Cemre Coşkun

(OFF THE RECORD): VOL. LXI

1. Katy Perry yeni albümü Witness’ı beğenilerimize sundu. Ne tesadüftür ki yıllardır Apple Music dışında hiçbir ortamda müziklerine ulaşamadığımız Taylor Swift de aynı gün bütün kataloğunu Spotify başta olmak üzere bütün platformlarda paylaşmaya karar verdi. Her ne kadar Katy Perry’yi bir noktada dinlemeyi planlıyor olsak da bu harika trollük karşısında elimizi 1989’a gitmekten alıkoyamıyoruz. Açıkçası Katy Perry unutulmaya oldukça yakınken ve en çok Taylor’la atıştığı zamanlarda gündemde olabiliyorken belki de albüm için iyi bir gelişme olmuş bile olabilir diye düşünerek vereceği karşılığı bekliyoruz.

2. Birkaç sene önce Amanda Bynes, Drake hakkında cinsel içerikli niyetlerini ifade ettiği birkaç tweet atmıştı ve bu konudaki sessizliğini birkaç gün önce bozdu. “Ciddiydim ama aynı zamanda uyuşturucu etkisi altındaydım” diyen oyuncunun yıllar önce olmuş bir şey üzerinden tekrar hypelanmaya çalışmasını komik bulsak da Drake hakkındaki karmaşık hislerimizi dillendirdiği için takdir de ediyoruz.

3. Britney Spears‘ın asla eskimeyen hiti Toxic‘in ortaya çıkan eski bir demosunu bu hafta bolca dinledik ve çok sevdik; mutlaka dinleyin, Britney Spears’ın sesi hakkındaki olumsuz düşüncelerinizin değişeceğinden eminiz:

4. Marvel filmlerinin ne kadar zevkimize hitap etmediğini bir yana bırakıp önyargısız bir şekilde Black Panther’in ilk fragmanını izledik. Açıkçası sebebi şu ana kadar izlediğimiz Marvel yapımlarından farklı (ama çok da değil) ve egzotik durması mı yoksa soundtrack’inin Run the Jewels’ın elinden çıkmasından dolayı mı emin değiliz ama etkilendik diyebiliriz. Muhtemelen ikinci sebepten ötürü, yine de videoyu şuraya bırakalım bir de siz düşünün:

5. Büyük bir Seinfeld hayranı olan Kesha‘nın sarılma teklifinin Jerry Seinfeld tarafından birkaç kez reddedilişini izledik. Boşver Kesha biz sana sarılırız.

6. Şurada da gizlice senenin en çok dinlediğimiz albümünü yaptığını itiraf ederek belirttiğimiz üzere Demi Lovato’yu seviyoruz. Geçtiğimiz hafta Los Angeles’ta katıldığı bir partide Paramore’un Misery Business şarkısı arkaplanda çalarken eşlik etmesi gerekirken bazı teknik sorunlar planı bozuyor ve şarkıyı çıplak sesinden dinleme fırsatı bulduğumuz bir kayıt çıkıyor ortaya:

7. Son olarak bir Childish GambinoArctic Monkeys mash-up’ına çok takıldık bu hafta, ne kadar yakıştıklarına şaşırarak defalarca dinledik, siz de dinleyin:

OST #38: GERGİN BEKLEYİŞ

Hayatınızda dönüm noktası yaratacak bir mail bir türlü gelmiyor mu, çok içinize sinerek gittiğiniz iş görüşmesinden hala geri dönüş alamadınız mı, acaba o son dersi verip veremediğinizi öğrenmek için mi bekliyorsunuz? Öyleyse sizin için gerçekten çok üzgünüz. Bu durumunuza çare bulamıyoruz ama bekleyişinizi daha çekilir yapacak bir playlistimiz var. Buyurun:

RÖPORTAJ: OKAY TEMİZ

Bu yıl 3-12 Mayıs tarihleri arasında ilki düzenlenen Zorlu Performans Sanatları Merkezi Caz Festival dahilinde sahne alan Okay Temiz’le, 8 Mayıs’ta gerçekleşen Oriental Wind konserinin öncesinde konuşma fırsatı bulduk. Çok uzun yıllar İsveç ve Finlandiya’da yaşamış, farklı kültürlerin müziklerini bir araya getirerek özgün eserlere imza atan sanatçının kariyeri, geçmiş ve gelecek projeleri ve ilgi alanları hakkındaki dopdolu sohbetimiz için buyurun:

 

Merhabalar! Nasılsınız? Nasıl gidiyor hayatınız, nelerle ilgileniyorsunuz son zamanlarda?

İyiyim teşekkür ederim. 15 yılı aşkın süredir bir ritim atölyem var, orada vakit geçiriyorum. Çocuklarla gerçekleştiriyoruz bu atölyeleri gerçekten çok keyifli oluyor. Bazen okullara gidiyoruz, Yalova’da bu atölyeleri gerçekleştirdiğimiz üç okul var. Çocuklar için çok eğitici oluyor. Anaokullarından ortaokula kadar uzanan geniş bir yaş grubuna hitap eden çalışmalar yapıyoruz, Haziran ayı başında hep birlikte kocaman bir konser veriyoruz. Çocuklar çok da güzel çalıyor gerçekten. Genel olarak böyle geçiyor günlerim. Ara sıra da konserlerim oluyor yurt içinde ve yurt dışında.

 

En son Aurora Borealis isimli bir albüm yayınlamıştınız, Oriental Wind projeniz kapsamında. İsimden anlaşıldığı üzere yurt dışında yaşadınız zamanlar müziğinizi, hayata bakış açınızı etkilemiş. Bunun dışında neler etkiledi, şekillendirdi müziğinizi?

Gördüğüm, duyduğum, kokladığım her şeyin etkisi oluyor tabii ki. Kuzey ışıkları gerçekten çok etkileyici bir doğa olayı. İnsan doğada böyle güzellikler görünce öyle ya da böyle ilham alıyor. Toprağa olan sevgim de her yönden etkiledi hayatımı, müziğimi. Çok uzun yıllar toprakla iç içeydim çocukluğumda. Doğaya müzik yapmak bambaşka bir şey. Bu pek tapılmıyor bizim ülkemizde. Eğlence müziği yapılıyor genelde. Halbuki doğadan ilham alıp yapılan müzik artsa bilinçlenecek insanlar. Björk’ü çok takdir ediyorum bu konuda, gerçekten çok ilginç konulara dikkat çekecek şeyler üretiyor. Bunlara ek olarak annemin etkisi büyük, henüz ben karnındayken bana ud çalmış, dünyaya gelmeden bile iç içeymişim müzikle.

