Cemre Coşkun

OST #54: DOLARIN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ

Bu sabah siz de aklınızı kaybedip “ben zaten 50 liralık alıyorum” insanının IQ’suna düşmeyi dilediniz değil mi? Çaresizce virgülden sonraki rakamların artışını izlerken yine en iyi bildiğimiz işi yaptık; bu problemimize de bir playlist hazırladık. Moral düzeltmeyi başarabileceğini sanmıyoruz ama en azından her sabah sürpriz rakamlara uyanmaya alışmaya çalışırken yanınızda olacak. İyi dinlemeler.

SALI PAZARI: 22.05.2018

Bu hafta da ne dinlediysek hepsi Salı Pazarı’nda, her hafta yenisi çıkan playlistlerimize göz atmayı unutmayın!

Ahmet’in Tezgahı

Roisin Murphy – All My Dreams

Hem Moloko ile hem de yaptığı solo albümlerle seviyeyi arşa çıkaran Roisin Murphy biraz savsakladıktan sonra tekrar form tutmaya başlamış. All My Dreams ise kanıtı.

Pharell Williams x Camila Cabello – Sangria Wine

Şarkının iyi mi kötü mü olduğuna karar veremedim ama insanda tekrar dinleme isteği doğurduğu kesin. Beyine değil de kalçaya hitap ettiğinden olabilir. Buyrun dansa;

Metric – For Kicks

Sevdiğiniz grupların albümlerine geri döndüğünüzde “ben bunu nasıl atlamışım” kontenjanı her zaman olur. Pagans in Vegas’tan bu kontenjana bir aday For Kicks;

Ladyhawke – Magic

2000’lerin müziği anlatılırken atlanmayacak bir isim Ladyhawke bu hafta hep kafamda döndü durdu. 2008 çıkışlı kendi ismini taşıyan albüme bu şarkıdan sonra geçiş yapabilirsiniz.

Nova Norda – Boşver!

Nova Norda çıktığı yolda ilk klibini yayınladı. Arkasına aldığı rüzgarla İstanbul alternatif sahnesinin önemli isimlerini de yanında görmek mümkün.

Hande’nin Tezgahı

Eleanor Friedberger – I Don’t Want to Bother You

Kendisinin yeni albümünü henüz dinlememiş olmanın utancını yaşıyorum. İçinde bulunduğum ısınma turunda ise favori şarkısı bana eşlik ediyor.

Wye Oak – I Hope You Die

Sevdiceği tarafından kandırılmış, hayalleri yıkılmış, acı çeken herkese gelsin. İsmi fazlasıyla manidar.

Best Coast – The Only Place

Yaza “hoşgeldin” şarkım. Her sene bu dönemlerde bu şarkıyı döndürerek önümüzdeki güneşli günlere saygı duruşunda bulunuyorum.

Editors – Cold

Editors’ın bu seneki albümü Violence bu hafta en çok dinlediğim uzunçalardı. Tarzlarını normalde pek sevmesem de bu albümü çok beğendim. Açılış kaydı ise bu senenin “en” şarkılarından biri oldu benim için.

Cemre’nin Tezgahı

Frank Ocean – Close To You

“But we’re getting older baby/How much longer baby?” kimseyi bu kadar üzmeye hakkın yok Frank Ocean.

Cardi B – Be Careful

Yeni klibiyle birlikte bütün hafta loop’ladığım şarkılar arasına tekrar girdi. Konuş Cardi, hepimiz için konuş!

J. Bernardt – The Question

Balthazar‘ı ne kadar sevdiğimi herkes bilir, dolayısıyla J. Bernardt konseri için çok heyecanlıyım. Bütün hafta albümü onlarca kez dinledim, bugünkü favorim bu şarkı:

Carly Rae Jepsen – Making The Most Of The Night

Tüm zamanların tartışmasız en iyi pop albümü. Her şarkıyı en az bir kez paylaşmış olana kadar burada görmeye devam edeceksiniz, bu seferki de bu parça:

DJ Koze – Baby (How Much I LFO You)

En sevdiğim 2018 albümü sorulunca bir saniye bile düşünmüyorum.

Bütün şarkıları bir arada bulabileceğiniz playlist için şöyle buyurun:

ORADAYIZ: RIJEKA & BADMIXDAY, ATI VE AŞK ÜÇGENI, RSPC, REDRICE

Özellikle düzenlediği ilgi çekici konsepli konser serilerinin yanı sıra radarın dışında kalmış sanatçılarla tanışmamızı sağlayan etkinlikleriyle tanıdığımız In the Void, bu kez Maglibertine ile birlikte Rijeka & Badmixday, Ati ve Aşk Üçgeni, RSPC ve Redrice‘ı bu akşam Peyote’de bir araya getiriyor. Her ismin bize farklı bir deneyim yaşatacağına inandığımız bu etkinlik için çok heyecanlıyız. Bu akşam Peyote’de olacağız, sizi de bekleriz!

Sanatçılarla ilgili daha fazla bilgiye In The Void’un yazısından, etkinlik ile ilgili ayrıntılara ise buradan ulaşabilirsiniz.

#TBT: FOALS – TOTAL LIFE FOREVER

İyi bir çıkış yaptıktan sonra ikinci albümü yapmak aşılması gereken en büyük zorluktur derler. Takip edilmesi gereken albüm Antidotes olunca durum Foals için gerçekten de böyleydi. Ama tam 8 sene önce bu hafta çıkan ikinci albümleri Total Life Forever ile tek albümlük bir grup olmadıklarını ve çok daha yakından takip edilmeye değeceklerini hiç şüphe bırakmayacak şekilde kanıtladılar. Albüm, yaş günü vesilesiyle bu hafta bizim loop’umuzdaydı. Haftanın geri kalanında bize katılmak isterseniz albümü ve sevdiğimiz bir performansı hemen aşağıya bırakıyoruz. İyi dinlemeler.


Spanish Sahara’nın stüdyo kaydını da dinleyin tabii, kısaltılmamış introsu ve outrosuyla birlikte son derece etkileyici.

