Hande Yıldırım

TANIŞIN: MANY ROOMS

Gitarı ile özdeşleşmiş, henüz daha yolun başında olan ve müzik piyasasının rekabetçi tüm yönlerinden ayrılarak saf bir şekilde müzik yapan müzisyenleri çok seviyoruz. Houston merkezli Brianna Hunt’ın müzik projesi Many Rooms da tam olarak bu alanda aradığımız kan. Brianna Hunt, aslen Ohiolu ancak henüz lisedeyken yaşadığı yerde canlı performanslar sergileyen tek kadın olduğu için fazlasıyla dikkat çekmiş. Küçükken annesinin kilise şarkılarıyla büyüyen Hunt, müziğe olan sevgisini bir kariyere dönüştürmeye karar verince Nashville’e taşınmış. Ancak orada da umduğunu bulamamış. Uzun süre finansal olarak sıkıntı yaşadıktan sonra ve tek bir şarkı dahi kaydedecek parayı denkleştiremediğinde ciddi bir sinir krizi geçirmiş. Hemen ardından bir arkadaşının ev stüdyosunda kayıt yapma fırsatı bulmuş ve ilk albümü için imzayı atabilmiş.

Kendisinin şu anda ortamlarda bulabileceğiniz Hollow Body adında bir EP’si var. İlk albüm trendlerinden tamamen uzaklaşarak, eski günlerin maksimum duygu minimum prodüksiyon inancını benimseyen 6 şarkılık harika bir EP Hollow Body. Sharon Van Etten, Julien Baker, Alela Diane, Laura Gibson ve Tiny Ruins ekolünün ilk albümlerini seviyorsanız mutlaka kaçırmak istemeyeceğiniz bir müzisyen olduğunu söyleyebiliriz. Özetle, akustik gitarı ile baş başa en içten şekilde hikayesini anlatan kadın müzisyenlere ayrı bir bayılıyoruz.

Many Rooms‘ un ilk uzunçaları şu anda yolda. Albüme ilk bakışı Which is to Say, Everything ile yaptık. Hollow Body EP’sinin devamı olabilecek bir kayıt gibi dursa da ilk kayıtların toyluğundan çıkarak prodüksiyona daha çok ağırlık verdiği bir albüm ile karşılaşmamız olası. Özellikle ambient tınılar ilk şarkıda öne çıkıyor. Bir Julianna Barwick tarzı olmasa ve gitar hakimiyetini sürdürse de Nordik havalara bir selam çaktığını söyleyebilirim. There is a Presence Here albümü 13 Nisan‘da tüm ortamlara geliyor olacak. Şimdiden bir yerlere not alın.

 

#TBT: THE VOIDZ

Size bir iyi, bir de kötü bir haberimiz var: Çok yakın zamanda yeniden Julian Casablancas‘ın yeni şarkılarını duyuyor olacağız. Ancak The Voidz ile. Grup, ilk albümleri Tyranny ile bizi hayal kırıklığına uğratmıştı bundan birkaç sene önce. The Strokes‘ u askıya alıp böyle bir projeyle döndüğü için Julian’a ayrı bir kızmıştık. Şimdi grup yeni bir albüm ile dönüyor. Albümden tadımlık yayımlanan single’lar Pointlessness, QYURRYUS ve Leave it in My Dreams‘i bir ümitle dinledik ve ilk albümün devamı kıvamındaki şarkılar olduklarını fark ettik. Aradaki gitar sololar bile şarkıları kurtarmaya yetmiyor maalesef. Yeni albüm yayımlanana kadar The Voidz’a bizi şaşırtmaları için güveniyoruz ve bu güzel perşembe gününde 2015 One Love Festival‘deki performanslarını hatırlayalım diyoruz. Eğer siz de Julian’ın koluna dokunabilmiş o nadir insanlardansanız zaten hiç unutmamışsınızdır.

İNCELEME: FRANZ FERDINAND – ALWAYS ASCENDING

Indie rock açısından çok talihsiz bir dönemden geçiyoruz. Senelerdir büyük bir zevkle dinlediğimiz grupların yavaş yavaş formdan düşerek kendi kabuklarına çekilmesini izliyoruz. Franz Ferdinand‘ın yeni bir albümle döndüğünü duyduğumda da beklentim tam da bu yüzden yerlerde geziniyordu. Ancak şimdi yayımlandığından beri hiç durmadan dinlediğimi de belirterek güzel bir haber vermek istiyorum: 5 senelik aradan sonra gelen bu yeni uzunçalar gerçekten derdimize derman. Geçen sene bu etkiyi Spoon‘un Hot Thoughts‘u ile yaşamıştım, bu sene bayrağı Franz Ferdinand devralıyor.

Indie rock gruplarında genelde gitarı yavaşça kenara bırakarak synth başına geçme hevesi var. Yine aynı hikayeyi okuyoruz belki de. Ancak Franz Ferdinand‘ın yeni uzunçaları Always Ascending grubun eski rock tınılarına yeni bir soluk getiriyor. İlhamsız, kasıtlı bir strateji değişikliğinden ziyade İngiliz grubun müziğindeki değişim organik tat veriyor. Belki de bu durumun sebebi grubun kemik adamı Nick McCarthy’ nin yerini Julian Corrie’ye bırakmasıdır, kim bilir. Grubun esas adamı Alex Kapranos bu albüm için şöyle bir açıklamada bulunmuş: “Dans müziği yapmak ancak bunu saf bir şekilde yapmak istiyoruz.” İşte, Always Ascending‘i en iyi bu cümle özetliyor.

Always Ascending sıkı bir başlangıç yapıyor. Aynı adı taşıyan single parçası ve hemen ardından gelen Lazy Boy şüphesiz albümün en iyileri ve Franz Ferdinand‘ın büyük dönüşünün habercileri. Özellikle Lazy Boy belki de fazlasıyla klasikleşmiş bir melodi yapısına ve sözlere sahipken bu kadar çabuk dinleyiciyi yakalayarak sizi şaşırtıyor. Finally ve Paper Cages ile pekişen bu hisleriniz ise albümün ortalarına doğru dağılıyor. Bu albüm kesinlikle iyi bir albüm; ancak hiçbir şekilde mükemmel değil. The Academy Award ile grup popüler kültüre göz kırpıyor ancak yeni bir tarza daha çok yaslanarak Franz Ferdinand tınılarını bir kenara attıkları bir kayıt bu. Albümün başarısının grubun klasik tınılarının organik bir şekilde evrimleşmesinden geldiğini düşünürsek albümün ortalarındaki The Academy Award ve Lois Lane gibi kayıtların neden sınıfta kaldığını açıklayabiliriz.

