Hande Yıldırım

SALI PAZARI: 12.12.2017

Bir haftayı daha geride bırakırken Avaz Avaz’ın Salı geleneğini bu hafta da sürdürüyoruz. İşte, geçtiğimiz hafta Avaz ahalisi olarak en çok döndürdüğümüz, bir türlü dinlemeden duramadığımız şarkılar…

BURÇAK’IN TEZGAHI

Tamino – Indigo Night

Finallere çalışma çabamız kimilerimiz için yavaş yavaş başladı bile. Bu çabaların en başındayken hala kendimi eve kilitleyip çalışabileceğime inanıyorum, hala kendimi eve kilitleyip çalışmak dışında birçok meseleye kafa yoruyorum. Son zamanlarda bu acı tatlı kafa yormalarıma en çok Tamino yakışıyor. Bu haftanın en yakışanı Indigo Night oldu.

Charlie Cunningham – You Sigh

Spotify hepimize 2017 yılında neler kaçırdığımızı göstermek için birer liste hazırladı, biz de dinleyip gerçekten neler kaçırmışız dedik. Yakalama fırsatını değerlendirip peşini bırakamadığım şarkılardan biri:

The Visual – Lost in Translation

Favorilerin favorileri ve benim favorilerim playlistlerinin kesişim kümesinden daha güzel bir şey olabilir miydi?

EGE’NİN TEZGAHI

Electric Bliss – Dandy

Benim için yılın son dakika gollerinden biri, Londra’da yaşayan müzisyen Bora Dayanıklı’nın Electric Bliss adıyla yaptığı ikinci albüm olan Pearl oldu. Dayanıklı, albümü ev stüdyosunda kaydetmiş ve bütün kayıtlar ve prodüksiyon kendisine ait. Bu açıdan aklıma hemen The War on Drugs’ın bu sene yayımlanan A Deeper Understanding’i geldi. İkisinde de inanýımaz bir bütünlük ve ince işçilik hakim. Dayanıklı, bol distorsiyonlu ve karanlık vokaliyle birlikte rock tarihinde bir yolculuğa çıkarıyor bizi; pek çok dönemden ve post-punk’tan space rock’a kadar bir dolu alt türden izler görmek mümkün. Bu açıdan nostaljik tarafı da yoğun bir iş olmuş. Dayanıklı’nın albüm için ne kadar emek harcadığını her saniyesinde hissedebiliyorsunuz. Kesinlikle kaçırılmamalı.

Charly Bliss – Westermarck

Her aralık olduğu gibi müzik açısından ortam nispeten durulmuşken yıl sonu listelerine bakıp gözden kaçırdıklarıma kulak vermeye çalışıyorum. Charly Bliss’in albümü Guppy, bu aralar sardıklarımdan. Grup 90’ların çiğ power pop/rock sound’unu günümüze taşıyor. Veruca Salt’ın 2017 şubesi demek hiç yanlış olmaz. Apaçık throwback niteliğindeki müziklerini farklı kılansa vokalistleri Eva Hendricks’in bir hayli karakteristik sesi. PC Music vokallerinin yapaylışında ama değil gibi de. Dinleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ceramic TL & Ipek Görgün – Magnitude of Oblivion, Refrain of Pacific Calm

Albümü şu an ilk kez dinliyorum, o yüzden yorum yapmak için erken ama fazlasıyla deneysel, ağır ve yorucu bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Rahatsız ediciliği kasıtlı. Dinledikçe açılacaktır diye tahmin ediyorum. Bir kulak verin bence:

HANDE’NİN TEZGAHI

Mozart’s Sister – Eternally Girl

Grimes’ın kankası Mozart’s Sister’ı keşfetmek için geç kaldım belki de. Yine de 2 haftadır süregelen yoğunlukta yitmeyen tek şey bu şarkının güzelliği oldu.

Kim Ki O – Gülmek Yasaktı

İddia ediyorum, Kim Ki O’nun yeni albümü Zan yerli sahnenin bu sene çıkardığı en iyi işlerden biri.

Morrissey – I Bury The Living

İçi boş müzik yapmak Morrissey’in son birkaç seneki favori hobisi. Yine de bu şarkı ile Moz kalbimi ucundan yakaladı.

Taylor Swift – Delicate

Reputation Spotify’a düştü, mertlik bozuldu.

 

RÖPORTAJ: LIARS

2000’lerin ilk yarısında New York sahnesinden birçok yeni ismi hayatımıza kattık: Bunlardan biri de Liars idi. Her albümde farklı bir tarzı benimseyen, sıradışı bir grup olarak onları çok sevdik, bağrımıza bastık. Kaçıranlar olabilir. Bu sene taze yayımlanan yeni albüm TFCF ile  Liars artık bir “tek adam” grubu. Angus Andrew grubun ismine sadık kalarak tek başına işleri yoluna koyuyor. 1  Aralık Cuma akşamı bir kez daha Salon IKSV aracılığıyla Angus’u Türkiye’de izleyeceğiz. Öncesinde kendisi ile biraz laflamasak olmazdı.

Selam Angus! Turne ve hayatının geri kalanı nasıl gidiyor?

İyi günler! Her şey yolunda, teşekkürler. Şu an Hollanda’da bir festivalde sahne arkasındayım, sahneye çıkmak üzereyiz. Turnemiz harika gidiyor, dinleyicilerimiz gerçekten inanılmaz! Türkiye’ye gelmek için sabırsızlanıyoruz!

Yeni albümün TFCF için ilk kez bir albümü yalnız kaydettiğini biliyoruz, bu süreç nasıldı senin için? En iyi eleştirmenin yanında olmadan çalışmak korkutucu muydu? Aaron’la tekrar birlikte çalışır mısınız sence?

Geçmişte de yalnız yazmayı tercih ederdim o yüzden benim için büyük bir değişiklik olmadı açıkçası. Aaron’un eksikliğini sadece fikirlerimi değerlendirmesi ve aklında tutması yönünden hissettim. İlk zamanlar çok yorucuydu. Genelde albüm için çok sayıda şarkı yapıyorum ve asıl iş onları geliştirmek ve elemek oluyor. Şarkıların kritiğini yapacak birisi daha olmadan acaba karmaşanın içinde kaybolur muyum diye korkmuştum. Fakat sonrasında bunun daha özgürleştirici olduğuna karar verdim; fikirlerim üzerinde çok fazla kafa patlatmadan, daha içgüdülerimle hareket etmeme imkân sağladı bu durum ve de benim için çok heyecan vericiydi.
Tabii ki Aaron’la tekrar çalışabiliriz, hala çok yakın arkadaşız ama şimdilik ilişkimizin yaratıcılık boyutunu askıya aldık.

Bazen gruplar zor zamanlar geçirir ama yeni bir albümle her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönerler. Bu albümün ne kadar başarılı olduğunu (gerçekten öyle!) göz önünde bulundurursak bu durumu nasıl değerlendirirsin? Tamamen olumsuz bir şey miydi yoksa biraz yalnız kalabildiğin için mutlu musun?

Hayat insanın önüne her türlü sıkıntıyı çıkarabiliyor ve bunları projelerinde değerlendirmek üzere kanalize etmek de bir sanatçının işi aslında. TFCF’i bu süreci yaşamış olmasam yapmam mümkün değildi. Bazen zor zamanlar geçirmek harika bir ilham kaynağı olabiliyor ve bu albüm de bunun gerçek bir örneği.

