emir aksoy

THE “PÜRTELAŞ 3+1 ” SHOW

Bundan birkaç ay önce (bazı editörler -ben- çok tembel) pek çoklarımızın müzisyen kimliğiyle tanıdığı Emir Aksoy‘la bir araya geldik. Hem de bu kez müziğinden değil, parçası olduğu Pürtelaş 3+1‘den bahsetmek için. İzlemeye ve bilhassa dinlemeye doyamadığımız performansları kimler, neden, nasıl hazır ediyor sorduk soruşturduk; kamera karşısında konuşamayan müzisyenlerin samimiyetinden internet yayıncılığının zorluklarına milyon konuya dokunduk. Lafı uzatmadan sohbete buyur ediyor, Pürtelaş’ 3+1’in binbir farklı hesabına ulaşabileceğiniz linkler için postun en sonuna bakmanız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

Standart hal hatır sorularıyla başlayalım o zaman. Ne yapıyorsunuz? Pürtelaş 3+1 nasıl?
Pürtelaş 3+1 iyi. Moda’ya taşındık ve programa adını veren sokaktan çıkmış olduk böylece. Çünkü aslında sesçimizin evi aynı zamanda bizim stüdyomuz. Onun işi sebebiyle bu tarafa taşınması gerekti. Öyle olunca biz de taşınmış olduk. Ama tabii ismi Moda 3+1 diye değiştirmek çok iyi bir fikir gibi gelmedi. (Gülüyoruz)

Bir düşün bence. Biliyorsun blogger’lar falan şu an hep Moda’da.
Ahah doğru diyorsun, Moda yükselen değer şu an. Çok güzel isimleri çekiyoruz şu an. Yayınlama hızımızın çok üstünde çekim yapıyoruz çünkü sevdiğimiz insanlar, yeni tanıdığımız insanlar ulaşıyor ama bir yandan da çektiğimiz insanların yayınlarını biraz geç yapıyor oluyoruz. O yandan üzücü. “Gel işte seni çekelim” dediğimiz, sevdiğimiz birine “Ama işte 4 ay sonra yayınlayacağız” demek zorunda kalıyoruz.

O kadar oluyor mu? 4 ay çokmuş cidden.
Şu sıralar fazla yedekli gittik galiba. Ama işte artık programı biraz daha yavaşlatacağız, artık daha az isim çekeceğiz. Bir de programı iki haftada birden haftada bire çekmek gibi bir hedefimiz var. Bilmiyorum başarabilir miyiz tabii, maddi yanı vesaire derken başka bir sürü yönü var onun da. Eğer öyle yapabilirsek o zaman çok daha verimli olur gibi geliyor.

En son kimleri çektiniz neler oldu peki?
Bu ay çektiklerimizden Haşmet Asilkan yani Fatih Vural var. (Bu sırada yazar söz konusu röportajı aylar önce yapmış olduğumuzu hatırlatmak istiyor) Enteresan bir müzik adamı. Kalben’i çekeceğiz. (Çektiler ve yayınladılar) Sonra Peyk’i çekeceğiz. (Evet.) Peyk gerçekten uzun zamandır çekmek istediğimiz, heyecan duyduğumuz isimlerden biri. Ev stüdyosu olduğu için her seferinde konuklarımızı evimizde ağırlıyormuşuz heyecanı da yaşıyoruz. Çağıl Kaya adında bir caz müzisyeni var, o da geçtiğimiz sene sanırım ilk albümünü yapmış. Dev cazcılarla çalıyor, onu çekeceğiz. (Çektiler ve yayınladılar) Bu ay böyle 4 isim çekeceğiz, yine yayın hızımızın üstünde. Bu arada daha yayınlamadığımız 10 isim birikti herhalde. Bakalım böyle yoğun gidiyor işler şimdilik.

Peki şu noktada müzisyenlere siz mi gidiyorsunuz yoksa onlar “ya biz de gelmek istiyoruz” diye size mi geliyorlar?
İkisi de oldu aslında. Biz tabii başlarken, aşağı yukarı 1 sene öncesinde, kendi çevremizdeki insanlardan yola çıkmıştık. Can Güngör’ü çok çok seviyorduk ve hiç videosu yoktu. Hep ilk videolarını biz çekelim diye hayal ediyorduk ve öyle de oldu gerçekten. Çok mutluyuz mesela bu yüzden. Albümünü yayınladı, lansmanını falan da yaptı tabii artık. Ondan sonra Nilipek., Selim Saraçoğlu.. Onun da hiç videosu yoktu ya da bir tane videosu vardı bizden önce galiba. Sonra zamanla işte Selim birini söyledi, Nilipek. başka birini söyledi. Zaten hepimiz de müzikle uğraşan insanlar olduğumuz için camianın içindeyiz. “Ya şunu da çekelim” falan diye kenara hep not aldığımız isimler vardı. Onların çoğuyla, ilk etapta, hani ilk 10 bölüm için biz konuştuk aslında ama sonradan, azıcık da tanınmaya başlayınca, insanlar bize ulaşmaya başladı. “Biz de gelelim, biz çok sevdik konseptinizi” diyenler de oldu. Sadece ismini duyup bu neymiş acaba diye baktığımız isimlerden de tanışıp çektiklerimiz oldu. Çok güzel oluyor yani yolculuk keyifli gidiyor şimdilik.

Yaptığınız da yeni bir şey aslında ama ekip oldukça tecrübeli. Herkes daha önce benzer şeyler yapmış.
Şu an benim dışımdaki ekip Levent Sevi, Yiğit Yemez ve Gün Erdoğdu. Hepsi yaptıkları işte kendilerini kanıtlamış isimler tabii böyle olunca muhteşem ekip arkadaşlarına dönüşüyorlar. Onlar önceden Long Way From Home diye bi proje yapıyorlardı. Bu bahsettiğim 5 sene öncesi falan. Ondan sonra bunun daha yerli olanı Evden Uzakta’yı yaptılar. Ve hani çok büyük isimleri de çektiler, Kardeş Türküler’e varana kadar… O sırada bilinirlikleri de arttı, bir yandan da bazı şeyleri daha iyi ve daha farklı yapmanın yollarını da keşfettiler. Bu onların yanında çok daha butik bir proje çünkü evde ve maksimum iki kişiyle kayıt yapıyoruz. Bunda da müzik seviyesi olabileceğinin en iyisi olsun diye çok dikkat ediyoruz. Görüntüsü de alıştığımızın biraz daha dışında olsun, farklı açılara bölünmeden müziği odağa taşısın gibi bir kaygımız var. Onun da olumlu tepkisini alıyorsun tabii. Müzisyenler bu işleri portfolyolarına koyacaklarını falan söylüyor ki bu çok onore edici bir şey bence. Hakikaten albüm gibi rahat rahat dinleyebildiğin bir şey çıkıyor sonuçta.

