ORADAYDIK

ORADAYDIK: PITCHFORK MUSIC FESTIVAL PARIS

Eğer Kasım ayı başında herhangi bir sebeple Paris’te bulunuyorsanız asla kaçırılmayacak müzik etkinliklerinden bir tanesi Pitchfork Müzik Festivali. 2011 yılından beri Paris’in en büyük konser alanlarından birisi olan Grande Halle de la Villette’te düzenleniyor. Festival alanı şehir merkezinde olduğundan metro ve tramvay ile rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Hangi durakta inmeniz gerektiğinizi karıştırabileceğinizi sanmıyorum, zira tarz giyinmiş insanları takip edince yolu buluyorsunuz. Ya da bol bol İngilizce konuşulduğunu duyuyorsanız da doğru yoldasınız demektir, çünkü yakın olduğu için özellikle İngiltere’den ve dünyanın dört bir yanından insan geliyor festivale. Her ne kadar kullanışlı olmasa da dönüş için de gece otobüsleri var, böylece sonuna kadar festivalin keyfini çıkarabiliyorsunuz. Festival için böyle büyük ve kapalı bir alan seçilmesi çok yerinde bir karar olmuş; malum bilen bilir, Paris’in havası her an bozabilir ve beklenmedik bir yağmur konserlerin keyfini kaçırabilirdi. Tabii soğuk havaya karşı alınabilecek herhangi bir önlem yok, bu yüzden festival alanına girdiğiniz andan itibaren çıkana kadar çılgınlarca dans ederek ısınabilirsiniz; ben öyle yaptım şahsen.

Bu yıl Pitchfork 1-2-3 Kasım tarihlerinde gerçekleşti ve ilk gün saat 17:00 itibariyle kapılar açıldı. Konser salonuna geçmeden önce ziyaretçilerin vakit geçirebileceği yerleri ve yemek/içki alınabilecek standları görüyorsunuz. Vakit geçirilecek yerler derken, oldukça geniş düşünün. Fotoğraf çekilmek, hoplayıp zıplamak falan bir yana saçınızı bile kestirebiliyorsunuz mesela. Tabii bütün bu eğlencelere dalmadan önce hatırlanması gereken önemli bir nokta var. İçeride nakit para kullanılmıyor, bu yüzden cashless standlarına gidip dilediğiniz kadar parayı bilekliğinizdeki ufak karta yükletmeniz gerekiyor. Böylece içeride istediğiniz her şeyi bu kartı okutarak satın alabiliyorsunuz. İçki ve yemek için çeşitli seçenekler mevcut, fiyatlar çok ucuz olmasa da böyle bir festival için normal sanırım. Mesela 25cl Heineken bira 4,5 euro iken bir kadeh şarap 5 euroya satılıyor; yemekler ise 6 euro’dan başlıyor diyebiliriz.

Maria Louceiro // Pitchfork

Nihayet konser salonuna girdiğinizde, dışarıda hava hala aydınlık olsa bile, ışıklandırma ve dekor sayesinde hemen moda girebiliyorsunuz. Dikdörtgen şeklinde devasa bir mekan düşünün, iki ucunda da sahne var. Ortada ve kenarlarda kalan yerler ise yine çeşitli aktivitelere ayrılmış; playground, VIP bar, şarap barı gibi çeşitli alanlar mevcut. İki tane sahne var dedik, bu çok güzel bir şey aslında ama minik bir dezavantajı da var. Öncelikle bir konser bir sahnede başladığında, diğer sahnede soundcheck yapılıyor, sahne hazırlanıyor; dolayısıyla devam eden konser bittiğinde öteki sahneye geçiyorsunuz ve gecenin sonuna kadar top gibi bir sahneden öbürüne sekiyorsunuz. Böylece hiçbir konser aksamamış oluyor ve birkaç istisna dışında programda yazılı olan saatte konser direkt başlıyor. Tabii siz de hiçbir konseri kaçırmamış oluyorsunuz. Dezavantajına gelince, özellikle akşamın ilerleyen saatlerinde mekan o kadar kalabalıklaşıyor ki, eğer bir konserde sahnenin önlerindeyseniz, diğer konserde en arkalara kalıyorsunuz. Bu yüzden stratejik davranıp sevdiğiniz grubu önlerden dinlemek için, önceki grubun son şarkılarını feda etmeyi seçebilirsiniz, ki her ne kadar hiçbir şey kaçırmak istemeseniz de bazen bunu yapmak gerekebiliyor. Nitekim 17:30’dan gece yarısına hatta son gün sabaha kadar devam eden bir festivalden bahsediyoruz; konserler aralıksız sürüyor ve içki/yemek/tuvalet molaları için, kuyrukta beklediğiniz süreleri de katacak olursak, biraz vakti gözden çıkarmanız zorunlu oluyor. Ama merak edilecek bir durum yok, nereye giderseniz gidin müziği hep duyuyorsunuz zaten.

Festivalin ilk günü Miho Hatori konseriyle başladı. Hani ilk konserler genelde çok kalabalık olmaz, çok dikkat çekmez falan ya, ben iyi ki ki gitmişim dedim. Bu nasıl bir sevimlilik, bu nasıl bir enerji! Mükemmel bir başlangıç oldu gerçekten. Sonrasında Cola Boyy konseri vardı, ki bu konser için de aynı şeyi düşündüm. Cola Boyy ismiyle çıkış yapan Matthew Urango özellikle şarkılar arasında engelli bir sanatçı olmak üzerine söylediği farkındalık yaratan şeylerle de kalbimizi çaldı. Akşamın öne çıkan diğer konserleri John Maus ve Etienne Daho oldu. John Maus deneysel, psikedelik soundları ile bizi apayrı bir havaya soktu; The Combine, Outer Space şarkılarını dinlerken farklı bir boyutta gibiydi salon. Sonrasında Etienne Daho çıktı, hiç göstermiyor ama 62 yaşında kendisi! Fransa’da bir hayli seviliyor. Diğer grup üyeleriyle birlikte sahneye siyah deri maske ve deri kıyafetleri ile çıktılar, bu bakımdan fazlasıyla genç bir havaları vardı. Ve günün zirvesini ve kapanışını Mac DeMarco yaptı. Kendi güzel şarkıları dışında Misfits coverlar’ı da yaparak bizleri mutlu etti.

İnanmayacaksınız ama ikinci gün, birinci günden bile güzel geçti. Önce Pablo Boy, Tirzah konserleri vardı ve Dream Wife konseri ile devam etti akşam. Konserin en çok aklımda kalan kısmı şu söz oldu sanırım: “Toplumsal cinsiyet normları sosyal bir yapıdır. Paris, bu normları yıkmaya hazır mısın?” Bu söz sonrasında hep beraber Somebody şarkısını söyledik, gerçekten olağanüstüydü. Ardından Lewis Of Man konseri vardı, Milena Leblanc da dansı ve sesiyle bazı şarkılara eşlik etti. Başta biraz heyecanlandı herhalde hatta canım, bir şarkının sözlerini unuttu. Je pense à toi, Yo Bene albümlerini dinledik çoğunlukla. Daha sonra Kanadalı ikili Chromeo’nun konseri vardı. Sahneye ikiliyi önceleyecek şekilde iki kadın manken bacağı koymuşlardı, Head Over Heels albüm kapağını hatırlatıyordu bu bakımdan. Zaten bu albümden çaldılar bolca, Must’ve Been ve Don’t Sleep şarkılarını da bütün salona söylettiler. Bagarre konserini yemek yerken uzaktan, asma kattan izledim, ve sahnenin önünde olup aşırı eğlenceli görünen pogolara katılamadığım için çok üzüldüm açıkçası. Fakat bunu Blood Orange ve Kaytranada konserlerinde önlerden yer kaparak telafi ettiğimi düşünüyorum. İki konser de aşırı kalabalıktı ve birbirinden büyüleyici geçti. Blood Orange konserinde Dev Hynes’ın kendisi, back vokaller, gitar, bateri, saksafon derken oldukça zengin soundlar vardı. Charcoal Baby, Chewing Gum, You’re Not Good Enough şarkılarını canlı dinlemiş olduk böylece. Sonrasında Kaytranada konserinde Blood Orange ile indiğimiz derin kuyudan çıktık, ve hipnotik dans moduna geçtik. Konser sırasında kullanılan görsellere de ayrıca hayran kaldım, belirteyim.

Matt Lief Anderson // Pitchfork

Festivalin üçüncü ve son günü en uzun süren gün oldu; 17:30’da başladı yine. İlk konserlerde pek enerji yoktu gibi hissettim nedense, özellikle Snail Mail konseri çok yavan geçti. Ama Unknown Mortal Orchestra ile her zamanki ritme dönmüş olduk. Fakat Hunnybee, So Good At Being in Trouble gibi güzel şarkılarının bazılarını sona sakladıkları için sonrasında Bon Iver konserine geçmek bir hayli zor oldu. Önlerde olduğum için diğer sahnenin ne denli kalabalıklaştığını fark etmemişim, bu yüzden ne yazık ki Bon Iver konserini VIP barın asma katından dinlemek zorunda kaldım. Gerçekten öyle bir kalabalığı festivalin başka hiçbir anında görmedim desem abartmış olmam herhalde. Ki değdi de herkesin geldiğine, canlı dinlemek başka oluyormuş. Bon Iver’den sonra DJ set kuruldu ve tekrar dans moduna geçtik. Jeremy Underground, Dj Koze, Peggy Gou, Avalon Emerson DJ kabinine geçti sırayla ve o kadar iyiydi, o kadar çok dans ettim ki saat 3:30 itibariyle tabanlarımda duyduğum sızıdan dolayı sabahı göremeyeceğimi fark ettim. Bu yüzden Pitchfork’a son kez şöyle bir bakıp, seneye tekrar gelmek umuduyla salondan ayrıldım.

Sonuç olarak Pitchfork deneyimim beklediğimden bile iyiydi, ki beklentilerim hali hazırda baya yüksekti aslında. Bu yüzden Pitchfork 2019’u kaçırmayın, ben de orada olacağım!

