RETORİK

RÖPORTAJ: TSAR B

Kendisiyle henüz tanışmamış olanlar için, Tsar B, gerçek ismiyle Justine Bourgeus, 24 yaşında Belçikalı bir müzisyen. Küçük yaşlardan beri aldığı müzik eğitiminin verdiği hakimiyetin yanı sıra, artistik bakış açısının kattığı sofistikelikle, yazdığı ve produce ettiği müzikler benzersiz bir harman niteliğinde. Daha kariyerinin bu kadar başındayken Banks ve FKA Twigs gibi isimlerle karşılaştırılan sanatçının belki de çok daha fazlası olmak için potansiyeli var; hatta biraz daha ileriye gidip Björk‘ün tahtına aday olduğunu iddia eden yayınlara rastlamanız da mümkün.
İlk single’ı Escalate‘den beri radarımızda olan yetenekli müzisyen Ekim ayında yayınlanan albümü The Games I Played‘in turnesi kapsamında İstanbul’da. Karanlık tınıları, tehditkar keman atakları ve dinlediğiniz an kulağınıza yapışacak beatleriyle Tsar B, Cuma akşamı Salon‘da olacak, konser öncesi hazırlık yapmak isteyenleri hemen şöyle alalım:

Nasılsın? Turne nasıl gidiyor?

Çok iyiyim! Buraya etrafı görmek, şehri biraz tanımak için birkaç gün önce gelmek istedim. Şu an çok daha heyecanlıyım Cuma günkü performansımız için.


Çıkış albümünün yayınlanmasının üzerinden çok da uzun bir süre geçmiş sayılmaz ama şu ana kadar aldığın geri dönüşler nasıldı? Sence amaçladığına ya da beklediğine ulaşabildin mi?

Çok hoşuma giden bir sürü inceleme yazıldı albüm hakkında ve harika şeyler duyuyorum her gün. Albümü dinleyip kendilerine nasıl hissettirdiğine dair mesajlar atan takipçilerime ve destek olan herkese minnettarım. Bir yandan da müziğimin hala underground ve daha “niş” tarafta olduğunu düşünüyorum,  “niş” sanatçı olmayı istiyorum da zaten. Sık sık yeni dinlemeye başlayan insanlardan çok güzel mesajlar alıyorum, hala yavaş yavaş keşfediliyor bence ve insanların müziğimin gerçekten yüksek kalitede olduğunu düşünüyor olması çok mutlu ediyor beni.

Hazır artistik yönünden bahsetmeye başlamışken, görsellik de senin için çok ön planda. Müziğin ve kullandığın görsel materyaller arasındaki ilişki hakkında ne söyleyebilirsin, müziğini şekillendiren temel şeylerden biri görsellik diyebilir miyiz?

Bence bir şeyin görünüşü ve çıkardığı ses birbirine çok sıkı bir şekilde bağlı. Mesela ben müzik yaparken hep onu görsel bir bağlam içinde hayal ederim. Yani evet bence kesinlikle müziğim ve beraberindeki görsel ögeler birbiriyle çok kuvvetli bir şekilde bağlı. Bununla birlikte kesinlikle şarkılarım için çok daha fazla klip çekmek istiyorum, şu sıralar bu konudaki planlamaları yapıyorum. Benim için bu çok önemli, bence müziğim oldukça renkli ve her şarkının insanları bu yönde hayal kurmaya iten, kendine ait bir tonu var. Bu yüzden dinleyicilerime müziği tamamlayacak olan görselleri de sağlamalıyım.

Diğer projelerinde ya da sonraki albümünde aynı doğrultuda mı gideceksin yoksa bu sadece belli bir çerçeveye sahip bir proje miydi? İleride seni bambaşka bir şey yaparken görme ihtimalimiz var mı?

Bir sanatçı olarak kendimi sık sık yenilemek istiyorum. Bir sonraki albümüm de bir parça farklı olacak. Tabii ki o “Tsar B vibe”ının hissedileceği şeyler olacak produce eden ve şarkıları söyleyen kişi ben olduğum için, ama her yeni projede mutlaka yeni bir şey bulabiliyor olacak dinleyicilerim. Dediğim gibi hep yeni hisler yeni duygular uyandırmak istediğim için bu “vibe”ı koruyarak biraz doğrultu değiştireceğim. Gidip de metal yapacak halim yok ama tabii ki. (Gülüyor)


Björk, Banks, FKA Twigs gibi isimlere benzetildiğini duyuyorum, bu yorumlara katılıyor musun? Sana asıl ilham veren isimler kimler?

Benzetenleri anlayabiliyorum çünkü ben de bu isimler gibi organik seslerin ve modern elektronik beatlerin karışımı olarak tanımlayabileceğim bir sound üreten bir kadın producer’ım. Björk gerçekten benim için bir idol ve gerçekten bir sürü insana müzik yapmak için ilham olan biri. Benim için de bir ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında ilham aldığım şeyler kesinlikle benim yaptığım müziğe hiç benzemiyor. Mesela çok küçük yaşlardan beri klasik müzik dinliyorum, daha yerel ve kültürel müzikler bulup dinlemeyi çok seviyorum, 15 yaşından beri Jeff Buckley’den çok etkileniyorum, aynı şekilde Jeff Buckley’nin etkilendiği bir isim olan Nusrat Fateh Ali Kahn da benim için önemli bir ilham kaynağı.


Albümünde Sylvie Kreusch’la iş birliği yaptığınız bir şarkı var, bu birliktelik nasıl ortaya çıktı, nasıl beraber bir şarkı yapmaya karar verdiniz?

Sylvie ile çok yakın arkadaşız. Bir gün takılıyorduk, sanırım birinin doğum günüydü, herkes pankek gibi bir şey yiyordu. O sıralar üzerinde çalıştığım bir şarkı vardı ve beraber üzerinde çalışmaya devam etmeye başladık. Yarım saat gibi bir süre içerisinde neredeyse son halini aldı. Çok tesadüfi ve doğal bir şekilde gelişti her şey. Bir arkadaşla bir şey yapmak gerçekten eğlenceli. Sylvie gerçekten çok yetenekli biri o yüzden onunla yeni bir şey yaratmak hiç zor değil.

Birazcık klişe bir soru biliyorum ama Tsar B isminin hikayesi ne? B kim?

“B” ben oluyorum, ikinci ismimden geliyor: Bourgeus. Tsar bence çok güzel bir kelime çünkü biraz agresif ama aynı zamanda romantik ve bence ben de öyleyim. Rus İmparatoru anlamına gelen güçlü ve sert bir isim ama B de eklenince tekrar biraz yumuşuyor. Çocukken hep farklı kültürlere ait masallara ilgiliydim, sanırım bu isim benim çok eskilerden kalan bu ilgime dayanıyor biraz.


Muhtemelen performanstan performansa değişiyordur ama albümünden şu sıralar canlı olarak icra etmeyi en çok sevdiğin şarkı hangisi?

“Flesh & Bones”u çalmak şu an oldukça keyifli. Singlelardan biri değil ama bence çok yoğun bir parça. Grup üyeleriyle birlikte her performansta bir şeyleri değiştirip yeni şeyler katmaya başladık ve şu an karanlık bir havası olan underground tekno gibi bir tarza dönüştü.

Birkaç gündür İstanbul’da olduğunu söylemiştin zamanın nasıl geçiyor, buraya ilk gelişin mi?

Evet, buraya ilk kez geliyor olmam çok saçma biliyorum ama önceden seyahat etmek benim için oldukça zordu. 18 yaşından itibaren farklı gruplarda çalmaya başladım o yüzden pek esnek bir programım yoktu. Şimdi çok daha kolay ve bence İstanbul’u sık sık ziyaret ediyor olacağım. Gerçekten inanılmaz bir şehir. Sanırım ekonomik ve siyasal olarak en iyi zamanları değil şu sıralar ama korkulacak ya da programını değiştirmeye sebep olacak bir durum olduğunu düşünmüyorum. Etraftan şu sıralar burada festival düzenlemenin ya da bir şeyler yaratmanın biraz zorlaştığını duyuyorum ama üstesinden gelmeye çabalamaktan başka bir seçenek de yok aslında, değil mi?


Buradayken yeni müzikler keşfetme fırsatın oldu mu?

Evet bir sürü plakçı ziyaret etme fırsatım oldu, Kontraplak ismi kalmış aklımda mesela. Birkaç tane Uğur Bayar plağı aldım bir sonraki ilham kaynağımın onlar olacağına inanıyorum.


Konsere hazırlanmak için bize biraz ipucu olarak en sevdiğin konser kitlesini tarif eder misin ?

Konser anında günlük yaşantısını düşünmeyen dinleyicileri seviyorum; her şeyi akışına bırakıp o an, tam orada hep birlikte bir şeyler paylaşıyor olduğumuzu hissetmek hoşuma gidiyor. Dans etmek ya da hareket etmek önemli değil, sadece orada olun ve bu deneyimden keyif alın.

Konserin ayrıntıları için şöyle geçebilir, etkinlik sayfasına buradan ve biletlere de şuradan ulaşabilirsiniz.

RÖPORTAJ: TENDER

James Cullen ve Dan Cobb’un elektronik ve R&B harmanlı bedroom-pop projesi Tender, geçtiğimiz Mayıs ayında büyük övgüler alan Zorlu PSM Caz Festivali konserinden sonra arayı çok açmadan tekrar İstanbul’da. 17 Kasım Cumartesi günü MIX Festival kapsamında bu sefer Studio yerine Turkcell Sahnesi’nde izleyeceğimiz ikiliyle grubun kuruluşunu, Ocak ayında çıkacak yeni albümlerinin organik sound’unu, Kevin Parker hayranlıklarını ve bizi bekleyen konseri konuştuk. Üstelik konsere dair önemli bir sürprizin haberini de verdiler. Buyurun bu güzel sohbete:

Merhaba! Öncelikle nasılsınız, her şey yolunda mı?

Gayet iyiyiz, teşekkürler! Tekrar yollara düşüp dinleyicilerle buluşmayı ve özellikle de yeni şarkılarımızı çalmayı iple çekiyoruz.

Grubun kuruluş hikayesini bir de sizden dinlemeyi çok isteriz. İkiniz halihazırda yakın arkadaştınız, beraber müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

İki yıl arayla olsa da ikimiz de aynı okulda okuduk ve birkaç ortak arkadaşımız vardı. Okulda müzikle ilgilenen çok fazla insan yoktu; hal böyle olunca kaynaşmamız kaçınılmaz oldu. Birkaç yıl önce ikimiz beraber müzik yapmaya başladık ve bir indie grubu kurup dört arkadaşımızı daha çağırdık, fakat ne yazık ki aradan bir süre geçtikten sonra grupta eski yaratıcılığımızı yitirmeye ve istediklerimizi yapamamaya başladığımızı fark ettik. Bir gün sırf zaman geçirmek için gitarların yanı sıra elektronik seslerle de bir şeyler denemeye başladık ve Legion isimli şarkımız ortaya çıktı. Yaptığımız iş bizi çok heyecanlandırdığı için bu tür seslerle oynamaya, müzik yapmaya devam ettik. Legion’dan iki gün sonra da Armour şarkısını yapıp Soundcloud’a yükledik. Şarkı bir sonraki gün Reddit’in ana sayfasına düştü. Ondan sonra da devamı geldi zaten.

Albüm yayınlamadan önce pek çok EP ve single yayınladınız. Albüm süreci sizin için zor mu geçti yoksa sadece doğru anı mı bekliyordunuz?

Doğru anı bekliyorduk. Plak şirketimizle albüm için anlaştıktan sonra kısa sürede bir sürü demo kaydettik, ama sık aralıklarla yeni şarkılar yayınlamak da istiyorduk. Plak şirketimizle konuşunca önce üçüncü bir EP yayınlayıp ardından ilk albüm için yeni sesler üretmek üzere çalışmalara başlamak için anlaştık.

Günümüzde özellikle Bandcamp ve Spotify üzerinden çok fazla bağımsız “yatak odası pop” sanatçı ve gruplarının ünlendiğine tanık oluyoruz. İnternette yeni müzisyenleri keşfetmenin giderek kolaylaşmasının etkisiyle doğan yeni bir alt tür hatta bu bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Müzik teknolojilerinin gelişmesi ve genç müzisyenler için ucuz ekipmanlar bulmanın kolaylaşmasıyla da birebir bağlantılı. Prova için devamlı stüdyoya girmek de bir süre sonra çok pahalıya patlayabiliyor. Bunun yanı sıra evde müzik yapmanın çok daha samimi bir tarafı da var. Bir şarkıyı yazıp birkaç hafta sonra kaydetmek yerine aynı anda hem yazıp hem de kaydedebiliyorsunuz. Sanatçı için de daha tatmin edici bu. Aklınıza gelen fikri müziğe döküp aynı gün internette bir eser olarak yayınlayabiliyorsunuz.

İkinci albümünüz Fear of Falling Asleep, önümüzdeki ocak ayında yayınlanacak. Albümden çıkan ilk single’lara bakarsak bu ilkine göre daha aydınlık, daha sıcak ve daha çok sesli bir albüm olacak gibi. Bize albüm sürecinden ve ilk albüm Modern Addiction’dan hangi noktada farklılaştığından bahsedebilir misiniz?

Bu albümün ilkine göre kesinlikle daha aydınlık bir tarafı var, fakat karanlık unsurlar de yine yok değil. Enstrüman açısından ilkine göre daha organik; çok daha doğal davul ve gitar sesleri mevcut ki bu açıdan indie sound’una daha yakın bir albüm aslında. İlk albüm daha elektronikti. Bu albüm daha saykodelik ve yine ilkine göre vintage sesler daha ağırlıklı.

İkili olarak favori müzisyenlerinizi merak ediyoruz. Kimleri çok ilham verici buluyorsunuz?

İkimiz de Bon Iver hayranıyız. Grubu geçen sene Londra’da izledik ve resmen aklımızı başımızdan aldılar. Kevin Parker’ı da yıllardır hayranlıkla takip ediyoruz, her fırsatta da dile getiriyoruz bunu. Özellikle The Beatles’ın müziğinde duyduğumuz o 60’lar ve 70’ler sound’unu müthiş bir yetenekle modernleştiriyor Kevin Parker. The National’ı da çok seviyoruz. Sahnede inanılmaz iyiler ve özellikle de vokallerle yakaladıkları o karanlık estetiğe hayran olmamak elde değil.

Zorlu PSM Caz Festivali için birkaç ay önce de İstanbul’a gelmiştiniz. Konser sizin için nasıl geçmişti, hatırladığınız detaylar var mı?

İstanbul’daki ilk konserimizdi ve doğrusu bu kadar çok insanın şarkılarımıza eşlik edeceğini beklemiyorduk. Harika bir konserdi. Şimdiye kadarki en iyi konserlerimizden biriydi diyebiliriz ve tekrar çalmak için sabırsızlanıyoruz.

Bu sefer sizi çok daha büyük bir sahnede izleyeceğiz. Son olarak konser hakkında ve buradaki sevenlerinize söylemek istedikleriniz varsa alalım sizden.

Önceki gelişimizde ana sahneyi görme imkanımız olmuştu, gerçekten çok etkileyiciydi. Fazlasıyla iyi tasarlanmış bir sahne ve bizim şu ana dek kapalı alanda vereceğimiz en büyük konser olacak bu. Sosyal medyada tanık olduğumuz kadarıyla Türkiye’de büyük ve sadık bir kitlemiz var, bu bizi inanılmaz mutlu ediyor. İkinci albümümüzden şarkıları canlı olarak ilk defa onlar duyacaklar!