Peki şu noktada Pürtelaş 3+1’i nasıl konumluyorsunuz? Hani insanların yeni birilerini keşfettiği bir yer değil çünkü aslında hani bildiğimiz, dinlemesek bile adını duyduğumuz isimler var. Diğer yandan çok da anaakım isimler de yok ki o taraflara da yürümek istiyor musunuz bilmiyorum. Bundan sonra ne olacak, nasıl devam edecek?
Yola çıkarken “keşfedilmemiş müzisyenleri bulacağız” gibi bir fikir yoktu aklımızda açıkçası. Çünkü halihazırda biraz keşfedilmiş ama piyasada yeterince de malzemesi olmayan, çok sevdiğimiz bir ton müzisyen vardı. Bu isimleri ikna edip onları videoları, şarkıları, kayıtları olsun diye kandırmak bize daha cazip görünüyordu. Arada daha öncesinde tanımadığımız ve yine ilk videolarını bizim çektimiz isimler de oldu ama o isimler zaten pek çoğumuzun kulağında vardı. Hani “Şunu keşfettik ve parlattık” zaten biraz komik bir tabir. Parlayacağı varsa insanlar parlar zaten, o yeteneğine bağlı ama umarım tabii ilk videolarını bizim çektiğimiz, bizim vesile olup müzikseverlerle tanıştırdığımız isimler olur zamanla. Şu ana kadar dediğin gibi bağımsız müzikle ilgilenen insanların üç aşağı beş yukarı bildiği isimlerdi konuklarımız. Bundan sonra nereye gidileceği kısmında da, şimdi düşününce çok kalabalık değil belki ama 100 kişilik, belki 200 kişilik bir müzisyen camiası var (İstanbul için söylüyorum bunu) ve bunların bir kısmı çok büyük müzisyenler ama başka, daha pop isimlerin arkasında çalıyorlar, kendi projelerine daha özel bakıyorlar. Bir kısmı popüler olmamayı tercih ediyor, daha farklı yollardan, mecralardan gitmeyi seçiyorlar. Çekebileceğimiz daha çok insan var. Onları zaten çekebildiğimiz takdirde biz de mutlu olacağız çünkü en nihayetinde bu bir arşiv. Şu an 1 senelik bir arşivimiz oldu ve bu neden 100 kişilik bir arşiv olmasın? 2027 yılı geldiğinde insanların dönüp “Aaa 2010’larda Türkiye’de böyle müzikler de yapılıyormuş” diyebileceği bir şey yaratabiliyorsak ne mutlu bize.

Ölümsüzlüğün peşinde diyorsun…
Büyük isimler bir şekilde kalıcı olmayı başarıyorlar ama bu tip, gerçekten kaliteli müzik yapıp özünden de çok ödün vermeyen insanların müzikleri bir şekilde bu hızlı tüketim temposunda kaybolmaya daha meyilli oluyor. Bunu arşivlemeye niyetli çok az insan ya da çok az oluşum var. Mesela işte Karga senelerdir derlemeler çıkarıyor. Muhteşem bir hareket ama bir başkası yok. Müzik dergileri, müzik yayınları var ama müziği düzgün depo etmek için biraz daha müzikal değer oluşturma kısmında etkinlik yapan çok az yer var. Biz de onlardan biri olalım istiyoruz açıkçası.

Çok tatlı bir amaçmış. Bunun altını daha fazla çizebilirsinz bence. Gerçi belki de bu senin kişisel motivasyonundur.
Yok bu konuda içeride üç aşağı beş yukarı hemfikiriz ama ne bileyim, biraz ütopik bir yanı da var. Bir de bundan prim yapmak da ayrı bir şey olacak. Hani “Biz arşivciyiz” falan gibi bir çıkış da biraz iddialı.

Şu an o çıkışı yaptın yalnız farkındasın değil mi? (Gülüyoruz)
Bu hayal yani ulaşmak istediğimiz amaç bu diyeyim. Hani şöyle de bir durum var, yarın ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Çok şükür bir buçuk senedir istikrarla sürdürdük programı bugüne kadar ama hani bir gün bir şey olur ve Pürtelaş 3+1 diye bir şey kalmaz veya belki de her şey yolunda gider ve senelerce daha bu işe devam ederiz. Açıkçası bilmiyorum. Yapabildiğimiz süreçteki şeyleri güzel paketleyelim, güzel saklayalım hiçbir şey olmazsa biz ve bizim gibi insanlar açıp açıp dinler. Veya konuk ettiğimiz müzisyenler de “Vaktinde böyle bir şey yapmıştık” diye açıp dinlerler diye düşünüyorum empati yapınca.

Bir de “Biz akustik müzik yapılan bir program değiliz. Başka genre’lar da kaydediyoruz” durumu var sizin tarafta. Onu da bir daha bir konuşalım. Çünkü benim için de en başta öyleydi ama halbuki öyle bir şey yok.
Akustik müzik yükselen bir değer tabii dünyada bütün bu özel session’larla programlarla falan. Türkiye’de de öyle. Daha doğrusu akustik müzik algısıyla birlikte yükselen programlar vardı, mesela Akustikhane ilk çıktığında daha akustik bir programdı – tabii artık insanlar davullarıyla amfileriyle falan çıkıyorlar. Biz akustik müzik iddiasına çok girmek istemedik çünkü kimi müzik var ki bizim de çok sevdiğimiz müzikler ve onlar akustik olamaz. Farazi V Kayra, roadside.picnic, Ah! Kosmos… Çok abes bir şey yani bu adamlara gidip “biz program yapıyoruz ama akustik” demek. Heralde dalga geçerler öyle bir şeyle gitsek. Tür konusunu çok sınırlandırmak istemedik açıkçası çünkü çok farklı türlerde, çok güzel müzik yapan insanlar var. Biz ne kadarını çekebilirsek mutlu oluyoruz ve bizim için kârdır diyoruz. Neticede başta 6-7 bölüm akustik müzik algısıyla gidip sonra 8. bölümde Ah! Kosmos’u konuk ederek, bu algıyı da çat diye kırabildik. Şimdi hâlâ denk geldikçe akustik olmayan bölümlere devam ediyoruz, hip-hop bölümlerimiz oldu mesela!

Bu arada o taraf çok çılgın…
İnanılmaz! Leventlerle arada konuşuyoruz acaba bir tane sırf hip-hop programı mı yapsak diye. Müthiş bir hazine var, müthiş yetenekli isimler var ve gerçek underground müzik o şu anda. Bizim çektiğimiz isimler bir şekilde müzikle ilgilenen kesimde konuşuluyor ama o camia daha kapalı bir kutu. Çok takipçisi var kendi içinde ama müzikle ilgilenen insanların bile çok radarına girmeyebiliyorlar. Ve buna rağmen çok dev işler yapıyorlar. Kendi festivallerini yapıyorlar, kendi plak şirketleri var, yayınları var. Biz de o yüzden hem roadside.picnic’le hem de Farazi V Kayra’yla tanıştığımıza çok sevindik. Devam eden süreçte o taraftan isimler çekmeye devam edeceğiz.

Peki hedeflerinizi nasıl belirliyorsunuz? Arşivcilik harika ama daha çok insana ulaşmak gibi bir hedef var mı yoksa “Hayır kendi kemik kitlemizi oluşturalım o zaten yeter de artar” bile mi?
O konuda zor dengeler var, sen de yayıncılık yapıyorsun, biliyorsun. Bir ton güzel iş yapılıyor, hayali kuruluyor ama uygulamaya geldiği zaman onu sürekli yapmak istiyorsan illa ki biraz daha çok insana ulaşman lazım, illa ki biraz daha pazarlanabilir bir şekilde organize olman lazım. Hani hiçbirimizin yapmaktan hoşlanmadığı ama yapmak zorunda olduğumuz şeyler. Bizim için tabii ki ne kadar çok insana ulaşabilirsek o kadar iyi algısı daima var. Çok güzel işler yapılıyor ama anaakım neden hep kalitesiz işlere boğuluyor sorusu dönüyor hep kafamızda.