Sevgiler.

Etkinlikten video ve fotoğraflara Instagram hesabımızdan göz atabilirsiniz.

Yazı için Tuğba Gökduman’a teşekkürler!

 

ORADAYDIK: OPEN’ER FESTIVAL 2017

28 Haziran – 1 Temmuz. Gdynia, Polonya.

Bu yaz için aylar öncesinden festival arama çalışmalarıma devam ederken Open’er Festival ve harika line-up’ıyla karşılaştım. Bence dopdolu programı ve uygun bilet fiyatılarıyla bu festival Polonya’nın hatta belki Avrupa’nın en iyi müzik festivallerindendi bu sene. Bunun yanında festivalin yapıldığı Gdynia Polonya’nın kuzeyinde küçük bir liman kenti ve trenle Polonya’nın her yerinden ulaşımı çok kolay, kendine ait bir havaalanı olmasa da çok yakındaki Gdansk şehrindeki havaalanı ile de Avrupa’nın diğer şehirlerine bağlanıyor. Bu kadar artının yanında bir de hali hazırda Polonya’da Erasmus yapıyor olmam bu festivale katılmamın önündeki bütün engelleri kaldırdı, hemen biletimi aldım ve beklemeye başladım.

Birinci gün sahnelere gayet yakın olan kamp alanına yerleştikten sonra festival İngiliz ikili Royal Blood ile başladı. Vokal Mike Kerr hastalığına rağmen toplanan kalabalığa enerjisini hissettirebildi. Main Stage’deki sonraki sanatçı James Blake, beni line-up’ı ilk gördüğümde en çok heyecanlandıran isimlerden biriydi. Kendine has, insanı alıp götüren karanlık sound’uyla 1,5 saat boyunca izleyiciyle bağ kurdu diyebilirim.

James Blake’ten sonra günün ağır abisi Radiohead için beklemeye başladık. Festival alanında dolaşırken Tent Stage’de Quebonafide ve birbirine uçan tekme atan bir kalabalıkla karşılaştım (şaka değil).  Polish hip hop’la uzaktan yakından alakam olmamasına rağmen 3 dakika sonra ben de birilerine uçan tekme atıyordum (bu da şaka değil). Siz de evde kendi imkanlarınızla arkadaşınıza, kardeşinize uçan tekme atmak isterseniz şöyle bir link bırakıyorum. Ve hava karardı, lise yıllarıma ait en anlamlı grubu canlı izleme heyecanı her yanımı sardı. Daha önce belki de binlerce kez dinlediğim Everything In It’s Right Place, Idioteque, 2 + 2 = 5, Lotus Flower, Paranoid Android gibi şarkıları bu kez canlı dinliyordum. Sahnede 2 saatten fazla kaldılar, yeni ve eski albümden toplam 26 şarkı çaldılar. Thom Yorke abim Glastonbury kıyağı yapıp Creep ve Karma Police çalmasa da benim için unutulmaz bir konserdi.

İkinci gün Main Stage’de ilk olarak Charli XCX vardı. Saat erken olmasına rağmen kalabalıktı ve konserdeki enerji çok yüksekti. Main stage’deki sonraki grup bir diğer enerjisi yüksek grup The Kills idi. Çoğunluğu yeni albümdeki şarkılarından oluşan setlistleri harikaydı. Gün, Tent Stage’de M.I.A. ile devam etti. M.I.A. yüzünden mi yoksa havanın yağmurlu oluşundan mı bilmiyorum ama burası tıklım tıklımdı. Sahneye kafes içinde çıkıp Borders ile başladı. Festivalden önce canlı performansını merakla beklediğime değdi; dansçılarıyla, şovlarıyla gerçekten güzel bir konserdi. Sıra geldi ikinci günün headliner’ı Foo Fighters’a. Bu adamlar başta bende bir Radiohead heyecanı yaratmamış da bunun bir hata olduğunu 2-3 şarkı sonra anladım. Dave Grohl’un deyişiyle “her ne kadar sahnede 6 saat kalmasalar da”, 21 şarkılık playlistleriyle bana (beklemediğim bir şekilde) unutulmaz bir konser yaşattılar. Herkes bir festivalde yakalayıp canlı Foo Fighters izlemeli. Gecenin sürprizi ise 15 Eylül 2017’de çıkacak olan Concrete and Gold adlı yeni albümlerindeki The Kills vokali Alison Mosshart ile düetleri La Dee Da’yı o gece beraber söylemeleri oldu.

Üçüncü güne The Dumplings’le başladık. Polish ablamın ne dediğini anlamak zor olsa da sesi kadife gibi. Ağır yağmur altında insanlar altına saklanacak çadır ararken, biz Prophets of The Rage için Main Stage’e doğru yanaştık. İyi ki de yanaşmışız. Bu kadar keyif kaçırıcı bir havada bu kadar keyifleneceğimi düşünmezdim. Bu kadar kalabalık bir pogo hayatımda görmemiştim, yağmurda daha da güzel oldu. Main Stage’de günün headliner’ı the Weeknd’di, uzun zamandır kendisini canlı izlemek istiyordum. Tahmin ettiğim üzere Starboy ile başladı ve Six Feet Under, Sidewalks ve In The Night ile devam etti. Bu adamın sesi stüdyo kayıtlarında nasılsa canlısı da aynı. Açıkça söylemeliyim ki Weeknd’den sonra gün benim için daha yeni başlıyordu. 2017 senesinde hayatıma giren en güzel albümü yapan Warpaint’i izlemek için Tent Stage’in yolunu tuttum. Hatta önlerden yer kapmak için the Weeknd’den erken ayrıldım (havai fişek atmışlar, göremedik). Daha önce haklarında duyduğum kötü yorumlara rağmen, Warpaint’ten tam beklediğim gibi harika bir performans izledim. Konser kayıtlarını Youtube’da defalarca izlesem de canlı izlemek tabii ki çok farklıydı. Festivalde başıma gelen en güzel şeyse davulcuları Stella Mozgawa’dan drum stick kapmam oldu. Şu an çerçeveletilmiş şekilde arkamdaki duvarda asılı duruyor.

Dördüncü gün şarkı sözlerini tamamıyla anladığım Polish rapçi Taco Hemingway ile başladı. Taco’yu erasmusum sırasında bir kez daha canlı dinlemiştim. Bu adam Polonya’da bayağı seviliyor. Gün ortası diğer günlere göre sakin geçti. Gecenin ilk grubu The xx, Intro ile başladı. Açıkçası canlı performansları beklentimin biraz altında kaldı. Bundan sonra benim için iPod efsanesi olmaya devam edecekler. Ardından, Dua Lipa… Bu kıza diyecek bir laf bulamıyorum. Kariyerinin başlarında olmasına rağmen Tent Stage’i doldurup taşırdı. Sahnede çok hareketli, sesi çok güzel (kendisi gibi). Ailecek severek dinliyoruz, böyle devam ederse seneye Main Stage’de olacağı bence kesin. Festivalde çalan son sanatçı ise Lorde oldu. En çok yağmur yağan konser de sanırım buydu. Havadan mı bilinmez ama duygusal bir konserdi. 1 saatlik konsere 13 şarkı sığdırdı, aralarda da sık sık izleyiciyle konuşması da çok hoştu. Son olarak Green Light çalarak, konseri ve festivali nasıl bitmesi gerekiyorsa öyle bitirdi. Lorde seviliyorsun kardeşim.

Seneye gidelim mi?
Biletler Avrupa’daki diğer festivallere göre ucuz. Line-up dopdolu. Şehre ulaşım çok kolay. Polonya faktöründen dolayı içki çok ucuz. Festival alanı çok büyük, yemek seçenekleri çok çeşitli. Ne içki ne de yemek için en yoğun saatte bile sıra beklemiyorsunuz. Geceleri konserler bittikten sonra eğlenecek çok fazla parti var, özellikler elektronik, house tarzı müziklerden hoşlanıyorsanız. Kamp alanı temiz, festivale yakın. 4 złoty (yaklaşık 3,5 lira) gibi bir paraya sıcak duş alabiliyorsunuz. Bu festivale kesinlikle gidilir. 3 evetle uğurluyoruz.

Photo credit: Ben Bentley

ORADAYDIK: MISTURA FESTİVALİ – GAYE SU AKYOL KONSERİ

Hologram İmparatorluğu ile dünyada adından söz ettirmeye başlayan Gaye Su Akyol, 2016 yazında Danimarka’nın Roskilde müzik festivalinde sahne alarak Avrupa’ya yelken açmıştı. Türk folk müziğini, psychedelic rock ile harmanlayan sanatçı, şu sıralarda da Avrupa sahnelerinde. Fransa, Belçika ve Hollanda’da festivallerde çalarken ben de İspanya’daydım ve turnenin kendime uygun bir ayağını seçmeye çalışıyordum. En sonunda Portekiz’e kadar geldiğini öğrendiğimde, hem yeni bir şehir gezmek hem de bayrakları asmak üzere çantamı toplayıp yola koyuldum.

Lizbon sanatla iç içe, her sokağında bambaşka tarzlarda müzikler keşfedebileceğiniz enfes bir şehir. Gaye Su Akyol’un sahne aldığı Mistura Festivali ise her sene farklı kültürleri bir araya getiren bir açık hava festivali.

22 Temmuz akşamı Gaye Su Akyol ve Bubituzak sahnedeyken ilk sıradan kendilerini izliyordum. Develerle Yaşıyorum ve Hologram İmparatorluğu albümlerinden şarkılarının yanı sıra artık alıştığımız Yaz Gazeteci Yaz, Çayeli’nden Öteye gibi Türkiye’den şarkılar da setlistteydi. Türkiye’de severek dinlediğim bir sanatçının deplasmanda da böyle ilgi gördüğüne tanık olmak, zaten çok sevdiğim GSA konseri deneyimini bambaşka bir ortamda yaşamak benim için ekstra keyifli oldu.