Bu sekizinci albümün ve her birinin farklı bir tarzı, karakteri var. Turnedeyken eski albümlerden şarkılar çalmak nasıl hissettiriyor, hala onları yazarkenki ruh halinle, müzikal anlamda bulunduğun noktayla iletişim kurabiliyor musun?

Elbette, bence bambaşka albümlerden parçaları setlistte bir araya getirmek enteresan oluyor. Genel olarak evet, albümler birbirinden farklı ama bu daha çok üretim süreçlerinde kullanılan ekipmanlarla ve değişen bakış açılarıyla ilgili. Mesela içerdiği mesajın kökeni aynı olsa da elektronik olarak üretilmiş bir şarkı ve geleneksel enstrümanlarla üretilmiş bir şarkı çok farklı duyulabilir. Bence farklı albümlerden parçaları arka arkaya çalmak bu gerçeği daha gözlemlenebilir yapıyor.

TFCF’nin albüm kapağı gerçekten çok ilginç, Bir gelinlik giyiyorsun (ve bence çok da yakışmış) ama neden gelinlik? Bu fikir nereden geldi?

Bir grubun üyesi olmak, evli olmaya çok benziyor. Grup arkadaşlarınla birlikte yaşıyorsun, çalışıyorsun, yiyip içiyorsun ve uyuyorsun. Gerçekten yoğun bir ilişki. Bu albümle birlikte artık grup arkadaşım yok ve kendimi biraz damatsız bir geline benzetiyorum. Bu işin altından kalkabilmek kendimi çok güçlü hissettirdi ama çok da korkutucuydu. Ama günün sonunda en yaratıcı kararlarım benim için en korkutucu olanlar olmuştur zaten her zaman.

Şarkıların yapısına baktığımızda bu albüm biraz alışılmışın dışında. Bir röportajında önceki albümlerde şarkı yazma konusunda daha geleneksel bir yol izlediğini söylediğini okumuştum. Bu kez biraz daha deneysel yaklaşmışsın gibi, seni böyle bir yola denemeye teşvik eden neydi?

Evet önceki albümlerde daha alışılmış fikirler kullanma eğilimindeydim ve buna uymayanları gözden çıkarırdım. Bu kez fikirlerimi sorgulayacak birisi olmadığı için daha önce denemediğim şeyleri deneyecek fırsatım oldu. Örneğin, yazma sürecindeyken bile bir şarkının çok ani bir şekilde bitmesini istiyorsam bunu yapabiliyordum ve nedenini açıklamama gerek olmuyordu. Bu çok eğlenceliydi ve ben de bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kariyerinin bir noktasında Berlin’de yaşadın, neden Berlin? Bu durum müziğini nasıl etkiledi?

Amerika’da yaşamak beni çok yormuştu, o yüzden New York’tan Berlin’e taşındım. Tam da George Bush ve Saddam Hüseyin’in gündemde olduğu ve Amerika tarihindeki en çirkin dönemlerden biriydi. Berlin bana çekici göründü çünkü orada kimseyi tanımıyordum ve Avrupa’nın tam merkezindeydi. Orada geçirdiğim zaman çok keyifliydi. Benim için oldukça karanlık bir dönemdi ama bunu yaratıcılığa dönüştürmeyi başarabildim ve önemli olan da buydu.

Kariyerinde daha dans odaklı işler de var; MESS mesela. Dinledikçe dans edesimiz geliyor. Peki sende ne tarz müzikler dans etme hissi uyandırıyor?

Hip-hop’a bayılırım, hep çok sevmişimdir ve her zaman da çok seveceğim. 90’lar techno’sunu da çok seviyorum, çünkü bana arkadaşlarımla ilk kez dans etmeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Bence güzel bir davul ritmi olan her şeyle dans edilebilir.

Bir kez daha İstanbul’da çalıyor olacaksın, bizi bekleyen bir sürpriz var mı?

Bence Liars sahnedeyken sürprizlerin olmaması mümkün değil, çünkü müziğimizin kendisi de pek çok hata ve eksiklikten oluşuyor. Çok fazla ayrıntı da vermek istemiyorum, o zaman sürprizin anlamı kalmaz. Ama şunu söyleyebilirim ki her albümden en az bir şarkı duyacaksınız. Gösterişli bir şey giyebilirim bir de! Umarım tutuklanmam!

İNCELEME: JULIEN BAKER- TURN OUT THE LIGHTS

İtiraf ediyorum Julien Baker ilk albümü Sprained Ankle‘ı yayımladığında kendisinin fazlasıyla abartılan bir çıkış sanatçısı, biraz da amatör bir ergen kızımız olduğunu düşünmüştüm. Sene 2015’ti. Şimdi bu beklediğimden fazla ses getiren çıkış albümünü takip eden Turn Out Your Lights albümü ile karşı karşıyayım. Julien Baker beni şaşırtıyor, uzun zamandır hiçbir müzisyenin şaşırtmadığı kadar.

(daha&helliip;)

TOP 10: PARAMORE

Kim derdi 2007’nin en cool pop-punk grubu 2017’nin en iyi pop albümlerinden birini yayımlayacak diye? Paramore‘un son albümü After Laughter, bu senenin en iyi işlerinden biri olmanın yanı sıra aynı zamanda grubun diskografisindeki köşe taşlarından biri oldu. Sürekli olarak değişen kadrosu ile grup her sene daha da kan kaybediyordu. Ancak müzik için yola devam etmeye karar verdiler ve kariyerlerinin en başarılı albümünü yayımladılar. Paramore‘un After Laughter‘ını senelerce dinleyeceğiz belki de. Ancak önceki şarkılarının başarılarını da göz ardı edemeyiz.  Paramore‘un yola devam etmesini en sevdiğimiz 10 şarkısını listeleyerek kutluyoruz.

10. Emergency (All We Know is Falling, 2005)

Grubun kariyerlerinin başında olduğu zamanlar. O zamanlar henüz daha kendilerini tanımıyorduk, ancak harika şeylerin peşinde oldukları çoktan belliymiş.

9. Pool (After Laughter, 2017)

Grubun ustalık eserlerinden. Hayley Williams’ın konu aşk olduğunda yaşadığı gelgitler fazlasıyla realist bir çerçeve çiziyor.

8. Born for This (Riot, 2007)

“We were born for what??!!”

7. Fast in My Car (Self-Titled, 2013)

Josh ve Zac Farro’nun ardından grup “Kaldığımız yerden devam ediyoruz.” diyor.

6. Rose-Colored Boy (After Laughter, 2017)

Bu şarkı için yeni Paramore marşı diyebilir miyiz?

5. That’s What You Get (Riot, 2007)

Grubun diskografisinin mihenk taşlarından biri.

4. Brick by Boring Brick (Brand New Eyes, 2009)

Hayley Williams’ın şöhret ile değişimine uzaktan bir bakış.

3. Fake Happy (After Laughter, 2017)

Herkesin kendinden bir parça bulduğu ama keşke bulmasaydı dediğimiz şarkılardan.

