THE TRUMAN SHOW

THE “IN THE VOID” SHOW

Takip ettiğimiz, severek okuduğumuz mecraların nasıl ortaya çıktığını, neler yaptığını, belli konularda neler düşündüğünü merak ediyoruz. Bu ilgimize ortak olanlar için yarattığımız The Truman Show serimize, bu kez In The Void‘un kurucusu Sibel Engingök ile konuşarak devam ettik.

Bu konuda bilinçli bir insan olduğumu düşündüğüm halde etrafımızda güzel müzik yapan insanların sayısının sandığımdan ne kadar fazla olduğunu fark ettiren, gerçekten harika müzik yapıp çok az dinleyicisi olan müzisyenleri kendi odalarından çıkarıp dinleyicilerine ulaştıran ve bu anlamda neredeyse kutsal denebilecek bir iş yaptığını düşündüğüm In The Void‘un arkasındaki isimle konuşmak gerçekten çok uzun süredir istediğim bir şeydi. Birkaç ay önce Sibel Engingök ile bir araya gelip blogunun oluşum süreci ve bugüne gelişinden, müzik sahnemizin eksiklerine kadar bir sürü şey hakkında bir hayli uzun bir sohbet ettik, hem kendisini hem de In The Void’u daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Sohbetimizin olabildiğince bilgilendirici bir kısmını da hemen aşağıdan okuyabilirsiniz. In The Void’la hala tanışmamış olanlarınız içinse ulaşabileceğiniz linkler yazının sonunda. Keyifli okumalar!

Cemre: Önce biraz seni ve In The Void’u tanıyalım, ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Sibel Engingök: 2011 yılında, henüz üniversite ikinci sınıftayken -Bahçeşehir Üniversitesi’nde Fotoğraf & Video bölümü terkim- müzik yapan, müzikle ilgilenen bir arkadaş grubum oldu. Elektronik müziğe ilgim o sıralar başladı. Birlikte inanılmaz müzikler keşfedip birbirimize çalıyorduk. Evlerde bir araya gelip kendi partilerimizi düzenliyorduk. İleriki senelerde bunları mekanlara taşımaya başladık. Onun öncesinde ise lise son sınıftayken o dönem psytrance’le ilgilenen arkadaşım, Baran’ın övgüyle bahsetmeleri üzerine Beyoğlu’ndaki Pixie’ye gitmeye başlamıştım. Tam da dubstep’in patladığı zamanlardı. Müzik, ortam, kısacası tamamıyla o dünya beni çok etkiledi.

Bir süre sonra bir sürü insan müzik yapıyor, bir yerde çıkıp bunları çalıyor ve dinleyicileri var ama hala bir eksiklik var gibi hissetmeye başladım. İnsanların birbirinden haberdar olacağı ya da bu tarzda müzik dinleyen insanın İstanbul’da, Türkiye’de herhangi bir şehirde elektronik müzik adına neler olduğunu takip edebileceği bir mecra yoktu. O zamanlar Ali Gültekin bana “Sibel, sen böyle bir şey yapsana” demişti. O zamanlar anlamamıştım ne yapmam gerektiğini ya da neden benim yapmam gerektiğini. Sonra Alican Karalar, o da DJ’lik yapıyordu bir dönem, ve Elif Eltutar bu olayın oluşması ve gelişmesinde bana çok yardımcı oldular. Enter the Void o zamanlar izleyip çok etkilendiğim bir filmdi, oradan geliyor yani isim de. Ama tamamen anlamını gerçekten düşünmeden bir anda öylesine oluşmuş bir şeydi, sonradan çok daha anlamlı gelmeye başladı. Sonrasında, zaten halihazırda hep müzik dinlediğim için, bir süre SoundCloud’da dinlediğim insanları bir Facebook sayfasından paylaşmak şeklinde ilerledi. Bu şekilde başlamış oldu In The Void.

E: Sadece Facebook sayfası mıydı?

Sibel Engingök: Tabii tabii, sonra blog’da da mixtape’ler paylaşmaya başladık. Bir de SoundCloud’un global bir buluşma gecesi olmuştu, oradan bir şeyler paylaşmıştık. Sonrasında da şu anki haline geldi site. İster istemez bir açıdan misyon edindiğimi düşünüyorum. Bunu çok içimden gelerek ve hiçbir karşılık beklemeden yapıyorum, müzik yapan insanları ve müziği seviyorum çünkü. Beni çok besleyen bir şey, o yüzden sanki beni bu kadar besleyen olguya bir teşekkür etmek gibi hissediyorum bu yaptığım ve yapmaya çalıştıklarım hakkında. Harika insanlarla tanışıyorum.

E: Biraz oradan oraya dolaşıyorum demiştin, ne anlamda yani?

Sibel Engingök: Bir dönem İstanbul’da genel durumlardan ötürü hepimizin bir enerjisi tükenmişti ya hatırlarsınız, bir etkinliğe gidiyorsun ama oradaki herkes aslında oraday-mış gibi, sanki hiç kimse hiçbir şeyden keyif almıyor gibiydi. O zaman ben de bir süre uzaklaşmak istedim, ailem Bodrum’da yaşıyor zaten. Ne olacağını düşünmeden, hiç gelecek planı yapmadan onların yanına gittim. Benim için çok da iyi oldu, kafamı toparlayıp çok daha iyi çalışma fırsatı buldum.

C: Birden çok yerde, İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de In The Void etkinlikleri görüyoruz mesela, sürekli olarak bulunmadığın şehirlerde nasıl idare edebiliyorsun bunu?

Sibel Engingök: In The Void’u tek yürütmediğim zamanlarda, birçok insan girip çıktı aslında bu alana. Herkes gönülden destek verdi. Ama siz de anlıyorsunuzdur, bir noktada o artık senin bebeğin gibi oluyor, her gün belli bir şeyleri yapmak zorundasın onun için, bir parçan haline geliyor. Benim için de öyle oldu ve bana destek olan kişilerden de hep o sorumluluğu almasını bekledim sanırım, o yüzden bir türlü sabit bir kadro tutturamadık bir süre. Son olarak Alper Yıldırım, Ege Tülek ve Sezin Özkılıç ile çoğunluğu Ankara’da, onlar orada olduğu için daha rahat ilgilenebiliyor ya da kalkıp Eskişehir’e gittiğimiz oldu. Bu şekilde idare edebildik, hepimiz mobil halde kalarak.

In The Void Presents: Session #5 – Garage/Punk etkinliğinden. Photo Credit: İpek Çınar

C: Bir de radyo programı var, buna benzer başka projeler de var mı yakın zamanda göreceğimiz?

Sibel Engingök: Her zaman çok daha fazlası yapılabilir gibi düşünüyorum. Kafamda dolanan bir sürü fikir var, bunları hayata geçirmek ve insanlarla paylaşmak için epey heyecanlıyım. Toplama albüm yayınlamakla ilgili çalışmalar devam ediyor.

C: In The Void başka sanat dallarıyla da ilgileniyor mu mesela? Bazen instagram profilinizde çok güzel fotoğraflar görüyorum, bunun gibi başka alanlara dokunuyor musunuz?

Sibel Engingök: Çok teşekkür ederim. Müzik ve fotoğraf beni en çok besleyen şey. Beni daha çok çeken müzik ve görselliğin bütünü. Aslında o yüzden fotoğrafın da In The Void için ayrı bir önemi var. Bazen kendi çektiğim bazen de diğer insanların çalışmalarıyla bağ kurup onları müzikle eşleştirmekten keyif alıyorum.

E: Peki keşif aşaması nasıl oluyor senin için?

Sibel Engingök: Artık bir iş (sevdiğim) gibi bu her sabah kalkıp SoundCloud’u ve BandCamp’i açıyorum takip ettiğim tag’lere, insanlara bakıyorum, burada yaşayan insanları bulmaya çalışıyorum, yılların alışkanlığıyla daha rahat oluyor artık. O kadar fazla insan var ki ulaşılmayı bekleyen ve hatta yaptığı şeyleri yüklemeye çekindiği için ulaşamadığımız. Çok da güzel şeyler yapıyorlar. Ama kimisi var ki çok iyi müzik yapıyor ama ortaya çıkmak istemiyor canlı olarak. Ya da gerçekten çok iyi ama biraz dinlenildiğini bilse, biraz daha özgüven kazansa çok daha harika şeyler yapacak, onları da çekip çıkarmak gerekiyor.

C: Çok teşvik edici de bir şey aslında bu yaptığın, sonuçta bu konuda bir fikri olan bir mecra takdir ediyor senin yaptığın işi, çok daha hevesle devam edersin.

Sibel Engingök: Fark edilmek aslında işin özü, bu insan müziğimi dinledi ve sevdi. Bir bağ kurdu. Önemli olan tek şey bu değil mi?

E: Peki In The Void’u kurduğundan bu yana yerel sahnedeki ilerlemeyi nasıl buluyorsun?

Sibel Engingök: Bence kesinlikle çok güzel gelişmeler oluyor. İnsanlar çok daha fazla ortaya çıkıyor artık, birbirleriyle tanışıyorlar, kimse birbirinden haberdar değildi. Her şeyden önemlisi bu insanların bir araya gelebilmesi için bir mekan gerekiyor, hep aynı mekanlarda çalmak, insanların hep aynı mekana gelmesi bir sorundu. Bir nebze ilerlenildi bu konuda da ama tabii hala yeterli değil. Ekonomik durumlar ya da egoları insanları etkilemese, herkes iş birliği içinde olmaktan yana olsa herkes için bir sürü kapılar açılabilir, çok daha güzel şeyler yapılabilir diye düşünüyorum.

Teknik açıdan çok kaliteli yerler var İstanbul’da ama mesela nasıl desem, belli bir sınırı geçmiş sanatçılar için açık sadece kapıları. Öyle bir anlayış olmamalı bence. Asıl amacım da böyle bir şeye girişmek aslında, Andy Warhol’un The Factory’si gibi. Herkes orada ve herkes özgür, tabii o zamana özgü bir şey çok da aynı durumdan bahsetmiyorum ama, herkesin hakkını alabildiği, adil, iyi ses sistemi olan bir yer hayali hep var aklımda, herkes gibi. Özellikle Berlin’e gidip geldikten sonra daha da netleşti her şey. Müzik bir deneyim sonuçta, bunu olabildiğince kapsamlı ve iyi bir şekilde deneyimletebilmek lazım.

E: Ben de Berlin’i gördükten sonra İstanbul’u hep olmamış bir Berlin olarak görmeye başladım.

Sibel Engingök: O da işte poser’lık, o kıyafeti giydiğinde bir şey oluyorsun ya da bir şeye ait oluyorsun gibi hissetmekten oluyor sanki.

E: Her janradan besleniyor gibi In The Void ama kendine daha yakın bulduğu bir müzik türü var mı?

Sibel Engingök: Daha çok elektronik müzik diyebilirim. Diğer gruplarla; indie, rock, punk, alternatif türevleri müzik türlerini destekleyen haberini yapan bantmag var, bir baba indie var, siz varsınız, bir sürü bloglar var. Elektronik müzik ise eksikti o yüzden temelde hep o oldu. Sonrasında başka türlere de yöneldik tabii. Genel olarak bilindik isimlerin dışında kalanlardan bahsediyoruz. Ama elbette işin özünde bağ kurduğumuz her sesi, her titreşimi bu alanda yaymaya çalışıyoruz.

2015 yılında yayınlanan In The Void Compilation Albüm

C: Şu sıralar Türkiye’den hangi isimleri dinliyorsun mesela diyeceğim ama eleyip isim söylemek çok zor biliyorum. Şöyle diyelim, son zamanlarda keşfettiğin ve bulduğun için çok heyecanlandığın isimler kimler?

Sibel Engingök: Tek tek isim belirtmek konusunda gerçekten başarısızım çünkü birçok ismi seviyorum ve dinliyorum fakat kişisel olarak bu aralar beni en çok heyecanlandıran isimler / gruplar: Okay Vivian, Blank Zero, Drunk High Jinks, Dark’o Bairo, Deniz Erdem, Destroy Earth, Redrice, Elz & the Cult, Ati ve Aşk Üçgeni, Bam Bam Bam, Scenes We Have Missed, Rijeka, Saint Aegean Heart, Fluctuosa, Robogeisha, dear machine, Aportrait, Voyd, SETH…

E: Aslında herkesin tahmin ettiğinden çok daha fazla müzik yapan insan var yani SoundCloud’da da.

Sibel Engingök: Evet kesinlikle öyle, iyi müzik demek istemiyorum ama mesela bir insan orada tek bir sesten bir parça yapıyor ama anlattığı şey sana bir çok şey ifade edebiliyor.  O müziğin, bir şey ifade edebileceği insana ulaşması lazım ama işte. Müzik evrensel bir şey, birleştirici, iyileştirici, bu dünyaya ait ama başka bir boyutta yaşayan bir alan, bir iletişim biçimi. Kendim hiç müzik yapmadım o yüzden müzisyenlere ayrı bir hayranlık besliyorum. Aynı anda birkaç insan bir enstrüman çalıyor ve o an kimse konuşmuyor ama öyle bir iletişim halindeler ki, çok etkileyici.

Biri bir başkasından duyduğunu deniyor ve yeni bir şeyler çıkarabiliyor. İnsanların iletişimde olması çok güzel. Yani ilk anda dinleyip çok etkilenmediğim ama  “Burada bir şeyler var, üzerine gitmeye devam et” diyebilmek bile çok güzel.

Görünürlüğü arttırmak ya da ülkeler arası sınırları kaldırmak gerekiyor ideal bir dünyada. Çok fazla ön yargı var.. Daha önce başka ülkelerde de bulundum ama hiç son zamanlarda gördüğüm gibi bir sınıflandırma görmemiştim Türkiye’ye karşı. Şu an en son olarak aklımda o örnek olduğu için söylüyorum ama arkaoda Berlin gibi mekanlar açıldıkça artık bu kafamızdaki gerçek olmayan sınır ve engelleri aşmamızda yardımcı olacak, köprü görevi görecek diye düşünüyorum.

C: Gelecek planları neler In The Void için, yeni bir etkinlik serisi gibi bir şeyler var mı?

Ne olursa olsun yapmaya devam etmek. Tek plan bu.

In The Void’a ulaşabileceğiniz linkler:

Facebook / Soundcloud / Instagram / Bandcamp / Mixcloud

2017: YIL SONU ANKETİ

Senelerdir her aralık ayı geldiğinde, seneyi kendi gözümüzden değerlendirdiğimiz yazılar paylaştık; bu sene de Türkiye’den takip ettiğimiz müzisyenlere, müzik yazarlarına ve müzik ekseninde üreten isimlere çok değerli fikirlerini sormak istedik. Zülal Kalkandelen, Artemis Günebakanlı, Bekir Özgür Aybar, Kerem Ergener, Nordik Simit’ten Utku, In Hoodies, Glasxs, Ah! Kosmos ve Seretan‘ın 2017’ye dair hazırladığımız sorular üzerinden yaptığı sene değerlendirmesi hemen aşağıda.

Upuzun arşivlik değer taşıyan anketimiz 2017’ye dair keşfettiğiniz ya da keşfedemediğiniz bir sürü şey içeriyor. 2018 için daha da zengin bir müzik yılı geçirmek dileğiyle yeni yılınızı kutlayıp sizi severek takip ettiğimiz isimlerin değerlendirmeleriyle baş başa bırakıyoruz. Herkese mutlu ve huzurlu yıllar!

Zülal Kalkandelen: Birçok açıdan zor bir yıldı. Hem dünyada hem Türkiye’de hayatımızı olumsuz yönde etkileyen olaylar oldu. Ülke içinde daha az konsere gittiğim bir yıldı.

Artemis Günebakanlı: 3 kelime de yeterli olur; blood, sweat & tears.

Bekir Özgür Aybar: İstanbul’a geri döndüm. Evlendim ve artık bir kedim var. Her şey çok daha iyi olabilirdi ama birçok şey iyi gitti 2017’de. En azından hala buradayız. Fena mı?

Kerem Ergener: Yeraltı sahnesi için yaratıcı, Mika Vainio ve Can’ın iki üyesi Holger Czukay ve Jaki Liebezeit’ın vefatıyla üzücü ama geleceğe ümitle bakmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu.

Nordik Utku: 2017 benim için bol seyahatli, bol festivalli, bol müzikli geçti. En çok ilham aldığım yıllardan birisiydi. Güzel yıl yapmışlar.

In Hoodies: Yazarak, şarkı yaparak, kaydetmeye çalışarak, bekleyerek, beklemek zorunda kalarak ve birkaç güzel konserle… Hayallerin, insan kaynaklı sorunlarla yok olmaları veya gecikmesiyle uğraşarak, yarım kalan şeylere bakıp çileden çıkarak, lego yaparak, yürüyerek, kendimle boğuşarak, iyi olmaya çalışarak.

Glasxs: Değişik. Çok değişik.

Seretan: Uzun zamandır kafamda olan ‘Transference’ ve ‘Persona’ EP projelerini gerçekleştirdiğim bir yıldı. Ben halimden memnun olsam da, Dünya’nın gidişatı açısından ne yazık ki çatışmaların yaşandığı, savaşların ve insan hakları ihlallerinin olduğu bir yıl oldu. Ancak gelecek için ümitliyim.

Zülal Kalkandelen: İlk 5’i söylersem:
Iona Fortune – Tao of I
Mario Batkovic – Mario Batkovic
Morrissey – Low in High School
Belief Defect – Decadent Yet Depraved
Gnod – Just Say No To The Psycho Right-Wing Capitalist Fascist Industrial Death Machine

Yerliler arasında:
Konstrukt & Keiji Haino – A Philosophy Warping
Little By Little That Way Lies a Quagmire
Da Poet – Beattape 2
İpek Görgün & Ceramic TL – Perfect Lung
spc.btwn & Sycho Gast – evasion
Reverie Falls On All – Stellar Stream
tvsn – Wrong Way
Akın Sevgör – Routine

Artemis Günebakanlı:
Ağaçkakan – A Naşkvit
Mount Eerie – A Crow Looked At Me
LCD Soundsystem – American Dream
Angel Olsen – Phases
Protomartyr – Relatives In Descent
Chelsea Wolfe – Hiss Spun

Bekir Özgür Aybar:
Liam Gallagher – As You Were
Kim ki O – Zan
Çağıl Kaya – Şimdilik Her şey Yolunda
The National – Sleep Well Beast
Julie Byrne – Not Even Happiness
Liima – 1982
The Away Days – Dreamed at Dawn
Future Islands – The Far Field
Roger Waters – Is This the Want We Reallt Want
Slowdive – Aynı adlı
The War on Drugs – A Deeper Understanding

Kerem Ergener:
Mount Eerie – A Crow Looked at Me
William Basinski – A Shadow in Time
Damien Dubrovnik – Great Many Arrows
Emptyset – Borders
Tyler, The Creator – Flower Boy

Nordik Utku: Hemen last.fm’ime bakıyorum 😀 Bu sene çıkanlardan;

Elsa & Emilie – Kill Your Darlings
JFDR – Brazil
Ine Hoem — Moonbird

Elsa & Emilie’yi Mart 2017’nin başından beri sürekli dinliyorum. JFDR’ı ise sonbaharda dinlemeye başladım. Ama en çok dinlediklerim sırasında peşpeşe. Aynı zamanda hepsi en sevdiğim albümler.

In Hoodies: Kişisel sebeplerle, bu sene içinde çıkan albümlerle yeterince ilgilenebildiğimi söyleyemem. Genelde çok önceden yapılmış albümleri dinleyerek geçti zaman. İstemeden etrafımda olanlardan ve güncelden gitgide uzaklaştığım bir dönem sanırım. Dinlediğim çoğu şarkı gerçekmiş gibi hissettirmiyor. Mutlaka bir şey seçmem gerekirse Mount Eerie’nin son albümü “A Crow Looked At Me” diyebilirim. Yerli yabancı ayrımı yapmayı sevmiyorum. Yaşadığım yerin yakınlarında üretilmiş müzik anlamında Ağaçkakan’ın albümünü, Mind Shifter EP’sini söyleyebilirim.

Glasxs:
Radiohead – OKNOTOK
Lana Del Rey – Lust For Life
The XX – I See You
Mount Kimbie – Love What Survives
Deniz Tekin – Kozakuluçka
Büyük Ev Ablukada – Fırtınayt
Ezhel – Müptezhel
Alt-j – Relaxer
Kendrick Lamar – Damn
Lorde – Melodrama
Tokimonsta – Lune Rouge
Benjamin Clementine – I Tell a Fly
Emre Akbay – Göğe
Mind Shifter – Horizon

Seretan: Yabancı Albümler:
Land of Talk – Life After Youth
Rafael Anton Irisarri – The Shameless Years
Kaitlyn Aurelia Smith – The Kid
Blanck Mass – World Eater
Slowdive – Slowdive
Laurel Halo – Dust
Ben Frost – The Centre Cannot Hold

Yerli Albümler:
Goralı – Qualia
Ceramic TL/Ipek Görgün – Perfect Lung
Robogeisha – rofl EP
Islandman – Rest In Peace
Reverie Falls On All – Stellar Stream
Men With a Plan – Old Tapes
Affet Robot – Röntgen

Zülal Kalkandelen:
Morrissey – Home Is a Question Mark
UNKLE – Looking for the Rain (Feat. Mark Lanegan)
Ninos Du Brasil – O Vento Chama Seu Nome
LCC – Ka
Iona Fortune – Shi
Belief Defect – Unnatural Instinct
William Basinski – For David Robert Jones
Colin Stetson – Spindrift
Ancient Methods – It Won’t Take Me (feat. Tropic of Cancer)
SUMS – Nomads
Mark Lanegan Band – Nocturne
Gonjasufi – Your Maker (Daddy G Remix)

Artemis Günebakanlı:
LCD Soundsystem – I Used To
Arcade Fire – Creature Comfort
Gorillaz – Saturnz Barz
Ağaçkakan – Şüpheli
Chelsea Wolfe – Static Hum

Bekir Özgür Aybar: Önceki soruda yazdığım albümlerden birer şarkı ekleyebiliriz buraya. Ama yapmasak daha iyi. Çünkü bir albümün bütünlüğüne inanıyorum ve şarkıları birbirinden ayrı düşünemiyorum.

Kerem Ergener:
Biosphere – Black Mesa (feat. Leslie Howard)
Maria Rita Stumpf – Cantico Brasileiro No 3 (Selvagem and Carrot Green Remix)
Aaron Dilloway – Ghost
Forest Sword – The Highest Flood
Zola Jesus – Exhumed

Nordik Utku: Sen Olsan Bari, Çok Çok, Elsa & Emilie – Chains of Promises ve Ocean, JFDR – Instant Patience, Highasakite – Samurai Swords ve Since Last Wednesday ama akustik versiyonları.

In Hoodies: Radiohead & Hans Zimmer – Bloom düzenlemesi.

Glasxs:
Radiohead – I Promise
Lana Del Rey – Cherry
Büyük Ev Ablukada – İhtimallerin Heyecanına Üzülüyorum
Radiohead – Man of War
Alpha Minus – Whale Song
Rain Lab – Infatuation
Ezhel – Benim Derdim
Büyük Ev Ablukada – Hoşçakal Kadar
Ezhel – Küvet
Kendrick Lamar – Element

Ah! Kosmos: Arca – Desafio

Seretan:
Yaeji – Feel It Out
Black Marble – Frisk
Steve Hauschildt – The World Is Too Much With Us

Zülal Kalkandelen: Max Cooper feat Kathrin deBoer – Seed (Video by Vincent Houze)

Artemis Günebakanlı: Gorillaz – Saturnz Barz

Bekir Özgür Aybar: Foo Fighters – Run

Kerem Ergener: Danny Brown – Ain’t it Funny

Nordik Utku: The Blaze – Territory

In Hoodies: Radiohead – Lift (Oscar Hudson)

Glasxs: Tricky – The Only Way

Seretan: Boy Harsher – Motion

Zülal Kalkandelen: Le Guess Who? festivalindeki Oiseaux-Tempête konseri.

Artemis Günebakanlı: Mono (Zorlu PSM)

Bekir Özgür Aybar: Julie Byrne – Salon IKSV

Kerem Ergener: Swans’u son bir kez izlemek benim için çok özel bir deneyimdi.

Nordik Utku: Elsa & Emilie, Sigrid, JFDR

In Hoodies: John Maus, Zorlu PSM – Studio.

Glasxs: Bonobo – VW Arena

Seretan: Liars’ın IKSV Salon konseri.

Zülal Kalkandelen: Iona Fortune – Tao of I

Artemis Günebakanlı: Annie Hardy – Rules

Bekir Özgür Aybar: Liam Gallagher – As You Were

Kerem Ergener: Belief Defect – Decadent yet Depraved

Nordik Utku: JFDR — Brazil

Glasxs: Ezhel – Müptezhel

Seretan: Kelly Lee Owens – Kelly Lee Owens

Zülal Kalkandelen: Yair Elazar Glotman & Mats Erlandsson – Negative Chamber

Artemis Günebakanlı:
Death Machine – Cocoon
Juiceboxxx – Freaked Out American Loser
Ho99o9 – United States of Horror

Bekir Özgür Aybar: Liima’nın 1982 adlı yeni uzunçalarını buraya alabilirim. Sadece bizde değil, uluslararası müzik basınında da pek dikkat verilmedi bu albüme. Gözden kaçıranlar için mutlaka öneriyorum.

Kerem Ergener: Chino Amobi – PARADISO

Nordik Utku: JFDR — Brazil 😀 ve Amanda Delara – Dirhamz kesinlikle.

In Hoodies: Dediğim sebeplerle benim yok. Ne nasıl karşılandı bilmiyorum. Böyle bir birikimim yok ama Zülal Kalkandelen listelerine bakmak gerek. Onun kadar iyi araştırarak müzik bulan ve dürüstçe insanlara ileten başka biri bilmiyorum.

Seretan: Yaeji – Yaeji/EP2

Zülal Kalkandelen: O kadar çok ki… Liste yapmaya kalksam sayfalar tutar.

Bekir Özgür Aybar: Tuzak soru ama yanıt geliyor: Kendrick Lamar – Damn

Kerem Ergener: Yurt içinde Ezhel, yurt dışında Arca.

Nordik Utku: Dua Lipa diyordum başlarda. Hatta amaan diyip konserine gitmemiştim. O gece bir daha dinliyim o neymiş dedim. Aşırı sevdim, konsere gitmediğime çok pişmanım. 2017’de yaptığımdan pişman olduğum tek şey sanırım 😀

In Hoodies: Ne zaman baksam ana akım mecraların neredeyse tamamının günlük yayın akışlarındaki ya da paylaşımlarındaki şarkıların yine neredeyse tamamının para ve ilişki ekseninde kurgulanmış endüstri tarafından bilinçli olarak abartılan şarkılar ve sanatçılar olduğunu görüyorum. Büyük şirketlerin parçası olan medya grupları tarafından hazırlanan veya pazarlanan şarkıların çoğunluğunu için durum böyle sanırım.

Televizyon ile ilgili konuşulan “izleyici bunu istiyor” bahaneleri gibi aslında. İnsanlar, izleyiciler, dinleyiciler yani kitle suçlanır genelde. Halbuki sorun üreten ve onu iletenlerdedir çoğunlukla. Dinleyici/izleyici maruz kaldığı şeyden kaçınılmaz olarak etkilenir. Duyduklarımız hayatımızın parçası haline gelir bir şekilde, alışırız. Sahte, sığ, vakit geçirmeye yönelik şeyler zaman geçirmeyi kolaylaştırır, yaşamla, içimizdeki, çevremizdeki ve dünyadaki acıdan bağlantısız oldukça kişiyi düşünmekten, sorgulamaktan uzaklaştırır, kolay imal edilir, rahatlıkla arzu edilmesi sağlanır, tükettirilir ve yenisi hemen yerine konabilir sanıyorum. Karanlığı ambalajlamak, pırıltılı hale getirmek ne acı. Bu yüzden seri üretimle ama faklı kaplar içinde sürekli bunlar sunuluyor ve olabildiğince abartılıyorlar bence. Bu yapı da ışık seven, gösterişçi, sığ kişi ve işleri ilgi odağı yapıyor. Abartma, ilahlaştırma, ulaşılmaz yapma, müzisyeni bir tapınma figürü haline getirme bu endüstriyi besleyen şeylerden biri. Onlar daha çok ilgiye muhtaç, kendine aşık, alkışa bağımlı hale geldikçe, anlatımın niteliği kaygısı olmadan, nabızsız işler üretmeye devam ediyorlar sanırım. Daha güçlünün, daha büyüğün çıkacak sesi belirlediği alanlara ve burada söz sahiplerine daha da bağımlı hale geliyorlar muhtemelen. Bu isimsiz kişilerce hayatlarımız, anılarımız işgal ediliyor ve hissettiklerimizin samimiyeti çalınıyor gibi hissediyorum genelde. Her geçen gün müzik daha çok ticari oluyor ve dolayısıyla daha çok kara dayalı hale geliyor. Kar için ne gerekiyorsa yapılıyor ve yaymak, abartmak, konuşulmasını, yazılmasını, çalınmasını sağlamak bunun bir parçası gibi geliyor.

Zülal Kalkandelen: Hayır, çünkü medyada sürekli aynı isimler pompalanıyor, kopyala yapıştır türünden aynı listeler yayınlanıyor.

Bekir Özgür Aybar: Hayır, tam da beklediğim gibi.

Kerem Ergener: Hiç şaşırtmadı.

Nordik Utku: Kendrick Lamar’ı bekliyordum. Lorde’un tepelerde olduğunu bilmiyordum 😀 Şaşırdım.

In Hoodies: Kendrick Lamar albümünde bazı anları sevmiştim. Lorde dinlemedim. Hiçbir yıl sonu listesi okumadım maalesef. Bir listede yer bulabilen istisnai üretimler oluyordur mutlaka. Kişisel beğenilere ilişkin samimi değerlendirmeleri ayrı tutarsak, büyük kitlelere ulaşan listelerin bahsettiğim istisnai üretimler hariç gerisi tümüyle maddi güç ve ilişki ile sağlanan tanıtım çalışmaları sonucunda belirleniyor gördüğüm kadarıyla. Tabii ki bir listede olmak için doğrudan para verilmesini kastetmiyorum. O da var ama asıl konu listeyi yapan kişilerin de yıl içinde dinlediği şarkıların çok sınırlı kaynaklardan çıkması. Listeler genel eğilimin küçük bir yansıması muhtemelen. Sorun o eğilimi belirleyen trafikte. Müzik gitgide daha çok sadece bir eğlence biçimine indirgeniyor. Ölmekte olan bir endüstriye yine çıkara dayalı kısa süreli ve süslü elektro şoklarla, tüketim devam ettirilmeye çalışılıyor. Güçü yetenlerin kimin ne kadar duyulması, yazılmasını istedikleri ve bununla ne kazanacakları ile ilgili. Bu anlamda her hangi bir kişi listede olabilir.