RÖPORTAJ: CAVA GRANDE

Portecho ile hem İstanbul müzik camiasına hem de kalplerimize hızlı bir giriş yapan ikiliden Tan Tunçağ ile son projesi Cava Grande üzerine konuştuk. Projenin ortaya çıkışını, ilk albüm Worm Universe‘i, bilgisayar oyunlarının sanat eseri olarak sayılıp sayılamayacağını ve bu sıralar neleri dinlediğini kendisinden dinledik. Cuma günü MIX Festival için Zorlu PSM’ye doğru yola çıkmadan önce mutlaka okuyun ve kendisini izlemeyi ihmal etmeyin.

Merhabalar. Öncelikle nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?

Gayet iyi, heyecanlı ve yoğun. Bu ara Cava Grande’nin Mix Festival’daki performansı için yaptığımız provalar devam ediyor.

Uzun zamandır bilgisayar oyunları tasarımıyla ilgilendiğini biliyoruz. Bu ilgi üzerine kurgulanmış bir müzik projesi olarak görüyoruz Cava Grande’yi. Projeyi bir de senden dinlemek isteriz. Bize biraz Cava Grande’nin ortaya çıkışından ve nasıl geliştiğinden bahseder misin?

2012’den beri görsel tasarım ve interaktif medya üzerine yoğunlaşmıştım zaten. Bilgisayar oyunları bunun biraz kaçınılmaz devamı olarak geldi. Öte yandan bilgisayar oyunları üretme fikri benim için daha da eskiye dayanıyor. 2005’de Portecho daha başlamadan önce Deniz Cuylan’la ilk bir araya gelme sebebimiz bir bilgisayar oyunu üretmekti. Üstelik bununla ilgili ciddi bir çalışma da yapmıştık o zaman. Sonra Portecho hayatımıza girdiği zaman bu projeden vazgeçmiştik.

İlk Cava Grande parçalarını ortaya çıkarmam ise 2010 civarı. O dönem bir bilim kurgu filmi senaryosu yazmaya çalışıyordum ve filme soundtrack olabilecek bir kaç parça yapmıştım. Sonrasında uzun bir süre bu tarz müziğe dönmedim. Bunu bir solo proje olarak tekrar ele almam ise 2 sene öncesine dayanıyor. İlk başta Cava Grande’yi içinde ritim elementleri barındırmayan daha ambient bir proje olarak hayal ediyordum ama sonradan bu fikirden vazgeçtim ve biraz da özümde olan “romantik dans müziği” eksenine geri döndüm. Müziğin şimdiki hali çok daha hareketli ve seyirciyi dans ettirmeye yönelik bir çerçevede.

Dinleyici olarak Cava Grande projesini Portecho’nun müziğine göre daha da elektronik ve synth ağırlıklı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Peki, sanatçı olarak senin için bu iki farklı projedeki süreç birbirinden nasıl ayrılıyor?

Cava Grande benim için en baştan beri synth’lerle yapılmış modern kompozisyonlardı. Şimdiki hali daha dans ettirmeye yönelik olsa bile müziğin çıkış yolu değişmedi. Cava Grande’de klüp müziğindeki groove bazlı alt yapıdan ziyade daha kompozisyon ağırlıklı bir alt yapı var.

Portecho’dan ayrılan en önemli özelliği sanırım müzik yapma yöntemi aslında. Her ne kadar Portecho’nın tarzı elektronik dans müziği kategorisinde olsa da aslında müzik yazma sürecimiz “akustik” olarak başlıyordu. Deniz’in bulduğu bir gitar riff’i ya da melodisi üzerine ben de bas gitar çalıp bir kaç vokal melodisi buluyordum genelde. İşin synth ve ritim kısmı sonra geliyordu. Portecho’nun sound’unun kendine mahsusluğu biraz da bundan kaynaklanıyor aslında.

Cava Grande’de ise durum biraz daha farklı. Müzik enstrümental olduğu için, her şeyden önce içime sinen bir armoni yapısı bulmaya çalışıyorum. Diğer elementler sonra geliyor.

Bu sene mayıs ayında Cava Grande olarak ilk albümün Worm Universe’i çıkardın. Nasıl tepkiler aldın bu ilk albüm için? Bir albüm çıkarmak bu projen için aklında hep var mıydı?

Cava Grande’yi çıkarmak aklımda hep yoktu aslında.  Hatta bir süredir müzikten kopmuştum genel olarak. 2016’da Beşiktaş’taki terör saldırısında illüstratör arkadaşımız İsmail Koç’u kaybetmek beni biraz tekrar müziğe dönmeye itti. Sadece çalışarak hayatımın biraz boş geçtiğini düşünmeye başladım. Cava Grande’nin görsellerini yapan eşim Miray Kurtuluş’un da cesaretlendirmesiyle bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim ve 2018 Mayıs’ında Worm Universe’ü kendi plak şirketim Santima Records’dan piyasaya çıkardım.

Albümün, hem yaz öncesi, hem de o ara ön göremediğim kritik bir seçim süreci sırasında çıkmış olması, her ne kadar pozitif olsa da ilginin biraz zayıf olmasına yol açtı.

Asıl tepkileri yeni yeni almaya başladım kesinlikle. Projeye Gevende’nin trompetçisi olarak tanıdığımız Serkan Emre Çiftçi’nin katılımı, hem müziğe daha kendine mahsus bir renk kattı hem de bu ilginin artmasına sebep oldu.  Şimdi ise ilk defa Mix Festival’da gruba 123’den tanıdığımız Berke Can Özcan davul ve perküsyonda eşlik edecek. Bundan sonraki sürecin daha da renkli ve heyecan verici geçeceğini ön görüyorum. Bundan sonraki planım Mart ayında bir EP çıkarmak.

Bilgisayar oyunlarını da sanat eseri olarak ele alabilir miyiz? Müzikle oyunları bir araya getiren biri olarak, sen bu konu hakkında nasıl düşünüyorsun?

Oyunları sanat eseri olarak ele alabileceğimiz bir dönemdeyiz kesinlikle. Bu aslında uzun bir süredir giden de bir tartışma. Şu anda sanatsal anlamda oyun sektörünün geldiği nokta “Atari salonlarında” jetonla oynadığımız “Space Invaders” dan çok uzak bir yerde. Artık bugün oyun üretimini bir kendini ifade şekli olarak da düşünebiliriz. Bunu özellikle küçük ekipler tarafından üretilmiş “indie” oyunlarının bazılarında çok net görebiliyoruz.

Mesela ben müzikten ilham alarak oyun yapmayı tercih ettim. Cava Grande’nin “Sentinel” adlı parçasına bir klip yapmak istiyordum, onun yerine bir oyun yaptım. Oyun parçayla aynı uzunlukta, 5-6 dakikada bitiyor ama farklı sonları var ve baştan oynayabiliyorsunuz. Daha sonra “A Fine Mess” adlı ilk ticari oyunumu yaptım ve Steam platformu üzerinden piyasaya çıkardım. “A Fine Mess”, hem oyun eleştirmenleri hem de oyuncular tarafından hep çok iyi eleştiriler aldı, bu da beni çok motive etti. Burada Cava Grande’nin “A Fine Mess” parçasının hissiden yola çıkarak oyunun senaryosunu yazdım ve parçayı da oyunun önemli bir elementi olarak kullandım. Ortaya alıştığımız tarzdaki oyunlardan farklı, daha şiirsel bir yapısı olan, gizli anlamları olan, kendini açıklama endişesi duymayan daha sürreal bir oyun çıktı. Amacım oyun için müzik değil, müzik için oyun yapılabileceğini de ortaya koymaktı biraz.

Son olarak da sen bu aralar kimleri dinliyorsun? “Mutlaka keşfetmelisiniz” dediğin bir albüm var mıdır?

Bu aralar Max Cooper’ın “One Hundered Billion Sparks” albümünü dinliyorum en çok. Öte yandan keşfedilecek çok şey olduğu için kendi seçkim olan bir Spotify playlisti yapmaya karar verdim.  Daha çok yeni müziklere yer verdiğim “Mera’s Dream” adlı bu playlist’de özellikle elektronik müzikte son yıllarda çıkan en iyi parçalara ulaşabilirsiniz:

Mera’s Dream:

RÖPORTAJ: THE SOFT MOON

Luis Vasquez post-punk projesi The Soft Moon ile tekrardan Salon İKSV sahnesine çıkmaya hazırlanırken biz de kendisiyle geçen üç senenin ardından tekrardan muhabbet etme fırsatı yakaladık. Yeni albüm Criminal’ı konuşurken İstanbul’dan aldığı zurnanın da akıbetinin peşine düştük. Kendisini tekrardan canlı dinlemek için 1 Kasım‘ı iple çekiyoruz.

Merhaba Luis! Nasılsın, hayat nasıl gidiyor?

Merhaba, her şey oldukça yolunda. Berlin’de sakin bir akşam geçiriyorum.

Yaptığın müziğin türü Ought, Protomartyr ve Savages gibi gruplarla birlikte post-punk olarak adlandırılıyor. Hatta bazı kesimlerin müziğin için “post-punk revival revival” dediğine de tanıklık ettik. Bu terim hakkında sen ne düşünüyorsun? Sınıflandırma amacıyla müzik yazarları ve dinleyiciler bu tarz terimleri kullanmayı çok seviyor. Sence böyle bir kullanım bir müzisyen için kısıtlayıcı olabilir mi?

The Soft Moon projesine ilk başladığımda post-punk müziği canlandırmak bir yana dursun, spesifik olarak herhangi bir şey yaratma amacında bile değildim. Aslında ilk albümüm yayımlanana kadar gazeteciler ve dinleyiciler beni post-punk, dark-wave ve goth tarzlarında müzik icra eden diğer gruplarla karşılaştırmıyorlardı bile. Henüz daha yolun başındayken The Cure ve Depeche Mode’un Violator albümü haricinde bu tarz müzikleri de çok nadir dinliyordum. Müziğim sadece içimde hissettiklerimin bir ürünü.

Bir dinleyici olarak Criminal ‘ın şu ana kadar ortaya koyduğun en kişisel iş olduğunu söyleyebilirim. İçinde saklı kalan düşünceleri, hisleri ve çocukluğunu açıkça ortaya serdiğini görüyoruz. Bu albüm aynı zamanda şu ana kadarki albümlerin arasında en net vokallere yer verdiğin uzunçalar. Aynı zamanda bir önceki albümlerine göre daha agresif bir yapısı olduğunu da bizzat belirtmiştin. Bu bağlamda kayıt süreci için terapi niteliğindeydi diyebilir miyiz? Albüm bittiğinde neler hissettin?

Her albümünki farklı bir şekilde olsa da kayıt süreci benim için her zaman bir terapi niteliğinde. Criminal ile yoğun hislerimi içimden atmam gerekiyordu. Sinirliydim, kendimle barışık değildim, kendimle ilgilenmiyordum ve kapkaranlık bir deliğe sıkışmış gibi hissediyordum. Albümün bitişi kendimi daha huzurlu hissetmeme yardımcı oldu. Omzumdan ağır bir yükün kalktığını hissettim. Criminal yapmam gereken bir albümdü ve şimdi, içimdeki kızgınlığı göğsümden atarak hayatıma devam edebileceğimi hissediyorum.

Albümdeki favori şarkım Young’ın her ne kadar genel çerçevede en iyimser sözlere sahip olsa da albümdeki en kötümser kayıt olduğunu düşündüm. Albümün geneli saf bir agresiflik ve depresyon ile dolu ama en çok Young’ın tüylerimi diken diken ettiğini söyleyebilirim. Birazcık bu şarkından ve nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misin? 

Young büyük ihtimalle şu ana kadar yazdığım en iyimser şarkı. Criminal’ın tamamlanma sürecinde en son ortaya çıkan şarkı oydu. Şarkı, gelecekteki hâlimin bir gün şu anki hâlime bakarak kendime ne kadar da zarar verdiğimi fark edeceğini bilmem ve de değişim teması üzerine kurulu. Her ne kadar şarkı iyimser olsa da yine de karanlık bir yapısı var. Bu da aslında tüm bunların o kadar da kolay olmadığını ve kötü tarafımın her zaman ufak dalgalar ile yüzeye çıktığını gösteriyor.

Turnedeyken müzik yapıyor musun yoksa albüm yazma sürecine girdiğinde kendini her şeyden soyutlamayı mı tercih ediyorsun?

Yoldayken çok nadir yazıyorum. Bunu hiç beceremiyorum ve maalesef albümler arasında çok zaman geçmesine neden oluyor. En zorlandığım kısım ise turne hayatı ile yeni şarkılar yazmak için gereken yaratıcılık süreci arasında geçişler yapmak oluyor. Tam bir akıl karmaşası diyebilirim. Yazma sürecine geçeceğim uzun bir zaman dilimine sahip olmayı ve tüm süreç boyunca o kafada kalmayı tercih ederim.

Criminal sadece birkaç ay önce yayımlandı; ancak yine de yakın zamanda yeni projelerin var mı merak ediyoruz. Hatta ileride bir gün bir film özelinde çalıştığını duymayı da çok isterdik!

Şu anda yan projeler ve yeni albüm için çalışmalarıma devam ediyorum. Şu günlerde tamamen müzik yazmaya odaklıyım. Kariyerimdeki bir sonraki adımın bir film olacağını hissediyorum, kesinlikle yakın gelecekte üzerinde çalışacağım bir şey olacak.

Üç sene önce konuştuğumuzda Türkiye’den bir zurna aldığını söylemiştin. Zurnayı hiç deneme şansın oldu mu? 🙂 Aynı zamanda Türkiye’den severek dinlediğin bir sanatçı var mıdır?

Zurnadan bahsetmen biraz ilginç oldu. Dün gece bir taksideydim ve şoförü bir Türk’tü. Türkiye müziği hakkındaki bilgim onu çok şaşırttı ve arabada küçük bir dinleme partisi yaptık. Ona İstanbul’dan bir zurna aldığımı söyledim. Zurna ile tabii ki birazcık vakit geçirdim. Tek problem şu ki çok sesli bir enstrüman. Bu nedenle de etrafta komşular varken beraber çok fazla vakit geçiremiyoruz.

Daha önce iki kere İstanbul’da bulundun ve birçok insan tekrardan seni canlı görmek için sabırsızlanıyor. (Hatta en son konserini hatırlıyorum, dinleyiciler sahneyi işgal etmişlerdi!) Konser hakkında söylemek istediğin ya da hayranlarına iletmek istediğin bir mesajın var mıdır? İstanbul gezin için herhangi bir plan yaptın mı?

Haha, o geceyi hatırlıyorum. Galiba Youtube’da da görüntüleri var hatta. Bu haftaki konserde de enerjinin aynı olacağını umuyorum. İstanbul’da her zaman harika zaman geçiriyorum. Hiçbir planım yok, spontane olmayı seviyorum.

Vakit ayırdığın için teşekkürler, konser için sabırsızlanıyoruz!

RÖPORTAJ: KADHJA BONET

Uzay ve zamanı büken huzurlu mu huzurlu sesi, akıllara Kate Bush’u getiren, hayal dünyası geniş mi geniş ve uçarı sözleri ve 70’lerin saykedelikliğini caz ve soul ile günümüze taşıyan müziğiyle Kadhja Bonet, 23 Ekim Çarşamba akşamı bizi epey heyecanlandıran canlı performansıyla Salon‘da olacak. “Kaçırırsanız çok üzülürsünüz” demek istediğimiz Kadhja ile son albümü Childqueen‘in yanı sıra hep tek başına çalışmayı tercih etmesi ve Billie Holiday‘e benzetilmesi hakkındaki düşünceleri gibi aklımıza takılanlara dair konuştuk. Kendisinin adını yeni duyuyorsanız hemen Spotify’a koşup Childqueen‘i dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyoruz.

