Hande Yıldırım

RÖPORTAJ: WAX TAILOR

Duymayanlar için müjdemizi verelim: Wax Tailor Babylon Soundgarden kapsamında bir daha Türkiye’ye geliyor. Konsept uzunçalar kavramını bize yeniden seven, son albümü By Any Beats Necessary ile bir kere daha gönüllerimize taht kuran müzisyenle konser öncesi biraz lafladık. Fransız prodüktörün ilhamlarını, iş birliklerini ve tabii ki yaklaşan konseri hakkındaki detayları merak edenleri şöyle alalım:

Merhaba! Hayat nasıl gidiyor? Önümüzdeki ay yeniden Türkiye’de olacağın için heyecanlı mısın?

Hayat güzel gidiyor. Efsane bir turneden çıktım ve evet, sonunda yeniden Türkiye’de olacağım için fazlasıyla heyecanlıyım.

Fransız kültürü genellikle yumuşak romantik tınılarla eşleştirilmekte. 6 ay Paris’te yaşama fırsatı buldum ve gözlemlerime göre orada da fazlasıyla geniş bir hip-hop ve rap sahnesi var. Şu anda daha çok American tınılarından etkileniyor olsan da kariyerinin başında Fransız müzik sahnesi müziğine nasıl bir etki bırakmıştı? Özellikle müzisyen olmak için sana ilham veren özel bir an var mıydı?

Müzikal açıdan ilhamımı genellikle Birleşik Devletler’den ve İngiltere’den alıyorum. 60’ların pop é psyche rock’ı ile büyüdüm, ve bir de 50’lerin jazz müziği ile. 80’lerin ortasında henüz daha çok gençken hip-hop’ı keşfettim ve bu durum hayatımda büyük bir etki bıraktı. Bu dönemde beni etkileyen birçok müzisyen vardı. Ancak Public Enemy’den Chuck D büyük ihtimalle üzerimde en çok etki bırakanıydı. Bir de Prince Paul var tabii ki ki kendisi benim için dünya üzerindeki en iyi prodüktördü.

“Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.”

Son uzunçaların By Any Beats Necessary’deki iş birliklerinde yeni isimler görüyoruz. Albüme katkı yapacak sanatçıları nasıl seçiyorsun? Sence güzel bir iş birliği için en önemli faktör nedir?

Bir film için oyuncuları seçmek gibi. Öncellikle iyi bir senaryoya ihtiyacınız var. Sonrasında rolleri ve o rolleri canlandırabilecek kişileri hayal ediyorsunuz. Çoğu zaman kayıtlar ortaya çıktıktan sonraki ikinci aşamada fikirlerim ortaya çıkıyor. Yine de değişebilen bir durum. Ünlü bir sanatçı ya da tanınmayan biri olması umurumda olmuyor. Hatta hiç tanınmayan bir sanatçıyla çalışmaktan gurur duyuyorum çünkü bir hazineyi ortaya çıkarmak gibi oluyor:)

Kayıtlarında filmlerden sample’lar duymaya alışığız. Aynı zamanda koyu bir sinefil olduğunu da biliyoruz. Peki, kullandığın filmleri ve diyalogları nasıl seçiyorsun? Filmleri seyrederken mi ilham alıyorsun yoksa sadece kafanda eskilere doğru gidip kayıt aşamasında uygun sample’ı buluyorsun?

Müzik konusunda bahsettiğin süreçte işliyor çoğu zaman. Yani kafamın içinde eskilere doğru gidiyorum ya da yeni bir şey keşfedip onu direk kullanabiliyorum. Film diyalogları konusunda düzenli olmanız gerekiyor. Bu yüzden ben de diyalogları biriktiriyorum. Ancak bunu gittikçe daha da az yapıyorum çünkü hard drive’ım tonlarca diyalogla doldu. Altıncı his gibi. Bir filmi izlediğimde düşünmeme bile gerek kalmıyor çoğu zaman.

Bildiğimiz üzere hikayelere aşırı ilgilisin ve diskografinde çoktan bir konsept albüm var. İleride albümlerinden birini bir filme dönüştürmeyi düşünür müydün? Albümlerinden bir tanesini görsel bir şölene dönüştürme fikri ilgini çekiyor mu?

Emin değilim. Müziğin çağrışım yapabilme gücünü seviyorum. Tıpkı bir kitap gibi…Bence canlı bir performans ya da müzik videosu için görseller yaratmak daha çok tercih edebileceğim bir seçenek. Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.

“İnsanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika.”

Yaptığın müzik tarzından seni etkileyen yeni isimler var mı? Yeni isimleri takip etme fırsatı bulabiliyor musun?

Pek sayılmaz, kibirli gözükmek istemem ama geçmişte de durum aynıydı. İlk albümümü yayımladığımda insanlar Dj Shadow’a referans gösteriyordu. Ona ve ilk iki albümüne + Unkle albümüne saygım sonsuz ama yine de benim için ilham sayılmazlardı. Çünkü biz ikimiz de aynı kuşaktanız. RJD2’ya kendimi daha yakın hissediyorum çünkü ilk albümü benim için gelmiş geçmiş en güzel müzikti. Yine de ilhamlarımın çoğunlukla soul, blues, funk, jazz, OST, Psych rock tarzlarından geldiğini söyleyebilirim. Diğer birçok prodüktör gibi bu iş çoğunlukla kendi materyalini yaratmak ya da diğer olası ilhamları bir adım öteye götürmek. Oh, bu arada ilham almamak etkilenmemek demek değil. Danger Mouse, Adrian Younge, Badbadnotgood, Anderson Paak& birçok diğer sanatçının koyu hayranıyımdır.

Belgeselin In Wax We Trust’da plak dükkanı sahiplerine bir soru soruyorsun. Biz de sana aynı soruyu sormak isteriz: Plak senin için ne ifade ediyor?

Müzikle özel bir bağ, mp3 ya da streaming servislerinden daha içten bir şey. Bir plağın ambalajını sıyırıp, kapağını açıp içindeki notları okumayı seviyorum. Uzun bir süre sahip olduğunuzda bir geçmişinin olması, tıpkı benim gibi, ve bir hikayesinin olması. Bir diğer kendi müziğimle ile ilgili söyleyebileceğim şey yeni albümün ilk plak kopyasını eline alıp “İşte, yaptım!” demek.