İNCELEME: ARCTIC MONKEYS – TRANQUILITY BASE HOTEL & CASINO

Geçen sene Matt Helders ve ardından Alex Turner, yeni bir Arctic Monkeys albümü üstünde çalıştıkları hakkındaki haberleri doğruladığından beri albüm çıksa da bir güzel çekiştirsek diye bekliyordum. Bu sene çıkacağı belli oldu ve tarih ileriledikçe daha da heyecanlanmaya başladım. Yeni fontuyla Arctic Monkeys logosu yayınlandı, “İnanılmaz kasıntı bir şey olacak” düşüncelerime hakim olamadım. Albümün isminin “Tranquility Base Hotel & Casino” olacağı ve hiçbir single yayınlanmadan 11 Mayıs‘ta dinlemeye açılacağı belli oldu, “Eveet, kesin felaket bir şey geliyor”du.

Albüm çıktığı an dinledim ve anladım ki “demek o kadar kötü ki önden bir şarkı çıkarıp beklentileri düşürmek istemiyorlar” diyerek eleştirdiğim single çıkarmama politikasının albümün pazarlamasıyla hiçbir ilgisi yokmuş ve shittalk yapalım diye umarken aslında albümün iyi olmaması durumunda yaşayacağım hayal kırıklığını örtmeye çalışıyormuşum, içimdeki Arctic Monkeys fangirl’ü AM’le birlikte ölmemiş, bu anı bekliyormuş.

Alex Turner bize bu kez Ay’dan sesleniyor. Evet, Arctic Monkeys değil, sadece Alex Turner sesleniyor -zira bu albüm fazlasıyla içsel ve kişisel bir proje olmuş ama kesinlikle şikayetçi değiliz. İlk şarkıyla birlikte elimizde ismimizin ilk harflerini taşıyan bavulumuz, Tranquility Base Hotel & Casino‘ya kaçıyoruz. İlk parçadan bile albümü sevip sevmeyeceğimiz anlaşılıyor bence. Çünkü bu bir şarkı değil, bu çok daha büyük bir hikayenin girişi. Bu fikir aklına yatıyorsa albüm akıp gidiyor zaten ama albüme başlarken farklı bir beklentin varsa devamını dinlemek için kendini zorlaman gerekiyor gibi görünüyor. Hikaye ilerledikçe sessiz bir odada kafası karışık bir müzisyenin verdiği konserden çıkıp üst katta taco yemeğe gittiğimiz bir yolculuk yapıyoruz. American Sports‘da girdiğimiz karanlık koridordan, Tranquility Base Hotel & Casino‘da resepsiyondan geçerek Science Fiction ile bir bilim kurgu yazarıyla sohbet ederken buluyoruz kendimizi. Bu uzay yolculuğumuzun içine Alex Turner bir şekilde hayatının son 12 yılda nasıl değiştiği, yaşadığı kimlik karmaşası, medyanın insanlar üzerindeki etkisi, Trump, gentrification ve çok daha fazla konu hakkında fikrini katmayı başarıyor.

Albüm hakkında şarkı şarkı fikir belirtmek imkansız ve gereksiz. Tranquility Base Hotel & Casino bir konsept albüm ve 11 parça tek bir bütünün parçası. Bunların arasından parlayan, daha sonra dinlemek üzere herhangi bir playliste katılabilecek bir parça bulmayı ummak manasız, konserlerde bağıra bağıra söylemek üzere bir nakarat ezberleyeyim gibi bir arayışa çıkmaksa sonuçsuz olacak. Eminim herkes çoktan albümü dinledi ve şu an bir fikri var ama umuyorum ki herkes zihnini açıp Arctic Monkeys’in böylesine tek tek dinleyince bir şey ifade etmeyip bir bütün halinde akıp giden ve insanı alıp aya götürebilen bir albüm yapmayı cesaret edebilecek kadar büyük bir grup haline gelmiş olmasını takdir etmeyi başarıp bu albümden kendine bir şeyler çıkarabilir.

THE “IN THE VOID” SHOW

Takip ettiğimiz, severek okuduğumuz mecraların nasıl ortaya çıktığını, neler yaptığını, belli konularda neler düşündüğünü merak ediyoruz. Bu ilgimize ortak olanlar için yarattığımız The Truman Show serimize, bu kez In The Void‘un kurucusu Sibel Engingök ile konuşarak devam ettik.

Bu konuda bilinçli bir insan olduğumu düşündüğüm halde etrafımızda güzel müzik yapan insanların sayısının sandığımdan ne kadar fazla olduğunu fark ettiren, gerçekten harika müzik yapıp çok az dinleyicisi olan müzisyenleri kendi odalarından çıkarıp dinleyicilerine ulaştıran ve bu anlamda neredeyse kutsal denebilecek bir iş yaptığını düşündüğüm In The Void‘un arkasındaki isimle konuşmak gerçekten çok uzun süredir istediğim bir şeydi. Birkaç ay önce Sibel Engingök ile bir araya gelip blogunun oluşum süreci ve bugüne gelişinden, müzik sahnemizin eksiklerine kadar bir sürü şey hakkında bir hayli uzun bir sohbet ettik, hem kendisini hem de In The Void’u daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Sohbetimizin olabildiğince bilgilendirici bir kısmını da hemen aşağıdan okuyabilirsiniz. In The Void’la hala tanışmamış olanlarınız içinse ulaşabileceğiniz linkler yazının sonunda. Keyifli okumalar!

Cemre: Önce biraz seni ve In The Void’u tanıyalım, ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Sibel Engingök: 2011 yılında, henüz üniversite ikinci sınıftayken -Bahçeşehir Üniversitesi’nde Fotoğraf & Video bölümü terkim- müzik yapan, müzikle ilgilenen bir arkadaş grubum oldu. Elektronik müziğe ilgim o sıralar başladı. Birlikte inanılmaz müzikler keşfedip birbirimize çalıyorduk. Evlerde bir araya gelip kendi partilerimizi düzenliyorduk. İleriki senelerde bunları mekanlara taşımaya başladık. Onun öncesinde ise lise son sınıftayken o dönem psytrance’le ilgilenen arkadaşım, Baran’ın övgüyle bahsetmeleri üzerine Beyoğlu’ndaki Pixie’ye gitmeye başlamıştım. Tam da dubstep’in patladığı zamanlardı. Müzik, ortam, kısacası tamamıyla o dünya beni çok etkiledi.