 

Enstrümanlara özel bir ilginiz olduğunu ve özel olarak değişik enstrümanlar bulup koleksiyonunuza eklediğinizi duydum. Böyle değişik bir hikayesi olan bir enstrümanınız var mı?

Evet koleksiyon yapmayı seviyorum, en az 200 tane müzik aletim vardır diyebilirim. Bunları ileride müzeleştirerek sergilemek gibi planlarım da var. Koleksiyonun yanı sıra kendi müzik aletlerimi de yapıyorum. Elektronik üzerine de eğitim almıştım, o yüzden elektronik müzik aletleri üretecek kadar teknik bilgiye de sahibim. Uzun süre aletlerle haşır neşir olunca satın alınan aletler tatmin etmemeye başlıyor, standart üretilen aletlerde bile kendine uygun modifikasyonlar yapmak istiyor insan. İlginç hikayeye gelecek olursak, bence hikayeyi oluşturan o enstrümanla geçirdiğin süredir. Zamanında David Bowie, huzur içinde yatsın, kendi icadım olan bir elektronik müzik aletimle turnesi sırasında kendisine katılmamı istemişti. Çok farklı türlerde müzikler yapıyoruz, aylar süren turne boyunca cazdan uzaklaşmak istemediğim için kısmet olmadı ama ne yazık ki.

 

Sizin müziğinizi dinlerken bir görüntüyle bağdaştırmak fikri hiç uzak gelmiyor bana, hiç film müziği bestelediniz mi ya da öyle bir planınız var mı gelecekte?

Eskiden TGRT’de çok kısa sürelerde çekilmiş filmler olurdu onlara müzik yapmam istenirdi bazen, güzel bir şey çıkarmak için filmin çekimi için gereken iki üç günlük süreden daha fazla zaman istediğimde sitem ederlerdi. Ama kolay değil tabii bir filme müzik yapmak, uygun müzisyenleri ve stüdyoyu bulmak gerek, zaman alan şeyler bunlar. Bunun dışında tiyatrolara müzik yaptım hem İsveç’te hem burada. Hatta oyunun müziğinin sahnede yine oyuncular tarafından yapıldığı oyunlar sahneledik. Çok benzeri olmayan zor bir oyun türü bu, çok derinlemesine müzik eğitimi olmayan oyunculara bestelerimizi öğretmemiz gerekiyor. Sonucunda çıkan oyunlar çok keyifli oluyor ama tabii.

 

Başka bir röportajınızda çocuklar için bir müzik programı yapmak istediğinize dair bir şey okudum, bir gelişme var mı bu konuda?

Bu fikrimi gerçekleştirmek üzere çalıştım ama yerel kanalların dikkatini çekemedim ne yazık ki. İsveç’te böyle bir program yapmıştım, ödül bile kazanmıştık bu programla, daha sonrasında Finlandiya’da da gösterildi fakat Türkiye’de bunu gerçekleştirmek kısmet olmadı dediğim gibi. Daha başka projelerim var çocuklarla ritim atölyelerini gerçekleştirmek üzere, onlar için de sponsor ve destek arayışım sürüyor hala.

 

Son olarak 8 Mayıs’taki konserinize nasıl hazırlanalım, neler bekliyor olacak bizi konserde?

Başka bölgelere pek yayılmayıp daha çok İstanbul ağırlıklı kalsa da, şu sıralar caz festivalleri konusunda ülkecek iyiyiz. Zorlu PSM’de böyle bir festival yapıyor bu sene, parçası olacağımız için mutluyuz. Çok sık konser vermiyorum şu sıralar ama konsere katılan dinleyicilerin geldiğine değeceğini söyleyebilirim.

 

GARİP DEMİŞKEN: SERICOMYRMEX RADIOHEADI

Mick Jagger, Pink Floyd gibi grupları anmak üzere isimlendirilen türlere dair haberlerin ardından bu kez de yeni keşfedilen bir karınca türü ismini Radiohead‘in ardından alıyor; Venezuela Amazonları’nda yaşayan Sericomyrmex Radioheadi‘yle tanışın.

Bu türü keşfeden bilim insanları Ana Ješovnik ve Ted R. Schultz, Radiohead’in iklimsel değişimlerle ilgili insanları bilinçlendirmek için gösterdikleri çabayı ve müziklerini onurlandırmak amacıyla bu ismi seçtiklerini söylüyor. Biz de merakla ismi bir türe verilen bir sonraki müzik grubu hangisi olacak diye beklemeye devam ediyoruz.

RÖPORTAJ: CHASSOL

Konser programlarında büyük isimleri pek sık göremediğimiz şu zamanlarda Zorlu PSM,  12-16 Nisan arası çeşitli mekanlarda onlarca performansla gerçekleşecek olan XJAZZ Festivali kapsamında Chassol konserine ev sahipliği yaparak bir nebze olsun yüreğimize su serpiyor.

(more…)

ASTROSOUNDS: 06.03.2017

Astrosounds nedir? Burcunun haftalık seyrinin müzikle süslenmiş hali. Müzik dinlemek için başka bir yol, yeni bir opsiyon, en temizinden yepyeni bir bahane. Her adımından önce yıldızları kontrol edenlere, afiyetle.

KOÇ

Venüs gerilemesi Koçları da düşünceli bir hale sokacak. Çevreniz sizi güzel, sevilen ve yeterince takdir edilen biri olarak mı görüyor diye sorgularken bulabilirsiniz, ama önemli olanın kendini sevmek olduğunu düşünerek bu düşüncelerden uzaklaşacaksınız.

BOĞA

Bu ayın ilk yarısında en çok eğlenceye ve kendi ruhsal dünyanıza yoğunlaşacaksınız. Ev ve aşk hayatınızda da her şey iyiye gidecek. Bolca film izleyecek, müzik dinleyecek, dışarı çıkacak ve bir sürü kültürel aktivitelerde bulunacaksınız.

İKİZLER

Mart ayı sizin için arkadaşlık ayı olacak. Baharın gelişinin de etkisiyle sosyal hayatınız canlanacak ve sevdiklerinizle sık sık dışarı çıkacaksınız. Kışın geçirdiğiniz karamsar günleri bu ay geride bırakıyorsunuz.

YENGEÇ

Bu ay size bolca başarı ve ödül getirecek. Okul ya da iş hayatınızda her şey yolunda görünüyor. Başarı sarhoşluğuyla biraz hırsa kapılmanız ve bunun etrafınızdakileri rahatsız etmesi mümkün.

ASLAN

Mart’ın başları sizin için yaratıcılık açısından verimli bir zaman dilimi olacak, ilgi duyduğunuz alanlara yönelirseniz güzel sonuçlar elde edebilirsiniz. Ayın ilk yarısında aşk hayatınızda da hareketlenmeler söz konusu, bir süredir aklınızda olan biriyle şansınızı deneyecek cesareti bulabilirsiniz.