Herkesin sorduğu ve bir türlü cevaplayamadığı…
Aynen ve aslında dönem dönem bunun kırıldığını da görüyorsun geçmişe baktığında. 90’ların ortasına bakıyorsun, Sezen Aksu’nun önderliğinde bir ekol var. Bir tane kalitesiz iş çıkmamış ama bayağı fabrika gibi de ürün basmışlar o yıllarda. Günümüzdeki Türkçe müziğe bakıyorum, Sıla gibi çok kaliteli işler yapan insanlar var, Gökhan Türkmen gibi bir adam var mesela. Ben “Aşk Lazım”ı ilk dinlediğimde dikkat etmedim, televizyon açıkmış arkada ve Kral TV çalıyor. Top 20 listesinde birinci sırada bu şarkı. Bakıyorum inanılmaz groove, funk bir altyapısı var şarkının ve bu şarkı Kral TV’de, anaakımın göbeğinde, çok uzun süre liste başında kalabiliyor. Adamın her albümü çok satıyor. Bu sefer kendime şeyi soruyorum, “bu kalitedeki işler bu kadar dinlenebiliyorsa ve bu kadar anaakım olabiliyorsa bize neden bu kadar kötü müzik dinletiyorlar?” (Gülüyoruz) Senelerdir çözemiyorum. Bizim de amacımız tabii biraz da iyi müziği, ulaşabildiğimiz kadarıyla, geniş kitleye yaymak. Bunun yöntemini de arıyoruz açıkçası. Hani röportajlar bunun bir yöntemi, gittiğimiz yerlerde dostlarımızla, müzik insanlarıyla bunları konuşmak bilinirlik yaratmak, radyo programları olur, belki müzik yazarlarıyla daha anaakım platformlara ulaşmak vesaire. Bir de özeleştiri yapmak gerekirse, müzik dinleyicilerinden aldığımız geri bildirimlere bakılırsa, Pürtelaş biraz ulaşılmaz geliyor insanlara. Bu bir konser programı değil, offline hiçbir varlığımız yok. Biz sadece internette var olan bir yayınız. Bütün kontrol de programı yapanların elinde. O biraz etkileşimi ve insanların ait hissetmesini zorlaştırıyor sanırım. Tabii ki güzel bir akış olarak görüyorlardır diye tahmin ediyorum ama bununla ilgili de bir yerlerle ortaklık yapıp, mevsimde birkaç tane belki, orada çektiğimize benzer, maksimum 2 kişinin çıktığı, birkaç grupluk Pürtelaş 3+1 konserleri yapalım diye düşünüyoruz.

Ben de tam etkinlik yapacak mısınız diye soracaktım.
Evet ilk akla gelen şeylerden biri bu. Ama bir şeylerde çok acele edip de yanlış ortaklıklarda bulunmak istemiyoruz çünkü iki kişi, tek kişi sahneye çıktığında müzik iyice kırılgan bir hale geliyor. Ben kimsenin insanların konuştuğu bir sahnede çıkmasına vesile olmak istemem açıkçası. Ben kendim konser verdiğim zaman çok üzülüyorum beni dinlemeye gelen insanlar konuştuğunda. Bu insanlar da üç aşağı beş yukarı benzer fikirlere sahiptirler diye düşünüyorum. O yüzden doğru ortaklıklar olursa böyle bir niyetimiz var açıkçası. Önümüzdeki sezon umarım olur, hayallerimizden biri bu, geniş kitlelere ulaşmak için. Ağır ağır adımlarla ama yalpalamadan ilerleyelim istiyoruz biraz, çünkü istikrar olmayınca zor. Çok güzel müzik programları da yapılmaya başlanmıştı vaktiyle ama iki üç bölümde kaldı. Umarım biz o istikrarı sağlayabiliriz.

Hazır tam diğer programlardan bahsetmişken, “Onlar şunu çıkarmış biz de çıkartalım!” gibi bir durum var mı? Farklı programlar arasında rekabet oluyor mu?
Aslında öyle birebir çok “şunu kim yapıyor, bunu kim yürütüyor, bunun ekibi kim” gibi çok da bilmiyoruz. Müzik dinleyicisi olarak takip ediyoruz sadece diyeyim. Zaten Balcony TV olsun, Sofar İstanbul olsun, aynı amaca hizmet ediyoruz bence. Rekabet olursa da nasıl olur? Hani nasıl Fenerbahçe ve Galatasaray arasında tatlı bir rekabet varsa ama aslında ikisi de bir futbol takımı olarak aynı amaca hizmet ediyorlarsa bizimkiler de o hesap. Birbirini yükselten bir rekabet olursa ne ala ama henüz böyle bir durum yaşamadık. Çok da yaşayacağımızı sanmıyorum açıkçası, tutum olarak da yumuşak mizaçlı insanlarız hepimiz. (Gülüyoruz) Biz de seviniyoruz yani tanımadığımız biri parlayınca. Bunları da kesin ekleyelim dediğimiz isimler olabiliyor. Biz de tahmin ediyorum ki diğer programları aynı şekilde etkiliyoruzdur. Bir de konsept olarak aslında yakın kitleye oynamamıza rağmen bütün programların ufak tefek farkları var. Umarım daha fazlası olur biz de doya doya yeni müzikleri dinleriz.

Müzik endüstrisindeki bu herkesin birbirini sevmesi ve kucaklaması ne peki? Kiminle konuşsam “Şunları çok seviyoruz, onları da çok seviyoruz” diyor. Herkes birbiriyle arkadaş zaten ama gördüğüm kadarıyla öbür türlü piyasada tutunmak da pek kolay değil sanırım.
Bu benim şahsi gözlemim, matematik denklemi gibi kesindir diyemem ama Gezi süreci sonrasında özellikle bağımsız müzisyenler ve kendini anaakımın dışında, toplumdan biraz daha uzakta gören herkesin birbirine tutunması, sarılması, sokulması arttı gibi geliyor. Öncesini hatırlıyorum, ben Peyote, Karga gibi mekanlara gittiğimde her grubun kendi kitlesi oluyordu ve o gece iki grup çıkıyorsa bile o iki grubun kitlesi birbiriyle çok kaynaşmıyordu. Ama artık, sanırım ne kadar az olduğumuzu keşfetmemizle de birlikte, daha güzel işler çıkıyor; ortak projeler, düetler, birbirleriyle selamlaşmalar… Belli mahalleler de zaten bu süreçte dönüştü, işte Kadıköy’ün yükselişi mesela. Bir ton müzisyen yakın yerlerde yaşamaya başladı. Bir noktada da birbirine muhtaç hale gelmeye başlıyorsun çünkü naif şeyleri yok etmek isteyen çok güçlü ve sistematik bir şey var karşında – gerçek bir terörist var her anlamda. Öyle olduğu zaman da “Ya hep beraber ya hiçbirimiz”e dönüyorsun mecburen bir yerde. Ben çok mutluyum açıkçası böyle bir algı oluştuğu için. Tabii ki rekabet güzel bir şey hani dozunda rekabet, dozunda gıybet falan… (Gülüyoruz) O konuda Pürtelaş adına benim “artistlik” yapacağım tek konu ses ve görüntü kalitesi olarak Türkiye piyasasında rakipsize yakın olmamız. Bu önemli bir şey çünkü bence. Müzik depolamaya çalışıyorsak en önemli şey ses, ikinci önemli şey de performans olduğu için görüntü haliyle. Biz onların kalitesini yüksek tutmaya çalışıyoruz, iddiamız da bu olsun. Umarım dışarıda da böyle bir algı oluşur ya da oluşmuştur. Ağırladığımız müzisyenler bize bunu hissettirdiler, umarım dinleyenlere de bunu düşündürüyoruzdur diyeyim.