İsimler üzerinden değil ama genel bir kaç şey söylemeye çalışayım. Listelere hakim olan, bağımsız, asi görünen, isyan ve itiraz içerdiği düşündürtülen ama aslında son derece ticari bir sistemin içinden çıkmış, “ne satar” düşüncesi ile planlanan, yıllar öncesindeki üretimlerden çalıntılarla dolu, çoğu zaman olduğu gibi temelde tanıtıma ve görüntüye dayalı projeler çoğu zaman. Örneğin rock, punk, garage, indie, rap müzik özünde ne ifade ediyorsa tam tersi bu üretimler gitar müziğinin dönüşü X, varoştan gelen sınıfsal mücadelenin ve isyanın sesi Y, seksenler estetiğinin modern öncüsü Z gibi sunulup taçlandırılabilir. Başlık içeriğin kendisinden çok daha önemli. İçi umursamazlık ve çıkarcılık, kan ve iltihap dolu kutuyu  şekerle kaplamak… Bu işlerin arkasındaki şirketsel yapı veya  çıkar düşüncesi önde tutulmasa da yeni hype’ı, yeni cool’u yaratacak dinlenilen sesteki asıl enstrumanlar gitar, davul, bas veya insan sesi değil. Asıl enstrumanlar görüntü, imaj, (yazışmalar, bağlantılar, tanıdıklar için) klavyeler – cep telefonları, reklam mecraları ve tabii en basit ifadeyle para. Müzik paylaşımında alternatif yöntemler bulunmaz, var olan farklı yollar denenmez ve desteklenmezse, ana akım veya alternatifin ana akımı dışında müzik iletilemez olmaya devam ederse aynı saçma sistem devam edecektir.

Dünyanın genel durumuma, uyuşturulmuş olsalar da çoğunluğun haklı olduğu düşüncesinin bizi getirdiği yere ve tarihsel olarak hiç birşeyden ders almayışımıza bakarsak kaçınılmaz sonuç bu … Dans ettiren, daha çok içki tükettiren, eğlendiren veya melankoliyi, depresyonu, acıyı hedef kitle olarak gördüğü insana ulaşmanın bir diğer yolu olarak görenlerin planlanmış ve paketlenmiş seslerin, 3 arkadaş ikinci el gitarlarla en ucuz stüdyoda provalarla çıkardıkları istisnai sesleri, gerçek haykırışı, içten ifadeyi bastırıp yok etmesi. Belki yanılıyorum ama yakın hissedemiyorum.

Zülal Kalkandelen: Hayır, beni etkileyen bir kayıt olmadı.

Artemis Günebakanlı: Beğendim.

Bekir Özgür Aybar: Maalesef hayır. Üstelik bunun için çok çabaladım. Tekrar tekrar tüm dikkatimle albüme daldım. Yine de olmadı. Sanırım artık Björk ile yollarımız ayrılmış.

Kerem Ergener: Björk’ün yakın zaman işlerini beğenmiyorum. Bir an önce Arca ile olan müzikal ilişkisini kesmesi gerektiğine inanıyorum.

Nordik Utku: Dinlemedim (utanan emoji)

In Hoodies: Evet.

Seretan: Beğendim.

Zülal Kalkandelen: Hayır, abartıldığını düşünenlerdenim.

Artemis Günebakanlı: Evet.

Bekir Özgür Aybar: Yeni LP üst perdede. Ancak bu gibi durumlarda önemli olan albümün seviyesi olmaz. Geri dönüş başlı başına yeterli.

Kerem Ergener: Maalesef başarısız bir dönüş olarak değerlendiriyorum.

Nordik Utku: Gittiğinin farkında değildim.

In Hoodies: Mükemmel fazla büyük bir kelime olurdu, ama ekibi ve müziklerini çok seviyorum, yeniden üretmeleri ne güzel.

Zülal Kalkandelen: O da fazlasıyla abartıldı.

Artemis Günebakanlı: Maalesef onlarınki beklediğim gibi olmadı.

Bekir Özgür Aybar: Yukarıdaki cevabımı buraya kopyalıyorum.

Kerem Ergener: Çok beklediğim bir çalışmaydı ancak ciddi hayal kırıklığına uğrattı. Özellikle Savages’dan sevdiğimiz Jehnny Beth’le yaptıkları parçayı düşündükçe kahroluyorum.

Nordik Utku: Döndüğünün farkında değildim.

In Hoodies: Damon Albarn’ın içerisinde olduğu her müzik heyecanlandırıyor beni. İyi anların olduğu bir albüm bence. Saturnz Barz’ı çok sevmiştim.

Zülal Kalkandelen: Grammy Ödülleri’ni uzun bir süredir ciddiye almıyorum. Müzik endüstrisinin yönlendirmesiyle verilen haksız ödüllerin prestiji kalmadı. Soruda belirttiklerinizden daha çok, Bowie’nin yaşarken hiçbir Grammy’e değer bulunmaması ve öldükten sonra Blackstar gibi bir olağanüstü kalitesindeki bir albümün birçok kategoriden dışlanıp En İyi Rock Performansı dalında ödül verilmesi hayret verici. Sanatsal bakış açısından anlaşılacak bir durum değil.

Bekir Özgür Aybar: Grammy ile ilgilenmiyorum.

Kerem Ergener: Grammy değer vermediğim, taraflı bir ödül ama Arcade Fire’ın albümünü övenlere çok güldüğümü söyleyebilirim.

In Hoodies:  Hiç fikrim yok, takip etmedim.

Zülal Kalkandelen: Hem konuyu ana akım medyanın tık almak için sansasyonel başlıklarla pompaladığı gibi algılamışsınız hem de albümü bu rüzgarın etkisi altında yorumlamışsınız derim. Günümüzün popüler müzik dünyasında kimsenin hem şarkı sözleri hem de müzik açısından bu kadar yüksek düzeyde yaratıcılık sergileyen, şarkılar arasında tema bağlantısını bu kadar iyi kuran, böylesine sıra dışı ve cesaretli bir albüm yapmadığını söylemek abartılı değil. Morrissey, günümüz müzik dünyasında eşsiz bir hikaye anlatıcı; “Low in High School”, savaş, medya manipülasyonu ve otoriteye karşı bir başyapıt.

Bekir Özgür Aybar: Katılmam. Morrissey’in yeni albümünü beğenmemeniz bile onun ne kadar büyük bir isim olduğunu kanıtlar. Çünkü hafızanızda çok yukarıda bir Morrissey var ve bu yeni albümü orasıyla kıyaslayınca geri düşüyor.

Nordik Utku: Gözümde hiç yükselmemişti…

In Hoodies: Morrissey hiç bir zaman gözümden düşmedi. Film veya müzik endüstrisi içinde geçmişten bu yana o kadar büyük haksızlıklar, o kadar korkunç olaylar oluyor ki. Bu konularda kimin gerçeği ifade ettiğini tespit edebilmek neredeyse imkansız.

Albüm konusunda ise biraz haksızlık edilmiş olur aslında, ama size hitap etmemiş olabilir.

Zülal Kalkandelen: Fazla müzisyen takip etmiyorum. Çünkü çoğu kendisi kullanmıyor hesabını, plak şirketlerinin reklam aracı olarak kullanılıyor o hesaplar. Geoff Barrow, kendisi kullanıp her konuda ilginç paylaşımlar yapıyor. Onu örnek verebilirim.

Artemis Günebakanlı: Geoff Barrow.

Bekir Özgür Aybar: Paul McCartney.

Nordik Utku: Hiç müzisyen takip etmiyorum aslında. Birkaç tane tanıdığım için takipleştiğim isim var, onlar da tweet atmıyor. Bir tane de crushım olduğu için takip ettiğim var ama dikkatini çekemedim bir türlü…

In Hoodies: Sosyal medya takip etmek beni çok kötü etkiliyor, atıllaştırıyor, sinirlendiriyor ve etrafımdaki gerçeklikten, tanıdığım kişilerden ve sevdiğimi düşündüğüm üretimlerinden uzaklaştırıyor. Mecbur hissetmedikçe çok parçası olmamaya çalışıyorum, kişisel olarak kullandığım hesaplar yok. Bildirimler hariç, özellikle Twitter’a neredeyse hiç bakmıyorum, Instagram’dan sürekli takip ettiğim kişiler var ama çoğunluğu görsel sanatlara ilişkin üretenler.

Seretan: Zomby.

Zülal Kalkandelen: Dizi izlemiyorum. Beğendiğim hiçbir şarkıdan suç duymam.  Banu Berberoğlu kim bilmiyorum… Vegan fast food sayılır mı? 🙂

Nordik Utku: Ben bu yıl da Simge – Yankı’dan vazgeçemedim. 2 yıldır en çok dinlediğim şarkılar listesinde üst sıralarda. Dua Lipa – Blow Your Mind da sayılır mı?

In Hoodies: Genelde mainstream hip hop dinlememe şaşırıyor gören kişiler. Ön yargılı olmadan herhangi bir üretimde bizi heyecanlandıran, ilhan veren veya içinizdekilerin karşılığı olabilecek bir ses bulabiliriz bence. Dediğiniz kişiyi tanımıyorum ama zevk / mutluluk sağlayan bir şeyi suçluluk hissi olmadan yaşadığımı pek bilmiyorum zaten.

Zülal Kalkandelen: Not Even Happiness.

Artemis Günebakanlı: Turn Out the Lights.

Bekir Özgür Aybar: Not Even Happiness.

Kerem Ergener: İki albüm de birbirinden iyi ama Turn Out the Lights.

Nordik Utku: Şu an dinliyorum ikisini de ilk defa. Turn Out the Lights’ı tercih ettim.

In Hoodies: Genel olarak müzisyenleri, müziği veya albümleri birbiri ile kıyaslamak doğru gelmiyor.

Seretan: Not Even Happiness.

Zülal Kalkandelen: İkisi de bana hitap etmiyor.

Artemis Günebakanlı: A Deeper Understanding.

Bekir Özgür Aybar: A Deeper Understanding.

Seretan: A Deeper Understanding, tabii ki.

Zülal Kalkandelen: Sleep Well Beast.

Bekir Özgür Aybar: Sleep Well Beast.

Seretan: Sleep Well Beast.

Zülal Kalkandelen: Who Built the Moon.

Artemis Günebakanlı: Şaşırtıcı biçimde As You Were.

Bekir Özgür Aybar: As You Were.

Zülal Kalkandelen: İkisi de değil.

Artemis Günebakanlı: RTJ3.

Bekir Özgür Aybar: Big Fish Theory.

Kerem Ergener: Big Fish Theory.

Zülal Kalkandelen: A Naşkvit.

Artemis Günebakanlı: A Naşkvit.

Bekir Özgür Aybar: A Naşkvit.

Kerem Ergener: Tabii ki A Naşkvit!

In Hoodies: “Sur üfle duymadım. Bir şey mi dedin hacım?” Ağaçkakan’ı, “Hep size hep size, biz de isteriz bişi. Gençler hep işsiz de, patronlar sizken s*keyim işi” Ezhel’i.

Seretan: A Naşkvit.

Zülal Kalkandelen: İkisi de değil.

Artemis Günebakanlı: Sen Olsan Bari.

Bekir Özgür Aybar: Sen Olsan Bari.

Nordik Utku: ÇOK ÇOK.

Glasxs: Sen Olsan Bari.

Zülal Kalkandelen: İkisinden de nefret etmiyorum, ilgi alanımda değiller.

Bekir Özgür Aybar: Taylor’dan.

Kerem Ergener: Nefret ettiğim nefret etmek fiili. Müzik gündemimin içinde değiller.

Nordik Utku: Taylor Swift’ten nefret etmek daha güzel. #teamyeezy

In Hoodies: Nefret etmemeye çalışmak, belki dinlememek sadece. Ruhunuza hitap eden müziği kendi başınıza aramak, bulmak, seçmek.

Bekir Özgür Aybar: Bodak Yellow.

Nordik Utku: Rockstar ama Berkcan Güven cover’ı.

Zülal Kalkandelen: Fazla ticari kokan bir pazarlama stratejisi…

Artemis Günebakanlı: Arcade Fire’ın Everything Now’da söylediklerine uygun düşen bir merch.

Bekir Özgür Aybar: Tükenmişlik.

Kerem Ergener: Albümün ne kadar kötü olduğunun fizikselleşmiş hali.

Nordik Utku: Ya ortadaki logo bir şeyin logosuydu. Türkiye’de resmi bir kurum sanki. Değil mi? İyi dönmez bence o bu arada. Döner mi?

In Hoodies: Her gün düşündüğüm şeyleri hatırlatıyor, onlardan bağımsız değil. Bu merch’ü ilk gördüğümde çok beğenmiştim. Albümü birkaç cümleyle özetlemek mümkün değil ama içinde yaşadığımız, koşulsuzca şimdinin kutsandığı, inanılmaz bir hızla akan, sonuçlarını gözlemleyemediğimiz, data ve madde tüketimine dayalı, uyuşturucu ve yıkıcı toplumsal yaşamımız üzerine sözleri çok etkilemişti. Bu saçma çark da güzel sembolize ediyor bence.

Anlamsızca ilerleyen nesneleri ve görüntüleri izler hale gelmek, üretilen arzular doğrultusunda yaşamak, nesneler, görünüş ve tükettiklerimizle kendimizi tanımlamamız, ürünleşmemiz, sürülerin veya tarafların içinde güvende hissederek yaşamak, dayatılan güzellik algıları içine hapsolmak, varlığımızı ifade edemeden kendimizden nefret eder hale gelmemiz, içeriğe boğulmak, kısa süre önce varolmayan şeylerin bir anda hayatlarımızın kaçınılmaz  parçalarına dönüşmeleri, onlarsız yaşanamadığını düşünecek hale gelmek, imitasyonlarla çevrelenip hayatla tek bağlantımızın onlar haline gelmesi, bunların içinde yaralanmamız, kendimizi yaralamamız, arzulamaya koşullandıklarımızı satın alabilmek, sahip olabilmek için çalışmak, koşturmak, yavaşlayamamak, duramamak, bencilce istemek, istemek, istemek, sonuçta gerçekten üretemeden, kendimiz seçmediğimiz veya itiraz etmediğimiz için bizim adımıza kurgulanan kısıtlı ve yapay varoluş biçimlerini yerine getirmek ve özetle herşeyin yolunda olduğu yalanları içinde sadece günü tamamlayarak, katlanarak ve vakit geçirerek, dans ederken, kutlarken, yavaşça ölerek yaşamak…

Zülal Kalkandelen: Bence bu tweet ile uğraşmak zaman kaybı…

Bekir Özgür Aybar: Bu tweeti algılayacak kadar birikim sahibi değilim.

Nordik Utku: Kendi şarkı sözü ile cevap vermeye çalıştım komik olur diye ama beceremedim.

Ah! Kosmos: “Nem olsan bari” diye cevaplar alan tweet’ini yaz ayları için tavsiye ederim.

Zülal Kalkandelen: Üstteki siyah olanı. Hem rengi siyah hem de diğerlerinde yazan isimlerin hayranı olan bir arkadaşım yok.

Artemis Günebakanlı: Run the Yules.

Kerem Ergener: Bunlar yerine aynı hattan ilerleyip Daft Punk’ın “Da Funk” klibinden hatırlayacağınız Charles adlı insan-köpeğin görüntüsünde yapılmış olan broş.

Nordik Utku: Kendime Run the Yules olanı alacağım kesin. Hediyelik Daft Punk mumu alırdım ama.

Nordik Utku: Havalimanındayım. 11 dakikadır bunu izliyorum. Mutluyum. 8 yıl önce kimsenin farkına varmadığı şarkı diyor videoda ama ben çok severdim… Yeliz Yeşilmen haklı resmen. Yeliz Yeşilmen JFDR coverlasın.

In Hoodies: Az önce izledim. Uzun zamandır televizyonum yok ama böyle saçmalıklardan uzak kalmak mümkün değil herhalde.  Kasıtlı olarak sunulan aptallık işte. Bir tarafta kişisel beğeniler var diyorum, bir şeyi sevip sevmemek vs. ama bu kültürel soykırım sanırım.

Zülal Kalkandelen: Dizi izlemiyorum. Film olarak Genç Karl Marx’ı beğendim.

Bekir Özgür Aybar: Manchester by the Sea / Dunkirk / T2 Trainspotting / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri / The Florida Project.

Kerem Ergener: Dizi olarak Twin Peaks, Mr. Robot, Master of None. Filmlerde, Wind River, The Disaster Artist, Free Fire ve en sevdiğim yazarlardan biri olan Joan Didion’ı anlatan belgesel Joan Didion: The Center Will Not Hold.

Nordik Utku: Bu sene çıkan filmlerden Dunkirk, ama bu sene izlediğim filmlerden As Far as My Feet Will Carry Me. Dizi olarak da bu sene yayınlanmasa da bu sene izlediğim Fleabag güzeldi.

In Hoodies: Bu sene çekilmiş film veya dizi neredeyse hiç izleyemedim. Kasıtlı bir şey değil. Siz sorunca fark ettim, utandım. Trainspotting 2’yi sevmiştim.

Glasxs: Stranger Things, Guardians of the Galaxy 2, Thor: Ragnarok, Baby Driver, Valerian, Beauty and the Beast, Spider-Man: Homecoming, Wonder Woman, War for the Planet of the Apes, King Arthur, Okja.

Ah! Kosmos: The Square.

Seretan: Bo Jack Horseman, Good Time, Mother!, The Killing of a Sacred Deer, Call Me By Your Name.

Zülal Kalkandelen: Evet, bilimkurgu cok severim ve Star Wars için heyecanlıyım.

Artemis Günebakanlı: Vizyona girer girmez izleyenlerdenim.

Bekir Özgür Aybar: Hayır.

Kerem Ergener: Bir Trekie olarak hayır.

Nordik Utku: Hayır 🙂

In Hoodies: Bir sebeple, biraz.

Seretan: Maalesef. Aynı kulvarda değiller ama ‘Dune’ serisi daha çok ilgimi çekiyor.

Zülal Kalkandelen: The Black Dog, Orson Hentschel, Johnny Marr, My Bloody Valentine, Interpol, The Membranes, Nils Frahm, Moby ve yayınlanacak bir sürü deneysel albüm.

Bekir Özgür Aybar: The Soft Moon’un yeni albümünü sabırsızlıkla bekliyorum. Sonrasına adım adım gideceğim.

Kerem Ergener: 2002’de kaydedilmiş ama Ocak’ta albüm olarak elimize ulaşacak Mika Vainio, Ryoji Ikeda ve Alva Noto üçlüsünden Live 2002, Alva Noto ve Ryuichi Sakamoto’nun yeni albümü Glass, bir de Frozen Reeds, Karlrecords ve New World Records’dan yayınlacak her albüm.

Nordik Utku: Amanda Delara ve Elsa&Emilie yeni bir şeyler yayınlayacakmış diye duydum, o heyecanlandırıyor. Ama albüm yayınlamayacak olan, 2018’de albüm yayınlamasını istediğim isimlerin tam sıralı listesi çok uzun.

In Hoodies: İnanın bilmiyorum.

Seretan: My Bloody Valentine, Interpol ve The Prodigy’nin albümleri.

Zülal Kalkandelen: Tüm dünyada şiddetin hem insanlar hem de hayvanlar için azaldığı bir yıl olmasını dilerim; şiddetin tümüyle yok olmasını isterim ama sanırım insanoğlunun yakıp yıkan yapısını düşünürsek o fazla ütopik olur.

Artemis Günebakanlı: Huzur.

Bekir Özgür Aybar: Bize hayat veren her ne ise ona dair konuşabilelim ve onu gerçekten hissedelim yeter.

Kerem Ergener: Bol yeni müzik ve güzel konserle dolu bir yıl.

Nordik Utku: Bol bol yeni keşif.

In Hoodies: Bir şekilde herkes kendisini yaşayabilirken, birbirimize daha az zarar vermemiz. Duygu ve zihin bütünlüğünün (insanlarca kalbinin kırılmamasının) iyi yasalar ve uygulayıcılarca global olarak korunma altına alınması da fena olmazdı.

Glasxs: Aşırı güzel olsun.

Seretan: Barış.

THE “KEREM ERGENER” SHOW

Le Horla Records‘un kurucusu ve müzisyen Kerem Ergener, işlerini uzun zamandır yakından takip ettiğimiz bir isimdi. Geçenlerde kendisiyle konuşma fırsatı bulduk. Ergener uzun süredir müzik piyasasıyla içli dışlı olan bir isim ve söyleyecek çok şeyi vardı. Ortaya bir hayli ufuk açıcı bir röportaj çıktı. (daha&helliip;)

THE “ROBONİMA” SHOW

2015 itibariyle adını sıkça duymaya başladığımız ve her işiyle merak ettiğimiz Robonima aynı zamanda kafamızda bir sürü soru işareti de bırakmıştı. Dolayısıyla kolektifin baş adamı Önder Kılınç aka Gramafonia’yı soru yağmuruna tuttum. Robonima’nın nasıl bir araya geldiğinden underground müziğe, yani her şeye dair uzun uzun sohbet ettik. Yani Robonima nedir anladık, huzurlarınıza sunuyorum.

Buse: Merhaba Önder. Seni tanımakla başlayalım.

Önder: 90’lıyım. Adana’da doğdum. Müziğe hip-hop ile başladım. Baştan beri alternatif olanı çok irdeliyordum. Adana’da başladım müziğe ve oradayken İstanbul’da da halihazırda devam eden bir müzik geçmişim vardı. Safra Yeraltı isimli bir topluluğumuz vardı,Tush, Savai (o zamanlar Savaş), İhtiram, Radansa,Parola Nevakar, Negatif’in olduğu… 80’ler 90’lar straight hiphop kovaladığımız, Myspace üzerinden birbirimizi yakaladığımız bir oluşumdu. Alternatif olana, arka planda olana hep eğilimliydim o yüzden o zamandan belliydi bazı şeyler. Hiphop eskiden çok cazipti benim için çünkü tam anlamıyla alt kültürdü, ortada değildi. Ciddiyeti olan, underground çıkışlı işlere her zaman çok ilgim oldu. Öncesinde ailem sebebiyle de Türk Halk Müziği dinliyordum, onunla büyüdüm. 6-7 yaşında aile toplantılarında türkü söylerdim bizde gelenektir (gülüyor)  Hala da çok severim hatta Ahmet Aslan’ın yeni albümünü çok beğendim, tavsiye ederim biraz işin ruhani boyutunu bu faktörde oluşturdu diyebilirim daha oturaklı ve yerli yerinde bir bilinç akışı sağladı bana ailemin kattığı o halk müziği sevdası.

Onun dışında 2008 Adana Freestyle birinciliğim var mesela. O zamanlar east coast straight hiphop ya da oldschool diye tabir ettiğimiz soundlardan ziyade çok fazla free beatlere odaklanan mcler vardı  freestyle yaygındı. İlk mixtape’imi ortaokulda bir buçuk saatte ki tamamen hücum kayıttı Just Blaze ve Preemo beatlerinden derlediğim bir instrumental seçkisine okuyarak kaydetmiştim. Üstüne basa basa söylüyorum dinlediğim ilk Türkçe rap Barikat’tır mesela. “Hava, su, toprak ve ateş” kuzenimin getirisidir. Sonra DJ Mahmut & Murat G, Statik, Silahsız Kuvvet, Ceza, Dr. Fuchs… Daha öyle oturaklı gelip de “Abi bu Türkçe Rap!” dediğim zamanlardı keza çok sayıda kaset ve CD sonra hayatıma girmeye başladı paralar birikir kaset alınır ya da marketlerde CD görülür didik didik aranır o zamanlar malum fazla raflarda yoktu albümler olsa bile en kıyıda köşede 🙂

10259329_1646237458968638_7369103561453257196_n

O zamanlardan sonra hayatıma blog’lar girmeye başladı. Bir çok arkadaşımı o zaman kazandım, bir çok müziği o zaman keşfettim. Öyle ki elektronik müzik karşıtıydım. İlla ki daha çok midwest diye tabir ettiğimiz daha soft mesela Exile gibi ALC gibi beatmakerların daha çok üstünde durduğu midwest vari soundlar hoşuma giderdi  çünkü duygusu çok yoğun geliyordu. Ama sonrasında kafayı kırmaya başlıyorsun ve hiphop’un hayatındaki duruşu da şekilleniyor. Hiphop’ın daha büyük bir dünyası olduğunu keşfetmeye başladım Dej Jux gibi anticon. gibi Strange Famous ya da Rhymesayers (o yıllar müzikal senteze hakim olmaya başladığım yıllarda mücevher değerindeydi bu oluşumlar). Sonra kendimi kısıtlamamam gerektiğini fark ettim zaten ve üstüne kata kata kafamdaki müzik olarak ele almaya başladım.

Buse: İnsanın var olduğu komünite de çok etkiliyor. 

Önder: Bunu hep söylüyorum: Bir insanın yanında olan kişi ve kişiler o yapının karakterini ve vizyonunu belirler bir şekilde. Biz hep etkileşim insanı olduk. Robonima’da bu etkileşimden ve mistik bir ortak paydadan beslenip bir araya geldi.

Buse: Bu biraz seninle de alakalı çünkü seni tanıdığım kadarıyla ilgi duyduğun müziği her daim kovalayan ve bu konuda insanların/işlerin peşini bırakmayan bir yapın var.

Önder: Bu biraz ruhani bir şey. Ruh kazanmayı seviyorum. O alternatif, dokunulamayan kısmın ruhuna da dokunmayı seviyorum. Bu anlamda Robonima’da biraz Matrix kafasında ilerliyor. Tesir geçenlerde “Morpheus gibi birden girdin hayatıma” demişti. Çünkü koskocaman bir simülasyonun ortasında yaşadığımıza inanıyorum. Belirli kıstaslar, çevreler ve insanlar… Ve tek çıkış yolu bir noktada tertemiz kalmak.

Bu bağlamda Robonima küçük, güzel bir ütopya, güzel bir ev. Mutlak diyalektik var; etki tepki. Robonima’da oluşan bir zincirin parçaları gibi. 26 seneme sığdırdığım en güzel hediye.

Buse: O zaman Robonima’yı derinlemesine ele alalım.

Önder: Robonima bir kolektif, sanat kolektifi. Hem müzik üreten hem sergilere ev sahibi olan, sergi ortamlarına müzik üreten ya da tam tersi, kendi radyo programcılarının görsel sanatcıların müzisyenlerin hatta DJ’lerin olduğu bir topluluk.Aramızda müzisyenlerden ziyade ağaç oymacılığıyla ilgilenen arkadaşlarımız bile mevcut Robonima’da. Robonima sesi seven insanlardan oluşuyor ki bu da kilit nokta. Ses ile alakalı barışçıl bir tavrımız var çünkü ses uçsuz bucaksız duymak istersen her türlü sesten beslenebilirsin ..  En temiz sesten en kirli, en abstract, en psychedelic sese kadar her şey var şu an Robonima’da. Mesela Robotape oluşurken sorulmuştu albümün konsepti. Cevabı net: Müzik. “İçinizden ne geliyorsa yapın ve yollayın bana.” Ne kadar kazanırım’dan çok ne kadar paylaşabilirim’e yöneldikçe daha güzel şeyler çıkıyor ortaya.

Buse: Tüm seslerden bahsediyorsun ancak bir sesin dinlenebilir olduğuna nasıl ikna oluyorsun?

Önder: An çok önemli. Gözümü kapatıp dinlediğim, hissettiğim ile duyduğum ses çelişmiyorsa benim için dinlenebilir haldedir bilakis beslenilebilir.Bir yandan vokal ve prodüksiyon da yapıyorum. Adana’ya gittiğim zamanda Headspin albümünü yapmıştım mesela. O zaman bile benim için bir hipnoz süreciydi. Kendi kişisel serüvenime kattığım ve gidişatının bana hissettirdiği her sound u işleyebildiğim şekilde sunabildiğim her şeyi o sürecin içerisine katabillmiştim..

Normalde rough mix şarkıları daha çok seviyorum. Çünkü bir insan sesini normalde öyle dinleyebiliyorsa bence her türlü dinleyebilir. Diğer türlü bozulmuş ve cilalanmış gibi geliyor bana tabii aksini iddia edende vardır saygı duyarım. Şuna inanıyoruz; samimi olan, ruhuyla gören, bakan insan bence her sesi dinleyebilir. Yeter ki ses duymak istesin.

Buse: Kendimden tereddüt ediyorum ben de zaman zaman çünkü beni motive etmeyen ya da bana bir yerden dokunmayan sesleri dinlemeye tahammülüm yok.

Önder: Senin bakış açınla ya da yaşadıklarınla da alakalı olabilir. Mesela bir örnek vereyim sana: Geçenlerde Mecidiyeköy metrodan çıkarken yağmur yağdığı için merdivenden bir gıcırdama duydum. İnsanlara baktım, suratları ekşidi. Ben de aksine orada sesin üzerine müzik kattım bi anda. Sesi dinliyorum ve sampling gibi geliyor kulağıma gelen :). Ve ritim tuttuğumu hissetmeye başladım.

IMG_0697Buse: Robonima üzerinden ses meselesini konuşursak?

Önder: Bu noktada Robonima kesinlikle tamamen noise ya da distortion’lı ses örgülerinden ibaret değil ses diyince akla direkt daha abstract, dark veyahut dirty soundlar gelmesin genel olarak biz her türlü sesten beslenebildiğimizi iddia ediyorsak bu illa çok koyu ya da kirli sesler olmak zorunda değil ne mutlu bize ki o seslerden bile bazı çıkarımlarda bulunabiliyoruz ve yorumlayabiliyoruz öyle düşün 🙂 Agency, Siya Siyabend, Electric Blue var mesela. Daha chill-out projeler var. Robotape albümünü dinlediğinde daha da net göreceksin.

Buse: Bu arada bir yandan Tektosag ile çalışan Barbar Konan ve Nodul var. Robonima’da da isimlerini duyuyoruz. Robonima bu noktada daha özgür duruyor.