BAŞAK

Bu ay sizi bulutlara uçuracak ya da karma karışık bırakacak bir romantik ilişkiye adım atacaksınız. İyi ya da kötü ne yaşarsanız arkadaşlarınız yanınızda olacak, ayın ortasına doğru arkadaşlarınızla birlikte küçük bir hafta sonu kaçamağı yapmak sizi mutlu edebilir.

TERAZİ

Teraziler Mart ayının en şanslıları! Bu ay elinizi neye atarsanız iyi gidecek, her konuda istediğinizi elde edeceksiniz. Aşk başta olmak üzere, kariyer, para, ve geri kalan her alanda yolunuz çok açık.

AKREP

Bu ay özgürlüğünüze çok düşkünsünüz. Asi, inatçı ve spontane yanınız karar alırken baskın olacak. Bir süredir üstesinden gelmek istediğiniz bir sorun istediğiniz şekilde çözümlenecek ya da sizi baskılayan birine karşı tavrınızı koyacaksınız.

YAY

Bu ay sizin için sürprizlerle başlayacak, ay boyu sizi mutlu edecek gelişmeler olacak. Venüs retrosu aşk hayatınızı iyi yönde etkileyecek, yaratıcılığınız tetiklenecek ve çok eğlendiğiniz mutlu günler geçireceksiniz.

OĞLAK

Kışla birlikte üzerinize çeken yorgunluk ve çevrenizdekilerin sizi de kendileriyle birlikte sürükledikleri çöküşler bu ay sizi terk ediyor. Canınızın dışarı çıkıp gezmek isteyecek ama özellikle bu ay ailenize karşı ekstra düşkünlük hissettiğiniz için evde vakit geçireceksiniz.

KOVA

Bu ay açık fikirli olmaya ekstra özen gösterin, karşılaşacağınız dramalara ve fikir karşıtlıkları karşısında sakin kalmaya çalışın. Güven sizin için önem kazanan bir boyut haline gelecek, partnerinize ve arkadaşlarınıza olan güveninizi sorgulayacaksınız, güvendiğiniz bir insana ihtiyaç duyacaksınız.

BALIK

4 Mart’tan itibaren Venüs retrosu başlıyor, bir buçuk ay kadar sürecek olan bu gerileme size aşk, güzellik, cazibe, para gibi konularda sizi düşünmeye itecek. Sizin için hangisi daha değerli buna karar vermek için uygun bir süreç olacak.

RÖPORTAJ: KAT FRANKIE

Avusturalya kökenli bir müzisyen olan Kat Frankie, 2004’te Sydney‘den Berlin‘e taşınmış ve 6 yaşından beri kendisine en çok mutluluk veren şey olan kendi müziğini yapmaya burada devam ediyor. İlk albümü Pocket Knife‘ın ardından iki yıl arayla The Dance of A Stranger Heart ve Please Don’t Give Me What I Want albümlerini yayınlayan ve kendisini yakından takip etmemiz gerektiğine bizi ikna eden Kat Frankie, sahnedeki duruşuyla da özellikle etkileyici bulunan müzisyenlerden. Kendiniz de bunu canlı olarak deneyimlemek isterseniz, 24 ve 25 Şubat akşamları Salon performansını kaçırmayın. Öncesinde bu yaz ne yapmış, yeni albümü ne zaman çıkacakmış, solo kariyeri dışında neler yapıyormuş gibi merak edebileceğiniz her şey için ise sizi röportajımıza alalım. Buyurun:

Müzik kariyerine nasıl başladın? Ne zaman bunun gerçekten hayatın boyunca yapmak istediğin şey olduğuna karar verdin?

Bütün hayatım boyunca şarkı yazdım ve söyledim, ama buna gerçek bir “kariyer” olarak başlayışım 2004’te Berlin’e taşınmama dayanıyor. Bir sürü harika müzisyen ve şarkı yazarıyla tanıştım, herkes çok destekleyiciydi, ilk kez o sıralar belki de bu işi tam zamanlı yapmaya başlamalıyım diye düşündüm.

Avusturalyalısın ama 10 yılı aşkın bir süredir Almanya’da yaşıyorsun. Seni taşınmaya teşvik eden ne oldu? Yaşadığın şehir ise bütün dünyaca zengin müzik sahnesiyle tanınan Berlin, bu kültür senin müziğini nasıl etkiliyor?

Başta Berlin’de kalmayı planlamamıştım ama bu kadar çok sanatçı ve müzisyenle aynı şehirde yaşamak gerçekten çok ilham verici. Burada sürekli üreten ve yeni fikirler sunan bir camia var ve onlarla birlikteyken benim de içimden aynı şeyi yapmak geliyor.

“Protected”ı Stockholm’e kadar götürememiş olsanız da Keøma’nın albümü büyük bir başarıydı. Bize bu albümü yaratış sürecinden biraz bahseder misin? Eurovision öncesi deneyiminiz nasıldı?

Keøma’nın albümü Chris Klopfer’la eğlencesine yaptığımız bir şeydi aslında. Bir yıl boyunca birbirimize dosyalar yolladık ve sonra benim evimdeki stüdyomda kaydettik parçaları. Bu kadarını biz de beklememiştik, Almanya’nın Eurovision parçası için ön elemelere seçilmeyi ise hiç beklemezdik açıkçası. Yine de çok eğlenceli bir tecrübeydi!

2016’nın başında, Get Well Soon ile birlikte bir soundtrack albümü yayınladınız. Bu fikir nasıl hayata geçti? Yeni soundtrack planların var mı?

Olli Schulz’un grubunda gitar çalıyorum. Kendisi çok komik ve eğlenceli biri. Yeni bir televizyon projesine başlıyordu ve yeni müziklere ihtiyaçları vardı. Get Well Soon çoktan ana jeneriği yazmıştı, benim işim de arkaplanda çalacak müzikleri yapmaktı. Sonuç olarak Get Well Soon benim parçalarıma yeni enstrümanlar ekledi, ben de onunkilere vokal ekledim.

Geçtiğimiz yaz sadece erkek sanatçılardan oluşan bir line-up’a sahip bir festivalde sahne almayı reddettin. İnsanların tepkileri nasıldı, beklediğin gibi miydi? Sana destek olunmasını beklemiş miydin?