2. Turn it Off (Brand New Eyes, 2009)

İtirazları duyabiliyorum. Ancak bu şarkının grubun en iyi işlerinden biri, en gölgede kalan ve hakkettiği ilgiyi bulamayan kayıtları olduğunu yadsıyabilir miyiz?

1.Hard Times (After Laughter, 2017)

Grubun yeni kaydı daha önce dinlediğiniz hiçbir şeye benzemiyor ve gelmiş geçmiş en iyi Paramore şarkısı. Gelecek albümlerde bizi harika işlerin beklediğinin habercisi.

OST #41: BİTMEYEN STAJ

Okulların açılması bir kısım için daha da acılı bir süreçtir. Eğer staj yapıyorsanız neden bahsettiğimi gayet iyi anlıyorsunuzdur. Okuldan arta kalan azıcık vaktinizi deneyim kazanmak ya da ek gelir amacıyla staja kurban ettiğinizde gençliğinizi sorgular, ders çıkışı yurda gidip boş boş tavanı izlediğiniz günleri iç çekerek hatırlarsınız. Üstelik sabahın köründe ya da öğlen okul çıkışı çalışmaya koşturmanız yetmezmiş gibi bir de yöneticinizin yaptığı en küçük hatada sizi suçlamasına, ikide bir ofisin diğer köşesine kahve taşımaya ve fotokopi makinesi ile aşk yaşamaya katlanmanız gerekir. Üzülmeyin, her şey iyi bir amaç için. Sizin için hazırladığımız staj playlisti ile moral depolayın biraz.

 

UNDERRATED GEMS: PJ HARVEY

Kabul edin, PJ Harvey müzik piyasasındaki en havalı kadınlardan. En iyi şair ve müzisyenler listemizin üst sıralarında olmasının yanı sıra, aynı zamanda da duygularını şarkılarına yansıtmayı mükemmel bir şekilde başaran dahilerden biri. Kendisini “Little fish, big fish, swimming in the water” dizeleri, son 10 senenin en iyi işlerinden Let England Shake albümü ile hatırlayabilirsiniz. Ancak kabul edelim, PJ Harvey bunlardan çok daha fazlası.

10)The Devil (White Chalk, 2007)

Gelmiş geçmiş en iyi piyano dizeleri diyebilir miyiz?

9)The Sky Lit Up (Is This Desire, 1999)

Son nakaratta üst notalara ulaştığında sihre kendinizi bırakın.

8)Oh My Lover (Dry, 1992)

Oh my sweet thing, oh my honey pie…

 

7) River Anacostia (The Hope Six Demolition Project, 2016)

Zorlu’da kapanışı bu şarkıyla yapmıştı. Hey gidi…

6) Rub Till It Bleeds (Rid of Me, 1993)

Evet, aklınıza ilk gelen şey doğru.

5)Meet Ze Monsta ( To Bring You My Love, 1995)

Masalara atlamayın, sadece bir şarkı…

 

4) Man Size (Rid of Me, 1993)

Kısa versiyonunu da seviyoruz, ancak uzun versiyonun daha bir harika olduğunu kabul edelim.

 

3)The Last Living Rose (Let England Shake, 2011)

Tamam, bu şarkı aslında biraz ünlü sayılabilir. Ancak diğer singleların yanında hakkettiği ilgiyi göremediğini inkar edebilir miyiz?

2)Is This Desire? (Is This Desire, 1999)

Woah…

1) The Wind (Is This Desire, 1999)

Gelmiş geçmiş en iyi PJ şarkısı.

 

 

 

İNCELEME: GRIZZLY BEAR- PAINTED RUINS

Müziğin single’lar ile yutulabilen küçük bir hap gibi tüketildiği günlerden geçiyoruz. Grizzly Bear‘in dinleyicisinden beklentisi ise daha büyük: Yeni albümlerini bir bütün olarak kabul edip değerlendirmeniz. 2000’lerin en başarılı müzikal çalışmalarını ortaya koyan isimlerin eski standartlarını tutturmakta zorlandığı (Bakınız: The Strokes) ya da popüler kültürün içinde boğuldukları şu zorlu zamanlarımızda (Senden bahsediyorum sevgili Alex Turner) Grizzly Bear’in bu iki alanda da arkadaşlarına uymaması bir mucize gibi. Spotify’ın varlığı ile daha da hızlanan müzik tüketimine meydan okurcasına Grizzly Bear’in eski alışkanlıklara yönelmesinin grubun sonu olabileceğini düşünebilirsiniz. Tam tersine, Brooklyn menşeili grup hiç olmadığı kadar güçlü.

2009 tarihli Veckatimest‘in hayatımıza getirdiği “traditional folk” havalarının 2012 tarihli Shields ile alternatife kayışına tanıklık etmiştik. 5 sene gibi uzun bir aradan sonra gelen albüm Painted Ruins ise ikisinin bir araya gelmesi ile oluşturulabilecek belki de en iyi kayıt. Albümde Two Weeks ya da Ready-Able gibi kuvvetli tınılar bulmakta zorlanabilirsiniz. Dört güçlü single kayda rağmen Painted Ruins 50 dakika boyunca hayatınızı değiştirecek herhangi bir eser sunmuyor size. Özel bir an ya da parmak gösterebileceğiniz güzellikleri olmadan muhteşem bir bütün ortaya koymayı başarıyor grup yine de. Albümde gerçekten kötü ya da sadece albümü doldurmak için konumlandırılmış bir şarkı bulmak zor. Albümün ilk yarısında sizi karşılayan single kayıtlar Morning Sound, Four Cypresses ve Three Rings art arda müzikal şölen sunuyorlar adeta. Four Cypresses‘ta da dedikleri gibi:”Bu bir kaos ama işe yarıyor.”

Hemen ardından gelen Losing All Sense ise grubun bu albüm ile diskografilerine kattıkları en değerli kayıt. Ünlü single Two Weeks‘e uzun bir aradan sonra en çok yaklaştıkları kayıt olmasına rağmen Losing All Sense birçok açıdan da Two Weeks‘ten ayrışıyor. Oyunun bir sonraki seviyesine geçiş yapmak gibi…İkinci yarıdaki Cut-Out ise bir diğer albümün incilerinden oluyor. Yakalayıcı melodisi ve güçlü basları ile dinleyiciyi hemen etkisi altına almayı başarıyor. “Albümü doldurma amacı ile sıkıştırılan son şarkı” klişesini bir kenara bırakarak Systole ve Sky Took Hold ile baş başa bırakılıyoruz son anlarda da.

Grizzly Bear’in yeni uzunçaları Painted Ruins beş yıllık bir bekleyiş ile beklentileri çığ gibi büyütmüştü. Grubun köklerine dönerek beklentilerin de ötesine geçmesi gerçekten şaşırtıcı. Painted Ruins grubun diskografisinde önemli yer edinecek kayıtlardan oluşuyor. 2012 tarihli Shields‘in de ötesine geçerek grubun en parlak günlerine yeniden göz kırpıyor. Bu albümü hayatınıza katmak ve mucizesini keşfetmek içinse yapabileceğiniz iki şey var: Albümü baştan sona bir bütün hâlinde dinlemek ve bu işlemi birkaç kere tekrarlamak. Sonrasında herhangi bir şeye vurguda bulunamayarak bu albümü nasıl bu kadar övebildiğimi anlayacaksınız.