Albümün sonlarına doğru Huck and Jim öne çıkıyor. Genelde Alex Kapranos imzalı olan Franz Ferdinand şarkılarına rağmen bu şarkı grubun diskografisinde ilk defa tüm üyelerin eşit şekilde katılım sağladığı kayıt. Belki de bu iş birliğinden cesaret alarak Kapranos’ un rap söylemesine tanıklık ediyoruz . Grup için kesinlikle büyük bir adım ve hakkıyla altından kalktıklarını söyleyebilirim.

2018’in henüz daha başında sayılırız. Franz Ferdinand‘ın Always Ascending uzunçaları bu senenin ilk çok iyi albümü. Vampire Weekend, The Strokes, Arctic Monkeys’in yeni albümlerini beklerken kulaklarınızın pasını silecek bir çalışma. Lazy Boy ve Slow Don’t Kill Me Slow şarkıları ise özellikle tavsiye edilir.

2017: KING KRULE

Neden Değerli?: İngiliz müzisyen Archy Marshall’ın birçok farklı isimle albümler yayımlamasına alışık olsak da en çok onu King Krule olarak biliyoruz. 2010’da yayımlamaya başladığı EP’lerinin ardından olağanüstü bir çıkış gerçekleştirmişti kendisi. 2013 tarihli uzunçaları 6 Feet Beneath The MoonMüzik endüstrisinde yeni bir Morrissey mi doğuyor?” sorularını akıllara getirmişti. King Krule ise hikaye anlatıcılığı ve melankolik sözleri haricinde Morrissey’den çok farklı bir tarzı benimsiyor. Jazz esintilerini post-punk’tan hip-hop’a uzanan geniş bir yelpazeye yayması ile kendisi türünün tek örneği ve yeni neslin en önemli seslerinden biri.

Neyi Değiştirdi?: King Krule adı altında yayımladığı yeni albümü The Ooz ile 2017’nin en iyi işlerinden birini yaptığını söylememize bile gerek yok. Bu albümü duymayan kalmamıştır herhalde. Bu senenin belki de en iyi hip-hop ya da hayır, jazz fusion ya da post-punk albümü olabilir The Ooz. Albümü güzelliği de buradan kaynaklansa gerek. Bu sene yayımlanan hiçbir albüm The Ooz kadar farklı müzik tarzlarının radarından geçerek harika bir iş ortaya koymadı. Belki bir diğer 2017 müzisyeni Perfume Genius, King Krule‘a yaklaşmış olabilir. Ancak Perfume Genius bile birbirine daha yakın ve iç içe geçen müzik tarzlarından yeni albümü No Shape‘i yayımladı. King Krule‘un The Ooz‘u ise çeşitliliği ile kendini ayrıştırıyor.

2018’de Ne Alemde?: Müjde! King Krule 2018’de turnede ve şubat ayında Salon IKSV sahnesinde bu güzel şarkıları bu defa bizim için söyleyecek. Üstelik kendisi iki akşam üst üste sahne alacak. 7 ya da 8 -belki de hem 7 hem 8- Şubat için biletlerinizi bir an önce almanızı tavsiye ederiz.

2017: LORDE

Neden Değerli?: Lorde‘u tanımayan yoktur sanıyoruz. 2013 yılında yayımladığı çıkış albümü Pure Heroine ile pop müziğe senelerdir kaybettiği kanı geri kazandırdı. Kendisi henüz daha çok genç olmasına rağmen pop müziğin seyrini değiştirdi ve listeleri haftalarca işgal etti. Öyle ki Lorde‘un pop müziğe getirdiği bu yeni soluk birçok pop sanatçılarını harekete geçirdi ve Lorde tarzı bir pop müzik modasına maruz kaldık. (Bakınız; Taylor Swift, Call it What You Want) Ancak yine de hiçbiri Lorde‘un şarkılarındaki o tadı veremiyor tabii ki.

Neyi Değiştirdi?: 4 senelik bir aradan sonra Lorde‘un ikinci albüm sendromuna takılarak bocaladığını görmek şaşırtmazdı. Ancak Lorde bizi ters köşe yaptı ve bu senenin tartışmasız en iyi albümünü yayımladı. Bir diğer 2017 listemizi onurlandıran müzisyen Jack Antonoff ile harika bir iş birliği yaptı. Green Light senenin en sevilen şarkısı oldu ve Lorde‘un kendine özgü yarattığı pop tınıları böylece başarısını kanıtlamış oldu. Yeni albüm Melodrama‘da yer alan birçok şarkı bu sene içinde en çok sevdiklerimiz arasında yer aldı. Özellikle Sober, The Louvre, Liability, Green Light ve Hard Feelings/Loveless bu senenin pop müziğine yön veren kayıtlar oldu.

2018’de Ne Alemde?: Biliyoruz, sizi üzüyoruz. Ancak Lorde da bir diğer 2018 yılında turneleyecek olan müzisyen. Şu anki turnede Türkiye yok. Ancak iki albümü arasındaki uzun süreyi düşünürsek ümitlerimizi kaybetmemize gerek yok. Bir de kendisinden bir Taylor Swift iş birliği bekliyoruz. Sizce de harika olmaz mıydı?

2017: PRIESTS

Neden Değerli?: Punk müziğin uzun zamandır yakalamaya çalıştığı yeni soluğu bize kazandıran grup oldu Priests. Washington DC’li dörtlü aslında birkaç senedir müzik piyasasında emin adımlarla yükseliyordu. Kendi çabaları ile yayımladıkları iki adet Tape albümleri ve bir de 7 şarkılık bir EP ile Priests çoktan sizin de radarınızdaydı belki de. Diğer punk gruplarından farklı müzik tarzlarını harmanlamaları ile ayrışmayı henüz daha kariyerlerinin başında başardılar ve kendilerini daha uzun bir süre duyacağız gibi duruyor.