Merhaba Kadhja! Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Çok iyiyim, teşekkür ederim!

Son albümün Childqueen’in teması için çocukluğa geri dönüşün yanı sıra yetişkin olmanın getirdiği sorumluluklar diyebiliriz. Bize biraz albümün isminden bahsedebilir misin? Günümüz dünyasında içimizdeki çocuğu keşfetmek gibi bir referans mı mevcut, yoksa çocukluğu daha nostaljik bir şey olarak mı ele alıyorsun?

Hem içimizdeki çocuğu keşfedip kişiliğimizi yeniden kazanmak hem de kendimizi bir bütün olarak hissettiğimiz, bilinmeyen ütopik bir zamana duyulan nostalji olarak açıklayabilirim albümün temasını.

Bununla paralel olarak, nasıl bir çocukluk geçirdiğini merak ettim. Okuduğum kadarıyla annen ve baban müziğe ilgiliymiş ve pek çok enstrümanı çalmayı kendi başına öğrenmişsin. Kendi çocukluğun da albüm için bir ilham kaynağı oldu mu?

Anne ve babam çiçekçiydi ve büyük birer sanat düşkünüydü. Ben keman dersleri almıştım ama diğer enstrümanlarla içli dışlı olmaya ancak yetişkin olunca başladım. Çocukluğumun albümü pek de etkilediğini söyleyemem; egomdan sıyrılıp müziğimi yapmaktı tek amacım.

Childqueen üzerinde kısa sayılmayacak bir süre boyunca düzensiz aralıklarla çalışmışsın. Albüm için yazdığın ilk şarkı neydi? Albümün konseptini önceden kafanda belirlemiş miydin?

Albüme dahil ettiğim şarkılar arasında ilk yazdığım sanırım Wings idi. Konsepti daha belirlememiştim ama Wings’in albümün temasını en iyi yansıtan şarkı olduğunu söyleyebilirim. Albümde değindiğim konular, albümü yazdığım o dönemde yaşadıklarım ve hissettiklerim etrafında doğal olarak şekillendi.

Bu belki biraz kişisel bir soru olacak ama benim Childqueen’de en sevdiğim şarkı Delphine ve canlı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Özellikle sözleri inanılmaz büyüleyici bence. Şarkının hikayesini bir de senden duymak istedim.

Sözlerin aslında çok da muğlak olmadığını düşünüyorum. Terk edilen bir sevgiliyi anlatıyor; partnerinden kopmak istemeyen, ayrılığı kabullenemeyen bir sevgiliyi. Hepimiz hem Delphine hem de Delphine’e yalvaran taraf olmuşuzdur hayatımızda.

Childqueen yayınlandığından beri ilk albümün The Visitor hakkındaki hislerin değişti mi? Röportajlarından birinde albüm çıktıktan sonra The Visitor’dan bir şarkı duyduğunu ve utandığını söylemişsin. O albümden şarkıları canlı söylemek seni rahatsız hissettiriyor mu?

Eski şarkılarımı konserde çalmayı çok sorun etmiyorum ama normal hayatımda onları hiç dinlemiyorum. Bir müddet sonra o şarkıları kendince aşmış oluyorsun, ama canlı söylerken yeni deneyimleri de beraberlerinde getiriyorlar.

İki albümünü de baştan sona kendin yazdın, besteledin ve ikisinin de yapımcılığını tek başına üstlendin. Bir müzisyen olarak tek başına çalışmanın dezavantajları neler? Ortaya çıkan eser, bütünüyle senin çalışmanın ürünü olduğu için daha mı tatmin edici oluyor acaba?

Yalnız çalışmayı çok seviyorum. İş birlikleri yapmayı devamlı deniyorum ama sonuç benim için genelde hüsran oluyor. Doğrusu tuhaf bir insanım, çoğu söz yazarı da benim onlara alışmamı bekleyecek kadar sabırlı değil.

Çoğu insan müziğinin Billie Holiday’e benzediğini söylüyor. Bana sorarsan söz yazarlığın Kate Bush’u andırırken sınırları pek olmayan, modern ama retro sound’un da Janelle Monae’yi akıllara getiriyor. İlham aldığın birkaç ismi sayabilir misin?

Şimdi söyleyeceklerim yüzünden belki de çok tepki çekeceğim ama Billie Holiday hayranı değilim ve Kate Bush’u da çok kısa zaman önce tavsiye üzerine keşfettim. Sevdiğim her şey kadar nefret ettiğim şeyler de bana ilham veriyor; kayıtsız kalıp hor gördüğüm her şey de.

Son olarak, konser hakkında söylemek istediğin bir şeyler varsa alalım senden. İstanbul’a gelmiş miydin daha önce?

İstanbul’a ilk gelişim olacak ve inanılmaz heyecanlıyım! Şehri keşfetmek için sabırsızlanıyorum!

THE “BURAK ÇINGI” SHOW

Sevdiğimiz grupların canlı performans fotoğraflarının altlarında karşılaştığımız Burak Çıngı ismi hemen dikkatimizi çekti. Kimdir, nedir, ne yapar derken bu soruları kendisine sormak istedik. Kendisi de bizi kırmayınca; Bilboard Magazine, Spin, NME, The Guardian gibi yayınlar tarafından tercih edilen fotoğraflara imza atan Burak Çıngı ile uzun uzun konuştuk. Fotoğraf çekerken nelere dikkat eder, fotoğrafçı olarak görev aldığı festivallerde günleri nasıl geçer, bir profesyonel olarak konserlerde telefonla fotoğraf çekenlere nasıl bakar ve unutamadığı anıları nelerdir sorularına pek güzel cevaplar aldık. Buyurun bu doyurucu sohbete siz de dahil olun;

Performans fotoğrafçılığı yapmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Konserleri en ön sıradan izleyebilmek için kapılar açılmadan 4-5 saat önce giderdim konser salonlarına. Yanımda da hep başta analog daha sonraları ise dijital olmak üzere mutlaka bir kompakt fotoğraf makinası olurdu.

2006 yılını performans fotoğrafçılığına amatörce girdiğim yıl olarak gösterebilirim. O yıl kendime Canon 350d SLR fotoğraf makinası ile ucuz bir 70-300mm lens aldım. Üniversite yıllarında aldığım fotoğrafçılık ek dersinden gelen teorik bir bilgim vardı zaten, dolayısıyla deneyimimi arttırmak için bu makineyle barlarda, Tower Records, Virgin Megastore, HMV gibi müzik mağazalarında ve yakın arkadaşlarımın gece kulüplerinde çalan grupların fotoğraflarını çekmeye başladım. Tamamen kontrol edebildiğim bir fotoğraf makinesi ile resim çekmek çok keyif veren bir hobi olmaya başladı ve gittiğim konserlerde de bu makinam ile fotoğraf çekme isteğim artmaya başladı. Londra ve pek çok diğer ülke ve şehirde konser salonlarına seyircilerin profesyonel fotoğraf makineleriyle girmesi genellikle yasaktır, profesyonel makina derken kasıt lensleri değişebilen fotoğraf makinaları. Bu nedenle gittiğim konserlere çeşitli ve yaratıcı yollarla fotoğraf makinamı gizlice getirmeye başladım. Mesela Madonna’nın verdiği bir-iki konsere, makinemi montumun, lensi de donumun içine saklayarak sokmuşumdur.

Yine 2006 yılında Reading festivalinde DJ’lik yapan arkadaşlarım sayesinde prodüksiyon elemanı olarak bu festivale gittim. Genelde sahne arkası olmama rağmen fotoğrafını çekmek istediğim grupların resimlerini diğer profesyonel fotoğrafçıların arasına karışarak çektim. Şu anda çok kritiğini yapabileceğim, o zaman çektiğim Peaches fotoğraflarını onun menajerine gönderdim ve Peaches’in websitesine koydular. Karşılık olarak t-shirt, poster gibi şeyler göndermek istediler ama bunlar yerine ben Manchester’da vereceği konserin fotoğraflarını çekmek için izin istedim. Performans fotoğrafçılığına resmi girişimin başlangıcı olarak hep bu noktayı düşünmüşümdür. Bu çekimden sonra diğer yerlerde çektiğim fotoğrafları da kullanarak iyi kötü bir portfolyo hazırlayıp çeşitli internet siteleri ve müzik dergileriyle irtibata geçmeye başladım. İlk olarak “Supersweet” isimli bir internet sitesi için fotoğraf çekmeye başlamışımdır o sene.

Bir performansı fotoğraflarken dikkat ettiğiniz detaylar neler?

Performans fotoğrafçılığının diğer fotoğraf alanlarından en önemli farklarından bir tanesi bir fotoğrafçı olarak dış etkenler üzerinde hiçbir kontrolünüz olmaması. Dış etkenler olarak bahsettiğim noktalar ışık, konum ve de özne, ki bunlar fotoğrafı fotoğraf yapan ana ögeler. Bu sebeplerden dolayı dikkat ettiğim detaylar performanstan performansa değişiyor. Mesela büyük bir prodüksiyonda önem verdiğim detaylar, küçük ve kişisel performanslardan farklı olabiliyor. Tabii her performansta dikkat ettiğim birkaç genel detay var. Birincisi fotoğrafını çektiğim sanatçının yüz ifadeleri ve vücut hareketlerine dikkat etmeye çalışırım. Bu konuda pratik ve tecrübenin önemli olduğunu düşünüyorum. Birkaç kere izlediğim bir sanatçının yapacağı hareketleri ve ne zaman yapacaklarını genelde tahmin edebilirim. Bir örnek vermem gerekirse Franz Ferdinand grubunun çekimlerinde şarkıcıları Alex Kapranos’un zıplayacağını ve zıplamadan önce yaptığı bazı hareketleri bilirim ve bu yüzden “jump shot” dediğimiz zıplama resmini kaçırmıyorum.

Performansın nasıl aydınlatıldığı da başka bir nokta ve dikkat ettiğim bir detay. Mesela sahne gerisinde güçlü spotlar varsa bunları fotoğrafını çektiğim sanatçının arkasına almaya çalışırım ki sanatçının çevresinde hale dediğimiz o ışık çerçevesi oluşsun ya da sanatçının resminin arka plandan öne çıkmasını sağlayacak bir ortamı yakalamaya çalışırım.

Diğer dikkat ettiğim ana noktalardan bir tanesi ise kompozisyon. Mesela mikrofonun sanatçının yüzünü bloke etmemesi için uygun bir açı yakalamaya çalışırım. Ya da mesela ayak ya da el parmaklarının kompozisyonun içinde olması için çaba sarf ediyorum. Özellikle çok hareketli performanslarda her zaman yakalanması kolay bir kompozisyon değil.

Son olarak resmin keskinlik/bulanıklık detayına dikkat ederim. Son birkaç senedir bu konuda tanıdığım pek çok kişiden daha bir sert/otoriterim diyebilirim, hafif bir bulanıklık bile görsem resmi şart olmadığı sürece kullanmıyorum.

Bunlar hep deneyim ve tecrübe ile geliştirdiğim, iyileştirdiğim noktalar. 10 sene önceki resimlerime bakarsak eminim bu detaylara önem vermediğim resimler çoğunluktadır.

İşiniz konserler ama sizin müzikle aranız nasıl? Bu işe başlamadan önce sıkı bir müzik dinleyicisi miydiniz?

Kesinlikle. Performans/konser fotoğrafçılığına girmemin esas nedenlerinden bir tanesi müzik konserlerine harcadığım bilet parasıyla basa çıkamamam olmuştur. Bu alanda çalışanların çoğunluğu gibi müzikle içli dışlı olmanın bu branşı seçmemizde en büyük etken olduğunu söyleyebilirim.

Değişik tarz müzikleri dinleyerek büyüdüğüm için şanslıyım. Babamın 60’lar ve 70’li dönemleri öğrenmem ve sevmemde büyük etkisi var. Mesela küçükken araba seyahatlerinde Beatles’ın Yellow Submarine albümünü dinlediğimizi hatırlarım. The Doors, Rolling Stones, Eagles, Animals, Alice Cooper gibi sanatçı ve grupları babamdan öğrenmişimdir. Bir de pek çok kez Blues Brothers’ı izlediğimizi hatırlarım küçükken – dolayısıyla soul, blues gibi müzik tarzlarına da çok küçük yaşta kulak aşinalığım olmuştur. Annem ise popüler müzik dinlemesine rağmen daha çok klasik müziğin gelişimin için yararlı olduğunu düşündüğünden çocukluğumda beni genelde devlet opera ve balesine götürmüştür, arabada kaset seçimi de daha çok klasik müzik bestecileri olmuştur.

Bilinçli müzik olgum ise 80’lerin ortasında pop müzik ile gelişmeye başladı, doksanlarda grunge, indie, alternative ve Brit pop’un çıkması ve popülerleşmesiyle olgunlaştı. Blue Jean dergisinin, MTV’nin, Ankara’da Tunalı pasajından aldığım korsan kopya kasetlerin, Kadıköy’de ikinci el magazincilerden aldığım Q, Select, Smash Hits, Melody Maker, Vox dergilerinin sıkı bir müzik hayranı ve yakın takipçisi olmamda büyük etkisi var. Her zaman eski ve yeni müzik için bir açlığım var.

Fotoğrafçı olarak görev aldığınız bir festivalde bir gününüz nasıl geçiyor?

Festivallerin en iyi tarafı gün içinde yakalayabileceğiniz hayranı olduğunuz grup sayısının çok olması ve de yeni grupları keşfedebilme imkanınızın. Binlerce kişinin bir grubu izlerken verdiği enerji de inanılmaz bir his ama festivalde çalışmak gerçekten yorucu bir deneyim.

Festivallere gitmeden önce hangi grupların fotoğraflarını çekeceğime dair program yaparım. Genelde biraz optimist oluyorum bu listeleri yaparken ama planıma sadık kalmaya çalışırım hep, bu da genelde ancak sahneden sahneye koşuşturmamla gerçekleşebiliyor. Sahnelerden bir tanesi eğer geç hareket ediyorsa planlarım alt üst oluyor, yeniden plan yapmam gerekiyor. Bir de yağmur yağarsa o zaman makine ve lensleri korumak, kayıp düşmemek gibi şeylere de dikkat etmem gerekiyor, yani her şey daha bir zorlaşıyor. Havanın çok sıcak olması da ayrı bir zorluk, 35 derece altında grupların sahneye çıkmasını beklemek sanki mangalda pişen etmişsiniz gibi hissetmenize neden oluyor.

Genelde festivallerde, festival suresince hep bitse artık da kurtulsak diyorum ama son gün son grubun fotoğrafını çektiğimde içimde hep bir mutluluk oluyor, düşündüğümde o kadar sürekli koşuşturmaca ve stres içinde aslında epey de eğlendiğimi anlıyorum. Tanıdığım fotoğrafçılarla bu aynı zorlu deneyimi paylaşmak da gerçekten güzel bir şey. Genelde birbirimiz motive ediyoruz. Bir mazoşist fantezisi diye özetleyebilirim festivallerde çalışmayı.

Peki bir profesyonel olarak konserlerde insanların ellerindeki telefonlarla fotoğraflar çekmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

İnsan olarak anılarımızı bir şekilde kaydetme isteğimiz var hep. 90’lı yıllara bakarsanız o zamanlar bootleg videolar vardı, günümüzde video kameralar yerine telefonlar var. İkinci olarak, ki bunda sosyal medyanın etkisi büyük, “Bakın ben buradaydım.” gibi bir gösteriş yapma isteği var hepimizin. O telefonlarla çekilen fotoğrafların, videoların hemen hemen hepsinin son durağı Twitter, Instagram, Youtube.