Bir süre sonra bir sürü insan müzik yapıyor, bir yerde çıkıp bunları çalıyor ve dinleyicileri var ama hala bir eksiklik var gibi hissetmeye başladım. İnsanların birbirinden haberdar olacağı ya da bu tarzda müzik dinleyen insanın İstanbul’da, Türkiye’de herhangi bir şehirde elektronik müzik adına neler olduğunu takip edebileceği bir mecra yoktu. O zamanlar Ali Gültekin bana “Sibel, sen böyle bir şey yapsana” demişti. O zamanlar anlamamıştım ne yapmam gerektiğini ya da neden benim yapmam gerektiğini. Sonra Alican Karalar, o da DJ’lik yapıyordu bir dönem, ve Elif Eltutar bu olayın oluşması ve gelişmesinde bana çok yardımcı oldular. Enter the Void o zamanlar izleyip çok etkilendiğim bir filmdi, oradan geliyor yani isim de. Ama tamamen anlamını gerçekten düşünmeden bir anda öylesine oluşmuş bir şeydi, sonradan çok daha anlamlı gelmeye başladı. Sonrasında, zaten halihazırda hep müzik dinlediğim için, bir süre SoundCloud’da dinlediğim insanları bir Facebook sayfasından paylaşmak şeklinde ilerledi. Bu şekilde başlamış oldu In The Void.

E: Sadece Facebook sayfası mıydı?

Sibel Engingök: Tabii tabii, sonra blog’da da mixtape’ler paylaşmaya başladık. Bir de SoundCloud’un global bir buluşma gecesi olmuştu, oradan bir şeyler paylaşmıştık. Sonrasında da şu anki haline geldi site. İster istemez bir açıdan misyon edindiğimi düşünüyorum. Bunu çok içimden gelerek ve hiçbir karşılık beklemeden yapıyorum, müzik yapan insanları ve müziği seviyorum çünkü. Beni çok besleyen bir şey, o yüzden sanki beni bu kadar besleyen olguya bir teşekkür etmek gibi hissediyorum bu yaptığım ve yapmaya çalıştıklarım hakkında. Harika insanlarla tanışıyorum.

E: Biraz oradan oraya dolaşıyorum demiştin, ne anlamda yani?

Sibel Engingök: Bir dönem İstanbul’da genel durumlardan ötürü hepimizin bir enerjisi tükenmişti ya hatırlarsınız, bir etkinliğe gidiyorsun ama oradaki herkes aslında oraday-mış gibi, sanki hiç kimse hiçbir şeyden keyif almıyor gibiydi. O zaman ben de bir süre uzaklaşmak istedim, ailem Bodrum’da yaşıyor zaten. Ne olacağını düşünmeden, hiç gelecek planı yapmadan onların yanına gittim. Benim için çok da iyi oldu, kafamı toparlayıp çok daha iyi çalışma fırsatı buldum.

C: Birden çok yerde, İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de In The Void etkinlikleri görüyoruz mesela, sürekli olarak bulunmadığın şehirlerde nasıl idare edebiliyorsun bunu?

Sibel Engingök: In The Void’u tek yürütmediğim zamanlarda, birçok insan girip çıktı aslında bu alana. Herkes gönülden destek verdi. Ama siz de anlıyorsunuzdur, bir noktada o artık senin bebeğin gibi oluyor, her gün belli bir şeyleri yapmak zorundasın onun için, bir parçan haline geliyor. Benim için de öyle oldu ve bana destek olan kişilerden de hep o sorumluluğu almasını bekledim sanırım, o yüzden bir türlü sabit bir kadro tutturamadık bir süre. Son olarak Alper Yıldırım, Ege Tülek ve Sezin Özkılıç ile çoğunluğu Ankara’da, onlar orada olduğu için daha rahat ilgilenebiliyor ya da kalkıp Eskişehir’e gittiğimiz oldu. Bu şekilde idare edebildik, hepimiz mobil halde kalarak.

In The Void Presents: Session #5 – Garage/Punk etkinliğinden. Photo Credit: İpek Çınar

C: Bir de radyo programı var, buna benzer başka projeler de var mı yakın zamanda göreceğimiz?

Sibel Engingök: Her zaman çok daha fazlası yapılabilir gibi düşünüyorum. Kafamda dolanan bir sürü fikir var, bunları hayata geçirmek ve insanlarla paylaşmak için epey heyecanlıyım. Toplama albüm yayınlamakla ilgili çalışmalar devam ediyor.

C: In The Void başka sanat dallarıyla da ilgileniyor mu mesela? Bazen instagram profilinizde çok güzel fotoğraflar görüyorum, bunun gibi başka alanlara dokunuyor musunuz?

Sibel Engingök: Çok teşekkür ederim. Müzik ve fotoğraf beni en çok besleyen şey. Beni daha çok çeken müzik ve görselliğin bütünü. Aslında o yüzden fotoğrafın da In The Void için ayrı bir önemi var. Bazen kendi çektiğim bazen de diğer insanların çalışmalarıyla bağ kurup onları müzikle eşleştirmekten keyif alıyorum.

E: Peki keşif aşaması nasıl oluyor senin için?

Sibel Engingök: Artık bir iş (sevdiğim) gibi bu her sabah kalkıp SoundCloud’u ve BandCamp’i açıyorum takip ettiğim tag’lere, insanlara bakıyorum, burada yaşayan insanları bulmaya çalışıyorum, yılların alışkanlığıyla daha rahat oluyor artık. O kadar fazla insan var ki ulaşılmayı bekleyen ve hatta yaptığı şeyleri yüklemeye çekindiği için ulaşamadığımız. Çok da güzel şeyler yapıyorlar. Ama kimisi var ki çok iyi müzik yapıyor ama ortaya çıkmak istemiyor canlı olarak. Ya da gerçekten çok iyi ama biraz dinlenildiğini bilse, biraz daha özgüven kazansa çok daha harika şeyler yapacak, onları da çekip çıkarmak gerekiyor.

C: Çok teşvik edici de bir şey aslında bu yaptığın, sonuçta bu konuda bir fikri olan bir mecra takdir ediyor senin yaptığın işi, çok daha hevesle devam edersin.

Sibel Engingök: Fark edilmek aslında işin özü, bu insan müziğimi dinledi ve sevdi. Bir bağ kurdu. Önemli olan tek şey bu değil mi?

E: Peki In The Void’u kurduğundan bu yana yerel sahnedeki ilerlemeyi nasıl buluyorsun?