Neyi Değiştirdi?: 2017’nin -biraz iddialı olacak belki de ama- en iyi çıkış albümlerinden birini yayımladılar. Nothing Feels Natural 70’lerin California kıyılarının hippie melodileri ile İngiltere’nin melankolik tınılarını bir araya getirdi. Birçok müzik kritiğinden tam not aldılar. Son zamanlarda sene sonu listelerinde kendilerini sık sık görmüş olmanız da çok olası. Nothing Feels Natural gibi hit olma potansiyeli taşıyan kayıtların yanı sıra Appropriate gibi sert punk tınılarının da altından başarı ile kalktılar. Hafif politik sözleri ile yeri geldiğinde korkusuzca Amerikan rüyasını eleştirirken aynı zamanda politik görüşlerinden uzak bir müzikal duruş sergilemeyi de paralelde başardılar. Öyle ki müzik endüstrisinde kendilerinden Savages’dan beri ortaya çıkan en iyi punk müzisyenleri olarak bahsediliyor.

2018’de Ne Alemde?: Her yeni büyük çıkışını yapan müzisyen gibi onlar da tabii ki turne yollarında olacaklar 2018’de. Ancak geçmiş diskografilerine baktığınızda ve çalışkan bir grup olmalarını göz önüne aldığınızda yeni bir albümün olası olduğunu söyleyebiliriz. Ya da en azından umabiliriz…

2017: PERFUME GENIUS

Neden Değerli?: Perfume Genius -gerçek adıyla Mike Hadrias- dört albümlük kariyerinde duruşu ve şarkıları ile queer müziğin indie sahnesindeki en büyük seslerinden biri oldu. Farklı tarzları harmanlaması ve bu tarzlardan kendi tınılarını yaratması ile kendine ayrı bir yer edindi.

Neyi Değiştirdi?: Yeni albümü No Shape ile bu senenin en başarılı işlerinden birine imza attı. No Shape harika bir albüm olmasının yanı sıra Perfume Genius‘ı benzersiz yapan kendi tarzını en iddialı biçimde ortaya koydu. Hiçbir şarkının diğerine benzemediği ve oldukça farklı tarzlardan ilham alan kayıtları ile ayaklarımızı yerden kesti desek yeridir. Sides şarkısındaki Weyes Blood iş birliği ise bizi bir başka mutlu eden detay oldu.

2018’de Ne Alemde?: Yeni albüm kapsamında turneleyeceği kesin. Kendisi aynı zamanda canlı performanslarının güzelliği ile de oldukça ses getiriyor. Yurtdışında konser kovalayacak olanların kaçırmaması gereken bir isim.

2017: PARAMORE

Neden Değerli?: Çoğu insanın sadece emo ergenlerin dinlediğini düşünmesine rağmen pop-punk’ın dünyadaki öncü ismi hâline gelerek hemen ardından da rock müziğin mihenk taşlarından biri oldular. Self-Titled albümü ile gelen Grammy ile çıtayı yükselttiler ve After Laughter ile 2017’nin en iyi işlerinden birine imza attılar. Üstelik 4 kere dağılma tehlikesi atlatıp hâla bu kadar güzel işler çıkarabilmeleri de cabası.

Neyi Değiştirdi?: Rock ve pop-punk akımının öncüleri olarak görülürken bizi bu sene ters köşe yaparak harika bir pop albümü yayımladılar. Üstelik After Laughter, birçok müzik tarzına ve 80’lerin pop tınılarına göz kırparak bu sene yayımlanan diğer pop albümlerine kıyasla farkını ortaya koydu ve oyunu değiştirdi. Gitar ile yapılan kaliteli pop müziğe hasret olduğumuz şu dönemlerde hepimize ilaç gibi geldi.

2018’de Ne Alemde?: Paramore turneye devam ediyor. Bu topraklara uğramaları pek olası olmasa da kendilerini yakından takip etmeye yeni yılda da devam edeceğiz. En önemlisi de Fake Happy‘nin hemen ardından hangi kaydın single şarkısı olarak yayımlanacağı. Rose-Colored Boy en kuvvetli aday olsa da Paramore bizi şaşırtabilir. Bekleyelim ve görelim.

2017: JULIEN BAKER

Neden Değerli? : Sharon Van Etten, Angel Olsen, TORRES gibi otobiyografik ve melankolik kadın müzisyenler akımına ayrı bir soluk getirdi. Julien Baker‘ın 2015 yılında yukarıdaki isimlerin ilk çıkış zamanına kıyasla bu kadar hızlı parlamasının bir sebebi var tabii ki. Diğer müzisyenlere kıyasla Baker, duygularından bir hikaye yaratmaktansa direk onları çiğ ve olduğu gibi dinleyicisine sunuyor. Bu da hâliyle saf açığa vurulan duyguların güzelliği ile kendisine hayran kalınmasını sağlıyor. Bir jenerasyonun en iyi şarkı yazarı olabilme potansiyeline sahip.

Neyi Değiştirdi?: Aynı kulvardaki müzisyenlere kıyasla diğer müzik türlerinin büyük isimleri ile turneledi. Kaç müzisyen henüz daha ikinci albümünde Death Cab for Cutie, Paramore, Belle & Sebastian ve The Decemberist ile turneye çıkma şansına erişebilir ki? Yeni albümü Turn Out the Lights ile bu senenin en sevdiğimiz albümlerinden birine imza attı. Öyle ki uzun zaman sonra Avaz ahalisinden biri, kendini hüngür hüngür ağlarken buldu.

2018’de Ne Alemde? Julien Baker’ın turne yollarında olacağına kesin gözü ile bakıyoruz. Esas bu kadar güzel bir albümün ardından kendisini Salon IKSV‘de izlesek çok güzel olmaz mıydı? Burdan yetkililere sesleniyorum.

SALI PAZARI: 12.12.2017

Bir haftayı daha geride bırakırken Avaz Avaz’ın Salı geleneğini bu hafta da sürdürüyoruz. İşte, geçtiğimiz hafta Avaz ahalisi olarak en çok döndürdüğümüz, bir türlü dinlemeden duramadığımız şarkılar…

BURÇAK’IN TEZGAHI

Tamino – Indigo Night

Finallere çalışma çabamız kimilerimiz için yavaş yavaş başladı bile. Bu çabaların en başındayken hala kendimi eve kilitleyip çalışabileceğime inanıyorum, hala kendimi eve kilitleyip çalışmak dışında birçok meseleye kafa yoruyorum. Son zamanlarda bu acı tatlı kafa yormalarıma en çok Tamino yakışıyor. Bu haftanın en yakışanı Indigo Night oldu.

