TANIŞIN

TANIŞIN: CLAIRO

Yazı: Mert Tatar

“DJ BABY BENZ”

Lo-Fi, Bedroom Pop tarzlarını seviyorsanız, tam da şu sıralar tanışmanız gereken isim Clairo. 19 yaşında Boston’lı bu kızcağız, müzik yapmaya kelimenin tam anlamıyla kendi bedroom’unda başlamış. 14 yaşından itibaren coverlarını SoundCloud’a, sonraları da pijamayla gitar çalıp şarkı söylediği videolarını YouTube’a sessiz sedasız yüklerken işler bir anda beklenmedik bir hal alıyor. Siz bu yazıyı okurken Pretty Girl YouTube’da 10 milyon görüntülenmeyi geçmiş durumda.

Bir röportajında şarkı sözlerini yazarken Frankie Cosmos’dan ilham aldığını söylemiş. Şarkılarında kendi hayatından bahsetmekten çekinmiyor, iyi ki de böyle yapıyor. Geçmiş bir ilişkisi hakkında yazdığı Flaming Hot Cheetos en sevilen şarkılarından biri.

Hal böyle olunca Amerika’da konserlere başlaması da pek zaman almadı tabii. Şimdiden Tyler, The Creator ile bir etkinlikte çaldı, önümüzdeki mayıs ayında da Blurry Vision festivalinde SZA ve Migos ile aynı sahneyi paylaşacak. Yakın zamanda gelecek EP’sini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Clairo’nun çeşitli sosyal medya hesaplarına ilgili linklerden ulaşabilirsiniz:

YouTube
SoundCloud
Spotify
Instagram
Twitter

TANIŞIN: CLÉA VINCENT

Yazı: Berna Birtan

 

Hem kışın camdan dışarı bakıp karları izlerken, hem de yazın sahilde pineklerken dinlenilecek şarkılar mı arıyorsunuz? O halde Cléa Vincent ile tanışın. Parisienne olmanın tüm gerekliliklerini yerine getiren bu hayalperest kadın, üniversitede sınıfta kalınca müzik yapmaya başlamış (hayat insanı nerelere götürüyor). Önce caz dersleri alırken, sonra kendi şarkılarını yazmaya kendi tarzını oluşturmaya başlamış. Şimdiyse Fransız pop’unun kendine nevi şahsına münhasır bir icracısı. Bazıları retro-fütüristik pop gibi çok spesifik bir kategoriye koysa da onu, ben zamanında bol bol synthpop dinleyip ilham aldığını düşünüyorum. Zaman zaman süslü caz melodileri de duyabiliyorsunuz. Bunları yumuşacık bir Fransızca ile harmanlayınca ortaya enfes bir şey çıkıyor.

2012’de ilk albümü için anlaştığı yapım şirketiyle can sıkıcı birtakım olaylar yaşadıktan sonra, Midnight Special Records ile anlaşma yoluna gidiyor. Kendisi de bu değişiklikten memnun olduğunu dile getiriyor, ilk çalışmalarında istediği kadar sıcak ve lo-fi kayıtlar yapamadığını belirtiyor. İlk iki EP’si Non mais oui 1&2 2014’te, ilk albümü Retiens mon désir ise 2016’da çıktı. Bunların yanında lo-fi kafasını koruyan aynı zamanda absürdlükleriyle eğlendiren bir çok da klibi var. Öyle ki, her yeni çıkanı heyecanla bekliyorsunuz. İşte bir örnek;

Cléa Vincent’ın son EP’si Tropi-Cléa Nisan 2017’de yayınlandı. Öncekilere kıyasla daha hareketli bu beş şarkılık kayıt (biraz daha yaz havası), başarısının tek seferlik olmadığının kanıtı oldu. Şimdilerde Fransa ve Avrupa’da konserlerine devam ediyor. Umarım ilerde adının yanında “İstanbul”u da görebiliriz.

TANIŞIN: MAE MULLER

Bu kez sizi geleceğini çok parlak gördüğümüz, enerjisini ve sözlerini 20li yaşlarının başında olmasından alan genç ve güzel Mae Muller ile tanıştırmaya geldik! 2017 sonlarında yayınladığı ilk teklisi The Hoodie Song, Muller’ın duygusal olduğu kadar kışkırtıcı pop müziğiyle tanışmak için harika bir başlangıç. Erkek arkadaşının yanından ayrılırken yazdığı hem tatlı hem baştan çıkartıcı bu şarkı, yapımcısı Two Inch Punch ile yalnızca 4 saatlik bir çalışma sonunda dinlediğimiz haline ulaşmış:

Şarkı yazarken tüm ilhamını kadınlık gücünden aldığını söyleyen Muller için Jenny, müzik anlayışına çok yakışır bir ikinci single seçimi:

İlk EP’sini Şubat ayının geçtiğimiz günlerinde yayınlayan Muller, çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor olsa gerek. Şarkılarına yeni bir soluk getirip bize After Hours ve B.B.A.’i daha çok sevdirmeyi başardı. Yakın gelecek planlarının canlı performanslarına odaklanmak olduğunu söyleyen Mae Muller’ın müzik kariyerindeki gelişmeleri heyecanla bekliyoruz.