 

TOP 10: THE DRUMS

Brooklyn’in incilerinden, 2017’de bile The Smiths ruhunu yaşatmayı başaran nadir isimlerden The Drums‘ı canlı kanlı görmemize çok az kaldı. 9 Eylül‘de Babylon Soundgarden kapsamında ilk defa Türkiye’de sahne alacak olan Jonny Pierce, önceleri 3 grup arkadaşıyla beraber The Drums’ı bir grup projesi olarak ilerletiyordu. Her yeni albümde kan kaybederek solo bir çalışma hâline gelmiş olsa bile The Drums yeni albümleri Abysmal Thoughts ile bu senenin en güzel işlerinden birini çıkardı. Yeni albüm ve konser niyetiyle biz de diskografideki dört albümü altüst ettik, sizler için en iyi 10 The Drums şarkısını listeledik.

10. Let Me ( Encylopedia, 2014)

Jonny Pierce’in “garip albümümüz” dediği Encylopedia’nın bir türlü keşfedilememiş incilerinden!

9. Mirror (Abysmal Thoughts, 2017)

Yeni albümün açılış şarkısı, varoluş sancılarınızın yeni marşı.

8. I Need Fun in My Life (The Drums, 2010)

“The less you own the more freedom you have/The less you own the more freedom you have/So I went home and threw it all away.”

7. U.S National Park ( Encylopedia, 2014)

Ağzınıza dolanabilir, şimdiden uyaralım!

6. Heart Basel (Abysmal Thoughts, 2017)

Yeni albümün ve kariyerinin en başarılı kayıtlarından…

5. What You Were (Portamento, 2011)

Son turnesinde listeye yeniden getirdiği kayıtlardan. İstanbul konserinde duymayı en çok beklediklerimizden…

4. Best Friend (The Drums, 2010)

Let’s Go Surfing’ e aldanmayın! The Drums’ı “The Drums” bu şarkı yapmıştır.

3. Head of the Horse (Abysmal Thoughts, 2017)

Yeni single kayıtlarından biri. İnsanı yakalayan melodisi ile son albümün en iyisi.

2. Money (Portamento, 2011)

“But I don’t have any money/No, I don’t have any money.

1.Book of Revelation (Portamento, 2011)

Hepiniz Let’s Go Surfing bekliyordunuz, biliyoruz. Ancak Jonny Pierce’in hayatında dönüm noktası olan bir şarkı Book of Revelation. Dürüst şarkı sözleri, harika melodisi ve içtenliği ile diskografisinde yer almış en iyi şarkı. İnanmıyorsanız, şöyle buyurun:

 

RÖPORTAJ: WAX TAILOR

Duymayanlar için müjdemizi verelim: Wax Tailor Babylon Soundgarden kapsamında bir daha Türkiye’ye geliyor. Konsept uzunçalar kavramını bize yeniden seven, son albümü By Any Beats Necessary ile bir kere daha gönüllerimize taht kuran müzisyenle konser öncesi biraz lafladık. Fransız prodüktörün ilhamlarını, iş birliklerini ve tabii ki yaklaşan konseri hakkındaki detayları merak edenleri şöyle alalım:

Merhaba! Hayat nasıl gidiyor? Önümüzdeki ay yeniden Türkiye’de olacağın için heyecanlı mısın?

Hayat güzel gidiyor. Efsane bir turneden çıktım ve evet, sonunda yeniden Türkiye’de olacağım için fazlasıyla heyecanlıyım.

Fransız kültürü genellikle yumuşak romantik tınılarla eşleştirilmekte. 6 ay Paris’te yaşama fırsatı buldum ve gözlemlerime göre orada da fazlasıyla geniş bir hip-hop ve rap sahnesi var. Şu anda daha çok American tınılarından etkileniyor olsan da kariyerinin başında Fransız müzik sahnesi müziğine nasıl bir etki bırakmıştı? Özellikle müzisyen olmak için sana ilham veren özel bir an var mıydı?

Müzikal açıdan ilhamımı genellikle Birleşik Devletler’den ve İngiltere’den alıyorum. 60’ların pop é psyche rock’ı ile büyüdüm, ve bir de 50’lerin jazz müziği ile. 80’lerin ortasında henüz daha çok gençken hip-hop’ı keşfettim ve bu durum hayatımda büyük bir etki bıraktı. Bu dönemde beni etkileyen birçok müzisyen vardı. Ancak Public Enemy’den Chuck D büyük ihtimalle üzerimde en çok etki bırakanıydı. Bir de Prince Paul var tabii ki ki kendisi benim için dünya üzerindeki en iyi prodüktördü.

“Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.”

Son uzunçaların By Any Beats Necessary’deki iş birliklerinde yeni isimler görüyoruz. Albüme katkı yapacak sanatçıları nasıl seçiyorsun? Sence güzel bir iş birliği için en önemli faktör nedir?

Bir film için oyuncuları seçmek gibi. Öncellikle iyi bir senaryoya ihtiyacınız var. Sonrasında rolleri ve o rolleri canlandırabilecek kişileri hayal ediyorsunuz. Çoğu zaman kayıtlar ortaya çıktıktan sonraki ikinci aşamada fikirlerim ortaya çıkıyor. Yine de değişebilen bir durum. Ünlü bir sanatçı ya da tanınmayan biri olması umurumda olmuyor. Hatta hiç tanınmayan bir sanatçıyla çalışmaktan gurur duyuyorum çünkü bir hazineyi ortaya çıkarmak gibi oluyor:)

Kayıtlarında filmlerden sample’lar duymaya alışığız. Aynı zamanda koyu bir sinefil olduğunu da biliyoruz. Peki, kullandığın filmleri ve diyalogları nasıl seçiyorsun? Filmleri seyrederken mi ilham alıyorsun yoksa sadece kafanda eskilere doğru gidip kayıt aşamasında uygun sample’ı buluyorsun?

Müzik konusunda bahsettiğin süreçte işliyor çoğu zaman. Yani kafamın içinde eskilere doğru gidiyorum ya da yeni bir şey keşfedip onu direk kullanabiliyorum. Film diyalogları konusunda düzenli olmanız gerekiyor. Bu yüzden ben de diyalogları biriktiriyorum. Ancak bunu gittikçe daha da az yapıyorum çünkü hard drive’ım tonlarca diyalogla doldu. Altıncı his gibi. Bir filmi izlediğimde düşünmeme bile gerek kalmıyor çoğu zaman.

Bildiğimiz üzere hikayelere aşırı ilgilisin ve diskografinde çoktan bir konsept albüm var. İleride albümlerinden birini bir filme dönüştürmeyi düşünür müydün? Albümlerinden bir tanesini görsel bir şölene dönüştürme fikri ilgini çekiyor mu?

Emin değilim. Müziğin çağrışım yapabilme gücünü seviyorum. Tıpkı bir kitap gibi…Bence canlı bir performans ya da müzik videosu için görseller yaratmak daha çok tercih edebileceğim bir seçenek. Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.

“İnsanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika.”

Yaptığın müzik tarzından seni etkileyen yeni isimler var mı? Yeni isimleri takip etme fırsatı bulabiliyor musun?