Charlie Cunningham – You Sigh

Spotify hepimize 2017 yılında neler kaçırdığımızı göstermek için birer liste hazırladı, biz de dinleyip gerçekten neler kaçırmışız dedik. Yakalama fırsatını değerlendirip peşini bırakamadığım şarkılardan biri:

The Visual – Lost in Translation

Favorilerin favorileri ve benim favorilerim playlistlerinin kesişim kümesinden daha güzel bir şey olabilir miydi?

EGE’NİN TEZGAHI

Electric Bliss – Dandy

Benim için yılın son dakika gollerinden biri, Londra’da yaşayan müzisyen Bora Dayanıklı’nın Electric Bliss adıyla yaptığı ikinci albüm olan Pearl oldu. Dayanıklı, albümü ev stüdyosunda kaydetmiş ve bütün kayıtlar ve prodüksiyon kendisine ait. Bu açıdan aklıma hemen The War on Drugs’ın bu sene yayımlanan A Deeper Understanding’i geldi. İkisinde de inanýımaz bir bütünlük ve ince işçilik hakim. Dayanıklı, bol distorsiyonlu ve karanlık vokaliyle birlikte rock tarihinde bir yolculuğa çıkarıyor bizi; pek çok dönemden ve post-punk’tan space rock’a kadar bir dolu alt türden izler görmek mümkün. Bu açıdan nostaljik tarafı da yoğun bir iş olmuş. Dayanıklı’nın albüm için ne kadar emek harcadığını her saniyesinde hissedebiliyorsunuz. Kesinlikle kaçırılmamalı.

Charly Bliss – Westermarck

Her aralık olduğu gibi müzik açısından ortam nispeten durulmuşken yıl sonu listelerine bakıp gözden kaçırdıklarıma kulak vermeye çalışıyorum. Charly Bliss’in albümü Guppy, bu aralar sardıklarımdan. Grup 90’ların çiğ power pop/rock sound’unu günümüze taşıyor. Veruca Salt’ın 2017 şubesi demek hiç yanlış olmaz. Apaçık throwback niteliğindeki müziklerini farklı kılansa vokalistleri Eva Hendricks’in bir hayli karakteristik sesi. PC Music vokallerinin yapaylışında ama değil gibi de. Dinleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Ceramic TL & Ipek Görgün – Magnitude of Oblivion, Refrain of Pacific Calm

Albümü şu an ilk kez dinliyorum, o yüzden yorum yapmak için erken ama fazlasıyla deneysel, ağır ve yorucu bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Rahatsız ediciliği kasıtlı. Dinledikçe açılacaktır diye tahmin ediyorum. Bir kulak verin bence:

HANDE’NİN TEZGAHI

Mozart’s Sister – Eternally Girl

Grimes’ın kankası Mozart’s Sister’ı keşfetmek için geç kaldım belki de. Yine de 2 haftadır süregelen yoğunlukta yitmeyen tek şey bu şarkının güzelliği oldu.

Kim Ki O – Gülmek Yasaktı

İddia ediyorum, Kim Ki O’nun yeni albümü Zan yerli sahnenin bu sene çıkardığı en iyi işlerden biri.

Morrissey – I Bury The Living

İçi boş müzik yapmak Morrissey’in son birkaç seneki favori hobisi. Yine de bu şarkı ile Moz kalbimi ucundan yakaladı.

Taylor Swift – Delicate

Reputation Spotify’a düştü, mertlik bozuldu.

 

RÖPORTAJ: LIARS

2000’lerin ilk yarısında New York sahnesinden birçok yeni ismi hayatımıza kattık: Bunlardan biri de Liars idi. Her albümde farklı bir tarzı benimseyen, sıradışı bir grup olarak onları çok sevdik, bağrımıza bastık. Kaçıranlar olabilir. Bu sene taze yayımlanan yeni albüm TFCF ile  Liars artık bir “tek adam” grubu. Angus Andrew grubun ismine sadık kalarak tek başına işleri yoluna koyuyor. 1  Aralık Cuma akşamı bir kez daha Salon IKSV aracılığıyla Angus’u Türkiye’de izleyeceğiz. Öncesinde kendisi ile biraz laflamasak olmazdı.

Selam Angus! Turne ve hayatının geri kalanı nasıl gidiyor?

İyi günler! Her şey yolunda, teşekkürler. Şu an Hollanda’da bir festivalde sahne arkasındayım, sahneye çıkmak üzereyiz. Turnemiz harika gidiyor, dinleyicilerimiz gerçekten inanılmaz! Türkiye’ye gelmek için sabırsızlanıyoruz!

Yeni albümün TFCF için ilk kez bir albümü yalnız kaydettiğini biliyoruz, bu süreç nasıldı senin için? En iyi eleştirmenin yanında olmadan çalışmak korkutucu muydu? Aaron’la tekrar birlikte çalışır mısınız sence?

Geçmişte de yalnız yazmayı tercih ederdim o yüzden benim için büyük bir değişiklik olmadı açıkçası. Aaron’un eksikliğini sadece fikirlerimi değerlendirmesi ve aklında tutması yönünden hissettim. İlk zamanlar çok yorucuydu. Genelde albüm için çok sayıda şarkı yapıyorum ve asıl iş onları geliştirmek ve elemek oluyor. Şarkıların kritiğini yapacak birisi daha olmadan acaba karmaşanın içinde kaybolur muyum diye korkmuştum. Fakat sonrasında bunun daha özgürleştirici olduğuna karar verdim; fikirlerim üzerinde çok fazla kafa patlatmadan, daha içgüdülerimle hareket etmeme imkân sağladı bu durum ve de benim için çok heyecan vericiydi.
Tabii ki Aaron’la tekrar çalışabiliriz, hala çok yakın arkadaşız ama şimdilik ilişkimizin yaratıcılık boyutunu askıya aldık.

Bazen gruplar zor zamanlar geçirir ama yeni bir albümle her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönerler. Bu albümün ne kadar başarılı olduğunu (gerçekten öyle!) göz önünde bulundurursak bu durumu nasıl değerlendirirsin? Tamamen olumsuz bir şey miydi yoksa biraz yalnız kalabildiğin için mutlu musun?

Hayat insanın önüne her türlü sıkıntıyı çıkarabiliyor ve bunları projelerinde değerlendirmek üzere kanalize etmek de bir sanatçının işi aslında. TFCF’i bu süreci yaşamış olmasam yapmam mümkün değildi. Bazen zor zamanlar geçirmek harika bir ilham kaynağı olabiliyor ve bu albüm de bunun gerçek bir örneği.