 

TANIŞIN: MANY ROOMS

Gitarı ile özdeşleşmiş, henüz daha yolun başında olan ve müzik piyasasının rekabetçi tüm yönlerinden ayrılarak saf bir şekilde müzik yapan müzisyenleri çok seviyoruz. Houston merkezli Brianna Hunt’ın müzik projesi Many Rooms da tam olarak bu alanda aradığımız kan. Brianna Hunt, aslen Ohiolu ancak henüz lisedeyken yaşadığı yerde canlı performanslar sergileyen tek kadın olduğu için fazlasıyla dikkat çekmiş. Küçükken annesinin kilise şarkılarıyla büyüyen Hunt, müziğe olan sevgisini bir kariyere dönüştürmeye karar verince Nashville’e taşınmış. Ancak orada da umduğunu bulamamış. Uzun süre finansal olarak sıkıntı yaşadıktan sonra ve tek bir şarkı dahi kaydedecek parayı denkleştiremediğinde ciddi bir sinir krizi geçirmiş. Hemen ardından bir arkadaşının ev stüdyosunda kayıt yapma fırsatı bulmuş ve ilk albümü için imzayı atabilmiş.

Kendisinin şu anda ortamlarda bulabileceğiniz Hollow Body adında bir EP’si var. İlk albüm trendlerinden tamamen uzaklaşarak, eski günlerin maksimum duygu minimum prodüksiyon inancını benimseyen 6 şarkılık harika bir EP Hollow Body. Sharon Van Etten, Julien Baker, Alela Diane, Laura Gibson ve Tiny Ruins ekolünün ilk albümlerini seviyorsanız mutlaka kaçırmak istemeyeceğiniz bir müzisyen olduğunu söyleyebiliriz. Özetle, akustik gitarı ile baş başa en içten şekilde hikayesini anlatan kadın müzisyenlere ayrı bir bayılıyoruz.

Many Rooms‘ un ilk uzunçaları şu anda yolda. Albüme ilk bakışı Which is to Say, Everything ile yaptık. Hollow Body EP’sinin devamı olabilecek bir kayıt gibi dursa da ilk kayıtların toyluğundan çıkarak prodüksiyona daha çok ağırlık verdiği bir albüm ile karşılaşmamız olası. Özellikle ambient tınılar ilk şarkıda öne çıkıyor. Bir Julianna Barwick tarzı olmasa ve gitar hakimiyetini sürdürse de Nordik havalara bir selam çaktığını söyleyebilirim. There is a Presence Here albümü 13 Nisan‘da tüm ortamlara geliyor olacak. Şimdiden bir yerlere not alın.

 

TANIŞIN: LUCA

Tabiri caizse damdan düşercesine bir tanışma. 27 yaşındaki Londralı şarkı yazarı LUCA, Leonard Cohen’in Suzanne’ini duyduğu an almış eline gitarı ve müzik hayatı başlamış. Çok sevdiği kitap karakterleriyle dolu hayal dünyasında büyüyen bir çocukmuş. Wales, önümüzdeki yıl ilk albümünü yayımlamak için hazırlıklarını sürdüren bu hayalperest çocuğun ilk single’ı.

LUCA’nın etkileyici sesinden midir, iç içe geçmiş enstrüman seslerinden midir, yoksa hayallerin duygusal yoğunluğundan nasibini almış olmasından mıdır bilemem ama Wales bir bütün olarak beni çok etkiledi. LUCA için bu şarkı, bir kaybediş hikayesi: Henüz hazır değilken gerçekten sevdiğin o şeyi bulmanın, ve kaybetmenin hikayesi. Ve çok sonra bu özel sevgiyi kaybettiğini fark ettiğin anın şarkısı.

Yeni güzelliklerin habercisi niteliğindeki bu ilk çalışmasından sonra, ilk albümünü sabırsızlıkla bekleyen sıkı takipçileriyiz. Kendi Wales hikayenizle aranıza daha fazla girmeden sizi baş başa bırakıyorum.

 

TANIŞIN: MMODE

Belfastlı iki kardeşin bir araya gelip oluşturabileceği en iyi şeylerden birini size tanıtmak boynumuzun borcudur. Bu yüzden burada sizinle MMODE‘u tanıştırmak için toplandık. Lucy Gaffney ve Thomas Gaffney isimlerine sahip, sahne tozu yutmuş iki kardeşin Ağustos ayında kurdukları yeni projenin ismi MMODE. Lucy’nin sesi hakkında görüşlerinizi dinledikten sonra edinirsiniz. Yine de önden söylemiş olayım. Sesi bir harika. Asıl şarkılarında güzel bir yemeği oluşturan malzemelerin uyumu gibi hissedebileceğiniz bir uyum var. Şöyle bir örnek ile başlayalım;

Projenin kurulmasıyla birlikte yayınlanan EP ile aynı ismi taşıyan Gustav. Çok tadında bir davul ve gitar ritmi, “ben buradayım” diyen bir bas gitar ve alttan alttan işleyen bir altyapı, MMODE’un yeteneklerini ortaya çıkardığı bir vokal. Tam olarak bu grupta iş var diye bağıran bir parça.