Sürekli yapılmadığı sürece karşı değilim açıkçası. Kimse konser süresince havaya kaldırılmış bir telefon ya da tabletten konseri izlemeyi istemez ama aynı zamanda niye yapıldığını da anlıyorum. Söyleyebileceğim başka bir şey ise her şeyin bir yerinin olması. Beyonce konserinde iseniz çekin tabii ama ne bileyim Bon Iver ya da James Blake gibi bir sanatçının konserinde çok anlamıyorum telefonla sürekli fotoğraf çekilmesini. Başka takıldığım bir nokta da yeri eğimsiz bir konser salonuna kapılar açıldıktan iki-üç saat sonra gidip önümdeki insan telefonuyla fotoğraf çekiyor diye söylenenler.

Türkiye’de yapılan işlerde kullanılan fotoğraf için kredi vermeye çok dikkat edilmiyormuş gibi gözlemliyoruz. Türkiye’den fotoğrafınızı kullanmak için sizden izin isteyenler oluyor mu? Kendi işlerinizle kredisiz bir şekilde karşılaşıyor musunuz?

5-6 yıl önce bu soruyla karşılaşsaydım kredi çok önemli ve kredisiz fotoğraf kullanılmasına kesinlikle karşıyım derdim. Son zamanlarda ise ücretsiz kullanılan fotoğraflar daha çok canımı sıkıyor diyebilirim ama yine de isminizin bir fotoğrafla basılması güzel bir şey. Adınızın ortaya çıkmasını sağlayan ögelerden biri bu ne de olsa.

Türkiye’den çok teklif aldığımı söyleyemem, buraya geldikleri zaman fotoğraflarını çekmeye çalıştığım The Away Days gibi gruplar var ve onlar kullandıkları zaman sosyal medyada zaten kredi veriyorlar. Türkiye basınını çok yakın takip edemiyorum fakat sanırım 2 sene önce Hürriyet gazetesinde tesadüf eseri bir Nilüfer Yanya resmimi görmüştüm. Rsmi nasıl buldular, nasıl bastılar, hiçbir fikrim yok. Ne bir kredi verildi ne de ödeme yapıldı bana. Hoş değil tabii.

Şöyle diyebilirim mesela sosyal medyadan paylaşılan bir fotoğrafımda bir link ya da kredi olmasını şart isterim. Fakat eğer bir ücret ödenmiş ise fotoğraf için o zaman çok üzerine düştüğüm bir konu değil.

“Bu işi bırakıyorum çünkü ….” diyeceğiniz neden ne olurdu?

Her ay en az bir kere dediğim bir şey “Bu işi bırakıyorum.” Nedenleri çok çeşitli olsa da genelde her meslekte olduğu gibi insan faktörlü sebepler. Bu aynı mekânı paylaştığım diğer fotoğrafçılar olabilir, sanatçıların basın görevlileri olabilir, çalıştığınız mekan ya da festivalde ne yaptığını bilmeyen ya da bir güç kompleksine girmiş güvenlik görevlileri olabilir. Bir de son zamanlarda pek çok saçma sapan kontrat ve yasakla karşılaşıyoruz bunlar da moral bozan olaylar.

Dünyaca ünlü isimlerin performanslarını fotoğrafladınız. Bu sırada hep işinize odaklanmış mı oluyorsunuz yoksa performansları izleyip keyfini çıkarabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Çalışırken profesyonel olmama karşın bazen çekim esnasında kendimi kaptırdığım konserler oluyor. Bir fotoğrafçı olarak genelde konserlerde ilk 3 şarkı esnasında bulunuyoruz. Eğer sevdiğim bir grup, bildiğim bir şarkı ise bazen makina arkasında şarkı sözlerini bağırdığımı, ayağımla ritim tuttuğumu görebilirsiniz. Daha önce anlattığım gibi bu işe girmemin nedenlerinden biri konserleri izlemek. Maalesef son birkaç senedir fotoğrafçıları 3 şarkıdan sonra salondan çıkarmak gibi bir huy çıktı çoğu yerde ve bazen konserin geri kalanını izleyip keyfini çıkartmak istesem de bu mümkün olmuyor. Uzun süre boyunca çalıştığım konser salonlarında bazı görevlileri tanıyorum ve güvendiklerinden dolayı istersem bazı performansları izlemem için imkân yaratıyorlar bana. Bir de tabii en önde olduktan sonra birden en arkadaya geçmek her zaman zevkli değil. Genelde çok sevdiğim sanatçıların konserlerine bilet alırım izlemek için, çünkü her istediğim performansın fotoğrafını çekebilmem mümkün olmuyor.

Çalışırken başınıza gelen en tuhaf şey neydi, aklınızda spesifik bir anı var mı?

İki yıl önce Mystery Jets’in bir performansında grubun sahneye çıkmasını beklerken güvenlik görevlisi yaklaşıp “3 şarkı, 1 kere flaş” dedi. Genelde kural flaşsız 3 şarkı. Biz de fotoğrafçılar olarak bu espriye güldük. Güvenlik görevlisi kendini “pardon 1 şarkı 3 fotoğraf” diye gülerek düzeltti daha sonra ise “3 şarkı sıfır fotoğraf” dedi. Hep beraber güldük. Konser başladı, biz fotoğraf çekmeye başladığımız saniye önümüze atlayıp “Hayır, size 3 şarkı no fotoğraf demedim mi ben” diye çekim yapmamız engellemeye çalıştı. Neyse zar zor arkadaşın jetonunu düşürdük. Bu işi bırakıyorum dedirten anılardan bir tanesi bu.

İsim vermeyeyim ama performans öncesi bir sanatçının menajeri ile bir görüşme yaptım ve menajer bana kesinlikle sanatçıya bakmamamı ve de sanatçının gözüne görünmez olmamı istedi. Fotoğraf çekerken yapamayacağım iki şey sanatçıya bakmamak ve görünmemek.

Şimdiye dek belki de yüzlerce grubu/müzisyeni canlı izlemiş olmalısınız. Hiç unutamadığınız konserler oldu mu, biraz bahsedebilir mısınız?

İlk seyirci olarak gittiğim konser İstanbul’da yılını tam olarak hatırlayamıyorum ama, 90’lı yılların sonuna doğru Prodigy’nin verdiği bir konserdi. Böyle bir grubun Türkiye’ye getirilişi benim için o zamanlar inanılmaz bir olaydı. Konser görevlilerinin insanlar sıcaktan bayılmasın diye kovalarla bize su attıklarını, bulunduğum yerdeki bütün seyircilerin birden sanki Musa kızıl denizi yarmış gibi ayrılması ve bir koca kova suyun tamamının başımdan aşağı dökülmesi unutamadığım bir hatıra. Peaches’ın Astoria adlı mekanda verdiği konser unutamadığım başka bir hatıra, show’un harika olmasının yanında seyirciler içerisinden beni seçip 3000 kişiye sahneden Fuck the Pain Away söyletmesi bu konserin kalbimde özel bir yeri olmasına sebep.

Diğer aklıma gelen bir konser de birkaç sene önce Koko’da Smashing Pumpkins’in verdiği konser. Konser genel olarak keyifliydi ama sonuna kadar beklemek istemedim açıkçası. Arkadaşlarımla tam kapıdan çıkarken Marilyn Manson’ın sesini duydum, o avaz avaz  “olamaz, Marilyn Manson sahnede!” diye bağırarak yaptığım U dönüşünü hiç unutamam. Billy Corgan ve Manson gibi iki efsanenin sahneyi paylaşması benim için süper bir olaydı. Aynı tarzda Nick Cave ’in yaptığı bir kitap turunda seyircilerin yine seyirci olan PJ Harvey’i zorla sahneye çıkartıp Henry Lee parçasını söyletmesi gözlerimle gördüğüme inanamadığım bir hatıra. Gençliğim boyunca taparcasına dinlediğim Bjork, Madonna, PJ Harvey, Suede, Tori Amos, Nick Cave, Portishead, Hole, Garbage gibi grupları ve sanatçıları ilk kez izlediğim konserler hep sakladığım hatıralarım arasında. Tabii bu iyi hatırların yanında kötüleri de var, mesela ilk kez Placebo’yu sahnede görüşüm hüsrana uğramama sebep olmuştu çünkü çok beğendiğim ilk iki albümlerinden sadece 2 şarkı söylemişlerdi. O günden beri hiç bilet almadım konserlerine.

Çekim yaparken unutamadığım bir hatıra ise yine Nick Cave ile ilgili. Nick Cave sadece ilk şarkıda fotoğraf çekilmesine izin verir. Seneler önce bir çekim sırasında ilk şarkı bittikten sonra çekim alanını fotoğrafçılar olarak terk etmedik ve Nick Cave ikinci şarkısını durdurup sizin buradan gitmeniz gerek dedi. Biz de başımız önümüzde eğik alandan çıkarken, “Durum, bekleyin” diye arkamızdan bağırdı ve birden bire sanki Saturday Night Fever’daki John Travolta’ymış gibi hareketlerle bize poz vermeye başladı. Eğlenceli bir anı.

Hiç herhangi bir grup veya müzisyenle birlikte turladınız mı, nasıl bir deneyimdi? Eğer hayırsa kiminle birlikte turlamak isterdiniz?

Hayır, tur hayatının bana göre olduğunu düşünmüyorum açıkçası ya da geçenlerde bir arkadaşıma dediğim gibi eğer her tarafa uçakla uçurulup, otellerde tek kişilik odalarda konaklayabileceğim bir tur varsa o zaman hemen OK derim. Genelde böyle olmuyor tabii. Beraber tura çıkmak isteyebileceğim sanatçılardan bazıları Kesha ve Flaming Lips, aşırı zevkli olabileceğini düşünüyorum onlarla turlamanın. Yılların tecrübesi ve hikâyeleri olan Iggy Pop gibi sanatçılarla turlamak ilginç olabilir. Bu sene en beğendim albümlerden olduğu için Kali Uchis ve Janelle Monae ile de turlamak isterdim ki beğendiğim şarkıları pek çok kez canlı dinleyebileyim.

Bu yıl içinde çektiğiniz fotoğraflardan en çok sevdiğiniz hangisiydi?

Ben kendimin en büyük kritiğiyim. Çekimin hemen sonrası beğendiğim, işte bu fotoğraf dediğim bir fotoğrafta hep 2-3 gün sonra genelde bir kusur buluyorum. Fakat son 2 aydır çektiğim fotoğraflardan memnunum açıkçası. Years & Years konserinde çektiğim bir-iki fotoğraf var çok sevdiğim, onlar dışında Chvrches ve Childish Gambino’nun çektiğim fotoğrafları sevdiğim ve gurur duyduğum fotoğraflar.

Performans fotoğrafçılığı yanında müzisyenlerle portreler de çalışıyorsunuz. Bu çekimler öncesi gruplarla/isimlerle neler konuşuyorsunuz? Onları rahatlatmak için kullandığınız özel küçük numaralar var mı?

İlk olarak bütün sanatçılara sorduğum soru kamera karsında doğal olup olmadıkları. Genelde bunu şaka tarzında “eminim ki hiç direktif vermeyeceğim bir çekim olacak bu” tarzlı sözlerle söylerim ki direktif almak isteyip istemediklerini anlayabileyim. Bir başka espri tarzlı söylediğim şey “Şimdi işinizin en sevdiğiniz en eğlenceli bölümüne geldik.” Çünkü çoğu sanatçının kendini çok rahat hissetmediği bir ortam portre çekimleri. Şöyle düşünürüm hep, ben kendi resmimin çekilmesinden çok hoşlanmam ya da belirli açılardan çekilmesini tercih ederim dolayısıyla karşımdaki kişinin de benim gibi olabileceğini düşünürüm. Bu yaptığım espri de “Acınızı paylaşıyorum.” anlamlı bir espri.

Çekim sırasında da diyalog kurmaya çalışırım, mesela daha önce onları izlemişsem ondan bahsederim ki karsımdaki en azından müzikleriyle hiç ilişkisi olmayan biriyle çalıştığını düşünmesin. Yeni albümü çıkacak sanatçılara albüm hakkında sorular sorarım mesela.

Öznenize ilginiz varsa ve onlarda ilginiz olduğunu anlarsa ortam daha bir yumuşuyor. Diyaloglar sanatçıdan sanatçıya değişiyor tabii, bazıları çok konuşkan olmuyor bazıları da çekim olduğunu unutup sohbete dalıyorlar.

4-5 erkekten oluşan gruplara son zamanlarda söylediğim bir şey de “Eğlenceli bir çekim yapalım, mesela bu otobüs bekliyormuş duruşu yerine başka şeyler deneyelim.” Çünkü grup resimlerine baktığınızda 4 adamın duvar önünde sıra şeklinde durup lense baktığı resimler kadar depresif fotoğraf yok müzikte.

Son olarak, gelecek projeleriniz üzerine birkaç cümle alsak sizden?

Performans ve müzik dışı alanlarda aklımda birkaç fotoğraf projesi var ve umuyorum ki bu senenin sonuna doğru gerçekleştireceğim. Bunun yanında son 1-2 senedir performans fotoğraflarımla ilgili küçük bir sergi yapma isteğim var ama daha önce de söylediğim gibi fazla kritik yaptığımdan bir türlü resimleri seçemiyorum, belki başkalarına seçtirmem daha uygun. Tabii performans fotoğrafçılığına da devam.

Çok teşekkürler!

Kendisini takip edip birbirinden güzel fotoğraflarını düzenli olarak görebilmeniz için sizleri Burak Çıngı’nın websitesi ve sosyal medya hesaplarına gönderiyoruz;

Website/Instagram/Twitter

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

RÖPORTAJ: RHYE

2015’te, Woman’ın yayınlanmasından iki sene sonra, canlı izlemek için heyecanla beklediğimiz Rhye ilk kez Salon’da sahne almış ve hala hatırladığımız bir performansa imza atmıştı. Bu performanstan önce kendisiyle konuşma fırsatımız olmuştu, şuradan okuyabilirsiniz.

Photo Credit: Ali Güler

Rhye bu kez ikinci albümü Blood‘ın turnesi kapsamında Salon’da iki gün üst üste sahne alacak. Bu vesileyle kendisiyle son konuşmamızdan beri hayatında neler değişmiş sormak istedik; Mike Milosh’un güncel müzik dünyasıyla ilgili fikirlerini, ilk sevgilisinin Türk olduğunu, bir sonraki Rhye kaydının ne zaman çıkacağını ve kendisine dair daha bir sürü ilginç ayrıntıyı öğrendiğimiz kısa bir telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Kendisini bir kez daha izlemek için bizim kadar sabırsızlananlar; 8 Eylül’de gerçekleşecek olan performans için biletler tükenmiş olsa da 9 Eylül’de kendisini canlı izlemek için hala şansınız var. Buyurun röportaja:

Merhaba! Nasılsın? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Her şey harika. Bu sene çok fazla konser verdik o yüzden genel olarak oldukça meşgulüz. Ama bir bakıma bu harika bir şey tabii. Çok başarılı performanslar izleyip bir sürü yer gördük.

Üç sene kadar önce bir röportaj daha yapmıştık, o zaman bir sorumuza albüm yaparken insanların ne düşüneceği hakkında kafa yormadığını söylemiştin. Ama şimdi, Blood için, insanların büyük beklentileri olduğunu biliyordun. Bu durum yaratım sürecini etkiledi mi herhangi bir şekilde?

Hayır aslında, insanların ne düşüneceğini çok takınca kötü kararlar vermeye başlandığını düşünüyorum. Bence müzik yaparken bulunduğun noktanın sana iyi hissettirmesi ve sadece şarkıya odaklanmış olman gerekiyor. İnsanların ne düşündüğü önemsiz demek istemiyorum ama insanları memnun etme yoluna girmek de bir müzisyen için çok tehlikeli.

