louis CK’den cidden çok çok ilham alıyorum. Yaptığı her şey aklımı başımdan alıyor ve onları yapan kişi ben olmadığım için üzülüyorum. Hani bütün o izleyince “Aah bu saf deha” dedirten şeyler. Ve gerçekten kendimi çok derinden özdeşleştiriyorum.

Ama aslında, tabii ki çok farklı şeyler yapıyorsunuz ama mizah anlayışınızın benzer olduğu söylenebilir.
Ah teşekkür ederim. Umarım. Günün sonunda benim sevdiğim şey bu ve herkes sevmiyor. Bazı insanlar nefret ediyor ama ben otobiyografiyle kurgu arasındaki çizgide duran işleri seviyorum. Günün sonunda yaptığın iş gerçekten fazlasıyla kişisel oluyor. Film okulundayken herkes birbirinin kısa filmini izlerdi ve izlediğimizde hangi filmi kimin yaptığını çok net bir şekilde anlardık. Zaten 3 yıl boyunca 24 saatini birlikte geçiren 35 kişi doğal olarak birbirini çok iyi tanıyor. Birinin filmini izlediğinde de onun gözlüklerini takıyorsun, dünyayı onun lenslerinden görüyorsun gibi bir şey. Ve bu tamamen karakterle alakalı. Yani Rwanda Katliamı’yla ile ilgili bir film yapıyorsan bile, yine kendin olarak yapıyorsun. O filmle alakalı bütün kararları veren kişinin sen olduğu belli oluyor. Ve bir filmde o kişinin karakterini görebildiğimde, sıkıcı olmadan daha da kişiselleşiyor. Bu bir başarı. Beni heyecanlandıran ve beni gerçekten etkileyen şey bu. Ve bütün izleyiciler böyle mi düşünüyor bilmiyorum ama Louis CK’de sevdiğim ve kişisel olarak yakalamaya çalıştığım şey bu. Hepimizin hissettiği ama yüksek sesle söylemediği şeyleri keşfetmek istiyorum. Ve bazı şeyleri hepimiz hissetmiyoruz, onları dışarı çıkarmam gerekiyor. Banka sahnesindeki bazı elementler mesela, öfke gibi daha büyük olan şey, çok fazla çabalayıp elinden gelenin en iyisini yapmana rağmen  başarısız olma hali yakalamaya çalıştığım ve aslında herkesin ne yaşıyor olurlarsa olsunlar tecrübe ettikleri şey. Asıl olay o, gerçekten kişisel de olsa, annemle kavgamızı anlatan bir sahne de olsa. Orada olması gereken şey kavga edecek bir anneleri yoksa bile onla bağlantı kurabilmeleri.

Peki son olarak burada izlediğin ve sevdiğin filmler?
O konuda bir şey söyleyemiyorum çünkü sadece yarışma filmlerini gördük. Aslında dün hayatım boyunca izlediğim hiçbir şeye benzemeyen bir film izledim. O şekilde bir çekim yapılabileceğini görmek aklımı başımdan aldı. İsmi Hidden (Gizli). Bir Kürt filmi, siyah beyaz ve karakterler konuşurken kamera hep konuşmayan kişiyi çekiyor. Çok ilham verici buldum. Bunu 2 saat boyunca izlemek insanı gerçekten nasıl dinlediğimizi, dinlerken nelere ihanet ettiğimizi, neden konuşan kişinin yüzünü görme ihtiyacı hissettiğimizi, performans konusunu, dinlemeyi nasıl performe ettiğimizi sorgulatıyor.

TAKİPTEYİZ: LIMITS OFF

İsmini heyecan verici elektronik müzik etkinliklerinin önünde görmeye alıştığımız Limits Off, söz verdiği gibi sınırları kaldırmak için yeni adımlar atıyor.

İstanbul’un her geçen gün daha da büyüyen elektronik müzik kültürünü sahiplenen oluşum müzikseverlerin kendilerine gelmesini beklemektense “We are where you are” demiş ve elektronik müzik dinleyicilerinin bulunduğu bütün mecralarda kendine bir alan açmayı hedeflemiş. Bugün yayınlanan lansman videosuna bakılırsa Limits Off’un yeni online varlığı etkinliklere ve güncel haberlere odaklansa da mevzu sadece bundan ibaret olmayacak. Keza, videonun başından sonuna dek tekrar tekrar altı çizilen bir topluluk algısı mevcut.