Gaye Su Akyol ve Bubituzak fezaya füze yollamaya Budapeşte’nin ünlü Sziget Festivali‘nden sonra Çin ve Japonya ile devam edecek. Kendisinin de dediği gibi, daha birçok ülkeye “Love, Peace & Rock’N Roll” götüreceğine ve yurtdışındaki festivallerin line-up’larında onu görmeye alışacağımıza eminim.

ORADAYDIK: 123

Geçtiğimiz çarşamba Lokalize serisi kapsamında sahne alan 123’ü izlemek üzere Zorlu PSM’deydik. #studio’ya girdiğimizde canlı performanslarına hasret kalmış 123 takipçileri çoktan yerlerini almış, salonun samimi ortamına ayak uydurarak yere oturup grubun sahneye çıkmasını bekliyorlardı. Bekleyişimiz uzun sürmedi gecikmesiz bir şekilde 123 sahnedeydi.

Dilara, son günlerde aldığımız kötü haberlere dair grup olarak duydukları üzüntüyü belirttikten sonra, “Hayat” diyerek konsere başladı. Biz canlı performanslarını ne kadar özlemişsek grup da seyircileriyle karşı karşıya olmayı aynı şekilde özlemiş gibi görünüyordu. İlk birkaç şarkı boyunca seyirciler utangaçlığını üzerine atamamış olsa da salon kalabalıklaştıkça oturan grubun ayaklanmasıyla hareketlilik arttı, Dilara’nın bizi dans etmeye teşvik eden sözlerinin de etkisi oldu elbette.

Birkaç şarkı ardından, hepimiz iyice ısındıktan sonra Dilara yine de yeterince dans ettiğimize ikna olmayıp “Turuncu”yu söylerken sahneden indi ve tek tek hepimizin dans ettiğinden gerçekten emin oldu. Kendisinin yakından da gerçek bir prenses olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Performanslarına dair her şeyi çok sevdik; daha önce listelediğimiz en sevdiğimiz 123 şarkılarının hemen hemen hepsini dinledik, grubun bütün üyelerinin farklı birer perküsyon aletine geçtiği anlar harikaydı, konserin sonlarına doğru Thom Yorke’un The Eraser’ını grubun yorumuyla dinleme fırsatı bulduk ve gerçekten hakkını verdiler (şuradan dinleyebilirsiniz), grubun baslarından sorumlu Feryin Kaya’yı yeni dünyaya gelen kızı için tebrik etme fırsatı bulduk, sadece Berke Can Özcan’ın sesini biraz daha fazla duymak isterdik diyebilirim.

Konseri bitirirken, Dilara sahneden indikten sonra grup üyelerinin doğaçlama bir şekilde, aletlerini çekinmeden çalarken bir süre dinleme şansımız oldu ve gerçekten asla durmasınlar istedik. Konsere doyamadığımız için tekrar sahneye döndüklerinde ise There I Go, Aşk Şarkısı ve No Return olmak üzere tekrar üç şarkı daha çalarak gerçekten hepimizin mutlu ayrıldığına emin olmadan konseri bitirmediler. Her yönüyle tatmin edici ve dopdolu bir konserdi, kendilerini canlı izleyeceğim bir sonraki tarihi iple çekiyorum.

*Görseller Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin Facebook sayfasından alınmıştır.

“ALTERNATİF” BİR YAZ SAHNESİ

Uzun zamandır yeniden yazmak için beni heyecanlandıran bir haber/gündem ya da olay olsun diye bekledim. Haber girmekten vazgeçtiğim, formatlardan yorulduğum için ciddi ciddi güzel bir etkinlik ya da dinleyeceğim bir albüm olsa da onun üzerine düşünsem beklentisindeydim. Albüm konusu bu yaz kendimi pop müziğin ellerine teslim ettiğim için Avaz’ uygun ilerlemedi. Etkinlik konusu ise bildiğiniz gibi iptaller ile doluydu.

Sonucu etkinlik ile bağlayacağımı baştan belirtiyorum. Bu yaz önce Kalkan‘daydım sonra da Kabak Koyu‘na geçtim. Bu bilginin müziğe dokunan kısmı ise Kabak Koyu’ndan geçiyor.

Kabak Koyu notlarım şöyle:

  • Fethiye’nin bir parçası olan Kabak, bir bütün olarak adeta bir görsel şölen. Dik yamaçların olduğu ve sahile inip çıkarken yolda aklınızın çıktığı ama muhteşem yeşilliği ve manzarasıyla da bu korkuyu elimine eden yerleşim yeri adeta “Şehri terket!” diye sesleniyor.
  • Dağ yürüyüşlerinin yapıldığı Likya Yolu ve yolun sonunda karşınıza çıkan buz gibi suyuyla şelalesi ise görmeye değer. Trekking esnasında bol bol kötü söz içerikli çırpınışlarda bulunsam da tüm dertlerimi Kabak Koyu Şelalesi‘nin suyununu güzelliğinde unuttum diyebilirim.

 

Screenshot 2016-08-18 18.20.35

WhatsApp Image 2016-08-18 at 18.24.25
kabak-koyu

 

gv50e37vyyq0eag90qa8

 

  • Yolu dediğim gibi biraz zor. Yani Kabak’a ulaşmak kolay ancak sahile inmesi benim gibi anksiyetesi yüksek insanlar için biraz dertli. Sahilde bunglovları olan çok şirin bir yer var. Ancak biz daha da şirin olan  Kabak Mamma’s Hostel‘de kaldık. Güneşin batış güzelliğini ağlayarak izlediğimiz hostelin bar/yemek/oturma alanı da bence Kabak’ın en keyifli yerlerinden biriydi.
  • Bar demişken şimdi can alıcı noktaya geliyorum. İnsan böyle doğa ile baş başa olunca aklında kumsalda gitar çalan insanları canlandırıyor ve ötesini pek de düşünmüyor. Ancak Kabak’ta son gece Nena Sahne‘yi keşfetmiş oldum. Bu da tatilimin bonusuydu.

 

Son gece Kabak Mammas’tan arkadaşlar Kaan Boşnak’ın Kabak’ta olduğunu ve konser vereceğini söyleyince açıkçası güzel müzik dinleyeceğim için heyecanlandım. Zaten halihazırda, neredeyse tüm yaz, bir konsere katılamamıştım. Konserin akustik olması da bonusu şenlendirdi.

Nena Sahne’nin düzeni, phpvrkA1W

arkasına aldığı manzarası, insanların müzik dinlemek için gelmiş olması, doğanın sessizliği ve ortamın naifliği uzun zamandır aradığım mutluluk/dinginlik ile paraleldi. Neredeyse sevilen tüm şarkılarını çaldı/söyledi Kaan. Hatta Kediler‘i iki defa söyledi. Çünkü öyle tatlı bir ortam vardı ki ne zaman “Bu son şarkım”dese hiç birimiz buna ikna olamadık ve diğer şarkıya geçmesinde aktif rol aldık. Nena çalışanları da ortamın naifliğine bir parça da ritim kattı ve oturduğum yerden çok sevimli görünüyorlardı gerçekten.

Bu arada, aklıma kayıt almak gelmedi çünkü manzara ve müzik birleşince telefonuma veda etmiştim, üzgünüm.

Yakın zamanda tatil planınız varsa ve bunu müzikle de birleştirmek istiyorsanız;

19 Ağustos Adamlar

24 Ağustos Emre Öztürk & Murat Sezgi

26 Ağustos Cihan Mürtezaoğlu

27 Ağustos’ta Sattas

Nena Sahne’de olacak. DJ performansı hayal edenler şimdilik Kaan Düzarat‘ı kaçırmış görünüyor. Büyük ihtimalle yenileri olacaktır. Dolayısıyla genelleme yapmamanızı öneririm. Bir de orada tanıştıklarımla sohbetleştik. İlginç projeleri var gibi görünüyor.

Screenshot 2016-08-18 18.21.05

Screenshot 2016-08-18 18.20.09

Hem uzun süre sonra müzik ile ilgili bir şeyler yazmanın verdiği keyif hem de Kabak’ı tekrardan hatırlamam adına keyfim yerinde. Büyük ihtimalle Kabak’ı çok önceden keşfedenleriniz de olmuştur. Aramızda kalmasına izin veremedim, yine üzgünüm. Dolayısıyla Kabak’a plan yapanlara şimdiden oksijeniniz ve müziğiniz bol olsun diyorum!

 

ORADAYDIK: PATTI SMITH- ZORLU PSM

Patti. Uzun beyaz saçlı, özgür ruhlu, yumuşacık kalpli bir kadın. ‘Punk’ ın vaftiz annesi. 40 sene önce yayınladığı Horses albümü ile müzik anlayışımızı ebediyen değiştirmiş, koyduğu mihenk taşını kimsenin kaldıramadığı bir sanatçı. Anıları ile bizi rock n roll’un uçsuz bucaksız köşelerine götüren, okuyucularını 70’lerin punk sahnesine koyup orada unutan bir yazar. İşte tam da bu yüzden Patti Smith; tüm dünya için çok önemli bir isim, bir idol. 23 Haziran akşamı onu Zorlu PSM sahnesinde görmek, hepimiz için çok büyük bir ayrıcalıktı.

Patti heyecanımız 22 Haziran‘da gerçekleşen imza gününde başladı. İnsanların hayatında bu kadar büyük bir yer elde etmiş bir sanatçının imza gününde hayranları ile buluşması, maalesef, ülkemizde pek sık rastladığımız bir durum değil. Bu açlığını doyurmak isteyen punk hayranları saat 11’den itibaren PSM’e akın etmeye başladı; 14:40 civarında da Patti’ye kavuştu. Uzun bekleme sırasında hizmette sınır yoktu: PSM çalışanları hayranlara minder, su dağıttı; konfor olabildiğince sağlanmaya çalışıldı. (Tekrardan teşekkürler) Vakit geldiğinde uzun pamuk saçları, siyah ceketi, yüzünden hiç esirgemediği gülümsemesi ile Patti bizleri selamladı. Yaşanan yoğun talep nedeniyle her bir hayrana ayırabildiği süre oldukça azdı; ancak Patti, sabrını koruyup herkes ile ayrı ayrı ilgilendi. Hatta koyu Patti hayranı arkadaşım ona bulduğu bir taşı hediye ederken ayağa kalkıp teşekkür etme kibarlığında bulundu; aldığı taşı cebine, kızının ona verdiği taşın yanına, koydu. Kısaca; hayatınızda tanışabileceğiniz en kibar ve tatlı insanlardan biriydi.