Gustav’dan Waiting In The Desert‘ın video klibine geçiş yapıyoruz;

Video ve şarkı hakkında konuşmadan önce şöyle bir kimlerden ilham aldıklarını sıralayalım. Zero 7, Portishead, Groove Armada, Slowdive, Brian Eno, Air, Gorillaz. Böyle bir ilham tablosundan daha bir sürü şarkı ortaya çıkmasını merakla bekliyoruz. Neyse, Waiting In The Desert’e dönelim. MMODE kardeşlerin baş rollerini paylaştığı klip, müziklerinin samimiyetinde bir video olmuş. Şarkı ise 8 Aralık‘ta yayınlanacak grupla aynı ismi taşıyacak olan MMODE albümünün hem habercisi hem de açılış parçası oldu. Şimdiye kadar çıkardıkları işlerle bizi çok güzel bir albüm olacağına inandırdılar.

Şöyle de nerelerden takip edebilirsiniz bırakmış olalım;

Facebook

Twitter

Spotify

TANIŞIN: ULRIKA SPACEK

Evet, biliyoruz. Bir grup için fazlasıyla kötü bir isim Ulrika Spacek. Yine de Slowdive‘ın dönüş turnesinin açılış grubu ve müzik kritikleri tarafından yılın “en özgün” yeni grubu unvanını alan Ulrika Spacek ile tanışmanızı isteriz. Kendileri ilk albümleri Album Paranoia‘yı henüz daha geçen sene yayımladılar. Ardından ise turnelemek yerine daha fazla kayıt yapmayı seçerek bu seneki Modern English Decoration ile hayatlarımıza yerleştiler.

Grubun gitarist Rhys Williams harici diğer üyeleri 2002 senesinden beri Tripwires adı altında müzik yapıyormuş zaten. Hatta o kadar başarılı olmuş ki bu proje BBC desteğini alarak 2007 senesinde Reading & Leeds Festivali’nin keşif sahnesine konuk olmuşlar. İlk albümlerini kaydettiklerinde ise tüm çalışmaları silerek plak şirketinden ayrılmaya karar vermişler. Hemen ardından kendi çabaları ile 2 tane albüm yayımlamışlar. Ancak 2014 senesinde esas adam Rhys Edwards’ın Berlin’e taşınması ile dengeler değişmiş. Bu süre zarfında Edwards, eski dostu Rhys Williams ile Berlin’de yeniden müzik yapmaya başlamış. Diğer Tripwires üyelerinin de katkısı ile grup yepyeni bir sound ile kendilerine yeni bir yol çizmeye karar vermiş. Bir sene sonra ise ilk albümleri Album Paranoia‘yı kaydetmişler.

Bu sene yayımlanan Modern English Decoration ise ilk uzunçalara nazaran çok daha özgüvenli. Grubun deneyimli müzisyenlerden oluştuğunu daha ilk şarkıda anlamanız olası. Post-punk, psychedelic, shoegaze gibi birçok akımı içlerinde barındırmayı başarıyor İngiliz grup. Yine de albümü dinlediğinizde bir bütünün parçalarından daha fazlası olduğunu anlıyorsunuz. Deerhunter‘dan Slowdive‘a birçok grubun tınılarının homojen bir şekilde karışması ile ortaya çıkarılmış bir iş. Ancak grubun daha kariyerlerinin başında olması, acemilikleri zaman zaman kendini gösteriyor. Öncelikle iki albümleri de tamamen kendi çabaları ile Victoria döneminden kalma bir evde kaydedilmiş. Pahalı bir prodüksiyondan uzak, ancak emin ellerde. Ayrıca vokal Rhys Edwards’ın benliğini daha fazla vurgulaması, daha kendinden emin bir şekilde tınlaması gerekiyor. Gitarların- ki grubu özgün kılan yegane özellik- muhteşem uyumu ve cesaretinin yanı sıra esas adam biraz sönük kalıyor. Ulrika Spacek‘in en çok gelecek vadeden yönü ise canlı performanları. Bir efsaneye göre canlı performanslarının enerjisi o kadar yüksek ki grup bundan birkaç sene sonra festivallerin aranan punk isimlerinden olacak.

Kendileri şu sıralar Slowdive için açılışı yapmaktan fazlasıyla memnun. Sonbaharda da kendi turneleri için yola koyulacaklar. Drowned in Sound‘daki röportajına göre Rhys Edwards’ın gruptan en büyük beklentisi kendi özgün tınılarını oturtarak diğer gruplardan ayrışmaları. Kendileri aynı zamanda “türsüzlük” akımının takipçilerinden. Bu nedenle biraz deneysel takıldıklarını da belirtelim.

TANIŞIN: FUFANU

Ne kadar harika ve az tanınmış grup keşfettiysem hepsi Pitchfork’un albüm kritikleri sayesinde oldu. Yine geçenlerde şubat ayında çıkan ve daha önce hiç duymadığım grupların albümlerini dinlerken birçok hazine değerinde albüm keşfetmiş oldum. Zaman zaman bana Joy Division’ı hatırlatan kayıtları, melankolik havası ve elektrodan etkilenen post-punk tarzı ile İzlanda’dan Fufanu da yine radarıma giren gruplardan biri oldu. Nordik toprakların fazlasıyla popüler olduğu şu son zamanlarda böyle bir grubun nasıl gözden kaçtığını görüp şaşırdım. Henüz daha ikinci albümlerini yayımlamış olmalarına vererek kendilerini sizlerle tanıştırmak isterim.