Muhabbetimizin sonuna gelirken, daha önce de Türkiye’de performanslarda bulundun. Şu ana kadarki deneyimin nasıldı? Babylon Soundgarden’da yaklaşan konserin için beklentilerimiz ne yönde olmalı?

İstanbul’daki ilk konserimi hatırlıyorum. Dürüst olmak gerekirse varlığından haberdar bile olmadığım birçok insanın yaptığım işlerle bu kadar ilgilendiğini görmek şaşırtıcıydı. Popüler medyadan ya da büyük pazarlama planlarından uzak bağımsız bir sanatçı olduğunuzda insanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika. Sık sık Türkiye’deki hayranlarımdan mesajlar alıyorum ya da onlarla konuşuyorum. Bence benim yaptığım müzikle ilgili dinleyicilerde sağlam bir altyapı var. Bu performans ise benim bu turnedeki son konserim olacak. Grubum bana eşlik edecek konserde. Farklı bir enerji yakalamak için bu konser için bir davulcu ile beraber performans sergileyeceğim. Aynı zamanda bir gitarist, çello sanatçısı- ki kendisi bazı şarkılarda gitar da çalıyor- da bizimle sahnede olacak. Günün sonunda değişik bir rock enerjisi sağlayacağımızı söyleyebilirim. Tabii bir de birkaç görsel efekt var ama onları merak edenlerin gelip görmesi gerekecek:)

Zamanın için teşekkürler. Seni önümüzdeki ay canlı izlemek için sabırsızlanıyoruz. O zamana kadar kendine iyi bak!

Teşekkürler! Ben de sabırsızlanıyorum.

GELİYOR: NICOLAS JAAR

Daha önce de topraklarımıza defalarca uğrayan Nicolas Jaar yeniden Türkiye’de! İlk uzunçaları Space is Only Noise‘u 2011’de yayımlayan elektro-dahi geçen seneki albümü Sirens ile gönüllerimizi fethetmişti. 3 Ekim‘de Zorlu PSM sahnesinde kendisini yeniden kanlı canlı izleyeceğimiz için seviniyor ve aşağıya akşamınıza eşlik etmesi için en sevdiğimiz Nicolas Jaar şarkılarından birini bırakıyoruz.

Biletler Biletix ‘de!

#TBT: MODERAT

Geçtiğimiz günlerde aldığımız bir habere göre en sevdiğimiz elektronik gruplardan Moderat müziğe biraz ara verecekmiş. Üstelik bu aranın ne kadar süreceği ya da müziğe geri dönüp dönmeyecekleri henüz belli değil. Grup üyeleri Moderat‘ı kendi kişisel projelerine bir ara vermek amacıyla hayata geçirmişler. Şimdi de solo projelerine yoğunlaşmak için biraz zamana ihtiyaçları varmış. Kendilerine hak vermekle beraber umarız en yakın zamanda sahnelere geri dönerler. Çok özletmemeleri dileğiyle…

 

 

 

 

TANIŞIN: ULRIKA SPACEK

Evet, biliyoruz. Bir grup için fazlasıyla kötü bir isim Ulrika Spacek. Yine de Slowdive‘ın dönüş turnesinin açılış grubu ve müzik kritikleri tarafından yılın “en özgün” yeni grubu unvanını alan Ulrika Spacek ile tanışmanızı isteriz. Kendileri ilk albümleri Album Paranoia‘yı henüz daha geçen sene yayımladılar. Ardından ise turnelemek yerine daha fazla kayıt yapmayı seçerek bu seneki Modern English Decoration ile hayatlarımıza yerleştiler.

Grubun gitarist Rhys Williams harici diğer üyeleri 2002 senesinden beri Tripwires adı altında müzik yapıyormuş zaten. Hatta o kadar başarılı olmuş ki bu proje BBC desteğini alarak 2007 senesinde Reading & Leeds Festivali’nin keşif sahnesine konuk olmuşlar. İlk albümlerini kaydettiklerinde ise tüm çalışmaları silerek plak şirketinden ayrılmaya karar vermişler. Hemen ardından kendi çabaları ile 2 tane albüm yayımlamışlar. Ancak 2014 senesinde esas adam Rhys Edwards’ın Berlin’e taşınması ile dengeler değişmiş. Bu süre zarfında Edwards, eski dostu Rhys Williams ile Berlin’de yeniden müzik yapmaya başlamış. Diğer Tripwires üyelerinin de katkısı ile grup yepyeni bir sound ile kendilerine yeni bir yol çizmeye karar vermiş. Bir sene sonra ise ilk albümleri Album Paranoia‘yı kaydetmişler.

Bu sene yayımlanan Modern English Decoration ise ilk uzunçalara nazaran çok daha özgüvenli. Grubun deneyimli müzisyenlerden oluştuğunu daha ilk şarkıda anlamanız olası. Post-punk, psychedelic, shoegaze gibi birçok akımı içlerinde barındırmayı başarıyor İngiliz grup. Yine de albümü dinlediğinizde bir bütünün parçalarından daha fazlası olduğunu anlıyorsunuz. Deerhunter‘dan Slowdive‘a birçok grubun tınılarının homojen bir şekilde karışması ile ortaya çıkarılmış bir iş. Ancak grubun daha kariyerlerinin başında olması, acemilikleri zaman zaman kendini gösteriyor. Öncelikle iki albümleri de tamamen kendi çabaları ile Victoria döneminden kalma bir evde kaydedilmiş. Pahalı bir prodüksiyondan uzak, ancak emin ellerde. Ayrıca vokal Rhys Edwards’ın benliğini daha fazla vurgulaması, daha kendinden emin bir şekilde tınlaması gerekiyor. Gitarların- ki grubu özgün kılan yegane özellik- muhteşem uyumu ve cesaretinin yanı sıra esas adam biraz sönük kalıyor. Ulrika Spacek‘in en çok gelecek vadeden yönü ise canlı performanları. Bir efsaneye göre canlı performanslarının enerjisi o kadar yüksek ki grup bundan birkaç sene sonra festivallerin aranan punk isimlerinden olacak.

Kendileri şu sıralar Slowdive için açılışı yapmaktan fazlasıyla memnun. Sonbaharda da kendi turneleri için yola koyulacaklar. Drowned in Sound‘daki röportajına göre Rhys Edwards’ın gruptan en büyük beklentisi kendi özgün tınılarını oturtarak diğer gruplardan ayrışmaları. Kendileri aynı zamanda “türsüzlük” akımının takipçilerinden. Bu nedenle biraz deneysel takıldıklarını da belirtelim.