Gelirken de konuştuğumuz “organik müzik” mevzusuna girmek istiyorum. “En doğal ve saf haliyle müziği yakalamak” gibi bir ifade ve hedef gördüm.
İlk bölümü yayınlamadan önce “Pürtelaş 3+1 nedir?” konulu bir liste yaptık. Orada bir manifesto gibi ya da el kitabı gibi açıklamalar yaptık. Ve komik bir şekilde hiç de dışına çıkmadık bunların, ben “kesin bir yerde patlarız” diye düşünüyordum. İşte maksimum iki kişilik, hiçbir enstrüman sınırlaması olmadan, isterse çıplak ses bile olabilir ama isterse her tarafında ayrı enstrüman bağlayıp 20 enstrümanlık ses de çıkarabilir, dedik. Adının 3+1 olmasının arkasındaki şey de aslında 4 şarkı çekiyoruz ama son şarkının başında konuk(lar) kendi müzikleriyle alakalı olabilir, o şarkıyla alakalı da olabilir bir şeyler anlatsınlar istedik. Müzik programlarında sürekli “Neden müzik?” diye soran bir tip var ya hani, o çok yoran bir şey aslında müzisyeni. Biz dedik ki saf müzik olsun ama sadece müzik de olmasın, onu kıracak bir şey olsun. Onu da biz yönlendirmeyelim, müzisyen kendi içinden gelen şeyi söylesin istedik. O da çok tatlı oldu böyle komik komik +1 konuşmaları çıktı. Biz kendi aramızda en çok bunun geyiğini yapıyoruz, Selim “Ben Selim Saraçoğlu, bu da yaptığım müzik” diye bir konuşma yapmıştı (Gülüyoruz). Dünyanın en net konuşması. Nilipek. konuşmaya başlayıp kontrolü kaybedip iki dakika falan konuştu, sonra çaldığı şarkı bir buçuk dakika. Onlarla çok eğleniyoruz. Bir de müzisyenler birbirilerini de tanıdıkları için birbirlerinin konuşmalarıyla da dalga geçen cümleler kuruyorlar. Dikkatli gözle takip edince oralardan çok ilginç ve eğlenceli şeyler çıkıyor.

O hikaye kısmı da o “doğal” hedefine biraz daha yaklaştıran bir şey gibi geliyor. Sadece müziğe değil ama müzisyene de bir tık yaklaştırıyor yani, konuşurken görüyorsun, gülümserken görüyorsun, sahnede poz kesmeyen halini görüyorsun falan..
İnsanların konuşma sesleriyle şarkı söylerkenki sesleri çok farklı birbirinden. Ve insanların sadece müzik üreten bir makine değil de gerçekten bir insan olduğunu hissettirmek zor bir şey. Aslında sen ben gibi biri oradaki. Ve hani daha az bilinen isimler aslında konuk ettiklerimiz ve onların takipçileri de merak ediyor o kişileri. Konuşma o konuda çok ipucu veriyor, ilk intiba kafasında. Bir ton çok güzel konuşan insan da, hiç konuşamayan dostlarımız da oldu. Ama aslında o konuşamamanın doğallığı bile çok güzel.

Daha dokunulabilir bir noktaya çekiyor.
Aynen. Çok eğleniyoruz biz, iyi ki o konsepti oluşturmuşuz bana kalırsa.

O zaman ListeList’e de dönelim.
Bu iş aslında oradan başladı. Geçtiğimiz 1.5 sene Listelist’te editör olarak çalıştım. Ve ilk girdiğimden bu yana “Buraya bir müzik programı yapsak” diyordum.

İçindeki müzisyeni durduramayıp tabii..
Evet, çünkü internet sektöründeki herkesin hemfikir olduğu bir konu video içeriğin geleceğin en önemli alanlarından biri olması.. Hepimiz bilgisayarı açtığımızda YouTube bir sekmede açık duruyor. Google’lamaktan ziyade artık YouTube’da arıyoruz her şeyi. Hem içerik sınırsız, hem tüketmesi ve algılaması daha kolay. Ben de işte Listelist’te çalışırken bu fikri toparlayıp Ahmet Abi var, Ahmet Kırtok, ListeList’in kurucusu aynı zamanda, ona açıkladım. Bak böyle çok deneyimli insanlar da var, oturalım bir fikir üretelim, bunu belli bir sıklıkta yayınlayalım vesaire diye. Bir de ListeList tabii ki komik ve viral içerikler üreten bir site ama bunun yanında kültür sanat, özgün iş, kaliteli içeriğe de çok değer veren bir marka. Pek çok yayıncının yayınlamaya cesaret edemeyeceği içerikler de var. Yayıncı ne kadar kafası çalışan, zekice bir dil kullanırsa o kadar sansürlenemez hale geliyor. ListeList biraz da onun gücüyle bugün geniş anlamda tanınan bir marka oldu. Ahmet Abi de bize inandı, güvendi ve ListeList Pürtelaş’ın hem finansörü hem yayıncısı oldu. Böyle bir programı tek başına da yapabilirsin tabii ama hem maddi anlamda çok daha kısa sürede bir çıkmaza girersin, çünkü bir prodüksiyon yapıyorsun; hem ListeList’in zaten ulaştığı çok güzel bir kitle var ve bu kitle bizim kafa yapımızla çok iyi örtüşen bir kitle, bunu sıfırdan inşa etmen gerkir. Belki oradaki kitlenin hepsi müzik anlamında bizim sevdiğimiz isimleri dinlemiyor ama hayata bakış anlamında bize yakın şeyler yapıyor ve paylaşıyorlar. O yüzden çok doğru bir mecra gibi geliyordu ListeList. Başladık, inandık, güvendik ve hâlâ –artık Listelist’te çalışmamama rağmen programı paket olarak dışarıdan hazırlamaya devam ediyorum- Pürtelaş 3+1’i sürdürüyoruz. Umarım aynı şekilde aynı istikrarla devam ettirebiliriz bu işi çünkü ListeList için de Pürtelaş için de çok iyi olduğunu düşünüyorum bu ilişkinin. Diğer yandan biz Pürtelaş’ı biraz daha ayrı konumlandırmaya çalışıyoruz çünkü artık o da kendi başına markalaşmaya başladı. Belirli bir tanınırlığı oldu, kendi dili oturdu vesaire. Ama günün birinde ayrı bir marka olarak anılacaksak bile her zaman ListeList’le kol kola, omuz omuza, böyle sarılıp gezen bir marka olacağız.