Grubun esas adamı Kaktus (Bundan daha havalı bir isim olabilir mi? Ben de sanmıyorum.) ve gitaristi Guðlaugur daha öncesinde Captain Fufanu adında bir techno grubu icra ediyorlarmış. Grubun kayıtlarını dinlediğinizde de bu ilk projenin etkilerini hemen hissediyorsunuz zaten. Hemen ardından davulda Erling Bang’in de katılımıyla şu anki kadro oluşmuş. Bir hevesle ilk albümlerini kaydetmişler ancak albümün kayıtlı bulunduğu stüdyonun soyulması ile tüm kayıtlar uçup gitmiş. Fufanu adında eski techno tınılarını biraz daha geliştirip punk ile buluşturmaları ile şimdilerde dinlediğimiz kayıtları kaydetmişler hemen ardından.

Grubun ilk albümü Few More Days to Go özenle yazılmış 10 adet punk kaydından oluşuyor. Albümü ilk dinlediğinizde bunun bir grubun ilk uzunçaları olduğuna inanmakta zorluk çekebilirsiniz. Kayıtlar fazlasıyla özgüvenli. Albümdeki herhangi bir şarkı Parquet Courts’un son albümünde yer alabilirdi ve hiç de sırıtmazdı. Ancak benim dikkatimi çeken geçtiğimiz şubat ayında yayımlanan ikinci uzunçalar Sports oldu. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun işbirlikçisi Nick Zinner prodüktörlüğündeki Sports 2017’nin en iyilerinden biri olabilir rahatlıkla. İlk albümdeki punk tınıları ikinci uzunçalarda Ian Curtis ruhu ile buluşarak post-punk kayıtlar ortaya çıkarıyor. Yeni nesil gruplarda 80’lerin özlenen pop tınılarını yeniden hayata geçirme hırsı var. Fufanu da bu akımdan nasibini alıyor. Güçlü bas melodileri, durgun vokaller ve buğulu gitar formulü hiç olmadığı kadar işe yarıyor. Grup kesinlikle sakin değil şarkılarındaki duyguları aktarmaya çalışırken. Ancak yine de çok hevesli ve gürültülü oldukları da söylenemez. Şimdilik kalıcı melodilerin denge ile buluştuğu güvenli bir bölgede olduklarını söyleyebilirim.

Grubun esas adamı Kaktus’ün Damon Albarn‘ ın Everyday Robots albümünde yer aldığını ve grubun Blur‘ün Hyde Park konserinde açılışı gerçekleştirdiğini hemen belirtelim. Grup henüz daha hakkettiği ilgiyi görememiş olsa da yavaşça uluslararası sahneye doğru yol alıyorlar. İlk dinleyişte abartılı bulabilirsiniz ancak The Drums’ın The Smiths etkili tınılarından beri 80’leri bu kadar günümüzde yaşamamıştım. Birkaç dinleyişten sonra ise grubun kayıtlarda gerçekleştirdiği ufak mucizeleri fark ediyorsunuz ve çoktan Fufanu dinleme listenizde beliriyor.

 

 

TANIŞIN: ROSE ELINOR DOUGALL

2017’nin ilk yarısının kapanışını yaparken keşfetmek için yeni isimler arayanlara güzel bir haberimiz var. Londra’nın kasvetli, yağmurlu havasından ilham almış, aslında fazlasıyla deneyimli ancak yine de istediği değeri göremediğini düşündüğümüz Rose Elinor Dougall ile tanışın. Kendisi bu senenin başında ikinci uzunçaları Stellular‘ı yayımladı. Mükemmel bir indie esintili, Blondie ilhamlı albüm dinlemek isteyenler için birebir. Albümün adının “küçük yıldız” olması ise tesadüf değil. Rosie gerçekten de büyük kitlelere daha ulaşamamış olsa bile 47 dakikalık ikinci uzunçaları ile kendi hâlinde parlamayı başarıyor.

Rose Elinor Dougall aslında 2000’lere Blondie havasını getirmek isteyen üç kızımızdan oluşan The Pipettes grubunun bir üyesi olarak başlamış kariyerine. The Pipettes her ne kadar büyük hayallerle kurulmuş bir grup olsalar bile istedikleri kitleye ve popüleriteye ulaşamamışlar. Hemen ardından 2008 yılında Rosie kendi solo projelerine odaklanmak için gruptan ayrılmaya karar vermiş. İşte, tam bu noktada da kızımızın Rose Elinor Dougall olarak kendi kariyerine yönelmesinin hikayesi  başlıyor. Grubun ardından Rosie ilk uzunçaları Without Why‘ı yayımlıyor. Start/Stop/Synchro, Come Away with Me gibi kritiklerden tam puan alan kayıtlara rağmen ilk albüm istediği etkiyi bırakamıyor başarı yönünden. Yine de Eleanor Friedberger’ı hatırlatan şarkıları, buğulu gitarları ve synthsizerlar’ ı ile oldukça başarılı bir albüm ortaya koyuyor Dougall. Yazdığı “dream pop” şarkıları Mark Ronson‘ın ilgisini çekiyor ve kızımızı 2010 tarihli Record Collection albümü için çalışmaya davet ediyor. Bu albümde çalışmak ise Rosie’ nin hayatında bir dönüm noktası oluyor.