İstanbul’da elektronik müzik neymiş, ne değilmiş, nerelere evriliyormuş merak edenleri öncelikle Cem Kaya’nın ellerinden çıkma lansman videosuna davet ediyoruz. Fazlası için Limits Off’u takipte olacağız, size de tavsiye ederiz.

 

İŞ ÜSTÜNDE: GEVENDE

Merak ediyoruz. Kim, neyi, nerede, nasıl yapmış; kişiler, şeyler, yerler ve yollar birbirine nasıl ulaşmış; bakmadığımız sırada neler olmuş; baksak belki de neler olacakmış bilmek istiyoruz.

Bu sebepten bu kez Gevende’yi, hem de Salon konseri öncesi provalarında ziyaret ettik. Harikalarını nerede yarattıklarına baktık, yeni haberlerine kulak kabarttık. Ekip büyümüş, yeni sesler bizi bekliyormuş ve Cumartesi harika olacakmış. İnanmıyorsanız videomuza* göz atın. Afiyetle:

Unutmadan, bu haftasonu takvimlerin 20 Şubat‘a işaret ettiği akşam (daha pratik insanlar olsaydık “Cumartesi akşamı” da diyebilirdik) Salon’da olacağız. Sizi de bekleriz.

 

* Video için alkışlar ve teşekkürler Batuhan Ege Örs‘e gidiyor.

(OFF THE RECORD): VOL. LX

1. Adele sıradaki albümü 25‘ın ilk şarkısını ve klibini yayınladı. Bir an duracak sandık amaa çok şanslıyız ki dünya hala dönüyor.

2. Bu hafta Nowness‘da Florence Welch‘in evine denk geldik ve artık Florence Welch’i bir sıfat olarak kullanmayı düşünüyoruz. Öyle ki evi başka türlü anlatmanın yolu yok. Tüm zamanların en Florence Welch evi ve orada yaşamadığınız her gün kendinizden nefret edeceksiniz:

3. Mini web serilerini izlemeyi her şeyden çok seviyoruz. Bu hafta “Shugs and Fats” isimli bir seriyle tanıştık. Brooklyn‘deki iki Iranlı kadının maceralarını anlatan videolar kısacık, pek feminist ve envai çeşit saçmalıkla dolu.

4. Jimmy Kimmel Jay Z’nin ilk televizyon yayınını ortaya çıkarmış. 90’larda Jay Z olmak tam olarak şöyle bir şeymiş:

5. Ergenlik yıllarını Robbie Willams‘a aşık olarak geçirenler gözlerini ve bilhassa kulaklarını iyi açsın çünkü gençlik hayaliniz bu hafta bir ergenin başına geldi. Robbie Williams izleyicilerle flörtleştiği performanslarından birinde seks içerikli bir şaka için 15 yaşında bir kızı seçti. Bu hafta izlediğimiz en komik şeylerden biri.

6. Son olarak, biz de hala saatin kaç olduğunu bilmiyoruz.

YENİ VİDEO: SAVAGES – THE ANSWER

Savages‘ın ikinci albümü 2016 başında geliyor; ilk videosu geldi bile!

Dün, yeni albümleri “Adore Life“ı 22 Ocak‘ta yayınlayacaklarını açıklayan Savages, albüm detaylarıyla birlikte yeni albümün ilk videosunu da yayına soktu.

Çekimleri Lizbon’da gerçekleştirilen klip için ters taraftan çekilmiş bir konser videosu diyebiliriz. Savages sahnede -aslında bir odanın ortasında- her zamanki yoğun performanslarını sergilerken kamera dinleyicilerin tecrübesine odaklanıyor. Videoyu izlerken siz de bütün gücünüzle zıplamak, ciğerlerinizi kusana kadar bağırmak isteyeceksiniz.

Adore Life‘ın detaylarına gelince albümün mixlerinin Trentemøller‘e emanet olduğunu biliyoruz. Albüm görseli ve şarkı listesi de hemen aşağıda:

image

Adore Life
1 The Answer
2 Evil
3 Sad Person
4 Adore
5 I Need Something New
6 Slowing Down The World
7 When In Love
8 Surrender
9 T.I.W.Y.G.
10 Mechanics

 

 

 

ORADAYIZ: MARİKA

Ellerinden çıkan her projeyi büyük bir merakla bekleyip heyecanla dinlediğimiz adamlar, Korhan Futacı, Barlas Tan Özemek ve Berke Can Özcan, bu akşam son harikaları Marika ile Salon’da! “Bol doğaçlamalı ve gürültülü bir caz performansı sizi bekliyor, hazır olun!” deniyor.