Son baktığımda ListeList’in 300 bin takipçisi vardı. Oradaki takipçilerin isteklerini de göz önünde bulunduruyor musunuz? Onlardan talep geliyor mu?
Birkaç sefer oldu aslında. Bazen de ListeList kanalıyla bize ulaşan müzisyenler oluyor çünkü dediğim gibi bir videoyu senin benim paylaştığımızda gideceği yer başka, 300 bin takipçisi olan bir sayfa paylaştığında gideceği yer bambaşka. Güzel müzisyenlerle tanışıp çok tatlı, sevgi dolu mailler aldığım oldu. Onları da hep aynı dilde yanıtlamaya gayret ediyoruz. Şunu da çekin bunu da çekin diyenler oldu. Hatta tesadüfen, dördüncü bölümde sanırım, “Kaan Boşnak’ı çekmelisiniz” demişlerdi ki zaten evet beklenen bir tepki. Bizim de sıradaki bölümümüz gerçekten oydu ve çat diye yayınladık. Sanki böyle dünyanın en büyük prodüksiyon gücü bizde varmış gibi. (Gülüyoruz) Buradan da itiraf edeyim olayın gerçek yüzü böyle, tesadüf olmuştu o.

Sanırım başka bir şey kalmadı bende ama şundan da bahsetsem çok iyi olur dediğin şeyler var mı?
Son zamanlarda faydalı olduğunu düşündüğümüz bir iki küçük geliştirme yaptık. Bunlardan biri Youtube’la alakalı. Biz ListeList’in Youtube kanalında başlamıştık yayına, içinde eski başka içerikler de olan bir kanaldı. 3 bölüm yayınladık ve YouTube’a yayın yasağı geldi. (Gülüyoruz) Türkiye’ye hoşgeldiniz… Biz de Vimeo’ya geçtik. 25 ya da 26. bölüme kadar Vimeo’dan yayın yaptık. Vimeo çok güzel, çok profesyonel bir alan ve kullanıcısına çok güzel imkanlar da sunuyor ancak profesyonel algının dinleyicide, kullanıcıda oluşturduğu bir mesafe var. Bir de daha bir portfolyo sitesi gibi, öyle olunca da potansiyel izlenme oranımızı biraz düşürdü bu durum ama o noktada yapabileceğimiz başka bir şey yoktu. Bir yandan da YouTube’a müzik içeriği vermek çok sıkıntı çünkü telif problemleri var, dev savaşlar veriliyor bu işi tekelinde bulunduran organizasyonlarla.

Onlar sizi bağlıyor mu?
Çalan müzisyenin herhangi bir plak şirketiyle çalışıp çalışmamasına ve o plak şirketinin ne kadar anlayışlı olduğuna bağlı. Halihazırda albümü çıkmış az isim çektiğimiz ve onlar da zaten bağımsız şirketlerden albüm çıkartmış isimler olduğu için henüz bir sıkıntı yaşamadık ama böyle birini çektiğin zaman bu tekellerle çok büyük hukuk savaşına girmen gerekiyor ki bu çok yıpratıcı bir süreç. Biz hiçbir zaman çok ciddi bir gelir modeli yürütmedik Pürtelaş üzerinde ama bu süreçte senin halihazırda olan ve gelecekte yapacağın gelir modellerine de el koyuyorlar. İçeriği kaldırtma hakları var senin hiç haberin olmadan. Bunların hepsi çok yıpratıcı ama sonunda çektiğimiz bölümlerin hepsini alıp tekrar YouTube’a geçtik. Pürtelaş 3+1 adına ayrı resmi bir kanal oluşturduk. Bir anda 100’ün üstünde video yükledik, her bölümün o bölümdeki şarkılardan oluşan playlist’lerini oluşturduk. Bütün çektiklerimizi shuffle’da dinlemek isteyenler için de bir liste koyduk kenara. Bu tabii orta vadede de yayılımımızı arttıracaktır diye düşünüyorum. Hani hepimiz YouTube’da arıyoruz Nekizm’i, Google’da değil. Orada karşısına çıkabiliyorsan insanların ondan daha değerli bir şey yok. Bir de işte SoundCloud hesabı açalım dedik çünkü bu tarz içeriği tüketen insanların ve üreten insanların en çok kesiştiği yer orası. Ama oraya tabii her şeyi değil de belki her bölümden bir şarkı ekleyelim, merak edenler için bölümün linkini verelim dedik. Ve oradan çok hızlı dönüş aldık.

Bittik galiba. Çok teşekkür ettim, her şey çok güzel duyuluyor. Sıradaki bölümlerde kimi göreceğimiz hususunda da ipucu isteyeyim bitirirken.
Ben teşekkür ederim. Bakalım hayallerimizin peşinden koşuyoruz, yakalayabilecek miyiz hep beraber göreceğiz. Yakın zamanda İdil Meşe, Emre Temiz ve Alarga’yı göreceksiniz diye ümit ediyorum, bizler de her çektiğimiz bölümün çekimiyle yayınlanması arasında geçen süreçte çok heyecanlanıyoruz!

Bu sırada Pürtelaş 3+1’in tüm bölümlerine buradan ulaşabilir, FacebookTwitterInstagramSoundCloud ve YouTube hesaplarına da göz atabilirsiniz. Atın yani, gayet güzel.

THE “EMİR AKSOY” SHOW

Emir Aksoy’un müziği çeşitli projelerde karşınıza çıkmış ve dinleme fırsatı yakalamış olabilirsiniz.

Emir’in çalışmalarını, bestelerini, farklı kulvarlardaki işlerini Avaz Avaz olarak takipteydik.

Aklımıza takılanları ve merak ettiklerimizi sorduk.

Ortaya çok keyif alarak yaptığımız bir söyleşi çıktı. Keyifli okumalar.

Emir Aksoy Myspace
Emir Aksoy Blogspot
Emir Bey Vimeo
Emir Bey Facebook
Sakareller Myspace

Aybike: Birbirinden farklı projelerin var ancak insanların aklında Emir Bey ile yer ettiğin kanaatindeyim. Emir Bey’den bahseder misin?

Emir: Emir Bey’in aklınıza gelmesi normal çünkü bu okulda (Boğaziçi Üniversitesi) okurken kurduğumuz ve yürüttüğümüz bir proje. 2007 senesinde başladık Emir Bey’e. Lisedeyken okul orkestrasında çalıyordum. İstanbul’a geldiğimde yani üniversiteye başladığımda şarkı söylemek istediğime karar verdim. Tesadüfi bir şekilde İstanbul Radyosu’nun sınavlarına girdim ve TSM Gençlik Korosu’na başladım. Yeni insanlarla tanıştım. Tanıştıklarımdan biri kanun çalıyordu. Ona sakin müzik yapma fikrimden bahsettim. Kabul etti. Emir Bey’deki bir diğer Emir ise liseden beri beraber çaldığım arkadaşım, davulcu, solist, Emir Yargın aslında. O da bize katıldı. Üçümüz böylelikle başlamış olduk. 2008 senesinde kanun çalan arkadaşımızın yerine Nağme Yarkın girdi. Klasik kemençe çalıyor kendisi. Tür sınırlandırması yapmadan, içimize sinen şarkıları çalıyorduk. 2009 yılında Nil İpek’le, 2009’un sonunda da Umut’la tanıştık. Nil İpek geri vokal yapıyor, Umut da kontrbas çalıyor. Kontrbas, gitar, klasik kemençe ve geri vokalden oluşan beş kişilik kadro oluştu. Bu beş kişilik kadro kemikleşmesinin hayalini kurduğum bir kadroydu çünkü herhangi biri eksik olduğunda kulağınız ister istemez arıyor. Şimdi hepsi oturdu. Birkaç aydır da Uluç (Büyükbeşe) eşlik ediyor bize gitarıyla vakit buldukça. Hep birlikte elimizden geldiğince bir şeyler yapıyoruz. Yarı yarıya yakın kendi bestelerimizi çalıyoruz.