Woman yayınlanalı 5 seneden fazla bir zaman geçti, niçin bu süreç bu kadar uzundu? Bu beş sene senin için nasıl geçti, hayatında olanlar müziğini nasıl etkiledi?

Gerçekten çok şey değişti. Albümü çıkarabilmek için bir kayıt şirketi almak zorunda kaldım, bunun için de bir sürü bürokratik işlerle uğraşmak zorunda kaldım, boşandım ve sonrasında da Genevieve ile tanışıp ona aşık oldum. Blood’ın kapağındaki de o. Hayatım baştan aşağı değişti diyebilirim!

Yakın zamanda bir EP yayınlamayı planladığınızı duydum, doğru mu bu?

Evet, bir Rhye EP’si üzerinde çalışıyorum, aslında her an bir şey üzerinde çalışıyorum diyebilirim. Asla duramıyorum çünkü gerçekten müzik yapmak, yeni fikirler üretmek çok hoşuma giden bir şey. Benim için günlük yaşam bu.

Woman’ı 5 yıl boyunca yüzlerce mekanda pek çok kez çaldın, Blood için turne planın nasıl, yine bu şekilde uzun bir süre canlı dinleme fırsatı bulacak mıyız?

Açıkçası neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Güzel yerlerde çalma fırsatları sunulmaya devam ettikçe turlarız diye düşünüyorum, yolculuk yapmayı ve gitme şansı bulduğum bütün bu harika şehirlerde konser vermeyi çok seviyorum. Yani insanlar albümü çalmamızı istediği sürece turlayacağız. Yakında yeni şeyler de yayınlayacağımız için bir süre daha yolda olacağız diye düşünüyorum, önümüzdeki sene için halihazırda planlanmış bir sürü konser var.

Eminim konserden konsere değişiyordur ama son zamanlarda canlı olarak çalmayı en çok sevdiğin şarkı hangisi?

En çok şunu çalmayı seviyorum demek biraz zor, çünkü bütün şarkıların olayı farklı. Canlı bir performans esnasında bazen insanları dans ettirecek, eğlendirecek bir şey çalmak istersin ama bazen de insanları neredeyse ağlatacak bir şeyler çalmak istersin. İşte ben tam bu şekilde insanı bir yerden bir yer götüren, dinamik performansları seviyorum, yani her şarkının bir amacı var performansın içinde. Zaten sadece çalmaktan hoşlandığım şarkıları çalıyorum diye de cevaplayabilirim bu soruyu.

Yakın zamanda keşfettiğin, sevdiğin ve önerebileceğin müzisyenler ya da gruplar var mı?

Son zamanlarda çoğu müzik beni biraz hayal kırıklığına uğratıyor. Aklımı alacak güzellikte bir müzik dinlemiyorum uzun zamandır.

Çoğu müzisyenden aynı şeyi duyuyoruz…

Evet, aslında dinlediğin şeyleri yeterince etkileyici bulmamak da insanı müzik yapmaya iten sebeplerden. Tabii hala güzel müzik yaptığını düşündüğüm müzisyenler de var, mesela Black Coffee’nin son albümüne bayılıyorum, BadBadNotGood da sevdiğim gruplardan. Ama dediğim gibi hala beni çok etkileyecek, ilham verecek bir şeye denk gelmeyi bekliyorum.

Son olarak İstanbul’a daha önce gelmiştin, önceki deneyimlerin nasıldı? Bu seferki ziyaretin için planların var mı?

2010’de Türkiye’de bir ay kadar kaldım, arabayla ülkenin farklı yerlerini dolaştım. Arkeolojik kazılar yapan birilerini tanıyordum, biraz onlarla zaman geçirdim. Geçen sene bir festivalde çaldık Göreme’de. İstanbul’da da iki kez çalmıştık. Burası benim için özel bir yer çünkü ilk sevgilim Türk’tü ve İstanbul hakkında çok şey öğrendim ondan. Türkiye’ye de hep bir merakım ve ilgim var çünkü Kanada’da da belli bir Türk popülasyonu var. Tabii, muhtemelen en ilgi çekici bulduğum şey Türk yemekleri diyebilirim. Dolaşırken bir restorana girip bir şeyler denemeyi çok seviyorum.

RÖPORTAJ: WOLF ALICE

İngiliz grup Wolf Alice geçen sene yayımladıkları ikinci albüm ile hepimizi şaşırtmayı başarmıştı. İlk albümlerinin başarısının ardından birçok müzik tarzını aynı yelpazede buluşturan uzunçalar Visions of a Life ile adeta çığır açtıklarını söyleyebilirim. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa Mercury Prize’a aday gösterilen grup önümüzdeki pazar günü Gezgin Salon kapsamında King Gizzard & the Lizard Wizard ve Amyl and the Sniffers ile beraber sahne alacak. Konsere sayılı günler kala grubun vokali Ellie Rowsell ile telefonda laflama fırsatı bulduk. Her ne kadar sinyalinin yetersizliği ile konuşmamız yarıda kalmış olsa da kendisi ile bire birde konuşmak harikaydı! Ellie ile ikinci albümlerinin çeşitliliğinden, prodüktörlerin öneminden ve tur ritüellerinden konuştuk. Buyurun röportajımıza:

(daha&helliip;)

THE “IN THE VOID” SHOW

Takip ettiğimiz, severek okuduğumuz mecraların nasıl ortaya çıktığını, neler yaptığını, belli konularda neler düşündüğünü merak ediyoruz. Bu ilgimize ortak olanlar için yarattığımız The Truman Show serimize, bu kez In The Void‘un kurucusu Sibel Engingök ile konuşarak devam ettik.

Bu konuda bilinçli bir insan olduğumu düşündüğüm halde etrafımızda güzel müzik yapan insanların sayısının sandığımdan ne kadar fazla olduğunu fark ettiren, gerçekten harika müzik yapıp çok az dinleyicisi olan müzisyenleri kendi odalarından çıkarıp dinleyicilerine ulaştıran ve bu anlamda neredeyse kutsal denebilecek bir iş yaptığını düşündüğüm In The Void‘un arkasındaki isimle konuşmak gerçekten çok uzun süredir istediğim bir şeydi. Birkaç ay önce Sibel Engingök ile bir araya gelip blogunun oluşum süreci ve bugüne gelişinden, müzik sahnemizin eksiklerine kadar bir sürü şey hakkında bir hayli uzun bir sohbet ettik, hem kendisini hem de In The Void’u daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Sohbetimizin olabildiğince bilgilendirici bir kısmını da hemen aşağıdan okuyabilirsiniz. In The Void’la hala tanışmamış olanlarınız içinse ulaşabileceğiniz linkler yazının sonunda. Keyifli okumalar!

Cemre: Önce biraz seni ve In The Void’u tanıyalım, ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

Sibel Engingök: 2011 yılında, henüz üniversite ikinci sınıftayken -Bahçeşehir Üniversitesi’nde Fotoğraf & Video bölümü terkim- müzik yapan, müzikle ilgilenen bir arkadaş grubum oldu. Elektronik müziğe ilgim o sıralar başladı. Birlikte inanılmaz müzikler keşfedip birbirimize çalıyorduk. Evlerde bir araya gelip kendi partilerimizi düzenliyorduk. İleriki senelerde bunları mekanlara taşımaya başladık. Onun öncesinde ise lise son sınıftayken o dönem psytrance’le ilgilenen arkadaşım, Baran’ın övgüyle bahsetmeleri üzerine Beyoğlu’ndaki Pixie’ye gitmeye başlamıştım. Tam da dubstep’in patladığı zamanlardı. Müzik, ortam, kısacası tamamıyla o dünya beni çok etkiledi.

Bir süre sonra bir sürü insan müzik yapıyor, bir yerde çıkıp bunları çalıyor ve dinleyicileri var ama hala bir eksiklik var gibi hissetmeye başladım. İnsanların birbirinden haberdar olacağı ya da bu tarzda müzik dinleyen insanın İstanbul’da, Türkiye’de herhangi bir şehirde elektronik müzik adına neler olduğunu takip edebileceği bir mecra yoktu. O zamanlar Ali Gültekin bana “Sibel, sen böyle bir şey yapsana” demişti. O zamanlar anlamamıştım ne yapmam gerektiğini ya da neden benim yapmam gerektiğini. Sonra Alican Karalar, o da DJ’lik yapıyordu bir dönem, ve Elif Eltutar bu olayın oluşması ve gelişmesinde bana çok yardımcı oldular. Enter the Void o zamanlar izleyip çok etkilendiğim bir filmdi, oradan geliyor yani isim de. Ama tamamen anlamını gerçekten düşünmeden bir anda öylesine oluşmuş bir şeydi, sonradan çok daha anlamlı gelmeye başladı. Sonrasında, zaten halihazırda hep müzik dinlediğim için, bir süre SoundCloud’da dinlediğim insanları bir Facebook sayfasından paylaşmak şeklinde ilerledi. Bu şekilde başlamış oldu In The Void.

E: Sadece Facebook sayfası mıydı?

Sibel Engingök: Tabii tabii, sonra blog’da da mixtape’ler paylaşmaya başladık. Bir de SoundCloud’un global bir buluşma gecesi olmuştu, oradan bir şeyler paylaşmıştık. Sonrasında da şu anki haline geldi site. İster istemez bir açıdan misyon edindiğimi düşünüyorum. Bunu çok içimden gelerek ve hiçbir karşılık beklemeden yapıyorum, müzik yapan insanları ve müziği seviyorum çünkü. Beni çok besleyen bir şey, o yüzden sanki beni bu kadar besleyen olguya bir teşekkür etmek gibi hissediyorum bu yaptığım ve yapmaya çalıştıklarım hakkında. Harika insanlarla tanışıyorum.

E: Biraz oradan oraya dolaşıyorum demiştin, ne anlamda yani?

Sibel Engingök: Bir dönem İstanbul’da genel durumlardan ötürü hepimizin bir enerjisi tükenmişti ya hatırlarsınız, bir etkinliğe gidiyorsun ama oradaki herkes aslında oraday-mış gibi, sanki hiç kimse hiçbir şeyden keyif almıyor gibiydi. O zaman ben de bir süre uzaklaşmak istedim, ailem Bodrum’da yaşıyor zaten. Ne olacağını düşünmeden, hiç gelecek planı yapmadan onların yanına gittim. Benim için çok da iyi oldu, kafamı toparlayıp çok daha iyi çalışma fırsatı buldum.

C: Birden çok yerde, İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de In The Void etkinlikleri görüyoruz mesela, sürekli olarak bulunmadığın şehirlerde nasıl idare edebiliyorsun bunu?

Sibel Engingök: In The Void’u tek yürütmediğim zamanlarda, birçok insan girip çıktı aslında bu alana. Herkes gönülden destek verdi. Ama siz de anlıyorsunuzdur, bir noktada o artık senin bebeğin gibi oluyor, her gün belli bir şeyleri yapmak zorundasın onun için, bir parçan haline geliyor. Benim için de öyle oldu ve bana destek olan kişilerden de hep o sorumluluğu almasını bekledim sanırım, o yüzden bir türlü sabit bir kadro tutturamadık bir süre. Son olarak Alper Yıldırım, Ege Tülek ve Sezin Özkılıç ile çoğunluğu Ankara’da, onlar orada olduğu için daha rahat ilgilenebiliyor ya da kalkıp Eskişehir’e gittiğimiz oldu. Bu şekilde idare edebildik, hepimiz mobil halde kalarak.

In The Void Presents: Session #5 – Garage/Punk etkinliğinden. Photo Credit: İpek Çınar

C: Bir de radyo programı var, buna benzer başka projeler de var mı yakın zamanda göreceğimiz?

Sibel Engingök: Her zaman çok daha fazlası yapılabilir gibi düşünüyorum. Kafamda dolanan bir sürü fikir var, bunları hayata geçirmek ve insanlarla paylaşmak için epey heyecanlıyım. Toplama albüm yayınlamakla ilgili çalışmalar devam ediyor.

C: In The Void başka sanat dallarıyla da ilgileniyor mu mesela? Bazen instagram profilinizde çok güzel fotoğraflar görüyorum, bunun gibi başka alanlara dokunuyor musunuz?

Sibel Engingök: Çok teşekkür ederim. Müzik ve fotoğraf beni en çok besleyen şey. Beni daha çok çeken müzik ve görselliğin bütünü. Aslında o yüzden fotoğrafın da In The Void için ayrı bir önemi var. Bazen kendi çektiğim bazen de diğer insanların çalışmalarıyla bağ kurup onları müzikle eşleştirmekten keyif alıyorum.

E: Peki keşif aşaması nasıl oluyor senin için?

Sibel Engingök: Artık bir iş (sevdiğim) gibi bu her sabah kalkıp SoundCloud’u ve BandCamp’i açıyorum takip ettiğim tag’lere, insanlara bakıyorum, burada yaşayan insanları bulmaya çalışıyorum, yılların alışkanlığıyla daha rahat oluyor artık. O kadar fazla insan var ki ulaşılmayı bekleyen ve hatta yaptığı şeyleri yüklemeye çekindiği için ulaşamadığımız. Çok da güzel şeyler yapıyorlar. Ama kimisi var ki çok iyi müzik yapıyor ama ortaya çıkmak istemiyor canlı olarak. Ya da gerçekten çok iyi ama biraz dinlenildiğini bilse, biraz daha özgüven kazansa çok daha harika şeyler yapacak, onları da çekip çıkarmak gerekiyor.

C: Çok teşvik edici de bir şey aslında bu yaptığın, sonuçta bu konuda bir fikri olan bir mecra takdir ediyor senin yaptığın işi, çok daha hevesle devam edersin.

Sibel Engingök: Fark edilmek aslında işin özü, bu insan müziğimi dinledi ve sevdi. Bir bağ kurdu. Önemli olan tek şey bu değil mi?

E: Peki In The Void’u kurduğundan bu yana yerel sahnedeki ilerlemeyi nasıl buluyorsun?

Sibel Engingök: Bence kesinlikle çok güzel gelişmeler oluyor. İnsanlar çok daha fazla ortaya çıkıyor artık, birbirleriyle tanışıyorlar, kimse birbirinden haberdar değildi. Her şeyden önemlisi bu insanların bir araya gelebilmesi için bir mekan gerekiyor, hep aynı mekanlarda çalmak, insanların hep aynı mekana gelmesi bir sorundu. Bir nebze ilerlenildi bu konuda da ama tabii hala yeterli değil. Ekonomik durumlar ya da egoları insanları etkilemese, herkes iş birliği içinde olmaktan yana olsa herkes için bir sürü kapılar açılabilir, çok daha güzel şeyler yapılabilir diye düşünüyorum.

Teknik açıdan çok kaliteli yerler var İstanbul’da ama mesela nasıl desem, belli bir sınırı geçmiş sanatçılar için açık sadece kapıları. Öyle bir anlayış olmamalı bence. Asıl amacım da böyle bir şeye girişmek aslında, Andy Warhol’un The Factory’si gibi. Herkes orada ve herkes özgür, tabii o zamana özgü bir şey çok da aynı durumdan bahsetmiyorum ama, herkesin hakkını alabildiği, adil, iyi ses sistemi olan bir yer hayali hep var aklımda, herkes gibi. Özellikle Berlin’e gidip geldikten sonra daha da netleşti her şey. Müzik bir deneyim sonuçta, bunu olabildiğince kapsamlı ve iyi bir şekilde deneyimletebilmek lazım.