Sibel Engingök: Bence kesinlikle çok güzel gelişmeler oluyor. İnsanlar çok daha fazla ortaya çıkıyor artık, birbirleriyle tanışıyorlar, kimse birbirinden haberdar değildi. Her şeyden önemlisi bu insanların bir araya gelebilmesi için bir mekan gerekiyor, hep aynı mekanlarda çalmak, insanların hep aynı mekana gelmesi bir sorundu. Bir nebze ilerlenildi bu konuda da ama tabii hala yeterli değil. Ekonomik durumlar ya da egoları insanları etkilemese, herkes iş birliği içinde olmaktan yana olsa herkes için bir sürü kapılar açılabilir, çok daha güzel şeyler yapılabilir diye düşünüyorum.

Teknik açıdan çok kaliteli yerler var İstanbul’da ama mesela nasıl desem, belli bir sınırı geçmiş sanatçılar için açık sadece kapıları. Öyle bir anlayış olmamalı bence. Asıl amacım da böyle bir şeye girişmek aslında, Andy Warhol’un The Factory’si gibi. Herkes orada ve herkes özgür, tabii o zamana özgü bir şey çok da aynı durumdan bahsetmiyorum ama, herkesin hakkını alabildiği, adil, iyi ses sistemi olan bir yer hayali hep var aklımda, herkes gibi. Özellikle Berlin’e gidip geldikten sonra daha da netleşti her şey. Müzik bir deneyim sonuçta, bunu olabildiğince kapsamlı ve iyi bir şekilde deneyimletebilmek lazım.

E: Ben de Berlin’i gördükten sonra İstanbul’u hep olmamış bir Berlin olarak görmeye başladım.

Sibel Engingök: O da işte poser’lık, o kıyafeti giydiğinde bir şey oluyorsun ya da bir şeye ait oluyorsun gibi hissetmekten oluyor sanki.

E: Her janradan besleniyor gibi In The Void ama kendine daha yakın bulduğu bir müzik türü var mı?

Sibel Engingök: Daha çok elektronik müzik diyebilirim. Diğer gruplarla; indie, rock, punk, alternatif türevleri müzik türlerini destekleyen haberini yapan bantmag var, bir baba indie var, siz varsınız, bir sürü bloglar var. Elektronik müzik ise eksikti o yüzden temelde hep o oldu. Sonrasında başka türlere de yöneldik tabii. Genel olarak bilindik isimlerin dışında kalanlardan bahsediyoruz. Ama elbette işin özünde bağ kurduğumuz her sesi, her titreşimi bu alanda yaymaya çalışıyoruz.

2015 yılında yayınlanan In The Void Compilation Albüm

C: Şu sıralar Türkiye’den hangi isimleri dinliyorsun mesela diyeceğim ama eleyip isim söylemek çok zor biliyorum. Şöyle diyelim, son zamanlarda keşfettiğin ve bulduğun için çok heyecanlandığın isimler kimler?

Sibel Engingök: Tek tek isim belirtmek konusunda gerçekten başarısızım çünkü birçok ismi seviyorum ve dinliyorum fakat kişisel olarak bu aralar beni en çok heyecanlandıran isimler / gruplar: Okay Vivian, Blank Zero, Drunk High Jinks, Dark’o Bairo, Deniz Erdem, Destroy Earth, Redrice, Elz & the Cult, Ati ve Aşk Üçgeni, Bam Bam Bam, Scenes We Have Missed, Rijeka, Saint Aegean Heart, Fluctuosa, Robogeisha, dear machine, Aportrait, Voyd, SETH…

E: Aslında herkesin tahmin ettiğinden çok daha fazla müzik yapan insan var yani SoundCloud’da da.

Sibel Engingök: Evet kesinlikle öyle, iyi müzik demek istemiyorum ama mesela bir insan orada tek bir sesten bir parça yapıyor ama anlattığı şey sana bir çok şey ifade edebiliyor.  O müziğin, bir şey ifade edebileceği insana ulaşması lazım ama işte. Müzik evrensel bir şey, birleştirici, iyileştirici, bu dünyaya ait ama başka bir boyutta yaşayan bir alan, bir iletişim biçimi. Kendim hiç müzik yapmadım o yüzden müzisyenlere ayrı bir hayranlık besliyorum. Aynı anda birkaç insan bir enstrüman çalıyor ve o an kimse konuşmuyor ama öyle bir iletişim halindeler ki, çok etkileyici.

Biri bir başkasından duyduğunu deniyor ve yeni bir şeyler çıkarabiliyor. İnsanların iletişimde olması çok güzel. Yani ilk anda dinleyip çok etkilenmediğim ama  “Burada bir şeyler var, üzerine gitmeye devam et” diyebilmek bile çok güzel.

Görünürlüğü arttırmak ya da ülkeler arası sınırları kaldırmak gerekiyor ideal bir dünyada. Çok fazla ön yargı var.. Daha önce başka ülkelerde de bulundum ama hiç son zamanlarda gördüğüm gibi bir sınıflandırma görmemiştim Türkiye’ye karşı. Şu an en son olarak aklımda o örnek olduğu için söylüyorum ama arkaoda Berlin gibi mekanlar açıldıkça artık bu kafamızdaki gerçek olmayan sınır ve engelleri aşmamızda yardımcı olacak, köprü görevi görecek diye düşünüyorum.

C: Gelecek planları neler In The Void için, yeni bir etkinlik serisi gibi bir şeyler var mı?

Ne olursa olsun yapmaya devam etmek. Tek plan bu.

In The Void’a ulaşabileceğiniz linkler:

Facebook / Soundcloud / Instagram / Bandcamp / Mixcloud

SAYGI DURUŞU: FEVER TO TELL

2000 yılında, kendi jenerasyonun en havalı kadınlarından biri olan Karen O öncülüğünde kurulan Yeah Yeah Yeahs‘ın çıkış albümü Fever To Tell geçtiğimiz hafta tam 15 yaşına girdi. Bu vesileyle indie rock’ın temel taşlarından biri haline gelen bu albüme saygı duruşunda bulunmak istedik.

Pin

Albümün ilk single’ı olan ve sadece 2 dakika süren bu şarkıyı bir kez dinlemek asla yetmiyor.