Bu sekizinci albümün ve her birinin farklı bir tarzı, karakteri var. Turnedeyken eski albümlerden şarkılar çalmak nasıl hissettiriyor, hala onları yazarkenki ruh halinle, müzikal anlamda bulunduğun noktayla iletişim kurabiliyor musun?

Elbette, bence bambaşka albümlerden parçaları setlistte bir araya getirmek enteresan oluyor. Genel olarak evet, albümler birbirinden farklı ama bu daha çok üretim süreçlerinde kullanılan ekipmanlarla ve değişen bakış açılarıyla ilgili. Mesela içerdiği mesajın kökeni aynı olsa da elektronik olarak üretilmiş bir şarkı ve geleneksel enstrümanlarla üretilmiş bir şarkı çok farklı duyulabilir. Bence farklı albümlerden parçaları arka arkaya çalmak bu gerçeği daha gözlemlenebilir yapıyor.

TFCF’nin albüm kapağı gerçekten çok ilginç, Bir gelinlik giyiyorsun (ve bence çok da yakışmış) ama neden gelinlik? Bu fikir nereden geldi?

Bir grubun üyesi olmak, evli olmaya çok benziyor. Grup arkadaşlarınla birlikte yaşıyorsun, çalışıyorsun, yiyip içiyorsun ve uyuyorsun. Gerçekten yoğun bir ilişki. Bu albümle birlikte artık grup arkadaşım yok ve kendimi biraz damatsız bir geline benzetiyorum. Bu işin altından kalkabilmek kendimi çok güçlü hissettirdi ama çok da korkutucuydu. Ama günün sonunda en yaratıcı kararlarım benim için en korkutucu olanlar olmuştur zaten her zaman.

Şarkıların yapısına baktığımızda bu albüm biraz alışılmışın dışında. Bir röportajında önceki albümlerde şarkı yazma konusunda daha geleneksel bir yol izlediğini söylediğini okumuştum. Bu kez biraz daha deneysel yaklaşmışsın gibi, seni böyle bir yola denemeye teşvik eden neydi?

Evet önceki albümlerde daha alışılmış fikirler kullanma eğilimindeydim ve buna uymayanları gözden çıkarırdım. Bu kez fikirlerimi sorgulayacak birisi olmadığı için daha önce denemediğim şeyleri deneyecek fırsatım oldu. Örneğin, yazma sürecindeyken bile bir şarkının çok ani bir şekilde bitmesini istiyorsam bunu yapabiliyordum ve nedenini açıklamama gerek olmuyordu. Bu çok eğlenceliydi ve ben de bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kariyerinin bir noktasında Berlin’de yaşadın, neden Berlin? Bu durum müziğini nasıl etkiledi?

Amerika’da yaşamak beni çok yormuştu, o yüzden New York’tan Berlin’e taşındım. Tam da George Bush ve Saddam Hüseyin’in gündemde olduğu ve Amerika tarihindeki en çirkin dönemlerden biriydi. Berlin bana çekici göründü çünkü orada kimseyi tanımıyordum ve Avrupa’nın tam merkezindeydi. Orada geçirdiğim zaman çok keyifliydi. Benim için oldukça karanlık bir dönemdi ama bunu yaratıcılığa dönüştürmeyi başarabildim ve önemli olan da buydu.

Kariyerinde daha dans odaklı işler de var; MESS mesela. Dinledikçe dans edesimiz geliyor. Peki sende ne tarz müzikler dans etme hissi uyandırıyor?

Hip-hop’a bayılırım, hep çok sevmişimdir ve her zaman da çok seveceğim. 90’lar techno’sunu da çok seviyorum, çünkü bana arkadaşlarımla ilk kez dans etmeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Bence güzel bir davul ritmi olan her şeyle dans edilebilir.

Bir kez daha İstanbul’da çalıyor olacaksın, bizi bekleyen bir sürpriz var mı?

Bence Liars sahnedeyken sürprizlerin olmaması mümkün değil, çünkü müziğimizin kendisi de pek çok hata ve eksiklikten oluşuyor. Çok fazla ayrıntı da vermek istemiyorum, o zaman sürprizin anlamı kalmaz. Ama şunu söyleyebilirim ki her albümden en az bir şarkı duyacaksınız. Gösterişli bir şey giyebilirim bir de! Umarım tutuklanmam!

İNCELEME: JULIEN BAKER- TURN OUT THE LIGHTS

İtiraf ediyorum Julien Baker ilk albümü Sprained Ankle‘ı yayımladığında kendisinin fazlasıyla abartılan bir çıkış sanatçısı, biraz da amatör bir ergen kızımız olduğunu düşünmüştüm. Sene 2015’ti. Şimdi bu beklediğimden fazla ses getiren çıkış albümünü takip eden Turn Out Your Lights albümü ile karşı karşıyayım. Julien Baker beni şaşırtıyor, uzun zamandır hiçbir müzisyenin şaşırtmadığı kadar.

(daha&helliip;)

TOP 10: PARAMORE

Kim derdi 2007’nin en cool pop-punk grubu 2017’nin en iyi pop albümlerinden birini yayımlayacak diye? Paramore‘un son albümü After Laughter, bu senenin en iyi işlerinden biri olmanın yanı sıra aynı zamanda grubun diskografisindeki köşe taşlarından biri oldu. Sürekli olarak değişen kadrosu ile grup her sene daha da kan kaybediyordu. Ancak müzik için yola devam etmeye karar verdiler ve kariyerlerinin en başarılı albümünü yayımladılar. Paramore‘un After Laughter‘ını senelerce dinleyeceğiz belki de. Ancak önceki şarkılarının başarılarını da göz ardı edemeyiz.  Paramore‘un yola devam etmesini en sevdiğimiz 10 şarkısını listeleyerek kutluyoruz.

10. Emergency (All We Know is Falling, 2005)

Grubun kariyerlerinin başında olduğu zamanlar. O zamanlar henüz daha kendilerini tanımıyorduk, ancak harika şeylerin peşinde oldukları çoktan belliymiş.

9. Pool (After Laughter, 2017)

Grubun ustalık eserlerinden. Hayley Williams’ın konu aşk olduğunda yaşadığı gelgitler fazlasıyla realist bir çerçeve çiziyor.

8. Born for This (Riot, 2007)

“We were born for what??!!”

7. Fast in My Car (Self-Titled, 2013)

Josh ve Zac Farro’nun ardından grup “Kaldığımız yerden devam ediyoruz.” diyor.