Sadece daha net olsun diye söylüyorum: Festivale sunucu olarak davet edilmiştim, ben de line-up’ta yer almıyordum yani. Bu demek oluyor ki sadece grupları tanıtacak ve sahneye davet edecektim – müzik yapmayacaktım.  Festival %100 erkek gruplarla anlaşmıştı bu iş için ve onları sunmak için de bir kadını. Bunun hakkında Facebook’ta yazdığımda gerçekten olumlu yaklaşmaya çalıştım. Kimseyi suçlamamaya çalıştım ama insanlar da festivallerde neler oluyor görsün istedim. Gördüğüm tepki beklediğimden çok daha iyiydi; bir sürü grup bunun hakkında konuşuyordu ve oldukça destekleyiciydiler. İnsanlar kadın müzisyenleri de line-uplarına dahil etmek istediklerini ama bulmakta zorlandıklarını belirttiler sıkça. Gerçekten bir sürü harika erkek müzisyen var şüphesiz, ama ben daha fazla kadını enstrüman çalarken ve müzik yaparken görmek istiyorum, böylece herkes için daha fazla müzik olacak günün sonunda.

Gelecek planların neler, yeni albümünü ne zaman dinleyeceğiz?

İstanbul dönüşü, grubumla Almanya içi bir turda olacağım. Bu bittiğinde ise Berlin’e dönecek ve albümümü tamamlayacağım. Sene sonuna hazır olur diye umuyorum.

İstanbul’a gelmiş miydin daha önce? Bu ziyaretin için planların nedir? Konserde neler dinleyeceğiz, nasıl hazırlanmamızı istersin?

İstanbul’u ziyaret etme fırsatım hiç olmamıştı. Konser bir sürü şeyin karışımı olacak. Tabii ki loop station’ımla birlikte geliyorum, kocaman bir şarkı karışımıyla çıkacağım karşınıza. Biraz eğlence ve biraz da dram olacak.

RÖPORTAJ: MODDI

İki sene önce izlediğimiz, performansıyla ve tatlığıyla bizi büyüleyen Norveç’in sakin sesi Moddi, 18 ve 19 Ocak akşamı yine Salon’da sahne alacak. Kendisini son görüşümüzden beri yeni albümü Unsongs üzerinde çalışıyormuş, biz de kendisiyle bu albüm hakkında konuşmak istedik. Konser öncesi kendisiyle arayı kapatmak için röportajımıza göz atmadan geçmeyin, biletinizi hala almadıysanız da sizi bir önceki konserinden izlenim yazımızı okumaya davet ediyoruz. Buyurun:

Nasılsın, turne nasıl gidiyor?
Teşekkürler! Bütün bir yılı yolda geçirip bir sürü konser verdikten sonra Londra’da 2016’nın son konserini verip fazlasıyla hak ettiğim bir Noel tatili yapmak için sabırsızlanıyorum. Sonra da İstanbul’da sahne alarak turneme devam edeceğim.

Geçtiğimiz Eylül ayında yeni albümün Unsongs‘u yayınladın, ilk geri dönüşler nasıl oldu, memnun musun?
Gerçekten harika dönüşler aldım, albüm asla hayal bile edemeyeceğim yerlere, kişilere ulaştı. Ama aynı zamanda bunu başarmak hiç de kolay değildi, bir sürü zorlukla başa çıkmak zorunda kaldığımız da oldu. Ama sanırım “yasadışı”nın sözlük anlamı olan bir albüm yapınca beklemem gereken bir şeydi.

Yeni albümün farklı ülkelerde yasaklanmış şarkıların cover’larından oluşan bir seçki, bu fikir nasıl gelişti? Bu yasaklı şarkıları bir albümde toplamaya nasıl karar verdin?
Tek bir şarkıyla başladı aslında, Eli Geva, İsrailli bir asker hakkında yazılmış, 32 yıl boyunca unutulmuş hikayesi üzerine bir ağıt. İki sene önce bu şarkıyı ilk duyduğumda, böylesine güzel bir şarkı bunca yıl nasıl söylenmeden kalır diye düşündüm ve benzeri şarkıların da olabileceği fikri aklıma takıldı. “Unsongs” bu arayışımın bir sonucu.

Eminim albümündeki bütün parçaların çok ilginç hikayeleri vardır ama bunlar arasından seni en çok etkileyen hangisi oldu?
Sanırı geçen sene yaşadığım en etkileyici an Santiago de Chile’de 20 yıl önce yaptıkları müzik yüzünden ülkelerinden sürülen müzisyenlerle tanışmamdı. Her konuda fazlaca özgür bir ülkeden gelen biri için böyle hikayeler çok etkileyici oluyor.

Biliyoruz ki müzik hakkında araştırmayı seviyorsun ve dünyanın dört bir yanından bir sürü müzisyenin parçalarını dinliyorsun. Bu ilgin nasıl başladı, araştırmacı yapın müzik anlayışını nasıl etkiliyor? Yakın zamanda keşfettiğin biri var mı? Bu coğrafyadan da Kürtçe ve Türkçe şarkılar dinlemeyi sevdiğini biliyoruz, favorilerin kimler?
Özellikle bu proje sayesinde oluştu bu alışkanlık aslında, normalde asla haberdar olmayacağım müzikleri dinleme ve ilham alma fırsatı buldum. Türkiye’den de çok güzel şarkılar buldum, Metin ve Kemal Kahraman’ın ve Nûdem Durak’ın şarkıları dinlemeyi asla bırakmayacağım şarkılar arasına girdiler.

Türkiye’de yaşayan takipçilerinle Twitter ve Nordik Simit’in Snapchat hesabı aracılığıyla iletişimi koparmadın. buradaki kitlenden memnun musun? Burada kısmen büyük bir kitlen var, böyle olmasını bekler miydin?
Türk dinleyicilerime gerçekten çok minnettarım. Müziğe başlamadan önce hakkında çok az bilgiye sahip olduğum bir ülkede bu kadar çok dinleniyor olmak gerçeküstü bir hayal gibi benim için. Albüme Türkiye’de yasaklanmış bir şarkı dahil etmediğim için neredeyse mutlu gibiyim, aksi takdirde buraya bu sebepten ötürü gelemiyor olsam çok üzücü olurdu.

Seni daha önce Salon’da izleme şansı bulmuştuk ve performansından çok etkilenmiştik, senin için nasıldı? Bu sefer seyircilerinden ne bekliyorsun, konser için nasıl hazırlanalım? Ağırlık son albümde mi olcak, eski şarkılarını da duyacak mıyız?
Sanırım her şeyden biraz biraz çalacağım, hatta albümde olmayan ve henüz yayınlamadığım şarkılar da olacak. Sahnede iki kişi olmanın iyi yanlarından biri bu, neredeyse her seferinde doğaçlama yeni bir şeyler ekliyor ve şarkıların orijinaliyle oynuyoruz.