Önder: Şöyle ki label ve kolektifin birbirinden farkları elbette var ama aynı çatı altında düşünecek olursak label mentalitesi hayatıma çok şey kattı çevreme karşı daha duyarlı daha araştırmacı ve üretken bir hale getirirken bu iletişim ortak frekans yakalama ya da bulunduğum sahneye ya da çevreye uyarlama ve odaklanma yetisi kazandırdı zamanla. Label mentalitesi denilen bir olay var ve bunu inceledim. Tabi daha çok eksiğim var ama mesela Londra menşeli labellar çok hoşuma gidiyor Hyperdub gibi, Teklife keza Exit Records, Planet Mu keza Tectonic ya da Roll Deep.. Bunlar sürekli birbirinden beslenen birbirlerinin işlerini yayınlayan destek veren ve bu furyada alter egolarla değil birlik beraberlikle samimiyet derecesini kaybetmeden net bir duruş sergilemekle olacağının çok net farkında olan labellar keza Ninja Tune, Deep Medi… Bakarsan milyonlarca takipçisi var ama küçük hesaplar ya da kibirin değil paylaşımın neler doğuracağının bilincine erişmiş şirketler…  Şuraya bağlayacağım: Geçenlerde bir albüm çıktı; Odd Nosdam mesela anticon bünyesinde çalışmalarını sürdürürken ve aklıma öyle kazınmışken Leaving Records’dan ”SISTERS” adlı albümünü yayınladı aşırı mutlu oldum kendimce! Gayet güzel ve etik bir durum. Robonima’ya emek veren müzisyenler için de durum böyle. Bir kolektifin içinde olup bir başka labeldan albüm yayınlamak olası bir durum. Müzik bu anlamda zaten gücünü gösteriyor. Müzik ancak bu yolla büyüyecek ve Robonima kolektifinin de amacı bu zaten. Birbirimize insanların müziğini rahat icra edip yayınlayabileceği bir platform sunuyoruz. Biz aslında kendimizin yasal (yasal da ne demekse saçmalık) plak şirketiyiz. Yasal mecralarda geçmesek de buyuz ve varız! Ve bağımsız müzik her zaman bu yollarla var olacak, bu kadar basit!

Buse: Aynen, çok net. Albümde senin de işlerin var.

Önder: Evet Voodocoder ile yaptığımız ortak şarkıya MC olarak eşlik ettim drum n bass MC’liği yaptığım bir parçaydı. Ayrıca Teenage Nerd Prostution ile GraNerd adındaki projemizle daha progressive adeta Techno Animal zamanlarını anımsatan ”Minik Cinnet” adlı şarkımızla albüme eşlik ettik.

Buse: Albümdeki bir çok ismi yıllardan beri bildiğimiz/tanıdığımız gibi (Adult Monkey, Haossaa, 9VSS, 2/5BZ…) bir çoğunu da ilk defa görüyoruz. Yeni isimlerle tanışma sürecin nasıl gelişti?

Önder: Mesela Muzika Retorika’dan yola çıkarak örneklendireyim. (Karahan Kadırman’ın projesi, aynı zamanda çok başarılı bir performans sanatçısı ve müzisyen) ile bir punkvari reggae gecesi yaptık. Kula12316490_1642462466012804_2213351611665681182_nkkurdu, ben ve Muzika Retorika sahnedeydik. Kulakkurdu DJ setiyleydi ve tamamen emprovize bir sahneydi. Ortada hiç bir şey yokken tamamen doğaçlama olarak Karahan abinin bateriye geçmesi, Kırmızı (Nazmi)’nın gitar çalmasıyla beraber ben birden kendimi vokal yaparken buldum. Zaten sahne bana şunu öğretti; bir MC İle bir rapçi arasında çok fark var. MC uyarlayandır, tamamen her türlü sounda ayak uydurabilen ve adaptasyon sürecini çok aza indirgeyendir. Kendini de dinletir. Böyle tanıştım, çok fazla kaydım olmasa da çok fazla sahne yaptım ve bu zamanda kurduğum dostlukları iyi değerlendirdim. Sevdiğim insanlarla birlikte güzel işler yaptık. İşin iyi başka bir tarafı, birlikte sahne yapmasam da birbirimizi gördüğümüz, keşfettiğimiz çok güzel dostlar da tanıdım. Robonima, bir bebek nasıl gelişir ve o gelişimi hiçbir şey durduramazsa, öyle ilerliyor.

 

12341246_1642462509346133_8114534450030526879_nBuse: O hissiyatı çok iyi anlayabiliyorum, Avaz için aynı şeyleri hissettiğimden dolayı. Siya Siyaband’in de hikayesini merak ediyorum aslında. Biraz da onu anlatır mısın?

Önder: Siya Siyabend’le benim 2013’te The Mekan’da sahne yaptığım zamanda bir dostluğumuz başladı. Sonra Karagüneş’le tanıştım, birlikte müzik yaptık. Ben hep Robotape’in bir birleştirme albümü olmasını istedim. En sanatsal kesimden en agresif kesme, kıyıda köşede birikmiş insanların ve sokak insanlarının bütün kültür birikimi Robotape’de yer alsın istedim. Birleştireceksek tam birleştirelim, dedim. Siya Siyaband’le çalışmayı da bu yüzden istedim. Tekirdağ’da okurken o sahneye geldim ve soundcheck yapmadan konserin ikinci yarısı sahnede buldum bir anda kendimi. Bunların hepsinde de Bora Başkan’ın (Ventochild) emeği çok büyük hep aksini iddia etse de Direnmüzik projesi ve ”Yeşil Sermaye” ahhh güzel zamanlardı..

Buse: Peki Gramafonia ne oldu?

Önder: Gramafonia burada şu an, karşında, üretiyor. Ama yine de sürekli gelişiyor ve parçalara ayrılıyor. Gramafonia tam anlamıyla Diren Müzik’le başladı. Onun öncesinde Önder’di. Kişisel görüşüme göre de normalde müzik üreten insan iki kişiliklidir. Yaşadığı hayatla müziği birdir mesela Önder iken. Ama Gramafonia iken bunun üstüne bir şey kattım ve potansiyelimin farkına varıp durumu daha iyi kavradım. Gramafonia tamamen benim türettiğim bir isim, beni tanımayan insanlar başta harf hatası sandı mesela, “a değil o abi o” gibi geri dönüşler aldım zira Robonima’ da öyle mesela, benim türettiğim, çok da anlamı olmayan bir isim. Bilemiyorum, bu serüvende iki isime de bir şekilde vesile olmak hoşuma gitti. Kendi içinde bir anlam olmasını ve insanların o anlamı her yöne çekebilmesini seviyorum. Bir bakıma da hayata benzetiyorum. Nasıl bakarsan öyle görürsün.

Gramafonia 2013’ü çok yoğun geçirdi, sahneler yaptı. 2014’te aynı şekilde geçti. 2015’in başlarında İstanbul’da yaşarken kişisel problemlerinden dolayı bir tercih yapmak zorunda kaldı ve Adana’ya döndü. O yoğun geçen süreç birden sekteye uğramış gibi oldu. Yine de boş durmadı ve Headspin albümünü yaptı. Biraz prodüksiyon kafasına girdi. Sürekli üretti ve çabaladı, tabuları yıkmaya çalıştı ayrıca Robonima’yı Adana’da inşa ettim desem yeridir çünkü o süreçte Adana’daydım Robotape’in yarısı Adana’da bitmişti zaten.

Buse: 2016’da bir şeyler yapacak mı Gramafonia?

Önder: Tabi ki. Gramafonia’nın şuan hali hazırda GraNerd ile bir albümü var. Karnivor albümü bir talihsizlik sonucu iptal oldu ama produksiyonunu zaman içerisinde Robonima içerisindeki ekip ile tekrar ele alıp kompoze ettiğim şarkıları biçimlendirmek istiyorum sanırım 2016 bu süreç için ideal.

Buse: İstanbul’da bir sürü kolektif oluşmaya başladı. Bazıları bağımsız plak şirketleri, bazıları kolektif bazlı. Underground’a çok güzel bir ilgi var ve gitgide desteğin arttığı bir hale geliyor bence. Müzik de artık tek bir mecrada toplanmış değil. Bu durum senin açından nasıl görünüyor?

Önder: Ben başka şehrin çocuğu olarak o konuda biraz avantajlıyım çünkü artı yönlerini kattım hep kendime. Eksiden de artı çıkarmasını bildim. Bu şehir görene bir velinimet aslında. In the Void harika bir kolektif bence destekleyenler açısından. Elif’in de Sibel’in de müzik sevdiğini çok iyi biliyorum. İşin temelinde bu var ve çok önemli. keza benim de kimisiyle dirsek temasında olduğum kolektif bilincine ve vizyonunu sonuna kadar benimsemiş ve işini ciddiyetle yapan A.I.D (Art Is Dead), M4NM, Moving Forward Records, Tektosag, Partapart, SublimePorte keza Noiseist... bunlardan ziyade beni daha çok etkileyen ilk jenerasyon ama. Deniz Pınar, 2/5 BZ, Nova Kozmikova keza KOD Müzik Necati Tüfenk.. Yıllardır burada bunlar için uğraşmışlar ve tanıdım, etkilendim. Üretim Kadıköy odaklı gibi ama tam olarak öyle değil tüm İstanbul aslında bahsettiğimiz gibi tam bir etkileşim hali var. Bu şehir bu işin biraz omurgasını oluşturan bir şehir ve buradan besleniyoruz. Kadıköy, Şişli, Taksim, Karaköy.. Nerede çıkarsa çıksın çok da önemli değil o yüzden aslında. Bunları aşmak lazım. Barışçıl olmak lazım. Robonima da biraz bu yüzden var mesela, takip edenler fark edebilir. Müzik her yerde, keşfettiğin görmek istediğin her yerde.

Buse: Yurt dışına açılmayı düşünüyor musun?

Önder: Amacım direk yurt dışından albüm çıkarmak değil. Amacım onların da buradaki müzikalitenin farkına varması. Bir eksiğimizin olmaması. Farklarımız var. Coğrafi konum, daha standart statülere sahibiz. Bunlar yüzünden endüstriyel anlamda iki sıfır falan geride başlıyor gibiyiz ama fark ettiğim güzel şeyler de oluyor. Robonima’yı mesela Japonya’dan takip edenler var. Londra’dan takip eden insanlar var. Ses yakalıyor insanları. Yurt dışından kontak sağladığım insanların Robotape’de yer almasını istiyorum ve sırf şu isim olsun falan diye değil. Onların müziğini seviyorum, severek dinliyorum ve bizim müziğimizle neden birlikte olmasınlar. Bu imkansız değil sonuçta. Ne kazandırabiliriz daha, nasıl bir şeyler hissettirebiliriz? Biz de bunları düşünüyoruz, yurt dışındaki insanlar da.

Buse: Öyleyse yeni projelerinizden bir tanesi bu, bir tanesi Tesir’in Mart’ta çıkacak olan albümü. Başka yakın zamanlarda bir şeyler var mı?

Önder: Mart’ta Tesir’in bitmiş olan albümünü sunmakla birlikte şuan iki ayrı toplama albüme odaklanmış vaziyetteyiz. Ghost Project ve Human Project adı altında iki toplama albüm iki ayrı konsept ve fikir. Ghost Pro. Robonima içerisindeki müzisyenlerin mevcut müzisyen kimliklerinden ziyade yarattığı bazı projeleri derleyip aynı zamanda dirsek temasında olduğumuz grup ve ya müzisyenleride işin içine katmayı amaçladığımız bir albüm. Human Project ise tamamen evrendeki canlı formlarından beslenerek kaydettiğimiz sesleri bir araya getirerek oluşturacağımız ve kendi yorumlarımızla şekillendireceğimiz bir toplama albüm. Süreç çok heyecanlı ilerliyor evrene, uzaya, kara deliklere sesler göndermeye devam. 🙂 Onun haricinde solo albümler ve çalışmalar 2016 yılında takipçilerle buluşacaktır elbet.

Buse: Bu arada albüm kapağına bayıldım. Bir hikayesi var mıdır?

Önder: Albüm kapağı Robonima’da çalışmalarını sürdüren Adult Monkey ekibinden Büşra Üzgün’e ait. Sağolsun kendisi albümü dinleyip kafasındaki Robonima figürünü ve dünyasını ortaya çıkardı ve bize bu naçizane albüm kapağını sundu. Hikayesi onun gözlerinden yansıyor zaten 🙂

Buse: Son olarak Robonima bir robot çağrışımı yapıyor ya, bu isim nereden geldi aklına? Görselin de hemen hemen bir robot çağrışımından yola çıkmış. Müziğin içeriğinden mi aklına geldi bu isim yoksa bir anda mı?

Önder: Siber çağ, global dünya, elektronikleşen her şey buna ne yazık ki insan bile dahil artık ve bütün bu kaosun içerisinde tertemiz kalmaya çalışma yetisi… Çok ütopik bir hissiyattan çıktı Headspin albümünde bir beat’imin adıydı Robonima ve orada işlediğim dünya aşırı etkiledi beni; favori beatlerimdendi. Bir de dibine dalan insanlar olarak bizler bu çarkın, çarkların dinamoların yağını suyunu kimin eksik etmediğini az çok biliyoruz bilmeye ve unutmamaya çalışıyoruz. Robonima kimine bir hibrid kimine huzur kimine kaos .. Ursula gibi Phillip K. Dick gibi Baudrillard gibi ”gören”. 🙂

Buse: Robotape 2’yi şimdiden bekliyoruz öyleyse. Teşekkürler aklımdaki soru işaretlerini toparladığın için! 🙂

Önder: Yurtta his cihanda sezgi. Teşekkürler !

THE “SADİ GÜRAN” SHOW

Sadi Güran’ın çizimlerini yıllardır ayrı merak ve heyecanla takip ediyorduk. 32 adet illustrasyonun basılı halinin bulunduğu Dosya No:1, Sadi Güran’dan uzun zamandır beklediğimiz bir  iş oldu. Bu çizimlerin nasıl bir araya geldiği, Dosya No:1’in nasıl ortaya çıktığı ve Sadi Güran’ın hayatı merak sınırlarımız dahilinde olunca da kapısını çaldık, sorularımızı sorduk. Atölyesinde, çizimlere ve oyuncaklara bakmaktan vakti geldi hayatını ele aldık bazen de soru sormayı unuttuk.

Günün sonunda yine keyifli bir sohbet oldu. Sadi Güran’a bizi ağırladığı için teşekkür ediyoruz ve tatlı sohbet için bir teşekkürler daha! Size de keyifle okumak düşüyor:

 

Buse: Sadi Güran’ı tanımakla başlayalım.

Sadi Güran: 4 yaşımdan beri durmadan çiziyorum. Şanslıydım ve güzel sanatlar lisesine gittim. Oradan Mimar Sinan’a geçtim. Aslında sahne dekor bölümü isterken o bölümden tanıdığım bir hoca “Aman gelme, seni burada köreltirler.” dedi. Tekstili seçtim ben de. Kostümle çok ilgiliydim ve sahne dekoru okuma isteğim buradan geliyor. Ortam yaratmayı çok seviyorum, zaten şu sıralar da yapıyorum böyle şeyler. Tekstil çok iyi bilek eğiten bir bölüm. Yıllarca sulu boya ve çiçek yapa yapa bilek acayip temizleniyor. İyi ki resim bölümüne girmemişim diyorum, illüstrasyon için çok doğru bir tercihti. Tanıştığım arkadaşlarımla uzun bir sonra ‘ne yapabiliriz’ sorusu hep kafada vardı ve ortaya dergi fikri çıktı. Aylin’e bir proje gelmişti, topladı bizi ve ‘sen güzel müzik yazarsın’ veya ‘sen çizersin’ diye ayırdı.

Begüm: Başından beri Bant ekibindesin?

Sadi: Tabi tabi, ilk önce Forward diye bir dergi çıkardık, 2 ya da 3 sayı. Sonra şirket değişti ve Bant’la devam etmeye başladık. Kendi şirketimizi kurunca BantMag. çıktı ortaya. Zaten ekip olarak ajans gibiyiz. Çok fazla iş yapıyoruz, proje üretiyoruz ve çok keyif alıyoruz beraber iş yapmaktan. Hatta iş yapmayınca sıkıcı olmaya başlıyor hayatımız, biraz manyaklık o yüzden. 🙂

Buse: Ekipçe uyumunuzu görmek mümkün zaten, yaptığınız işlerden oldukça belli güzel bir uyum yakaladığınız.

Begüm: Ben eski halini daha çok severdim Bant’ın, bu kadar alana yayılmamış halini.

Sadi: Ben bu halinde ‘iştah açıcı’yı çok beğeniyorum, gerçi o da iştah açıcılıktan çıktı kalınlığa bak! (gülüyor)

Begüm: İllüstrasyonlar hangi aşamalar sonucu çıkıyor ortaya. Sadece elde çizim mi yoksa bilgisayar ortamında mı gelişiyor?

Sadi: Çok fazla teknik var ve çok iş yapıyorum. Mesela çocuk kitabı resimliyorum, dergi de var afiş de ve hatırlamadığım bir sürü şey… Maske de yaptım, tiyatro oyununa birçok eserde.

Begüm: Mesela Batman vs. Poisin Ivy nasıl çıktı ortaya?

Sadi: Karakalemle başladı. Suluboya, mürekkep, lavi ve üzerine de askerde topladığım küçük çiçekleri koydum. Komik olacak ama askerde kuruturdum ben çiçekleri, bantlardım onları, sonra da boyardım. Bunu yaparken beni gören maço tipler de ‘biz de toplayalım’ derdi ve hep beraber girişirdik bu işe (gülüşmeler). Konuya dönersek, anlık çıkıyor benim tekniğim. O an suluboyaysa uygun olan, onu seçiyorum. Sonsuza kadar karakalem veya suluboya ile çalışacağım diye bir şey yok ama tekstil okumam gereği suluboyayla hep içiçeydim ve bir daha da çıkamadım. Farklı şeyler çıkıyor şimdi, baskı yapmaya başladım mesela. Silgiyi oyup kağıda basıyorum. Yeni ve farklıyı denemeyi seviyorum.

 Begüm: Takvimlerini çok beğeniyoruz. (Takvime bakıyoruz birlikte)

 Sadi: O benim en sevdiğim zaten. Bir de bu aralar mitolojiye sardım. İlk    baktığında görmeyeceğin ama çeşitli donnélerin içinde olduğu mitolojik  kompozisyonlar yapıyorum. Sevdiğim insanları burada çizerken kafasına peruk  takıp bir şeyler çıkarıyorum ortaya.

 Begüm: Deus hayranlığını duyduk biz, nereden geliyor bu sevgi?

 Sadi: 90’lar çocuğuyum, hem müzik anlamında hem de etkilendiğim çizerler  anlamında 90’lar büyük yer kaplıyor. Deus’u çok severim dolayısıyla.

 Begüm: Sadi Güran deyince akla hüzün geliyor, biz böyle bir kısıtlama yapmak  istemedik. Sen açıklar mısın bize?

Sadi: Hüzün doğru bir yakıştırma çünkü küçükken de hüzünlü bir çocuktum. O biraz yapıyla ilgili, dolayısıyla yaptığım işler de öyle oluyor. Ne kadar renkli çalışırsam çalışayım elim hüzne gidiyor. Bu en çok çocuk kitabı resimlerken zorluyor beni. Hem yaptırmak isteniyor hem de yaptıktan sonra ‘biraz daha mı gülümsetsen şunları’  diye didişmeler oluyor. Hüzün besleyen bir olgu bence sanatsal anlamda.

Processed with VSCOcam with p5 preset

Begüm: Bazı çizimlerinde Nightmare Before Christmas etkileri gördüm desem?

Sadi: Evet, lisedeyken Tim Burton’ı çok severdim. Eski çizimlerimde bunun etkisinin yansıdığını söyleyebilirim.

Buse: Dosya No:1 fikri nasıl çıktı?photo 1 (1)

Sadi: Arşivci değilim bu arada. Onları bir araya getirene kadar bir iki kişinin canı çıktı. Çok dağınım. Dijitallerini bile kaybediyorum. Hiçbir şey kalmamıştı elimde o yüzden. Daha da kaybolmadan, Aylin Güngör ile karar verdik ve öyle çıktı. Zaten yapmak istiyorduk ve çok sevdiğimiz bir format bu. Yıllar önce sergiye İsveçli bir sanatçı getirmiştik. Onun dosyası vardı. Bizde yapsak güzel olur diye düşünüyorduk ve Dosya No:1 çıktı! Devamı da gelecektir. Belki daha karma bir çalışma olabilir ya da formatı değişebilir. Hatta başka illüstratörlerin karma dosyası veya tek tek bir illüstratörün dosyası gibi projeler de var.

Buse: Dosya No:1 süreci nasıldı, çizimlerin nasıl bir  araya geldi?

Sadi: Hem Bant işleri hem de kişisel işlerimden seçtim, biraz da beraber karar verdik ekiple. Benim en çok sevdiklerim ön planda tabii, bir sürü dosya konusu var mesela ama benim en beğendiğim Avusturya ile ilgili olan kolektif mutfak. Onu sevdiğim için onu koydum mesela, yine en çok beğendiğim oluyor galiba. (gülüyor) Anısı olanlar da çok var tabii. Bir de bunlar sadece bulabildiklerim, kim bilir neleri kaybettim?

Buse: Biraz daha senin yaptığın işlere odaklanalım; Bant’la başladı, şimdi Dosya No:1’i çıkardın. Neler yapıyorsun başka?

Sadi: Bant’ta işler büyüdükçe büyüyor ve ekibimiz de genişliyor. Sürekli yeni yazarlar ve çizerler ekleniyor. Ben şimdi biraz daha editöryal kısmını ele aldım. Toplantıda konular belirleniyor ve ben kimlerin neyi çizeceğine karar veriyorum.

Processed with VSCOcam with f2 preset

 

Processed with VSCOcam with t1 preset

Buse: Gelirken şundan bahsettik; Sadi Güran neden bir illüstrasyon atölyesi açmıyor?

Sadi: Çok başka bir disiplin o, benim öyle bir yetim yok.

Buse: Sanki workshop yapmıştın bir ara?

Sadi: Yaptım, workshop fimo hamurlarla yaptığım bir şeydi, Moda’da bir arkadaşımın atölyesinde yaptık ama gelenler mahvoldular tabii.Fimoyu kıvama getirmek iki saat sürüyor ve bilmeyerek geldikleri için yoruldular. Sonra kimilerini tırnak cilasıyla boyadık, el yordamıyla bulduğum teknikler var, onlarla ilerledik.

Buse: Senin bir illüstrasyon tanımın var mı? İnternette ‘ticari’ kelimesiyle birlikte kullananlar oluyor, sen ne diyorsun bu duruma?

Sadi: O kadar geniş bir tanımı var ki illüstrasyonun, ticari kısmı da var tabi ki. Zaten işin doğasında ‘bir şeye dikkat çekmek’ var. Tarihi de kilise vitraylarına uzanıyor. O zamanlar insanlar okuma-yazmayı çok bilmediğinden vitraylardan gördükleriyle öğreniyorlar bazı şeyleri. Mağara resimlerine kadar uzanan bir olgu bu, belgelemek- dikkat çekmek- anlatmak gibi. Şimdilerde ise ticari kısmını şuradan görebiliriz: reklam illüstrasyonları. Bu tabi ki ticaridir. Naif kısmı da var, mesela kitap kapağı resimlemek ve aslında ticari bir durum. Ne kadar tatlı, ne kadar kitapla alakalı çizsen de onu satmak için yapıyorsun.

Buse: Kendi illüstrasyonlarına yüklediğin herhangi bir anlam var mı?

Sadi: Başından beri benim iletişim kurma aracım resim. Çok konuşan bir çocuk değildim ve hep yalnızdım. Muhabbeti çok sevmezdim, abimin arkasında dolanan kırmızı montlu bir habistim (gülüşmeler). Bu deli gibi çizmeme yol açtı. İletişimim aracımdı benim. Yeni yeni böyle konuşuyorum, birkaç sene önce olsa bu röportajı yapamazdık. 36 yaşına gelince insan biraz konuşmaya başlıyor (gülüşmeler).

Buse: En son Barış Demirel‘le röportaj yaptık ve albüm kapağını da sen çekmişsin sanırım. Var mı müziğe dokunduğun başka noktalar?

Sadi: Ceylan Ertem çok yakın arkadaşım. Anima albümlerini yaparken kapaklarını ben çizmiştim, bir daha da kopmadık. Mesela evimde arkadaşlarımlayken fotoğraflarını çekiyorum, sonra çiziyorum. Buralardan dokunuyorum müziğe. Barış’la da öyle tanıştık, adamın müziğine bayıldım. Çizmek istedim sonra onu.

Processed with VSCOcam with x1 preset Deniz Cuylan’la yıllar önce Netame isimli bir kitap yapmıştık.  Beraber oluşturduğumuz hikayeleri ben resimlemiştim, o da her  hikaye için bir parça yapmıştı. Sonra Senem Akçay metinleri yazdı  ve müzikli bir grafik roman çıktı ortaya. Müziğe en yaklaştığım  proje buydu sanırım.

 Buse: Bunun üzerine bir proje geliştirmeyi düşünüyor musun?

 Sadi: Yaptığım şeyleri içimden geldiği için yapıyorum, arkadaşlarımın fotoğraflarını çekip sonra çizip dosyalayacağım desem samimiyeti kalmaz. Ben daha içten gelmesini seviyorum. Elbette şu an bunları yapmayı çok seviyorum ve bir sürü birikecek. Sonunda bir şey olacaktır, ya sergisi ya dosyası ya kitabı… Doğru anda hissederek yaptığım zaman ortaya çıkıyor. Doğru anı bulduğun zaman zaten istediğin karşına çıkıyor. Zorlamayla hiç bir şey olmuyor.

Buse: Müzikte de öyle. Doğru zaman, doğru çalışma ile oluyor.

Begüm: Şarkı çiziyor musun?

Sadi: Spesifik olarak öyle bir yöntem hiç uygulamadım ama zamanında yaptığım oldu. Nerede ve ne haldedir bilemiyorum tabi ki. Anima’nın albüm kapağını öyle yapmıştık. Beraber karar verdik masal gibi olmasına. Şarkı şarkı düşünmüştük.

Begüm: İlham veren en büyük kaynağın müzik olduğunu düşünüyorum bir noktada.

Sadi: En net kaynak zaten müzik. Hayatın soundtrack’i gibi. Arka planda devam eden ve hayatın her dinamiğini etkileyen en güzel şey tabi ki. Yolda müzik ile yürümek ve müziksiz yürümek arasında bile çok fark var düşününce.

Buse: O zaman duyurmanın vakti geldi: İlham kaynağı müzik! (gülüşmeler)Müzik demişken, alternatif sahne hakkında ne düşünüyorsun?

Sadi: Bağımsız müzikte çok iyi gruplar ve müzikleri var. Yılın en heyecanlandığım anı Demonation Fest. oluyor. İki gün boyunca hepsine aşık oluyorum, muhteşem müzisyenler var ve harika çalıyorlar. Hatta en son Kalben’i keşfettim, neredeyse her gün dinliyordum.

Aynı zamanda bütün gruplar artık sahne bulabiliyor, sahne bulmak için cover grubu olmak zorunda değilsin. Düşünüce bu dönem gerçekten güzel bir dönem.

Buse: Aynen, peki Dosya No:1 nasıl gidiyor?

Sadi: Açıkçası pek haberim yok zira çok yeni. Ayrıca Facebook’u kapattığımdan beri rahatım, pek bir şeyden haberdar olamıyorum. Instagram kullanıyorum sadece. O da ulaşımı kolay ve insanlar güzel şeyler paylaşıyorlar. Dosya No:1 için de insanlar bir şey söylerse haberdar olabiliyorum. Daha çok başında görünüyor.

Buse: Instagram’da yeni bir akım başladı. İnsanlar sergilerini instagram üzerinden yapıyorlar. Nasıl karşılıyorsun bu yeni durumu?

Sadi: Yakın zamanda bir instagram hesabı açtım ve kullanıyorum. Takip ettiğim insanların hem günlük hayatlarını hem de işlerini görebildiğim güzel bir mecra olarak instagram’ı. Geçen gün bir korku filminde denk geldim bu duruma. Fotoğrafçı çocuk “Sergi açmaya karar verdim sonra Instagram’a koydum çünkü daha büyük bir kitleye sesleniyorum.” diyordu. Kesinlikle öyle. Bir de artık cebinde ve bir yerde otururken aynı anda olup biteni takip edebiliyorsun. İletişimi köreltmesi açısından nefret ediyorum ama ulaşım açısından da çok kullanışlı.

Begüm: Fotoğrafçılık yapıyor musun?

Sadi: Fotoğrafçılık diyemem ama çekim yapıyorum. Lisedefotoğraf eğitimi almıştım. Şimdi de ne bulursam onunla çekiyorum aralarda. Bu malzemede de böyle ilerliyor. O an elimde tükenmez kalem varsa ve onun lezzeti hoşuma gidiyorsa koca bir işi o tükenmez kalemle de bitirebilirim. Bir disiplinim yok bu konuda.

Buse: Son olarak; Dosya No:1’in dağıtımları başladı. İstanbul ve İzmir lansmanları yapıldı. Yurtdışına da uğramayı düşünüyor musun?

Sadi: Olabilir tabi ki. Bizde her şey o kadar hızlı ve kendiliğinden ilerliyor ki nasıl olur bilemiyorum. Bir yerden teklif geliyor ve gidiyoruz. Aylin’in kitabı hala geziyor şu an mesela. BantMag. Yayınlarının ilk yayının Aylin’in fotoğraf kitabıydı. O yüzden olacaktır diye düşünüyorum.

Processed with VSCOcam with t1 preset

 

Bizden ufak bir not: Dosya No:1’e ulaşmak isteyenler BantMag Mekan’a uğrayarak ya da  oturduğu yerden jhd@bantmag.com hesabına 100 TL yatırarak alabilirler. 

THE ”ÖLÜ AKTÖRLER” SHOW

14 Ekim Salı günü Tiyatro Hal‘de Uzak Adalar‘ı izledik. Tiyatro açılımını yeni oluşum Ölü Aktörlerin Uzak Adalar oyunu ile yapmak istedik. Oyundan sonra Uzak Adalar oyununun yönetmeni Tamer Can Erkan ve oyuncular Doğan Keçin, Barış Yalçınsoy ve Yezdan Kayacan ile sohbet etme fırsatı bulduk. Önce Uzak Adalar’dan bahsedelim: Cambridge Üniversitesi’nden kuş bilimci iki genç Robert ve John yaban hayatı araştırmak için hükümet tarafından görevlendirilerek geçmişte Paganların yaşadığı uzak bir adaya gönderilirler. Adanın yerlisi Kirk ve yeğeni Ellen, adada bu iki gence eşlik eder. İlkellik tüm çıplaklığı ile hayat bulur ve olaylar bunun etrafında birbirini takip eder.

Uzun uzadıya oyundan, tiyatrodan ve alternatif olandan konuştuk ve bu keyifli sohbeti buraya bırakıyoruz.

unnamed

Buse: Ölü Aktörler nasıl oluştu? 