Date with the Night

Albümün belki de en güçlü ve akılda kalıcı parçası, 2000li yıllarda çekilmiş herhangi bir gençlik dizisi izlediyseniz bu şarkıyı soundtrack olarak duymamış olma ihtimaliniz yok. Aynı temaya sahip başka şarkıları içeren playlistimize de şuradan ulaşabilirsiniz.

Maps

“Wait, they don’t love you, like I love you” sözleriyle bir noktada kendi hayatınızla mutlaka bağdaştıracağınız şarkı, Ezra Koenig ve Beyoncé’yi de aynı şekilde etkilemiş olacak ki birlikte yazdıkları Hold Up’ın çıkış noktası olmuş.

Poor Song

Albüm, en sakin şarkısıyla kapanırken Karen O’dan bir bir aşk mektubu dinliyoruz. (Liars‘dan Angus Andrew hakkında olduğu söyleniyor)

Albümün geri kalanına hemen buradan ulaşabilirsiniz:

 

RÖPORTAJ: GIRLS IN AIRPORTS

Garanti Caz Yeşili: Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında 30 Nisan’da Salon‘a konuk olacak Girls in Airports ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Dünyanın bir çok köşesinden ilham dolu bir konser öncesi bu muhabbeti okumadan geçmeyin.

Merhaba, nasılsınız?

Her şey yolunda, teşekkürler!

Yakın bir zamanda canlı kayıtlarınızdan oluşan bir albüm yayınladınız, sizi performanslarınızı kaydedip yayınlamaya teşvik eden neydi? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor, turnede olmayı seviyor musunuz?

Tabii, turne çok yoğun bir tecrübe. Sanki hayatın sadece o bir, bir buçuk saatlik performanstan ibaretmiş gibi hissettiriyor. Geri kalan her şey beklemek ve hazırlık yapmak. Bu yüzden turne sırasında kendini geliştiriyor olmak de çok büyük bir artı. Yeni canlı albümümüz de üç günlü bir turneden en sevdiğimiz kayıtların birleşimi gibi. Neredeyse hepsi son konserden.

2009’dan beri birlikte çalıyoruz ve bu 9 yıl boyunca tarzımız çok değişti. Her konserde yeni bir şey yapmaya çalışıyoruz böylece ifade biçimimizdeki değişimler çok organik bir şekilde gelişiyor. Bunu belgelemek istedik.

Danimarka asıllı bir grupsunuz ama müziğinizde Güney Amerika’dan Afrika’ya, çok farklı coğrafyalardan etkiler görmek mümkün. Sizce müziğiniz nasıl böyle bambaşka kültürleri içeren bir füzyon haline geldi?

Hepimiz Afrika’ya seyahat ettik daha önce, özellikle Batı Afrika’ya. Dünyanın her tarafından geleneksel halk müziklerini dinlemeye ve olabildiğince çok yeniliğe açık olmaya çalışıyoruz. Davulcumuz ve perküsyoncumuz geleneksel müzikten gelen davul tekniklerine çok ilgili, bu daha orijinal bir sound yaratmamızda önemli rol oynadı çok kez.

Dediğin gibi müziğimiz gerçekten bir füzyon. Üzerine çok düşünülmüş bir durum değil bu, sadece sonunda kulağa öyle gelen bir şey çıktı. Kopenhag’da yaşıyoruz, nispeten çok kültürlü bir şehir ama hepimiz Danimarka’nın daha tipik, sarışın, güzel arabası/evi/bahçesi olan ve pop müzik dinleyen insanlarının bulunduğu şehirlerde büyüdük. Belki de müziğimiz şimdi Kopenhag’da bulduklarımız ifade etmek için bulduğumuz bir yoldur. Yine de her şeyden önemlisi, yeni şeylere açık olmak ve sana heyecan veren şeyleri keşfetmeye çalışmakla ilgili bir durum.

Son iki yılda bambaşka yerlerde bulunma fırsatınız oldu, en sevdikleriniz hangileriydi?

Hepimizin çocukları olduğu için genelde gittiğimiz şehirlerde vakit geçiremiyoruz artık. Pekin’de birkaç günü sadece şehirde ve civarında takılarak geçirme fırsatımız olmuştu, gerçekten inanılmazdı. Çin Seddi başta olmak üzere bütün turistik yerlere gittik. Ve gecenin bir vakti bile dumpling yiyebileceğin, bir sürü insanla dolu mekanlar bulmak mümkün oluyordu.

New York’ta da çok güzel vakit geçirdik. Çok daha eski bir anı bu. Turneyi tamamen kendi kendimize planlamıştık o yüzden sadece küçük mekanlarda çalacaktık. Gerçek bir kaostu; kiraladığımız enstrümanları çıkacağımız mekana taşıyabilmek için araba kiralamak zorunda kaldık. Sonra Brooklyn’de kalacağımız daireye tekrar aletleri taşıdık ve güvenilir bir yere benzemediği için aletleri sürekli yanımızda taşımak zorunda kaldık. Yine de Manhattan’a doğru köprüden geçerken her şeye değdiğini hissetmiştik.

Daha önce Istanbul’a geldiniz mi? Ziyaretiniz için planlarınız neler?

Bir süre kalıp şehri gezebileceğiz gibi görünüyor. Olabildiğince çok yer görmek istiyoruz, kesinlikle Asya tarafını da Avrupa tarafını da göreceğiz. Davulcularımız birkaç zil almayı planlıyorlar.

İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Konsere nasıl hazırlanalım?

Konser için sabırsızlanıyoruz! Harika dinleyiciler olduğunuza eminiz. Spotify’da bizi en çok dinleyen şehir Kopenhag, Berlin ve Hamburg’dan sonra İstanbul gibi görünüyor, hiç oraya gelip konser vermemiş olmamıza rağmen. Gelip bunun sebebini görebilecek olduğumuz için gerçekten çok heyecanlıyız.