OST #36: DANCE YOURSELF CLEAN

Kış melankolisine doğru yol aldığımız şu günlerde, o çok farklı olan Kasım aşkını deneyimleyememiş aksine kalbimizi kırdırmış olabiliriz. Siz takipçilerimize, bir başka hüzünlü playlistle iyileşme sürecini yokuşa sürmek yerine her şeyi boşverin, dans etmeye devam edin diyoruz ve kalp kırıklarının üstesinden dans ederek gelmeyi vadeden playlistimizi hemen şuracığa bırakıyoruz. Bol enerjili, az üzüntülü dinlemeler.

 

ORADAYDIK: 123

Geçtiğimiz çarşamba Lokalize serisi kapsamında sahne alan 123’ü izlemek üzere Zorlu PSM’deydik. #studio’ya girdiğimizde canlı performanslarına hasret kalmış 123 takipçileri çoktan yerlerini almış, salonun samimi ortamına ayak uydurarak yere oturup grubun sahneye çıkmasını bekliyorlardı. Bekleyişimiz uzun sürmedi gecikmesiz bir şekilde 123 sahnedeydi.

Dilara, son günlerde aldığımız kötü haberlere dair grup olarak duydukları üzüntüyü belirttikten sonra, “Hayat” diyerek konsere başladı. Biz canlı performanslarını ne kadar özlemişsek grup da seyircileriyle karşı karşıya olmayı aynı şekilde özlemiş gibi görünüyordu. İlk birkaç şarkı boyunca seyirciler utangaçlığını üzerine atamamış olsa da salon kalabalıklaştıkça oturan grubun ayaklanmasıyla hareketlilik arttı, Dilara’nın bizi dans etmeye teşvik eden sözlerinin de etkisi oldu elbette.

Birkaç şarkı ardından, hepimiz iyice ısındıktan sonra Dilara yine de yeterince dans ettiğimize ikna olmayıp “Turuncu”yu söylerken sahneden indi ve tek tek hepimizin dans ettiğinden gerçekten emin oldu. Kendisinin yakından da gerçek bir prenses olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Performanslarına dair her şeyi çok sevdik; daha önce listelediğimiz en sevdiğimiz 123 şarkılarının hemen hemen hepsini dinledik, grubun bütün üyelerinin farklı birer perküsyon aletine geçtiği anlar harikaydı, konserin sonlarına doğru Thom Yorke’un The Eraser’ını grubun yorumuyla dinleme fırsatı bulduk ve gerçekten hakkını verdiler (şuradan dinleyebilirsiniz), grubun baslarından sorumlu Feryin Kaya’yı yeni dünyaya gelen kızı için tebrik etme fırsatı bulduk, sadece Berke Can Özcan’ın sesini biraz daha fazla duymak isterdik diyebilirim.

Konseri bitirirken, Dilara sahneden indikten sonra grup üyelerinin doğaçlama bir şekilde, aletlerini çekinmeden çalarken bir süre dinleme şansımız oldu ve gerçekten asla durmasınlar istedik. Konsere doyamadığımız için tekrar sahneye döndüklerinde ise There I Go, Aşk Şarkısı ve No Return olmak üzere tekrar üç şarkı daha çalarak gerçekten hepimizin mutlu ayrıldığına emin olmadan konseri bitirmediler. Her yönüyle tatmin edici ve dopdolu bir konserdi, kendilerini canlı izleyeceğim bir sonraki tarihi iple çekiyorum.

*Görseller Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin Facebook sayfasından alınmıştır.

TOP 10: 123

Yerli müzik sahnesinin en üretken ve yenilikçi isimlerini düşününce akla ilk gelen gruplardan biri 123. İlk albümleri Aksel’in öncesinden beri hem birlikte hem de bütün üyelerinin solo olarak yaptığı çalışmaları takip edip hayran kaldığımız, yeni projelerini heyecanla beklediğimiz grubun yoğun konser programına hazırlanmak için bizi alıp kuzeye, bambaşka yerlere taşıdığı şarkıları listeledik:

10) arve

Aksel ile başlayıp arve ve anja ile devam edip tamamlanan hikayenin ikinci kısmına dahil olan bu parçada trompette Arve Henriksen’i dinleme şansı buluyoruz.

9) gegga

Bence grubun en “underrated” şarkılarından biri; daha çok dinleyin, dinletin.

8) huzuv

Tam da kış gelmişken battaniyelerimize sarınmış gürültülerden kaçarken dinlenecek şarkı.

7) aksel

Üçlemenin ilk ayağının baş karakteri Aksel hem şarkıya hem albüme ismini veriyor. Paylaştığı poloroidleri de buradan takip edebilirsiniz.

6) turuncu

Özlediğimiz gün batımı renklerinin dinlenebilir hali.

5) fall

İçsel sorgulamalarımızın fon müziği.

4) Again

123’ün aksel’in hemen arkasından yayınladığı Stereo Love’ı bu şarkıyla açıp her defasında asla bitmemesini istiyoruz.

3) binalar

Dilara Sakpınar’ın sesinin büyüleyiciliğinii en çok hissettiğimiz şarkılardan biri, kendisiyle yaptığımız röportaja da hemen buradan ulaşabilirsiniz.

2) aşk şarkısı

Üçlemenin tamamlandığı, bu müziğin başka bir dünyadan değil kendimize yakın bir coğrafyadan olduğunu ilk kez hissettiğimiz “anja” albümünden dinlemeye doyamadıklarımızdan.

1) sun in the arms of love

Dilara Sakpınar’ın Lara’nın başından sonuna bizi büyüleyen sesine, İlhan Erşahin’in saksafonu karışınca listemizin ilk sırasından başka bir yere yakıştıramadık.

Bonus:

Bu dozda sevimliliği kaldıramayabilirsiniz ama buyurun:

ORADAYIZ: KHRUANGBIN

2014 yılında yayınladıkları Bonobo‘nun da elinin değdiği single’ları A Calf Born in Winter ile dikkatleri üzerine çeken, geçtiğimiz yıl ilk albümlerini yayınlayan taze grup Khruangbin‘in hiphop’tan ilahi’ye geniş bir janra yelpazesinde tınılardan esinlenen şarkılarını dinlemek üzere bu akşam saat Salon‘da olacağız. Ön grup olarak da Palmiyeler‘i dinleyeceğimiz için ayrıca heyecanlıyız, sizi de bekleriz.