13502768_543284202521825_3118452922520166678_o

Ertesi gün, Zorlu PSM sahnesine doğru yola koyulduk. Patti Smith grubu ile beraber efsanevi albümü Horses’ı çalmak için 21:20’de sahnedeydi. Patti ve grubu, 40. yılı dolayısıyla Horses albümünü baştan sona çaldılar. Gloria ile başlayan seyirci heyecanı, albümün şiirsel başyapıtı Birdland‘de duruldu; Kimberly‘den itibaren ise artarak konserin sonuna kadar devam etti. Koltuklu bir punk konserinin nasıl olacağı, birçok kişi gibi benim de kafamı kurcalıyordu. Sonunda punk kazandı; seyirci zincirlerini atarak ayakta dans etmeye, Patti’ye eşlik etmeye başladı. Arkadaki koltuklarda oturan hayranlar, ön tarafa doğru âdeta akın ederek Patti’ye doğru koştular ve konserin sonuna kadar oradan ayrılmadılar.

13498080_544010312449214_1028244707624965554_o

Horses albümü bitişi, Patti sahneden ufak bir mola istedi ve grubu, bir The Velvet Underground şarkısı olan Rock&Roll performansı gerçekleştirdi. Hemen ardından grup, 70’lerin punk ikonu olan bu grubu yad etmeye devam etti. Bu sene hayatını kaybeden Prince de konser de yine When Doves Cry şarkısı ile anıldı. Cover performanslardan sonra Patti’nin kemikleşmiş şarkıları ile devam ettik. Bu şarkılar özellikle hayranların konser sırasında sürekli Patti’den çalmasını istediği özel şarkılardı: Pissing in a River, Because The Night, People Have The Power. Özellikle People Have The Power’da aktivist kişiliği ile de bilinen Patti’nin bize verdiği mesajlar ile konser daha da bir anlam kazandı. Patti, bizle özel şirketlerin, hükümetlerin, diktatörlüğün pençesinden nasıl kurtulabileceğimizin sırrını paylaştı: birleşerek. Konserin bu aktivist ruhu bir yana, gerçekleştiği yerin Zorlu PSM olması kafaları karıştırdı sonrasında. Bu konudaki yorumu da sizlere bırakalım.

13503110_544010132449232_1670974070197516298_o

Konser sırasında Patti Smith’in hayranlarla kurduğu bağ, baştan sona canlı kaldı; gittikçe güçlenmeye devam etti. Patti, elini uzatan her bir hayranı ile tek tek tokalaştı; kimseyi geri çevirmedi. Bu bağ karşılıklı olsa gerek ki, Patti ikinci bir encore için sahneye geri döndü ve dinleyicinin en çok duymak istediği şarkılardan birini The Who‘dan My Generation‘ı söyledi. Babelogue/RocknRoll Nigger ile de konserin kapanışını yaptık.  Sahneden ayrılırken gecenin onun için ne kadar özel ve güzel olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Ne mutlu bize ki bizim için de öyleydi.

23 Haziran akşamı, Zorlu PSM’in festivalleri aratmayan konser zincirinde Patti Smith’in sırasıydı. Efsaneleşmiş ve müzik ile özel bir bağ kurmuş olan herkesin dört gözle beklediği bir konserdi. Tüm gece dinleyicilerin hiç durmadan dans edip şarkı söylediği, 70 yaşında enerjisinden hiçbir şey kaybetmeyen bu ikon isim ile geçirilen özel bir geceydi. Umarız ki Patti’yi gelecekte de sahnede canlı izleme şansına erişiriz. Patti Smith konserini de geride bıraktığımıza göre Damien Rice için geri sayıma başlayabiliriz.

Fotoğraflar, Zorlu PSM Facebook sayfasından alınmıştır.

ORADAYDIK: PJ HARVEY& LOW- ZORLU PSM

Zorlu PSM, bu sene birçok sürprizle yüzümüzü güldürdü; güldürmeye de devam ediyor. Tindersticks ile başlayan heyecanımız, PJ Harvey ve Low ile aynı hızda devam etti 8 Haziran akşamı. Üstelik Sigur Rós, Patti Smith, Damien Rice gibi isimlerle bu rüzgar yaz boyunca esmeye devam edecek. Bu isimlerin ortak noktası, hiç şüphesiz ki, insanların özlem duyduğu, sık sık canlı izleyemediğimiz ve güçlü bağlarımızın olduğu isimler olması.

92 yılında Dry albümü ile kariyerine başlayan PJ Harvey de işte bu köklü isimlerden. Yayınladığı hiçbir albüm ile dinleyicisini hayal kırıklığına uğratmayan, yenilikten ve maceradan korkmayan güçlü bir kadın. Yeni albümü The Hope Six Demolition Project‘i yazmadan önce Kosova, Washington, Afganistan gibi dünyanın birbirinden uzak diyarlarını cesurca dolaşmış; gördüğü dramları, hikayeleri, dünyanın adaletsizliğini, çocukların ızdırabını şarkılarına dökmüş bir sanatçı. Ortaya çıkan albüm ise yılın şu ana kadarki en iyilerinden.

Gelelim konsere; PJ Harvey’in açılış grubu Amerikalı rock üçlüsü Low idi. Başlı başına bir hayran kitlesi olan, esas grup oldukları takdirde bile salonu doldurabilecek bir grup. Geçtiğimiz sene yayınladıkları Ones and Sixes albümü, bas melodileri ve melankolik tınıları ile sizi uzak diyarlara götüren eşsiz bir albümdü. Konserde de ağırlıklı olarak bu albümden şarkılar çaldılar. Özellikle, albümün favorisi No Comprende salonu başka bir evrene taşıdı, dinleyiciyi hipnotize etti. Bu büyülü atmosfer ise maalesef bazı dinleyiciler tarafından bozguna uğradı. Nedenini tam anlayamadığımız bir huzursuzluk, tartışma çıktı; dinleyicilerin dikkati dağıldı, keyif kaçtı. Zorlu görevlilerinin müdahalesi ile ortam yatıştırıldı neyse ki. Sonrasında yinelenen enerjimizi grup üyelerine de geçirmiş olmalıyız ki solist Alan Sparhawk, performansın sonlarına doğru bize bir de ufak bir gitar gösterisi yaptı.

IMG_4086

Low sahnede.

 

PJ Harvey ise beklediğimizin çok ötesinde bir yerdeydi. Primavera konserinin ne kadar özel ve eşsiz bir konser olduğunu okuyup gittikçe sabırsızlanıyordum. Açıkçası dün akşam, beklediğimden de fazlasını bulduğumu söyleyebilirim. Performans boyunca Polly Jean Harvey’nin başka bir gezegenden gelen, bizim için ulaşılması oldukça uzak bir tanrıça olduğunu düşündüm. Harvey, açılışı albümdeki favori şarkım olan Chain of Keys ile yaptı. Grubu ve saksofonu ile görkemli bir girişti. Sonrasında da Ministry of Defence ile devam etti performansına. Konserdeki şarkılar, son albüm Hope Six Demolition Project’te yer alan şarkılardan oluşuyordu. Bunlara ek olarak Harvey, 2011 tarihli Let England Shake albümünden aynı adlı parçaya, ilk single The Words that Maketh Murder ve The Glorious Land‘e yer verdi; sadece İngiltere’yi değil, tüm konser alanını salladı. Diskografisinin tozlu raflarından çıkardığı şarkılar ise klasik seçimlerdi: 50 ft. Queenie, To Bring You My Love, Down by the Water, When Under Ethel. Hepsi PJ Harvey’nin kemikleşmiş, tarihe geçmiş şarkılarıydı; bu yüzden de salonun enerjisi bu şarkılarda daha yüksekti. Özellikle Down by the Water’da tüm salon PJ Harvey’e eşlik etti.

13415496_538678732982372_455387191083175773_o

Konser sırasında özellikle akıllara yer eden özel anlar vardı. Bunlardan ilki, encore öncesi son şarkı River Anacostia performansı idi. Harvey’i eşsiz kılan bir diğer şey de soprano sesini güçlü baritone arka vokallerle güçlendirmesi. Yeni albümden River Anacostia da bunun -hem albümde hem de konserde- en güzel örneklerinden biriydi. İkinci bir diğer özel an ise encore için geri dönüştü. Near The Memorials to Vietnam and Lincoln‘a başlayacakken PJ Harvey sözleri karıştırdı, birazcık afalladı. Konserin başından beri sessizliğini korumasına rağmen seyircinin alkışları ile gülmeye başladı, samimi bir an yaşandı. Alkışlara rağmen ikinci bir encore olmadı ne yazık ki.

Daha önce böyle özel ve büyülü bir konser deneyimini 2 sene önce Jack White ile yaşamıştım; bir daha da ne zaman yaşarım bilemiyorum. Ancak PJ Harvey, hem albüm kayıtlarında hem de canlı performansında eşi benzeri olmayan çok özel bir isim. Konsere gidenler, bu eşsiz deneyimi yaşadıkları için çok şanslı. Gidemeyenler ise umarım, bir dahaki sefere bu fırsatı yakalayabilirler. PJ Harvey’i de ülkemizde ağırladığımıza göre, artık Sigur Rós ve Patti Smith için heyecanlanmaya başlayabiliriz sanırsam.

PJ Harvey fotoğrafları Zorlu PSM etkinlik sayfasından alınmıştır.