Pek sayılmaz, kibirli gözükmek istemem ama geçmişte de durum aynıydı. İlk albümümü yayımladığımda insanlar Dj Shadow’a referans gösteriyordu. Ona ve ilk iki albümüne + Unkle albümüne saygım sonsuz ama yine de benim için ilham sayılmazlardı. Çünkü biz ikimiz de aynı kuşaktanız. RJD2’ya kendimi daha yakın hissediyorum çünkü ilk albümü benim için gelmiş geçmiş en güzel müzikti. Yine de ilhamlarımın çoğunlukla soul, blues, funk, jazz, OST, Psych rock tarzlarından geldiğini söyleyebilirim. Diğer birçok prodüktör gibi bu iş çoğunlukla kendi materyalini yaratmak ya da diğer olası ilhamları bir adım öteye götürmek. Oh, bu arada ilham almamak etkilenmemek demek değil. Danger Mouse, Adrian Younge, Badbadnotgood, Anderson Paak& birçok diğer sanatçının koyu hayranıyımdır.

Belgeselin In Wax We Trust’da plak dükkanı sahiplerine bir soru soruyorsun. Biz de sana aynı soruyu sormak isteriz: Plak senin için ne ifade ediyor?

Müzikle özel bir bağ, mp3 ya da streaming servislerinden daha içten bir şey. Bir plağın ambalajını sıyırıp, kapağını açıp içindeki notları okumayı seviyorum. Uzun bir süre sahip olduğunuzda bir geçmişinin olması, tıpkı benim gibi, ve bir hikayesinin olması. Bir diğer kendi müziğimle ile ilgili söyleyebileceğim şey yeni albümün ilk plak kopyasını eline alıp “İşte, yaptım!” demek.

Muhabbetimizin sonuna gelirken, daha önce de Türkiye’de performanslarda bulundun. Şu ana kadarki deneyimin nasıldı? Babylon Soundgarden’da yaklaşan konserin için beklentilerimiz ne yönde olmalı?

İstanbul’daki ilk konserimi hatırlıyorum. Dürüst olmak gerekirse varlığından haberdar bile olmadığım birçok insanın yaptığım işlerle bu kadar ilgilendiğini görmek şaşırtıcıydı. Popüler medyadan ya da büyük pazarlama planlarından uzak bağımsız bir sanatçı olduğunuzda insanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika. Sık sık Türkiye’deki hayranlarımdan mesajlar alıyorum ya da onlarla konuşuyorum. Bence benim yaptığım müzikle ilgili dinleyicilerde sağlam bir altyapı var. Bu performans ise benim bu turnedeki son konserim olacak. Grubum bana eşlik edecek konserde. Farklı bir enerji yakalamak için bu konser için bir davulcu ile beraber performans sergileyeceğim. Aynı zamanda bir gitarist, çello sanatçısı- ki kendisi bazı şarkılarda gitar da çalıyor- da bizimle sahnede olacak. Günün sonunda değişik bir rock enerjisi sağlayacağımızı söyleyebilirim. Tabii bir de birkaç görsel efekt var ama onları merak edenlerin gelip görmesi gerekecek:)

Zamanın için teşekkürler. Seni önümüzdeki ay canlı izlemek için sabırsızlanıyoruz. O zamana kadar kendine iyi bak!

Teşekkürler! Ben de sabırsızlanıyorum.

GELİYOR: NICOLAS JAAR

Daha önce de topraklarımıza defalarca uğrayan Nicolas Jaar yeniden Türkiye’de! İlk uzunçaları Space is Only Noise‘u 2011’de yayımlayan elektro-dahi geçen seneki albümü Sirens ile gönüllerimizi fethetmişti. 3 Ekim‘de Zorlu PSM sahnesinde kendisini yeniden kanlı canlı izleyeceğimiz için seviniyor ve aşağıya akşamınıza eşlik etmesi için en sevdiğimiz Nicolas Jaar şarkılarından birini bırakıyoruz.

Biletler Biletix ‘de!

#TBT: MODERAT

Geçtiğimiz günlerde aldığımız bir habere göre en sevdiğimiz elektronik gruplardan Moderat müziğe biraz ara verecekmiş. Üstelik bu aranın ne kadar süreceği ya da müziğe geri dönüp dönmeyecekleri henüz belli değil. Grup üyeleri Moderat‘ı kendi kişisel projelerine bir ara vermek amacıyla hayata geçirmişler. Şimdi de solo projelerine yoğunlaşmak için biraz zamana ihtiyaçları varmış. Kendilerine hak vermekle beraber umarız en yakın zamanda sahnelere geri dönerler. Çok özletmemeleri dileğiyle…

 

 

 

 

TANIŞIN: ULRIKA SPACEK

Evet, biliyoruz. Bir grup için fazlasıyla kötü bir isim Ulrika Spacek. Yine de Slowdive‘ın dönüş turnesinin açılış grubu ve müzik kritikleri tarafından yılın “en özgün” yeni grubu unvanını alan Ulrika Spacek ile tanışmanızı isteriz. Kendileri ilk albümleri Album Paranoia‘yı henüz daha geçen sene yayımladılar. Ardından ise turnelemek yerine daha fazla kayıt yapmayı seçerek bu seneki Modern English Decoration ile hayatlarımıza yerleştiler.

Grubun gitarist Rhys Williams harici diğer üyeleri 2002 senesinden beri Tripwires adı altında müzik yapıyormuş zaten. Hatta o kadar başarılı olmuş ki bu proje BBC desteğini alarak 2007 senesinde Reading & Leeds Festivali’nin keşif sahnesine konuk olmuşlar. İlk albümlerini kaydettiklerinde ise tüm çalışmaları silerek plak şirketinden ayrılmaya karar vermişler. Hemen ardından kendi çabaları ile 2 tane albüm yayımlamışlar. Ancak 2014 senesinde esas adam Rhys Edwards’ın Berlin’e taşınması ile dengeler değişmiş. Bu süre zarfında Edwards, eski dostu Rhys Williams ile Berlin’de yeniden müzik yapmaya başlamış. Diğer Tripwires üyelerinin de katkısı ile grup yepyeni bir sound ile kendilerine yeni bir yol çizmeye karar vermiş. Bir sene sonra ise ilk albümleri Album Paranoia‘yı kaydetmişler.

Bu sene yayımlanan Modern English Decoration ise ilk uzunçalara nazaran çok daha özgüvenli. Grubun deneyimli müzisyenlerden oluştuğunu daha ilk şarkıda anlamanız olası. Post-punk, psychedelic, shoegaze gibi birçok akımı içlerinde barındırmayı başarıyor İngiliz grup. Yine de albümü dinlediğinizde bir bütünün parçalarından daha fazlası olduğunu anlıyorsunuz. Deerhunter‘dan Slowdive‘a birçok grubun tınılarının homojen bir şekilde karışması ile ortaya çıkarılmış bir iş. Ancak grubun daha kariyerlerinin başında olması, acemilikleri zaman zaman kendini gösteriyor. Öncelikle iki albümleri de tamamen kendi çabaları ile Victoria döneminden kalma bir evde kaydedilmiş. Pahalı bir prodüksiyondan uzak, ancak emin ellerde. Ayrıca vokal Rhys Edwards’ın benliğini daha fazla vurgulaması, daha kendinden emin bir şekilde tınlaması gerekiyor. Gitarların- ki grubu özgün kılan yegane özellik- muhteşem uyumu ve cesaretinin yanı sıra esas adam biraz sönük kalıyor. Ulrika Spacek‘in en çok gelecek vadeden yönü ise canlı performanları. Bir efsaneye göre canlı performanslarının enerjisi o kadar yüksek ki grup bundan birkaç sene sonra festivallerin aranan punk isimlerinden olacak.