Aybike: Emir Bey’le ilgili dikkatimi çeken bir husus da ev konserleri. Nereden aklınıza geldi böyle bir fikir?

Emir: Mesela bir yerde konser veriyoruz ve provası da çok güzel geçiyor. Konsere çıkıyoruz gitarı hoparlöre bağlıyoruz, şu şöyle bu böyle oluyor derken bizim evde çıkardığımızdan çok daha farklı bir ses çıkıyor. Bir kısım duyuluyor, bir kısım duyulmuyor. Öyle olunca da yansıtmaya çalıştığımız sesten çok farklı oluyor ve bu bizi mutsuz ediyor. Hayalimizdeki ses değil de çok daha metalik bir ses çıkıyor klasik gitardan misal. Bu durumu çözemedik zira çözmek için yeterli ses sistemi çok az yerde var. Tüm bahar ve açık hava konserlerimizde de bu sorunu yaşadık çünkü hakikaten iyi bir ekipman gerekiyor. Onlar da pek bulunan şeyler değil. Hal böyleyken biz de ev ortamında konser vermeyi düşündük. Yakın arkadaşlarımızı çağırırız, toplamda 15-20 kişi olur ve dinlemeye gelirler dedik. Geçtiğimiz 1.5-2 yıl süresinde de 4 tane ev konseri verdik. Güzel oluyor; bir saat çalıyoruz, sohbet ediyoruz, keyif alıyoruz…

Aybike: Uzun zamandır yazdığın bir blog’un var. Yaptığın müziği paylaşman adına blog’unun ne yönde etkisi oldu?

Emir: Klasik ergen blog’u yazıyordum başlarda. O dönem kalbim biraz kırıktı. (gülüyoruz) Bundan 5 sene öncesinde blog’unun olması “trendy” bir durum değildi. Konsept blog’larından ziyade daha kişisel blog’lar vardı ve bunların sayısı da azdı. Öyle olunca da blog yazan insanlar birbirlerini sıkı bir şekilde takip ediyorlardı. Windows’un dandik ses kayıt özelliği ile bir şeyler kaydedip koymuştum blog’uma. İnsanlar gaz verdiler, beğendiler. Deneme yanılma yoluyla yaptığın müziği blog aracılığıyla da paylaşabileceğimi böylelikle keşfetmiş oldum. İnternet eskiden şu anki kadar paylaşım odaklı değildi. Son 4-5 senede çok değişti –ki bu da iyi bir şey. Ancak ben, blog’umu müzik odaklı kullanmadım. Benim için günlük formatındadır hala. Konser duyurusu yaparken bunun için özel bir yazı yazmıyorum zira samimi gelmiyor baştan o formatta başlamadığım için.

Buse: Blog’unda hanımlı, beyli bir üslubun var. Bu üslubunun insanlarla aranda duvar ördüğünü düşünüyor musun?

Emir: Evet, aslında o duvar etkisini yaratıyor ama bundan çok da rahatsız değilim. İnternet sınırsız bir camia herkes okuyabilir; blog’um gizli değil neticede. Orayı okuyan birinin enseme şaplak atacak samimiyette hissetmesini istemem. Öncelikle kendini tanıtması, merhaba demesini falan isterim. Bu açıdan üslubumun başarılı olduğunu düşünüyorum.

Aybike: Emir Bey’den çok farklı bir formatta müzik icra eden Sakareller’de de çalıyorsun. Geçtiğimiz Mayıs’ta albüm çıktı, albümlü bir müzisyensin artık. Sakareller’e katılma sürecinden bahseder misin?

Emir: Aslında albümü çıkmış bir grubun müzisyeniyim çünkü albüm çıktığında çalmıyordum Sakareller’de. 2005 – 2006 yıllarında İstanbul’a geldiğimde bir arkadaşım vasıtasıyla keşfetmiştim Sakareller’i ve “Vay be!” demiştim çünkü o zamana kadar kulağım Mor ve Ötesi gibi daha ana akım kulvarında müzik yapan gruplara aşinaydı. Tanışmamız da tesadüfi bir şekilde gerçekleşti. Okuldaki üçüncü dönemimde Hisar’da bir gün annemle beraber otururken birileri yanımızdan geçiyordu ve geçenlerden biri annemi fark etti. Yanımıza geldi. Gelen de Bahadır (Maşa) abiydi. Annem emekli edebiyat öğretmenidir, Bahadır abi annemin öğrencisiymiş. O gün sohbet ederken müzik yaptığımdan bahsettim. Aradan 4-5 sene geçti. Bahadır abiyle buluştuk, konuştuk. Grubun albüm çıkaracağından ancak gruptan birinin doktoraya gitme ihtimalinin olduğundan bahsetti. Doktoraya giderse benim çalmam yönünde bir teklifte bulundu. Neden olmasın dedim, bir süre de çalabilir miyim diye panikledim. Geçen Mayıs Peyote Müzik etiketiyle albüm yayınlandı. Uğur (gitarist) fizik doktorası yapmaya Amerika’ya gitti. Hasılı kelam bunun üzerine ben dahil oldum gruba. İlk Peyote konserine stresli bir şekilde çıktım ve bir sakatlık olmadan atlattık. (gülüyoruz) O zamandan bu zamana da yaklaşık 8-10 konser verdik.

Buse: Deneysel müzikle de ilgileniyorsun.