 

ORADAYDIK: ANGEL OLSEN

Angel Olsen’ ı ilk dinlediğim günü hatırlıyorum. Bir kış günü yatağımda uzanmış, bilgisayarımı karnıma çekmiş vakit öldürürken Pitchfork kritiklerine, haberlere göz gezdiriyordum. Sonra Angel Olsen’ ın son eseri ve sene sonu listelerini kasıp kavuran albümü Burn Your Fire For No Witness’ ı gördüm. Albüm kapaklarının cazibesine inanan biri olarak albüme ilk bakışta vuruldum. Beyaz arka planın üzerine konmuş kırmızı yapraklar ve insan figürleri dikkatimi çekmiş olmalı. Sonra albümün ‘yalnızlık üzerine yazılmış en neşeli şarkılar’ dan oluştuğunu okuyorum. O günden beri Angel Olsen’ ını sıkı takip etmiş ve albümlerini dinlerken aşındırmış biri olarak söyleyebilirim ki ben albümdeki bu neşeyi hiç göremedim. Bence Angel Olsen, “Sen de mi yalnızsın? O zaman çak bir beşlik” derken bile aslında şarkıda bir burukluk var. Şarkılara hareketli tempoların içine sıkıştırılmış ve bulunmayı bekleyen ağır bir melankoli hakim. Olsen, şarkılarına bir çizgi çekmiş. Çizginin hangi tarafında duracağınız size kalmış.

İşte 12 Eylül akşamı Salon IKSV’ deki konserinde de bu çizgi vardı. Kimileri melankolik havayı koklarken kimileri arka tarafta arkadaşları ile şakalaşıp eğlenmeyi tercih etti. Angel Olsen, açılışı bir Halfway Home şarkısı olan Free ile yaptı ve şarkının ritmik sakin temposunu düşününce çok yerinde bir seçimdi. Dinleyiciler için iyi bir ısınma turu oldu. Hemen akabinde ise Burn Your Fire For No Witness’ ın incisi, canımız ciğerimiz Hi-Five geldi. Setlistin geri kalanı albümlere dengeli olarak dağılmıştı. Angel Olsen’ ın henüz daha yayınlanmamış yeni bir şarkısını, daha bir tur müzisyeni iken kaydettiği EP’ sinden Drunk And With Dreams’ in akabinde dinleme fırsatına eriştiğimiz bir konserdi. Özellikle BYFFNW’ ın favori şarkılarından Lights Out ve High&Wild, adrenalinin tavan yaptığı, Olsen’ ın punk geçmişini yansıttığı performanslardandı.

11922078_1693155007573981_1287112788_n

Angel Olsen sahnede.

Albümleri yayınlandığından beri Angel boş durmamış olsa ki çoğu şarkının performansı, albüm kayıtlarından çok daha farklıydı. Mesela sert punk tınılı şarkılarda gitar daha da zenginleştirilmiş, ana gitar daha ön plana çıkarılmıştı. Sevenleri bilir, Halfway Home ve Strange Cacti dönemlerinde yazılmış olan şarkılar genellikle kayıtlarda daha yumuşak tınılarda. Konserde ise Olsen, bizi oldukça şaşırttı. Özellikle Acrobat şarkısı başta olmak üzere eski şarkılar neredeyse baştan yaratılmıştı. Sert gitarların ve davulun etkisi ile eski şarkıları yenileriyle aynı çizgide bulduk. Daha önce röportajlarında her zaman bir değişimin içinde bulunduğunu belirten Angel Olsen, vokallerini de modifiye etmiş canlı performanslar için. İnanması güç ve rastlaması çok nadir ama Angel Olsen’ ın vokalleri albüm kayıtlarına kıyasla canlı performansta çok daha kuvvetli. Tecrübe ile gelen özgüvenden midir yoksa azimle birleşen bir sıkı çalışmadan mı gelmektedir bilinmez ama Olsen, vokallerinde risk alıyor. Albümdekine oranla çok daha üst notalara çıkabildi İstanbul konserinde.

11997309_1650517845194327_192008689_n

Fotoğraf: Ahmet Nursoy. 

Cumartesi akşamı tanık olduğumuz bir diğer sürpriz de Angel Olsen’ ın diğer müzisyenlerden daha bir ötede duran encore anlayışıydı. Bir Bruce Springsteen coverı olan ‘Tougher Than The Rest’ ten sonra Olsen’ ın grup arkadaşları bizi, narin sesli kızımızla baş başa bıraktı. Unfucktheworld ile başlayan solo performansta özellikle Iota dikkat çekti. Yakın arkadaşı Sharon Van Etten’ ın gitar tellerini hafifçe okşadığı solo performansları ister istemez akıllarda belirdi. Kapanış ise son albümün depresif, yürek yakan narin şarkısı White Fire ile yapıldı. Free ne kadar iyi bir açılış şarkısı olduysa White Fire da kapanışı o kadar iyi yaptı. Şarkının son anlarında grup üyeleri geri geldi ve bu solo buluşma bir anda sert bir rock n roll konserine dönüştü. Olsen’ ın saçlarını iki yana savurduğu ve kendinden geçtiği performansın sonunda herkes sahneyi terk etti. Çok kısa bir süre sonra Tiniest Seed için geri döndüler ve hemen ardından Angel Olsen’ ı sahneden uğurladık.

11998239_1693155027573979_992820898_n

Setlist. Şarkıların yanında Angel’ ın yazısı ile yazılmış bir ‘Şerefe’ görüyorsunuz.

Böylece Salon IKSV’ nin merakla beklenen bir konserini daha geride bırakmış olduk. Angel Olsen’ ın şarkıları canlı dinlendiğinde daha da bir güzel oluyormuş, bunu da gördük böylece. Hiç bitmeyen bir değişimin içinde olduğunu düşünürsek Olsen, gelecekte de bizi çok şaşırtacak gibi görünüyor. Konser sonrası tanışma sırasında defterime güzel bir not ile geri döneceğinin sinyalini kondurmuş. Olur da yeni albüm ile yolu yine bizim topraklara düşerse Angel Olsen’ ı sakın kaçırmayın. Lakin şarkıları canlı dinlendiğinde daha da güzel.

Kapak fotoğrafı Salon’ un Facebook sayfasından alınmıştır ve Ali Güler’e aittir.

ORADAYDIK: SINATRA AND LADY DAY FEAT. OLETA ADAMS & ALOE BLACC

Oleta Adams, Aloe Blacc ve China Moses gibi önemli müzisyenleri canlı dinlemek için Sinatra & Lady Day projesinin prömiyerinde, Alman Sefarethanesi’ndeydim. Frank Sinatra ve Billie Holiday gibi efsaneleşmiş müzisyenlerin doğumlarının 100. yılına denk gelmesi bu konseri İstanbullu müzikseverler için çok daha anlamlı kıldı.

1930’larda popüler olan, sonrasında Amerikan popunu ulaşılması güç bir seviyeye taşıyan Frank Sinatra’nın kariyerinin başlarındayken en büyük ilham perisi Billie Holiday’di. Bu konser de ikisinin mirasını çok başarılı bir şekilde bir araya getirmiş. Bu projenin hayata geçmesinde önemli bir etkisi olan 2 Grammy ödüllü davulcu ve Sinatra & Lady Day’in müzik yönetmeni Terri Lyne Carrington’a ne kadar teşekkür etsek az. Müzisyenlerin performansları çok üst düzeydi, Aloe Blacc’in canlı performansıyla albüm kayıtları arasında neredeyse bir fark yok, hatta daha güzel bile denebilir. Oleta Adams’ın sıcakkanlılığı konseri benim için bir tık daha öteye taşıdı.

Alman Sefarethanesi gibi küçük ve düzenli bir mekanda gerçekleşmesinin de etkisi olsa da izlediğim en iyi organizasyonlardan biriydi, uzun zamandır ilk kez bir konserde anın tadını çıkardım. İzleyicilerin çok büyük bir kısmı Aloe Blacc için gelmişti, How To Make It In America dizisi sayesinde 2010’dan beri dinleyicisi olduğum Aloe Blacc’in gördüğü ilgiye ben bile şaşırdım. Umarım solo konseri için bir kez daha gelebilir ve bu konser Volkswagen Arena gibi biraz daha geniş bir mekanda olur.

Setlist:

1- Frank Sinatra – I’ve Got the World on a String (Oleta Adams)

2- Frank Sinatra – Blues in the Night (Aloe Blacc)

3- Billie Holiday – Lady Sings the Blues (China Moses)

4- Body and Soul (Oleta Adams)

5- Billie Holiday – I Cover the Waterfront (China Moses)

6- Billie Holiday – Lover Man (Oleta Adams & China Moses)

7- Frank Sinatra – I Thought About You (Aloe Blacc)

8- Frank Sinatra – In the We Small Hours (Aloe Blacc)

9- Frank Sinatra – Only the Lonely (Oleta Adams)

10- Billie Holiday – God Bless the Child (Oleta Adams)

11- As Time Goes By (China Moses & Aloe Blacc)

12- Frank Sinatra – All the Way (China Moses)

13- Billie Holiday – Please Don’t Talk About Me When I’m Gone (China Moses)

14- Billie Holiday – Strange Fruit (Aloe Blacc)

15- I’m a Fool to Want You (China Moses, Oleta Adams & Aloe Blacc)

16- Billie Holiday – Ain’t Nobody’s Business If I Do (China Moses, Oleta Adams & Aloe Blacc)

*Yazı için Nehir Gündüz’e teşekkürler.

ORADAYDIK: MODDI

Salon IKSV‘de iki akşam arka arkaya sahne alan Moddi konserlerinin biletleri tükenmişti! Neden bilet kalmadığını ise dün gece konserde anladık. Kadife sesiyle gelenlere öyle bir atmosfer sağladı ki Moddi, büyüsü herkesin evinin salonundaki rahatlıkla birleşmiş gibiydi. İnanılmaz keyifli bir atmosfer vardı.