E: Ben de Berlin’i gördükten sonra İstanbul’u hep olmamış bir Berlin olarak görmeye başladım.

Sibel Engingök: O da işte poser’lık, o kıyafeti giydiğinde bir şey oluyorsun ya da bir şeye ait oluyorsun gibi hissetmekten oluyor sanki.

E: Her janradan besleniyor gibi In The Void ama kendine daha yakın bulduğu bir müzik türü var mı?

Sibel Engingök: Daha çok elektronik müzik diyebilirim. Diğer gruplarla; indie, rock, punk, alternatif türevleri müzik türlerini destekleyen haberini yapan bantmag var, bir baba indie var, siz varsınız, bir sürü bloglar var. Elektronik müzik ise eksikti o yüzden temelde hep o oldu. Sonrasında başka türlere de yöneldik tabii. Genel olarak bilindik isimlerin dışında kalanlardan bahsediyoruz. Ama elbette işin özünde bağ kurduğumuz her sesi, her titreşimi bu alanda yaymaya çalışıyoruz.

2015 yılında yayınlanan In The Void Compilation Albüm

C: Şu sıralar Türkiye’den hangi isimleri dinliyorsun mesela diyeceğim ama eleyip isim söylemek çok zor biliyorum. Şöyle diyelim, son zamanlarda keşfettiğin ve bulduğun için çok heyecanlandığın isimler kimler?

Sibel Engingök: Tek tek isim belirtmek konusunda gerçekten başarısızım çünkü birçok ismi seviyorum ve dinliyorum fakat kişisel olarak bu aralar beni en çok heyecanlandıran isimler / gruplar: Okay Vivian, Blank Zero, Drunk High Jinks, Dark’o Bairo, Deniz Erdem, Destroy Earth, Redrice, Elz & the Cult, Ati ve Aşk Üçgeni, Bam Bam Bam, Scenes We Have Missed, Rijeka, Saint Aegean Heart, Fluctuosa, Robogeisha, dear machine, Aportrait, Voyd, SETH…

E: Aslında herkesin tahmin ettiğinden çok daha fazla müzik yapan insan var yani SoundCloud’da da.

Sibel Engingök: Evet kesinlikle öyle, iyi müzik demek istemiyorum ama mesela bir insan orada tek bir sesten bir parça yapıyor ama anlattığı şey sana bir çok şey ifade edebiliyor.  O müziğin, bir şey ifade edebileceği insana ulaşması lazım ama işte. Müzik evrensel bir şey, birleştirici, iyileştirici, bu dünyaya ait ama başka bir boyutta yaşayan bir alan, bir iletişim biçimi. Kendim hiç müzik yapmadım o yüzden müzisyenlere ayrı bir hayranlık besliyorum. Aynı anda birkaç insan bir enstrüman çalıyor ve o an kimse konuşmuyor ama öyle bir iletişim halindeler ki, çok etkileyici.

Biri bir başkasından duyduğunu deniyor ve yeni bir şeyler çıkarabiliyor. İnsanların iletişimde olması çok güzel. Yani ilk anda dinleyip çok etkilenmediğim ama  “Burada bir şeyler var, üzerine gitmeye devam et” diyebilmek bile çok güzel.

Görünürlüğü arttırmak ya da ülkeler arası sınırları kaldırmak gerekiyor ideal bir dünyada. Çok fazla ön yargı var.. Daha önce başka ülkelerde de bulundum ama hiç son zamanlarda gördüğüm gibi bir sınıflandırma görmemiştim Türkiye’ye karşı. Şu an en son olarak aklımda o örnek olduğu için söylüyorum ama arkaoda Berlin gibi mekanlar açıldıkça artık bu kafamızdaki gerçek olmayan sınır ve engelleri aşmamızda yardımcı olacak, köprü görevi görecek diye düşünüyorum.

C: Gelecek planları neler In The Void için, yeni bir etkinlik serisi gibi bir şeyler var mı?

Ne olursa olsun yapmaya devam etmek. Tek plan bu.

In The Void’a ulaşabileceğiniz linkler:

Facebook / Soundcloud / Instagram / Bandcamp / Mixcloud

RÖPORTAJ: GIRLS IN AIRPORTS

Garanti Caz Yeşili: Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında 30 Nisan’da Salon‘a konuk olacak Girls in Airports ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Dünyanın bir çok köşesinden ilham dolu bir konser öncesi bu muhabbeti okumadan geçmeyin.

Merhaba, nasılsınız?

Her şey yolunda, teşekkürler!

Yakın bir zamanda canlı kayıtlarınızdan oluşan bir albüm yayınladınız, sizi performanslarınızı kaydedip yayınlamaya teşvik eden neydi? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor, turnede olmayı seviyor musunuz?

Tabii, turne çok yoğun bir tecrübe. Sanki hayatın sadece o bir, bir buçuk saatlik performanstan ibaretmiş gibi hissettiriyor. Geri kalan her şey beklemek ve hazırlık yapmak. Bu yüzden turne sırasında kendini geliştiriyor olmak de çok büyük bir artı. Yeni canlı albümümüz de üç günlü bir turneden en sevdiğimiz kayıtların birleşimi gibi. Neredeyse hepsi son konserden.

2009’dan beri birlikte çalıyoruz ve bu 9 yıl boyunca tarzımız çok değişti. Her konserde yeni bir şey yapmaya çalışıyoruz böylece ifade biçimimizdeki değişimler çok organik bir şekilde gelişiyor. Bunu belgelemek istedik.

Danimarka asıllı bir grupsunuz ama müziğinizde Güney Amerika’dan Afrika’ya, çok farklı coğrafyalardan etkiler görmek mümkün. Sizce müziğiniz nasıl böyle bambaşka kültürleri içeren bir füzyon haline geldi?

Hepimiz Afrika’ya seyahat ettik daha önce, özellikle Batı Afrika’ya. Dünyanın her tarafından geleneksel halk müziklerini dinlemeye ve olabildiğince çok yeniliğe açık olmaya çalışıyoruz. Davulcumuz ve perküsyoncumuz geleneksel müzikten gelen davul tekniklerine çok ilgili, bu daha orijinal bir sound yaratmamızda önemli rol oynadı çok kez.

Dediğin gibi müziğimiz gerçekten bir füzyon. Üzerine çok düşünülmüş bir durum değil bu, sadece sonunda kulağa öyle gelen bir şey çıktı. Kopenhag’da yaşıyoruz, nispeten çok kültürlü bir şehir ama hepimiz Danimarka’nın daha tipik, sarışın, güzel arabası/evi/bahçesi olan ve pop müzik dinleyen insanlarının bulunduğu şehirlerde büyüdük. Belki de müziğimiz şimdi Kopenhag’da bulduklarımız ifade etmek için bulduğumuz bir yoldur. Yine de her şeyden önemlisi, yeni şeylere açık olmak ve sana heyecan veren şeyleri keşfetmeye çalışmakla ilgili bir durum.

Son iki yılda bambaşka yerlerde bulunma fırsatınız oldu, en sevdikleriniz hangileriydi?

Hepimizin çocukları olduğu için genelde gittiğimiz şehirlerde vakit geçiremiyoruz artık. Pekin’de birkaç günü sadece şehirde ve civarında takılarak geçirme fırsatımız olmuştu, gerçekten inanılmazdı. Çin Seddi başta olmak üzere bütün turistik yerlere gittik. Ve gecenin bir vakti bile dumpling yiyebileceğin, bir sürü insanla dolu mekanlar bulmak mümkün oluyordu.

New York’ta da çok güzel vakit geçirdik. Çok daha eski bir anı bu. Turneyi tamamen kendi kendimize planlamıştık o yüzden sadece küçük mekanlarda çalacaktık. Gerçek bir kaostu; kiraladığımız enstrümanları çıkacağımız mekana taşıyabilmek için araba kiralamak zorunda kaldık. Sonra Brooklyn’de kalacağımız daireye tekrar aletleri taşıdık ve güvenilir bir yere benzemediği için aletleri sürekli yanımızda taşımak zorunda kaldık. Yine de Manhattan’a doğru köprüden geçerken her şeye değdiğini hissetmiştik.

Daha önce Istanbul’a geldiniz mi? Ziyaretiniz için planlarınız neler?

Bir süre kalıp şehri gezebileceğiz gibi görünüyor. Olabildiğince çok yer görmek istiyoruz, kesinlikle Asya tarafını da Avrupa tarafını da göreceğiz. Davulcularımız birkaç zil almayı planlıyorlar.

İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Konsere nasıl hazırlanalım?

Konser için sabırsızlanıyoruz! Harika dinleyiciler olduğunuza eminiz. Spotify’da bizi en çok dinleyen şehir Kopenhag, Berlin ve Hamburg’dan sonra İstanbul gibi görünüyor, hiç oraya gelip konser vermemiş olmamıza rağmen. Gelip bunun sebebini görebilecek olduğumuz için gerçekten çok heyecanlıyız.

RÖPORTAJ: EVERYTHING EVERYTHING

Everything Everything ile grubun favori albümü Radiohead‘in Kid A‘inin açılış parçası olan Everything In Its Right Place şarkısından ismini alıyor oluşuyla tanışmıştık. Hemen ardından taze grup ilk albümleri Man Alive ile Mercury Prize‘a aday olarak rüşdünü ispat etmişti.  2013 ve 2015 yıllarında gelen albümleri Arc ve Get to Heaven ile hayatlarımıza kalıcı olarak girmiş ve bu iki albümün de turnesi sırasında kendilerini İstanbul’da izleme fırsatı bile bulmuştuk. Bu kez de son albümleri A Fever Dream ve hemen arkasından gelen EP’leri A Deeper Sea‘nin turnesi kapsamında İstanbul’a uğramadan önce grupla konuşma fırsatı bulduk. Biz üç senedir kendilerini canlı dinleyemediğimiz için çok heyecanlıyız, siz de aynı heyecanı paylaşıyorsanız lafı daha da uzatmadan sizi röportaja alalım. 21 Nisan‘da Salon‘da şarkılara hep bir ağızdan eşlik etmek üzere, buyurun:

Merhaba! Nasılsınız? Turne nasıl gidiyor?

Çok iyi, teşekkürler!

Son albümünüz A Fever Dream’in yayınlanmasının üzerinden çok zaman geçmedi, geri dönüşler nasıl oldu, beklediğiniz gibi miydi? Sonunda ortaya çıkan iş sizi tatmin etti mi?

Aldığımız dönüşler harikaydı, albümü canlı olarak çalmaktan da çok keyif alıyoruz. Aklımızdaki albümü hayata geçirmeyi başardığımızı düşünüyoruz, bu yüzden sonuçtan gayet memnunuz. Her zaman olduğu gibi bir sonraki projemiz için heyecanlıyız.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla “A Fever Dream” önceki albümlerinize göre biraz daha kişisel fikirler içeren sözlere sahip, niçin bu sefer böyle bir değişime gittiniz?

Get to Heaven biraz fazla kişisellikten uzaktı, şarkıların büyük bir kısmı hayali bir perspektiften ve çok daha büyük bir çerçeveden bakarak yazılmıştı. Herkesin 2016 olayları (Brexit ve Amerika’daki seçimler) üzerine yazacağını biliyorduk ve sanki bu konular hakkında zaten daha önce çok fazla konuştuk gibi hissettik. Bu sebeple bu kez daha küçük bir pencereden, bu büyük olayların kişisel boyutlarda kendi küçük hayatlarımızdaki etkisi hakkında konuşmak istedik.

A Fever Dream ve A Deeper Sea’nin yayınlanması arasında çok büyük bir ara yok. Her ne kadar isimler benzese de, iki kaydı da dinlerken sanki bambaşka yerlerden çıkmışlar gibi hissediyorum. Sizce bunun sebebi nedir? Siz bu iki kaydın arasındaki bağlantının nasıl algılanmasını planlamıştınız?

Evet, isimlerini kasıtlı olarak benzer seçtik. A Deeper Sea’nin, A Fever Dream’e başka bir açıdan bakıyormuş gibi hissettirmesini istedik. EP, içerdiği remix ve cover dolayısıyla albümün genel söylemine tam uymuyor. Bu şarkıların kendine özel bir yeri olmalıydı. Bir A Fever Dream fanı için, A Deeper Sea ekstra bir hazine bulmak gibi bir şey.

Albümün ve EP’nin kapak görsellerini çok beğendim. Bu görsellerin kayıtlarla olan ilişkisini nasıl açıklarsınız, vermek istediğiniz mesaj neydi?

Teşekkürler, bu görsel bölünmüş toplum fikri üzerineydi. Fiziksel olarak üst üste yığılmış ve birbirinden kopup ayrılıyor ama sonsuza kadar birbirlerine bağlılar. Bu bize hem korkunç hem güzel geliyor.

Birçok kez sorulduğu için eminim bu açıklamanız için pişmansınızdır ama duydum ki “Ivory Tower” son albümden en sevdiğiniz şarkıymış. Niçin, özel bir sebebi var mı?

Hangimiz söylemiştik bunu emin değilim, ama gerçekten de hepimiz seviyoruz sanırım Ivory Tower’ı. Canlı çalmak çok eğlenceli, ve şarkıdaki birkaç söz albümdeki en iyi sözler bence.

Özellikle şarkılarınız aracılığıyla politik duruşunuzla da biliniyorsunuz. İnsanları bilinçlendirmek için yapmanız gereken bir şey olduğunu düşündüğünüz için mi böyle bir tutum edindiniz yoksa sadece fikirlerinizi paylaşma dürtüsünden ötürü müydü?

Kesinlikle bir fikir paylaşma dürtüsünden daha fazlası ama müzik ve Brexit bambaşka şeyler. Biz kişisel olarak “politik” şarkılar dinlemeyi çok sevmiyoruz. Bu yüzden genelde şarkılarımızı insanların kendi anlamlarını çıkarabilecekleri kadar geniş yazmaya çalışıyoruz. Politik kısmı sadece arayanlar tarafından bulunuyor bence.

Son zamanlarda neler dinliyorsunuz?

Rae Morris’in Someone Out There isimli albümünü çok dinliyorum bu sıralar. Müzikten aldığım zevki tekrar canlandırdı diyebilirim, çok pozitif bir albüm, kendi müziğimiz için söylemesi zor bir şey.

Daha önce İstanbul’a gelmiştiniz, nasıl bir deneyimdi sizin için? Şehirde geçirmek için yeterli vaktiniz olmuş muydu? Bu seferki ziyaretiniz için planlarınız neler?

Evet daha önce gelmiştik ama hava o kadar sıcaktı ki sürekli gölgede saklanmak zorunda kaldık! Bu kez Türk arkadaşlarımız The Away Days ile zaman geçirebilmeyi umuyoruz.

Konserde bizi ne bekliyor olacak? Kendimizi nasıl hazırlayalım?

Harika davullar duyacaksınız. Sesinizi de yanınızda getirmeyi unutmayın!

RÖPORTAJ: SON LUX

İlk albümünü 2008’de yayınlayan ve bir süre Ryan Lott‘ın solo projesi olarak ilerleyen, daha sonra Ian Chang ve Rafiq Bhatia‘nın katılımıyla son halini alan Son Lux’ı herhangi bir kalıba sığdırmak çok zor. Projenin çıkış albümü olan At War with Walls & Mazes “şarkı” olarak isimlendirmenin eksik ve yanlış olacağı ses kesitlerinden oluşurken grubun tarzı zamanla olgunlaşıp daha da karmaşıklaşarak Brighter Wounds‘a kadar ulaştı. Bu sırada Lorde, Woodkid, Sufjan Stevens gibi isimlerin de dikkatini çekerek birlikte çalışmalara imza atmayı da başardı. Özellikle doğaçlamalarıyla renklendirdikleri, şaşırtıcı performanslarıyla bilinen Son Lux bu akşam Salon‘da sahne alacak, grupla yeni albümleri ve bu akşamki performansları hakkında konuştuğumuz sohbetimiz hemen aşağıda. İyi eğlenceler!