Mark Ronson ile beraber 2 senelik bir turne hayatı yaşayan Rosie, müzik piyasasından harika insanlarla tanışıyor. Yine de çalışmalarını birazcık erteleyerek EP’ ler yayımlamak ile yetiniyor. Özellikle 2013 tarihli albümünde bu sene yayımladığı Stellular hakkında ilk izlenimleri ediniyoruz. Gelelim Stellular albümüne. Color of Water ile açılışı yapan albüm pop müziği indie ile özgün bir biçimde birleştiren en iyi kayıtlardan biri. The Pipettes ve Mark Ronson etkilerini yoğun hissettiğiniz, yine de kendine özgü gitar melodileri ile hepsinden ayrışan yapısı ile dikkat çeken bir uzunçalar. Eşlik etmek isteyeceğiniz ancak kişisel olarak kendinizden belli noktalar ile yüzleşeceğiniz bir terapi albümü etkisi bırakıyor dinleyicide.

Aynı zamanda hemen belirtelim, albümde birçok sanatçının da izini sürebiliyorsunuz. Boxed In’den Oli Bayston prodüktörlüğünde uzunçalar. Kendisini Dive şarkısında vokallerde de duyabilirsiniz. Answer Me‘deki iş birliği ise Andrew Wyatt imzalı. Kendisi Mark Ronson ile de son albümünde çalışmış bir isim. Son olarak da Kanada’ nın en indie ancak bir o kadar da çalışan ismi Sean Nicholas Savage‘ı All at Once‘ın yazım sürecinde görüyoruz. Müzik camiasından birçok isimden onay alan kızımız her ne kadar fazlasıyla indie takılsa da kendisine kulak vermenizi tavsiye ederiz. İkinci uzunçaları Stellular, 2017 yılında dinlediğiniz en başarılı “dream pop” albümü olmaya aday. Bizden söylemesi…

TANIŞIN: LA FEMME

La Femme çoğunlukla Krautrock nitelemesi yakıştırılan, New Wave/Cold Wave gibi post-punk alt janraları ve yer yer Psychedelic Punk/Pop etiketleri yapıştırılan güzide bir grubumuzdur. Daha doğrusu öyleymiş, ben de kendileriyle bir arkadaşımın keşif listesi sayesinde tanıştım. Bütün bu nitelemelerden ve isimlerinden anlayabileceğiniz gibi kendileri farklı dönemlerden beslenen; rock, pop ve elektroniğin tam ortasında bir yerde konumlanmış Fransız bir topluluk. Kendileriyle aramızdaki ilişki Sphynx isimli şu güzide eserlerinin kulağıma çalınmasıyla başlamış oldu:

İnternet araştırmalarıma göre ben, Facebook arkadaşlarım ve sözlük yazarlarıyla birlikte Türkiye sınırları içerisinde maksimum 12 kişi tarafından fark edilmiş olan La Femme esasında 2010 yılında kendi isimlerini taşıyan ilk EP’leriyle ortaya çıkmışlar. 2013’te de ilk albümleri Psycho Tropical Berlin yayınlanmış. Bu süreçte başta NME, Dazed, Interview Magazine ve BBC Radio 6 olmak üzere bir sürü yayında kendilerinden bahsedilmiş; Amerika ve Avrupa’da ama en çok da Almanya ve İngiltere’de konserler vermişler.

La Femme‘in ikinci albümü Mystère geçtiğimiz eylül ayında yayınlanmış. İlk albümlerine kıyasla daha kolay dinlenen, daha melodik, daha yumuşak tınılara sahip bir albüm olmasından dolayı kendileriyle tanışmaya buradan başlamanızı ve sonrasında Psycho Tropical Berlin‘le deliliği bir tık yukarı taşımanızı öneriyorum.

Afiyetle.

TANIŞIN: OLD MAN CANYON

İlk albümlerini henüz yayınlamış, Kanada’ nın bağrından kopup gelmiş bir grup Old Man Canyon. Dört senelik bir kariyerleri var henüz. Çok yeniler, çok toylar. Ancak yeni albüm Delirium ile bizi şaşırtıp, kalplerimizi çalmayı başardılar. Biraz baştan alırsak; Old Man Canyon, Vancouver tabanlı bir dörtlü. Grubun vokali, beyni ve neredeyse tüm işlerini yapan Jett Pace, başı çekiyor. Her ne kadar aslında bir grup olsalar da sosyal medya hesaplarında, röportajlarda, kayıtlarda neredeyse sadece Jett Pace’ i görüyoruz. İlk dinleyişte solo bir proje izlenimi uyanıyor insanda ister istemez; ancak Old Man Canyon, bir grup müzisyenin ortak projesi.