IMG_6653

Bundan iki sene önce İstanbul’daki ilk konserini veren Moddi, ikinci kez gelişinde konser boyunca buradaki seyircilerinden keyif aldığını hatırlattı. Yaptığı turnelerden öğrendiği çok şey olduğundan ve ülkelerin tabularından bahsetti. Şöyle ki; Rusların homoseksüellik ve mutluluk kelimelerini aynı cümlede kullanamaması, İngilizlerin genelde konuşmadığını sadece baktığını, Türklerinse sıcakkanlılığını ve genelde konser biletlerini bitirdiğini söyleyerek salonda kahkahalar attırdı.

Performansları sırasında samimiyeti ve özgün müziğiyle şarkılarını birçok enstrüman eşliğinde söylemesi bizi en çok etkileyenlerden. Çellist Katrine Schiøtt konserdeki büyüleyiciliği sağlayan diğer etken, o kadar rahat ve kolay bir enstrümanmış gibi çalıyordu ki çelloyu, bazen sadece ona odaklandık. Rahatlık konusunda zaten Moddi için şöyle diyelim, sahneye çıplak ayakla çıkan bir sanatçının ne kadar rahat olduğunu tahmin edersiniz. Moddi çıplak ayaklarını birer enstrüman olarak da kullandı. Kimi şarkılarda yere sertçe vurarak baslarla doldurdu performansını. Bazı şarkılarda akordeon çalıp, geri kalan bütün şarkılarda gitarını elinden bırakmadı. Run to The Water konser performansını buradan dinleyebilirsiniz.

IMG_6660

Şarkı söylemesinin dışında, Moddi hayatına dair pek çok şey anlattı, eskiden ancak 6 ayda bir şarkı yazarken şimdilerde şarkıyı pazartesi yazıp, salı prova alıp, çarşamba sahnede söylüyormuş. Birkaç şarkısına başlamadan önce çalacağı parçaların cover değil, recycling songs olduğunu vurguladı. Dinleyiciler şaşırdı tabi ki ve açıklamaya girişti. Geri dönüşüm şarkıları kendisinin geri dönüştürdüğü şarkılar. Dünyada yasaklanmış ve sansür yemiş şarkıları araştırıyor. Bu araştırmaları sırasında da uzun vakitler harcamayı göze alıyor. Araştırmaları sonucu birçok ülkeden bulduğu bu şarkıları da İngilizce olarak yorumluyor. Cover’ın akılda mutlulukla bıraktığını ama kendisinin bunu yapmadığını anlatmaya çalıştı.

Yaklaşık 2 saat sahnede kalan sanatçı, uzun sayılabilecek bu süreye rağmen tüm tatlılığıyla yoğun istek üzerine 2 şarkı daha çaldı; bizlerse onun ne zaman tekrar geleceğini düşünmeye başladık.

ORADAYDIK: MORRISSEY

Gün içinde gereksiz bir sürü şey geçmiş gitmiş artık akşam olmuştu. Ufaktan konser mekanının yolunu tutma vakti gelmişti. Kapıya gelmiştim ki diğer konserlerde görmediğim bir konser öncesi kalabalık gördüm. İçeriye girdiğimde ön bir iki saf dolmuştu bile. Ön saflarda ellerimizde çiçekler beklemeye başladık.

Sahnede dev bir perde, perdede de Ramones belirdi, ardından Brian Eno. Anlaşılan Morrissey, Neden buradayız? ve Ne yapmaktayız?’ı anlatma derdindeydi. Bu arada nedendir tam bilemiyorum perdedeki görüntü birazcık kötüydü. Neyse sağlık olsun açar Youtube’dan izlerimle kendimi avuttum. Sonunda perde yer çekim kuvvetine maruz bırakılıp yerle bir olurken göz bebeklerimiz birkaç milim daha büyümüştü. Ve işte çığlıklar alkışlar eşliğinde o kibar naif mütevazi ve sayısız sıfata sahip Morrissey sahnedeydi. Şimdiye kadar izlediğimiz videolardan, röportajlardan ya da hayallerimizdeki Morrissey’den daha yakışıklı ve ithaf edilen tüm sıfatlardan daha fazlasına sahip bir adam karşımızdaydı.

morrissey 2

The Queen is Dead ile The Smiths’e selam çakıp, çok sevilen ve bilinen Suedehead ile ikinci şarkıyı bile bitirmişti. Zaman hızlı mı akıyordu ne! Bunu Moz da fark etmiş olacak ki bir soluk alıp seyirciye bir iki teşekkürün ardından İstanbul’da olmaktan çok mutlu olduğunu dile getirdi. Peşine ezan sesi duyuldu ve Morrissey İstanbul’u İstanbul’da söyledi. World Peace is None of Your Business‘ın ilk notaları duyulduğunda arkamdaki bazı seyircilerden bu şarkı için homurtular duydum. İşte tam da Moz bu şarkıyı onlar için yazmıştı. Barışın kolay bir iş olmadığını ciddi emek fedakarlık gerektirdiğini ve bununda herkesin harcı olmayacağını onların yüzüne yüzüne vurdu!

Kick the Bride Down the Aisle şarkısında sanki spotların altındaydım ve şarkı koca salonda sadece bana söyleniyordu kimse o an orada yokmuş gibi. O an benim için zaman genişlemiş ve diğer seyirciler farklı bir zaman dilimindeydim. Bunun da nedeni şarkının olağanüstü oluşuydu.

morrissey

Şarkılar peş peşe sıralanıyor ve ruhumuzdaki tebessüm git gide artıyordu. Moz aralarda konuşmasında bizim arkadaşımız olduğunu söyleyip samimiyeti iyice arttırmıştı.(Bu arada Arkedeş olarak Türkçe söyledi “I’m your arkedeş.” çok tatlıydı.)

Artık beklemiyor değildim bir klasik olan Moz konserlerinde sahneye atlamaları. Ancak bunun için birinin cesaret gösterip öncü olması gerekmekteydi. Ve bu cesaret bir kadından geldi. For The Love nidalarıyla cevval bir arkadaş, arkadaşlarının ve yanındakilerin de desteğiyle sahneye atlamayı başarmış ve Morrissey’e sarılmayı hak etmişti. Sonra ardı arkası kesilmedi. Bazı arkadaşların bunu biraz abartıp nazik naif bir adam olan Moz’u zor durumda bıraktığı da gözlerden kaçmadı. Ve Moz konserin son kısmını tamamlamak için ufak bir dinlenmeye gitti. Geldiğinde elinde bir futbol topu vardı.Bir İngiliz takımına ait olmasını beklerken top Real Madrid’e aitti.

Ve final, Everday is like Sunday ile konserin altına imzasını çaktı ve üzerindeki T-Shirt’ü yırtıp üzerimize attı. Yakınımdaydı ancak zorlamadım, bir gömlekten çok daha fazlasını almıştım ve kimseyle de paylaşmaya niyetim yoktu. Ben de kimseye fark ettirmeden aldıklarımla eve doğru çoktan yola çıktım bile…

* Yazı için Onur Öztel’e teşekkür ederiz.

ORADAYDIK: OI VA VOI & THE PAROV STELAR BAND

Oi Va Voi & The Parov Stelar Band konserleri için dün gece Volkswagen Arena‘daydık. Aylar önce Parov Stelar konseri hakkındaki dedikoduları daha ilk duyduğumuz andan itibaren fazlasıyla heyecanlanmıştık, daha sonra aynı etkinliğe bir de Oi Va Voi‘un da dahil olduğunu öğrenince bu yılın en iyi etkinliklerinden biri olacağına kesin gözüyle bakmaya başlamıştık bile. Nitekim öyle oldu.

Tahmin edilebileceği gibi konser salonu konserin başlama saatinden birkaç saat önce bile fazlasıyla kalabalıktı. Yine de en önlerde bir yer bulmayı başardık neyse ki, bu kadar heyecanla beklediğimiz bir konserde arkalarda kalmak gerçekten çok üzebilirdi. Bir kez daha hem ses sistemiyle hem de konser alanı içindeki, çevresindeki olanaklarıyla iyi ki böyle bir yer var da kışın da güzel konserler izleyebiliyoruz dedirtti Volkswagen Arena, iki grubu da buradan farklı bir yerde dinlemek aynı zevki vermezdi diye düşünüyorum.

image

Oi Va Voi’a gelecek olursak, gecikmesiz bir şekilde sahnedeydiler. İlk olarak grubun 6 üyesi sahneye çıktı, kısa bir keman solosunun ardından Bridgette Amofah da sahnedeydi. Büyük bir çoğunluğun sadece Parov Stelar için orada olduğu izlemine kapılmış olsam da sahnede Oi Va Voi varken de fazlasıyla coşkulu bir kalabalık vardı, kendilerini izlemek amacıyla gelmeyen seyircilerini bile eğlendirmeyi başardılar gibi görünüyordu. Son şarkı olarak Dusty Road‘u çalıp konseri tam zirve noktasında bitirince birkaç şarkı daha dinlemek isteyen bir topluluk bıraktılar arkalarında, ardından bizi kırmayıp iki şarkı daha çalmak üzere tekrar sahneye çıktılar. Zaten sık sık konsere gelmelerinden de anladığımız üzere İstanbul’u çok sevdiklerini ve yakın zamanda tekrar görüşeceğimizi söyleyerek tekrar sahneden indiler.

image

Kısa bir aradan sonra hepimizin çığlıkları eşliğinde Parov Stelar Band sahneye çıktı. Ara boyunca heyecanı katlanarak artmış olan seyirciler daha ilk şarkıdan moda girmişlerdi. Cleo Panther‘in ilk birkaç şarkıdan sonra neredeyse her şarkı arasında, enerjiniz tükendi mi diye sormasına rağmen aslında herkes konserin sonuna kadar aynı enerjiyle devam ediyordu.

image

Grubun bütün üyelerinin konser boyunca keyifleri yerindeydi gibi görünüyordu. Trompetcileri tatlılığıyla Jerry Di Monza‘nın eksikliğini hiç hissetirtmedi. Sahneden indikten sonra bile konsere doyamayan seyircilerin kırmayıp bir kez daha sahneye çıktılar ve Matilda‘yla seyircilerine veda ettiler.

image

Beklediğimiz birçok şarkıyı dinlemiş olmamıza rağmen bir The Sun ve Love‘ı da dinlemek isterdik, bu yönden Graham Candy‘nin eksikliği hissediliyordu. Yine de 2014 yılının en iyi konserlerindendi bence, bir önceki konserlerini kaçırdığım ve 2,5 yıldır bu konseri bekledigim için dün gece orada olmasaydım çok üzülürdüm. Kaçıranlar teselli olabilecek bir şey de ekleyeyim, İstanbul’dan çok etkilendiklerini ve yakın zamanda tekrar geleceklerini söylediler. O zamana kadar sizi şöyle alalım.