6. Rose-Colored Boy (After Laughter, 2017)

Bu şarkı için yeni Paramore marşı diyebilir miyiz?

5. That’s What You Get (Riot, 2007)

Grubun diskografisinin mihenk taşlarından biri.

4. Brick by Boring Brick (Brand New Eyes, 2009)

Hayley Williams’ın şöhret ile değişimine uzaktan bir bakış.

3. Fake Happy (After Laughter, 2017)

Herkesin kendinden bir parça bulduğu ama keşke bulmasaydı dediğimiz şarkılardan.

2. Turn it Off (Brand New Eyes, 2009)

İtirazları duyabiliyorum. Ancak bu şarkının grubun en iyi işlerinden biri, en gölgede kalan ve hakkettiği ilgiyi bulamayan kayıtları olduğunu yadsıyabilir miyiz?

1.Hard Times (After Laughter, 2017)

Grubun yeni kaydı daha önce dinlediğiniz hiçbir şeye benzemiyor ve gelmiş geçmiş en iyi Paramore şarkısı. Gelecek albümlerde bizi harika işlerin beklediğinin habercisi.

OST #41: BİTMEYEN STAJ

Okulların açılması bir kısım için daha da acılı bir süreçtir. Eğer staj yapıyorsanız neden bahsettiğimi gayet iyi anlıyorsunuzdur. Okuldan arta kalan azıcık vaktinizi deneyim kazanmak ya da ek gelir amacıyla staja kurban ettiğinizde gençliğinizi sorgular, ders çıkışı yurda gidip boş boş tavanı izlediğiniz günleri iç çekerek hatırlarsınız. Üstelik sabahın köründe ya da öğlen okul çıkışı çalışmaya koşturmanız yetmezmiş gibi bir de yöneticinizin yaptığı en küçük hatada sizi suçlamasına, ikide bir ofisin diğer köşesine kahve taşımaya ve fotokopi makinesi ile aşk yaşamaya katlanmanız gerekir. Üzülmeyin, her şey iyi bir amaç için. Sizin için hazırladığımız staj playlisti ile moral depolayın biraz.

 

UNDERRATED GEMS: PJ HARVEY

Kabul edin, PJ Harvey müzik piyasasındaki en havalı kadınlardan. En iyi şair ve müzisyenler listemizin üst sıralarında olmasının yanı sıra, aynı zamanda da duygularını şarkılarına yansıtmayı mükemmel bir şekilde başaran dahilerden biri. Kendisini “Little fish, big fish, swimming in the water” dizeleri, son 10 senenin en iyi işlerinden Let England Shake albümü ile hatırlayabilirsiniz. Ancak kabul edelim, PJ Harvey bunlardan çok daha fazlası.

10)The Devil (White Chalk, 2007)

Gelmiş geçmiş en iyi piyano dizeleri diyebilir miyiz?

9)The Sky Lit Up (Is This Desire, 1999)

Son nakaratta üst notalara ulaştığında sihre kendinizi bırakın.

8)Oh My Lover (Dry, 1992)

Oh my sweet thing, oh my honey pie…

 

7) River Anacostia (The Hope Six Demolition Project, 2016)

Zorlu’da kapanışı bu şarkıyla yapmıştı. Hey gidi…

6) Rub Till It Bleeds (Rid of Me, 1993)

Evet, aklınıza ilk gelen şey doğru.

5)Meet Ze Monsta ( To Bring You My Love, 1995)

Masalara atlamayın, sadece bir şarkı…

 

4) Man Size (Rid of Me, 1993)

Kısa versiyonunu da seviyoruz, ancak uzun versiyonun daha bir harika olduğunu kabul edelim.

 

3)The Last Living Rose (Let England Shake, 2011)

Tamam, bu şarkı aslında biraz ünlü sayılabilir. Ancak diğer singleların yanında hakkettiği ilgiyi göremediğini inkar edebilir miyiz?

2)Is This Desire? (Is This Desire, 1999)

Woah…

1) The Wind (Is This Desire, 1999)

Gelmiş geçmiş en iyi PJ şarkısı.

 

 

 

İNCELEME: GRIZZLY BEAR- PAINTED RUINS

Müziğin single’lar ile yutulabilen küçük bir hap gibi tüketildiği günlerden geçiyoruz. Grizzly Bear‘in dinleyicisinden beklentisi ise daha büyük: Yeni albümlerini bir bütün olarak kabul edip değerlendirmeniz. 2000’lerin en başarılı müzikal çalışmalarını ortaya koyan isimlerin eski standartlarını tutturmakta zorlandığı (Bakınız: The Strokes) ya da popüler kültürün içinde boğuldukları şu zorlu zamanlarımızda (Senden bahsediyorum sevgili Alex Turner) Grizzly Bear’in bu iki alanda da arkadaşlarına uymaması bir mucize gibi. Spotify’ın varlığı ile daha da hızlanan müzik tüketimine meydan okurcasına Grizzly Bear’in eski alışkanlıklara yönelmesinin grubun sonu olabileceğini düşünebilirsiniz. Tam tersine, Brooklyn menşeili grup hiç olmadığı kadar güçlü.

2009 tarihli Veckatimest‘in hayatımıza getirdiği “traditional folk” havalarının 2012 tarihli Shields ile alternatife kayışına tanıklık etmiştik. 5 sene gibi uzun bir aradan sonra gelen albüm Painted Ruins ise ikisinin bir araya gelmesi ile oluşturulabilecek belki de en iyi kayıt. Albümde Two Weeks ya da Ready-Able gibi kuvvetli tınılar bulmakta zorlanabilirsiniz. Dört güçlü single kayda rağmen Painted Ruins 50 dakika boyunca hayatınızı değiştirecek herhangi bir eser sunmuyor size. Özel bir an ya da parmak gösterebileceğiniz güzellikleri olmadan muhteşem bir bütün ortaya koymayı başarıyor grup yine de. Albümde gerçekten kötü ya da sadece albümü doldurmak için konumlandırılmış bir şarkı bulmak zor. Albümün ilk yarısında sizi karşılayan single kayıtlar Morning Sound, Four Cypresses ve Three Rings art arda müzikal şölen sunuyorlar adeta. Four Cypresses‘ta da dedikleri gibi:”Bu bir kaos ama işe yarıyor.”