Kendileri şu sıralar Slowdive için açılışı yapmaktan fazlasıyla memnun. Sonbaharda da kendi turneleri için yola koyulacaklar. Drowned in Sound‘daki röportajına göre Rhys Edwards’ın gruptan en büyük beklentisi kendi özgün tınılarını oturtarak diğer gruplardan ayrışmaları. Kendileri aynı zamanda “türsüzlük” akımının takipçilerinden. Bu nedenle biraz deneysel takıldıklarını da belirtelim.

İNCELEME: FOSTER THE PEOPLE- SACRED HEARTS CLUB

Foster The People şüphesiz ki Pumped Up Kicks ile gönüllerimizi fethetti. Bunun sebebi diğer grupların yanında kendilerine olan özgünlükleri ve ilham aldıkları tarzların geniş bir yelpazede olmasıydı. Hemen ardından gelen 2014 tarihli Supermodel ise benim için resmen bir hayal kırıklığıydı. 3 sene boyunca indie pop listelerimin en temel kayıtlarını kaydeden grup hiç olmadığı kadar depresif, nispeten daha sıradan ve tek düzeydi. Üçüncü albümde kendilerine gelmelerini bekliyordum ki üçüncü uzunçalar Sacred Hearts Club bu seneki en büyük hayal kırıklığım oldu.

Albümün açılışını hip-hop ve rap esintili Pay The Man yapıyor. İtiraf edeyim, Foster The People‘ın pop tınılarına Mark Foster‘ın hip-hop esintili vokalleri bire bir. Yine de bu şarkı fazlasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Şarkıdaki ilhamsızlık, tek düzelik grup ile eşleştirdiğiniz her şeye ters. Hemen ardından gelen Doing it for the Money ise albümdeki pop tınıları arasında en iyisi. Grubun popüler kültüre ayak uydurmaya çalışırken zevkli bir iş ortaya koyduğu tek kayıt. Art arda gelen Sit Next to Me, SHC, I Love My Friends ise radyo hiti olmak için yazıldıkları fazlasıyla belli olan ve hemcinslerinden ayrılmak amacıyla farklı hiçbir şey ortaya koymayan kayıtlar.

Orange Dream ve Time to Get Closer şarkılar arasındaki geçişi yumuşatmak amacıyla konulmuş “interlude” şarkılar. Ancak Mark Foster ve ekibi o kadar birbirinden farklı tarzları 40 dakikada bir araya getirmek için uğraşıyor ki geçiş şarkıları albüm içindeki tutarlılığı sağlamada yetersiz kalıyor. Albümün sonlarına doğru gelen single Loyal Like Sid & Nancy ise bu sene Imagine Dragons şarkılarından sonra duyduğum en kötü kayıt olabilir. Yine benzer şekilde diğerlerinden gitar tınısı ile ayrılan Lotus Eater o kadar klişe ki ilk albümünü yayımlamaya hazırlanan ergen grup şarkılarına benziyor. Peki, hiç mi iyi bir kayıt yok bu albümde? İkinci yarıdaki Jena Malone imzalı Static Space Lover grubun Supermodel albümünde yer alsa single olabilecek bir kayıt. Yine kapanıştaki Harden The Paint ve ||| grubun Torches döneminde ortaya koydukları işe en yaklaşabilen kayıtlar olarak göze çarpıyor.

Foster The People‘ın müziği birazcık Imagine Dragons gibi. Özgün pop yapan indie grup hiç beklemediği popüleriteye kavuşur, zekice bir şarkı ile akıllara kazınır ve ikinci uzunçalarda çuvallar. Üçüncüde ise bu çuvallamanın etkisi ile yolunu kaybeder ve ortaya tatsız bir albüm çıkarır. Sacred Hearts Club Mark Foster ve arkadaşlarından bekleyebileceğiniz kalitede bir albüm kesinlikle değil. Yine de önceki işlerinde edindiğim umutlarımı bir kenara koyup dördüncü albümü bekliyorum.

İNCELEME: BROKEN SOCIAL SCENE – HUG OF THUNDER

En son ne zaman hiç telefonlarımıza bakmadan arkadaşlarımızla kaliteli vakit geçirdik? Ne zaman ekrana bakmadan bir günü geride bıraktık? Broken Social Scene‘ in esas adamı Kevin Drew da bizden biri. Yedi yıllık bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalarda o da bizim kadar yakınıyor ve yine bizim gibi bu sistemin bir parçası oluyor. Kevin Drew’ u diğer “nostaljik” müzisyenlerden ayıran ise sistem tarafından yavaş yavaş yutulurken akıma direnmesi. Etrafı kadar kendini de eleştirebilmesi.

Uzun bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalar Hug of Thunder Broken Social Scene’ in tüm üyelerinin yeniden bir araya geldiği özel bir albüm. 2002 tarihli başyapıt You Forgot it in People‘ dan sonra grubun deneysel yönlerini ve gürültüyü bir kenara atarak klasik formülleri yeniden işlevlendirdiği bir albüm ile karşı karşıyayız. Kulağa “eski kafalı” gelebilir, ancak Arcade Fire‘ ın popüler sahneye geçerek Reflektor‘ ı yayımlaması ya da Belle & Sebastian‘ ın son uzunçaları Girls in Peacetime Want to Dance‘ ten sonra aradığımı bulmanın mutluluğu içindeyim. Teknolojinin yok ettiği nostaljiyi yenilikten arındırmadan özgün ve eğlenceli kayıtların yapılabileceğinin en somut kanıtı bu uzunçalar. Kopardığımız bağları tamir ederek “bir” olabilmenin hayatımıza getirebileceği güzel sonuçları anlatan bir başka güzel sonuç.

Sol Luna ile ambient bir açılış yapıyor albüm. Hemen ardından gelen Halfway Home ve Metric‘ ten Emily Haines imzalı Protest Song, Funeral (Arcade Fire)’ da rahatça yer bulabilecek kayıtlar. Skyline grubun folk altyapısına bir selam çakarken Stay Happy‘ de St. Vincent esintileri kulaklara çınlıyor. Albümün en başarılısı ve ismini aldığı Hug of Thunder‘ da ise grubun en köklü üyelerinden Feist ile karşılaşıyoruz. Bu sene yayımladığı albümü Pleasure tadında bir kayıt ile şaşırtmasa da grubun diskografisinde kalıcı olacak bir iş ortaya koyuyor. Albümün sonlarına doğru grubun yeni üyesi Ariel Engle mucizeler yaratıyor. Stay Happy ile iddialı bir giriş yaptıktan sonra Gonna Get Better ile senelerdir BSS ailesinin bir parçası gibiymişçesine tınlamayı başarıyor. “Gelecek eskisi gibi değil, yine de oraya gitmeliyiz. Her şey daha iyi olacak çünkü daha kötü olamaz.” diyeerek albümü hızlıca resmediyor. Albümün kapanışındaki Mouth Guards of the Apocalypse ise Kevin Drew‘ un modern kültürde nefret ettiği her şeyle yüzleştiğiniz bir kayıt ve albümün en yaratıcı şarkısı. BSS ekibinin tamamını toplarken ve bu albümü kaydederken arkasında durduğu her şeyin bir özeti.