RÖPORTAJ: EVERYTHING EVERYTHING

Everything Everything ile grubun favori albümü Radiohead‘in Kid A‘inin açılış parçası olan Everything In Its Right Place şarkısından ismini alıyor oluşuyla tanışmıştık. Hemen ardından taze grup ilk albümleri Man Alive ile Mercury Prize‘a aday olarak rüşdünü ispat etmişti.  2013 ve 2015 yıllarında gelen albümleri Arc ve Get to Heaven ile hayatlarımıza kalıcı olarak girmiş ve bu iki albümün de turnesi sırasında kendilerini İstanbul’da izleme fırsatı bile bulmuştuk. Bu kez de son albümleri A Fever Dream ve hemen arkasından gelen EP’leri A Deeper Sea‘nin turnesi kapsamında İstanbul’a uğramadan önce grupla konuşma fırsatı bulduk. Biz üç senedir kendilerini canlı dinleyemediğimiz için çok heyecanlıyız, siz de aynı heyecanı paylaşıyorsanız lafı daha da uzatmadan sizi röportaja alalım. 21 Nisan‘da Salon‘da şarkılara hep bir ağızdan eşlik etmek üzere, buyurun:

Merhaba! Nasılsınız? Turne nasıl gidiyor?

Çok iyi, teşekkürler!

Son albümünüz A Fever Dream’in yayınlanmasının üzerinden çok zaman geçmedi, geri dönüşler nasıl oldu, beklediğiniz gibi miydi? Sonunda ortaya çıkan iş sizi tatmin etti mi?

Aldığımız dönüşler harikaydı, albümü canlı olarak çalmaktan da çok keyif alıyoruz. Aklımızdaki albümü hayata geçirmeyi başardığımızı düşünüyoruz, bu yüzden sonuçtan gayet memnunuz. Her zaman olduğu gibi bir sonraki projemiz için heyecanlıyız.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla “A Fever Dream” önceki albümlerinize göre biraz daha kişisel fikirler içeren sözlere sahip, niçin bu sefer böyle bir değişime gittiniz?

Get to Heaven biraz fazla kişisellikten uzaktı, şarkıların büyük bir kısmı hayali bir perspektiften ve çok daha büyük bir çerçeveden bakarak yazılmıştı. Herkesin 2016 olayları (Brexit ve Amerika’daki seçimler) üzerine yazacağını biliyorduk ve sanki bu konular hakkında zaten daha önce çok fazla konuştuk gibi hissettik. Bu sebeple bu kez daha küçük bir pencereden, bu büyük olayların kişisel boyutlarda kendi küçük hayatlarımızdaki etkisi hakkında konuşmak istedik.

A Fever Dream ve A Deeper Sea’nin yayınlanması arasında çok büyük bir ara yok. Her ne kadar isimler benzese de, iki kaydı da dinlerken sanki bambaşka yerlerden çıkmışlar gibi hissediyorum. Sizce bunun sebebi nedir? Siz bu iki kaydın arasındaki bağlantının nasıl algılanmasını planlamıştınız?

Evet, isimlerini kasıtlı olarak benzer seçtik. A Deeper Sea’nin, A Fever Dream’e başka bir açıdan bakıyormuş gibi hissettirmesini istedik. EP, içerdiği remix ve cover dolayısıyla albümün genel söylemine tam uymuyor. Bu şarkıların kendine özel bir yeri olmalıydı. Bir A Fever Dream fanı için, A Deeper Sea ekstra bir hazine bulmak gibi bir şey.

Albümün ve EP’nin kapak görsellerini çok beğendim. Bu görsellerin kayıtlarla olan ilişkisini nasıl açıklarsınız, vermek istediğiniz mesaj neydi?

Teşekkürler, bu görsel bölünmüş toplum fikri üzerineydi. Fiziksel olarak üst üste yığılmış ve birbirinden kopup ayrılıyor ama sonsuza kadar birbirlerine bağlılar. Bu bize hem korkunç hem güzel geliyor.

Birçok kez sorulduğu için eminim bu açıklamanız için pişmansınızdır ama duydum ki “Ivory Tower” son albümden en sevdiğiniz şarkıymış. Niçin, özel bir sebebi var mı?

Hangimiz söylemiştik bunu emin değilim, ama gerçekten de hepimiz seviyoruz sanırım Ivory Tower’ı. Canlı çalmak çok eğlenceli, ve şarkıdaki birkaç söz albümdeki en iyi sözler bence.

Özellikle şarkılarınız aracılığıyla politik duruşunuzla da biliniyorsunuz. İnsanları bilinçlendirmek için yapmanız gereken bir şey olduğunu düşündüğünüz için mi böyle bir tutum edindiniz yoksa sadece fikirlerinizi paylaşma dürtüsünden ötürü müydü?

Kesinlikle bir fikir paylaşma dürtüsünden daha fazlası ama müzik ve Brexit bambaşka şeyler. Biz kişisel olarak “politik” şarkılar dinlemeyi çok sevmiyoruz. Bu yüzden genelde şarkılarımızı insanların kendi anlamlarını çıkarabilecekleri kadar geniş yazmaya çalışıyoruz. Politik kısmı sadece arayanlar tarafından bulunuyor bence.

Son zamanlarda neler dinliyorsunuz?

Rae Morris’in Someone Out There isimli albümünü çok dinliyorum bu sıralar. Müzikten aldığım zevki tekrar canlandırdı diyebilirim, çok pozitif bir albüm, kendi müziğimiz için söylemesi zor bir şey.

Daha önce İstanbul’a gelmiştiniz, nasıl bir deneyimdi sizin için? Şehirde geçirmek için yeterli vaktiniz olmuş muydu? Bu seferki ziyaretiniz için planlarınız neler?

Evet daha önce gelmiştik ama hava o kadar sıcaktı ki sürekli gölgede saklanmak zorunda kaldık! Bu kez Türk arkadaşlarımız The Away Days ile zaman geçirebilmeyi umuyoruz.

Konserde bizi ne bekliyor olacak? Kendimizi nasıl hazırlayalım?

Harika davullar duyacaksınız. Sesinizi de yanınızda getirmeyi unutmayın!

SALI PAZARI: 03.04.2018

Bir salı akşamını daha aylardır sürdürdüğümüz geleneğimizle kapatıyoruz, geçtiğimiz hafta yeni-eski ne dinlediysek hepsini sıraladık, bir de playlistte toparladık. Size de keyifli dinlemeler!

CEMRE’NİN TEZGAHI

She Past Away – Rituel

Sırf “yerli” olduğu için en iyi ihtimalle ortalama denecek işlerin övüldüğünü gördükçe hala yeterince takdir edilmediğini düşündüğüm bazı harika gruplar geliyor aklıma:

Tame Impala – List Of People (To Try And Forget About)

Let It Happen’ın ilk yayınlandığı gün dün gibi aklımda ve hala B-Sideları da dahil her şarkıyı aynı keyifle dinliyorum, ne güzel albümsün Currents.