Hazırız, akşama oradayız!

Konser öncesi ısınma turları için daha fazlasına ihtiyacınız varsa sizi grubun Youtube kanalına yönlendirelim.

BU SEZON HERKESİN SALON’U KENDİNE

Salon IKSV‘yi bilirsiniz, en coşkulu müzik dinleyicilerinin bile her sezon mutlaka yeni birileriyle tanışmasına vesile olmak gibi bir durumları var. Bu dinleyiciler için böyle, kendileri için de böyleydi ve yeni sezon programlarını tanıtırken bu misyonu daha da sahiplenmek için olsa gerek “Tam Senlik!” isimli bir uygulamayı yayına soktular.

Screen Shot 2015-10-20 at 16.49.11

Uygulama basit, sorulara verdiğiniz cevaplara göre etkinlik önerisinde bulunuyor. Sonuçların ne kadar başarılı olduğuna da siz karar vereceksiniz ama biz yeni sezon konserlerine bir kez daha heyecanlanmak için iyi bir bahane olduğunu düşündük. Uygulama için şuradan.

YENİ VİDEO: SUSANNE SUNDFØR – ACCELERATE

En son aşkın binbir haline  ev sahipliği yapan albümü 10 Love Songs ile dikkatleri üstüne çeken Susanne Sundfør, albümün iki numarası Accelerate‘in klibini yayınladı. Halihazırda dinlerken kalp atışlarınızın hızlanmasına sebep olan şarkının karanlık klibi söz konusu etkiyi bir anda ikiye katlıyor.

Bu sırada Susanne Sundfør’un önümüzdeki ay Akbank Caz Festivali kapsamında İstanbul’da olacağını hatırlatmadan geçmeyelim.

(OFF THE RECORD): VOL. LIX

1. Lena Dunham‘ın HBO için Max isimli yeni bir “feminist dizi” projesi hazırladığı haberi geldi. Kendisi hala çok yetenekli ve feminizmle popüler kültür bir arada çok tatlı ama lütfen artık biri yazar/yönetmen/müzisyen/pazarlamacılara “feminist yaklaşımla hazırlanmış içerik” ile “bir içerik olarak feminizm” arasındaki farkı anlatsın.

2. Taylor Swift, GQ’ya verdiği bir röportajda Bad Blood‘ın Katy Perry ile alakalı olmadığını açıklamış. Sevindik; Katy Perry‘i hakkında şarkı yazacak kadar önemsemesi normal değildi zaten.


3. Başrolde Drake‘in oynadığı bir filmi izlemez miydiniz? W Magazine‘e verdiği röportajda oyunculuk yıllarını yad eden Drake meğer senelerdir bir rol teklifi gelse de oyunculuğa dönsem diye bekliyormuş. Bir seneye kalmaz kendisini uçmalı kaçmalı bir Hollywood filminde görürüz.

4. Doğumuyla neredeyse eş zamanlı olarak tarihin derinliklerine gömülen Tidal‘ın varlığını unutmuş olmanız normal; Jay Z de unutmuş. Mısırlı besteci Baligh Hamdi’nin müziğinin izinsiz sample’lanması üzerine açtığı davada yaptığı işler sorulan Jay Z, sayısız meşgalesi arasında Tidal’ı saymayı unutmuş. Mahkeme salonunda yaşanan diyalog tam olarak şöyle:

Jay Z: “I make music, I’m a rapper, I’ve got a clothing line, I run a label, a media label called Roc Nation, with a sports agency, music publishing and management. Restaurants and nightclubs … I think that about covers it.

Avukatı: “I’m not so sure. You have a music streaming service [Tidal], don’t you?”

Jay Z: “Yeah, yeah. Forgot about that.”

5. Kaan Tangöze‘nin solo albümünü dinleme girişiminde bulunduk bu hafta. Çok politik ve bir o kadar Türkçe country müziğin bünyemizde yarattığı ani şok sonrası albümün kalanını dinlemeye cesaret edemedik ama sizin ne düşündüğünüzü çok merak ediyoruz.