İNCELEME: FOSTER THE PEOPLE- SACRED HEARTS CLUB

Foster The People şüphesiz ki Pumped Up Kicks ile gönüllerimizi fethetti. Bunun sebebi diğer grupların yanında kendilerine olan özgünlükleri ve ilham aldıkları tarzların geniş bir yelpazede olmasıydı. Hemen ardından gelen 2014 tarihli Supermodel ise benim için resmen bir hayal kırıklığıydı. 3 sene boyunca indie pop listelerimin en temel kayıtlarını kaydeden grup hiç olmadığı kadar depresif, nispeten daha sıradan ve tek düzeydi. Üçüncü albümde kendilerine gelmelerini bekliyordum ki üçüncü uzunçalar Sacred Hearts Club bu seneki en büyük hayal kırıklığım oldu.

Albümün açılışını hip-hop ve rap esintili Pay The Man yapıyor. İtiraf edeyim, Foster The People‘ın pop tınılarına Mark Foster‘ın hip-hop esintili vokalleri bire bir. Yine de bu şarkı fazlasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Şarkıdaki ilhamsızlık, tek düzelik grup ile eşleştirdiğiniz her şeye ters. Hemen ardından gelen Doing it for the Money ise albümdeki pop tınıları arasında en iyisi. Grubun popüler kültüre ayak uydurmaya çalışırken zevkli bir iş ortaya koyduğu tek kayıt. Art arda gelen Sit Next to Me, SHC, I Love My Friends ise radyo hiti olmak için yazıldıkları fazlasıyla belli olan ve hemcinslerinden ayrılmak amacıyla farklı hiçbir şey ortaya koymayan kayıtlar.

Orange Dream ve Time to Get Closer şarkılar arasındaki geçişi yumuşatmak amacıyla konulmuş “interlude” şarkılar. Ancak Mark Foster ve ekibi o kadar birbirinden farklı tarzları 40 dakikada bir araya getirmek için uğraşıyor ki geçiş şarkıları albüm içindeki tutarlılığı sağlamada yetersiz kalıyor. Albümün sonlarına doğru gelen single Loyal Like Sid & Nancy ise bu sene Imagine Dragons şarkılarından sonra duyduğum en kötü kayıt olabilir. Yine benzer şekilde diğerlerinden gitar tınısı ile ayrılan Lotus Eater o kadar klişe ki ilk albümünü yayımlamaya hazırlanan ergen grup şarkılarına benziyor. Peki, hiç mi iyi bir kayıt yok bu albümde? İkinci yarıdaki Jena Malone imzalı Static Space Lover grubun Supermodel albümünde yer alsa single olabilecek bir kayıt. Yine kapanıştaki Harden The Paint ve ||| grubun Torches döneminde ortaya koydukları işe en yaklaşabilen kayıtlar olarak göze çarpıyor.

Foster The People‘ın müziği birazcık Imagine Dragons gibi. Özgün pop yapan indie grup hiç beklemediği popüleriteye kavuşur, zekice bir şarkı ile akıllara kazınır ve ikinci uzunçalarda çuvallar. Üçüncüde ise bu çuvallamanın etkisi ile yolunu kaybeder ve ortaya tatsız bir albüm çıkarır. Sacred Hearts Club Mark Foster ve arkadaşlarından bekleyebileceğiniz kalitede bir albüm kesinlikle değil. Yine de önceki işlerinde edindiğim umutlarımı bir kenara koyup dördüncü albümü bekliyorum.

İNCELEME: BROKEN SOCIAL SCENE – HUG OF THUNDER

En son ne zaman hiç telefonlarımıza bakmadan arkadaşlarımızla kaliteli vakit geçirdik? Ne zaman ekrana bakmadan bir günü geride bıraktık? Broken Social Scene‘ in esas adamı Kevin Drew da bizden biri. Yedi yıllık bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalarda o da bizim kadar yakınıyor ve yine bizim gibi bu sistemin bir parçası oluyor. Kevin Drew’ u diğer “nostaljik” müzisyenlerden ayıran ise sistem tarafından yavaş yavaş yutulurken akıma direnmesi. Etrafı kadar kendini de eleştirebilmesi.

Uzun bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalar Hug of Thunder Broken Social Scene’ in tüm üyelerinin yeniden bir araya geldiği özel bir albüm. 2002 tarihli başyapıt You Forgot it in People‘ dan sonra grubun deneysel yönlerini ve gürültüyü bir kenara atarak klasik formülleri yeniden işlevlendirdiği bir albüm ile karşı karşıyayız. Kulağa “eski kafalı” gelebilir, ancak Arcade Fire‘ ın popüler sahneye geçerek Reflektor‘ ı yayımlaması ya da Belle & Sebastian‘ ın son uzunçaları Girls in Peacetime Want to Dance‘ ten sonra aradığımı bulmanın mutluluğu içindeyim. Teknolojinin yok ettiği nostaljiyi yenilikten arındırmadan özgün ve eğlenceli kayıtların yapılabileceğinin en somut kanıtı bu uzunçalar. Kopardığımız bağları tamir ederek “bir” olabilmenin hayatımıza getirebileceği güzel sonuçları anlatan bir başka güzel sonuç.

Sol Luna ile ambient bir açılış yapıyor albüm. Hemen ardından gelen Halfway Home ve Metric‘ ten Emily Haines imzalı Protest Song, Funeral (Arcade Fire)’ da rahatça yer bulabilecek kayıtlar. Skyline grubun folk altyapısına bir selam çakarken Stay Happy‘ de St. Vincent esintileri kulaklara çınlıyor. Albümün en başarılısı ve ismini aldığı Hug of Thunder‘ da ise grubun en köklü üyelerinden Feist ile karşılaşıyoruz. Bu sene yayımladığı albümü Pleasure tadında bir kayıt ile şaşırtmasa da grubun diskografisinde kalıcı olacak bir iş ortaya koyuyor. Albümün sonlarına doğru grubun yeni üyesi Ariel Engle mucizeler yaratıyor. Stay Happy ile iddialı bir giriş yaptıktan sonra Gonna Get Better ile senelerdir BSS ailesinin bir parçası gibiymişçesine tınlamayı başarıyor. “Gelecek eskisi gibi değil, yine de oraya gitmeliyiz. Her şey daha iyi olacak çünkü daha kötü olamaz.” diyeerek albümü hızlıca resmediyor. Albümün kapanışındaki Mouth Guards of the Apocalypse ise Kevin Drew‘ un modern kültürde nefret ettiği her şeyle yüzleştiğiniz bir kayıt ve albümün en yaratıcı şarkısı. BSS ekibinin tamamını toplarken ve bu albümü kaydederken arkasında durduğu her şeyin bir özeti.