Grubun başı ve beyni Jett Pace, Kanada’ da sanat eğitimi almış ve sonrasında kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Önceleri hip-hopa ilgi duysa da sonraları melodiye ve gitarlara yönelmiş. Amerika ve Avrupa’ yı turladıktan sonra da şehirlerden ilham alıp, o zamanlarki grubu ile güzel müzikler ortaya koymuş. Ancak lokal sahnede kazandıkları popülarite uzun sürmemiş ve grup dağılmış. Jett Pace, neyse ki, pes etmemiş ve solo materyal yazmaya başlamış. İşte bu solo çalışmalar, Old Man Canyon’ ı bizle tanıştıran 2014 tarihli Phantoms and Friends adlı EP. EP’ de yer alan şarkılar; Awkward, Shameless, Suits gibi dizilerde gün ışığına çıktı, gruba belli bir hayran kitlesi kazandırdı.

2014 tarihli bu ilk EP’ de 5 adet şarkı var. Şarkılar; daha çok hayallerin peşinde koşma, pes etmeme, çabalama üzerine kurulu folk şarkıları. Ancak popüler ergen dertlerini ele alırken, klişeleşmekten çok ötedeler. Akıcı melodiler ve hayattan kopma şarkı sözleri ile Wiser, Mumford and Sons‘ ı anımsatırken, The Road’ da Laura Marling‘ e göz kırpıyorlar. Ancak Old Man Canyon, diğerlerinin aksine köklerinden kurtulup ayrı bir yolda gidiyor.

İlk EP’ nin ardından kapsamlı bir turne yapan grup, konserlerdeki yeni materyallerle beklentileri yükseltmişti. Yeni albüm ve ilk LP Delirium geçen hafta itibari ile ortamlara düştü ve Old Man Canyon, herkesi oldukça şaşırttı. Konserlerde her geçen gün daha fazla klavyeye yer veren ve synthesizer ağırlıklı şarkıların tanıtımını yapan grubun yeni albüm tınısı, beklenildiği gibi, bu yönde oldu. Delirium, bir grubun ilk albümü olmaktan çok uzak. Bir “ilk albüm” e göre çok cesur, olgun ve profesyonel. Ancak bazı şeyleri ham bırakmaları daha güzel olurdu sanki. Bazı yerlerde keşke daha az synthesizer olsaydı ya da daha çok Jett Pace’ in sesini duysaydık diyebiliyorsunuz. Özellikle albümü baştan sona, bir çırpıda dinlediğinizde üzerinize ağır bir yorgunluk çöküyor. Bunun sebebi, muhtemelen, ilk EP’ nin sahip olduğu sade ama dinamik yapının yanında LP’ nin fazla tekdüze ama bir o kadar da karmaşık kalması. Yine de insanda dans etme isteği uyandıran albümleri Delirium, beklentiyi karşılıyor, kulakları şenlendiriyor. Özellikle ilk single Hollow Tree, kaçırmak istemeyeceğiniz bir kayıt, hemen aşağıya sizin için bırakalım.

 

Biz Old Man Canyon’ ı çok sevdik, bağrımıza bastık. Umarız, siz de onları sever ve hemen şarkı listelerinize eklersiniz.

TANIŞIN: HALSEY

Amerika’da gençliğin sesi kategorisinden dinleyicisini hızla arttıran Halsey‘i bu topraklara getirmek boynumuzun borcu. 1994 doğumlu Ashley Nicolette Frangipane sahneye çıkmaya pek bir erken başlamış. New York’ta kirasını karşılamak için farklı isimlerle bir çok yerde sahne alırken bir yandan da kaydettiği cover şarkıları Youtube’a yüklemiş. 2014 yılına geldiğimiz zaman kendi şarkılarını yazmaya başlayan Halsey, ismi Ashley’in bir anagramı, Ghost şarkısıyla dikkat çekmiş. Empire of the Sun, deadmau5 gibi isimlerin de beraber çalıştığı kayıt şirketi Astralwerks ile anlaşmış.

Aynı yıl ilk EP’si elektropop türünde ROOM 93‘i çıkaran Halsey, The Kooks‘un ABD turnesinin bazı ayaklarında sahne almış. 2015 yılında da ilk albümü Badlands‘i yayınmış. Bozuk bir toplumdan bahseden konsept bir albüm olan Badlands ile bizim de dikkatimiz çekti. Güncel referanslı ve gençliğin sesi olacak sözleriyle de radarımıza girdi. Siz göz atarken biz ikinci albümünü beklemeye başladık bile.

TANIŞIN: NATALIE PRASS

Natalie Prass, sene sonuna yaklaşırken 2015’in en iyileri listesinde üst sıralarda görmeye planladığımız bir isim. Ohio doğumlu müzisyen, her ne kadar biz onu yeni tanımış olsak da köklü bir geçmişe sahip. Prass, şarkılarını yazmaya henüz daha birinci sınıfta başlamış. Liseden sonra da müzik eğitiminde başı çeken, hayallerin okulu Berklee College of Music’e girmeye hak kazanmış. Ancak onun için dönüm noktası, country müziğin başkenti Nashville’de gelmiş. Nashville’deyken bu narin sesli kızımız, kendini günlük düşük maaşlı işlerde çalışırken, beş parasız ve yapayalnız bulmuş. Daha sonrasında en yakın arkadaşı da durumun ne kadar vahim olduğunu görmüş olsa ki Natalie’yi Jenny Lewis’in tur müzisyeni olarak seçmelere katılması için cesaretlendirmiş. iPhone’una kaydettiği bir parça ile Prass klavyeci pozisyonunu ‘hop’ diye kapmış ve onunla tanışmamızı sağlayan ilk albümü ‘Natalie Prass’ için çalışmalar başlamış.