FEATURING: MODERAT

Birkaç ay önce de haberini verdiğimiz gibi Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin dopdolu etkinlik programına dahil ettiği ve sezonun en heyecan verici performanslarından biri için geri sayımlara başladık. Biz Moderat’la bir kez daha, bu sefer Zorlu PSM çatısı altında, yüzlerce kilometre ötede kendimizi Berlin’de hissedeceğimiz bir gece geçirmek için sabırsızlanıyoruz. Hem bu ruh halinde 11 Kasım’ı bekleyen takipçilerini, hem de henüz kendileriyle tanışma şansına erişememiş potansiyel bağımlılarını bu müthiş üçlüyü bir şekilde dokundukları şarkılar aracılığıyla daha yakından tanımaya davet ediyoruz:

1) Luomo – Love You All (feat. Apparat)

Apparat, gerçek adıyla Sascha Ring, 90lı yıllardan beri elektronik müzikle ilgileniyor ve 6 tane solo albüme sahip. Luomo’yla yaptıkları bu işbirliği de tam solo albümlerinden Walls’un ve Moderat’ı asıl ününe kavuşturan kendi ismleriyle yayınlanan albümün arasına denk geliyor.

2) Siriusmo – Wow (Modeselektor Edit)

Modeselektor, yani Gernot Bronsert ve Sebastian Szary, çok üretken ve uyumlu bir ikili olduğu için sık sık farklı isimlerle çalışıp ortaya harika işler çıkartabiliyor. Siriusmo da ikilinin birlikte ürettiği hatta Siriusmodeselektor isimli bir proje adı altında beraber turneye bile çıktığı bir isim. Gelecekte de bu üçlüyü görmeye devam edeceğimize emin gibiyiz.

3) DJ Koze – Nices Wölkchen (feat. Apparat)

Modeselektor ve Apparat bu kadar büyük bir kitleye ulaşmak, böyle ciddi ilgi gören kayıtlar yapmak amacıyla bir araya gelmemişler; Berlin’in efsanevi rave sahnesinin bir araya getirdiği ve birlikte bir şeyler yaratıp eğlenmeyi seven üç genç müzisyenin bir projesi olarak ortaya çıkmış Moderat aslında en başında. Apparat’ın tek başına konuk olduğu bu şarkı da yine aynı sahneden çıkan ve zaman zaman Moderat’la da birlikte çalışan DJ Koze’ye ait.

4) Shed – Dark Planet (Modeselektor Remix)

Geçtiğimiz sene III öncesi albümle ilgili çalışmaları devam ederken Modeselektor, Shed’in çıkardığı single için bir remix yaptı ve Kasım ayında yayınlandı. Aynı zamanda Moderat’ın da sevdiği ve playlistlerine sıkça dahil ettiği bir isim olan Shed de aynı şekilde Berlin’de yetişmiş müzisyenlerden.

5) Jon Hopkins – Abandon Window (Moderat Remix)

Büyük de olsa sadece belli bir kitleye ulaşıyor olması dolayısıyla underrated kalan bir müzik sahnesi ve kültürü içinde bulunup beslenen Moderat, 2009 albümleri Moderat’ın bütün dünyada yakaladığı bilinirlikle bizce bir öncü niteliği taşıyor. Bu şarkıda da yine kendileri gibi dünyada bilinirlik yakalayabilmiş bir müzisyen olan Jon Hopkins’in Mercury Prize’a aday olan albümü Immunity’den Abandon Window için yaptıkları ve yine Moderat eli değdiğini çok rahatlıkla hissedebildiğimiz bir remix.

Bonus:

10 Aralık‘ta İstanbul’da canlı performanslarını izleme şansı bulacağımız Âme, Moderat’ın geçtiğimiz Nisan ayında yayınlanan albümü III için yapılan ilk remixlerden birine imza attı, dinlemeden geçmeyin:

RÖPORTAJ: KLEERUP

Kleerup, Andreas Kleerup‘ın 2004 yılından beri solo çalışmalarını toparladığı projesi. Şu ana kadar yayınlanmış iki uzun, iki tane de kısa albüme sahip ve bu sayılar hızla artmaya devam ediyor. Birçoğumuz kendisini belki de işbirliği yaptığı Robyn, Susanne Sundfør, Lykke Li gibi isimlerle birlikte hatırlıyor olsak da, kesinlikle bütün projeleri dinlenmesi gereken ve canlı performansının da harika olacağına inandığımız bir isim. 3 Kasım‘da Salon‘da yine İsveç’ten tanıdığımız isimler olan Dunger ve BF/C ile birlikte sahne alacak Andreas Kleerup’la sohbetimize bir göz atın:

Merhabalar, nasılsın? Umarım her şey yolundadır. Hemen müzikle olan geçmiş deneyimlerinle ilgili bir soru sormak istiyorum. Duyduğum kadarıyla geçmişte bir metal grubundaymışsın ve aynı zamanda caz dersleri almışsın. Bu kadar geniş bir ilgi alanına sahip olman şu anki tarzını ve müzikal anlayışını nasıl etkiledi/etkiliyor?

Şu an yaptığım müziğin temeli kesinlikle her tür müzikten etkileniyor olmama dayanıyor ama müziğimi asıl besleyen şey dinleyerek büyüdüğüm müzisyenler: Frank Zappa, E.L.O, Steely Dan, Fleetwood Mac, Aphex Twin, ABBA, NEU!, The Eagles, Arvo Pärt ve Talking Heads.

İlk albümün ve mini-albümün tamamen İngilzce şarkılardan oluşuyor ama diğer albümlerinde sadece birkaç tane var. Bunun özel bir sebebi var mı?

Albümlerimde İngilizce’yi tercih ediyorum ama çoğunluğu İsveççe olan iki albümüm öyle olmak zorundaydı. Birincisi Aniara, İsveç edebiyatının klasiklerinden Nobel ödüllü Harry Martinsson’ın bir bilim-kurgu/şiir kitabının uyarlaması. İkincisi Det Var Den Sommaren ise 7 müzisyenin bir hafta boyunca aynı evi paylaşıp birbirlerini coverladığı Så Mycket Bättre isimli ünlü bir televizyon programındaki performanslarımın bir toparlaması.

Sık sık çok başarılı kadın vokallerle çalışıyorsun, bu bir tercih mi yoksa sadece öyle mi denk geldi? Birlikte çalıştığın isimler arasından bir favorin var mı, en ilham verici buldukların kimlerdi?

Kadın vokali şarkılarıma gerçekten yakıştırdığım bir şey ve eğer erkek vokali şarkıya uygunsa Me and My Army için 3 Kasım’da benimle birlikte izleme şansı bulacağınız müzisyenlerden biri olan Joel “California Man” Magnusson’la birlikte yaptığımız gibi kendim söylemeyi tercih ediyorum. En çok etkilendiğim isme gelecek olursak Robyn ve Titiyo diyebilirim.