Broken Social Scene‘ in son albümü Hug of Thunder uzun zamandır eksikliğini hissettiğimiz bir indie klasiği. Grubu bir indie efsanesi yapan albümlerden çok uzakta ve önceki kayıtlara göre belki biraz fazla ilhamsız, sıkıcı ve tekdüze. Ancak o albümler yaklaşık 15 sene önce yayımlandı ve aradaki zamanda geleceğimiz hiç olmadığı kadar değişti. Aynı albümü bir daha yapmalarından ya da deneyip başarısız olmalarındansa Hug of Thunder‘ ı ortaya koymaları sevindirici. Şüphesiz ki aynı zamanda bu senenin en büyük geri dönüş albümlerinden biri bu uzunçalar. Kulak vermekte ve arada zaman zaman döndürmekte fayda var.

TANIŞIN: FUFANU

Ne kadar harika ve az tanınmış grup keşfettiysem hepsi Pitchfork’un albüm kritikleri sayesinde oldu. Yine geçenlerde şubat ayında çıkan ve daha önce hiç duymadığım grupların albümlerini dinlerken birçok hazine değerinde albüm keşfetmiş oldum. Zaman zaman bana Joy Division’ı hatırlatan kayıtları, melankolik havası ve elektrodan etkilenen post-punk tarzı ile İzlanda’dan Fufanu da yine radarıma giren gruplardan biri oldu. Nordik toprakların fazlasıyla popüler olduğu şu son zamanlarda böyle bir grubun nasıl gözden kaçtığını görüp şaşırdım. Henüz daha ikinci albümlerini yayımlamış olmalarına vererek kendilerini sizlerle tanıştırmak isterim.

Grubun esas adamı Kaktus (Bundan daha havalı bir isim olabilir mi? Ben de sanmıyorum.) ve gitaristi Guðlaugur daha öncesinde Captain Fufanu adında bir techno grubu icra ediyorlarmış. Grubun kayıtlarını dinlediğinizde de bu ilk projenin etkilerini hemen hissediyorsunuz zaten. Hemen ardından davulda Erling Bang’in de katılımıyla şu anki kadro oluşmuş. Bir hevesle ilk albümlerini kaydetmişler ancak albümün kayıtlı bulunduğu stüdyonun soyulması ile tüm kayıtlar uçup gitmiş. Fufanu adında eski techno tınılarını biraz daha geliştirip punk ile buluşturmaları ile şimdilerde dinlediğimiz kayıtları kaydetmişler hemen ardından.

Grubun ilk albümü Few More Days to Go özenle yazılmış 10 adet punk kaydından oluşuyor. Albümü ilk dinlediğinizde bunun bir grubun ilk uzunçaları olduğuna inanmakta zorluk çekebilirsiniz. Kayıtlar fazlasıyla özgüvenli. Albümdeki herhangi bir şarkı Parquet Courts’un son albümünde yer alabilirdi ve hiç de sırıtmazdı. Ancak benim dikkatimi çeken geçtiğimiz şubat ayında yayımlanan ikinci uzunçalar Sports oldu. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun işbirlikçisi Nick Zinner prodüktörlüğündeki Sports 2017’nin en iyilerinden biri olabilir rahatlıkla. İlk albümdeki punk tınıları ikinci uzunçalarda Ian Curtis ruhu ile buluşarak post-punk kayıtlar ortaya çıkarıyor. Yeni nesil gruplarda 80’lerin özlenen pop tınılarını yeniden hayata geçirme hırsı var. Fufanu da bu akımdan nasibini alıyor. Güçlü bas melodileri, durgun vokaller ve buğulu gitar formulü hiç olmadığı kadar işe yarıyor. Grup kesinlikle sakin değil şarkılarındaki duyguları aktarmaya çalışırken. Ancak yine de çok hevesli ve gürültülü oldukları da söylenemez. Şimdilik kalıcı melodilerin denge ile buluştuğu güvenli bir bölgede olduklarını söyleyebilirim.

Grubun esas adamı Kaktus’ün Damon Albarn‘ ın Everyday Robots albümünde yer aldığını ve grubun Blur‘ün Hyde Park konserinde açılışı gerçekleştirdiğini hemen belirtelim. Grup henüz daha hakkettiği ilgiyi görememiş olsa da yavaşça uluslararası sahneye doğru yol alıyorlar. İlk dinleyişte abartılı bulabilirsiniz ancak The Drums’ın The Smiths etkili tınılarından beri 80’leri bu kadar günümüzde yaşamamıştım. Birkaç dinleyişten sonra ise grubun kayıtlarda gerçekleştirdiği ufak mucizeleri fark ediyorsunuz ve çoktan Fufanu dinleme listenizde beliriyor.

 

 

FMK: HAIM- SOMETHING TO TELL YOU

En sevdiğimiz rock’n’roll tınılarını pop müziğe dönüştürmeleri ile sevmiştik HAIM‘ i. Los Angeleslı kız kardeşler ise ikinci uzunçalarları Something to Tell You‘ da hiç olmadığı kadar sönük kalıyor. Hey gidi! Evde yalnızken Falling‘ e eşlik eder, My Song 5‘ da Danielle Haim olup hayali gitarımızla solo atar, Go Slow‘ da “heat, heat, heat” diye dans ederdik. Yeni albüm ise gereksiz efektler, aşırıya kaçmış prodüksiyonlar ve ilhamdan yoksun melodiler ile boynumuzu bükük bırakıyor. Tabii, ilk albümün tam bir şaheser olması ve HAIM kızlarının ilk albümdeki mükemmelliği beklentilerimizi fazla yükseltmişti. Ancak yine de daha iyi bir prodüksiyon ile daha başarılı bir iş ortaya koyabilirlerdi. Canlı performanslarında rock kökenlerini öne çıkaran bir grup olarak yeni albümün bu süslü püslü yapısını sahneye nasıl aktaracakları ise benim için şu anda en büyük merak konusu.