Daha öncesinde de iki EP yayınlayan Natalie Prass’in kendi adını taşıyan ilk albümü 2015’te bomba etkisi yarattı adeta. Prass; Pitchfork, NME gibi birçok önde gelen yayınlardan tam not aldı ve kendi hikayelerini anlatan kadın şarkı sözü yazarları kulvarına hızlı bir giriş yaptı. Hatta zaman zaman TORRES, Angel Olsen, Sharon Van Etten benzetmeleri ile  de karşılaştı. Ancak özellikle belirtmek lazım ki Prass’in müziği diğerlerinden bir tık daha ötede duruyor. Yaylı ve üflemeli çalgıların albümdeki ağırlığı ister istemez dikkat çekiyor. Prass’in vokallerinin daha hafif ve narin olması ise cabası.

Natalie Prass, aynı zamanda diğer müzisyenlerden de tam not ve destek almış bir isim. Kendisi yoğun bir Amerika ve Avrupa turnesinin yanı sıra bir de şu sıralar 1989 cover albümü ile gündemde olan Ryan Adams ile bir turne gerçekleştirdi. Hatta Prass’in uçağı iptal olunca Adams, sahneye Natalie Prass – pardon Natalie Sass- kılığında çıkıp enfes bir Bird of Prey coverı gerçekleştirdi. Jools Holland sahnesine de yakın zamanda uğrayan Natalie Prass’i önümüzdeki dönemlerde tekrar tekrar göreceğiz gibi. İkinci albümünü sabırsızlıkla beklemeye başladık bile.

TANIŞIN: NUUX

Yolun çok çok başında olan Bursalı grup Nuux‘u sizlere de tanıtmak boynumuzun borcu oldu şarkılarını ilk kez duyduğumuzdan beri. Yalçın Cem Kahya, Çağdaş Kahya ile onlara davulda eşlik eden fakat kayıtlarda bulunmayan Nehir Berke Kaya’dan oluşan kadrosuyla geçtiğimiz sene kurulan grup şimdiye kadar iki şarkı yayınlamış.

Samimi tarzları ve şarkılarında trompeti çok güzel kullanmalarıyla bizi çok etkileyen Nuux, grup elamanlarının İstanbul’a taşınmasıyla daha aktif bir şekilde müzik yapmayı planlıyor. İlk konserlerini merakla beklemeye başladık bile.

TANIŞIN: LOTIC

Berlin’de yaşayan Amerikalı prodüktör J’Kerian Morgan a.k.a. Lotic, 2013’ten beri birkaç EP ve mixtape yayınlamış olsa da bizim kendisiyle tanışıklığımız geçen ay yayınlanan Heterocetera isimli EP’ye dayanıyor. Son zamanlarda duyduğumuz en sıradışı seslerden olan Lotic‘in müziğini belli kalıplara sığdırmak zor; fakat kabaca gürültülü, şeytani, rahatsız edici, yıkıcı ve çarpık olarak tanımlayabiliriz. Bu açıdan Arca‘nın ikinci kuşak akrabası olabilir kendisi. EP’nin açılış şarkısı Suspension‘ı ele alalım: Sakin sakin başlayan şarkı, bir anda yerini çığlığı andıran bir alarm sesine bırakıyor, iç gıdıklayıcı tiz seslerle devam ediyor. Kalbiniz hızlanıyor, kendinizi adeta bir korku filminin içinde buluyorsunuz.

Gençliğinde hip-hop’tan hard rock’a kadar pek çok türle haşır neşir olan Lotic‘in farklı türleri kendi acayip ve gürültülü müzik anlayışına yedirdiğini görebiliyoruz. EP’ye adını veren Heterocetera‘da zamanın underground house hitlerinden The Ha Dance‘in sample’ı bulunurken, 2013’te çıkardığı Fallout EP daha R&B ve dans odaklı. Damsel In Distress mixtape’indeki akıllara zarar Drunk In Love remix’inden bahsetmiyorum bile. Tam anlamıyla eşsiz ve deneysel yeni seslere açsanız, Lotic‘in en azından son EP’sini mutlaka dinlemelisiniz.

 

TANIŞIN: AGENCY

Geçtiğimiz günlerde ilk şarkısının haberini yayınladıktan sonra gözümüzün önünde tuttuğumuz grup Agency ile bu akşam gerçekleşecek Peyote konserleri öncesi buluştuk. Biz birazcık yakından tanıdık ve çok sevdik Agency’i. Sizinle de tanıştırmak istedik. Gruptan Numan Kılıç ve Mert Akgül ile yaptığımız bu kısa sohbetle onları siz de tanıyın.