Lykke Li’yle işbirliği içinde yaptığınız şarkı Until We Bleed Misfits’in soundtrackinde yer aldı; ardından geçtiğimiz senelerde H&M koleksiyonunun tanıtımında Susanne Sundfør’la çalışmanız Let Me In’i kullandı. Bu tip diğer sanat kollarıyla etkileşim içinde olmanın müziğine bir etkisi oluyor mu sence? Yakın zamanda benzer bir çalışmaların olacak mı?

Bunlar halihazırda kaydedilmiş/yayınlanmış olan parçalarımın bu kanallar aracılığıyla daha çok insana ulaşması yönünden harikaydı. Aynı zamanda kareograflarla birlikte de çalışıyorum ve soundtrackler yapmaya devam ediyorum. Eskiden çok fazla remix de yapardım. Müzik beni neye yönlendirirse ve dinleyicimi ne mutlu ediyorsa o yönde ilerleyerek tüm bunları yapmaya devam etmeyi planlıyorum.

İki yeni mini-albüm yayınlamak gelecek planlarına dair duyduğum en son şeydi. Şimdi ise bu albümler çıkalı belli bir süre geçmiş durumda, bir sonraki aşama ne? Şu an neler üzerinde çalışıyorsun?

Şu an Kleerup olarak yayınlayacağım bir albümü bitirme aşamasındayım, önce bir mini-albüm sonra bir normal uzunlukta albüm şeklinde olabilir, sonra da muhtemelen bir Me and My Army albümü olur diye düşünüyorum. Bunlara ek olarak bir radyo belgeselinin de müziklerini besteliyorum.

Daha önce hiç İstanbul’a geldin mi? Umarım harika zaman geçirirsin. Nasıl bir dinleyici kitlesiyle karşılaşmayı umuyorsun? Performansınızdan ne beklemeliyiz?

Daha önce hiç İstanbul’a gelmemiştim ama şehrinizi görmek için sabırsızlanıyorum, orada yaşayan bir sürü arkadaşım var ve çok eğleneceğime eminim. Dinleyicilerimle ilgili özel bir beklentim yok sadece mutlu bir şekilde ayrılmalarını umuyorum. Röportaj bana yönelik diye okuyucuların karışıklığa düşmesini istemem sadece bu konuda bir ekleme yapabilirim sanırım, 3 Kasımda sahnede bizi Küngen adıyla Dunger, Kleerup & BF/C olarak izleyeceksiniz. Çok teşekkürler, görüşmek üzere.

FMK: BANKS – THE ALTAR

Severek dinlediği şarkıların geçmişe yönelik hikayelerini de öğrenme ihtiyacı duyanlar bilir, kendi gerçek iç dünyasını yansıtmaya çekinmeyen müzisyenleri hemen tanırsın ve aranda bir bağ hissetme durumu çok doğal bir biçimde gelişir. Banks de benim için böyleydi. Hayatımda stratejik önemi olan zamanlardan birinde, ilk albümü Goddess’ın çıkışının hemen öncesinde yine burada tanıştım ve bulabildiğim bütün kayıtlarını hemen tükettim. Çok hızlı bir şekilde dinlerken kendimi kaybettiğim/bulduğum müzisyenler arasına girdi. Geçtiğimiz sene yeni bir albüm için hazırlandığını duyduğum zaman dinlediğimde içinde bulunduğum durum ne olursa olsun, kendimi daha “sağlam” hissetmeme sebep olan biri haline gelmişti bile.

The Altar’ı baştan sona tamamını sindirebildiğimi hissettiğim kadar sayıda henüz döndürebilmiş durumdayım. Genel olarak ne hayal kırıklığına uğratan ne de şaşırtıp çok sevindiren bir albüm olduğunu düşünsem de her albümde ömürlük şarkılar bulduğumuz gibi, kısa süreli deli gibi defalarca dinleyip sonra aynı keyfi almadığımız ya da en başından hiç ısınamadığımız şarkılar oluyor. Biz de The Altar’ı bu kategorilere göre ayırıp yeni bir formatla incelemek istedik. Buyurun:

FUCK

Fuck With Myself

Single olarak çıktığında ilk işim açıp prodüktörlerine bakmak oldu, acaba FKA Twigs’le ortak birileri var mı diye. FKA’e yakın Banks’a uzak bir şarkı gibi gelmişti, albüm hakkında genel bilgi vermek için nasıl bir seçim bilmiyorum ama bir süre daha loopa alıp dinleyeceğime eminim.

Judas

İlk anda ısınamadım gibi hissetmiştim ama duydukça sardı, yeni albümden Banks için sık duyduğum “dark pop” tanımını en çok destekleyen şarkı bence.

Gemini Feed

Albüm isminin alındığı şarkı olmasının dışında, kızgın ve isyan eden nakaratıyla akıllarımızda bir süre daha kalacak gibi görünüyor.

MARRY

Weaker Girl

Sanki Waiting Game’e devam filmi çekilmiş gibi bir his verdi bana. Eminim dönüp dolaşıp ihtiyaç duyduğum dozda hüznü ancak Waiting Game’de buluduğum gibi bu şarkı da ara ara uğradığım bir durak olacak, şu şekilde de görme ihtimaliniz de oldukça yüksek.

27 Hours

Genelde enerji düştüğü için albüm sonlarında böyle ömürlük şarkılar görmek zor, o yüzden bu şarkının insanı bu kadar yakalayan bir havası olması beni özellikle şaşırttı. Belki genelde ilişkilerin istemeden zehirleyen tarafı olma fikrini anlayabiliyor olduğum için böyle etkilenmişimdir ama bence dinlerken dikkatinizi verin, siz de seveceksiniz.

Trainwreck

Banks’in şarkı söylediğini en çok hissettiğim şarkı bu oldu, bir süre sonra kalp kırıklığı marşı olabilir gibi hissediyorum.

KILL

To the Hilt

Her ne kadar şarkıların magazinsel boyutundan hoşlansam ve şarkıyı yazdığı insanın neredeyse adresini veriyor olsa da biraz fazla bayık geldi, bir türlü ısınamadım.

Haunt ve Poltergeist

Sonlara doğru albüm biraz daha durgunlaşıyor, bu iki şarkıyla biraz daha tekinsiz ve karanlık bir hal alıyor. Biraz tekdüze gitmelerinden midir yoksa catchy olması için fazla uğraşılmış gibi hissettirmesinden midir bilemiyorum, bir türlü tutmayı başaramadı bu şarkılar beni.