Yeni albümü genel anlamda bu kadar çekiştirmişken Avaz’ daki yeni favori kategorim FMK kapsamında bir de kayıtlara göz atalım.

FUCK

Want You Back: 90’ların kız gruplarına selam gönderen bir müzik videosu ile bu şarkıya çoktan aşinasınızdır büyük ihtimalle. “Güçlü bir bas gitar ile temellendirilseydi daha iyi olabilirdi.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de dinleyicisini hemen ele geçirip kolay kolay bırakmayan sağlam bir melodi. Güçlü bir başlangıç şarkısı.

Something to Tell You: Albümün ismini aldığı yegane kayıt. HAIM’ in canlı performanslarında sık sık yer vermesini bekliyorum. Yine de kariyerleri ilerledikçe diskografide kalıcı bir yer edinebilecek olması konusunda şüpheliyim.

Found it in Silence: Rostam Batmanglij imzalı kayıtlardan biri. HAIM’ in ilk yaylı deneyimi belki de. Bir şarkının dinleyicide kalıcı olabilmesi için dahiyane olmasına gerek olmadığının, sadece biraz özenin yeterli olduğunun en büyük kanıtı. Found it in Silence, belki de HAIM’ in en güçlü şarkılarından biri olarak sizde yer etmeyecek. Ama yine de zaman zaman dinlerken ne kadar başarılı bir kayıt olduğunu takdir edeceğiniz yegane işlerden biri.

Right Now: Bu şarkı belki de gerçekten bir “Marry” olmayı hakkediyordu. Ancak ilk yayımlandığında stüdyoda canlı bir performans olarak duymuştuk bu kaydı. Grubun duygu yüklü, dinleyiciyi alıp götüren, minimum çaba gerektiriyormuşçasına bir etki bırakan performansı harika bir albümün ön izlenimi gibiydi. Yine de stüdyo versiyonunda fazla prodüksiyonun kurbanı oluyor kayıt. Albüm kaydından ziyade canlı performanslarda dinlemenizi tavsiye ederim.

MARRY

Little of Your Love: Kız kardeşlerin gelmiş geçmiş en iyi işlerinden biri. Days Are Gone ruhunu devam ettirip dans etmek isteyebileceğiniz mucizevi şarkı. HAIM’ in çoklu vokalleri şarkıda harika bir etki bırakıyor ve daha en başta HAIM’ i neden dinlediğinizi hatırlıyorsunuz. Duş repertuvarınızın encore şarkısı yapabilirsiniz!

Kept Me Crying: Vampire Weekend‘ in eski dehası Rostam Batmanglij imzalı ilk kayıt. İlk albümün devamı niteliğinde HAIM’ in bir başka zekice yazılmış kayıtlarından birine tanıklık ediyoruz. Harika bir perküsyon, dahiyane bir şarkı yazımı ve en önemlisi de şarkının önüne geçmeyen kararında bir prodüksiyon. Daha ne olsun?

Walking Away: Bir diğer nacizane Batmanglij kaydı. HAIM’ in albümünde tercih ettiği modern pop tınılarının en cesurca hayata geçişi. Eski Vampire Weekend klavyecisinin prodüksiyondaki çabaları gerçekten işe yarıyor. Tınılardaki en keskin geçişlerden biri Los Angeleslı üçlünün diskografisine yukarılardan bir yerden tutunuyor.

Night So Long: HAIM’ in durgun, duygu yüklü ve daha önce hiç olmadığı kadar minimum dokunuşlu kaydı. Kadın folk sanatçılarına selam çakan kapanış şarkısı üçlünün diskografisinde bir ilk. Umarım son olmaz!

KILL

Nothing’s Wrong: Fleetwood Mac göndermelerini karşılayan bir kayıt. Fazlasıyla tekrarcı yapısı, bir anda duraklaması ve bilgisayar ile süslenip püslenmesi kulağa batıyor. Ben pek ısınamadım bu yüzden şarkıya.

Ready for You: Özel olması için fazla uğraşıldığı izlenimini veren ancak sıradan olmaktan kurtalamayan bir kayıt. Fazla prodüksiyonun en büyük kurbanlarından. Albümün doldurulması için bir türlü kenara bırakılamamış bir kayıt olması muhtemel.

You Never Knew: HAIM daha fazla Stevie Nicks olabilir miydi? Sanmıyorum. Fleetwood Mac‘ in Rumours albümünün kötü bir taklidi gibi.

 

TANIŞIN: ROSE ELINOR DOUGALL

2017’nin ilk yarısının kapanışını yaparken keşfetmek için yeni isimler arayanlara güzel bir haberimiz var. Londra’nın kasvetli, yağmurlu havasından ilham almış, aslında fazlasıyla deneyimli ancak yine de istediği değeri göremediğini düşündüğümüz Rose Elinor Dougall ile tanışın. Kendisi bu senenin başında ikinci uzunçaları Stellular‘ı yayımladı. Mükemmel bir indie esintili, Blondie ilhamlı albüm dinlemek isteyenler için birebir. Albümün adının “küçük yıldız” olması ise tesadüf değil. Rosie gerçekten de büyük kitlelere daha ulaşamamış olsa bile 47 dakikalık ikinci uzunçaları ile kendi hâlinde parlamayı başarıyor.

Rose Elinor Dougall aslında 2000’lere Blondie havasını getirmek isteyen üç kızımızdan oluşan The Pipettes grubunun bir üyesi olarak başlamış kariyerine. The Pipettes her ne kadar büyük hayallerle kurulmuş bir grup olsalar bile istedikleri kitleye ve popüleriteye ulaşamamışlar. Hemen ardından 2008 yılında Rosie kendi solo projelerine odaklanmak için gruptan ayrılmaya karar vermiş. İşte, tam bu noktada da kızımızın Rose Elinor Dougall olarak kendi kariyerine yönelmesinin hikayesi  başlıyor. Grubun ardından Rosie ilk uzunçaları Without Why‘ı yayımlıyor. Start/Stop/Synchro, Come Away with Me gibi kritiklerden tam puan alan kayıtlara rağmen ilk albüm istediği etkiyi bırakamıyor başarı yönünden. Yine de Eleanor Friedberger’ı hatırlatan şarkıları, buğulu gitarları ve synthsizerlar’ ı ile oldukça başarılı bir albüm ortaya koyuyor Dougall. Yazdığı “dream pop” şarkıları Mark Ronson‘ın ilgisini çekiyor ve kızımızı 2010 tarihli Record Collection albümü için çalışmaya davet ediyor. Bu albümde çalışmak ise Rosie’ nin hayatında bir dönüm noktası oluyor.