Hemen ardından gelen Losing All Sense ise grubun bu albüm ile diskografilerine kattıkları en değerli kayıt. Ünlü single Two Weeks‘e uzun bir aradan sonra en çok yaklaştıkları kayıt olmasına rağmen Losing All Sense birçok açıdan da Two Weeks‘ten ayrışıyor. Oyunun bir sonraki seviyesine geçiş yapmak gibi…İkinci yarıdaki Cut-Out ise bir diğer albümün incilerinden oluyor. Yakalayıcı melodisi ve güçlü basları ile dinleyiciyi hemen etkisi altına almayı başarıyor. “Albümü doldurma amacı ile sıkıştırılan son şarkı” klişesini bir kenara bırakarak Systole ve Sky Took Hold ile baş başa bırakılıyoruz son anlarda da.

Grizzly Bear’in yeni uzunçaları Painted Ruins beş yıllık bir bekleyiş ile beklentileri çığ gibi büyütmüştü. Grubun köklerine dönerek beklentilerin de ötesine geçmesi gerçekten şaşırtıcı. Painted Ruins grubun diskografisinde önemli yer edinecek kayıtlardan oluşuyor. 2012 tarihli Shields‘in de ötesine geçerek grubun en parlak günlerine yeniden göz kırpıyor. Bu albümü hayatınıza katmak ve mucizesini keşfetmek içinse yapabileceğiniz iki şey var: Albümü baştan sona bir bütün hâlinde dinlemek ve bu işlemi birkaç kere tekrarlamak. Sonrasında herhangi bir şeye vurguda bulunamayarak bu albümü nasıl bu kadar övebildiğimi anlayacaksınız.

 

TOP 10: THE DRUMS

Brooklyn’in incilerinden, 2017’de bile The Smiths ruhunu yaşatmayı başaran nadir isimlerden The Drums‘ı canlı kanlı görmemize çok az kaldı. 9 Eylül‘de Babylon Soundgarden kapsamında ilk defa Türkiye’de sahne alacak olan Jonny Pierce, önceleri 3 grup arkadaşıyla beraber The Drums’ı bir grup projesi olarak ilerletiyordu. Her yeni albümde kan kaybederek solo bir çalışma hâline gelmiş olsa bile The Drums yeni albümleri Abysmal Thoughts ile bu senenin en güzel işlerinden birini çıkardı. Yeni albüm ve konser niyetiyle biz de diskografideki dört albümü altüst ettik, sizler için en iyi 10 The Drums şarkısını listeledik.

10. Let Me ( Encylopedia, 2014)

Jonny Pierce’in “garip albümümüz” dediği Encylopedia’nın bir türlü keşfedilememiş incilerinden!

9. Mirror (Abysmal Thoughts, 2017)

Yeni albümün açılış şarkısı, varoluş sancılarınızın yeni marşı.

8. I Need Fun in My Life (The Drums, 2010)

“The less you own the more freedom you have/The less you own the more freedom you have/So I went home and threw it all away.”

7. U.S National Park ( Encylopedia, 2014)

Ağzınıza dolanabilir, şimdiden uyaralım!

6. Heart Basel (Abysmal Thoughts, 2017)

Yeni albümün ve kariyerinin en başarılı kayıtlarından…

5. What You Were (Portamento, 2011)

Son turnesinde listeye yeniden getirdiği kayıtlardan. İstanbul konserinde duymayı en çok beklediklerimizden…

4. Best Friend (The Drums, 2010)

Let’s Go Surfing’ e aldanmayın! The Drums’ı “The Drums” bu şarkı yapmıştır.

3. Head of the Horse (Abysmal Thoughts, 2017)

Yeni single kayıtlarından biri. İnsanı yakalayan melodisi ile son albümün en iyisi.

2. Money (Portamento, 2011)

“But I don’t have any money/No, I don’t have any money.

1.Book of Revelation (Portamento, 2011)

Hepiniz Let’s Go Surfing bekliyordunuz, biliyoruz. Ancak Jonny Pierce’in hayatında dönüm noktası olan bir şarkı Book of Revelation. Dürüst şarkı sözleri, harika melodisi ve içtenliği ile diskografisinde yer almış en iyi şarkı. İnanmıyorsanız, şöyle buyurun:

 

RÖPORTAJ: WAX TAILOR

Duymayanlar için müjdemizi verelim: Wax Tailor Babylon Soundgarden kapsamında bir daha Türkiye’ye geliyor. Konsept uzunçalar kavramını bize yeniden seven, son albümü By Any Beats Necessary ile bir kere daha gönüllerimize taht kuran müzisyenle konser öncesi biraz lafladık. Fransız prodüktörün ilhamlarını, iş birliklerini ve tabii ki yaklaşan konseri hakkındaki detayları merak edenleri şöyle alalım:

Merhaba! Hayat nasıl gidiyor? Önümüzdeki ay yeniden Türkiye’de olacağın için heyecanlı mısın?

Hayat güzel gidiyor. Efsane bir turneden çıktım ve evet, sonunda yeniden Türkiye’de olacağım için fazlasıyla heyecanlıyım.

Fransız kültürü genellikle yumuşak romantik tınılarla eşleştirilmekte. 6 ay Paris’te yaşama fırsatı buldum ve gözlemlerime göre orada da fazlasıyla geniş bir hip-hop ve rap sahnesi var. Şu anda daha çok American tınılarından etkileniyor olsan da kariyerinin başında Fransız müzik sahnesi müziğine nasıl bir etki bırakmıştı? Özellikle müzisyen olmak için sana ilham veren özel bir an var mıydı?

Müzikal açıdan ilhamımı genellikle Birleşik Devletler’den ve İngiltere’den alıyorum. 60’ların pop é psyche rock’ı ile büyüdüm, ve bir de 50’lerin jazz müziği ile. 80’lerin ortasında henüz daha çok gençken hip-hop’ı keşfettim ve bu durum hayatımda büyük bir etki bıraktı. Bu dönemde beni etkileyen birçok müzisyen vardı. Ancak Public Enemy’den Chuck D büyük ihtimalle üzerimde en çok etki bırakanıydı. Bir de Prince Paul var tabii ki ki kendisi benim için dünya üzerindeki en iyi prodüktördü.

“Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.”

Son uzunçaların By Any Beats Necessary’deki iş birliklerinde yeni isimler görüyoruz. Albüme katkı yapacak sanatçıları nasıl seçiyorsun? Sence güzel bir iş birliği için en önemli faktör nedir?