Broken Social Scene‘ in son albümü Hug of Thunder uzun zamandır eksikliğini hissettiğimiz bir indie klasiği. Grubu bir indie efsanesi yapan albümlerden çok uzakta ve önceki kayıtlara göre belki biraz fazla ilhamsız, sıkıcı ve tekdüze. Ancak o albümler yaklaşık 15 sene önce yayımlandı ve aradaki zamanda geleceğimiz hiç olmadığı kadar değişti. Aynı albümü bir daha yapmalarından ya da deneyip başarısız olmalarındansa Hug of Thunder‘ ı ortaya koymaları sevindirici. Şüphesiz ki aynı zamanda bu senenin en büyük geri dönüş albümlerinden biri bu uzunçalar. Kulak vermekte ve arada zaman zaman döndürmekte fayda var.

TANIŞIN: FUFANU

Ne kadar harika ve az tanınmış grup keşfettiysem hepsi Pitchfork’un albüm kritikleri sayesinde oldu. Yine geçenlerde şubat ayında çıkan ve daha önce hiç duymadığım grupların albümlerini dinlerken birçok hazine değerinde albüm keşfetmiş oldum. Zaman zaman bana Joy Division’ı hatırlatan kayıtları, melankolik havası ve elektrodan etkilenen post-punk tarzı ile İzlanda’dan Fufanu da yine radarıma giren gruplardan biri oldu. Nordik toprakların fazlasıyla popüler olduğu şu son zamanlarda böyle bir grubun nasıl gözden kaçtığını görüp şaşırdım. Henüz daha ikinci albümlerini yayımlamış olmalarına vererek kendilerini sizlerle tanıştırmak isterim.

Grubun esas adamı Kaktus (Bundan daha havalı bir isim olabilir mi? Ben de sanmıyorum.) ve gitaristi Guðlaugur daha öncesinde Captain Fufanu adında bir techno grubu icra ediyorlarmış. Grubun kayıtlarını dinlediğinizde de bu ilk projenin etkilerini hemen hissediyorsunuz zaten. Hemen ardından davulda Erling Bang’in de katılımıyla şu anki kadro oluşmuş. Bir hevesle ilk albümlerini kaydetmişler ancak albümün kayıtlı bulunduğu stüdyonun soyulması ile tüm kayıtlar uçup gitmiş. Fufanu adında eski techno tınılarını biraz daha geliştirip punk ile buluşturmaları ile şimdilerde dinlediğimiz kayıtları kaydetmişler hemen ardından.

Grubun ilk albümü Few More Days to Go özenle yazılmış 10 adet punk kaydından oluşuyor. Albümü ilk dinlediğinizde bunun bir grubun ilk uzunçaları olduğuna inanmakta zorluk çekebilirsiniz. Kayıtlar fazlasıyla özgüvenli. Albümdeki herhangi bir şarkı Parquet Courts’un son albümünde yer alabilirdi ve hiç de sırıtmazdı. Ancak benim dikkatimi çeken geçtiğimiz şubat ayında yayımlanan ikinci uzunçalar Sports oldu. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun işbirlikçisi Nick Zinner prodüktörlüğündeki Sports 2017’nin en iyilerinden biri olabilir rahatlıkla. İlk albümdeki punk tınıları ikinci uzunçalarda Ian Curtis ruhu ile buluşarak post-punk kayıtlar ortaya çıkarıyor. Yeni nesil gruplarda 80’lerin özlenen pop tınılarını yeniden hayata geçirme hırsı var. Fufanu da bu akımdan nasibini alıyor. Güçlü bas melodileri, durgun vokaller ve buğulu gitar formulü hiç olmadığı kadar işe yarıyor. Grup kesinlikle sakin değil şarkılarındaki duyguları aktarmaya çalışırken. Ancak yine de çok hevesli ve gürültülü oldukları da söylenemez. Şimdilik kalıcı melodilerin denge ile buluştuğu güvenli bir bölgede olduklarını söyleyebilirim.

Grubun esas adamı Kaktus’ün Damon Albarn‘ ın Everyday Robots albümünde yer aldığını ve grubun Blur‘ün Hyde Park konserinde açılışı gerçekleştirdiğini hemen belirtelim. Grup henüz daha hakkettiği ilgiyi görememiş olsa da yavaşça uluslararası sahneye doğru yol alıyorlar. İlk dinleyişte abartılı bulabilirsiniz ancak The Drums’ın The Smiths etkili tınılarından beri 80’leri bu kadar günümüzde yaşamamıştım. Birkaç dinleyişten sonra ise grubun kayıtlarda gerçekleştirdiği ufak mucizeleri fark ediyorsunuz ve çoktan Fufanu dinleme listenizde beliriyor.

 

 

FMK: HAIM- SOMETHING TO TELL YOU

En sevdiğimiz rock’n’roll tınılarını pop müziğe dönüştürmeleri ile sevmiştik HAIM‘ i. Los Angeleslı kız kardeşler ise ikinci uzunçalarları Something to Tell You‘ da hiç olmadığı kadar sönük kalıyor. Hey gidi! Evde yalnızken Falling‘ e eşlik eder, My Song 5‘ da Danielle Haim olup hayali gitarımızla solo atar, Go Slow‘ da “heat, heat, heat” diye dans ederdik. Yeni albüm ise gereksiz efektler, aşırıya kaçmış prodüksiyonlar ve ilhamdan yoksun melodiler ile boynumuzu bükük bırakıyor. Tabii, ilk albümün tam bir şaheser olması ve HAIM kızlarının ilk albümdeki mükemmelliği beklentilerimizi fazla yükseltmişti. Ancak yine de daha iyi bir prodüksiyon ile daha başarılı bir iş ortaya koyabilirlerdi. Canlı performanslarında rock kökenlerini öne çıkaran bir grup olarak yeni albümün bu süslü püslü yapısını sahneye nasıl aktaracakları ise benim için şu anda en büyük merak konusu.

Yeni albümü genel anlamda bu kadar çekiştirmişken Avaz’ daki yeni favori kategorim FMK kapsamında bir de kayıtlara göz atalım.

FUCK

Want You Back: 90’ların kız gruplarına selam gönderen bir müzik videosu ile bu şarkıya çoktan aşinasınızdır büyük ihtimalle. “Güçlü bir bas gitar ile temellendirilseydi daha iyi olabilirdi.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de dinleyicisini hemen ele geçirip kolay kolay bırakmayan sağlam bir melodi. Güçlü bir başlangıç şarkısı.

Something to Tell You: Albümün ismini aldığı yegane kayıt. HAIM’ in canlı performanslarında sık sık yer vermesini bekliyorum. Yine de kariyerleri ilerledikçe diskografide kalıcı bir yer edinebilecek olması konusunda şüpheliyim.

Found it in Silence: Rostam Batmanglij imzalı kayıtlardan biri. HAIM’ in ilk yaylı deneyimi belki de. Bir şarkının dinleyicide kalıcı olabilmesi için dahiyane olmasına gerek olmadığının, sadece biraz özenin yeterli olduğunun en büyük kanıtı. Found it in Silence, belki de HAIM’ in en güçlü şarkılarından biri olarak sizde yer etmeyecek. Ama yine de zaman zaman dinlerken ne kadar başarılı bir kayıt olduğunu takdir edeceğiniz yegane işlerden biri.