Mark Ronson ile beraber 2 senelik bir turne hayatı yaşayan Rosie, müzik piyasasından harika insanlarla tanışıyor. Yine de çalışmalarını birazcık erteleyerek EP’ ler yayımlamak ile yetiniyor. Özellikle 2013 tarihli albümünde bu sene yayımladığı Stellular hakkında ilk izlenimleri ediniyoruz. Gelelim Stellular albümüne. Color of Water ile açılışı yapan albüm pop müziği indie ile özgün bir biçimde birleştiren en iyi kayıtlardan biri. The Pipettes ve Mark Ronson etkilerini yoğun hissettiğiniz, yine de kendine özgü gitar melodileri ile hepsinden ayrışan yapısı ile dikkat çeken bir uzunçalar. Eşlik etmek isteyeceğiniz ancak kişisel olarak kendinizden belli noktalar ile yüzleşeceğiniz bir terapi albümü etkisi bırakıyor dinleyicide.

Aynı zamanda hemen belirtelim, albümde birçok sanatçının da izini sürebiliyorsunuz. Boxed In’den Oli Bayston prodüktörlüğünde uzunçalar. Kendisini Dive şarkısında vokallerde de duyabilirsiniz. Answer Me‘deki iş birliği ise Andrew Wyatt imzalı. Kendisi Mark Ronson ile de son albümünde çalışmış bir isim. Son olarak da Kanada’ nın en indie ancak bir o kadar da çalışan ismi Sean Nicholas Savage‘ı All at Once‘ın yazım sürecinde görüyoruz. Müzik camiasından birçok isimden onay alan kızımız her ne kadar fazlasıyla indie takılsa da kendisine kulak vermenizi tavsiye ederiz. İkinci uzunçaları Stellular, 2017 yılında dinlediğiniz en başarılı “dream pop” albümü olmaya aday. Bizden söylemesi…

İNCELEME: MAC DEMARCO – THIS OLD DOG

Eğlenceli röportajlar, turne müzisyenlerine yapılan şakalar bir yana Mac Demarco ortaya koyduğu muhteşem pop kayıtları ile indie sahnenin en önemli isimlerinden. Hayatın en sıradan anlarını gözlemlemesi ve bunları espri anlayışı ile harmanlayarak her defasında ciddi bir şekilde servis etmesi beni hep şaşırtmıştır. Demarco, hiçbir zaman medyaya yansıttığı o personayı destekleyen bir müzik yapmadı. (more…)

RÖPORTAJ: THE RADIO DEPT.

İsveçli grup The Radio Dept. geçtiğimiz yıl yayınladıkları dördüncü uzunçalar Running Out of Love kapsamında 28 Nisan akşamı Salon IKSV sahnesini şenlendirmeye geliyor. Son albümün geçen senenin en iyi işlerinden biri olmasının yanı sıra The Radio Dept. canlı performansını kaçırmak istemeyeceğiniz bir grup.

(more…)

İNCELEME: FOXYGEN – HANG

Bundan tam üç sene önce Foxygen bir önceki albümleri …And Star Power‘ı yayımladıklarında oluşan hayal kırıklığını hatırlarsınız belki. 2013 tarihli We Are The 21st Century Ambassadors of Peace and Magic gibi harika ve bir o kadar da öz bir albümün hemen ardından gelen bu gereksiz derecede uzun ve zevkten yoksun kayıtlar grubun da kariyerini bitme noktasına getirmişti. Neredeyse. (more…)

2016: PJ HARVEY

Neden Değerli?: 90’ların başından günümüze kadar birbirinden harika işler çıkarmış bir isim PJ Harvey. Albümlerinin her biri bir hazine değerinde. Kendisi müzisyen olmanın yanı sıra aynı zamanda bir ozan ve yazar. Dünyanın birçok köşesinde yaptığı gezilerdeki izlenimleri kitaplaştıran sonra da bu anıları anlattığı güzel mi güzel bir albüm yayımlayan bir müzisyen. 2011’de yayımladığı ve sene sonu listelerini kasıp kavuran Let England Shake‘in hemen ardından kendisinden pek haber alamaz olmuştuk. Bu sene ise yeni stüdyo albümü The Hope Six Demolition Project ile sahnelere geri döndü ve yılın en iyi işlerinden birine imza attı. Sanatçının Kosova, Washington ve Afganistan gezilerindeki izlenimlerini anlattığı albüm tahmin edeceğiniz üzere oldukça politik. Harvey’in arkasında dostlarından oluşan sağlam bir orkestrası var. Gerek canlı performanslarda gerekse de albüm kayıtlarında enstrümanları ile oldukça zengin şarkılar ortaya koydu. 2016 dendiğinde aklımıza gelecek ilk isimlerden biri kendisi.

Neyi Değiştirdi? Daha önce de söylediğimiz gibi PJ Harvey öyle pek de sık albüm çıkaran, ortalarda dolaşan, konserler veren bir müzisyen değil. Son albümünden sonra kendisinden hiç haber almaz olmuştuk. Bu sene ise dünyanın her yerinde bir PJ Festivali oldu. Arayı kapatmak için olsa gerek Harvey, dünyanın her yerinde birçok performans sergiledi. Hayranları özlemlerini gidermek için konser kapılarında uzun kuyruklar oluşturdu. Kendisi aynı zamanda haziran ayında Türkiye’ye de bir uğramış oldu. 2016’da ülkemizde gerçekleşen sınırlı konserler arasında açık ara en iyi performanslardan biri olduğunu da hemen belirtelim.

2017’de Ne Alemde?: Bu kadar yoğun bir konser maratonundan sonra PJ Harvey biraz dinlenmeyi hakketti. Kendisi yeni bir albüm peşine mi düşer, yoksa yeniden kendi köşesine mi çekilir bilemiyoruz. Kendisinin de bu konuda herhangi bir açıklaması yok henüz. Bizim umudumuz arayı bir önceki gibi çok açmaması ve bizi o güzel işlerinden mahrum etmemesi. Kendisi bu konuda ne düşünüyordur bilemiyoruz tabii ki.