ORADAYDIK: DOLU DÜŞÜN BOŞ KONUŞ

Oyun Atölyesi‘nin bu sezon yeni başlayan oyunlarından biri Dolu Düşün Boş Konuş. Kadıköy’de Haluk Bilginer tarafından bizzat kurulan bu tiyatro sahnesinde bugüne kadar pek çok oyun gördük ama bu oyun günlük hayatta takılı kaldığımız durumları fazlaca sorgulatıyor.

Oyunun yazarı Steven Berkoff, Türkçe çevirisi ise Haluk Bilginer’e ait. Evet bu ismi duyduğumuzda çevirinin muhteşem olmasını bekliyoruz istemsizce ama dili oldukça küfürlü olan oyunda kimi seyirciler bu kadar yoğun küfür kullanılmasından rahatsız oldu. Ancak ruh hallerinin etkisini yeterince iyi verebilmek için küfürün dozajı yerliydi diye düşündük. Oyunda 5 ana karakter var ve hepsi yeteneklerini çokça konuşturmuşlar. Donna rolündeki Hasibe Eren‘in ilk yarıda replikleri biraz sönüktü lakin ikinci yarıda kendisi alıp götürdü adeta oyunu. Fatih Al ve Gökçer Genç ise döktükleri terle oyunun her dakikasına ne kadar çalışıldığını gösterdi. Fatih Al bu oyunda gerçekten ağırlığını koymuş ve bu kadar yetenekli olduğunu biz bilmiyorduk. Kaynana rolündeki Murat Okay enerjisi ve gülüşüyle; ikinci yarıda devreye giren Tuna Kırlı ise hitabeti ve ses tonuyla rollerinin hakkını fazlasıyla verdiklerini gösterdiler.

Dolu Düşün Boş Konuş komik bir trajedi aslında, günlük hayatta birçok insanın maskesini takıp dolaştığını, içinden geleni yapmaya cesareti olmadığını anlatıyor. Esprili bir dille anlattıkları için salonda çoğu zaman kahkahalar eksik olmadı. Özellikle ikinci yarıdaki restorant sahnesi öyle bir müzikal zevk verdi ki bizim dans edesimiz geldi. Oyuncuların dansları ve sesleri duruma oldukça uyumluydu, umarız seyirciler eğlenmeye kendini kaptırıp öz eleştiri yapmayı unutmamışlardır. Oyunun baş gayelerinden birinin bizi sorgulatmak olduğunu düşünüyoruz çünkü neredeyse her sahnede insanoğlunun takılı kaldığı ikilemlerin gereksizliğini vurgulamak ister gibiydi oyun.

Salonun neredeyse tamamı doluydu. Fırsatını bulursanız, bir ay içinde çok fazla seansı olmayan bu enfes oyunu kaçırmayın deriz. Aralık ayında sadece 3 kez oynayacaklar ve buradan sitelerine ulaşabilirsiniz.

doludusunboskonusson

ORADAYDIK: SUBMOTION ORCHESTRA

Dün, 29 Kasım akşamı, arka arkaya iki gün sahne alan Submotion Orchestra‘yı ikinci günlerinde izlemek üzere Salon İKSV‘deydik. Doğrusunu söylemek gerekirse konserin bu kadar güzel olacağını bilseydik ilk gün de giderdik. Nitekim ilk gün izleyip de ikinci gün tekrar gelen insanların sayısı hiç de az değildi.
 .
Konser az bir gecikmeyle onu çeyrek geçe başladı. Vokalsiz bir şarkıyla başladılar konsere, gayet rahat bir tavırları vardı, ikinci günleri olduğundan dolayı sahneye ve salona aşina olmalarından kaynaklandığını tahmin ediyorum. Ardından Ruby Wood sahneye çıktı, henüz sesini duymadan bile bütün salon fazlasıyla etkilenmişti, şarkıya başladıktan sonra ise hepimiz büyülenmiştik diyebilirim.
.
2014-11-29 22.21.39
 .
Konser boyunca el hareketleri, minik dansları ve sempatik hareketleriyle bizi kendine aşık etmeye devam etti Ruby Wood. Bütün ilgiyi üzerinde topladığını fark ettikçe de diğer grup üyesi arkadaşlarına dikkat çekerek onların da gönüllerini hoş tutmayı bildi.
Ayrıca, konserin başlarında seyircilerden gelen konuşma sesleri rahatsız ediciydi ama konser ilerledikçe ve konsere grubu tanımadan gelen insanlar da ne kadar iyi olduklarını gördükçe bu gürültü neredeyse tamamen kesildi.
 .
2014-11-29 22.30.21
 .
Genel olarak henüz çok yeni olan albümleri “Alium”daki parçalardan çaldılar. Ama seyircilerinin isteklerini dinleyip Sunshine, All Yours gibi nispeten daha popüler olan şarkıları da çalıp herkesi memnun edebildiler. Sahne performansları gerçekten çok iyiydi, çoğu şarkıda stüdyo kayıtlarından bile daha iyi uyum yakaladılar bence.
 .
.
Sahneden indikten sonra seyircinin isteğini kıramayıp tekrar sahneye çıkıp iki şarkı daha çalarak bir kez daha mutlu ettiler herkesi. Çok üzülerek veda ettik, gerçekten tekrar izlemek için iple çekilecek bir performanstı. Umarız yakın bir zamanda bir kez daha izleme şansımız olur kendilerini.
.

ORADAYDIK: BALMORHEA

Öncelikle söyleyeyim hayatımın hiç bir döneminde öyle aman aman bir Balmorhea dinleyicisi olmadım. Buna Perşembe gecesi biraz pişman oldum diyebilirim. Grupla yaptığımız röportajda bahsettikleri gibi kurucu ikili olarak çıktıkları konser bitiminde büyülenmiş gibiydim. Duygularında çok samimi iki adam izledim o gece.

Balmorhea öncesinde sahnede Tom Adams vardı. Ona yetişemedik ama duyduğumuza göre güzel bir performans sergilemiş. İKSV Salon‘a girdiğimiz zaman sahnede bir geri sayım vardı. Kaç dakikadan geri saydığını bilmiyorum ama geri sayım biter bitmez ikili sahnedeydi. Dakik olma konusunda bir çok grup tanıdım ama bu kadarına ilk defa şahit oldum. Peter Liversidge‘nin görselleri arkadan eşlik ederken gitarla ilk büyülerine başladılar.

balmorhea konser

 Konser boyunca ilk işlerine ağırlık veren grup, seyirciyle iletişime girmekten de hiç kaçınmadılar. Salon İKSV‘nin ne güzel grupları ağırladığından dem vurarak birazcık kendilerini de övmekten çekinmediler. Bizlere teşekkürlerini sundular. Yalnız ben de eklemeliyim ki bu kadar gruba saygılı kalabalık az bulunur buralarda. Özellikle yabancı isimlere “Susun” öğretecek kadar konuşkan kitleler gördükten sonra. Bir teşekkür de ben edeyim buradan o güzel seyirciye.

Bir detay da konser boyunca dönen görsellerin üzerine düşen mikrofonun gölgesiydi. Konser sözsüz olunca görseller birer solist gibi gruba eşlik ediyor hissi yaratıyordu.

balmorhea mikrofon

Konserin tek talihsizliği de çalacakları Banjo’da bir sıkıntı olduğundan onu konsere dahil edememeleriydi. İkilinin gitarlarda ve piyanoda yeteneklerini izledikten sonra Banjo çalışlarını da duymak isterdik açıkçası. Onun için bir başka konserini iple çekiyoruz.

ORADAYDIK: LYKKE LI

20141119_215316

Dün gece Lykke Li, İstanbul’daki ikinci konseri için Babylondaydı. Bu yıl beni en çok heyecanlandıran etkinliklerden biriydi, o yüzden kaçırsam muhtemelen çok üzülecektim. I Never Learn albümünün fazlasıyla hüzünlü havasını da çok sevmiştim, hatta bu yılki favori albümlerimden biri diyebilirim. Albümün havasına yakışan sade, karanlık ve genel anlamda üzücü bir konser bekliyordum ve Lykke Li beklentilerimi gayet güzel karşıladı.

Saat 9 buçuğa doğru mekana vardık. İçerisi oldukça kalabalıktı diyebilirim. Daha önce Babylon’da Cults’ı izlemiştim ve tam konser saati gitmeme rağmen en önde izleyebilmiştim. Bu sefer en arkalardaydım. Bu kalabalığın salı günkü konserde de olduğunu düşünürsek çok daha sağlam bir tanıtımla Lykke Li Black Box’ı veya Küçükçiftlik Park’ı doldurabilirmiş gibi geldi bana. Bu dönem gelen en büyük isimlerden biri olmasına rağmen konserler habersizce geçti ve gitti siz de fark ettiyseniz. Fakat ufak ve samimi bir mekanda olmasının konsere olumlu etki ettiğini de söyleyebilirim. Lykke Li gibi birine böyle bir konser daha çok yakıştı gibi.