Merhaba! Nasılsınız, turne nasıl gidiyor? Yolda olmayı seviyor musunuz?
Ian Chang: Turne harika gidiyor. Seyirci kitlemiz inanılmaz, turnede bize eşlik eden herkes harika ve performanslarımız hakkında çok iyi hissediyoruz. Sizlerle de bunu paylaşmak için sabırsızlanıyoruz. Yolda olmanın zorlukları elbette var ama müziğimizi bu kadar çok kişiyle yüz yüze paylaşabildiğimiz için ayrıcalıklı hissediyoruz.

Yeni albümünüz “Brighter Wounds” hakkında çok heyecanlıyız –Sizden bu soruların cevabını aldığımda çoktan çıkmış olacak diye tahmin ediyorum ☺- Her albümde tarzınız daha derin ve karmaşık bir hal alıyor, bunun sebebi ne sizce? Albümün üretim ve kayıt süreci nasıldı?
Ian Chang: Gerçekten de çıktı albümümüz! ☺ “Brighter Wounds” ile çok gurur duyuyoruz. Bu seferki üretim sürecimizdeki en büyük değişiklik stüdyoda çok daha fazla birlikte vakit geçirmemiz oldu. Daha pürüzsüz bir çalışma süreciydi. Dinleyicilerimizle daha akıcı bir dil ile konuşuyoruz bence bu kez.

Albüm kapağının nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum, görselin albüm ile ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Ian Chang: En başta amaçladığımız konsept ellerin “iş gücü”nün sembolü olmasıydı. Bu fikir bizim için menajer/guru/yaşam koçu olan Michael Kaufmann’ındı. İlginç olan kısım ise henüz müzik yokken bu fikir vardı, aktif olarak bu fikir üzerine müzik üretmeye çalışmadık ama yine de bilinçaltımızda bir etkisi olmuş olmalı mutlaka.
Albümün kayıtlarını bitirip ismine karar verdikten sonra görseller için iş birliği yaptığımız isimlere, The Made Shop’a yolladık ve bu “el” konseptini akıllarında bulundurarak şu anki albüm kapağını yaptılar. Çok iyi bir iş çıkardılar bence, altından ve birbirine karışmış iki el fikri çok hoşumuza gitti. Albümün değindiği temalar hakkında konuşuyor gerçekten.

Duyduğum kadarıyla canlı performanslarınız sıklıkla doğaçlamalarınız üzerinden ilerliyormuş, böyle olduğunda dinleyicilerinizden aldığınız geri dönüşler nasıl oluyor?
Ryan Lott: Evet, doğaçlama yapmak performansımızın önemli bir kısmını oluşturuyor. O anda karar verilerek üretilen eşsiz seslerin verdiği enerji bizi çok heyecanlandırıyor. Şarkılara hak ettiği saygıyı gösteriyoruz ama albümü aynı şekilde sahnede tekrar tekrar çalmak bize göre değil. Bir grubu yalnız ve insan içinde dinlemek çok farklı deneyimler. Bir albüm kaydederken ya da performansı planlarken aklımızdan çıkarmadığımız şeylerden biri kayıtta iyi duyulan bir şey her zaman canlı performansta da aynı etkiyi vermeyebilir. Bu yüzden umuyoruz ki performanslarımız bizi dinlemeye gelenler için iyi yönde şaşırtıcı bir deneyim oluyordur, şu ana kadar bizim açımızdan gördümüz kadarıyla öyle de oluyor gibi.

Lorde ile yaptığınız iş birliği nasıl gerçekleşti?
Ryan Lott: Daha en başından, 2008’den beri Son Lux’ı dinliyormuş ve Lanterns çıktıktan kısa bir süre sonra albüm hakkında bir tweet attı ve twitterden mesajlaşarak iletişimizi başlatmış olduk. Easy’nin yeni bir versiyonunu yapmaya karar verdik. Sesini orijinal şarkının üzerine kaydetti ve daha sonra onun yazdıkları üzerinden enstrümanları geliştirdik ve bu şekilde “Easy (Switch Screens)” ortaya çıkmış oldu.

“Disappearance of Eleanor Rigby” için hazırladığınız soundtrack çok etkileyiciydi, bir film üzerine çalışmayı seviyor musunuz? Bu üretim süreci, bir Son Lux albümü yapmaktan ne kadar farklı?
Ryan Lott: Film müziği yapmayı çok seviyoruz. Bir filmin hayata geçmesine hizmet etmek bizim için bir onur. Eğer “deadline” stresine katlanabiliyorsan ve teknolojiyi kullanma konusunda iyiysen çok heyecan verici bir süreç. Benim solo olarak yaptığım bir başka soundtrack projesi de “Mean Dreams” için, yakın zamanda o da yayınlandı.
Film müziğinin, adı üstünde, amacı filmin mesajını güçlendirmek olduğu için elbette en temelinden itibaren normal bir albüm yapmaktan çok farklı. Bunun yanı sıra en yoğun şekilde yeni teknikler keşfedişimiz ya da eski kayıtlarda yeni elementler buluşumuz genelde bir dans gösterisi için ya da film için müzik yaparken oluyor.

Şu sıralar neler dinliyorsunuz? Türkiye’den dinlemeyi sevdiğiniz birileri var mı?
Rafiq Bhatia: Şu sıralar Smino, Hanna Benn, Valgeir Sigurðsson, Nick Hakim, Cecil Taylor ve Ravyn Lenae’yi dinliyoruz. İlhan Erşahin’i biraz tanıyorum, New York’ta bulunduğumuz zamanlardan; Nublu’da ve Brezilya’daki Nublu Caz Festivali’nde de çalma fırsatım olmuştu.

Daha önce İstanbul’a geldiniz mi? Bu kez şehirde zaman geçirmek için fırsatınız olacak mı, öyleyse planlarınız neler?
Rafiq Bhatia: Bu Ryan ve Ian’ın ilk ziyareti olacak. Ama ben birkaç yıl önce Istanbul’da ailemle birlikte bir hafta geçirme fırsatı bulmuştum. En sevdiğim şey Ayasofya ve Sultanahmet Camisi arasında yürümek olmuştu, iki farklı taraftan ezan okunuyordu ve sesler çevredeki bütün yüzeylerden yankılanıp bana geri dönüyor ve hepimizi ahenksiz bir şekilde sarmalıyordu.
Bu kez kısıtlı bir vaktimiz olacak ama yine de görülmesi gereken birkaç yere ziyaret edip güzel bir Türk kahvaltısı yapmayı umuyoruz!

Konseriniz için nasıl hazırlanalım, sahnede ne görmeyi beklemeliyiz?
Rafiq Bhatia: Açık bir zihinle ve kulaklarla gelin. Konserimiz çok değişken olacak; derin bir sessizlikten çok yüksek sese çok hızlı geçişler yaptığımız oluyor. Dikkatinizi vererek dinlemeye, dans etmeye ve şarkılarımıza eşlik etmeye hazır olun!

2017: YIL SONU ANKETİ

Senelerdir her aralık ayı geldiğinde, seneyi kendi gözümüzden değerlendirdiğimiz yazılar paylaştık; bu sene de Türkiye’den takip ettiğimiz müzisyenlere, müzik yazarlarına ve müzik ekseninde üreten isimlere çok değerli fikirlerini sormak istedik. Zülal Kalkandelen, Artemis Günebakanlı, Bekir Özgür Aybar, Kerem Ergener, Nordik Simit’ten Utku, In Hoodies, Glasxs, Ah! Kosmos ve Seretan‘ın 2017’ye dair hazırladığımız sorular üzerinden yaptığı sene değerlendirmesi hemen aşağıda.

Upuzun arşivlik değer taşıyan anketimiz 2017’ye dair keşfettiğiniz ya da keşfedemediğiniz bir sürü şey içeriyor. 2018 için daha da zengin bir müzik yılı geçirmek dileğiyle yeni yılınızı kutlayıp sizi severek takip ettiğimiz isimlerin değerlendirmeleriyle baş başa bırakıyoruz. Herkese mutlu ve huzurlu yıllar!

Zülal Kalkandelen: Birçok açıdan zor bir yıldı. Hem dünyada hem Türkiye’de hayatımızı olumsuz yönde etkileyen olaylar oldu. Ülke içinde daha az konsere gittiğim bir yıldı.

Artemis Günebakanlı: 3 kelime de yeterli olur; blood, sweat & tears.

Bekir Özgür Aybar: İstanbul’a geri döndüm. Evlendim ve artık bir kedim var. Her şey çok daha iyi olabilirdi ama birçok şey iyi gitti 2017’de. En azından hala buradayız. Fena mı?

Kerem Ergener: Yeraltı sahnesi için yaratıcı, Mika Vainio ve Can’ın iki üyesi Holger Czukay ve Jaki Liebezeit’ın vefatıyla üzücü ama geleceğe ümitle bakmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu.

Nordik Utku: 2017 benim için bol seyahatli, bol festivalli, bol müzikli geçti. En çok ilham aldığım yıllardan birisiydi. Güzel yıl yapmışlar.

In Hoodies: Yazarak, şarkı yaparak, kaydetmeye çalışarak, bekleyerek, beklemek zorunda kalarak ve birkaç güzel konserle… Hayallerin, insan kaynaklı sorunlarla yok olmaları veya gecikmesiyle uğraşarak, yarım kalan şeylere bakıp çileden çıkarak, lego yaparak, yürüyerek, kendimle boğuşarak, iyi olmaya çalışarak.

Glasxs: Değişik. Çok değişik.

Seretan: Uzun zamandır kafamda olan ‘Transference’ ve ‘Persona’ EP projelerini gerçekleştirdiğim bir yıldı. Ben halimden memnun olsam da, Dünya’nın gidişatı açısından ne yazık ki çatışmaların yaşandığı, savaşların ve insan hakları ihlallerinin olduğu bir yıl oldu. Ancak gelecek için ümitliyim.

Zülal Kalkandelen: İlk 5’i söylersem:
Iona Fortune – Tao of I
Mario Batkovic – Mario Batkovic
Morrissey – Low in High School
Belief Defect – Decadent Yet Depraved
Gnod – Just Say No To The Psycho Right-Wing Capitalist Fascist Industrial Death Machine

Yerliler arasında:
Konstrukt & Keiji Haino – A Philosophy Warping
Little By Little That Way Lies a Quagmire
Da Poet – Beattape 2
İpek Görgün & Ceramic TL – Perfect Lung
spc.btwn & Sycho Gast – evasion
Reverie Falls On All – Stellar Stream
tvsn – Wrong Way
Akın Sevgör – Routine

Artemis Günebakanlı:
Ağaçkakan – A Naşkvit
Mount Eerie – A Crow Looked At Me
LCD Soundsystem – American Dream
Angel Olsen – Phases
Protomartyr – Relatives In Descent
Chelsea Wolfe – Hiss Spun

Bekir Özgür Aybar:
Liam Gallagher – As You Were
Kim ki O – Zan
Çağıl Kaya – Şimdilik Her şey Yolunda
The National – Sleep Well Beast
Julie Byrne – Not Even Happiness
Liima – 1982
The Away Days – Dreamed at Dawn
Future Islands – The Far Field
Roger Waters – Is This the Want We Reallt Want
Slowdive – Aynı adlı
The War on Drugs – A Deeper Understanding

Kerem Ergener:
Mount Eerie – A Crow Looked at Me
William Basinski – A Shadow in Time
Damien Dubrovnik – Great Many Arrows
Emptyset – Borders
Tyler, The Creator – Flower Boy

Nordik Utku: Hemen last.fm’ime bakıyorum 😀 Bu sene çıkanlardan;

Elsa & Emilie – Kill Your Darlings
JFDR – Brazil
Ine Hoem — Moonbird

Elsa & Emilie’yi Mart 2017’nin başından beri sürekli dinliyorum. JFDR’ı ise sonbaharda dinlemeye başladım. Ama en çok dinlediklerim sırasında peşpeşe. Aynı zamanda hepsi en sevdiğim albümler.

In Hoodies: Kişisel sebeplerle, bu sene içinde çıkan albümlerle yeterince ilgilenebildiğimi söyleyemem. Genelde çok önceden yapılmış albümleri dinleyerek geçti zaman. İstemeden etrafımda olanlardan ve güncelden gitgide uzaklaştığım bir dönem sanırım. Dinlediğim çoğu şarkı gerçekmiş gibi hissettirmiyor. Mutlaka bir şey seçmem gerekirse Mount Eerie’nin son albümü “A Crow Looked At Me” diyebilirim. Yerli yabancı ayrımı yapmayı sevmiyorum. Yaşadığım yerin yakınlarında üretilmiş müzik anlamında Ağaçkakan’ın albümünü, Mind Shifter EP’sini söyleyebilirim.

Glasxs:
Radiohead – OKNOTOK
Lana Del Rey – Lust For Life
The XX – I See You
Mount Kimbie – Love What Survives
Deniz Tekin – Kozakuluçka
Büyük Ev Ablukada – Fırtınayt
Ezhel – Müptezhel
Alt-j – Relaxer
Kendrick Lamar – Damn
Lorde – Melodrama
Tokimonsta – Lune Rouge
Benjamin Clementine – I Tell a Fly
Emre Akbay – Göğe
Mind Shifter – Horizon

Seretan: Yabancı Albümler:
Land of Talk – Life After Youth
Rafael Anton Irisarri – The Shameless Years
Kaitlyn Aurelia Smith – The Kid
Blanck Mass – World Eater
Slowdive – Slowdive
Laurel Halo – Dust
Ben Frost – The Centre Cannot Hold

Yerli Albümler:
Goralı – Qualia
Ceramic TL/Ipek Görgün – Perfect Lung
Robogeisha – rofl EP
Islandman – Rest In Peace
Reverie Falls On All – Stellar Stream
Men With a Plan – Old Tapes
Affet Robot – Röntgen

Zülal Kalkandelen:
Morrissey – Home Is a Question Mark
UNKLE – Looking for the Rain (Feat. Mark Lanegan)
Ninos Du Brasil – O Vento Chama Seu Nome
LCC – Ka
Iona Fortune – Shi
Belief Defect – Unnatural Instinct
William Basinski – For David Robert Jones
Colin Stetson – Spindrift
Ancient Methods – It Won’t Take Me (feat. Tropic of Cancer)
SUMS – Nomads
Mark Lanegan Band – Nocturne
Gonjasufi – Your Maker (Daddy G Remix)

Artemis Günebakanlı:
LCD Soundsystem – I Used To
Arcade Fire – Creature Comfort
Gorillaz – Saturnz Barz
Ağaçkakan – Şüpheli
Chelsea Wolfe – Static Hum

Bekir Özgür Aybar: Önceki soruda yazdığım albümlerden birer şarkı ekleyebiliriz buraya. Ama yapmasak daha iyi. Çünkü bir albümün bütünlüğüne inanıyorum ve şarkıları birbirinden ayrı düşünemiyorum.

Kerem Ergener:
Biosphere – Black Mesa (feat. Leslie Howard)
Maria Rita Stumpf – Cantico Brasileiro No 3 (Selvagem and Carrot Green Remix)
Aaron Dilloway – Ghost
Forest Sword – The Highest Flood
Zola Jesus – Exhumed

Nordik Utku: Sen Olsan Bari, Çok Çok, Elsa & Emilie – Chains of Promises ve Ocean, JFDR – Instant Patience, Highasakite – Samurai Swords ve Since Last Wednesday ama akustik versiyonları.