NICK CAVE’DEN HAYAT DERSLERİ

Çağımızın en iyi şarkı sözü yazarlarını düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk isimlerden biri de Nick Cave oluyor. İncil’den yaptığı alıntılar, 1800’lere uzanan İngiliz şiiri söylemleri ile beraber günümüz kültürünü güzelce harmanlaması ile türünün tek örneği olduğunu söyleyebiliriz. Bu kadar romantik ve karanlık şiirlerde Hannah Montana’ya laf atmak her müzisyenin başarabileceği bir şey değil sonuçta. İnsanların gotik ve karanlık tarafını korkusuzca gözler önüne seren, şairane ifadeleri ile de gönlümüzü mest eden “karanlığın prensi”, grubu Bad Seeds ile beraber son albümü Skeleton Tree’yi geçtiğimiz eylül ayında yayımladı. Yeni albümün şerefine biz de şarkı sözlerini didik didik ettik, “Nick Cave’den neler öğrenebiliriz acaba?” diye kafa yorduk. İşte Nick Cave’in şarkı sözlerinde değindiği 17 mesele!

“Once I was your hearts desire
Now I am the ape hunkered by the fire
With my knuckles dragging through the mire
You float by so majestically”
-Supernaturally
Tam sevgilinin de size değer verdiğini düşünüp mutlu olduktan sonra aslında öyle olmadığını öğrenirsiniz.

“Come loose your dogs upon me
And let your hair hang down
You are a little mystery to me
Every time you come around”
-The Ship Song
Uzaktan kestiğiniz platonik aşkınızın size bu kadar cazip gelmesinin sebebi aslında o kişinin sizin için gizemli olmasıdır.

“And I kissed her goodbye, said, “All beauty must die”
-Where The Wild Roses Grow
Hayattaki her güzel şeyin bir sonu vardır.

“Who took your measurements?
From your toes to the top of your head
Yea, you know
Who bought you clothes and new shoes
And wrote you a book you never read
Yea, you know”
-We Real Cool
Hayatımızın bir döneminde ailemize bağımlı olmak ve özgürlüğümüzden feragat etmek zorundayız.

“An eye for an eye
A tooth for a tooth
And anyway I told the truth
And I’m not afraid to die.”
-The Mercy Seat
Doğruyu söylemek bazen olumsuz sonuçlar doğurabilir.

“Who cares, who cares what the future brings?
Black road long and I drove and drove
I came upon a crossroad”
-Higgs Boson Blues
Hayatı ne kadar akışına bırakmaya çalışsak da geleceğimiz aldığımız kararlar doğrultusunda şekillenir.

“If I have no free will then how can I
Be morally culpable, I wonder”
-O’Malley’s Bar
Seçme şansı bırakılmayan bir kişi işler yolunda gitmediğinde suçlanan ilk insan olur.

“I am the man for which no God waits
But for which the whole world yearns
I’m marked by darkness and by blood
And one thousand powder-burns”
-O’Malley’s Bar
Her insanın içinde bir türlü kontrol edemediği bir özel olma isteği vardır.

“You have a heart and I have a key
Lie back and let me unlock you”
-Cannibal’s Hymn
Dünya üzerindeki her insanı tamamlayacak birinin olduğuna dair bir efsane etrafta döner durur.

“All the things for which my heart yearns
Gives joy in diminishing returns”
-Easy Money
Olması için en çok uğraştımız şeylerin bize dönüşü çoğu zaman beklediğimizden az olur. Beklediğimiz gibi olsa bile etkisi her geçen gün daha da azalır.

“Your passing is not what we mourn
But the world you left behind”
-Let The Bells Ring
Her ölen insanın arkasından yakınları “Acaba yaşasaydı hayatında daha neler olurdu?” diye düşünmeden duramaz.

“I don’t believe in an interventionist God
But I know, darling, that you do”
-Into My Arms
Karamsarlığı yüzünden eleştirilen insanların iyimserlere haykırmak istediği bazı şeyler vardır. “Beni rahat bırakın.” gibi.

“What we once thought we had we didn’t,
and what we have now will never be that way again”
-We Call Upon The Author
Çok isteyip sahip olduğumuz şeyler onlara sahip olduktan sonra önemini kaybeder.

“Well those that sin against me are snuffed out
I know from every day that I live”
-When I First Came to Town
Karma gerçektir ve sizi bulması an meselesidir.

“Despair and Deception, Love’s ugly little twins
Came a-knocking on my door, I let them in
Darling, you’re the punishment for all my former sins”
-I Let Love In
Çaresizlik ve yanılgı aşkla beraber gelir.

“We know who you are
We know where you live
And we know there’s no need to forgive”
-We No Who U R
Kin tutmak affetmekten çok daha kolaydır.

“There’s a devil waiting outside your door (How much longer)
Bucking and braying and paywing the floor
Well, he’s howling with pain and crawling up the walls
There’s a devil waiting outside your door
He’s weak with evil and broken by the world
He’s shouting your name and asking for more
There’s a devil waiting outside your door”
-Loverman
Kötülük her daim yanı başımızda bekler vaziyettedir.

OST #34: SYLVIA PLATH

Sylvia Plath. Trajik yaşamı, intiharı, melankolik şiirleri ve güzel mi güzel romanı Sırça Fanus ile en sevdiğimiz şairlerden biri. Eserlerinde yaşattığı duygular, melankoli ve depresyon ile birçok müzisyen için zamanında ilham kaynağı olmuş bir sanatçı. 84. doğum gününü kutlarken keşke daha çok yaşasaydı, daha çok eser verseydi diye düşünmeden edemiyoruz. Hâl böyle olunca Sylvia’yı hatırlamak ve doğum gününü kutlamak için ondan ilham alan sanatçıları ve şarkıları derledik. İyi ki doğmuşsun Sylvia!

TOP 10: WARPAINT

Los Angeleslı dörtlü Warpaint, geçtiğimiz günlerde yeni albümleri Heads Up‘ı yayımladı. Grubun içindeki dansçıları ortaya çıkaran bu yeni albümü biz, maalesef, pek sevmedik. Yine de önceki iki albümü sevmiş, bağrımıza basmışken eski günleri yad etmek, biraz da yeni albümdeki güzel şarkılara göz atmak istedik. İşte en sevdiğimiz 10 Warpaint şarkısı:

10. Undertow, The Fool (2010)

Grubun enfes bas melodilerine giriş niteliğinde.