The Veils – Sign of Your Love

The Veils’ın son albümünü asla bu kadar sevemediğim ve aynı albümü döndürüp dururken diğerine elim gitmediği için biraz suçlu hissediyorum ama harika bir albüm, ne yapabilirim ki:

The Weeknd – Call Out My Name

İtiraf ediyorum, gerçekten her dinleyişimde “Konuş be Abel!” diyorum ciddi ciddi sesli olarak:

BERNA’NIN TEZGAHI

Sports – Someone You’d Rather Be Dating

Basit ama ilgi çekici grup adı, basit ama duygulara tercüman olan sözler. Arşivinizde her zaman bulundurmanız gereken, her duyguduruma uygun alternatif pop şarkılardan nadide bir tanesi.

Edis – An

Edis’in ilk albümünün en en güzel şarkısı. Çıktığı günden beri dönüp dönüp dinliyorum.

Cairokee – Abdel Qader (cover)

Eski şarkılara çok düşkünümdür ve onların yeniden yorumlanmalarını sevmem. ANCAK bu tabumu kesinlikle yıkan işte bu şarkıdır. Yılların Abdelkader’i, Süheyl ve Behzat tarafından korkunç bir versiyonu bile yapılmıştı, ama asla bu denli tüyleri diken diken edecek kadar güçlü olmamıştı.

EGE’NİN TEZGAHI

Kacey Musgraves – Slow Burn

Last.fm’e göre Kacey Musgraves’in son albümü Golden Hour’u 233 kere skroplamışım ve albüm çıkalı daha beş gün falan oluyor (Evet, hala last.fm kullanıyorum). Bu seneyi geçtim, son birkaç senedir hiçbir albümün bu kadar bağımlısı olmamıştım. Hep burun kıvırdığım country ile diğer türleri nasıl bu kadar doğal bir şekilde harmanlamış, nasıl böylesine su gibi melodiler ortaya çıkartabilmiş, albümdeki hem hüzünlü hem neşeli nostaljik havayı nasıl yakalayabilmiş, gerçekten hayretler içinde dinliyorum her seferinde. “Bir albüm dinledim, hayatım değişti” durumu söz konusu. Albümün ilk şarkısını şöyle bırakıyorum, zaten devamını da dinlemek istemekten alıkoyamayacaksınız kendinizi. Bu güzellikle herkesin tanışması gerek.

Rain Lab (Da Poet & İdil Meşe) – Rosetta’s Song

Rain Lab’in uzun zamandır merakla beklediğim EP’si sonunda çıktı ve asla hayal kırıklığına uğratmadı. EP’deki favorim Rosetta’s Song, bana Burial’ın işlerini hatırlattı; bir de işin içine İdil Meşe’nin yumuşacık vokaliyle saksofon girince muazzam bir şey çıkmış ortaya.

Bütün bu şarkıları topladığımız playliste de şöyle ulaşabilirsiniz:

OST #51: FRIENDZONE

Pek de bilimsel olmayan verilere göre her gün her 8 kişiden 9’u friendzone‘lanıyor, bu yüzden böylesine yaygın bir konuya biz de katkımızı yapmak istedik.

Hepimiz biliyoruz ki çok bir şey istememiştiniz, sadece birbirinize iyi geldiğinizi hissettiğiniz bir insanın sizi, sizin onu gördüğünüz gibi görmesini dilerdiniz. Mantıklı olanı yapıp kendi ihtiyaçlarınızı gözetebilir, bir adım daha uzak durabilirsiniz ya da kendinize hakim olamayıp onun aklının ucundan dahi geçmediğinizi bile bile playlistimize dalıp hiçbir çaba göstermemesine rağmen biriciğiniz olmayı başaran, o ilgili kişiyi düşünerek hüzünlenebilirsiniz. Bence ilkini yapın ama kesin ikincisini seçeceksiniz, o yüzden şöyle buyurun:

GELİYOR: ALT-J

2015 yılında This Is All Yours albümünün turnesi kapsamında Harvest Festival‘in ilkinde ağırlanan grup alt-J, bu kez kendini hiç tekrar etmeden aynı kalitede şarkılar üretebildiğini kanıtladığı üçüncü albümü RELAXER’ı çalmak için İstanbul’a uğruyor. 4 Temmuz‘da Volkswagen Arena‘da gerçekleşecek konserin biletleri ise bugün itibariyle mobilet.com‘da satışta. Sabırsızlanarak albümü loop’lamak ya da grubun websitesindeki oyunla vakit öldürmek için harika bir fırsat.

RÖPORTAJ: SON LUX

İlk albümünü 2008’de yayınlayan ve bir süre Ryan Lott‘ın solo projesi olarak ilerleyen, daha sonra Ian Chang ve Rafiq Bhatia‘nın katılımıyla son halini alan Son Lux’ı herhangi bir kalıba sığdırmak çok zor. Projenin çıkış albümü olan At War with Walls & Mazes “şarkı” olarak isimlendirmenin eksik ve yanlış olacağı ses kesitlerinden oluşurken grubun tarzı zamanla olgunlaşıp daha da karmaşıklaşarak Brighter Wounds‘a kadar ulaştı. Bu sırada Lorde, Woodkid, Sufjan Stevens gibi isimlerin de dikkatini çekerek birlikte çalışmalara imza atmayı da başardı. Özellikle doğaçlamalarıyla renklendirdikleri, şaşırtıcı performanslarıyla bilinen Son Lux bu akşam Salon‘da sahne alacak, grupla yeni albümleri ve bu akşamki performansları hakkında konuştuğumuz sohbetimiz hemen aşağıda. İyi eğlenceler!

Merhaba! Nasılsınız, turne nasıl gidiyor? Yolda olmayı seviyor musunuz?
Ian Chang: Turne harika gidiyor. Seyirci kitlemiz inanılmaz, turnede bize eşlik eden herkes harika ve performanslarımız hakkında çok iyi hissediyoruz. Sizlerle de bunu paylaşmak için sabırsızlanıyoruz. Yolda olmanın zorlukları elbette var ama müziğimizi bu kadar çok kişiyle yüz yüze paylaşabildiğimiz için ayrıcalıklı hissediyoruz.