Emir: Müzik de sonuçta bir şekilde sosyal bir iletişim yöntemi. Yani, insanlarla tanıştıran müzik kulübü gibi bir yer düşünün, müzik çalmak da öyle bir şey. İnsan tek başına bir şeyler yaptığı zaman tamam yapıyor ama bir yerde kalıyor. Ben de o yüzden eskiden beri ne kadar farklı insanla birlikte müzik yapma deneyimim olursa o kadar farklı şeyler öğrenirim, algım açılır diye düşünürüm. Sakareller, Emir Bey gibi ya da konserlere konuk davet etmemiz gibi. Deneysel müzik yapma mevzusu da biraz bu algıda oldu. Paris’te yaşayan bir arkadaşım var, Gökşin. Kendisi sağlam bir caz dinleyicisidir. Müzik sohbetlerimiz olur kendisiyle. Tesadüfen işte Gökşin oradan kaydetse ben buradan kaydetsem sonra onları birleştirsek bir şeyler çıkar mı dedik. Bize göre güzel şeyler çıktı. Ancak eminim birçok insan saçmalık olarak nitelendirmiştir. Bunlar aslında çoğu müzisyenin aklında olan şeyler ama biraz yapmaktan korkuyorlar. Mesela tamamen hiçbir şeye bağlı olmadan aklımıza o anda gelip de çaldığımız kayıtlar da var onların içinde. Her müzisyen eline gitarı alıp evinde öyle bir şeyler yapıyordur ama ben bunu kaydedip bir yerde yayınlasam deli zanneder insanlar diye çekiniyorlardır gibime geliyor. Biz öyle düşünmedik, niye öyle düşünmedik onu da bilmiyorum ama bunu kaydedelim ve elimizde hatıra olsun dedik. Kimi şarkı daha bir forma oturmuş kimisi daha doğaçlama. Denemek istedik çünkü insan denemeden öğrenemiyor. Kayıtlarda bile birçok bilgi edinmiş olduk. Gökşin orada mızıkası ve vuvuzelasıyla bir şeyler kaydetti, ben burada gitarlarımla. Sonra onları birleştirdik, kapak tasarladık, görsel hazırladık, şarkıların hikayelerini yazdık ve koyduk bir yere. Birine ulaşırsa ulaşır, ulaşmazsa da çok önemli değil diyerek hareket ettik çünkü severek yaptığımız uğraşlardı.

Buse: Daha öncesi de var projelerinin; Antalya’da başladığın 99 senesine uzanan, özellikle sözleri çok eğlenceli kayıtlar.

Aybike: Orada da başka bir Emir’le tanışıyoruz.

Emir: Biraz iddialı bir açıklama olabilir ama hayatımda yaptığım en gerçekçi müzik diyebilirim. Yetenek ve icra olarak çok göz alıcı bir şey değil çünkü gitarı 98 senesinde almıştım ve çalmayı hiç bilmiyordum. Ancak insan, bana kalırsa, bazı toplumsal ve eğitimsel sınırlamaları olmadığı zaman çok daha yaratıcı şeyler yapabiliyor. Daha cesur olabiliyor. Uğraşırken burada nakarat bir daha dönsün, burada solo atalım algısı olmuyor. Paldır küldür aklına bir şey geliyor ve onu çalıyorsun. Orçun Sercan benim ilkokul ikiden beri arkadaşım, kendisi tıp öğrencisi, doktor olacak seneye. Gitarı ilk aldığım sene onunla birlikte bir grup kuralım müzik yapalım dedik. Zebani isminde bir grup kurduk ve hala o isimde bir rock veya metal grubunun olmamasına şaşırıyorum, çok güzel bir isim bence. (gülüyoruz) Orçun söz yazıyordu -ki hala da yazıyor, insanını aklına gelmeyecek eğlenceli sözlerdi genelde. Ben de onları besteliyordum. O zaman altı şarkı yapmıştık öyle. Ama dediğim gibi müzikal anlamda çok yüksek değerler beklenecek kayıtlar değildi bunlar. Seslerimiz zaten iğrenç, çocuk sesi. Bunları da daha cesur bir hareketle albüm olarak kaydettik ama stüdyoya girerek değil evde kasetin kayıt tuşuna basarak. Sonra Orçun ile farklı liselere gittik ama Antalya’daydık bir şeyler üretmeye devam ettik. Sonra bu insanlara komik gelmeye başladı, yakın çevremizden bahsediyorum. Böylece biz de her fırsatımız olduğunda kayıtları biraz da yenileyelim kafasında tekrar çaldık. İlk single hitimiz de Sırılsıklam’dı.


Emir Bey – Nilüfer (06.2010) from Emir Bey on Vimeo.

Aybike: Evet ben de severek dinledim gerçekten keyifli şarkılar. Birbirinden farklı çok projen var az önce de konuştuğumuz gibi, farklı müzisyenlerle çalışmışsın. Bunun nasıl bir yararı oldu? Ya da bir tane projeye odaklanayım artık gibi düşüncelerin geçtiği oluyor mu hiç aklından?

Emir: Aslında her yıl öyle düşünüyorum sonra bakıyorum olmuyor. Daha çok şeyle ilgilenmek istiyorum. Genelde annem bir tanesini yap adam gibi yapacaksan, yedi- sekiz parçaya bölünme diyor. Ama bence üniversite de, lise de buna imkan sağlayan bir ortam, kendi zamanını yönetme lüksün var. Şu an iş hayatında yok mesela, daha üç aylık iş deneyimiyle bunu söyleyebilirim. Dediğim gibi okuldayken yeterince vaktim varken daha çok iş yapayım, okul bittiği zaman bak ben bunu yaptım bu kadar zaman diyebileceğim bir şey olsun diyordum. Emir Bey de öyle bir ürün olarak çıktı.

Aybike: Emir Bey’in albüm hazırlıkları var mı peki? İlerde neler olacak?

Emir: Belli aralıklarla düşünüyorum ben ama sonra unutuyorum. Albüm yapmak zor, siz de takip ediyorsunuz sonuçta müzik piyasasını, gitgide zorlaşıyor. Basılmasını ve yayınlanmasını geçtim, adam gibi kaydedilmesi insanların bir araya gelmesi bile zor. Emir Bey olarak en son altı kişi olduk ama herkes senede toplasan on beş gün aynı şehirde olabiliyor. Prova yapmamız bile zor oluyor. Senede üç dört konserimiz olabiliyor. Bir yandan düşünüyorum bu insanlar daha da bir dağılmadan bir şekilde kayıt yapalım, uç derecede profesyonel bir kayıt olmasa da biz iyi çalmaya gayret edelim ve hiçbir yerde basmasak bile kendi elimizde hatıra olsun diye.

Aybike: Birlikte çalmak istediğin, şu müzisyenle de beraber bir şeyler yapsam dediğim birileri var mı peki aklında?

Emir: Sevdiğim çok müzisyen var ama bunların çoğu kolay ulaşılabilecek müzisyenler değil. Yurtdışından veya yurtiçinden olsun. Aslında kolay ulaşılabilir de çok farklı müzikler yapıyoruz, aynı potada eritemeyeceğimiz tarzlarda. Örneğin, çok sevdiğim Klasik Türk Müziği müzisyenleri var ama o adam tamburuyla bizim grupta ne yapabilir nasıl konuk edebiliriz şeklinde düşününce de bir yere oturtamıyorum. Takip etiğim kişilerle de bir şey yapmaya gelince bence istenince yapılabilir, zor olacağını zannetmiyorum. Artık insanların maillerini kolay bulabiliyorsun, telefonlarına kolay ulaşabiliyorsun. Geçenlerde denedik olmadı gerçi. 60 m2 konserinde biraz daha ünlü konuklarımız olacaktı.

Aybike: Kimlerdi?

Emir: Fırat Tanış ile Halil Sezai Paracıkoğlu olacaktı. Fırat Tanış, Yani şarkısını yapan, seslendiren oyuncu. Şarkıyı onun söylediği videodan öğrenmiştim. Onun vakti olmadı. Bir de insanlar çok yoğun, başka işleri güçleri de var herkesin. Halil Sezai’den de bir ses çıkmadı. Önce bir gelirim dedi ama sonra iptal oldu. İlerde bir kayıt yapılırsa mesela Jehan Barbur gibi biriyle söylemek çok isterim. Bir yandan da Nil İpek var zaten, kimseye gerek yok gibi o varken. Çok beğeniyorum Nil İpek’in sesini, müzik tarzını, şarkılarını.