Ahmet: Öncelikle kuruluş hikayenizi duyalım hazır hikayeniz taze tazeyken.

Numan: Boğaziçi Üniversitesi‘nde okuyorum ve okuldaki Taşoda stüdyosunu bilirsiniz. Agency kurulmadan önce Taşoda’da çalışan bir cover grubunda gitaristtim. Interpol, Joy Division, Arctic Monkeys gibi grupların coverlarını yapıyorduk. Sonra cover çalmaktan sıkıldım. Kendi kendime bir şeyler denemeye ve üretmeye başladım. Okulu dondurdum ve bir sene kadar bu konu üzerinde çalıştım. Gitar, vokal ve klavye kayıtları alsam da bas gitar ve davul’da pek bir bilgim olmadığından bu boşlukları dolduracak insan arayışına çıktım. Önce grubun bas gitaristi Karcan Ural‘a ulaştım. 2014’ün başlarında böylece bir sürece girmiş olduk. Bir iki ay sonra da bateristimiz Mert Akgül katıldı. Bu şekilde biz provalara başladık. Sonradan provalara Batu Çetinkaya ve Eren Can Temel de dahil oldu. Şimdilerde nereden baksanız bir 10 şarkımız var.

11077714_10153147569223826_1795907030_n

Ahmet: Çok yeni bir grupsunuz ama kuruluşunuzdan bu yana nasıl bir süreçten geçtiniz müzik olarak ve gelecekten beklentileriniz neler?

Numan: Gruba her gelen yeni isim grubun havasına ve şarkılarına bir katkıda bulunuyor. Şarkıların ilk taslakları benden çıkmış olsa bile şarkılar grup içerisinde şekilleniyor.

Mert: Numan şarkıları yazıyor da biz de verdiklerine bas gitar, davul ve ya klavye parçalarını ekliyoruz gibi bir durum olmadı yani.

Numan: Evet, grubun bütün üyelerinin katkısı var grubun tınısına. Kuruluştan bu yana çok değişti ve gelişti grubun tınısı. Açıkçası ben bunun bu kadar değişebileceğini beklemiyordum. Ama şuan bulunduğumuz noktadan da memnunum.

Mert: Beklenti konusunda benim de fikrim çok değişti. Grubun ilk kuruluş aşamasında amacım sadece provaya gelip, davul çalıp eğlenmekti. Grubun geleceğini düşünmüyordum belki de hiç. Ama ortaya çıkan kayıtları gördükten sonra beklentilerim çok değişti. Şimdilerde çok ciddi düşünüyorum grupla.

Ahmet: Hard-Rock Cafe’deki çok kısa performansınızı saymazsak ilk konseriniz olacak bu akşamki Peyote konseri. Bu konserden, biz gelecek olanlar, ne bekleyelim?

Numan: Öncelikle 10-13 şarkı yazmış olsak da şimdiye kadar bütün bu şarkılar istediğimiz olgunlukta değil ve bu akşam hepsini çalmayacağız. Kısa bir set olacak. Yaklaşık bir 40 dakikalık konser sizi bekliyor.

Mert: Siz konserden ne beklersiniz bilmem ama benim güzel sınıf arkadaşlarım var, güzel kızlar. Ben onları bekliyorum valla. Tabi güzel güzel çalmayı da. Gelenler de akşam dışarı çıkalım eğlenelim kafasında iseler kesinlikle eğlenebilirler performansımızdan. Şöyle güzel müzik dinleyelim deyip gelenler de eli boş dönmezler.

Numan: Aynen eğlence vaad edebiliriz. Hem yeni bir grubunda doğuşuna şahit olurlar.

Ahmet: Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Mert: Konsere gel, gelin, gelsinler.

Biz de bu vesileyle konsere gidecekleri etkinlik sayfasına alalım.

TANIŞIN: VANIISH

Joy Division post-punk’ının biraz daha sert ve günümüz uyarlamasına ilgi duyarsanız, San Francisco’dan bizlere söylenen şarkılarla tanışabilirsiniz. 2013 ‘te “birkaç grubun karışımıyla” oluşan VANIISH (Wax Idols, The Soft Moon, Veil Veil Vanish) 2014’te Memory Work adında bir albümle 70 sonları ve 80 başlarının müziğini geri getirdi. Fakat bu getirişi kendi müzik anlayışlarıyla harmanlayarak ve işin içine biraz da indie katarak yaptı.

Bu durum şarkılar üzerinde bir sis bulutu yaratsa da bunun kaynağı post-punk anlayışının temelini oluşturan, şarkı boyunca arkada devam eden ve bir yerden sonra alıştığımız -hatta bazı zamanlar aradığımız- ritim. Bu ritmin gruba ve dinleyenlere göre en popa yakın olanını ise Merge şarkısıyla sunan grubun albüm sonunda bir de Fransızca sürprizi var.

Şu ana kadar fazlasıyla seyrek konser veren ve underground bir rock grubu olmanın ötesine geçme kaygısını göstermeyen VANIISH’in yine de bundan sonraki depresif listelerinizin vazgeçilmezlerinden biri olmaya aday olduğunu söyleyebiliriz.