Right Now: Bu şarkı belki de gerçekten bir “Marry” olmayı hakkediyordu. Ancak ilk yayımlandığında stüdyoda canlı bir performans olarak duymuştuk bu kaydı. Grubun duygu yüklü, dinleyiciyi alıp götüren, minimum çaba gerektiriyormuşçasına bir etki bırakan performansı harika bir albümün ön izlenimi gibiydi. Yine de stüdyo versiyonunda fazla prodüksiyonun kurbanı oluyor kayıt. Albüm kaydından ziyade canlı performanslarda dinlemenizi tavsiye ederim.

MARRY

Little of Your Love: Kız kardeşlerin gelmiş geçmiş en iyi işlerinden biri. Days Are Gone ruhunu devam ettirip dans etmek isteyebileceğiniz mucizevi şarkı. HAIM’ in çoklu vokalleri şarkıda harika bir etki bırakıyor ve daha en başta HAIM’ i neden dinlediğinizi hatırlıyorsunuz. Duş repertuvarınızın encore şarkısı yapabilirsiniz!

Kept Me Crying: Vampire Weekend‘ in eski dehası Rostam Batmanglij imzalı ilk kayıt. İlk albümün devamı niteliğinde HAIM’ in bir başka zekice yazılmış kayıtlarından birine tanıklık ediyoruz. Harika bir perküsyon, dahiyane bir şarkı yazımı ve en önemlisi de şarkının önüne geçmeyen kararında bir prodüksiyon. Daha ne olsun?

Walking Away: Bir diğer nacizane Batmanglij kaydı. HAIM’ in albümünde tercih ettiği modern pop tınılarının en cesurca hayata geçişi. Eski Vampire Weekend klavyecisinin prodüksiyondaki çabaları gerçekten işe yarıyor. Tınılardaki en keskin geçişlerden biri Los Angeleslı üçlünün diskografisine yukarılardan bir yerden tutunuyor.

Night So Long: HAIM’ in durgun, duygu yüklü ve daha önce hiç olmadığı kadar minimum dokunuşlu kaydı. Kadın folk sanatçılarına selam çakan kapanış şarkısı üçlünün diskografisinde bir ilk. Umarım son olmaz!

KILL

Nothing’s Wrong: Fleetwood Mac göndermelerini karşılayan bir kayıt. Fazlasıyla tekrarcı yapısı, bir anda duraklaması ve bilgisayar ile süslenip püslenmesi kulağa batıyor. Ben pek ısınamadım bu yüzden şarkıya.

Ready for You: Özel olması için fazla uğraşıldığı izlenimini veren ancak sıradan olmaktan kurtalamayan bir kayıt. Fazla prodüksiyonun en büyük kurbanlarından. Albümün doldurulması için bir türlü kenara bırakılamamış bir kayıt olması muhtemel.

You Never Knew: HAIM daha fazla Stevie Nicks olabilir miydi? Sanmıyorum. Fleetwood Mac‘ in Rumours albümünün kötü bir taklidi gibi.

 

TANIŞIN: ROSE ELINOR DOUGALL

2017’nin ilk yarısının kapanışını yaparken keşfetmek için yeni isimler arayanlara güzel bir haberimiz var. Londra’nın kasvetli, yağmurlu havasından ilham almış, aslında fazlasıyla deneyimli ancak yine de istediği değeri göremediğini düşündüğümüz Rose Elinor Dougall ile tanışın. Kendisi bu senenin başında ikinci uzunçaları Stellular‘ı yayımladı. Mükemmel bir indie esintili, Blondie ilhamlı albüm dinlemek isteyenler için birebir. Albümün adının “küçük yıldız” olması ise tesadüf değil. Rosie gerçekten de büyük kitlelere daha ulaşamamış olsa bile 47 dakikalık ikinci uzunçaları ile kendi hâlinde parlamayı başarıyor.

Rose Elinor Dougall aslında 2000’lere Blondie havasını getirmek isteyen üç kızımızdan oluşan The Pipettes grubunun bir üyesi olarak başlamış kariyerine. The Pipettes her ne kadar büyük hayallerle kurulmuş bir grup olsalar bile istedikleri kitleye ve popüleriteye ulaşamamışlar. Hemen ardından 2008 yılında Rosie kendi solo projelerine odaklanmak için gruptan ayrılmaya karar vermiş. İşte, tam bu noktada da kızımızın Rose Elinor Dougall olarak kendi kariyerine yönelmesinin hikayesi  başlıyor. Grubun ardından Rosie ilk uzunçaları Without Why‘ı yayımlıyor. Start/Stop/Synchro, Come Away with Me gibi kritiklerden tam puan alan kayıtlara rağmen ilk albüm istediği etkiyi bırakamıyor başarı yönünden. Yine de Eleanor Friedberger’ı hatırlatan şarkıları, buğulu gitarları ve synthsizerlar’ ı ile oldukça başarılı bir albüm ortaya koyuyor Dougall. Yazdığı “dream pop” şarkıları Mark Ronson‘ın ilgisini çekiyor ve kızımızı 2010 tarihli Record Collection albümü için çalışmaya davet ediyor. Bu albümde çalışmak ise Rosie’ nin hayatında bir dönüm noktası oluyor.

Mark Ronson ile beraber 2 senelik bir turne hayatı yaşayan Rosie, müzik piyasasından harika insanlarla tanışıyor. Yine de çalışmalarını birazcık erteleyerek EP’ ler yayımlamak ile yetiniyor. Özellikle 2013 tarihli albümünde bu sene yayımladığı Stellular hakkında ilk izlenimleri ediniyoruz. Gelelim Stellular albümüne. Color of Water ile açılışı yapan albüm pop müziği indie ile özgün bir biçimde birleştiren en iyi kayıtlardan biri. The Pipettes ve Mark Ronson etkilerini yoğun hissettiğiniz, yine de kendine özgü gitar melodileri ile hepsinden ayrışan yapısı ile dikkat çeken bir uzunçalar. Eşlik etmek isteyeceğiniz ancak kişisel olarak kendinizden belli noktalar ile yüzleşeceğiniz bir terapi albümü etkisi bırakıyor dinleyicide.

Aynı zamanda hemen belirtelim, albümde birçok sanatçının da izini sürebiliyorsunuz. Boxed In’den Oli Bayston prodüktörlüğünde uzunçalar. Kendisini Dive şarkısında vokallerde de duyabilirsiniz. Answer Me‘deki iş birliği ise Andrew Wyatt imzalı. Kendisi Mark Ronson ile de son albümünde çalışmış bir isim. Son olarak da Kanada’ nın en indie ancak bir o kadar da çalışan ismi Sean Nicholas Savage‘ı All at Once‘ın yazım sürecinde görüyoruz. Müzik camiasından birçok isimden onay alan kızımız her ne kadar fazlasıyla indie takılsa da kendisine kulak vermenizi tavsiye ederiz. İkinci uzunçaları Stellular, 2017 yılında dinlediğiniz en başarılı “dream pop” albümü olmaya aday. Bizden söylemesi…