Tamer Can Erkan: Kurucu kadro olarak YTÜ Tiyatro kulübü kökenliyiz. Ölü Aktörler’in kadrosu zamanla büyüdü ve değişti.  Oyuncu kadromuz şu an Kadir Has Üniversitesi öğrencilerinden oluşuyor. Ölü Aktörler 2011’de kuruldu. Üniversitede tiyatro yaparken yeni oynular yapmak istediğimizi farkettik ve Erdinç  NORMAL’i buldu. Yönetmenlik için bana sordu. Sonra Doğan’ı bulduk ve  3 kişi Normal’i çalışmaya başladık ve daha sonra da bir tiyatromuzun olması gerektiğinden başlayarak bir isim arayışına girdik. Çok karizmatik isimlerdense bizi temsil eden isim ne olabilir diye düşündük. Çok sevdiğimiz bir film vardı Ölü Ozanlar Derneği… Bu ismin babası da Doğan’dır.  Ölü Ozanlar Derneği’ndeki arkadaşlar da şiir okumak, tiyatro yapmak gibi eylemleri olan ama hayata sayısal tarafta başlayan insanlar. Dolyısıyla biz de kendimize çok uygun gördük bu ismi. Sonra da 2012 yılınıda Normal’i oynamaya başladık. Oyunu Mekan Artı ve Tiyatro Hal’de oynadık, bu sene de Aralık-Ocak gibi tekrar oynamayı düşünüyoruz.

Buse: Peki ölü aktörlerin oyun üzerine kattıkları, ölü aktörleri ölü aktörler yapan şu seyirciye oyuna şunu yansıtıyoruz dediğiniz bir şey var mı?

Tamer: Yeniliğe ve değişime açık bir topluluğuz. 2011 ve 2014 İstanbul tiyatro yaşamları arasında ciddi farklar var. 2011’de alternatif tiyatrolar  yeni kurulmaya başlanmıştı ve bir taraftan da özel tiyatrolar çok şey vadetmiyordu (diyebilirim). Devlet tiyatroları ve şehir tiyatrolarında da belli bir gelenek var; çok iyi oyunlar olsa da kısıtlı bir dünya var orada ve biz kendimize uygunu bulmakta zorlanıyoruz açıkçası. Çok iyi işler de var elbette ama kendi beğenilerimizin de farklı bir doğrultuya gittiğini gördük. Sonra aramızda nasıl olabilir  diye konuşmaya başladık ve bunun bir türle, bir tarzla ilintili olmadığını aslında canlı sahnede yaşayan bazı anlar yakalamanın önemli olduğunu gördük. Tiyatro yapma amacıyla bizim üzerinde durduğumuz şey arasında bir fark yok. Sahnede kanlı canlı bazı anlar, bazı durumlar yakalamak ve orada kendimizi var edebilmek, seyircinin kendini var edebilmesi ve orada bir şeyin tekrar oluşmasını sağlamak adına bunu söyleyebiliriz. Hatta şöyle şiirsel bir yaklaşımımız da vardı. Biz Ölü Aktörler’iz zaten ölüyüz ancak oyun oynadığımız zaman nefes alıyoruz çünkü o an hayat tekrar canlanıyor. Romantik açılımlarımız da var; yaşayan bir şeyleri sahnede yaratabilmek ve o anı sahnede var edebilmek, o auranın oluştuğu anları yakalayabilmek…

Buse: Alternatif açıdan da bakarsak yapmak istediğinizi seyirciye yansıtabiliyorsunuz. Yani o salonda hep birlikteyiz, sadece oyun ve oyuncular, seyirciler de var. 

Tamer: Biz bunu kendi aramızda da konuşuyoruz ;alternatif tiyatroların biraz daha yükselmeleri, öne çıkmaları kendilerine yer bulabilmeleriyle alakalı. Artık daha kolektif bir yaklaşım var. Alternatif işler bu yüzden biraz daha ön plana çıktı çünkü daha ufak bir alan ve daha yakın hissediyorsun. Seçilen metinler de keza böyle . Alternatif tiyatro 1970’lerde 60’larda da vardı ama bunu postdrama, posttiyatro ve metinsiz oyunlarla beraber düşünmemek lazım. Dolayısıyla en azından şahsen alternatif diye bahsettiğim şey küçük tiyatrolarda -İngiltere’de fringe tiyatrolar deniyor- seyirciyle aynı mekanı aynı zeminde paylaşarak , sahnede olan şey neyse o an onun beraber üretildiği bir anı yakalamak. Alternatif olarak  bir özgürlüğümüz var. Maliyetten dolayı bir şeylerden kaçmıyoruz. Çünkü mali bir riskimiz çok fazla yok. Böyle olduğu için de alternatif temalara değinip alternatif bazı şeyler yapma lüksüne sahip oluyoruz. İşte ana akım tiyatronun sahip olmadığı şey bu ve bu da aslında bizim asıl gücümüz. Bu temaları işlemek, gelen seyirciyle böyle bir paylaşım içerisinde bulunabilmek… Bizim yaptığımız oyunların güçlü yanlarının o olduğunu düşünüyorum.  Yoksa 400 metrekarelik bir sahnede havadan karlar yağarken de oynayabilirdik. Evet, öyle oyun da yapmak isterim. Onda bir sıkıntı yok ama… (gülüşmeler)

Bir de şöyle bir şey de var. Değindiğimiz konulardan bahsetmiştik. Uzak Adalar’ın textini okuduğumuz vakit değindiği, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir sürü konu var ve bu konularla ilgili benim gidip insanlara; abi böyle böyle bir şey var, sence hayat, sence ölüm, sence bilmem ne, sence özgürlük, sence ötekileştirme, sence çevrecilik, sence Darwinizm, sence sosyal hayat… bir sürü konu var ve saatlerce konuşabileceğim ama saatler harcasam da yine de kendi düşüncelerimi isteklerimi anlatamayacağım bir yoğunluk var. Ne mutlu ki tiyatro yaparak uzun uzun üzerine makaleler, tezler yazılabilecek konuları çok kısa bir süre içerisinde, yoğunlaşmış bir süre içerisinde, seyirciye hissettirmeye çalışarak değil de beraberce hissederek geçirmeye çalışma gibi güzel bir şey yapıyoruz. Bu da bütün maddi olayların üstünde.

Barış: Ya bir şeyi de kabul etmek lazım. Kimse dünyayı kurtarmak için bir oyun ya da müzik yapmaz. Tabii ki kendin için bir şey yapıyorsun. Bunu en iyi şekilde anlatabildiğin, paylaşabildiğin zaman karşındaki de görüyorsa, hissedebiliyorsa ve yaşayabiliyorsa, en azından seni görüp anlayabiliyorsa zaten kafi. Zaten amacına ulaşmış sayılabilir.

Doğan: Bir çözüm önermek değil tartışmak açıkçası.

Tamer: Evet. Bu arada bunu söyleyebilirim herhalde. Politik bir yön doğrultusunda, fikirleri seyirciyle paylaşmak ve bunları seyirciye iletmek görevini ilke edinen alternatif bir tiyatro değiliz. Ben öyle hissetmiyorum.

Buse: Provalar nasıldı? Oyuna nasıl hazırlandınız?

Tamer: Prova süreci başladı ve çok uzun sürdü. Gerçekten çok uzun sürdü. Ocak’ta başladık. Nisan gibi son buldu. 3 ay 10 gün 100 gün gibi bir süre çok uzun bir prova süresi ve biz çok prova aldık. Bilhassa biz sahne üzerindeki ilişki üzerinden yoğunlaştığımız için sürekli, defalarca tekrar yaptık ve sürekli bir arayış içerisindeydik. Yani benim kafamda bir hedef vardı. Gideceğimiz liman belliydi ama rüzgar estikçe gemiyi biraz bu tarafa doğru götürdük, sonra biraz bu tarafa doğru götürdük. Ama bir yandan rüzgar esiyor bir yandan akıntı var. Hani o gemi oraya çok doğru gitmiyor yani. En doğru rota ne, onu bulmaya çalıştık prova süreci içerisinde. Yıpratıcıydı ama aynı zamanda yaratıcıydı. Yaratıcı olmasından faydalandık ama prova bittiğinde de tükenmiştik.  Böyle bir süreçti ve Nisan’ın 10’unda da oynadık. Geçen sene 6 oyun yaptık, yazın ara verdik. Şimdi de ben oyunu tekrar revize ettim. Oyun başta 2 perdeydi, 120 dakika sürüyordu. Şu anda baştaki görselle beraber 85 dakika sürüyor. Tek perdeye indirdim.

o

 Buse: Oyunu nasıl geliştirdin?

Tamer:  İskoçya’nın batısında, Atlantik’e 60-70 km uzaklıkta bulunan en uç ada üzerinde geçiyor. Görüntüde gördüğünüz 3 tane küçük ada ve Paganlar gerçekten yaşıyorlar. Endüstri devriminden sonra gerçekten gidip fotoğraflarını çekmişler İngilizler. Sanki deney hayvanları gibi nedense. O görüntüleri kullandım ben de. Daha sonra adapte olamıyorlar tabii ki. Kapitalist yaşam arttıkça takasla hayatlarını devam ettiremiyorlar. Açlık kıtlık oluyor. Ana karadakiler de biraz yüz çeviriyor ve göç ediyorlar oradan. Bir dram yaşanıyor orada. Oyunun fiction olma özelliği şu: oyunda 100 sene önce geçiyor gibi anlatılıyor ama aslında bir 30-40 sene önce olmuş. Oyunda 1940’tayız, bu olaylar da 1907’de 1908’de geçiyor. Ama David Greig bunu 100 sene önce yaşanmış gibi yazmış. Buradaki şarbon muhabbeti de şöyle gelişiyor: Bu adadan başka bir ada daha var, orada 1939 yılında İngiltere hükümeti gerçekten bir deney yapıyor ve adayı bombalıyor. Hatta 1990’lara kadar oraya hiç insan girmiyor. Canlı hayat yok oluyor. Sonra temizliyorlar galiba ama böyle bir dram oluyor. David Greig’de bu iki konuyu birleştirerek böyle bir oyun yazmış. Oyundaki araştırmacılar da doğru. Araştırmacılardan Robert bir kitap yayınlıyor. Adadaki fırtına kuşları, çatal kuyruklu kuşlar, ustura gagalılar vesaire ile ilgili. David Greig’de bu kitabı okuduğu zaman oyunu yazmaya karar veriyor.

Doğan: Politika aracılığıyla sanat yapmak değil, sanat aracılığıyla politika yapmak. Kişisel olarak da, Kirk tarafından bakınca oyuna, en başından beri savunuyorum adamı. Superego oluşturuyor Kirk aslında diğer kişilerin üstünde. Bu açıdan psikolojik bir tarafını görüyorum oyunun, karakter açısından. O superego ortadan kalktığında ilkel benliklerin bir çatışması var ortada. Bir şeyleri ele geçirme çabası, sınırlara uymak ya da sınırları aşmak… Kendi kişisel yapılarına göre, ilişki tarzlarına ve karakterlerine göre bir mücadele oluşuyor. Seyreden kişiye de hangisine daha yakın olduğunu ölçtürüyor. Risk alır mısın, sınırların var mı ya da kurallara uyar mısın, kuralları kendin mi yaratırsın? Arzunun peşinden mi gidersin ya da onu bekler misin? Biraz yani psikolojik tarafı da var oyunun. O yüzden diyorum aslında Kirk oyunda bir denge unsuru ve o kalktığı zaman ortadan ufak bir karmaşaya bürünüyor.

Barış: Oyun biraz da şeyi sorguluyor. Bir kontrol mekanizması olmalı mı? İnsanların kontrol altında tutulması kötü bir şey mi? O yüzden mesela oyun iyi mi bitiyor kötü mü ben bilmiyorum.

Buse: Evet, o bir soru işareti. Yani bende öyle kaldı.

Melike: Aslında karakterlere baktığınız zaman en temelde yine kişisel karmaşalar yaşayan, bir tarafta çok sert, radikal bir şekilde hayatını yaşayan, bir tarafta daha sıkışmış, bir tarafta sıkışmış ama birden baskı kalkınca kabuğundan çıkmış gibi görünen ama aslında çok da göründüğü gibi olmayan kişiler var.

Doğan: İzleyenin oyunu nasıl okuduğu aslında onun karakteriyle alakalı oluyor. İzleyici oyundan her şey tamamlanmış çıkıyorsa bir tarafa daha yakın, içinde sanki bir şey kaldı diye çıkıyorsa o zaman diğer tarafa daha yakın ya da rahatlamış çıkıyorsa başka bir tarafa daha yakın.

Tamer:  Benim için özetleyen yer aslında bunu da ilk defa söylüyorum bu arada. John’la Ellen’ın artık aralarında bir duvar varken, o duvarı oluşturan şey de o sahnede fotoğraflar, John’un ‘ya bunu yapamayız bu hayvani’ Ellen’ın da ‘hayır bu doğal’ dediği an bence çok şey ifade ediyor. Yani burada bir taraf tutmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Zaten bütün hayat da bununla gitmiyor mu? Kontrol mekanizması devlet, toplum, kendi arkadaşlarımız ya da ailemiz her kimse, onun oluşturduğu kontrol mekanizması ve var olan arzularımız, hayallerimiz, heveslerimiz. Bu arzular hayaller bizi çok iyi yerlere de götürebilir, o arzularımızın hayallerimizin peşinden koşmak adına kayalıklardan atlamak haline de gelebilir. Yani her şey olabilir. O yüzden bir cevap verme durumumuz yok. Ama işte, bu konunun işlenebileceği iyi bir atmosfer olduğunu düşünüyorum. Uzak bir ada, bir baskı unsuru var Kirk ve devlet tarafından oluşturulan, ve bu baskı unsuru ortadan kalktığı anda ne oluyor?

Doğan: Şiirsel ama doğal bir yapısı var. Arzuların dile geldiği yerler daha dokunaklı ve şiirsel bir bütünlük taşırken diyaloglara geldiğimizde de konuşmaların doğal ilerleyişi günlük hayatı yansıtıyor.

Tamer: Bir de bu oyunda benim şahsi olarak yapmak istediğim bir şey vardı. Adaya bir kişilik kazandırmadan, adayı yaşayan bir canlı haline getirmeden doğanın kendini tekrar ettiğini, hayat döngüsünü devam ettirdiğini gösterebilmek istedim. Paganların orada yaptığı törenleri orada yaşayan yeni insanların pagan olmasa da bir şekilde ergenlik törenlerinde ya da ölüm törenlerinde yeniden canlandığı anı görebilmek tekrara vurgu yapmak önemliydi. Aslında doğal hayat kendini her zaman yeniliyor ve ne yaparsak yapalım her seferinde cereyan ediyor. Bunun oyuna da yansıdığına inanıyorum. Ama çorbaya tuzu biraz fazla kattığın zaman dandik Hollywood filmi gibi oluyor, cinler, ruhlar… O tuzu atmadığın zamanda hayata sıkışmış insan kimlikleri gibi anlam doğuruyor. O iki yolu bir arada götürebilmekti benim için de zor olan kısım. Politik anlamda yorumlamak gerekirse de ne olursa olsun en adapte olabilen, uyum sağlayabilen (survival olf the fittest) yaşamını sürdürse de en güçlü olan emperyal hükümet. Sonuçta onun istediği şey bir şekilde oluyor.

Oyunun biletlerine şuradan ulaşabilirsiniz: Uzak Adalar 

Uzak Adalar

Yazar: David Greig

Yönetmen: Tamer Can Erkan

Oyuncular:

Doğan Kecin

Barış Yalçınsoy

Yezdan Kayacan

Cansu Özkan

Eren Yağcıoğlu

Çevirmen: Tamer Can Erkan

Ses ve Müzik Tasarımı: Orhan Enes Kuzu

Işık Tasarımı: Alaz Köymen

Dekor Tasarımı: İlayda Çeşmecioğlu

Grafik & Afiş Tasarımı: Esma Hüsna Bıyık

Işık Operatörü: Ömer Güdüloğlu

Ses Operatörü: Buse Özlem Ertürk

Asistanlar: Uğur Yüksek, Burak İri, Burak Yıldız, Fetanet Överen, Talha Siviş, Kübra Yılmaz

Koordinatör: Pınar Fidan, Merve Torkan

Proje Danışmanı: Serdar Biliş

ölü aktörs

 

THE ”EDA DEMİR” SHOW

Sofar Sounds’a İstanbul şubesi açarak uzun zamandır yana döne aradığımız taze kanı evlerimize getiren Eda Demir ile uzun uzadıya ve en keyiflisinden sohbet ettik. No Land’i de konuştuk, SXSW macerasına da kulak verdik, müziğe dair yapılanları da yorumladık, yepyeni projelerin haberlerini de kaptık. Hatta bir tane var ki -röportajda sizleri bekliyor- Sofar heyecanını yükseklerde tutuyor.

O zaman, sözü röportaja bırakıyoruz.

Keyifle:

Eda Demir Facebook

Eda Demir Twitter

Eda Demir Instagram

Sofar Sounds İstanbul Facebook 

Sofar Sounds İstanbul Twitter

Buse: Aynı anda bir çok işle ilgilendiğini biliyorum. Seni ve Sofar’ı tanımakla başlamayı çok isterim.

Eda: Tabi. Eda ben… (gülüşmeler). Bursa’da büyüdüm, orada okudum. Gözde benim liseden çok yakın arkadaşım ve Sofar’ı Gözde ile birlikte yapıyoruz. Liseden sonra İstanbul’da reklamcılık okudum. Reklamcılıktan sonra ajanslarda işe başladım. Reklam yazarlığı derken dijital reklamcılık yükseldi. Ben de o alana yöneldim. Biraz ajanslarda çalıştıktan sonra Amerika’ya gittim. Amerika’da da Berklee’de Music Business okudum, müzik ve eğlence sektörüyle pazarlamanın, dijital pazarlamanın kesiştiği yeri irdeleyen bir bölümdü. Sonra Türkiye’ye döndüm. Music Business ile ilgili bir iş alanı olmadığı için tekrar reklamcılığa geri dönmem gerekti.

Ahmet: Evet, burada öyle bir alan olmamasına rağmen neden gittin?

Eda: Amerika’ya zaten gitmiştim. Orada o bölüm karşıma çıktı. Öyle idealist bir düşünceyle gitmedim. Türkiye’ye dönerim de burada öyle bir şeyler yaparım diye de okumadım. Tamamen kendim gönülden sevdiğim için okudum aslında ama hayat öyle bir şey ki şimdilerde gerçekten de onunla ilgili bir şeyler yapmaya başladım plansız bir şekilde. Sofar’a gelince dünyadaki trendleri tespit edip markalara danışmanlık yaptığım bir işte çalışırken Sofar’ı keşfettim. Onunla ilgili makale yazdım. İçimden de ne kadar güzel de bir şey diye geçiriyordum tabi: ”Keşke Türkiye’de de, İstanbul’da da olsa ama işim başımdan aşkın.” Aklımdan geçti öyle bir fikir. Sonra yaptığım haberi sosyal medyada paylaşınca arkadaşım bana mesaj attı; “Aaa Sofar’ı yazmışsın, Sofar’ı Londra’da yapanlar benim ev arkadaşlarım.” Ben de buraya getirmek istediğimi söyleyince beni arkadaşlarlıya tanıştırdı ve birbirini takip eden tanışma süreci sonunda en son direktörle tanıştım. Gezi döneminden tam önceydi bu tanışmalar.

1425579_571786429568572_1958312305_n

Ahmet: Sizinle görüşmek için İstanbul’a geldiler mi?

Eda: Sofar başladıktan sonra geldiler. ”Yapar mısın, yapamaz mısın? Kimsin, background’un ne? Ne kadar yapabilirsin? Sofar’ın gerekliliklerinden ne kadarı sen de var?…” gibi sorular geldi. Skype’ta görüşmeler yapıldı. Direktörü Rafe Offer ile görüştüm. Onlar bana tamam dedi ama gezi girdi araya ve zaten yapamayacaktık gezi döneminde. Sonra bir ekip kurmam gerekti. Ben de Gözde’ye bahsettim. O da eskinden Pozitif Müzik’te çalışıyordu. 2013 Aralık’ta biz ilk Sofar’ı yaptık.

Buse: Şuanda ilgilendiğin başka işler de var, değil mi?

Eda: Evet, bir de Twitter Türkiye operasyonu için çalışıyorum Genart’ta, Türkiye pazarındaki markalara Twitter’ın nasıl kullanıldığı ve Twitter’da reklam modellerinin nasıl kullanıldığı üzerine. Ve pazarlama aracı olarak Twitter’ı nasıl kullanabilirim konusunda danışmanlık verirken, reklam satışı yapıyoruz.

Buse: Bir de  No Land var. Sanırım yeni bir proje.

Eda: No Land benim Sofar sayesinde keşfettiğim bir grup. Sofar’da çaldıktan sonra onları çok sevdik. Bir süreç başladı ve ardından Salon IKSV ile Küçükçiftlik Park’ta çalmalarına aracı olmaya çalıştım nacizane. Bu süreçte de biz arkadaş olduk tabii, benden menajerleri olmamı rica ettiler, ben bu işin uzmanı değilim ama onları desteklemek en çok istediğim şey. Şimdi Dilan Bozyel ile fotoğraf çekimleri olacak. Bir de Ali Demirel var, onunla bir video çekeceğiz. No Land devam ediyor. Bir de Start-up var, Chicago merkezli bir instagram projesi.

Ahmet: O nasıl bir şey?

Eda: İsmi Popular Pays. Chicago seyahatimde kafayı taktık bundan 1 yıl önce ve geçtiğimiz ay sonunda anlaştık, Amerika’nın hip şehirlerinden sonra ilk kez İstanbul’da kullanılıyor olacak. Social currency kavramına inanıyor ve Instagram’daki takipçilerinizi para birimine dönüştürüyor. Çok özetle anlatmak gerekirse diyelim ki 500’den fazla takipçiniz var, bununla İstanbul’un en iyi mekanlarından birinde ücret ödemeden güzel bir kahve içebilirsiniz ya da 3000 takipçiniz varsa bir deneyimi ücretsiz yaşayabilirsiniz. Daha fazla detay vermemeyim, Apple Store’dan Popular Pays’i indirin 🙂

Buse: Bu sene araya bir de SXSW konuşması sıkıştırdın? O nasıl gelişti? O proje nasıl oldu?

Eda: SXSW dijital, müzik ve sinema alanlarında dünyanın en önemli konferans serisi aslında. Toplamda 12 gün boyunca, Austin’de bütün şehir böyle SXSW dünyası gibi bir alana dönüşüyor. Dünyanın her yerinden de dijital pazarlamacılar, yönetmenler, müzisyenler, reklamcılar önündeki bir yıl boyunca dünyayı hangi trendleri yönlendireceğine dair öngörüler alabilmek için oraya gidiyor. Biz bundan önceki yıl da katılıp oradaki bütün konferanslara katılıp özetlerini yazıp Türkiye’ye SXSW’yi anlatıp trendleri tespit edip, bir sonraki yıl neler konuşulacağına dair ipuçları çıkarmaya çalışıyorduk. Bu yıl da basın olarak gidecektik ama bir oturuma başvursak diye bir hayal kurduk. Sonuçta başvuruldu ama tabi alengirli bir başvuru süreci var. Konumuzda Gezi direnişi döneminde sosyal medyanın özellikle de Twitter’ın insanları nasıl bir araya getirip direnişi daha da büyük kitlelere yaydığına dairdi. Açıkçası çok ümitli başvurmadık çünkü oradaki konuşmacılar o yıl dünyanın en önemli, en hip girişimi neyse onun CEO’su seviyesinde oluyor.

Ahmet: Ama sonuçta tezi olan insanlara da şans veriyorlardır?

Eda: Tabi tabi. Aynen öyle. Başvurduk ama çok da umudum yoktu açıkçası. Hiçbir zaman SXSW’te konuşmacı olabileceğimi düşünmedim yani. Üç dört tane aşamadan geçiyorsun. Önce eliyorlar, sonra halk oylamasına sunuyorlar sonra tekrar eliyorlar sonra başka bir jüri eliyor, biz hepsini geçtik ve konuşmacı olduk. Güzeldi, belki hayatım boyunca bir daha başıma gelemeyecek bir olay, hayal edemeyeceğim bir deneyimdi. 27 yaşındaydım o zaman, belki kariyerim boyunca katılmanın bile hayalini kuracağım bir konferansta konuşmacı oldum. Başka bir dilde ve de çok hassas bir konuyu anlatıyorsunuz ve anlattığınız şey, evet biraz Twitter tarafından bakmak ama sonuçta gezi direnişinde insanların ne durumda olduğunu anlatıyorsunuz. Bayağı çalıştık ettik. Tabi hiçbir işe yaramıyor oraya çıktığın anda her şey resetleniyor. Çok güzeldi, dünya basını ilgi gösterdi, röportajlar yaptılar. Yayınladılar. Çok güzel bir deneyimdi benim için.

Buse: Aslında Sofar’a dönüp piyasa hakkında soru sormak istiyorum. Piyasanın bu kadar içindesin ister istemez. Ne düşünüyorsun? Sonuçta yeni gelen grupları en yakın ilk sen görüyorsun.

Ahmet: Mesela Sofar için gönderilen her kaydı dinliyor musun?

Eda: Tabi canım. Dinlemeden olmaz. Birincisi saygı için, ikincisi kendimiz için, benim o grubu/ müzisyeni keşfetmem için dinlemem gerek.

Ahmet: Hani sen değil de başka birisi var mı o işle ilgilenen?

Eda: Gözde var. Ben her konuda biraz takıntılıyım. Aramızda uzmanlıklarımıza göre bir iş dağılımı var, pazarlama ve sosyal medya tarafı bende olduğu içi insanlara tek tek kendim cevap veriyorum. Bu ay konsere 1650 kişi başvurdu. Her maili tek tek cevaplıyorum soru olarak gelen konser başvuruları haricinde. Seviyoruz ama Sofar’la ilgili her şeyi. Aslında ben hiç piyasanın içinden değilim. Tamamen başka bir sektördeyim. Ama Sofar’la birlikte olmayan bir piyasayı yaratmış ve içine düşmüş olduk. Bağımsız müzisyenlerin hepsi kendi kendine müzik yapıp sesini duyurmaya çalışıyordu. Bir yere kadar başarılı olabiliyorlar çünkü arkalarında bir sponsor yok. Stüdyoya girip kaydedecek bütçeleri her zaman olmayabiliyor. Soundcloud’a yükleyip insanların onları keşfetmesini bekliyorlar.

Video klip imkanı herbirinde yok. Albüm yapmak kimilerinden zaten tamamen uzak. Sofar’ın aslında dünyadaki derdi yerel müzisyenleri keşfedip onların sesini dünyaya duyurmak çünkü bu bir global hareket olduğu için ve eninde sonunda dünyadaki bütün videoları Sofar’ın global sayfasında yüklendiği için sen gidip başka bir ülkedeki müzisyeni de keşfetmiş oluyorsun. Türkiye’de de kendi kendine bir misyon oluşturmuş oldu ki ben onu seviyorum. Biz de mümkün olduğunca zaten tanınan insanları değil de hiç tanınmayan insanları keşfetmeye çalışıyoruz. Zaman geçtikçe öyle bir şeye evrildi. Aslında bizim tanınan insanları Sofar’a çıkarmamız daha iyi olur çünkü videosu daha çok izlenir, daha çok yayılır vesaire ama bizim derdimiz orada gerçekten iyi müziği keşfedip ona destek olmak. Başka hiç bir derdimiz yok. Çünkü ister istemez Sofar’ın bir kitlesi oluştu ve insanlar o müzisyenleri keşfediyorlar, takip etmeye başlıyorlar. Biz de paylaşıyoruz başka şarkılarını. Piyasa kötü. Türkiye’de alternatif müziği bir yıla kadar neredeyse hiçkimse desteklemiyordu. Şimdi mesela bir sürü proje çıktı.

Ahmet: Popüler oldu alternatif müzik? 2-3 sene önce hiçbir şey yoktu ama şimdi Red Bull alıyor bir yerlere götürüyor.Başka başka projeler ortaya çıkıyor bugünlerde.

Eda: Evet, kimi projeler birden müzisyenleri sahiplenmeye başladılar. Güzel oldu, müzisyenlerin faydasına oluyor tabi.

Şöyle bir şey var Sofar’da çalan bütün müzisyenlerin başka işleri var. Başka türlü müzik yapmaları mümkün değil. Para kazanamıyorlar çünkü müzikten. Genellikle akademisyen gibi kendi zamanını yönetebilen, gecelere kadar çalışmayıp müzik yapmak için kendi grubuyla da prova ayarlamaya zaman ayırabilen insanlar. Sofar hakkında biraz alternatif müzik piyasasında bir kültür oluşturdu diye duyuyoruz etrafta. Onu duymak beni mutlu ediyor. Kalkıp hiç müzik yapmamış insanlar, Sofar’ı duyup ”Aslında ben müzik yapıyorum; ben de kaydedip size yollayayım.” şeklinde motive olabiliyorlar. Bunlar bizi mutlu ediyor.

Buse: Bir de samimi bir çerçevede oluşturuyorsunuz yaptıklarınızı. Tepeden bakma değil. Herkese ulaşarak ve belli bir kitleye bağlı olmaksızın. Hep birlikte Sofar dinliyoruz, müzik yapıyoruz gibi bir kafaya da geldi. Aranılan kan gibi bir şeymiş Sofar.

Eda: Teşekkürler gerçekten. Aslında Sofar’ın iki ayağı var. Bir yanda gerçek bir konser var bir yanda da çekilen videolar. Bu durum bir müzisyeni alıp stüdyoya götürüp kameraya çekmek değil. Gerçek bir organizasyon sonucu doğuyor Sofar gün içerisinde. Yani konserin gerçekleştiği gün bir değer ve konserin video çekimleri/kayıtların varlığı ayrı bir değer. O yüzden konsere gelemeyen insan videoları izleyip Sofar’ı sahiplenebiliyor. Tek bir dezavantajı var: Evler küçük olduğu için insanların hepsini ağırlayamıyoruz. İnsanlar gün geçtikçe bize kızmaya başlıyor.

Buse: Buradaki dairelerin çoğu zaten apartman içine konumlanıyor. Yurtdışındaki gibi büyük evler bulman çok zor.

Eda: O algıyı kırabilmek için bir kere stüdyoda yaptık Sofar’ı. 200 kişilikti ve dolayısıyla çok daha fazla insan katıldı. Ama canımızdan bezdik. 40 kişi davetli ile 200 kişi aynı şey değil. Bu yüzden bir festival yapacağız. Sofar + isimli. Sadece Londra ve Brezilya’da yapıldı. Festivalde daha çok insan olacak tabii ki. Evde yapılanla festival kapsamında yapılan aynı olmayacak. Bir de tabi ki diğer festivallerden farklı olacak. Sofar’ı Sofar yapan sıcak bir ortamda olması ve son güne kadar konserin nerede olacağının ve kimin çalacağının bilinmemesi. Festivali de öyle olacak.