İNCELEME: THE LAST SHADOW PUPPETS – EVERYTHING YOU’VE COME TO EXPECT

Henüz Arctic Monkeys -nispeten- mini mini bir grupken Alex Turner, birlikte turladıkları The Rascals’dan Miles Kane’le takılmaya başladı. Bu birliktelik ilk meyvelerini dört EP ve inanılmaz bir LP, The Age of Understatement formunda verdi. Yıllarca hepimiz şarkı şarkı belki yüzlerce kez dinledik; albüme de, Miles Kane ve Alex Turner’ın müzikal birlikteliği düşüncesine de git gide aşık olduk. Söylediklerine göre bir planla yola çıkmamışlardı ve birlikte tekrar stüdyoya girip girmeyeceklerini bile bilmiyorlardı ama beklemeye devam ettik. Müjde 2015 yılının sonlarına doğru, önceki albümün yaylılarından sorumlu olan Owen Pallett’ın sonradan sildiği bir tweet aracılığıyla geldi.

Albüm haberlerini yeni “badass” imajlarını sergiledikleri iki videoyla resmileştirdikten sonra Ocak ayında ilk single Bad Habits’i paylaştılar. Yıllar yılı elimizde olan o bir elin parmakları kadar sayıdaki şarkı nice kalp kırıklıklarına, nice depresyonlara fon müziği olmuşken ve benzer şekilde bir gönül bağı kurmaya devam edeceğimize inandığımız bir albüm beklerken Bad Habits’le karşılaşınca bir şok yaşamamak elde değildi tabii ki, ama sonrasında albüm içinde dinleyince kendisiyle daha uzun yıllar sürecek bir aşka doğru yol almaya başladığına inanıyorum başta bu şekilde hissedenlerin bile. Şimdi dönüp bakınca albüm hakkında genel fikir vermek adına iyi bir seçim olmuş desek yanlış olmaz. Bu şarkı için de çoğu şarkı için olduğu gibi, en büyük tebrikler geçtiğimiz sene İstanbul’da izlediğimiz Owen Pallett’a gitmeli bence, bir de Miles Kane’in asker tıraşına.

Bad Habits’i, Everything You’ve Come To Expect, Aviation, Miracle Aligner single’ları takip etti ve sonunda 1 Nisan’da albüme kavuştuk. Albüm single olarak da dinlediğimiz ve izlediğimiz Aviation ile açılıyor. Everything You’ve Come To Expect’in eski albüme en çok yaklaştığı şarkılardan biri denebilir -diğer şarkılardan 2 yıl kadar önce yazılmış olmasının da bu durumda etkisi olmuştur mutlaka- yine aynı karanlıklıkta ama sözleri için konuşacak olursak önceki albümdeki endişe, biraz daha soğuk ve kendini beğenmiş bir hale bürünmüş.

Albüm Miracle Aligner’la devam ediyor, pek bu albümde olmasını beklemediğim tarzda bir şarkı aslında, yumuşak tınısı ve Alex Turner’ın olgun, şefkatli ve bol İngiliz aksanlı vokaliyle benim Favorite Worst Nightmare ve The Age of Understatement arasında bir yere yerleştirmek istediğim bir parça.

Hemen arkasından albümün ismini aldığı şarkıya geliyoruz. Bence bu şarkı her anlamda Alex Turner’ın Los Angeles’a taşınışına adanmış. Hem “I guess the coastal air gets a girl to reflect” gibi sözleriyle, hem gevşek arka vokalleriyle, hem de Owen Pallett’ın harika yaylı işçiliğiyle hepimize California sahillerinde yürüyormuşçasına bir his vermeyi başarıyor.

The Element Of Suprise, grubun aldığı halin özeti gibi. Evet, çok ünlüler, çok seksi manken sevgilileri var ve “Just let me know when you want your socks knocking off” gibi özgüveni yüksek cümleler kurabilirler ama hala tam olarak istedikleri o Bad Habits halleri değil içlerinden asıl gelen.

Albümde Alex Turner’ın vokallerinin hep yumuşak ve zahmetsiz oluşu en çok hoşuma giden şeylerden biri. Sweet Dreams, TN çok bayıldığım bir şarkı olmadı, daha önce de derinlemesine incelediğimiz gibi Alex Turner’la ilgili benim kalbimi çalan şey söz yazarlığı olmuştu hep, bu şarkıda biraz üşengeçliğine gelmiş gibi bir his veriyor.

Used to Be My Girl neredeyse “AM”de görebileceğimiz gibi bir şarkı. Alex Turner’ın gözümüzdeki kötü çocuk imajı “Gimme all your love so I can fill you up with hate” gibi sözlerle pekişirken, şarkıda hissettiğimiz bariz Josh Homme etkisi “rockstar” kimliğini pozitif yönde etkiliyor. Şarkıda nakarat etrafında birbirine giren vokallerinin uyumu en çok hoşuma giden şeylerden biri.

Pattern’la ikilinin albüm genelinden anladığımız kadarıyla oldukça hareketli olan hayatlarına bir bakış atıyoruz. Bir kez daha Owen Pallett ve 29 kişilik orkestrasına teşekkürlerimiz ve “And I slip and slide like I spider on an icicle” gibi alışılmadık ama yerinde olan sözlerine olan hayranlığımız eşliğine albümün en başarılı şarkılarından biri oluyor.

The Dream Synopis’in sözlerinde ikili, Sheffield’dan bahsederek nereden geldiğimizi unutmadık derken, bu düşüncem şarkının Submarine soundtrackinden çıkmış gibi oluşuyla da destekleniyor. The Bourne Identity’de de aynı doğrultuda biraz haterlarına seslenerek, biraz özeleştiri yaparak albümü kapatıyorlar. Son olarak “I feel like the sequel you wanna see but you were kinda hoping they would never make” derken aklında Star Wars olduğuna inanıyorum ve Alex Turner kendisine olan aşkımı tazelemeyi bir kez daha başarıyor.

Duyduğum kötü yorumlara rağmen ben albümü beğenmedim diyemem, daha şimdiden 20’den fazla kez dinlemiş durumdayım ve severek dinlemeye devam edeceğime de eminim. Richard Ayoade’nin yönettiği kliplerin yokluğu çok hissediliyor ve kesinlikle bir The Age of The Understatement değil, ne yaparlarsa yapsınlar olmayacaktı da. O yüzden beklentileri karşılamamış oluşu anlaşılabilir ama kötü albüm de denmesin bence. Albümün tadını yeterince çıkarabilmek için sadece, o 22 yaşındaki Beatle saçlı, takım elbiseli olabilecek en tatlı şekilde tef çalan iki genç adamın artık sadece kalplerimizde yaşadığını; onların yerini yine güzel müzik yapmaya devam eden eşofman takımlı ve briyantinli, havalı adamların aldığını kabul etmemiz gerekiyor.