Buse: Albümlerden ya da usta isimlerden etkilenerek şarkı yaptığın oluyor mu? Ya da kimlerden etkileniyorsun?

Emir: İyi soru diyerek vakit kazanmalı… Antalya’dayken çok olmasa da İstanbul’a geldiğimden beri farklı müzik dinliyorum. Ama müzik dinlemeye başladığım yaşlarda hep metal ve rock ağırlıklı müzik dinledim. O yüzden sevdiğim şarkılar aşağı yukarı o formlarda diyebilirim. Müzisyen olarak düşününce de açıkçası şuna benzeyeyim motivasyonuyla yapmadığım için öyle bir şey diyemiyorum. Bazen yapıp bitirdikten sonra şarkının şu kısmı buna benzemiş mesela diyebiliyorum. Muhakkak her dinlediğin fark etmeden bir şekilde beyninde yer edebiliyor. Bir şeyler üretmeye çalıştığın zaman farkında olmadan seni dinleyenler tarafından anlaşılabiliyor bu kısmı buraya benzemiş burasının söyleyiş tarzı aynı olmuş diyerek. Örnek aldığım çok müzisyen var ama bu müzisyenler benim müzik tarzımda işler yapmıyorlar zaten. Bu yüzden müziğime o kadar yansımıyor. Mesela Megadeth’in solisti, gitaristi Dave Mustain’i çok severim ama onun yaptıkları gibi bir şarkı yapamadım henüz. Heavy metal grubu kurarsak bir gün onu da yaparız umuyorum.

Aybike: Son zamanlarda çok beğendin bir albüm oldu mu?

Emir: En son Emir Yargın’ın albümü çıktı, sekiz şarkısı da mükemmel, lansmanı da mükemmeldi, ben de çaldım onunla sahnede, Nil İpek de, Umut da, Onor Bumbum da hep birlikteydik sahnede. Tokat klibi de çok keyifli. Daha öncesinde Onor Bumbum’un albümü çıktı. Eskiden beri tanıyordum, Emir Yargın’ın çocukluk arkadaşı. Türkiye’de elektronik müziği ilk yapan insanlardan biri diyebilirim, lise yıllarından beri daha elektronik müzik kavramı bile oturmamışken yapıyormuş mesela. Ben de bazı şarkılarını severek dinliyordum. Albümü çıkınca aldım hemen, lansman konserine gittik, Umut Onor’la da çalıyor aynı zamanda. Bir kısmı bildiğim şarkılar, bir kısmı ilk kez dinlediğim şarkılar. Üzerinde detaylı çalışıldığını hissetim albümün. Şarkılar bir anda yapılmış ve albüme konulmuş şarkılar da değil, altı yedi senelik emek var ve o zamanla hem adamın kendini geliştirmesiyle hem kazandığı müzik birikimiyle birlikte bir süzgeçten geçmiş. Hiçbir şarkıda ego patlaması görmüyorum, her şarkı hakikaten samimi geliyor. Onun tarzı da melankolik açıdan hemen hemen benim tarzıma yakın. O yüzden albümü alır almaz her şarkısını çalalım, cover’layalım diye düşündüm. Sakareller’in de keza öyleydi. Albüm çıkarken grupta olmadığım için daha rahat reklam yapabiliyorum şu an. Sakareller yedi senelik bir grup ve çoğu şarkısı da beş yıldan daha fazla bir geçmişe sahip. Birçok yerde çalışırken, çalarken bir form almış şarkılar ve hani dinlediğin zaman tamam bu şarkı olmuş daha da bir şey eklenemez diyorsun. Ben de biraz öyle bitmiş işleri seviyorum. Tabii ki konserlerde çıkıp farklı versiyonlarıyla çaldıklarında da keyif alırım ama albüm olarak dinlediğim zaman bana çok keyif veren Türkçe albümler olarak bu ikisine örnek verebilirim. Birsen Tezer’in Cihan albümü var 2009’da çıkan. Mükemmel bir albüm benim gözümde. Caz ağırlıklı diyebiliriz. Türk müziğine de çok hakim bir sesi var. Kendi besteleri ile Bülent Ortaçgil besteleri var albümde. Lemur’un EP’sini tekrar tekar dinledim ve çok beğendim. Düşünüyorum acaba kişisel bağ kurduğum insanların müziklerini daha mı çok severek dinliyorum diye. Hakikaten de öyle. Ancak Birsen Tezer hiç tanımadığım bir isim ve mükemmel bir albüm yapmış başka söze gerek yok, aldığımdan beri dinliyorum defalarca kez de dinleyebilirim. Son dinlediğim mükemmel iki albüm ise sanırım 2010’da çıkan Ceylan Ertem’in Soluk albümü ve 2011’de çıkan Nada’nın Oda albümü, bunları da tekrar tekrar hiç sıkılmadan dinliyorum.

Aybike: İlerleyen günlerde nerelerde görebiliriz seni?

Emir: Evde.

Aybike: Konserler olacak mı?

Emir: Yakın zamanda Sakareller ile olacak Peyote’de. Sakareller Peyote açıldığından beri orada çalan bir grup, o yüzden ahbaplık var aralarında. Albüm de oradan çıkınca artık daha bir ağabey kardeş gibi görüyorlar birbirlerini. Ben de yavaş yavaş içine giriyorum o ilişkinin. Sakareller ile EP yaptık bu arada dört tane şarkımız var. Bir tanesi Pixies şarkısı Alec Eiffel. Sözlerini Türkçeleştirdik onu söylüyoruz. Bir tane Radiohead şarkısı Anyone Can Play Guitar var ve onu Herkes Bağlama Çalamaz diye Türkçeleştirdik. Kraftwerk’in Radioactivity şarkısı var. Bir de sözlerini değiştirmedik, Galip Dede isimli 70’lerden Akvaryum diye bir grubun şarkısını çalıyoruz.

Aybike: Geniş bir skalada olmuş keza Kraftwerk, Radiohead…

Emir: Sakareller’deki insanlar da farklı müzikler dinleyen insanlar. Ben mesela hiç Pixies dinlememiştim hayatımda. Çalmam gerekmese de dinlemezdim açık konuşmak gerekirse. Çaldıkça insan bir şeyleri anlıyor. Kraftwerk’i de çok az dinlemiştim mesela. Adamlar seneler önce yapıp babalar gibi ortaya koymuşlar. Elektronik müziğin devi hatta tekeli adamlar. Geçen gün Radiohead’in bizim de çaldığımız “Anyone Can Play Guitar” şarkısının eski bir videosunu bulup yollamış arkadaşlar ve çoluk çocuklar resmen adamlar. Havuz partisindeler, bir ara da klip çekmişler böyle. Saçlar punk, tarzlar farklı. Yani herkes değişiyor ya zamanla. Bunu gördüm o videoda ve en çok ona eğlendim, sokakta görsen dönüp de bakmayacağın hareketler. O zaman öyle değilmiş tabii, 2011 gözüyle değerlendiriyoruz ve komik geldi.