”BU YÜZDEN BİR FESTİVAL YAPACAĞIZ.”

Ahmet: Asıl heyecan şimdi başlıyor. Peki sen hiç Sofar dinleyicisi oldun mu?

Eda: Chicago ve New York’ta katıldım. Dinleyici olma şansını orada yakalayabildim ve başka bir deneyimdi. O gün kalkıyorsun, adrese bakıyorsun ve o adresi bulmaya çalışıyorsun. Evi bulduğunda hiç tanımadığın bir ortama giriyorsun. Konser gibi de değil, dip dibe oturuyorsun sonuçta. Grupların kim olduğuna dair bir fikrin yok. Konuşmak yasak vs.. Güzel bir deneyim. Yine dinleyici olarak katılmayı isterdim, burada dinlemeye pek vaktim olmuyor.

Ahmet: Yasak kuralları İstanbul’da da geçerli değil mi?

Eda: Tabi. Yemek yemek, konuşmak, ayakta dolaşmak ve cep telefonuyla ilginlenmek yasak. Esas olan müziği dinlemek.

Ahmet: Zaten Sofar’a gelen o kitle de gerçekten müzik dinlemek için oraya geliyor.

Eda: İlk konserden beri herhangi bir sorunla karşılaşmadık. Sanki herkes o anı bekliyormuş gibi kuralları bozmadan Sofar’daki yerini alıyor.

Buse: Yakın zamana kadar özellikle akustik konserlerde en büyük sorun, insanların kendi arasında konuşmasıydı. Konserlerde konuşmama çabası açısından da önemli.

Eda: Bazen o konser bir dinleyici için çok özel bir an olabilir. Ve yanındaki insan sürekli konuştuğu için o deneyimi mahvedebilir. Çok ilginç bir durum ama ben başkasının hakkını yemek gibi görüyorum. Sofar’ın kuralları da aynı düşünceyle çıkmış zaten. Kurucuları bir gün Londra’da bir bara gitmişler ve müzik dinlemek istemişler. Bakmışlar herkes konuşuyor, çarpıyor, dolanıyor vs… derken başka bir oluşum yoluna gitmişler.

Buse: Ve bugünlere, İstanbullara kadar gelmiş, iyi ki gelmiş.

Eda: Evet, bu ay onbirincisi yapılacak.

Buse: Peki aslında biraz konuştuk ama yine de sormak istiyorum. Konserleri ya da festivalleri tatmin edici buluyor musun?

Eda: Türkiye festivaller veya konserler konusunda artık iyi durumda görünüyor. Stadyum konseri meraklısı insanlar için 1 yıl içerisinde Lady Gaga, Justin Timberlake gibi isimlerin İstanbul’a gelmesi tatmin edici görünüyor. Salon IKSV benim favori konser mekanım. Totale baktığımda keyifli görünüyor; şöyle düşünüyorum, en sevdiğim grupların üçü de 1 yıl içerisinde İstanbul’a geldi. Bu açıdan güzel ancak biraz da Türkiye’nin bağımsız müzisyenlere destek vermesi, mekanların Türk gruplara maddi anlamda destek çıkması gerekiyor. Çünkü o insanların müzik yapabilmesi için para kazanması gerekiyor. Keyif almaları bir yana üretimde hiç birşeye yetişemiyorlar.

Buse: Evet, konuştuğumuz gruplardan da aynılarını duyuyoruz. Dinleyici ve/veya blogger olarak bizim de destek çıkmamız gerekiyor bir yandan. Blogger demişken Türkiye’de müzik yazarlığı hakkında ne düşünüyorsun?

Eda: Gerçekten müzisyeni dinleyip desteklemek ya da kritik etmek adına sesini çok duyuran Mehmet Tez gibi herkesin ulaşıp okuyabileceği isimlerin müziğe destek olmak adına bir şey yaptığını düşünmüyorum. Sadece müziğin magazin kısmından yararlanıp hiç bir şey keşfetmeden yayın yapıyorlar. Bu da yeni neslin ya da farklı şehirlerdeki gençlerin önünü tıkıyor. Ben Bursa’da büyüdüm ve Bursa’ya bir grup gelsin ya da müzik yapılsın diye deli gibi beklerdik. Anadolu’da bir şehirde müzik tutkunu olmak nedir çok iyi biliyorum. Tabi şimdi internet ve bloglar var ama bu da kritik konusunda yeterli kalmıyor. Ana kitleye hitap eden yazar da kendi arkadaş çevresini destekliyor. Bloglar hiçbir çıkarları olmadan özveriyle iş üretiyorlar; sizin gibi. Dediğim gibi dinleyiciye ulaşmada problem var ama hareket de var. Bu noktada Red Bull gibi hem parası olup hem de pazarlama planında alternatif müziği destekleme kararı almış markaların biraz daha cesur olup müzisyene yardımcı olmaları gerekiyor.

Ahmet: Sofar bir yandan video boşluğunu da dolduruyor. Çoğu grubun konser ya da canlı performans videosu olmuyor. Ve zaten telefonla çekilmiş bir video izlenmiyor.

Eda: En çok özen gösterdiğimiz şey de Sofar’ın videoları. Videoları güzel olsun ki video sahibi grubun yayabileceği, kendini gösterebileceği, müziğini anlatabileceği bir çalışma olsun. Video yayınlamak kolay görünüyor ancak arka planda ‘’Video nasıl olsun, hangi şarkıya video çekilsin, hangi şarkıya video yapılsa dinlenir, vurgu nasıl olsun, videoyu izleyen bir kişi izlediği ilk anda ne şekilde etkilenir ve dinlemeye devam eder…?’’ gibi soruların cevabını tek seferde vermek, doğruya bir anda karar vermek kolay değil. şimdiye kadar 30 tane grup çıktı Sofar’da ve hepsiyle teker teker ilgilendik.

Ahmet: Bu ‘’hız’’dan korkuyor musunuz? Mesela bizde haberi ilk gün hatta ilk dakika giremediysen bir daha giremiyorsun. Değeri kayboluyor.

Eda: Aynen. Hız Sofar açısından şu anlamda korkutuyor: Sofar büyüdükçe insanların gözündeki algı da büyüyor. Sanki büyük bir şirket ve büyük bir oluşum ve her şeyi yapabilen bir ordu var arkasında gibi düşünülüyor.

Ahmet: Ama öyle hissettiriyor. Dışarıdan baktığında her şey profesyonel olarak ilerliyor. Arka planda 1-2 kişi olacağını tahmin etmezdim. Bayağı kalabalık bir grup var diye düşünüyordum.

Buse: Bir de kısa bir zamanda bilinir hale geldi.

Eda: Beni korkutan şey algıdan dolayı beklentinin çok artması. Çok çalışıyoruz, çok koşturuyoruz ama herşeyi halletmeye çalışıyoruz. İyi niyetle hareket ettiğin zaman hepsi halloluyor.

Buse: Sofar Festival haberini aldık ama yine de merak ediyorum başka yeni projelerin var mı?

Eda: Yeni projelerim var. Sofar Festival dışında bağımsız müzisyenlerle yeni bir şeyler yapabilirim. Onun kapsamı henüz belli değil.

Ahmet: Bir adanmışlık var bağımsız müzik üzerine.

Eda: Var tabi ki. Sponsor olmak isteyen çok şirket var ancak Sofar’ın yapıldığı ev sonuçta bir ev, küçük bir ortam ve çok samimi, sıcak bir ortam. Bir markayı onun içine sokmak kolay bir karar değil çünkü markanın o deneyimin önüne geçmemesi gerekiyor. İnsanları rahatsız etmemeli bu durum.

Ahmet: Yurtdışında sponsorluk örnekleri var mı?

Eda: Heineken, Amerika’da sponsor. Yerel bir bira markası Brezilya ‘da sponsor. Londra’da da GAP sponsor. Londra’da zaten Sofar’ın pazarlama departmanı var. Ama Türkiye’de zor bir konu. Sponsor alınır, para kazanırsın, yardımcılar para kazanabilir ancak para için de Sofar’ın tüm imajını riske atamazsın. Üzerine düşünmek gerekiyor. Zamanım olursa Sofar’ın Tumblr hesabını açacağım. Açacak biri olsa onunla destekleşebilirim ama onu arayacak vaktim bile yok. Blog açmamın sebebi de hem tüm videolar aynı yerde olmuş olacak, hem teknik ekipteki insanları yeterince destekleyemiyoruz. Onlar da deli gibi çalışıyorlar. Üniversite öğrencisi çok yetenekli insanlar. Görüntü ekibi çok yetenekli, ses ekibi çok yetenekli. Teşekkür edebilmek için hepsinin isimlerinin kayıt olduğu bir yer olsun istiyorum. O yüzden bir tumblr hesabı açıp her videonun altında videonun kim tarafından çekildiği, editini kimin yaptığı gibi bilgileri yazmayı/düzenlemeyi düşünüyoruz.

THE “KAMURAN KOLÇAK” SHOW

Aylardan Mayıs, mevsimlerden ilkbahardı, Kamuran Kolçak ile bir araya gelmiştik. Belki tembellikten, belki kötü karma, belki de tanrıların çıkar çatışmaları yüzünden ama muhtemelen tembellikten, kendisiyle yaptığımız röportajı yayınlamak bir türlü mümkün olmamıştı. Geçtiğimiz günlerde bir araya geldik, sohbeti güncelledik, bilgileri tazeledik ve bu uzun sürecin ardından, sonunda, yaptığımız güzel sohbet buracıkta.

Keyifli okumalar olsun.

Kamuran Kolçak Facebook
Kamuran Kolçak Instagram
Kamuran Kolçak Twitter

– Öncelikle “Naber?” diye sormak gerek. Nasıl gidiyor Melike?

İyi Büşra, Mayıs’ta bıraktığından çok farklı değil aslında ritmik olarak, konserler ve gezmeler ve yaymalar. Bir de taşınmaya çalışıyorum bir yandan…

-Seni tanımayanlar için bir soralım Melike neler ne yapar, neler eder? Biraz kendini anlatsan ya bize.

Ben şarkı söylüyorum sevgili Büşra, şarkıcıyım. An itibariyle Baba Zula’yla söylüyorum, 1 seneden fazla oldu sanırım. Yollar yollar, gidiyoruz Baba Zula’yla. Bir de iki yeni şarkı kaydettik. Hayırlısıyla önümüzdeki günlerde dinleriz hep beraber.

Kamuran Kolçak ve Gönül Dostları adında projem var. Bu projemizde de çok sevgili dostlarım ve çok yetenekli müzisyenler Volkan Akkoç ve Özgür Salıcı ile birlikte çocukluğumuzdaki bazı
şarkıları yeniden gündeme getirmeye çalışıyoruz. Çoğunlukla Sezen Aksu, aslında çoğunlukla Onno Tunç eli değmiş şarkılar. Ama işte ara verdik biraz konserlere, türlü yoğunluklar oldu bu yaz. Geri dönmek istiyoruz bir ara. Hepimiz özledik.

Bu yaz bir de Shantel’in EP’sinde yayınlanacak bir şarkı üzerinde çalıştım. Kayıtlar bitti, umarım onu da kısa zamanda dinleriz.

– Baba Zula’yla konserler aralıksız devam ediyor herhalde. Geçen seneden beri sürekli devam eden bir konser durumu gözlemliyorum. Nasıl kendileriyle çalışmak?

Sezon hızlı başladı. izmir’de Hayal Kahvesi’ndeyim mesela şu an. Dün Denizli’deydik, yarın Kuşadası sonra İstanbul, sonra -çok heyecanlı- Berlin’de konser var. Hava da çok değişkenli hasta olmadan bitirebilirsem bu yolları rahata ereceğim. Kendileriyle çalışmak şahane vallahi, bu sahne olayları bol sürprizli. Öğren dur, macera dolu Amerika.

Peki ne oldu, nasıl oldu da kendini Baba Zula’yla sahnede buldun?

Ben üniversite 3. sınıfta Gülbaba Music diye bir müzik menajerlik şirketinde çalışıyordum. O zamanki patronlarım şu an menajerlerim diyorum (gülüyoruz) Ahmetcan ve Serhan’la çalışıyoruz.

O da tatlı bir geçiş değil mi?

Aynen, çok tatlı bir geçiş. Neyse ben orada onlara asistanlık yapıyorum, çeşitli müzisyenlerin konserlerinde çalıştım ettim. Baba Zula da Ahmetcan’la çalışıyor. Sonra bir gün Ahmetcan “Baba Zula yeni bir vokal arıyor, denemek ister misin?” dedi. Ve o anı hiç unutmuyorum, üçüncü sınıf bahar döneminin son ödevinin son paragrafındayım ama baygınlık geçiriyorum artık ödevden. Tam ben o halde ödevin son paragrafını yazmaya çalışırken Ahmetcan aradı ve bunu söyledi. Paragrafa devam etmedim Büşra. (Gülüyoruz) Cümleyi tamamladım ve dedim ki “Melike, hayatının kalan kısmında eminim ki bunlarla uğraşmayacaksın.” Olduğu gibi yolladım ki herkesin AA aldığı dersten BA almıştım. Sonra da denemeler oldu. Murat Ertel’in stüdyosuna gittim, birkaç şarkıya çalışmıştım onlara baktık.

Haziran ayında olmuştu bu deneme, benim ilk sahnem 2011 Ekim’de Berlin’de oldu. O konuda da çok şanslıyım, ben Berlin’de Erasmus yapıyordum, Baba Zula’nın da orada bir konseri vardı ve oranın da böyle güzel kulüplerinden bir tanesinde. Ahmetcan aradı “Berlin’e konsere geliyoruz, şarkı söyler misin?” diye ve yani tabii ki söylerim. İlk konser oydu, o yüzden ne zaman Berlin’de çalsak böyle kelebek gibi oluyorum.

– Baba Zula oldukça büyük bir deneyim aslında. Genç yaşta, çok kısa sürede, çok tecrübeli isimlerle, bir sürü farklı sahnede çıkma şansı elde ettin. Büyümüş hissediyor musun?

Tabii canım elbette büyüdüm. Her seferinde yeni bir şeyler geliyor. Düşünsene hepsi ayrı hikaye, bir sürü farklı şehir, sahne; bir sürü farklı insan seni dinliyor, onların hikayeleriyle kesişiyorsun. Sadece sahne de değil tabi, haricinde de Murat’tan ve Levent’ten o kadar çok şey öğreniyorum ki. Yol uzun ama koşmak gerek. Daha tonlarca şey var. İşimi o yüzden çok seviyorum, heyecan garantili.

– Anlatabileceğin ilginç bir anı, unutamadığın bir şeyler vardır o zaman muhakkak.

Geçen gün çok güzel bir şey oldu. Düzce’de konser verdik, İstanbul’a dönerken de karınlar aç, bir şeyler yiyelim dedik. Bir dinlenme tesisi bulduk, sulu yemek çorba kafası, dedik olurlu. Geçtik oturduk, sonra bir baktık televizyonda Tabutta Rövaşata var. Baba Zula’nın kuruluş projesi. Aşırı duygulandım ve hayatta böyle tesadüfler olması çok şahane geldi. Ne işi var o filmin Düzce İstanbul yolunda bizim oturduğumuz dinlenme tesisinde, gecenin bir vakti…

Peki ya Kamuran? Neden Melike değil de Kamuran?

Kamuran aslında genel olarak benim bu yola koyduğum isim gibi bir şey. Sahnedeki halimle normal hayattaki halim arasında müthiş bir ayrım var. Genç yaşımda Kasdav’da şarkı söylerken fark etmiştim onu da bak, çok acayipti. Arkadaşımdan kırmızı rugan topuklu pabuçlarını ödünç almıştım o günkü kostümümle uyumlu olsun diye. Çıkmadan dolanıyoruz kuliste ama benim ayaklarım o kadar ağrıyor ki hani hiç alışık değilim topuklu ayakkabıya. Sıramız geldi sahneye çıktık. Sahnede şarkı söylemediğim bir boşlukta durdum ve düşündüm, “Abi ayaklarım ağrımıyor!”. Bunları da az buçuk fark etmişken dedim ki ben sahnede kesinlikle Melike Şahin değilim.

Bir de ışıksız ve saçmasapan geliyor kendi ismim. Kamuran benim yıllardır internette vesaire kullandığım bir şeydi. Bir de benim o hafif arabeskliğimi, hem kendi özel yaşantımdaki o genel hayata bakışımı çok daha iyi yansıtan bir isim olduğunu düşünmüştüm ve benim sahnedeki ismim Kamuran Kolçak olsun dedim. Sonra bu çevrelerde yavaş yavaş Kamuran olarak bilinmeye başladım. Annem babam hiç haz etmiyor gerçi bu Kamuran Kolçak’tan.


– Tekrar geri dönüyorum ama Kamuran Kolçak ve Gönül Dostları neden yavaşladı? Özellikle BÜMK ahalisi çok sevmişti Gönül Dostları’nı.

Üçümüzün de (Volkan, Özgür) farklı meşguliyetleri oldu. Ağırlık veremiyoruz projeye, ama bitirmek de istemiyoruz. Umuyorum önümüzdeki haftlarda bir reunion kafasına girebiliriz. Özledim o şarkıları söylemeyi, o rakı kafasını. Yaz başı iki şarkı kaydettik aslında, mixleri bekliyor, belki yayınlarız onları. Pek içimize sinmedi, saldık. Ama belki Aralık’ta bir konser yapabiliriz, çalışmalarımız devam ediyor. Sürprizi buradan duyurmuş olalım.

– Son görüştüğümüzde “Her şarkıcı genç kız gibi kendi şarkılarımı yapıyorum” demiştin. Görür müyüz dersin o şarkıları yakında?

Yuppi en sevdiğim konu başlığı! Önümüzdeki günlerde evet bir takım hareketlilikler bekliyorum kendimden. Belli bir tarih yok ama kafamda önümüzdeki sene içinde yavaş yavaş kendi şarkılarımı paylaşmak var. Çok heyecanlıyım, kendi şarkılarımı söyleyeceğim o gün gelse, insanlar eşlik etse filan, hayallerim sabit.

– Bundan sonra nerede görelim, nereden takip edelim seni? Konserler falan?

En aktif Facebook ve Instagram‘da takılıyor Kamuran. Her haber orada.

RÖPORTAJ: GÜNEŞ ALPMAN

Soundcloud’da tozu dumana katan Güneş Alpman, Ocak ayında yayınladığı plak formatında albüm Tintm ile tüm takdirlerin hedefi oldu. Plak fikri, spychedelic ismini verdiği müzik türü, tarzı diye merak ederken kendimizi Alpman ile tanışma sürecinde bulduk. Şimdi bu keyifli sohbete sizi de davet ediyoruz. Buyrun, sizi kahvelerinizle şöyle alalım:
.
Buse: Alpman’ın müziğiyle yeni tanışanlar için nasıl bir tanımlama yapıyorsun?
.
Güneş: Tanımlamayı beceremiyorum ben. Doğru söylemek gerekirse, birbirinden bağımsız birçok şeyden etkileniyorum ve bunların çoğu müzikle alakalı şeyler değil. Bu yüzden ortaya çıkan sonucu değerlendirmiyorum. Kendi müziğimi dinleyip bu böyle olmuş, şuna benzemiş diyemiyorum. Ama biraz funk var, biraz psychedelic var, biraz casus filmlerinin soundtrack’i havası var. Bu yüzden de ”spychedelic” diyorum.
.
Buse: Tintm’i, Kept Records’dan plak formatıyla yayınladın. Plak süreci nasıl ilerledi? Daha doğrusu Tintm’i plak formatında çıkarmaya nasıl karar verdin?
.
Güneş: Aslında ilk olarak Kaliforniya menşeli başka bir plak şirketiyle konuşuyordum ancak oradan iletişimde olduğum kişi bir şekilde Kanadalı Kept Records’a benden bahsetmiş. Öyle olunca Kept Records’dan ‘’ Sadece 45’lik basıyoruz ve senin müziklerini dinledik, beğendik. Bizimle çalışmak ister misin?’’ içerikli mailler gelmeye başladı. Benim aklımda plak basmak ya da 45’lik yayınlamak yoktu ve böyle bir haberle karşılaşınca bayağı mutlu olmuştum. Bunun heyecanı ve mutluluğu üzerine 1 gece içerisinde sıfırdan yeni şarkı kaydettim ve onu yolladım. Çok beğendiklerini söylediler ve bir hafta içerisinde iki yeni şarkı daha kaydedip gönderdim. Ama bir hafta boyunca oturduğum yerden hiç kalkmadım diyebilirim. Hırslı bir şekilde çalışıp kaydettim, yolladım. Sonuçta beğendiklerini söylediler ve kaydettiğim şarkı üzerinde plağı yayınlama konusunda anlaşmış olduk. Böyle 9 ay sonrasına planlanıp, tarih verilip yayınlanan bir düzende olmadı. Aslında 2013’e girmeden Kasım ayı gibi yayınlarız diyorduk ama olmadı çünkü plağın üretildiği bir fabrikada bir sorun oldu. Amerika’daki kasırga yüzünden işler aksadı. Doğal afetler derken Ocak ayının 28’ine kaldı yayın tarihi. Sonrasında benim için zor bir bekleme süreci oldu. O üretim sürecini yakından takip edemiyor olmak gerçekten üzücü. Bir yerlerde senin plağın basılıyor ve senin olaylardan haberin yok. Sadece mail’le kontağa geçiyorsun ve fotoğraf yolluyor öyle kafanda bir şeyler oluşturmaya çalışıyorsun. Yani her şey tam kontrolümde gelişmedi. Ama sonuç olarak güzel oldu. Onun haricinde aslında plağın dağıtımı hala devam ediyor.
.
Buse: İstanbul’da nereden ulaşabiliyoruz plaklara?
.
Güneş: Kontra Plak ve Deform’da satılıyor. Aynı zamanda internet üzerinden de plak satın alınabiliniyor. Ya da plakla dolaşmak istemiyorsan mp3 formatını da alabiliyorsun. 
.
Buse: Geri dönüşlerin nasıl oldu? Sonuçtan memnun musun?
.
Güneş: Beklenenden fazla bir geri dönüş olmadı ama beni mutlu etmeye yetti. Sonuçta sadece bu müziği seven insanlar Alpman’ı dinlesin diye bir derdim yok. Bir yerlerden yakalayan herkesin şarkılarımı dinlemesini isterim elbette.


.
Buse: Dinleyicilerinden aldığı tepkiler genelde film müziği havası var ekseninde olmuş.
.
Güneş: Özellikle o amaçla yapmadım ama müziklerimin bir filmde kullanılması çok güzel olurdu. Onun dışında güzel binalar beni çok etkiliyor mesela.
.
Buse: Ne? Ne dedin? (Gülüşmeler). Anladığım kadarıyla sende müziğini tek bir janr ile sınırlandıramıyorsun. Yeni düzende müziğe karşı böyle bir algı gelişti, müziğe tek bir janr’ın ürünü diyemiyoruz. Ne düşünüyorsun bu konu hakkında?
.
Güneş: Bilinçli olarak böyle yapıldığını düşünmüyorum. Teknoloji mükemmel bir seviyede ilerlemiş durumda. Her şeye çok kolay ulaşabiliyorsun, 1930’lu yılların kayıtlarına mesela. Erişim bu kadar kolay olduğu için dinleyici kolay bıkabiliyor. Yapılan her yeni şey çabuk tüketildiğinden yeniyi üretme çabası içinde her şeyden yararlanmaya çalışıyorsun. Sonuç olarak elinde birçok türden yararlanılmış yeni yapıtlar oluyor. Aslında bildiğin konsept karşına yepyeni bir varlık olarak çıkabiliyor. Bu böyle devam eden bir sirkülasyon olacak. Belki bundan bir yirmi otuz sene sonra Barok döneminin klasik müziğini dinlerken bulacağız kendimizi ama kendisini öyle bir harmanlayacağız ki yeni çağın yepyeni sound’u olacak.
.
Buse: Kesinlikle! Bu şekilde eskiye dönüş de oluyor; analog müzik, video efektleri veya artworklerde geçmişi görebiliyoruz. Sende 1960-70’li yılların müziğini icra ediyorsun.
.
Güneş: Tam olarak 60-70’li yılların müziği değil aslında. Tabi ki etkileniyorum o dönemin müziğinden. Zaten farkında olsak da olmasak da müziğin içerisinde belli standartlar var. Onlarla Alpman’a ait sound’u birleştirip yeniden oluşturuyorum.

 .

Buse: 2010 senesinde sanırım müziklerin synth-pop, indie-pop’a daha yakındı.
.
Güneş: Aslında hala yapıyorum, uğraşıyorum ancak yayınlamıyorum. Şu anda yaptığım müziğin etkisinden kurtulamadığım için yaptığım farklı işlerde istediğim etkiyi göremiyorum. Alpman müziğinin elektronik altyapısında ilerlemesi gerekiyor ki bu benim için yeni değil. Ancak dinleyici için olduğu vakit yayınlamayı düşünüyorum. Onun dışında bu aralarda akustik – folk müzikle ilgileniyorum. Ukulele ile -benim için- yeni bir müzik ortaya koymaya çalışıyorum.  Şu sıralar onun kadrosuyla meşgulum ve büyük ihtimalle elektronik müziğin daha önüne çıkacak.
.
Buse: Peki The Old Grey projesi?
.
Güneş: İşte o proje akustik olacak. Aslında The Old Grey daha dark wave kokan bir oluşum, artworkleriyle ve sound’uyla. Hatta soundcloud’daki yayınlanan iki parçası da dark wave ekseninde parçalar ancak onları ben bayağı bir revize ettim ve tahta dokulu, natürel şarkılar oldular.
.
Buse: Artwork demişken, her biri adeta melodilerini yansıtıyor. Hazırlama aşamasında nasıl bir yol izliyorsun?
.
Güneş: Müzik haricinde günümün neredeyse üç saatini internette bağımsız fotoğrafçıları aramakla geçiriyorum. Çok beğendiğim fotoğrafları bir şekilde kaydediyorum ve artwork için kullanmak amacıyla fotoğraf sahibiyle iletişime geçiyorum. Onay aldıklarımı üstüne kendi logomu ekleyerek artwork formuyla yayınlıyorum. 
.
Buse: Peki Alpman şarkılarını bir gün canlı dinleme fırsatımız olacak mı?
.
Güneş: Alpman’ın sahne alması oluşumu sebebiyle çok zor. Aslında ben çok tembelim. (Gülüşmeler) Kayıtlarda hep tek başıma çalıştım ve insanlarla çalışma konusunda pek başarılı değilim. Bazen çok katı düşünüyorum. İnsanlarla müzikal anlamdan çok kolay tartışabiliyorum ama çok kolay beğenmiyorum. Bazen de benim yaptığım çok daha iyi diye tutturabiliyorum. İster istemez problem oluyor. Grup tamamen farklı bir olay! Bir paylaşım olması gerekiyor, ben de o paylaşımı Alpman’da bulamadım. Bu durumu aşmaya çalışıyorum tabi. Şu an bir grup toparlama aşamasındayım. Hatta Alpman projesine başladığım günden beri aynı aşamadayım.
.

.
Buse: +24 engeliyle karşılaştığımız şu günlerde genç yaşına rağmen başarılı işlerle adını duyuyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
.
Güneş: Altı yaşından beri müzikle ilgileniyorum. Konservatuvara gittim ve aldığımı tek ciddi eğitim konservatuvar oldu.  Lise dönemine kadar tamamen amatörce bir şeyler yaptım ama konservatuvar dönemi bana bayağı sağlam bir nota eğitimi verdi. Piyano ve viyolonsel eğitim aldım. Her ne kadar üçüncü senesinde bırakmış olsam da eğitim açısından çok iyi oldu. Bıraktığım dönemde de pratik yaptım ve sonrasında zaten Alpman geldi. Kısa sürede müzik adına yeni ve güzel şeyler üretebilmem sürekli pratik ve konservatuvar eğitimle paralel diyebilirim çünkü birçok açıyla eğitimin verdiği donanımı kullanarak üretmek ne yaptığını bilmen açısından önemli bir yol oluyor.
.
Buse: Öyleyse gelelim yurtdışı haberlerine.
.
Güneş: İstanbul’dan daha çok Kanada ile iş yaptığımı söyleyebilirim. Tintm’i yayınladığımız plak şirketi Kanada’da olduğu için onlarla daha çok iletişim halindeyim. Plak yayınlanmadan önce de Fransa’da –nasıl olduğunu bilmiyorum- dinleyici kitlesi edindim. Türklere göre çok daha rahatlar, beğendikleri bir iş oldu mu kolaylıkla mail atabiliyorlar. O yüzden iletişimim daha kolay oldu diye düşünüyorum. Alpman’ın plak şirketi tarafından birçok yerde de reklamı yapıldı. Yurtdışına yayılmada bayağı yardımcı oldu. Bu durum aslında yeni fikirleri beraberinde getirdi gelecek adına. Henüz yeni yeni düşünmeye başladım ancak ileride bir plak şirketi oluşumu düşünüyorum çünkü bu süreçte müziğimi nereden yayınlayacağım konusuna çok kafa yordum. Böyle bir şirketle hem daha çok insanın müziğine ulaşabilirim hem de projelerime ait yeni albümler yayınlayabilirim. Bu tarz bir şey de düşünüyorum.
.
Buse: Aslında seni az çok tanıyorsam plak şirketi haberini seneye bile alabilirim. Çünkü kendimi her geri dönüşünde yeni planlarını, projelerini dinlerken buluyorum.
.
Güneş: Evet aslında sürekli daha neler yapabilirim, nasıl yapabilirim ile alakalı. Bekleyip görelim öyleyse. (Gülüşmeler)
.
Buse: Güzel binalardan etkilendiğini söylemiştin ancak müziklerini icra ederken etkilendiğin bir isim var mı?
.
Güneş: Sıradan geçen bir gün, güzel fotoğraflar, hava, o anki düşündüklerim müziğimi etkiliyor açıkçası. Bir grubu dinleyip haydi şöyle de bir efekt ekleyeyim demiyorum genelde.
.
Buse: Ama mutlaka dinlemekten keyif aldığın isimler vardır.
.
Güneş: Hiçbirisi funk yapmıyor ama! St.Vincent, Emily & The Woods, Iron & Wine, Other Lives, The Black Keys ve Dan Aurbach sayabileceğim isimler arasında.
.

.
https://www.facebook.com/alpmangunes

https://soundcloud.com/alpman

https://twitter.com/alpmangunes

http://alpmangunes.tumblr.com/

http://alpman-blog.tumblr.com/

.