Konsere gelirsek; Lykke Li yaklaşık 15 dakikalık bir gecikmenin ardından sahnedeydi. Üstünde siyah, muhtemelen kadifeden uzun bir cüppe vardı. Açıkçası tahmin ettiğimden çok daha güzeldi. Konseri son albümün açılış parçası I Never Learn ile açtı, Sadness Is A Blessing ve son albümden favorim olan Just Like A Dream ile devam etti. Daha ilk 3 şarkıda vurulmuşa döndük, hüzünlerden hüzün beğendik.

20141119_221232

No Rest For The Wicked ve Silent My Song’un ardından sıra daha önce haberini de verdiğimiz Drake cover’ına geldi. 2013’ün en sevdiğim şarkısını bir de Lykke Li‘den dinleyecek olmam konser için en çok heyecanlandığım şeylerden biriydi. Lykke Li, Hold On We’re Going Home’u tahmin ettiğim gibi harika bir şekilde coverladı. Konserin en vurucu anlarındandı gerçekten. Ayrıca bir şarkının sonunda Started From The Bottom’ın, birinde de Drunk In Love’ın melodisine de yer verdi. Kendisi büyük bir Drake ve Beyoncé hayranı sanırsam.

Sleeping Alone, Gunshot ve Never Gonna Love Again derken Lykke Li son albümün neredeyse tamamını çalmış oldu. Ben setlist’i başarılı buldum. İkinci albümün en sevilen parçalarının neredeyse hepsini çaldı, ilk albümden ise bir tek Little Bit’e yer verdi. Zaten kendisi ilk albümünü hiç sevmediğini belirttiğinden pek şaşırtmadı bu durum. Fakat Silent My Song yerine Jerome’u söylese ve Love Me Like I’m Not Made Of Stone’a da yer verse daha mutlu olabilirdim sanırım.

Konserin en coşkulu anları tahmin edebileceğiniz üzere I Follow Rivers’ta yaşandı. Şarkıya pek çok kişi minik danslarla ve şarkının meşhur nakaratını söyleyerek eşlik etti. Fakat kitle genel olarak fazlasıyla durgundu, şarkılara eşlik eden çok fazla insan yoktu. Lykke Li de arada salınmaktan ve pek hoşuma giden el hareketlerini konuşturmaktan fazlasını yapmadı. Teşekkür etmek ve “Şimdi şu şarkıyı çalacağım” demek dışında çok fazla da konuşmadı, gülmedi. Ufak ışık şovları hariç konserde görsellik de yoktu, arkaya yansıtılan herhangi bir görsel, video vs. yoktu. Zaten bunların hiçbirine gerek de yoktu, konserden beklediğimiz ve istediğimiz tam olarak buydu. Yerimizde durarak, mest olmuş bir şekilde Lykke Li’yi izledik tüm konser boyunca.

20141119_225129

En hareketli şarkıları arasında sayabileceğimiz Rich Kid Blues ve Get Some ile Wounded Rhymes dönemi anılarımız bir kez daha canlandı. Ardından sahneden inen Lykke Li, birkaç dakika sonra geri döndü ve Heart Of Steel ile girilen son bir “azapçılık” ve teşekkür seansının ardından konser bitmiş oldu. Tıpkı son albüm gibi kısa, alabildiğine hüzünlü, duru ve güzel bir konserdi. Çıkışta bastıran yağmur da gecenin tuzu biberi oldu.

Son olarak; en son Black Box’ın müthiş akustiği ve ses sisteminde Chet Faker’ı izlediğimden mi bilmiyorum ama konser ses konusunda biraz sıkıntılıydı gibi geldi. Arada Lykke Li‘nin sesi boğuklaştı, diğer enstrümanları duyamadığımız oldu, cızırtılar yaşandı. Bunların haricinde gerçekten çok güzel bir konserdi.

ORADAYDIK: CHET FAKER

Chet Faker diye bir adam var. Çok güzel müzik yapıyor. Acaba Türkiye’ye gelir mi? Chet Faker Türkiye’ye geliyormuş. 2 saat içerisinde Babylon’u doldurmuş. Chet Faker’a bilet var mı? Chet Faker, Volkswagen Arena taşınmış. Şimdi alabiliriz bileti. Arena’yı bile 3 günde doldurmuş.

Dün geceye kadar Chet Faker efsanesini, efsane diyeceğim çünkü gerçekten kulaktan kulağa ya da bilgisayardan bilgisayara bizler yarattık bunu, bu şekilde özetleyebiliriz. Tabi ki dün geceye bu duygular içerisinde gittiğimiz için beklentilerimiz gerçekten büyüktü. Alana vardığımız zaman Travis’ten Pixies’ten hatta Bob Dylan’dan daha fazla bir kalabalık vardı. Yine şaşırdık desek yalan olur. Ama şöyle bir anektodu hemen düşeyim alana gelen bir kısım insan herkes orada ben de gideyim motivasyonuyla oradaydı. Onu nereden çıkardın derseniz de performans sırasında kulakları rahatsız eden konuşmaların uğultusundan diyebilirim.

Chet Faker öncesi çıkan Islandman doğru seçimdi. Yorulmadan çaldılar, yorulmadan dinledik. Bize John Talabot, Bonobo gibi isimleri hatırlattı. Bu ikiliyi daha çok görürüz.

Konsere gelirsek. Öncelikle belirtelim. Yeni adıyla Volkswagen Arena, eski adıyla Black Box‘ın ses sitemine hayranız. Çıkardıkları seslerin kulağa hoş bir şekilde gelmesi orada sahne alan isimler için büyük avantaj. Zaten Chet Faker için de sentezlediği seslerin olabildiğince güzel çıkması gerekli bir konuydu ve Arena’ya olan güvenimiz boşa çıkmadı.

Konser boyunca Chet Faker çoğu zaman tek tabanca ve adeta mekan dj’yi profilinde boy gösterdi. Zaman zaman ise davulcusu ve gitaristiyle “ben de canlı müzik yapıyorum” dedi. Akbank Caz Festivali’ne özel midir tam bilemiyoruz ama bir kaç şarkıda da şarkı içerisinde doğaçlama hareketler de bulundu. Hatta bir tane de ilk defa burada sizlere çalıyorum diyerek bir parça çaldı.

chet faker konser

Tek albümü olmasına rağmen şunu da çalsaydı keşke dediğimiz şarkıları oldu. Bir Melt, bir Release Your Problems da dinlemek isterdik ama onun yerine bir Jeff Buckley coverıyla gönlümüzü hoş tuttu. Seyirciyi eleştirdik ama işin şov kısmında iyiydiler. Alkış, sözsüz ve kolay sözleri olan kısımlara eşlik etmek, telefonların ışıklarıyla Chet Faker’a güzel gözükmek gibi hareketlerde hevesli bir topluluk vardı. Ah bir de şarkı sıralarında gereksiz konuşma uğultusu duymasaydık.

2014-11-02 00.18.51

Konserin sonlarına doğru ise o çok beklenen şarkılar yaklaşınca heyecan üst seviyelere çıktı. Bağımsız bir sanatçı olarak albümü çıkarabilmesine destek olduğumuz için teşekkürünü de eksik etmeyen Chet Faker, son şarkı Talk Is Cheap için tek başına klavyesinin başında geçti. Biz de bu duygu yüklü durumu size bir yağlı boya tablosuyla aktarıyoruz.

Arena çıkışı ne yazık ki birazcık çileli oluyor . Konserin güzel anıları bizi yavaş yavaş bırakmaya başladığında taksiye kavuştuk neyse ki. Diğer türlü akılda o güzel anılar kalmıyor, çıkış çilesi akılda yer ediyor. Sonuç olarak güzel bir performans ile bize kendine daha fazla hayran bırakan bir Chet Faker’ı daha çok konuşuruz.

ORADAYDIK: BJÖRK BIOPHILIA LIVE – THE FILM

Alışılmamışların kadını, kristal sesli İzlanda’lı sanatçı Björk sekizinci stüdyo albümü Biophilia’dan sonra iki yıllık bir turneye çıkmış ve bu displinlerarası gösterinin Londra-Alexander Palace’taki final şovunun bir konser-film olarak piyasaya sürmeye karar vermişti. 6 haftada 55 ülkede vizyona giren bu mükemmel gösteriyi Filmekimi kapsamında izleme olanağı bulduk ve sizin için değerlendirdik.

Gösteri Biophilia’nın ne olduğu ve neyi amaçladıklarından bahseden kısa bir konuşmayla başlıyor ve ardından bize alışkın olmadığımız bir haz dünyasının kapılarını aralıyor. Kullanılan enstrümanlarla dijital-geleneksel seslerin uyumu ve Björk’ün bu seslere hayat verişi oldukça etkileyici. Konser esnasında kullanılan renklerin uyumu ve limitsiz seslerin etkisiyle kendinizi istediğiniz her şeyi kurgulayabileceğiniz bir hayal dünyasının buluyorsunuz. Modern dünyanın tam ortasında fakat insan eli değmemiş, olabildiğince doğal duygularla dolu bir hayal dünyası.. Bu dakikadan sonra ise tek yapmanız gereken renklerin ve müziğin rehberliğinde gösterinin zevkini çıkarmak. Björk ve ekibi amaçladıkları “sadece sesi kullanarak diğer duyulara ulaşma” olayında oldukça başarılı.

Tüm bu güzelliklere rağmen belki sadece Björk adının bile fazlaca beklenti yaratmasından kaynaklanan ortak bir eleştirimiz olacak; şarkı geçişleri. Kristal sesli sanaçtının bu performansında bazı şarkı geçişlerinin pek de akıcı olmadığını söylemek mümkün. Fakat “Bu kadar kusur kadı kızında da olur.” derseniz tabi ki anlayışla karşılarız.

Bunun yanında Björk’ün davulcusu Manu Delago‘nun “Hang” isim verilen davul benzeri müzik aletiyle sergilediği şov, Graduale Nobili korosu ve Björk’ün kurguladığı müzik aletleri; filmi izlemek için sebep olarak Björk yetmiyorsa kullanabilecek diğer sebepler. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyoruz.

*Yazı için Arda Tahiroğlu’na teşekkür ederiz.