Bir film için oyuncuları seçmek gibi. Öncellikle iyi bir senaryoya ihtiyacınız var. Sonrasında rolleri ve o rolleri canlandırabilecek kişileri hayal ediyorsunuz. Çoğu zaman kayıtlar ortaya çıktıktan sonraki ikinci aşamada fikirlerim ortaya çıkıyor. Yine de değişebilen bir durum. Ünlü bir sanatçı ya da tanınmayan biri olması umurumda olmuyor. Hatta hiç tanınmayan bir sanatçıyla çalışmaktan gurur duyuyorum çünkü bir hazineyi ortaya çıkarmak gibi oluyor:)

Kayıtlarında filmlerden sample’lar duymaya alışığız. Aynı zamanda koyu bir sinefil olduğunu da biliyoruz. Peki, kullandığın filmleri ve diyalogları nasıl seçiyorsun? Filmleri seyrederken mi ilham alıyorsun yoksa sadece kafanda eskilere doğru gidip kayıt aşamasında uygun sample’ı buluyorsun?

Müzik konusunda bahsettiğin süreçte işliyor çoğu zaman. Yani kafamın içinde eskilere doğru gidiyorum ya da yeni bir şey keşfedip onu direk kullanabiliyorum. Film diyalogları konusunda düzenli olmanız gerekiyor. Bu yüzden ben de diyalogları biriktiriyorum. Ancak bunu gittikçe daha da az yapıyorum çünkü hard drive’ım tonlarca diyalogla doldu. Altıncı his gibi. Bir filmi izlediğimde düşünmeme bile gerek kalmıyor çoğu zaman.

Bildiğimiz üzere hikayelere aşırı ilgilisin ve diskografinde çoktan bir konsept albüm var. İleride albümlerinden birini bir filme dönüştürmeyi düşünür müydün? Albümlerinden bir tanesini görsel bir şölene dönüştürme fikri ilgini çekiyor mu?

Emin değilim. Müziğin çağrışım yapabilme gücünü seviyorum. Tıpkı bir kitap gibi…Bence canlı bir performans ya da müzik videosu için görseller yaratmak daha çok tercih edebileceğim bir seçenek. Herkesin kendi betimlemelerini yaratabileceği şekilde hayal güçlerinin özgür olmasını istiyorum.

“İnsanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika.”

Yaptığın müzik tarzından seni etkileyen yeni isimler var mı? Yeni isimleri takip etme fırsatı bulabiliyor musun?

Pek sayılmaz, kibirli gözükmek istemem ama geçmişte de durum aynıydı. İlk albümümü yayımladığımda insanlar Dj Shadow’a referans gösteriyordu. Ona ve ilk iki albümüne + Unkle albümüne saygım sonsuz ama yine de benim için ilham sayılmazlardı. Çünkü biz ikimiz de aynı kuşaktanız. RJD2’ya kendimi daha yakın hissediyorum çünkü ilk albümü benim için gelmiş geçmiş en güzel müzikti. Yine de ilhamlarımın çoğunlukla soul, blues, funk, jazz, OST, Psych rock tarzlarından geldiğini söyleyebilirim. Diğer birçok prodüktör gibi bu iş çoğunlukla kendi materyalini yaratmak ya da diğer olası ilhamları bir adım öteye götürmek. Oh, bu arada ilham almamak etkilenmemek demek değil. Danger Mouse, Adrian Younge, Badbadnotgood, Anderson Paak& birçok diğer sanatçının koyu hayranıyımdır.

Belgeselin In Wax We Trust’da plak dükkanı sahiplerine bir soru soruyorsun. Biz de sana aynı soruyu sormak isteriz: Plak senin için ne ifade ediyor?

Müzikle özel bir bağ, mp3 ya da streaming servislerinden daha içten bir şey. Bir plağın ambalajını sıyırıp, kapağını açıp içindeki notları okumayı seviyorum. Uzun bir süre sahip olduğunuzda bir geçmişinin olması, tıpkı benim gibi, ve bir hikayesinin olması. Bir diğer kendi müziğimle ile ilgili söyleyebileceğim şey yeni albümün ilk plak kopyasını eline alıp “İşte, yaptım!” demek.

Muhabbetimizin sonuna gelirken, daha önce de Türkiye’de performanslarda bulundun. Şu ana kadarki deneyimin nasıldı? Babylon Soundgarden’da yaklaşan konserin için beklentilerimiz ne yönde olmalı?

İstanbul’daki ilk konserimi hatırlıyorum. Dürüst olmak gerekirse varlığından haberdar bile olmadığım birçok insanın yaptığım işlerle bu kadar ilgilendiğini görmek şaşırtıcıydı. Popüler medyadan ya da büyük pazarlama planlarından uzak bağımsız bir sanatçı olduğunuzda insanların müziğinizle herhangi bir şekilde buluşup bağ kurduğunu görmek harika. Sık sık Türkiye’deki hayranlarımdan mesajlar alıyorum ya da onlarla konuşuyorum. Bence benim yaptığım müzikle ilgili dinleyicilerde sağlam bir altyapı var. Bu performans ise benim bu turnedeki son konserim olacak. Grubum bana eşlik edecek konserde. Farklı bir enerji yakalamak için bu konser için bir davulcu ile beraber performans sergileyeceğim. Aynı zamanda bir gitarist, çello sanatçısı- ki kendisi bazı şarkılarda gitar da çalıyor- da bizimle sahnede olacak. Günün sonunda değişik bir rock enerjisi sağlayacağımızı söyleyebilirim. Tabii bir de birkaç görsel efekt var ama onları merak edenlerin gelip görmesi gerekecek:)

Zamanın için teşekkürler. Seni önümüzdeki ay canlı izlemek için sabırsızlanıyoruz. O zamana kadar kendine iyi bak!

Teşekkürler! Ben de sabırsızlanıyorum.

GELİYOR: NICOLAS JAAR

Daha önce de topraklarımıza defalarca uğrayan Nicolas Jaar yeniden Türkiye’de! İlk uzunçaları Space is Only Noise‘u 2011’de yayımlayan elektro-dahi geçen seneki albümü Sirens ile gönüllerimizi fethetmişti. 3 Ekim‘de Zorlu PSM sahnesinde kendisini yeniden kanlı canlı izleyeceğimiz için seviniyor ve aşağıya akşamınıza eşlik etmesi için en sevdiğimiz Nicolas Jaar şarkılarından birini bırakıyoruz.

Biletler Biletix ‘de!