THE “SİNAN UĞURDAĞ” SHOW

Son projesi SinanU’yla yakın takibe aldığımız Sinan’ı daha yakından tanıyın istedik. Zira kendisi yeteneğine inandığımız ve sizin de takip etmenizde fayda gördüğümüz insanlardan.
.
Geçmiş projelerinden, geleceğe dair planlarından, etkilendiği isimlerden ve daha pek çok şeyden bahsettik. Ortaya keyifli bir sohbet çıktı.
.
Unutmadan; SinanU’yu  6 Mayıs Pazar günü Boğaziçi Taşoda Festivali’nde izleyebilirsiniz. Bizden söylemesi.
.
Keyifli okumalar.
.
http://www.sinanu.com/
.
Aybike: Son projen SinanU’yla başlayalım söyleşimize. 2011 Aralık’ta Haylaz isimli EP’ni yayınladın. O zamandan bu zamana geçen süreden ve SinanU’nun oluşum sürecinden bahseder misin?
.
Sinan: 2006 yılından 2010 yılına kadar Makrodalga’yla çalışırken Makrodalga’nın janrıdan bağımsız, benim daha çok hoşuma giden tarzlarda besteler yapmaya başlamıştım. Bunları da bir şekilde insanlarla paylaşmak ve insanlara duyurmak istiyordum. Makrodalga’nın müziğine kendi müziğimi bir şekilde entegre etmek istedim ancak 3 kişiden oluştuğumuz ve özellikle klavye veya üflemeliler  gibi enstrümanlar kullanmadığımız için yaptığım besteleri kullanamayacağımı anladım. Çok uyumlu olduğumuz için gruba yeni birilerinin dahil olması da riskliydi. 2010 yılının Eylül ayında Makrodalga’nın dağılır gibi olmasıyla, Makrodalga devam edecek olsa dahi vaktim olduğu için kendi müziğime yoğunlaşmaya karar verdim. Yaptığım bestelerden 4 tanesi hazır gibiydi; aranjmanlarını yapmam gerekiyordu. 2 tane de yarım olan bestem vardı. Daha sonra Be The Bandyarışmasına katılmak istedim ancak yarışma gereği 6 tane beste gerekiyordu. Bu süreçte inanılmaz bir stresle evde kayıt yapmaya başladım. Tamamen evde kendi imkanlarımı kullanarak kayıtları yaptım ve yolladım. Yalnız yarışmaya yollamadan evvel 15 dakikalık bir video gerekiyordu. Bunun için de güvendiğim müzisyen arkadaşlarıma başvurdum, onlar da sağ olsunlar kırmadılar. Beraber videoyu kaydettik ve bu proje böylece kaldı. Be The Band’den çok iyi bir sonuç beklemiyordum çünkü çok kısa sürede kaydettik, canlı davul kaydı alamadık. Vokallerim de istediğim gibi değildi. Daha sonra Haziran ayında Yiğit Soncul’la konuştuğumda kayıtları daha düzgün bir şekilde kaydetmeye ve EP yayınlamaya karar verdik. Bu süreçte yardımcı olan Hakan Odabaşı’na, Yiğit Soncul’a,  Doğu Orcan’a ve çizimleri yapan Tuğçe Acuner’e çok teşekkür ediyorum; destekleri epey önemliydi benim için. Kayıtları tekrar yaptım, davulları Burak Ülke çaldı. Vokalleri SAE’de kaydettim, grafiklerin de ortaya çıkması, web sitesinin tasarımı derken Aralık ayını buldu bu iş. Yardımcı olan arkadaşlarım olmasaydı böyle bir şey ortaya koyamayabilirdim.Daha Fazla, Haylaz ve Burada Olsaydın bu sürecin sonunda yayınlanmış oldu.
.
Aybike: Peki, EP’nin dağıtım süreci nasıl geçti? EP’nin ulaşmasını ve dinlemelerini istediğin insanlar bundan haberdar olabildi mi?
.
Sinan: Açıkçası biraz bizim haylazlığımızdan EP’yi hardcopy olarak basmadık. Aslında basmamız gerekirdi zira 2010’lu yıllarda başarılı olan grupların işlerine baktığımızda görsellerin epey önemli bir noktada durduğunu fark edebiliyoruz. Mesela ben Myspace’ne girdiğim bir grubun grafikleri özensizse müziğini dinlemeyebiliyorum. O sebeple az önce de dediğim gibi dağıtım mevzuunun üzerinde çok sıkı durmadık.
.
.
Aybike: SinanU’nun müziğini dinleyen herhangi  biri sözlerin yoğun bir şekilde ön planda olduğunu hemen fark edebilir. Bu senin bilinçli olarak, SinanU müziğinin karakteri bu minvalde olmalı diyerek verdiğin bir karar mı?
.
Sinan: Bu durum için bilinçli veya bilinçsiz diyemem çünkü ortaya çıkan şey bu şekilde. Arkadaş çevresinde de hep söylüyorum; ben yaptığım müziği belli bir kesime beğendirmek için veya birilerine yönelik yapmıyorum. İçimden geldiği gibi yapıyorum. Yaşadıklarımla alakalı müzik yapıyorum. Edebiyatla aramın iyi olmadığı da aşikar; çok az kelime kullanarak çok fazla şey anlatamıyorum. İster istemez çok söz oluyor ve bu durumdan da mutluyum açıkçası. Daha fazla söz olsun, dinleyenler de böyle dinlesin.
.
Aybike: SinanU’nun müziğini nasıl tanımlıyorsun? Müziğini dahil ettiğin net bir janrı var mı?
.
Sinan: Genel olarak pop diye nitelendirebilirim ancak “subgenre”lar da oluyor tabii. Mesela Burada Olsaydın’ın akor geçişi ve vokal yapma tarzım biraz daha caza yaklaşabilir. Haylaz’daki gitarlar daha funk olabilir, vokaller soul olabiliyor. Ancak genel bir tanım yapmam gerekirse pop’a daha yakın.
.
Aybike: SinanU’dan önce Makrodalga’yla müzik yaptığını söyledin. Makrodalga’yla mı birlikte ciddi manada müzikle ilgilenmeye başladın?
.
Sinan: Çok küçük yaşlarda müziğe başladım, anneannem piyanistti. Sekiz yaşıma kadar anneannemle beraber piyano çaldım. Sonra yedi sene kadar ara verdim piyanoya,  klasik ve elektro gitar çalmaya başladım. Lisede KASDAV’a katıldım ve en iyi vokal 3.lüğü,  en iyi orkestra 2.liği ödüllerini aldık. Bu süreç 2006 yılına kadar böyle geçti. Makrodalga’yla da cover yaparak çalmaya başladık. Sonra kendi bestelerimizi ürettik, 4 parçalık EP kaydettik. İlerleyen senelerde de toplamda 3 tane EP kaydımız oldu. İyi bir süreçti benim için. Şu an o tarz bir müzik yapmadığım ve kendi algım doğrultusunda müzik yaptığım için mutluyum fakat bir yandan da o dönemi özlüyorum. Zira Makrodalga’yla çalmak çok eğlenceliydi, çok uyumluyduk ve bu da sahne enerjimize yansıyordu. 2010 civarı Makrodalga bittikten sonra da kendi müziğimi yapmaya devam ettim. Toparlamak gerekirse; Makrodalga öncesinde de müzik yapıyordum bir dönem Sapan’da çaldım. Baykal Ada’nın bana önemli katkısı olmuştur o dönemde.
.
Aybike: SinanU konserlerinde tamamen kendi bestelerini mi çalıyorsun? Konserde cover’ladığın gruplar da var mı?
.
Sinan: 1-2 tane cover yapıyoruz. Sağlam prova aldığımızda, iyi hazırlandığımızda yeni parçalar çalmaya çalışıyoruz. Yeni konserde yeni EP’den parçalara da yer vereceğiz. Şu an hazırda 6 tane şarkı var ancak yeni EP’ye 4 tanesini koyacağım geriye kalan 2 tanesine de konserlerde yer vermeyi planlıyorum. Sadece kendi parçalarımı çaldığım zaman beni hiç bilmeyen, şans eseri Dogz Star’a veya Peyote’ye gelmiş ve konserime getirilmiş insanlara da hitap edebilmek için 1-2 tane cover yapmakta fayda görüyorum –ki büyük gruplar dahi bunu yapıyor. En son verdiğimiz konserde de Maroon 5 ve Rob Thomas cover’ı yapmıştık.
.
Aybike: Müziğin dijitale geçişini nasıl değerlendiriyorsun?
.
Sinan: 90’lıllarla beraber, en basit örneği,  insanlar dışarıda top oynamak yerine evde FIFA oynamaya başladı. Bu değişim hayatımızın kaçınılmaz bir parçası. Kayıtların dijital olması, insanların “download” etmesi ve albüm almaması hepimizin yaptığı bir şey. Ben şunu düşünüyorum; plak şirketim bunu anlamayacak olsa kendi albümümü bile “rapidshare”e koyabilirim insanlar daha çok dinlesin diye. Bu durum pek çok noktada iyi bir şey; ulaşılır olması daha kolay. Müzisyen daha az para kazanıyor ama daha geniş kitlelere hitap edebilmek için de dijitalize olmak gerekiyor.
.
Aybike: SinanU dışında dahil olduğun, uğraştığın projeler var mı?
.
Sinan: Arkadaşım Ayşesu Zorlutuna’nan kısa filminin başına ve sonuna müzik yapmıştım. Hatta IMDB’de adım var. (gülüyoruz) O tekrar kısa film çekecek ve müzik kısmında yer alacağım. Kendisi beraber çalışmaktan zevk aldığım bir arkadaşım, projelerinde iyi anlaşıyoruz. Bunun dışında okul olduğu için çok fazla vaktim olmuyor. İlerleyen zamanlarda belki bir stüdyoya girip çalışmam mantıklı olabilir zaten eğitimini aldığım bir şey. Evde deneysel çalışmalarım var. Yeni EP hazırlıkları devam ediyor.
.
Aybike: Club Bangkok’la bir çalışman olmuş?
.
Sinan: Doğu, Haylaz EP’sinde bir parçama remiks yapmıştı. Onlarla aslında çok projemiz var. Bunun dışında Gigology isimli label var, oradaki arkadaşlarımla bir şeyler yapmak isterim. Vakit bulursak neden olmasın?
.
Aybike: Dijitale geçişten, albüm satışlarının düşmesinden ve konserlerden bahsettik. Senin yakın gelecekte vereceğin konserler var mı?
.
Sinan: Aslında ben şu an için yaptığım işi para kazanmaktan ziyade insanlara müziğimi tanıtmak amacıyla yapıyorum. Para tabii ki hayatını devam ettirebilmen için önemli bir faktör ancak karşılıklı güveni sağlayabilmek daha önemli. İyi müzik yaptığında, insanlar senin müziğine güvendiğinde o sürecin bir sonucu olarak para kazanmaya başlıyorsun zaten. Pek çok grubun güncellemelerini takip ediyorum ve geçenlerde de dead metal grubu All Shall Perish’in yazdığı 6 sayfalık blog yazısına denk geldim. Matematiksel işlemler vardı yazıda ve yaptıkları Doğu Amerika turundan neredeyse para kazanmadıklarını ifade ediyorlardı. Onun için konserden para kazanmak da aslında pek mümkün görünmüyor Türkiye standartlarında büyük bir grup değilsen. Şu anda parayı kafaya takma gibi bir durumum söz konusu değil. Müziği kendim için yapıyorum ve insanlar beğenirlerse de bir şekilde karşılığını alırım diye düşünüyorum. Konser vermeye gelince de; stüdyo parasını ve bana eşlik eden arkadaşlarıma bana ayırdıkları zamanın karşılığını verecek kadar gelir elde ettiğimde (onların böyle bir beklentisi olmasa bile) daha sık sahne alabileceğime inanıyorum.
.
Aybike: Bestelerini yaparken nelerden etkileniyorsun?
.
Sinan: Bestelerimin büyük bir kısmını yaşadığım şeylerden ve ikili ilişkilerimden etkilenerek yapıyorum. Bazen kendi içimde politik parçalar da yapıyorum ancak bunları kaydetmek istemiyorum. Zira politik görüşümden ötürü müziğimin dinlenmesini istemiyorum. Çoğu insan bu görüşümü eleştirebilir ancak bana göre insanlar müziği politik içeriğinden ziyade güzel olduğu için dinlemeli. Ben de Bob Marley dinliyorum fakat bunun temel sebebi  Afrika’nın birleşmesinden ziyade icra edilen müziğin güzel olması. Kısacası, politik içerik bağlamında bu yolun yolcusu olmadığımı düşünüyorum.
.
Aybike: Etkilendiğin müzisyenleri sorsam?
.
Sinan: Son 5 sene boyunca Fall Out Boy’u çok dinledim, çok da etkilendim. Fall Out Boy’un  vokalisti Patrick Stump’ın yaptığı Soul Punk albümünü çok dinliyorum ve herkese de tavsiye ediyorum. Jason Mraz var çok dinlediklerim arasında. Çocukluğumdan itibaren babam dinlediği için pazar sabahları dinlediğim ve şu anda da dinlemeye devam ettiğim Pat Metheny var ama müziğimi dinlediğinizde alakası yok çünkü kendisi yoğun bir şekilde caz yapıyor. Bunlar dışında Sam Sparro ve Two Door Cinema Club dinliyorum.
.
Aybike: Lokal sahneden beğenerek dinlediğin isimler kimler peki?
.
Sinan: Takip ettiklerim arasında geçen gün Boğaziçi Grupları Sahnede’de yer alan, orada ilk kez dinlediğim ve çok beğendiğim Mispis var. Sahne enerjilerini çok iyi buldum. Ciddi manada müzik yapmaya başlamamda önemli bir etkisi olan Sapan’ın vokali Baykal Ada’dır. Sapan’ı takip ediyorum. Sakin’i severek dinlerim. Bora Uzer dinliyorum; son albümünden bilhassa bazı şarkılarını epey dinledim.
.
Aybike: SinanU’yu ileride taşımak istediğin bir nokta ve gelecek planların var mı?
.
Sinan: Bir şeyle uğraşıyorsam en iyisini yapmak isterim ve bundan ötürü hiçbir zaman önüme net bir hedef koymadım. Şu kadar iyi olursam, şu kadar meşhur olursam veya şu kadar para kazanırsam bana yeter gibi belli spesifik bir amacım yok. Ancak en azından hayatımı SinanU’yla veya ses mühendisliği, film müziği, dizi müziği yaparak sürdürmek yani müzikle hayatımı devam ettirmek beni en çok hoşnut edecek şey olacaktır ileriye yönelik.  Kendi müziğimi yapmak, insanların müziğimi beğenmesi ve iyi geri dönüşler almak güzel olur –ki bu doğrultuda gideceğine inanıyorum. Yapabileceğim şeylere güveniyorum. Gerçi şans ve bağlantı faktörünü da atlamamak gerekiyor. İnsanların yaptığım işe değer vermesi, saygı duyması mutlu eder beni tabii ki.
.
.

THE “SNOB REVIEWS” SHOW

The Snob Reviews, müzik üzerine yazılar yazan bir blog.
.
Kadro zaman için değişmiş ama şu an dört kişi yazıyor:
.
Liquiddreamx kim? 
Cihan Gürsoy
Sabancı Üniversitesi Mezunu, lisansta Bilgisayar Mühendisliği, yüksek lisansta İşletme.
Şu an San Francisco’da, Hult International Business School’da Digital Media üzerine master yapıyor.
Gitar çalıyor ve vokal yapıyor. Şu an aktif olarak müzik yapmıyor ama daha önce çok sayıda grupta çalmış: Pink Floyd Tribute, NTH, Blues Tribune, Cihangir Soybend feat. Evrim Taşkıran Project.
.

8Ladida kim? 
Aslı Aladağ
Sabancı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü Mezunu
Şu an Almanya’da Magdeburg’da yüksek lisans yapıyor.
Pink Floyd Tribute’da geri vokal yapıyordu. Müzik her zaman hayatında.
.
Art1z kim?
Evrim Taşkıran
Sabancı Üniversitesi Mekatronik Bölümü mezunu.
Brüksel’de çalışıyor.
.
 
Butcha kim?
Ulvi Kasapoğlu
Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Mezunu.
Oracle Türkiye’de çalışıyor.
.
.
.
.
.
.
.
.
Biz Cihan ve Aslı ile konuştuk:
.
Burcu: Nasıl bir araya geldiniz?
.
Aslı: Sabancı’da tanıştık. Pink Floyd Tribute grubundaydık.
.
Cihan: Diğer yazarımız Evrim Taşkıran’la da başka bir grup sayesinde tanışmıştık. Hatta Pink Floyd Tribute ile sizin okulda bir konser vermiştik, dört sene önce falan…
.
Burcu: Evet, hatırlıyorum ben gelmiştim konserinize. Çok başarılıydı! Ne oldu o gruba sonra?
.
Cihan: Bir süre sonra sıkılmaya başladık, sürekli aynı grubun şarkılarını çalıyor olmaktan.
.
Aslı: En sevdiğin şarkılar aslında ama sürekli çalıp bıktık resmen. Gruptan birçok insan bir daha hiç Pink floyd dinlemedi.
.
Cihan: Ben hala dinleyemiyorum. (gülüyoruz)
.
Burcu: Blogda nasıl yazmaya başladınız?
.
Aslı: Müzikten konuşmak istedik biraz da…
.
Cihan: Çok business ağzıyla konuşmak istemiyorum ama pazarda müzik blogları konusunda çok büyük boşluk var gibi, değil mi? Benim bildiğim bir Avaz Avaz var, Hafif Müzik var, başka da kim var, bilmiyorum açıkçası…
.
Burcu: Siz ne zaman başlamıştınız?
.
Cihan: Şubat 2010 olması lazım.
.
Burcu: Evet, o zamanlar bu boşluk daha büyüktü, her geçen gün biraz daha kapanıyor.
.
Cihan: Yeni yeni çıkmıştır belki, ben çok takip edemedim ama büyük ve ciddi bir şekilde yazı yazan bir Avaz Avaz var. Biz de sizin gibi sürekli yazmıyoruz.
.
Büşra: Geçen sene epey yazıyordunuz, ne oldu sonra azalttınız yazıları…
.
Cihan: Geçen sene yazıyorduk da bir yerde, ne oldu bilmiyorum, dağıldık.
.
Aslı: Sizde kulüp üzerinden gidiyor ya işler, o yüzden toplantı yapıp görev dağılımı yapmak vardır. Biz öyle toplanmıyoruz, arkadaşlar arasında hadi yapalım diyerek yapıyoruz. Böyle ufak bir şeyler yaparsın ve eşe dosta dağıtılır ya, öyle başladık. Sonra biraz yaymaya başladık internette. Sonra kopmalar başladı: Cihan MBA’e başladı, Evrim Brüksel’e gitti, ben Almanya’dayım, diğer yazarlar da dağıldı… Bir kopukluk vardı ve üstüne herkes bu şekilde dağıldıktan sonra problem yaşar olduk. Ama yine de sürekli bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bir de mesela böyle şeyler motive edici oluyor; şimdi sizinle konuşmamız, birilerinin yorum yapması…
.
Cihan: Bir de azimli insan bulmak da çok zor. Biz tamam yazıyoruz. Çevreden insanlar görüyor, biz de yazacağız diyorlar, ekliyoruz, sonra yazmıyorlar. Çok karşılaştık bununla. Kendini adamıyor insanlar.
.
Burcu: Yazılarınızın formatı nasıl?
.
Cihan: Katı çizgilerle belirli bir format yok aslında. Kafamıza ne esiyorsa onu yazıyoruz. Genelde albüm incelemesi, konser incelemesi, müzik haberleri, yeni çıkacak albümler, konserler…
.
Aslı: Ya da mesela bir müzik dinliyorsundur bilgisayar başında, onu o anda çok paylaşmak istiyorsundur… Onu da giriyoruz.
.
Burcu: Şimdi blogu biraz değiştirmeye başladınız…
.
Cihan: Evet. Blogun hem tasarımını güncelledik, hem de konsepti değiştirdik biraz. Sırf müzik değil, bir sürü kategori var artık; film, yeme-içme, gezi gibi… Ama daha yapım aşamasındayız.
.
Burcu: Yazarlar arasında dağılım var mı?
.
Cihan: Ben daha çok albüm incelemesi yazıyorum. Aslı da daha çok müzik haberlerini giriyor oluyor, video paylaşıyor oluyor.
.
Burcu: İlk zamanlarda İngilizce yazılar da giriyordunuz.
.
Cihan: İlk zamanlarda girdik birkaç İngilizce yazı, adımız da İngilizce zaten. Ondan sonra düşündük, gelen herkes Türk ve Türkçe okumayı tercih ederler herhalde dedik. Sonra Türkçe’ye döndük.
.
.
Burcu: The Snob Reviews ismi nereden?
.
Cihan: Ne isim koysak diye öyle biraz saçmalıyorduk, bu çıktı. Aslında altında öyle çok felsefi bir anlam yok. Ama bakınca biraz kendi kendine eleştiri gibi bir şey. Müzik eleştirmek çok kibirli, çok snob’ca bir tavır diye düşünüyorum ve biz kimiz ki müzik eleştiriyoruz… O yüzden kendimiz için bir espri gibi.
.
Aslı: Bir taraftan da herkesin belirli bir müzik zevki var. Bu da genele baktığında biraz snob’ca kaçıyordur belki.
.
Cihan: Bir de diğer insanlara bir şeyler öğretme gibi bir tavır var: Bizim müzik zevkimiz süper, bizden öneri alacaksınız gibi bir tavır da snob’cabir tavır aslında düşününce. Belki ona da bir eleştiridir ama dediğim gibi, ilk başlarda bunları düşünmemiştik. Bir de bak ‘snob reviews’ demişiz, müzikle sınırlamamışız. İstesek bunu genişletebiliriz.
.
Aslı: Sinema hiç yapmadık değil mi?
.
Cihan: Yapmadık ama artık yapacağız.
.
Büşra: Cihan, sen daha fazla progressive, psychodelic yazıyorsun, gözlemlediğim kadarıyla. Aslı senin de tarzın daha çok indie dolaylarında. Ama aslında bir dağılım yok değil mi?
.
Cihan: Evrim’de de biraz elektronik müzik yazma eğilimi var. Benim de çok elektronik müzik bilgim yok. O yüzden o konularda genelde Evrim yazıyor. Ben de daha çok dediğin gibi progressive müzik ve psychodelic müzik takip ediyorum ve onlardan bahsediyorum. Ama başlangıçta da öyle çok kural koymadık, keyif amaçlı çıkardık blogu. Her gün bir yazı yayınlayalım diye bir kuralımız vardı sadece, günde birden fazla yazı yayınlamamaya gayret ediyorduk.
.
Aslı: Biraz da gittiğimiz yerlere göre de şekillendirmek istiyorduk yazıları. Ben mesela Almanya’ya gittim, Alman müziğini daha çok tanıma fırsatım oldu. Buradayken de ilgiliydim de çok takip etmiyordum. Oraya gidince oradan grupları da yazmıştım, biraz da oranın kültürüyle de uyumlu. Mesela noel şarkıları yazmıştım, çok ukala görünüyor diye şüphelenmiştim.
.
Cihan: 70’ler Alman müziği çok iyiydi aslında, çok iyi kraut rock grupları var…
.
Aslı: Evet de orada kalmış, ilerleyememiş. Alman müziği şu an başarılı bir müzik değil.
.
Cihan: Rammstein var! Bir de Scorpions, değil mi?
.
Aslı: Evet. Gerçi Almanya’da bile o grubun Alman olduğunu bilmiyorlar. (gülüyoruz) Rammstein’dan başka ne var… Nena belki.
.
Cihan: Kraftwerk var.
.
Aslı: Evet, var birkaç şey ama iyi şeyler bulmak zor. Belki underground kültürü olan şehirlerde daha çok vardır.
.
Cihan: Yemek de yok, müzik de yok, ne var Almanya’da ben çok merak ediyorum.
.
Büşra: Bira var, noel var. (gülüyoruz)
.
Aslı: Ben giderken heveslenmiştim Alman müziğini incelerim diye ama yok ki öyle bir şey.
.
Burcu: Cihan, sen San Francisco’ya gidiyorsun, oradan bir şeyler aktarırsın artık.
.
Cihan: Evet, hakkaten. (gülüyoruz)
.
.
Burcu: Bundan sonrası için neler yapmayı düşünüyorsunuz, öyle görünüyor ki dünyanın dört bir tarafına dağılmışsınız.
.
Cihan: Ben kendi adıma konuşayım, ben devam etmek istiyorum. Arkadaşlarım da devam etmek istiyordur herhalde…
.
Aslı: Buradan da mesaj gönderildi. (gülüyoruz)
.
Cihan: Aslında bu kadar dağılmamız çok büyük bir avantaj. Türkçe yazıyoruz. Türkiye’ye büyük bir hizmet bu aslına bakarsan, ülkemiz için çalışıyoruz. (gülüyoruz) Şimdi yeni kategorilerle bu avantajımızı daha iyi kullanmaya çalışacağız.
.
Büşra: Takip ediyor musunuz sizi kimler izliyor diye?
.
Cihan: Yok aslında çok bakmıyoruz ona. Arada istatistiklere bakıyoruz, blogger’da follower’lara bakıyoruz…
.
Aslı: Ama tabii takip etmek gerekiyor çünkü motive edici oluyor birilerinin okuduğunu, takip ettiğini görmek.  Zaten amaç birileriyle bir şeyler paylaşmak.
.
Cihan: Ben mesela festivallere gidelim, konserlere bedava bilet verelim falan çok isterdim.
.
Aslı: Evet, buradan yine yetkililere duyuruyoruz. (gülüyoruz)
.
Büşra: Neler dinliyorsunuz?
.
Cihan: Ben bu aralar Türk müziği dinlemeye başladım. Bilmiyorum, insan yurdundan ayrılırken sahiplenme hissi olur ya, bana birçok şey bir anda güzel gelmeye başladı.San Francisco’da da Türk müziğini oranın müziğiyle harmanlayarak bir şeyler yapmak ama tabii olur mu, bilmiyorum.
.
Büşra: Kimler var mesela yeni dinlemeye başladığın?
.
Cihan: Aslında utanç verici ama, Erkin Koray’ı yeni dinlemeye başladım. Utanç verici derken, neden daha önce dinlemedim anlamında söylüyorum. Replikas, Nekropsi, Baba Zula, Ayyuka… Erkan Oğur’un çok büyük bir hayranıyım.
.
Aslı: Almanya’ya gidince, benim de çok şey değişti hayatımda mesela Duman’la sabahladığım oldu. Ben de Jehan Barbur ve Melis Danişmend’i geç dinlemeye başladım. Bu kadar güzel kadınların bu kadar güzel müzik yapması beni inanılmaz mutlu etti. Oradayken keşfetmek iyiydi ama tabii konserlerini kaçırmış oldum.
.
Cihan: Benim müziği dışında yemeğe ve şaraba çok büyük bir ilgim var. Gurmeleri çok takip ederim, Vedat Milor mesela, oturup izlerim hep. Kahveye de çok büyük bir ilgim var. Sürekli kahve tadımına gitmek, değişik kahveler denemek istiyorum.
.
Büşra: Buralarda var mı o türden etkinlikler?
.
Cihan: Şarap tadımı hiç yok. Kahve için de İstanbul’da olmayabilir ama ben bu yaz Güneydoğu Anadolu’daydım bir süre, orada çok değişik kahveler deneme fırsatım oldu.
.
The Snob Reviews: 

THE “13MELEK” SHOW

İtiraf etmeliyiz ki 13melek The Truman Show konseptini oluştururken en büyük ilham kaynaklarımızdan biriydi.

Yıllardır, gürültüye patırtıya gerek duymadan, sadece müzikle var olan bu blogu hepimiz oldukça yakından tanıyoruz.

Şimdi sıra blogun arkasındaki isimde.

Huzurlarınızda Yiğit!

13melek Blogspot
13melek Tumblr
13melek Twitter

Fatih: Bloglarla tanışma macerandan alalım?

Yiğit: Müzik yazma uğraşım bloglarla tanışmamın öncesine dayanıyor. İlk müzik yazılarımı 2001’de Avaz Avaz’da yazmıştım, tabi 19 yaşında ne kadar müzik yazılırsa o kadar. Sonra Bursa’da çıkan Lull isimli fanzini gördüm, İstanbul’da da dağıtılıyordu. “Benim müzik zevkim de sizinkiyle uyuşuyor, ben de katkı yapmak istiyorum” diye mesaj attım, yazılarıma yer verdiler. İyi bir fanzindi çünkü hem içeriği ve dili kuvvetliydi, hem de o dönem Türkçe içerikli alternatif müzik yazını çok sınırlıydı. Bant gibi dergiler yoktu, internette kaynak yoktu. Sadece 6.45 ve Stüdyo İmge’nin çıkardığı kitapları anımsıyorum. Roll da vardı ancak onların perspektifi daha farklıydı, yeni yetmelere ender pas veriyor, hayat görüşlerine yön vermiş eski topraklara kıyak geçiyorlardı. Bir gün cesaretimi toplayıp iletişime geçtim onlarla da, yazmaya başladım, hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biridir. Zira Roll ve Express’in her sayısı benim için hayat dersi niteliğindeydi, hâlâ da öyle. O zamanlar müzik nasıl yazılır pek bilmiyordum, yaza yaza yavaş yavaş öğrendim bir şeyler. Sonra Amerika’ya gittim okumaya, oradan da e-mail ile yolluyordum. Blog fikri kafamda çok fazla müzik dinlemeye başladığım bir ara oluştu çünkü Amerika’da bir dönem derin bir izolasyonun içinde buldum kendimi. Sosyal hayatın kısıtlı olunca bir şeylere sarmak zorundasın, ben de tek başıma konserlere gitmeye, müzik dinleyip üstünde düşünmeye ve rüyalar kurmaya sardım. Ekşisözlük’te yazdım uzun süre aynı mahlasla ama bir süre sonra sitenin kullanıcı kitlesinin değişmesiyle birlikte benim için cazibesini yitirdi. Daha fazla yazmak istiyordum, o dönem denk geldiğim Punkreas, Bozuk Kaset ve Süveter gibi birkaç Türkçe blog beni cesaretlendirdi, blog mevhumu müzik yazmak için uygun bir mecra olarak kafamda oturdu. Açtığım ilk blog özensizlikten battı, yürümedi. Sonra tekrar kişisel açıdan krizli bir döneme girdim, o buhrandan çıkmak için tekrar blog’a sığındım. Başlarda da pek düzenli değildi, dinliyordum, birkaç cümle yazıp geçiyordum. Şimdiki kadar sistematik yazmıyordum, zamanla oturdu. Gerçi oturdu da iyi mi oldu bilmiyorum, biraz özgürlüğümü kısıtlıyor.