Yeni albümünüz “Brighter Wounds” hakkında çok heyecanlıyız –Sizden bu soruların cevabını aldığımda çoktan çıkmış olacak diye tahmin ediyorum ☺- Her albümde tarzınız daha derin ve karmaşık bir hal alıyor, bunun sebebi ne sizce? Albümün üretim ve kayıt süreci nasıldı?
Ian Chang: Gerçekten de çıktı albümümüz! ☺ “Brighter Wounds” ile çok gurur duyuyoruz. Bu seferki üretim sürecimizdeki en büyük değişiklik stüdyoda çok daha fazla birlikte vakit geçirmemiz oldu. Daha pürüzsüz bir çalışma süreciydi. Dinleyicilerimizle daha akıcı bir dil ile konuşuyoruz bence bu kez.

Albüm kapağının nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum, görselin albüm ile ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Ian Chang: En başta amaçladığımız konsept ellerin “iş gücü”nün sembolü olmasıydı. Bu fikir bizim için menajer/guru/yaşam koçu olan Michael Kaufmann’ındı. İlginç olan kısım ise henüz müzik yokken bu fikir vardı, aktif olarak bu fikir üzerine müzik üretmeye çalışmadık ama yine de bilinçaltımızda bir etkisi olmuş olmalı mutlaka.
Albümün kayıtlarını bitirip ismine karar verdikten sonra görseller için iş birliği yaptığımız isimlere, The Made Shop’a yolladık ve bu “el” konseptini akıllarında bulundurarak şu anki albüm kapağını yaptılar. Çok iyi bir iş çıkardılar bence, altından ve birbirine karışmış iki el fikri çok hoşumuza gitti. Albümün değindiği temalar hakkında konuşuyor gerçekten.

Duyduğum kadarıyla canlı performanslarınız sıklıkla doğaçlamalarınız üzerinden ilerliyormuş, böyle olduğunda dinleyicilerinizden aldığınız geri dönüşler nasıl oluyor?
Ryan Lott: Evet, doğaçlama yapmak performansımızın önemli bir kısmını oluşturuyor. O anda karar verilerek üretilen eşsiz seslerin verdiği enerji bizi çok heyecanlandırıyor. Şarkılara hak ettiği saygıyı gösteriyoruz ama albümü aynı şekilde sahnede tekrar tekrar çalmak bize göre değil. Bir grubu yalnız ve insan içinde dinlemek çok farklı deneyimler. Bir albüm kaydederken ya da performansı planlarken aklımızdan çıkarmadığımız şeylerden biri kayıtta iyi duyulan bir şey her zaman canlı performansta da aynı etkiyi vermeyebilir. Bu yüzden umuyoruz ki performanslarımız bizi dinlemeye gelenler için iyi yönde şaşırtıcı bir deneyim oluyordur, şu ana kadar bizim açımızdan gördümüz kadarıyla öyle de oluyor gibi.

Lorde ile yaptığınız iş birliği nasıl gerçekleşti?
Ryan Lott: Daha en başından, 2008’den beri Son Lux’ı dinliyormuş ve Lanterns çıktıktan kısa bir süre sonra albüm hakkında bir tweet attı ve twitterden mesajlaşarak iletişimizi başlatmış olduk. Easy’nin yeni bir versiyonunu yapmaya karar verdik. Sesini orijinal şarkının üzerine kaydetti ve daha sonra onun yazdıkları üzerinden enstrümanları geliştirdik ve bu şekilde “Easy (Switch Screens)” ortaya çıkmış oldu.

“Disappearance of Eleanor Rigby” için hazırladığınız soundtrack çok etkileyiciydi, bir film üzerine çalışmayı seviyor musunuz? Bu üretim süreci, bir Son Lux albümü yapmaktan ne kadar farklı?
Ryan Lott: Film müziği yapmayı çok seviyoruz. Bir filmin hayata geçmesine hizmet etmek bizim için bir onur. Eğer “deadline” stresine katlanabiliyorsan ve teknolojiyi kullanma konusunda iyiysen çok heyecan verici bir süreç. Benim solo olarak yaptığım bir başka soundtrack projesi de “Mean Dreams” için, yakın zamanda o da yayınlandı.
Film müziğinin, adı üstünde, amacı filmin mesajını güçlendirmek olduğu için elbette en temelinden itibaren normal bir albüm yapmaktan çok farklı. Bunun yanı sıra en yoğun şekilde yeni teknikler keşfedişimiz ya da eski kayıtlarda yeni elementler buluşumuz genelde bir dans gösterisi için ya da film için müzik yaparken oluyor.

Şu sıralar neler dinliyorsunuz? Türkiye’den dinlemeyi sevdiğiniz birileri var mı?
Rafiq Bhatia: Şu sıralar Smino, Hanna Benn, Valgeir Sigurðsson, Nick Hakim, Cecil Taylor ve Ravyn Lenae’yi dinliyoruz. İlhan Erşahin’i biraz tanıyorum, New York’ta bulunduğumuz zamanlardan; Nublu’da ve Brezilya’daki Nublu Caz Festivali’nde de çalma fırsatım olmuştu.

Daha önce İstanbul’a geldiniz mi? Bu kez şehirde zaman geçirmek için fırsatınız olacak mı, öyleyse planlarınız neler?
Rafiq Bhatia: Bu Ryan ve Ian’ın ilk ziyareti olacak. Ama ben birkaç yıl önce Istanbul’da ailemle birlikte bir hafta geçirme fırsatı bulmuştum. En sevdiğim şey Ayasofya ve Sultanahmet Camisi arasında yürümek olmuştu, iki farklı taraftan ezan okunuyordu ve sesler çevredeki bütün yüzeylerden yankılanıp bana geri dönüyor ve hepimizi ahenksiz bir şekilde sarmalıyordu.
Bu kez kısıtlı bir vaktimiz olacak ama yine de görülmesi gereken birkaç yere ziyaret edip güzel bir Türk kahvaltısı yapmayı umuyoruz!

Konseriniz için nasıl hazırlanalım, sahnede ne görmeyi beklemeliyiz?
Rafiq Bhatia: Açık bir zihinle ve kulaklarla gelin. Konserimiz çok değişken olacak; derin bir sessizlikten çok yüksek sese çok hızlı geçişler yaptığımız oluyor. Dikkatinizi vererek dinlemeye, dans etmeye ve şarkılarımıza eşlik etmeye hazır olun!