İNCELEME: NICK CAVE & WARREN ELLIS – THIS MUCH I KNOW TO BE TRUE

Daha öncesinde Nick Cave & The Bad Seeds İstanbul’a geldiğinde bilet fiyatları nedeniyle gidememiştim. Benim için bir kayıp değildi. Çünkü lise ve üniversite dönemlerinde mainstream indie (mainstream ve indie nasıl bir arada olabilir demeyin – kimlerden bahsettiğimi biliyorsunuz) grupları dinlemeyi seviyordum. Nick Cave ise müziği ile benim için fazla “yaşlı” ve olgun bir noktadan seslenen bir isimdi. Kendisini o dönemlerde anlayamadığımı hissediyordum. 21 Ağustos’ta Parkorman’daki konserlerine 27 yaşındaki hâlimle gittiğimde ise bu fırsatı kaçırırsam kendimi affetmeyeceğimi biliyordum. Artık kendi parasını kazanan, evini temizleyen, Morrissey’i otobiyografisini okuyacak kadar anlayan, Avaz’ın sosyal medya hesaplarından hiç “like” gelmeyeceğini bilerek Elvis Costello’ya doğum günü mesajı yazan genç kadınım. Artık Nick Cave’i anlayabilirim.

Geçtiğimiz hafta Nick Cave & The Bad Seeds’i canlı izlemek benim için müzik dinleyicisi ve yazarı olarak kariyerimde yepyeni bir dönemi açtı. Konser ile ilgili detaylara İrem’in yazısından ulaşabilirsiniz, o nedenle çok fazla o güne geri dönmeyeceğim. Kafamın içinde tek tek geri döndüğüm anlar ise Nick Cave’in sahne performansı ve dünyanın ötesinde gezinen sanatsal ruhu idi. Karşındaki o kocaman kalabalık şarkılarını ezbere her kelimesini bilecek kadar seni tanımasa da onları oradan anlık olarak alıp bambaşka diyarlara nasıl götürebilirsin? Galiba asla açıklayamayacağım.

Konserin hemen ardından kendi yaşlılığımı kabul ederek Nick Cave’in bir sanatçı olarak diğer işlerine de daha derinden giriş yapmak istedim. Berlin Film Festivali’nde görücüye çıktıktan sonra geçtiğimiz ay MUBI’de yayına giren Andrew Dominik (ChopperThe Assassination of Jesse James by the Coward Robert FordBlonde) ve Robbie Ryan (The Favourite, Marriage Story) imzalı This Much I Know to be True, benim ilk durağım oldu. 1 saat 45 dakikalık film boyunca Nick Cave ve kankası Warren Ellis’in (“Waz”) bundan tam 1 sene önce Ghosteen ve Carnage albümlerinden şarkıları seslendirmelerine tanıklık ediyoruz. Bence gençlik işlerinden ziyade özellikle bu son 2 albüme dokunmaları oldukça isabetli bir tercih olmuş. Pandemi nedeniyle gerçekleşemeyen turnelerin yerine geçebilecek olması bir kenara, bu film Nick Cave ve Warren Ellis’in birer sanatçı olarak günümüz personalarının derinine iniyor. Red Right Hand‘i canlı olarak sergileselerdi bu kadar derinlere dalabilirler miydi, emin değilim.

This Much I Know to Be True filmi boyunca Cave ve Ellis’in yaratıcı sürecine çok nadir ve yüzeysel olarak dokunuluyor. Filmin amacı da zaten bu değil. 1 saat 45 dakika boyunca sahne ışıkları şovu ve ustaca çekimleri ile izlediğiniz bu şölen, Nick Cave ve Warren Ellis ikilisinin canlı performanslarına yakın bir bakıştan fazlasını amaçlamıyor. Herhangi bir konserde kendilerini canlı kanlı izlediğinizde konser alanının atmosferi, seyirci enerjisi, sanatçı ile aranızdaki mesafe gibi pek çok şeyden etkileniyorsunuz. Bu film ile hiçbir dış etken olmadan, katıksız ve saf bir şekilde Nick Cave’i dinliyorsunuz. Kamera ile birlikte artık ona çok yakınsınız. Şarkılarını söylerken Nick Cave’in yüzünde istemsizce beliren ufak mimikler, Warren Ellis’in tiz arka vokallerde başka bir paralel evrene gidercesine kapattığı gözleri, şarkının ritmini tutan bacakları ve gökyüzüne açılan elleri ile “detaylar” ön plana çıkıyor.