9. Whiteout, Heads Up (2016)

Yeni albümün açılış parçası ve ilk gelen şarkılardan.

8. Hi, Warpaint (2014)

Bu şarkıyı dinledikten sonra yerinizde oturmak istemeyeceksiniz.

7. So Good, Heads Up (2016)

Şarkı tam anlamıyla adını temsil ediyor.

6. Disco//very, Warpaint (2014)

Bir diğer dans etmelik şarkı. Kardeş şarkı Keep it Healthy de bonusu!

5. Heads Up, Heads Up (2016)

Tam ne kadar da depresif bir şarkı derken…

4. Biggy, Warpaint (2014)

Ah o gitarlar…

3. Billie Holiday, The Fool (Deluxe) (2011)

Dinleseydi, şüphesiz Billie de en az bizim kadar mutlu olurdu.

2. No Way Out, No Way Out/I’ll Start Believing (2015)

Son albüm Heads Up için beklentileri yükselten şarkı.

1. Love is to Die, Warpaint (2014)

Kabul edin, hepiniz bu şarkıyı 1 numarada görmek istiyordunuz.

İNCELEME: ANGEL OLSEN – MY WOMAN

Her müzisyen, aynı zamanda bir yazardır. Albümleri de kendi hikayelerini oluşturup biz dinleyicileri parçası haline getirdikleri bir macera. Angel Olsen da hayatın içinden kopup gelen şarkı sözleri ve samimiyeti ile indie folk müzikte bu durumun en güzel örneği.  Küçük yaşta evlatlık verilen, depresif bir ergenlik dönemi geçiren Angel, artık olgun bir kadın ve bir kadın olarak hikayesini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Sanatsal sınırlarını zorluyor ve bu süreçte öğrendikleri ile kendine yeni bir yol çiziyor. Olsen, daha önceleri piyano başında şarkı yazamazmış mesela. Bu albümde ise kapanışı güzel mi güzel bir piyano şarkısı olan Pops ile yapıyor. Hiçbir ekran deneyimi olmasa da son müzik videolarında yönetmenlik yapıyor sonra da. Çünkü onun için önemli olan kendini ifade etmesi, yeni bakış açıları kazanması. Intern ve Pops arasında yaşanan her an ise Angel’ın hayatına tanıklık ettiğimiz ufak anlık bakışlar.

Angel Olsen’ın son albümü Burn Your Fire for No Witness, müzisyeni indie folk sahnesinde üst sıralara yerleştirmişti. Yeni albüm My Woman da yine Olsen’ın tahtını koruyan nitelikte. Bir önceki albümün samimi folk tınıları bu albümde de etkisini gösteriyor; ancak bu albümün daha dinamik bir yapısı var. Geçen sene bu dönemlerde IKSV konserinde Olsen’ın ne kadar şarkılarını değiştirip geliştirdiğinden bahsetmiştim. Yeni albümde de bu durum devam ediyor. Olsen, şarkılarının üzerine ufak dokunuşlarda bulunarak her şarkıya ayrı bir sihir katıyor. Albümü bu kadar başarılı ve özel kılan şey de bu. Neredeyse her şarkıda onu diğerlerinden ayrı bir yere koyan bir özellik var. Her parçanın ayrı bir ruhu, ayrı bir hikayesi var ve hepsini bir bütün haline getirdiğinizde ortaya çıkan eser dinleyiciyi ister istemez mutlu ediyor.

Albümde dikkat çeken bir diğer özellik de Angel Olsen’ın vokalleri. Albümde Olsen’ın vokalleri şekilden şekile giriyor, müzisyen her notada ayrı bir kişiliğe bürünüyor. Hikayedeki yeni bir karakterin diyaloğunu söylemesi gibi. En güzel örnek de yine albümün en güçlü şarkılarından Those Were the Days‘de karşımıza çıkıyor. Yine benzer şekilde, albümün en başarılı kayıtlarından Sister şarkısında, her şey bittiğinde Angel küllerinden yeniden doğuyor. “All my life I thought I’d change” derken şarkının nakarat kısmındaki güçlü kızın kırılgan bir yanı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir karakterin farklı bir yüzünü, yeni bir özelliğini öğrenmek gibi. Bu kadar farklı perspektife sahip olması albümü başarılı kılsa da My Woman kusurları ile beraber geliyor  Intern ile yumuşak bir şekilde başlayıp heyecanını artıran albüm, Not Gonna Kill You şarkısında ufak bir kesintiye uğruyor. Yaklaşık 5 dakikalık şarkı, durağanlığıyla bütünün içinde sırıtıyor; albüme uzun bir mola veriyor. Kim bilir, belki de bu kadar durağan ve sıradan olması da bu şarkıyı diğerlerinden farklı kılan özelliğidir.

My Woman albümü, Olsen’ın olgun bir kadın olarak başına gelenleri anlatıyor olabilir. Ancak, Olsen albümün ‘feminist’ olarak etiketlenip sadece bu çerçeveden bakılmasını istemiyor. Bir kadın olarak anlattığı hikayenin bütününe bakılmasını,, bütünün yorumlanmasını istiyor. Bir kadın olarak feminist yanının da bu bağlamda kabul edilmesini tabii ki. Günümüzde müzik endüstrisinde birçok kadın müzisyen akımı tamamen sahiplenip ayrımcı ‘feminist’ bir yaklaşımda bulunuyor. Bu kadar kötü örneğin yanında, Laura Marling‘in Reversal of The Muse podcastleri, White Lung‘ın son albümü derken Olsen’ın da bir feminist olarak akımı benimseyip hikayesinin bir parçası haline getirmesi gerçekten çok sevindirici. Woman adlı şarkısında “I dare you to understand what makes me a woman” diyerek adeta meydan okuyor Olsen.

Angel Olsen, son albümü My Woman ile dinleyicilerini sevindirdi, kritiklerden tam not aldı. Kariyerinin en yüksek noktasından bize göz kırpıyor şimdilik. Kariyeri boyunca deneyimlemeyi sevmiş, korkusuz bir kadın olduğunu düşündüğümüzde gelecekte bizi nelerin beklediğini tahmin etmek zor. Belki yepyeni bir sound, belki de yepyeni hikayeler… Belki de yakında yeniden buralara uğrar. O zamana kadar My Woman albümünü dinleyerek anın tadını çıkartabilir, kendi hikayenizi albümde bulabilirsiniz.