Aybike: Peki içeriğinin daha çok bağımsız müzikle alakalı olmasına nasıl karar verdin? Çünkü yakın zamana dek çok takip edilesi, revaçta bir tür değildi.

Yiğit: O muhakemeyi yapmadım bile kafamda, ne dinliyorsam onu yazdım. Zaten müziğe yapıştırılan “bağımsız” etiketi şu andaki algılanışıyla safsata bence. Eğer katıldığın konseri bir banka finanse ediyor ya da çaldığın festivalin isminin içinde meşrubat firmasının adı geçiyorsa, aldığın çekin üzerindeki miktarın bir kısmını o şirketler veriyor demektir ve bağımsız duruş geride kalmıştır. Benim “bağımsız” kelimesinden anladığım, artık neredeyse bir ütopya halini alan müzik endüstrisiyle bağlantısızlık durumu değil, daha ziyade alçakgönüllülük, az bilinirlik durumu. Az bilinir gruplarla ilgili yazmak işin en başında bilinçli bir tercihti. İlk Roll’da yazmaya başladığım zaman kendime henüz güvenmediğimden daha bilinmeyen isimleri seçiyordum. Pek dinleyicisi olmayan grupları yazayım ki kimse yazım hakkında olumsuz bir şey demesin düşüncesi, yanlış elbette. Ancak blog’da bilindik/ticari bir şey yazmayayım diye gayret göstermiyorum. İlk EP’sini çıkaran Arcade Fire’ı da yazıyordum, Grammy alan Arcade Fire’ı da yazıyorum. Bir grubun bağımlı/bağımsız olması tercihlerime yön veren bir durum değil. Tınısı ruhumu okşayan, söyledikleri sözler beni düşünmeye sevk eden müzisyenleri yazıyorum.

Aybike: Peki dönem içerisinde bağımsız müziğin daha ön planda olmasının bir payı oldu mu yazılarında?

Yiğit: 2003’ten beri New York’taydım, uzun süre de indie müziğin ana merkezlerinden Brooklyn’de yaşadım, döneli bir sene oldu. Belki orada benim gözlerimle görüp takip etmeye çalıştığım müzik ortamıyla İstanbul’da tecrübe edilen şey farklı olabilir. Mesela orada her akşam konser verip azımsanmayacak bir kitle tarafından takip edilen bir grup burada bir elin parmağı kadar kişi tarafından biliniyordur. Ben aslında popüler olduğunu düşündüğüm bir grup hakkında yazarken o grup başka biri için indie’nin de indie’si olabilir. O yüzden sizin bağımsız müzik olarak tanımladığınız şeyle benim bağımsız müzik olarak tanımladığım şey örtüşmüyor olabilir. Zaten bağımsız sıfatının bugünkü anlamsızlığı ve amorfluğu da buradan kaynaklanıyor. O yüzden yazılarımda bağımsız müziğin daha ön planda olmasının bir payı olmadı; kaldı ki, bağımsız sıfatı muteber bir sıfat değil. “Bağımsız müziğin ön planda olması” deyince popüler kültür tarafından yamyamca içselleştirilen, bir şarkılarının sıradan bir TV dizisinin on saniyesinde çalınması sayesinde yırtmaya çalışan beş parasız gruplar geliyor aklıma.

Aybike: Dediğin gibi orada olan şey buraya geç geliyor, peki sence orada olan “indie” kültür buraya entegre olabildi mi? Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Yiğit: Çok büyük bir değişiklik yaşandığı kesin. Ben yurt dışına gittiğimde, hatta gittiğim zamanı bırak, çok yakın bir tarihe kadar ne bu tarz müzik yapan yerli gruplar ne de bu grupların çalacağı bunca mekân vardı. Bir post-rock sahnemiz var, köhne DJ müziklerini aşmış elektronik oluşumlarımız var, screamo’dan soyut hiphop’a kadar birçok tarzla iştigal eden müzisyenlerimiz var. Son üç-dört senede mecra buldukları oranda birçok grubun hem müzikal hem de fikirsel açıdan oldukça ilerlediğini görüyorum. İstanbul’a dönerken pek hayıflanmadım zira burada da adını bilmediğim bir grubun konserine gidip tatmin olmuş bir şekilde evime dönebiliyorum. Onun dışında daha fazla finansal destek akmaya başladı, özellikle konser organizasyonlarına. Tabii bunun olumsuz ve sevimsiz bir geri dönüşü de oluyor; reklam, halkla ilişkiler ve tanıtım gibi faaliyetler bazen müziğin bile ön planına çıkıyor. Ve davetiye bulmak için suratlarına yalan gülümsemeler oturtan insan sürüsü. Yine de çok şikâyet etmek istemiyorum çünkü en azından öyle bir çark dönmeye başladı ki eskiden hayal olan yabancı gruplar da artık gelebiliyor, konser mekânlarını doldurabiliyor.

Fatih: Müzisyenler açısından bir ilerleme var, yurtdışından pek çok grup gelebiliyor. Haftada iki-üç konser olabiliyor ama dinleyiciler açısından buradaki kitle sence buna hazır mı? Özellikle bu seneki konserlerde bir takım sıkıntıları oldu. Babylon sessiz konser uygulamasını getirdi. Sence bir sindirilememişlik var mı?

Yiğit: Biraz amiyane bir kelime ama dinleyici kitlesinin mühim bir kesiminde “özentilik” mevcut. Madem artık alternatif kültüre dair aktivitelerde boy göstermek prim yapıyor, ben de işin içerisine dâhil olayım düşüncesi var. Türkçe müzik yazan bazı bloglara bakıyorum, insanların Twitter mesajlarına bakıyorum, “benim de haberim var, ben de bu ortamın bir parçasıyım” dürtüsüyle yazılmış cümleler görüyorum. Birçok kişinin konsere gelme sebeplerinin ilk sırasında müzik dinlemek olduğuna inanmıyorum. Konsere sosyalleşmek, kendini göstermek, bağlantılar kurmak için geliniyor. Ama konsere sosyalleşmek için gelinmez, dernek kokteyli değil bu. Konsere gelirsin, müziğe odaklanırsın, yorum yapacaksan konserde fısır fısır değil çıkınca iki kadeh içki eşliğinde yaparsın. Müzik biraz bahane gibi algılanıyor. Ama hakikaten kendini adamış, gelen grupları yakından takip etmeye çalışan bir kemik bir kitle de var ve şu anda bu döngüyü kaldırıyor herhalde. Yine de nereye gider bilmiyorum. Konser mekânı işletmecilerini de hem anlıyorum, hem de kızıyorum. Anlıyorum zira en nihayetinde tüccarlar, dinleyicileri bir yerde müşteri olarak görüyorlar, kimseyi kaçırmak istemiyorlar. Bu açıdan bakınca Babylon’un sessiz konser uygulaması cesur bir adımdı, her ne kadar konser izleme kültüründen nasibini almış insanların yaşadığı bir yerde gerek duyulmayacak bir uygulama olsa da Türkiye şartlarında gerekli bir adımdı. Ama yine aynı mekânın konserleri istisnasız olarak ilan edilen saatten geç ve gecenin köründe başlatarak konsere gelen izleyicilerin tüm gecesini bağlama çabasını da hoş göremiyorum.

Aybike: Blog insanlarla daha fazla etkileşim halinde bulunabileceğin bir mecra. Sen aldığın tepkilerden memnun musun?

Yiğit: Benim pek bir fikrim yok açıkçası okuyucu kitlemle alakalı çünkü blog okuyucularım yorum yazamıyor.

Aybike: Neden yazılmıyor peki?

Yiğit: Blog’u 2007 yılında kurduğumda yazayım da insanlar okusun, karşılıklı iletişelim, bir komünite oluşturalım fikri yoktu. Hatta bir sene boyunca kimse bilmiyordu blog’umu çünkü kimseye bahsetmemiştim. Ben kendim yazıyordum, kendimi dışa vuruyordum, rahatlıyordum, yetiyordu. Analytics, kaç kişi girmiş ne yapmış gibi uygulamalar da yok şu an blog’umda. Yorum için de mail adresim yazıyor orada. Hakikaten bir şey okuyup içinde bir şey uyanırsa oturup mail atarsın, çok da zor bir şey değil. Açıkçası gelebilecek olumsuz, sevimsiz, özensiz yorumları da elemek istiyorum zira blog kendimi mutlu hissetmek istediğim bir alan. Yazayım ve kafam boşalsın istiyorum. Hayatıma sinir stres katmasını istediğim bir alan değil. Ayrıca hakikaten bir şey söylemek ya da tartışmak isteyen çeşitli kanallardan zaten bana ulaşabiliyor.

Fatih: Türkiye’deki müzik bloglarını nasıl değerlendiriyorsun?

Yiğit: Benim için ikiye ayrılıyorlar. Bir tanesi Pitchfork ve Stereogum gibi sitelerden gördüğü, dinlediği şarkıları “Ben de gördüm, ben de dinledim, böyle bir şey de var ve biliyorum, video da var onu da koyayım” diyen blog’lar. Onların benim için bir faydası yok çünkü onların takip ettikleri kaynakları ben de takip ediyorum. Gruplar ve müzisyenler hakkında fazladan bir bilgi de vermediklerinden içeriksiz kalıyor. Sadece haber çeviren blog’lar da öyle. Her bulduğumuzu koyduk diyen blog’lara bakınca bir şey göremiyorsun aslında, kimliği olmuyor. Ancak onların arasında da bazı blog’ların bir duruşu var, örnek vereyim: Amme-Hizmeti ve Cafe de Pass var mesela. Onların bir süzgeci ve o süzgeçten yansıyan bir beğenileri ve tavırları var. Şahsen o beğeni ve tavırları etiketlemişim bir yere ve bu blogların sahiplerinin ne dinlediğini merak ediyorum. Bir diğer tür blog da, dinlediği şeylerin üzerinden düşünerek araştırıp yazı yazan, kendi bir şey üreten, yorumlayan, akılcı olan. Bazı insanlar da bu eğlencenin dışında yer alan, müziğin kendilerine o an düşündürdükleri üzerine yazılar yazıyorlar. Benim ilgimi de daha çok bu tür bloglar çekiyor. Bir de müziği sadece müzik olarak değil de gündelik hayatta olan bitenlerle bağdaştıranlar var, mesela Deuss-Makina. Ancak çok zor bunu yapabilmek, başka pek örnek gelmiyor aklıma. Deuss-Makina’nın siyasal ve sosyal boyutta yaptığını kişisel boyutta da Manyetikbant çok güzel yapıyor. Bir de Limbo-Pillow güncellenirken güzeldi.

Fatih: Türkçe içerik konusunda bir sıkıntı olduğunu düşünüyor musun?

Yiğit: Evet zira kimsenin oturup onca hengâmenin içerisinde bir de bu iş üzerine kafa patlatacak ve yazıya dökecek zamanı yok. Bunu yapan insanlar da çok az ve bu normal esasında. Zira gerçekten mesai gerektiren bir şey ve hiçbir maddi geri dönüş vaat etmiyor. “Kendimi göstereyim, işin içerisine dâhil olayım, bir kimlik edineyim kendime” diye yapılacak bir iş değil ve ilgilenmek için de gerçekten sevmek lazım. Hakkında beklentiye girilecek bir uğraş değil bu.

Aybike: Blog tutmaya başladığından beri sende iz bırakan, çok beğendiğin bir grup var mı?

Yiğit: Bir sürü grup var ama ben kıyıdan köşeden örnek vermek yerine en bilindik ismi zikredeyim. Arcade Fire geliyor ilk olarak aklıma çünkü oyunu kurallarına göre oynamayıp oyunun ta kendisi olabilen bir grup. Montrealli, komün havasında bir grup ve o komün hissiyatını seviyorum. Farklı projeleri olan adamlar, gitaristlerinin başka grubu var, kemancıları başka gruplarla iç içe, başka müzisyenleri aralarına aldıkları oluyor, üreterek nefes alan kolektif mantığını seviyorum. Onun dışında şarkı sözlerine önem vermelerini çok seviyorum. Çünkü her albümlerinin bir teması var ve albümleri hem o ana fikir çerçevesinde okunabildiği gibi hem de zaman içerisinde süreklilik arz ediyor. İlk albümün teması ölüm ve mahalle kavramlarıydı. İkinci albüm dinle, devletle, aileyle ilgiliydi ve toplumsal dokunun içerisinde kemikleşmiş bu tip kurumları eleştiren çok muhalif sözleri vardı. Üçüncü albüm ise ABD’deki banliyö yaşamıyla ilgiliydi. İnsanın doğduğu çevreden çıkıp farklı bir yaşama geçişi, orta yaş krizi. Arcade Fire kendisini satmak için yırtınmıyor ve buna rağmen Grammy aldılar. Çünkü içerikleri sağlam, ihtiyaçları yok. Grammy sonrasındaki ilgi artışı da onların kendilerini satmaya çalışmalarından değil, blogların ve müzik dergilerinin Arcade Fire üzerinden okuyucu edinmeye çalışmasından kaynaklanıyor. The National’ı da benzer bir çerçeveye oturtabilirim. Gitgide popülerleşmiş ama kendini bozmamış, yine şarkı sözlerinin mana ifade ettiği bir grup.

Fatih: Beğenme nedenin daha çok amatör ruha sadık kalmaları diyebilir miyiz?

Yiğit: Evet diyebiliriz. Başladıkları noktadaki zihniyetleri ne ise ona ihanet etmeden, müziklerini geliştirerek belli bir çizgiyi oturtmuş iki grup.

Fatih: Müziğin endüstri içerisindeki yeri üzerine oldukça konuşmuş olduk aslında. Peki senden müziğin geleceği üzerine bir olumlu ve bir olumsuz senaryo şeklinde iki yanıt alabilir miyiz?

Yiğit: Müziğin geleceği üzerine konuşacaksak müziğin geçmişinden başlamamız gerekiyor ve müziğin bugünkü haline yön veren gelişmeleri göz önüne alınca olumlu senaryo diye bir şey görmüyorum. İnternet olgusu bu gelişmelerden en önemlisi. İnternetin müzik üzerinde iki yönlü etkisi oldu, birincisi üretenler üzerinde, ikincisi eleştirenler üzerinde. İnternetin elbette ki birçok katkısı var, bunu yadsıyamam. Eğer keşfetmek için yeterince arzuluysak dünyanın öbür köşesinde eskiciden topladığı aletlerle amatörce bir şeyler üretmeye çalışan genç bir müzisyenin şarkılarına kolaylıkla ulaşabiliyoruz bu sayede. Eskiden sesini duyurmak için müzik endüstrisine bir şekilde eklemlenmek zorunda kalan bir müzisyen artık bu aracıyı pas geçerek doğrudan dinleyicisini bulabiliyor. Bandcamp bu bağlamda son derece önemli bir model. Ancak internetin erişim alanında sağladığı faydanın büyük bir eksisi de var, bu da içeriğin sulanması. İstediğimiz albümü istediğimiz an, hem de ücretsiz bir şekilde dinleyebilmemiz dinleyici olarak hepimizin hayatını kolaylaştırıyor ancak, en azından şu anki şartlarla, bu sonsuza kadar devam edemeyecek bir model. Bir albümü ya da şarkıyı kaydetmek, hem müzisyenin zamanı hem de teknik gereksinimlerin fiyatı açısından pahalı bir süreç. Bu masrafları da bir müzisyen ancak bir şey satarak karşılayabilir. Gelir yoksa ya masraflardan kısıp kaliteyi düşürecek, ya da hiç bu işe bulaşmayacaktır. Bu yüzden birçok yetenekli insan ya pes ediyor, ya da oturup adam gibi bir albüm kaydetmek yerine bir-iki iyi şarkıyı internete salıp gerisini oluruna bırakıyor. Pes etmeyenler ise ancak kişisel fedakârlıklarla hayatını idame ettirebiliyor. Bağımsız bir duruşla iyi müzik kaydedip yayınlamaya çalışan müzisyenler en az müzik üretmek kadar yollarda perişan olmayı ve tişört satmak için kendilerini yırtmayı göze almak zorunda. Bu büyük bir zaman ve kaynak israfı. Evet, gözü kar hırsıyla dönmüş büyük plak şirketlerinin gücünü azaltıyoruz, tanımadığımız insanlarla müzik paylaşarak anarşist dürtülerimizi tatmin ediyoruz ama bunu yaparken de var olmaya çalışan kendi halindeki müzisyeni eziyoruz, müziğin katili oluyoruz.

Aybike: Müzik eleştirisi açısından durumu nasıl görüyorsun?

Yiğit: Müziği üretenlerle müziği dinleyenler arasındaki en önemli aracı internet medyası olmuş durumda. Ancak internet medyası dediğimiz şey istatistiksel yöntemlerle ve demografik kaygılarla bilgi akışına yön veren, iyi müziği değil google’da çıkacak arama sonuçlarında ön planda olmayı gözeterek içeriğini oluşturan ve öncelikli hedeflerini reklam gelirlerini arttırmak olarak belirleyen mecralar. Bu yüzden her gün her sitede aynı isimleri görüyoruz ve hepimiz bu siteleri takip etmemize rağmen alternatif bir bakış açısına sahibiz diye kendimizi kandırıyoruz. Olabildiğince fazla tıklanmak isteği, siteleri yeni içerikleri birbirinden önce yayınlamak için yarışa sokuyor. Bir konser ya da albüm hakkında uzun uzadıya düşünüp derin bir yazı yazabilirsiniz. Ancak esas ilgiyi cep telefonuyla çekilip Twitter’a konmuş bulanık bir fotoğraf ya da 140 karakterlik alelacele yazılmış bir mesaj çekecektir, zira “ilk”tir. Bu yüzden işin düşünsel boyutu artık sadece bir detay olma yolunda. Ne dediğiniz değil ne sıklıkta ve gürültüde dediğiniz mühim. Hal böyle olunca grupların da sürekli yeni mp3, fotoğraf, remix, vs. gibi içerik sunması gerekiyor ki ismini birilerine duyurabilsinler. Artık iyi müzik icra etmek yetmiyor bir grup için, internet maymunu olmak gerekiyor. Bu sidik yarışının kazananı da gruplar değil, yine internet medyası. Ben uzun zamandır girdiğim hiçbir müzik sitesinde olumsuz eleştiri ya da içerik görmüyorum. Zira hiç kimse sevmediği bir grubu okumak istemez, google’da aramaz. Böyle olunca olumsuz eleştirinin parasal geri dönüşü olmuyor, sonuç olarak eleştiri kültürü ölüyor. Son olarak internet medyası ve plak şirketleri arasında bir çıkar birliği var. Medya kimsenin tavuğuna kışt demiyor, plak şirketleri de bu sayede siteleri içerik bombardımanına tutuyor.

Fatih: Peki geçmişe baktığında, sence bu geçmişin görüntüsü küreselleşme dediğimiz durumla mı alakalı yoksa biz mi geçmişi çok saf görüyoruz?

Yiğit: Küreselleşme dediğimiz olgunun şirket istilası kısmıyla çok alakalı. Kültür üstündeki şirket istilası 60’larda ve 70’lerde bu kadar belirgin değildi, müziğin politik bir duruşu da vardı. Yani müzik insanların yatak odalarında varoluşsal kaygılarıyla yüzleşmek için kullandıkları bir araç olmak dışında farklı toplumsal hareketlerle de beraber giden ve onlarla birebir etkileşen bir olguydu. O yıllarda çıkan grupların önemli bir kısmı da müzik kadar sözleri ve siyasi/felsefi duruşu ön plana çıkartan gruplardı. Mesajını sakınmayan, yön veren insanlardı. Şimdi böyle bir şey yok. Müzik toplumsal olaylarla kopuk. Dinlediğin müzikle finansal krizin, Orta Doğu direnişlerinin, küresel işsizliğin bir alakası yok. İstisnai örnekler de sistemin dağıtım ve tanıtım kanalları tarafından yok sayılıyor.

Aybike: Bu modası geçmiş gibi görünmüyor mu?

Yiğit: Modası geçmiş değil, yaşadığımız dünyadan kaynaklanıyor. Müziğin ekonomiye entegre olması ile alakalı. Rage Against the Machine beni heyecanlandırıyordu. Bugün onların muadili yok. Roll niye kapandı? Roll yazacak bir şey bulamadığı için kapandı. Yoksa iflas etti falan değil. Roll’a yön veren kadro dünyaya belirli bir pencereden bakan, belirli siyasi görüşleri olan insanlardı ve bu kadro müziğe de politik bir pencereden bakıyordu; dinledikleri müziklerde de bunun yansımalarını görüyorduk. İstisnalar haricinde, dinledikleri güncel gruplarda aradıkları derinliği bulamıyorlar ve Jimi Hendrix yazıyorlar, Bob Dylan yazıyorlar. Bir yandan da bu insanları yazınca okuyucunun ilgisi azalıyor. O yüzden bir kısır döngüye girildi ve dergi kapatıldı. Değişim dediğimiz şey bunu getirdi. Neyse ki Bir+Bir doğdu bu süreçten.

Fatih: Şöyle diyebilir miyiz; müzik aslında artık hayatımızın bu kadar da içinde-merkezinde değil. Daha farklı bir tüketim aracı olarak görüyoruz. Bir dönem sinemanın içinden geçtiği buhran gibi. Beyaz telefon sineması hani. Çok içine kapanık, sürekli zenginliğin anlatıldığı, plastik bir ortam, şimdi de aslında böyle bir “stüdyo müziği” var. Ama neticede bakıyorsun sinemada bir yerden sonra bu yıkılıyor. Müzikte de sence böyle bir şey mümkün mü? Müziğin de yeni dalgası gelebilir mi?

Yiğit: Bağımsız diye etiketlediğimiz müziklerden bu beklendi ama olmadı. Tam tersi oldu hatta. Sistem bağımsız etiketini çok iyi bütünleştirdi kendiyle. Şirketler reklamlarını artık bu güya bağımsız ve alternatif kültür üzerinden yapıyor. Meşrubat ya da GSM şirketi reklamlarında hiphopçu çocuklar kafalarının üzerinde dönüyor, şirketler isimlerini grafiti ile duvarlara yazdırıyor. Kapitalizmin bu kadar güçlü bir şekilde ayakta kalmasının sebeplerinden biri de bu zaten, kendine muhalif olanı çabucak kendine benzetmesinde. Müziğin sloganı olması gereken özgürlük, çılgınlık, bağımsızlık gibi şeyler artık şirketlerin sloganı. Müzik deyince akla gelen ilk şeyin Apple firması olması utanç vericidir. 200 dolar verip bir i-pod alıyorsun ve kendini özgür hissediyorsun. Şaka gibi.

Fatih: Karamsarsın yani?

Yiğit: Evet, 60’lar ve 70’ler 80’lerden iyiydi, 80’ler 90’lardan, 90’lar da 2000’lerden. Bence bu devran böyle gelmiş böyle gider, biz de kendimizi kandırmaya devam ederiz. Yeni dalga çıksa ve yeni bir şeyler yapsa ne olacak? Yine aynısı olacak, sistem bukalemun gibi yeni dalga renklerine bürünecek. İşte zaten bu da müziğin içeriksizleşmesi noktasıdır. 60’lardan ve 70’lerden bahsettik, ne kadar farklı. 80’lerden sonra bu içeriksizleşme başlıyor. 80’ler tamamen neo-liberalizmin, Reagan ve Thatcher modellerinin insanlara tek ideoloji olarak dayatıldığı ve yeni gelen nesillerin bu algı içerisinde büyüdüğü bir dönem. İdeolojinin tüm hayatı, politikayı, kültürü, sanatı tahakküm altına aldığı bir dönem. Diyoruz ya 12 Eylül darbesi olunca Türkiye çok geriye gitti, aslında aynı şey tüm dünya için geçerli. Yani müziğin insandan kopmasının nedeni dünyanın tecrübe ettiği bu ideolojik dönüşümden kaynaklanıyor. Karamsar olmamın nedeni de, bu ideolojik dönüşümün geri gidişinin olmadığını düşünmem. Finansal kriz oldu da ne oldu? Sistem birilerini kurban edip yoluna aynı şekilde devam ediyor. Müziğe dair karamsarlığımın kökünde dünyanın gidişatını belirleyen temel hususlara dair karamsarlığım var.

Fatih: Eskiden müzik hayata dokunurken artık hayat müziğe dokunuyor gibi bir şey mi anlamalıyız?

Yiğit: Müzik artık hayatın çok daha içinde ama bir yandan da hakikaten önem teşkil eden olaylardan gelişmelerden çok kopuk. Artık üç kuruşa satın alıp sakız gibi tüketeceğimiz, aroması kaçınca sokağa tüküreceğimiz bir meta.

Fotoğraflar için Nağme Öğmen’e teşekkürler.

THE “EMİR AKSOY” SHOW

Emir Aksoy’un müziği çeşitli projelerde karşınıza çıkmış ve dinleme fırsatı yakalamış olabilirsiniz.

Emir’in çalışmalarını, bestelerini, farklı kulvarlardaki işlerini Avaz Avaz olarak takipteydik.

Aklımıza takılanları ve merak ettiklerimizi sorduk.

Ortaya çok keyif alarak yaptığımız bir söyleşi çıktı. Keyifli okumalar.

Emir Aksoy Myspace
Emir Aksoy Blogspot
Emir Bey Vimeo
Emir Bey Facebook
Sakareller Myspace

Aybike: Birbirinden farklı projelerin var ancak insanların aklında Emir Bey ile yer ettiğin kanaatindeyim. Emir Bey’den bahseder misin?

Emir: Emir Bey’in aklınıza gelmesi normal çünkü bu okulda (Boğaziçi Üniversitesi) okurken kurduğumuz ve yürüttüğümüz bir proje. 2007 senesinde başladık Emir Bey’e. Lisedeyken okul orkestrasında çalıyordum. İstanbul’a geldiğimde yani üniversiteye başladığımda şarkı söylemek istediğime karar verdim. Tesadüfi bir şekilde İstanbul Radyosu’nun sınavlarına girdim ve TSM Gençlik Korosu’na başladım. Yeni insanlarla tanıştım. Tanıştıklarımdan biri kanun çalıyordu. Ona sakin müzik yapma fikrimden bahsettim. Kabul etti. Emir Bey’deki bir diğer Emir ise liseden beri beraber çaldığım arkadaşım, davulcu, solist, Emir Yargın aslında. O da bize katıldı. Üçümüz böylelikle başlamış olduk. 2008 senesinde kanun çalan arkadaşımızın yerine Nağme Yarkın girdi. Klasik kemençe çalıyor kendisi. Tür sınırlandırması yapmadan, içimize sinen şarkıları çalıyorduk. 2009 yılında Nil İpek’le, 2009’un sonunda da Umut’la tanıştık. Nil İpek geri vokal yapıyor, Umut da kontrbas çalıyor. Kontrbas, gitar, klasik kemençe ve geri vokalden oluşan beş kişilik kadro oluştu. Bu beş kişilik kadro kemikleşmesinin hayalini kurduğum bir kadroydu çünkü herhangi biri eksik olduğunda kulağınız ister istemez arıyor. Şimdi hepsi oturdu. Birkaç aydır da Uluç (Büyükbeşe) eşlik ediyor bize gitarıyla vakit buldukça. Hep birlikte elimizden geldiğince bir şeyler yapıyoruz. Yarı yarıya yakın kendi bestelerimizi çalıyoruz.

Aybike: Emir Bey’le ilgili dikkatimi çeken bir husus da ev konserleri. Nereden aklınıza geldi böyle bir fikir?

Emir: Mesela bir yerde konser veriyoruz ve provası da çok güzel geçiyor. Konsere çıkıyoruz gitarı hoparlöre bağlıyoruz, şu şöyle bu böyle oluyor derken bizim evde çıkardığımızdan çok daha farklı bir ses çıkıyor. Bir kısım duyuluyor, bir kısım duyulmuyor. Öyle olunca da yansıtmaya çalıştığımız sesten çok farklı oluyor ve bu bizi mutsuz ediyor. Hayalimizdeki ses değil de çok daha metalik bir ses çıkıyor klasik gitardan misal. Bu durumu çözemedik zira çözmek için yeterli ses sistemi çok az yerde var. Tüm bahar ve açık hava konserlerimizde de bu sorunu yaşadık çünkü hakikaten iyi bir ekipman gerekiyor. Onlar da pek bulunan şeyler değil. Hal böyleyken biz de ev ortamında konser vermeyi düşündük. Yakın arkadaşlarımızı çağırırız, toplamda 15-20 kişi olur ve dinlemeye gelirler dedik. Geçtiğimiz 1.5-2 yıl süresinde de 4 tane ev konseri verdik. Güzel oluyor; bir saat çalıyoruz, sohbet ediyoruz, keyif alıyoruz…

Aybike: Uzun zamandır yazdığın bir blog’un var. Yaptığın müziği paylaşman adına blog’unun ne yönde etkisi oldu?

Emir: Klasik ergen blog’u yazıyordum başlarda. O dönem kalbim biraz kırıktı. (gülüyoruz) Bundan 5 sene öncesinde blog’unun olması “trendy” bir durum değildi. Konsept blog’larından ziyade daha kişisel blog’lar vardı ve bunların sayısı da azdı. Öyle olunca da blog yazan insanlar birbirlerini sıkı bir şekilde takip ediyorlardı. Windows’un dandik ses kayıt özelliği ile bir şeyler kaydedip koymuştum blog’uma. İnsanlar gaz verdiler, beğendiler. Deneme yanılma yoluyla yaptığın müziği blog aracılığıyla da paylaşabileceğimi böylelikle keşfetmiş oldum. İnternet eskiden şu anki kadar paylaşım odaklı değildi. Son 4-5 senede çok değişti –ki bu da iyi bir şey. Ancak ben, blog’umu müzik odaklı kullanmadım. Benim için günlük formatındadır hala. Konser duyurusu yaparken bunun için özel bir yazı yazmıyorum zira samimi gelmiyor baştan o formatta başlamadığım için.

Buse: Blog’unda hanımlı, beyli bir üslubun var. Bu üslubunun insanlarla aranda duvar ördüğünü düşünüyor musun?

Emir: Evet, aslında o duvar etkisini yaratıyor ama bundan çok da rahatsız değilim. İnternet sınırsız bir camia herkes okuyabilir; blog’um gizli değil neticede. Orayı okuyan birinin enseme şaplak atacak samimiyette hissetmesini istemem. Öncelikle kendini tanıtması, merhaba demesini falan isterim. Bu açıdan üslubumun başarılı olduğunu düşünüyorum.

Aybike: Emir Bey’den çok farklı bir formatta müzik icra eden Sakareller’de de çalıyorsun. Geçtiğimiz Mayıs’ta albüm çıktı, albümlü bir müzisyensin artık. Sakareller’e katılma sürecinden bahseder misin?