Film boyunca performansların bu kadar etkileyici olmasının sebebi iki yönlü. İlki tabii ki Nick Cave ve Warren Ellis’in tüm bu performanslarda tam anlamıyla şairane olarak eserlerinin içerisine girmeleri ve bu şarkıları iliklerine kadar yaşamaları. Filmi izlerken ışıkları kapatıp bir mum yaktım. Altyazılarda şarkı sözlerini takip ederken Nick Cave ile birlikte anlattığı hikayelere o kadar kendimi kaptırmışım ki bir an kendimden geçmekten korktum. İyi ihtimalde gevşeyip uyuyakalmaktan, kötü ihtimalde ise aklımı kaybetmekten. Bir diğer yanı ise arka ekiplerinin güçlü performanslarına eşlik eden sinematografi ve ışık oyunları. Şarkının anlattığı hikaye ve melodilerin vurguları ile birlikte film boyunca ışıklar değişiyor, kamera hikaye doğrultusunda açısını değiştiriyor. Özellikle filmin iki noktada beni oturduğum yerden doğrultacak şekilde yükseldiğini düşünüyorum. O anlar da filmin en kolektif anları olarak öne çıkıyor: White Elephant ve Hand of God. Nick Cave konseri sonrası herkesin bahsettiği “ayin” benzetmesi tam anlamıyla bu sahnelerde yerini buluyor.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Duende (@duende.magazine)

Geçtiğimiz günlerde Duende’ye Bartu Küçükçağlayan’ın söylediği bir söz aklıma geliyor: “Nick Cave gerçekten de üretmekle kendini lanetlemiş bir mahkum.” En derinlerde hissetmek ve sonrasında bu hissettiklerini sanatına dökmek zorunda gibi hissettiriyor. Sanki bunu yapmazsa ondan geriye hiçbir şey kalmazmış gibi. Nick Cave de bunu doğrularcasına filmin bir noktasında arabanın arkasında şunu söylüyor: “… Benim için en önemli şey mutluluk değil. Hayatta bir şeyleri anlamlı bulmam önemli. Buna daha bağlıymışım gibi hissediyorum. Ve bu beni daha mutlu ediyor…” En sonunda ise Nick Cave’in hayranlarından gelen mektuplara cevaplar yazdığı Red Hand Files projesine de değiniliyor. Hepimizin aklındaki soruyu sonunda biri soruyor: “Yazdığın sözlere ve müziğine, zor zamanlarımda akıl sağlığımı koruduğu için müziğine minnettarım. Merak ediyorum, tüm bunlarından ardında müziğin, sözlerin, takım elbiselerin, kederin, şefkatin, utancın, suçluluğun ve neşenin ardında sen kimsin?”. Nick Cave ise asla beklemeyeceğim bir cevap veriyor: “Önceden kendimi müzisyen veya yazar olarak tanımlardım. Mesleğimle ilgili olan bu tanımlardan uzaklaşmaya çalışıyorum ve kendimi bir insan olarak görüyorum. Bir eş olarak, bir baba olarak. Müzik yapan ve bir şeyler yazan bir eş, baba, arkadaş ve vatandaş olarak görüyorum. “ Kendisini bu şekilde tanımlayan biri sanatının içerisine nasıl bu kadar girebilir? Özellikle mesleğini kendisinin bir parçası olmayacak şekilde konumlandırırken… Asla anlayamıyorum.

Nick Cave benim için tam bir gizem. Kendisini anlamak ise benim yeni obsesyonum. Diğer tarafta her kim çıkarsa çıksın Nick Cave’i keşfetmeye devam edeceğim. This Much I Know to Be True bunun için doğru film olmayabilir. Ancak daha önce bir Nick Cave konserine gitmediyseniz bu filmi kaçırmadan izleyin. Siz de büyüleneceksiniz.