Emir: Aslında albümü çıkmış bir grubun müzisyeniyim çünkü albüm çıktığında çalmıyordum Sakareller’de. 2005 – 2006 yıllarında İstanbul’a geldiğimde bir arkadaşım vasıtasıyla keşfetmiştim Sakareller’i ve “Vay be!” demiştim çünkü o zamana kadar kulağım Mor ve Ötesi gibi daha ana akım kulvarında müzik yapan gruplara aşinaydı. Tanışmamız da tesadüfi bir şekilde gerçekleşti. Okuldaki üçüncü dönemimde Hisar’da bir gün annemle beraber otururken birileri yanımızdan geçiyordu ve geçenlerden biri annemi fark etti. Yanımıza geldi. Gelen de Bahadır (Maşa) abiydi. Annem emekli edebiyat öğretmenidir, Bahadır abi annemin öğrencisiymiş. O gün sohbet ederken müzik yaptığımdan bahsettim. Aradan 4-5 sene geçti. Bahadır abiyle buluştuk, konuştuk. Grubun albüm çıkaracağından ancak gruptan birinin doktoraya gitme ihtimalinin olduğundan bahsetti. Doktoraya giderse benim çalmam yönünde bir teklifte bulundu. Neden olmasın dedim, bir süre de çalabilir miyim diye panikledim. Geçen Mayıs Peyote Müzik etiketiyle albüm yayınlandı. Uğur (gitarist) fizik doktorası yapmaya Amerika’ya gitti. Hasılı kelam bunun üzerine ben dahil oldum gruba. İlk Peyote konserine stresli bir şekilde çıktım ve bir sakatlık olmadan atlattık. (gülüyoruz) O zamandan bu zamana da yaklaşık 8-10 konser verdik.

Buse: Deneysel müzikle de ilgileniyorsun.

Emir: Müzik de sonuçta bir şekilde sosyal bir iletişim yöntemi. Yani, insanlarla tanıştıran müzik kulübü gibi bir yer düşünün, müzik çalmak da öyle bir şey. İnsan tek başına bir şeyler yaptığı zaman tamam yapıyor ama bir yerde kalıyor. Ben de o yüzden eskiden beri ne kadar farklı insanla birlikte müzik yapma deneyimim olursa o kadar farklı şeyler öğrenirim, algım açılır diye düşünürüm. Sakareller, Emir Bey gibi ya da konserlere konuk davet etmemiz gibi. Deneysel müzik yapma mevzusu da biraz bu algıda oldu. Paris’te yaşayan bir arkadaşım var, Gökşin. Kendisi sağlam bir caz dinleyicisidir. Müzik sohbetlerimiz olur kendisiyle. Tesadüfen işte Gökşin oradan kaydetse ben buradan kaydetsem sonra onları birleştirsek bir şeyler çıkar mı dedik. Bize göre güzel şeyler çıktı. Ancak eminim birçok insan saçmalık olarak nitelendirmiştir. Bunlar aslında çoğu müzisyenin aklında olan şeyler ama biraz yapmaktan korkuyorlar. Mesela tamamen hiçbir şeye bağlı olmadan aklımıza o anda gelip de çaldığımız kayıtlar da var onların içinde. Her müzisyen eline gitarı alıp evinde öyle bir şeyler yapıyordur ama ben bunu kaydedip bir yerde yayınlasam deli zanneder insanlar diye çekiniyorlardır gibime geliyor. Biz öyle düşünmedik, niye öyle düşünmedik onu da bilmiyorum ama bunu kaydedelim ve elimizde hatıra olsun dedik. Kimi şarkı daha bir forma oturmuş kimisi daha doğaçlama. Denemek istedik çünkü insan denemeden öğrenemiyor. Kayıtlarda bile birçok bilgi edinmiş olduk. Gökşin orada mızıkası ve vuvuzelasıyla bir şeyler kaydetti, ben burada gitarlarımla. Sonra onları birleştirdik, kapak tasarladık, görsel hazırladık, şarkıların hikayelerini yazdık ve koyduk bir yere. Birine ulaşırsa ulaşır, ulaşmazsa da çok önemli değil diyerek hareket ettik çünkü severek yaptığımız uğraşlardı.

Buse: Daha öncesi de var projelerinin; Antalya’da başladığın 99 senesine uzanan, özellikle sözleri çok eğlenceli kayıtlar.

Aybike: Orada da başka bir Emir’le tanışıyoruz.

Emir: Biraz iddialı bir açıklama olabilir ama hayatımda yaptığım en gerçekçi müzik diyebilirim. Yetenek ve icra olarak çok göz alıcı bir şey değil çünkü gitarı 98 senesinde almıştım ve çalmayı hiç bilmiyordum. Ancak insan, bana kalırsa, bazı toplumsal ve eğitimsel sınırlamaları olmadığı zaman çok daha yaratıcı şeyler yapabiliyor. Daha cesur olabiliyor. Uğraşırken burada nakarat bir daha dönsün, burada solo atalım algısı olmuyor. Paldır küldür aklına bir şey geliyor ve onu çalıyorsun. Orçun Sercan benim ilkokul ikiden beri arkadaşım, kendisi tıp öğrencisi, doktor olacak seneye. Gitarı ilk aldığım sene onunla birlikte bir grup kuralım müzik yapalım dedik. Zebani isminde bir grup kurduk ve hala o isimde bir rock veya metal grubunun olmamasına şaşırıyorum, çok güzel bir isim bence. (gülüyoruz) Orçun söz yazıyordu -ki hala da yazıyor, insanını aklına gelmeyecek eğlenceli sözlerdi genelde. Ben de onları besteliyordum. O zaman altı şarkı yapmıştık öyle. Ama dediğim gibi müzikal anlamda çok yüksek değerler beklenecek kayıtlar değildi bunlar. Seslerimiz zaten iğrenç, çocuk sesi. Bunları da daha cesur bir hareketle albüm olarak kaydettik ama stüdyoya girerek değil evde kasetin kayıt tuşuna basarak. Sonra Orçun ile farklı liselere gittik ama Antalya’daydık bir şeyler üretmeye devam ettik. Sonra bu insanlara komik gelmeye başladı, yakın çevremizden bahsediyorum. Böylece biz de her fırsatımız olduğunda kayıtları biraz da yenileyelim kafasında tekrar çaldık. İlk single hitimiz de Sırılsıklam’dı.


Emir Bey – Nilüfer (06.2010) from Emir Bey on Vimeo.

Aybike: Evet ben de severek dinledim gerçekten keyifli şarkılar. Birbirinden farklı çok projen var az önce de konuştuğumuz gibi, farklı müzisyenlerle çalışmışsın. Bunun nasıl bir yararı oldu? Ya da bir tane projeye odaklanayım artık gibi düşüncelerin geçtiği oluyor mu hiç aklından?

Emir: Aslında her yıl öyle düşünüyorum sonra bakıyorum olmuyor. Daha çok şeyle ilgilenmek istiyorum. Genelde annem bir tanesini yap adam gibi yapacaksan, yedi- sekiz parçaya bölünme diyor. Ama bence üniversite de, lise de buna imkan sağlayan bir ortam, kendi zamanını yönetme lüksün var. Şu an iş hayatında yok mesela, daha üç aylık iş deneyimiyle bunu söyleyebilirim. Dediğim gibi okuldayken yeterince vaktim varken daha çok iş yapayım, okul bittiği zaman bak ben bunu yaptım bu kadar zaman diyebileceğim bir şey olsun diyordum. Emir Bey de öyle bir ürün olarak çıktı.

Aybike: Emir Bey’in albüm hazırlıkları var mı peki? İlerde neler olacak?

Emir: Belli aralıklarla düşünüyorum ben ama sonra unutuyorum. Albüm yapmak zor, siz de takip ediyorsunuz sonuçta müzik piyasasını, gitgide zorlaşıyor. Basılmasını ve yayınlanmasını geçtim, adam gibi kaydedilmesi insanların bir araya gelmesi bile zor. Emir Bey olarak en son altı kişi olduk ama herkes senede toplasan on beş gün aynı şehirde olabiliyor. Prova yapmamız bile zor oluyor. Senede üç dört konserimiz olabiliyor. Bir yandan düşünüyorum bu insanlar daha da bir dağılmadan bir şekilde kayıt yapalım, uç derecede profesyonel bir kayıt olmasa da biz iyi çalmaya gayret edelim ve hiçbir yerde basmasak bile kendi elimizde hatıra olsun diye.

Aybike: Birlikte çalmak istediğin, şu müzisyenle de beraber bir şeyler yapsam dediğim birileri var mı peki aklında?

Emir: Sevdiğim çok müzisyen var ama bunların çoğu kolay ulaşılabilecek müzisyenler değil. Yurtdışından veya yurtiçinden olsun. Aslında kolay ulaşılabilir de çok farklı müzikler yapıyoruz, aynı potada eritemeyeceğimiz tarzlarda. Örneğin, çok sevdiğim Klasik Türk Müziği müzisyenleri var ama o adam tamburuyla bizim grupta ne yapabilir nasıl konuk edebiliriz şeklinde düşününce de bir yere oturtamıyorum. Takip etiğim kişilerle de bir şey yapmaya gelince bence istenince yapılabilir, zor olacağını zannetmiyorum. Artık insanların maillerini kolay bulabiliyorsun, telefonlarına kolay ulaşabiliyorsun. Geçenlerde denedik olmadı gerçi. 60 m2 konserinde biraz daha ünlü konuklarımız olacaktı.

Aybike: Kimlerdi?

Emir: Fırat Tanış ile Halil Sezai Paracıkoğlu olacaktı. Fırat Tanış, Yani şarkısını yapan, seslendiren oyuncu. Şarkıyı onun söylediği videodan öğrenmiştim. Onun vakti olmadı. Bir de insanlar çok yoğun, başka işleri güçleri de var herkesin. Halil Sezai’den de bir ses çıkmadı. Önce bir gelirim dedi ama sonra iptal oldu. İlerde bir kayıt yapılırsa mesela Jehan Barbur gibi biriyle söylemek çok isterim. Bir yandan da Nil İpek var zaten, kimseye gerek yok gibi o varken. Çok beğeniyorum Nil İpek’in sesini, müzik tarzını, şarkılarını.

Buse: Albümlerden ya da usta isimlerden etkilenerek şarkı yaptığın oluyor mu? Ya da kimlerden etkileniyorsun?

Emir: İyi soru diyerek vakit kazanmalı… Antalya’dayken çok olmasa da İstanbul’a geldiğimden beri farklı müzik dinliyorum. Ama müzik dinlemeye başladığım yaşlarda hep metal ve rock ağırlıklı müzik dinledim. O yüzden sevdiğim şarkılar aşağı yukarı o formlarda diyebilirim. Müzisyen olarak düşününce de açıkçası şuna benzeyeyim motivasyonuyla yapmadığım için öyle bir şey diyemiyorum. Bazen yapıp bitirdikten sonra şarkının şu kısmı buna benzemiş mesela diyebiliyorum. Muhakkak her dinlediğin fark etmeden bir şekilde beyninde yer edebiliyor. Bir şeyler üretmeye çalıştığın zaman farkında olmadan seni dinleyenler tarafından anlaşılabiliyor bu kısmı buraya benzemiş burasının söyleyiş tarzı aynı olmuş diyerek. Örnek aldığım çok müzisyen var ama bu müzisyenler benim müzik tarzımda işler yapmıyorlar zaten. Bu yüzden müziğime o kadar yansımıyor. Mesela Megadeth’in solisti, gitaristi Dave Mustain’i çok severim ama onun yaptıkları gibi bir şarkı yapamadım henüz. Heavy metal grubu kurarsak bir gün onu da yaparız umuyorum.

Aybike: Son zamanlarda çok beğendin bir albüm oldu mu?

Emir: En son Emir Yargın’ın albümü çıktı, sekiz şarkısı da mükemmel, lansmanı da mükemmeldi, ben de çaldım onunla sahnede, Nil İpek de, Umut da, Onor Bumbum da hep birlikteydik sahnede. Tokat klibi de çok keyifli. Daha öncesinde Onor Bumbum’un albümü çıktı. Eskiden beri tanıyordum, Emir Yargın’ın çocukluk arkadaşı. Türkiye’de elektronik müziği ilk yapan insanlardan biri diyebilirim, lise yıllarından beri daha elektronik müzik kavramı bile oturmamışken yapıyormuş mesela. Ben de bazı şarkılarını severek dinliyordum. Albümü çıkınca aldım hemen, lansman konserine gittik, Umut Onor’la da çalıyor aynı zamanda. Bir kısmı bildiğim şarkılar, bir kısmı ilk kez dinlediğim şarkılar. Üzerinde detaylı çalışıldığını hissetim albümün. Şarkılar bir anda yapılmış ve albüme konulmuş şarkılar da değil, altı yedi senelik emek var ve o zamanla hem adamın kendini geliştirmesiyle hem kazandığı müzik birikimiyle birlikte bir süzgeçten geçmiş. Hiçbir şarkıda ego patlaması görmüyorum, her şarkı hakikaten samimi geliyor. Onun tarzı da melankolik açıdan hemen hemen benim tarzıma yakın. O yüzden albümü alır almaz her şarkısını çalalım, cover’layalım diye düşündüm. Sakareller’in de keza öyleydi. Albüm çıkarken grupta olmadığım için daha rahat reklam yapabiliyorum şu an. Sakareller yedi senelik bir grup ve çoğu şarkısı da beş yıldan daha fazla bir geçmişe sahip. Birçok yerde çalışırken, çalarken bir form almış şarkılar ve hani dinlediğin zaman tamam bu şarkı olmuş daha da bir şey eklenemez diyorsun. Ben de biraz öyle bitmiş işleri seviyorum. Tabii ki konserlerde çıkıp farklı versiyonlarıyla çaldıklarında da keyif alırım ama albüm olarak dinlediğim zaman bana çok keyif veren Türkçe albümler olarak bu ikisine örnek verebilirim. Birsen Tezer’in Cihan albümü var 2009’da çıkan. Mükemmel bir albüm benim gözümde. Caz ağırlıklı diyebiliriz. Türk müziğine de çok hakim bir sesi var. Kendi besteleri ile Bülent Ortaçgil besteleri var albümde. Lemur’un EP’sini tekrar tekar dinledim ve çok beğendim. Düşünüyorum acaba kişisel bağ kurduğum insanların müziklerini daha mı çok severek dinliyorum diye. Hakikaten de öyle. Ancak Birsen Tezer hiç tanımadığım bir isim ve mükemmel bir albüm yapmış başka söze gerek yok, aldığımdan beri dinliyorum defalarca kez de dinleyebilirim. Son dinlediğim mükemmel iki albüm ise sanırım 2010’da çıkan Ceylan Ertem’in Soluk albümü ve 2011’de çıkan Nada’nın Oda albümü, bunları da tekrar tekrar hiç sıkılmadan dinliyorum.

Aybike: İlerleyen günlerde nerelerde görebiliriz seni?

Emir: Evde.

Aybike: Konserler olacak mı?

Emir: Yakın zamanda Sakareller ile olacak Peyote’de. Sakareller Peyote açıldığından beri orada çalan bir grup, o yüzden ahbaplık var aralarında. Albüm de oradan çıkınca artık daha bir ağabey kardeş gibi görüyorlar birbirlerini. Ben de yavaş yavaş içine giriyorum o ilişkinin. Sakareller ile EP yaptık bu arada dört tane şarkımız var. Bir tanesi Pixies şarkısı Alec Eiffel. Sözlerini Türkçeleştirdik onu söylüyoruz. Bir tane Radiohead şarkısı Anyone Can Play Guitar var ve onu Herkes Bağlama Çalamaz diye Türkçeleştirdik. Kraftwerk’in Radioactivity şarkısı var. Bir de sözlerini değiştirmedik, Galip Dede isimli 70’lerden Akvaryum diye bir grubun şarkısını çalıyoruz.

Aybike: Geniş bir skalada olmuş keza Kraftwerk, Radiohead…

Emir: Sakareller’deki insanlar da farklı müzikler dinleyen insanlar. Ben mesela hiç Pixies dinlememiştim hayatımda. Çalmam gerekmese de dinlemezdim açık konuşmak gerekirse. Çaldıkça insan bir şeyleri anlıyor. Kraftwerk’i de çok az dinlemiştim mesela. Adamlar seneler önce yapıp babalar gibi ortaya koymuşlar. Elektronik müziğin devi hatta tekeli adamlar. Geçen gün Radiohead’in bizim de çaldığımız “Anyone Can Play Guitar” şarkısının eski bir videosunu bulup yollamış arkadaşlar ve çoluk çocuklar resmen adamlar. Havuz partisindeler, bir ara da klip çekmişler böyle. Saçlar punk, tarzlar farklı. Yani herkes değişiyor ya zamanla. Bunu gördüm o videoda ve en çok ona eğlendim, sokakta görsen dönüp de bakmayacağın hareketler. O zaman öyle değilmiş tabii, 2011 gözüyle değerlendiriyoruz ve komik geldi.

THE ”LEMUR” SHOW

The Truman Show’un ilk konuğu Lemur.

O kadar özgün, rahat ve sevimliler ki… Kayıtsız kalmak zor.


Nil İpek, Deniz, Ergin. 25 Mayıs’ta Dogzstar’dalar.

Lemur Facebook
Lemur Myspace

——————————————————————————————————————————-
Aybike: Lemur’u tanıyarak başlayalım söyleşimize. Lemur ne zamandır var, bir araya gelme sürecinizden bahseder misiniz?

Ergin: 2008 Mart – Nisan gibi temelleri atıldı Lemur’un.

Deniz: Nil İpek’le benim tanışıklığımız 2007’ye dayanıyor, 1 yıl sonra da Ergin’le tanıştık.

Nil İpek: Aslında olay tamamen şöyle gelişti; Rock korosunda tanıştık, çizgi film müzikleri çalan bir grup kuralım istedik ve Karton’u kurduk. Power Rangers, HeathCliff, Scooby Doo şarkılarından oluşan bir repertuarımız vardı. Epey de geniş bir kadroydu. Davulcu olarak da Ergin grubumuza dahil oldu. Çok eğlendiğimiz bir gruptu. Ancak çalışmalar aksadı, bir şekilde bir araya gelememeye başladık. Yine Karton için toplandığımız bir gün çalışmada üçümüz vardık. Deniz’in bestelerini çalmaya başladık. Bir sonraki dönemde de Lemur olarak Taşoda’da provalara başladık. Bu sırada geniş bir kadro olduğumuz ve organize olamadığımız için Karton dağıldı. Lemur’un temelleri, şekillenmesi de bu süreçte oldu.

Aybike: Öyleyse cover grubuyken kendi bestelerinizi yapmaya başladınız yani tamamen başka bir formata geçmiş oldunuz.

Deniz: Bayağı bir şok etkisi oldu hakikaten. Hatta onun yükünü üzerimizden atamadık arada hala Power Rangers çalmak istiyoruz. (gülüyoruz)

Nil İpek: Evet, net bir dönüş oldu bizim için.

Aybike: Peki, kendi bestelerinizi yapma fikri nasıl gelişti? Konserlerinizde sadece kendi bestelerinizi çalıyorsunuz.

Deniz: Ben liseden itibaren kendi bestelerimi yapıyordum ufak ufak. Nil İpek’in ve Ergin’in de besteleri vardı.

Ergin: Aslında sadece kendi bestelerimizi yapacağız diye bir araya gelmedik. Biraz da süreç o yönde gelişti.

Deniz: Bir araya geldiğimizde keyif aldığımız besteler ortaya çıktı ve devamını getirelim istedik.

Nil İpek: Bir de, özellikle cover yapmayacağız gibi bir tavrımız olmadı hiç.

Aybike: Beste yapma sürecinde etkileşim ve iletişim halinde olmak gerekiyor. Neticede birlikte bir şeyler ortaya koyuyorsunuz. Bildiğim kadarıyla Nil İpek şu an İzmir’de yaşıyor. Bu durumun nasıl bir etkisi var üretim aşamasında?

Deniz: Çok fazla bir araya gelip çalışamıyoruz son zamanlarda. Ancak yine paylaşıyoruz yaptıklarımızı. Toparlamak biraz zaman alıyor.

Ergin: Zaten saatlerce stüdyoda takılan bir grup olmadığımız için çok etkilenmedik. Deniz internetten şarkıyı yolluyor, ne yapılabilir diye düşünüyoruz. Ardından stüdyoya giriyoruz.

Nil İpek: Bir de şöyle bir şey var; şu sıralar daha fazla görüşüyoruz. Geçtiğimiz yıllarda okullarımız vardı, yoğunduk ve aynı şehirde hatta aynı okulda olmamıza rağmen 1 ay birbirimizi hiç görmediğimiz oluyordu. Ancak şimdi, fırsat buldukça İstanbul’a geliyorum ve her geldiğimde görüşüyoruz. Beste konusunda da; biri bir şey yapar, mail grubuna atar, tartışılır ve stüdyoda sonuca bağlanır. Bu süreçte bir değişiklik olmadı yani.

Aybike: Okuldan laf açılmışken şu an ne durumda, neler yapıyorsunuz?

Deniz: Benim okuldaki son dönemim.

Ergin: Geçen sene bitti benimki şu an çalışıyorum.

Nil İpek: Anaokulunda psikolojik danışmanlık yapıyorum. 50 tane çocuğum var, onlarla ilgileniyorum.

Aybike: Lemur haricinde de uğraşlarınız var. Mesela Deniz, senin çektiğin stop motion videoyu izledim ve bayıldım. Nil İpek de fotoğraf çekiyor. Ergin başka gruplarla müzik yapıyor.

Deniz: Animasyonla, resimle falan uğraşmaya çalışıyorum ama minimum boyutta oluyor. Yine ağırlıklı olarak müzikle ilgileniyorum. Görsellerimizi Nil İpek yapıyor.

Aybike: Görselleriniz, yaptığınız afişler ve illüstrasyonlar çok güzel.

Nil İpek: Lemur’la ilgili yaptığımız her şey uğraşılmış olsun istiyoruz. Mesela Deniz’in tanıtım için yaptığı video üzerine epey konuştuk, düşündük. Ben de posterleri çizmeye çalışıyorum.

Deniz: Yaparken çok keyif alıyoruz çünkü sevdiğimiz bir şey ve yaptıklarımızın güzel olmasını isteriz.

Aybike: Yaptıklarınız çok tatlı ve güzel oluyor. Lemur’un karakterini, müziğini nasıl tanımlıyorsunuz?

Ergin: Bir tarza koyamıyoruz; indie, alternatif veya rock müzik yapıyoruz diyemiyoruz.

Aybike: Janrından ziyade tavrını değerlendiriyorsunuz o zaman?

Nil İpek: Evet, sade ve naif diyebiliriz Lemur için. Çok süslü bir müzik yapmıyoruz.

Ergin: Samimi olduğuna inanıyoruz.

Deniz: İçimizden gelen şekliyle, yapay olmadan mümkün olduğunca doğallığını korumaya çalışarak yapıyoruz müziğimizi.

Aybike: Peki, Lemur’u taşımayı düşündüğünüz bir nokta, geleceğe dair planlar var mı?

Nil İpek: Elbette daha fazla insan şarkılarımızı bilsin, ezbere söylesin isteriz. Ancak olmazsa da sorun değil, müzikle ilgili hırsımız yok. Albümümüz çıksa da milyonlar satsa demiyoruz. Ticari boyutunu çok düşünmüyoruz. Güzel bir şeyler üretelim ve paylaşalım istiyoruz.

Aybike: Paylaşmak demişken daha sık konser vermeyi düşünüyor musunuz?

Deniz: Mekanlarla iletişime geçtik. Konser vermek istiyoruz. İletişime geçmekte geç kalabiliyoruz, üşengeçlik de var.

Ergin: Konser sonrası çok iyi tepkiler alıyoruz. Motivasyonumuzu arttırıyor.

Deniz: Yapmak istediklerimizi eninde sonunda yapıyoruz ama zaman alıyor. Bir de kendimizden çok fazla bahsetmekten ve övmekten hoşlanmıyoruz, itici geliyor. Belki bu bir bakıma kötü bir şeydir.

Aybike: Dediğin gibi bir bakıma kötü bir şey zira müziğinizi sevebilecek insanlar çok fazla görünür olmadığınız için yaptıklarınızdan bir haber olabilir, ürettiğiniz şeyleri ıskalayabilir.

Ergin: Konser verdiğimiz mekanları da beraber çaldığımız gruplar ve BÜMK ayarlamıştı. Yora ile Peyote’de, Vera’yla da Dogzstar’da çaldık. Şu sıralar Be The Band’in gazı var üzerimizde. Bunun etkisiyle konser ayarlarız diye düşünüyorum.


Lemur Peyote yollarında from lemur on Vimeo.

Aybike: Be The Band sürecinden bahsedelim biraz da. Nasıl gelişti olaylar; katılma kararınız akabindeki zaman dilimi? Üşenmediğiniz bir mevzu keza. (gülüyoruz)

Deniz: Üşenmedik çünkü kayıtlarımız vardı. 6 tane şarkı gerekiyordu. Taşoda konserinde de 15 dakikalık bir video çekmiştik. Her şeyimiz hazırdı.

Aybike: Yarı finale kaldınız.

Nil İpek: İlk 10’a kalacağımızı beklemiyorduk çünkü çok ticari veya çok uç, çok deneysel bir şeyler yapmıyoruz. Dolayısıyla böyle bir sonuç beklemiyorduk. Çok mutlu olduk tabii.

Ergin: Aramızda herhangi bir bağ olmayan, okul dışından, bizi tanımayan insanlar tarafından beğenilmek güzel bir şey.

Aybike: 6 tane beste demişken yeni şarkılar var mı gündemde?

Deniz: Şu an 8 adet bestemiz var. Düzenli bir şekilde çalışırsak 4 tanesi de yolda. Toparlanmayı bekleyen şarkılar da var.

Aybike: Tembellikten dem vuruyorsunuz ama EP yayınlamıştınız. Besteleriniz de var halihazırda, albüm fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Deniz: Elbette isteriz ama henüz hayatlarımızı tam düzene oturtamadık. Ben okuyorum ve ne yapacağım belli değil. Nil İpek ve Ergin çalışıyor. Bir şeyler hayatlarımızda yerine oturmadığı için Lemur’u da alıp sağlam bir yere koyamıyoruz fakat koymayı çok istiyoruz.

Nil İpek: Hepimizin hayatı bir düzene girmiş olsa, hepimizin bir geliri olsa o zaman hakikaten bir albüm çıkartır ve maddi boyutunu karşılarız. Ancak şu anki durumumuzda sponsor bulmadığımız sürece böyle bir işe girişme şansımız yok. Albümümüzün olması isteriz tabii.

Ergin: İleride albüm yerine EP de yayınlayabiliriz.

Aybike: Genel anlamda üretim sürecinizi tetikleyen, etkilendiğiniz şeyler neler peki?

Deniz: Etkilendiğim pek çok şey var tabii. Bir manzara bile etkileyebiliyor. Daha çok düşündüklerim, kafamda dönenler, içimden gelenler… Nil İpek’in şarkıları da öyledir genelde bir de muziplik var Nil İpek’inkilerde.

Nil İpek: Benimkiler daha çok bir şeylere sinirlendiğim zaman çıkan şarkılar. Kendime, birine veya bir olaya sinirlenmiş oluyorum ve o esnada yazıyorum. O siniri yumuşatmak için de hafiften dalga geçiyorum. Muzipliği bu yönde. Deniz’in besteleri daha içten, daha derinden geliyor.

Aybike: Son zamanlarda dinlemekten haz aldığınız, “Vay be!” dediğiniz albümler var mı?

Deniz: The xx var son zamanlarda dinlediğim ve sevdiğim.

Nil İpek: Eskiden daha çok albüm dinliyorduk. Şimdilerde şarkıları seçiyoruz daha şarkı odaklı. Emir Yargın’ın şarkıları ve düzenlemeleri farklı kafadadır. Onun dışında Zoey Van Goey ve Eatliz var. Replikas’ı seviyorum.

Aybike: Lokal sahneden sorsam?

Ergin: Yora, 123 ve Ars Longa sevdiğimiz gruplar.

Nil İpek: Sakareller’i ve Mispis’i takip ediyorum. Bir de şöyle bir şey var; yeni bir sürü grup çıkıyor ancak bu gruplar birbirlerine çok benziyor. Müzikal anlamda yeni bir şeyler katmıyor ama katıyormuş gibi davranıyor. Biraz da bu sebepten yeni çıkan her gruba şüpheyle yaklaşmaya başladım çünkü tatmin etmiyor.

Deniz: Beklentiyle de alakalı. Mutlaka aralarında iyi gruplar vardır. Keşfetmek ve takip etmek gerekiyor.

Aybike: Son olarak, Lemur takipçilerine söylemek istedikleriniz?

Lemur: Myspace ve facebook aracılığı ile bize ulaşabilirler. EP’mizi indirebilirler. Yakında konserlerimiz olacak bekliyoruz!

THE TRUMAN SHOW: ARTIK TOP SİZDE

Avaz Avaz, iki yıl önce dijital macerasına başlarken heyecanlıydık. Webin kullanıcıya ve içerik üreticisine sunduğu yeni imkanlar, içeriğin ve tüketilme şeklinin geçirdiği değişim…
.
İki yıl sonra daha heyecanlıyız.
.
Yazdıkça, okudukça, paylaştıkça, düşündükçe, tartıştıkça, aynı okyanusun içinde, binlerce bağlantıyla salındığımızı fark ettikçe, bir şeyi daha iyi kavradık.
.
Birilerinden bahsetmek, yaptıklarını desteklemek ya da yalnızca burada dialogumuza yer verebilmek için, mevzubahis birilerinin şöhret olması şart değil.
.
Süreçte tanıştığımız pek çok insan, kendi yakın çevrelerinde zaten şöhret ve fena halde bahsedilmeyi hak ediyorlar.
.

.
O yüzden, sizi dinlemek istiyoruz.
.
Müzisyensiniz. Bloggersınız. Harika fotoğraflar çekiyorsunuz. Kısa filmleriniz var. Oyuncusunuz. Twitter’ı çözdünüz, kırıp geçiriyorsunuz.
.
Belki de hiçbiri değilsiniz. Yeteneklisiniz ve söyleyeceğiniz sayısız ilginç şey olduğunu düşünüyorsunuz.
.
avazavazdergisi@gmail.com a bir mail atın. Konu kısmına ” The Truman Show – Adınız Soyadınız ” yazın. Bizle ne hakkında konuşmak istediğinizi belirtin. Bizle Facebook hesabınızı paylaşın. Bizle Twitter hesabınızı paylaşın. Bizle işlerinizi paylaşın. Zaman ayarlayalım, konuşalım.
.
Tanımaktan keyif duyduğumuz insanlar tanıdık ve onlardan bahsedeceğiz.
.
Avaz Avaz, sizinle tanışmak istiyor.
.