In Hoodies: Radiohead & Hans Zimmer – Bloom düzenlemesi.

Glasxs:
Radiohead – I Promise
Lana Del Rey – Cherry
Büyük Ev Ablukada – İhtimallerin Heyecanına Üzülüyorum
Radiohead – Man of War
Alpha Minus – Whale Song
Rain Lab – Infatuation
Ezhel – Benim Derdim
Büyük Ev Ablukada – Hoşçakal Kadar
Ezhel – Küvet
Kendrick Lamar – Element

Ah! Kosmos: Arca – Desafio

Seretan:
Yaeji – Feel It Out
Black Marble – Frisk
Steve Hauschildt – The World Is Too Much With Us

Zülal Kalkandelen: Max Cooper feat Kathrin deBoer – Seed (Video by Vincent Houze)

Artemis Günebakanlı: Gorillaz – Saturnz Barz

Bekir Özgür Aybar: Foo Fighters – Run

Kerem Ergener: Danny Brown – Ain’t it Funny

Nordik Utku: The Blaze – Territory

In Hoodies: Radiohead – Lift (Oscar Hudson)

Glasxs: Tricky – The Only Way

Seretan: Boy Harsher – Motion

Zülal Kalkandelen: Le Guess Who? festivalindeki Oiseaux-Tempête konseri.

Artemis Günebakanlı: Mono (Zorlu PSM)

Bekir Özgür Aybar: Julie Byrne – Salon IKSV

Kerem Ergener: Swans’u son bir kez izlemek benim için çok özel bir deneyimdi.

Nordik Utku: Elsa & Emilie, Sigrid, JFDR

In Hoodies: John Maus, Zorlu PSM – Studio.

Glasxs: Bonobo – VW Arena

Seretan: Liars’ın IKSV Salon konseri.

Zülal Kalkandelen: Iona Fortune – Tao of I

Artemis Günebakanlı: Annie Hardy – Rules

Bekir Özgür Aybar: Liam Gallagher – As You Were

Kerem Ergener: Belief Defect – Decadent yet Depraved

Nordik Utku: JFDR — Brazil

Glasxs: Ezhel – Müptezhel

Seretan: Kelly Lee Owens – Kelly Lee Owens

Zülal Kalkandelen: Yair Elazar Glotman & Mats Erlandsson – Negative Chamber

Artemis Günebakanlı:
Death Machine – Cocoon
Juiceboxxx – Freaked Out American Loser
Ho99o9 – United States of Horror

Bekir Özgür Aybar: Liima’nın 1982 adlı yeni uzunçalarını buraya alabilirim. Sadece bizde değil, uluslararası müzik basınında da pek dikkat verilmedi bu albüme. Gözden kaçıranlar için mutlaka öneriyorum.

Kerem Ergener: Chino Amobi – PARADISO

Nordik Utku: JFDR — Brazil 😀 ve Amanda Delara – Dirhamz kesinlikle.

In Hoodies: Dediğim sebeplerle benim yok. Ne nasıl karşılandı bilmiyorum. Böyle bir birikimim yok ama Zülal Kalkandelen listelerine bakmak gerek. Onun kadar iyi araştırarak müzik bulan ve dürüstçe insanlara ileten başka biri bilmiyorum.

Seretan: Yaeji – Yaeji/EP2

Zülal Kalkandelen: O kadar çok ki… Liste yapmaya kalksam sayfalar tutar.

Bekir Özgür Aybar: Tuzak soru ama yanıt geliyor: Kendrick Lamar – Damn

Kerem Ergener: Yurt içinde Ezhel, yurt dışında Arca.

Nordik Utku: Dua Lipa diyordum başlarda. Hatta amaan diyip konserine gitmemiştim. O gece bir daha dinliyim o neymiş dedim. Aşırı sevdim, konsere gitmediğime çok pişmanım. 2017’de yaptığımdan pişman olduğum tek şey sanırım 😀

In Hoodies: Ne zaman baksam ana akım mecraların neredeyse tamamının günlük yayın akışlarındaki ya da paylaşımlarındaki şarkıların yine neredeyse tamamının para ve ilişki ekseninde kurgulanmış endüstri tarafından bilinçli olarak abartılan şarkılar ve sanatçılar olduğunu görüyorum. Büyük şirketlerin parçası olan medya grupları tarafından hazırlanan veya pazarlanan şarkıların çoğunluğunu için durum böyle sanırım.

Televizyon ile ilgili konuşulan “izleyici bunu istiyor” bahaneleri gibi aslında. İnsanlar, izleyiciler, dinleyiciler yani kitle suçlanır genelde. Halbuki sorun üreten ve onu iletenlerdedir çoğunlukla. Dinleyici/izleyici maruz kaldığı şeyden kaçınılmaz olarak etkilenir. Duyduklarımız hayatımızın parçası haline gelir bir şekilde, alışırız. Sahte, sığ, vakit geçirmeye yönelik şeyler zaman geçirmeyi kolaylaştırır, yaşamla, içimizdeki, çevremizdeki ve dünyadaki acıdan bağlantısız oldukça kişiyi düşünmekten, sorgulamaktan uzaklaştırır, kolay imal edilir, rahatlıkla arzu edilmesi sağlanır, tükettirilir ve yenisi hemen yerine konabilir sanıyorum. Karanlığı ambalajlamak, pırıltılı hale getirmek ne acı. Bu yüzden seri üretimle ama faklı kaplar içinde sürekli bunlar sunuluyor ve olabildiğince abartılıyorlar bence. Bu yapı da ışık seven, gösterişçi, sığ kişi ve işleri ilgi odağı yapıyor. Abartma, ilahlaştırma, ulaşılmaz yapma, müzisyeni bir tapınma figürü haline getirme bu endüstriyi besleyen şeylerden biri. Onlar daha çok ilgiye muhtaç, kendine aşık, alkışa bağımlı hale geldikçe, anlatımın niteliği kaygısı olmadan, nabızsız işler üretmeye devam ediyorlar sanırım. Daha güçlünün, daha büyüğün çıkacak sesi belirlediği alanlara ve burada söz sahiplerine daha da bağımlı hale geliyorlar muhtemelen. Bu isimsiz kişilerce hayatlarımız, anılarımız işgal ediliyor ve hissettiklerimizin samimiyeti çalınıyor gibi hissediyorum genelde. Her geçen gün müzik daha çok ticari oluyor ve dolayısıyla daha çok kara dayalı hale geliyor. Kar için ne gerekiyorsa yapılıyor ve yaymak, abartmak, konuşulmasını, yazılmasını, çalınmasını sağlamak bunun bir parçası gibi geliyor.

Zülal Kalkandelen: Hayır, çünkü medyada sürekli aynı isimler pompalanıyor, kopyala yapıştır türünden aynı listeler yayınlanıyor.

Bekir Özgür Aybar: Hayır, tam da beklediğim gibi.

Kerem Ergener: Hiç şaşırtmadı.

Nordik Utku: Kendrick Lamar’ı bekliyordum. Lorde’un tepelerde olduğunu bilmiyordum 😀 Şaşırdım.

In Hoodies: Kendrick Lamar albümünde bazı anları sevmiştim. Lorde dinlemedim. Hiçbir yıl sonu listesi okumadım maalesef. Bir listede yer bulabilen istisnai üretimler oluyordur mutlaka. Kişisel beğenilere ilişkin samimi değerlendirmeleri ayrı tutarsak, büyük kitlelere ulaşan listelerin bahsettiğim istisnai üretimler hariç gerisi tümüyle maddi güç ve ilişki ile sağlanan tanıtım çalışmaları sonucunda belirleniyor gördüğüm kadarıyla. Tabii ki bir listede olmak için doğrudan para verilmesini kastetmiyorum. O da var ama asıl konu listeyi yapan kişilerin de yıl içinde dinlediği şarkıların çok sınırlı kaynaklardan çıkması. Listeler genel eğilimin küçük bir yansıması muhtemelen. Sorun o eğilimi belirleyen trafikte. Müzik gitgide daha çok sadece bir eğlence biçimine indirgeniyor. Ölmekte olan bir endüstriye yine çıkara dayalı kısa süreli ve süslü elektro şoklarla, tüketim devam ettirilmeye çalışılıyor. Güçü yetenlerin kimin ne kadar duyulması, yazılmasını istedikleri ve bununla ne kazanacakları ile ilgili. Bu anlamda her hangi bir kişi listede olabilir.

İsimler üzerinden değil ama genel bir kaç şey söylemeye çalışayım. Listelere hakim olan, bağımsız, asi görünen, isyan ve itiraz içerdiği düşündürtülen ama aslında son derece ticari bir sistemin içinden çıkmış, “ne satar” düşüncesi ile planlanan, yıllar öncesindeki üretimlerden çalıntılarla dolu, çoğu zaman olduğu gibi temelde tanıtıma ve görüntüye dayalı projeler çoğu zaman. Örneğin rock, punk, garage, indie, rap müzik özünde ne ifade ediyorsa tam tersi bu üretimler gitar müziğinin dönüşü X, varoştan gelen sınıfsal mücadelenin ve isyanın sesi Y, seksenler estetiğinin modern öncüsü Z gibi sunulup taçlandırılabilir. Başlık içeriğin kendisinden çok daha önemli. İçi umursamazlık ve çıkarcılık, kan ve iltihap dolu kutuyu  şekerle kaplamak… Bu işlerin arkasındaki şirketsel yapı veya  çıkar düşüncesi önde tutulmasa da yeni hype’ı, yeni cool’u yaratacak dinlenilen sesteki asıl enstrumanlar gitar, davul, bas veya insan sesi değil. Asıl enstrumanlar görüntü, imaj, (yazışmalar, bağlantılar, tanıdıklar için) klavyeler – cep telefonları, reklam mecraları ve tabii en basit ifadeyle para. Müzik paylaşımında alternatif yöntemler bulunmaz, var olan farklı yollar denenmez ve desteklenmezse, ana akım veya alternatifin ana akımı dışında müzik iletilemez olmaya devam ederse aynı saçma sistem devam edecektir.

Dünyanın genel durumuma, uyuşturulmuş olsalar da çoğunluğun haklı olduğu düşüncesinin bizi getirdiği yere ve tarihsel olarak hiç birşeyden ders almayışımıza bakarsak kaçınılmaz sonuç bu … Dans ettiren, daha çok içki tükettiren, eğlendiren veya melankoliyi, depresyonu, acıyı hedef kitle olarak gördüğü insana ulaşmanın bir diğer yolu olarak görenlerin planlanmış ve paketlenmiş seslerin, 3 arkadaş ikinci el gitarlarla en ucuz stüdyoda provalarla çıkardıkları istisnai sesleri, gerçek haykırışı, içten ifadeyi bastırıp yok etmesi. Belki yanılıyorum ama yakın hissedemiyorum.

Zülal Kalkandelen: Hayır, beni etkileyen bir kayıt olmadı.

Artemis Günebakanlı: Beğendim.

Bekir Özgür Aybar: Maalesef hayır. Üstelik bunun için çok çabaladım. Tekrar tekrar tüm dikkatimle albüme daldım. Yine de olmadı. Sanırım artık Björk ile yollarımız ayrılmış.

Kerem Ergener: Björk’ün yakın zaman işlerini beğenmiyorum. Bir an önce Arca ile olan müzikal ilişkisini kesmesi gerektiğine inanıyorum.

Nordik Utku: Dinlemedim (utanan emoji)

In Hoodies: Evet.

Seretan: Beğendim.

Zülal Kalkandelen: Hayır, abartıldığını düşünenlerdenim.

Artemis Günebakanlı: Evet.

Bekir Özgür Aybar: Yeni LP üst perdede. Ancak bu gibi durumlarda önemli olan albümün seviyesi olmaz. Geri dönüş başlı başına yeterli.

Kerem Ergener: Maalesef başarısız bir dönüş olarak değerlendiriyorum.

Nordik Utku: Gittiğinin farkında değildim.

In Hoodies: Mükemmel fazla büyük bir kelime olurdu, ama ekibi ve müziklerini çok seviyorum, yeniden üretmeleri ne güzel.

Zülal Kalkandelen: O da fazlasıyla abartıldı.

Artemis Günebakanlı: Maalesef onlarınki beklediğim gibi olmadı.

Bekir Özgür Aybar: Yukarıdaki cevabımı buraya kopyalıyorum.

Kerem Ergener: Çok beklediğim bir çalışmaydı ancak ciddi hayal kırıklığına uğrattı. Özellikle Savages’dan sevdiğimiz Jehnny Beth’le yaptıkları parçayı düşündükçe kahroluyorum.

Nordik Utku: Döndüğünün farkında değildim.

In Hoodies: Damon Albarn’ın içerisinde olduğu her müzik heyecanlandırıyor beni. İyi anların olduğu bir albüm bence. Saturnz Barz’ı çok sevmiştim.

Zülal Kalkandelen: Grammy Ödülleri’ni uzun bir süredir ciddiye almıyorum. Müzik endüstrisinin yönlendirmesiyle verilen haksız ödüllerin prestiji kalmadı. Soruda belirttiklerinizden daha çok, Bowie’nin yaşarken hiçbir Grammy’e değer bulunmaması ve öldükten sonra Blackstar gibi bir olağanüstü kalitesindeki bir albümün birçok kategoriden dışlanıp En İyi Rock Performansı dalında ödül verilmesi hayret verici. Sanatsal bakış açısından anlaşılacak bir durum değil.

Bekir Özgür Aybar: Grammy ile ilgilenmiyorum.

Kerem Ergener: Grammy değer vermediğim, taraflı bir ödül ama Arcade Fire’ın albümünü övenlere çok güldüğümü söyleyebilirim.

In Hoodies:  Hiç fikrim yok, takip etmedim.

Zülal Kalkandelen: Hem konuyu ana akım medyanın tık almak için sansasyonel başlıklarla pompaladığı gibi algılamışsınız hem de albümü bu rüzgarın etkisi altında yorumlamışsınız derim. Günümüzün popüler müzik dünyasında kimsenin hem şarkı sözleri hem de müzik açısından bu kadar yüksek düzeyde yaratıcılık sergileyen, şarkılar arasında tema bağlantısını bu kadar iyi kuran, böylesine sıra dışı ve cesaretli bir albüm yapmadığını söylemek abartılı değil. Morrissey, günümüz müzik dünyasında eşsiz bir hikaye anlatıcı; “Low in High School”, savaş, medya manipülasyonu ve otoriteye karşı bir başyapıt.

Bekir Özgür Aybar: Katılmam. Morrissey’in yeni albümünü beğenmemeniz bile onun ne kadar büyük bir isim olduğunu kanıtlar. Çünkü hafızanızda çok yukarıda bir Morrissey var ve bu yeni albümü orasıyla kıyaslayınca geri düşüyor.

Nordik Utku: Gözümde hiç yükselmemişti…

In Hoodies: Morrissey hiç bir zaman gözümden düşmedi. Film veya müzik endüstrisi içinde geçmişten bu yana o kadar büyük haksızlıklar, o kadar korkunç olaylar oluyor ki. Bu konularda kimin gerçeği ifade ettiğini tespit edebilmek neredeyse imkansız.

Albüm konusunda ise biraz haksızlık edilmiş olur aslında, ama size hitap etmemiş olabilir.

Zülal Kalkandelen: Fazla müzisyen takip etmiyorum. Çünkü çoğu kendisi kullanmıyor hesabını, plak şirketlerinin reklam aracı olarak kullanılıyor o hesaplar. Geoff Barrow, kendisi kullanıp her konuda ilginç paylaşımlar yapıyor. Onu örnek verebilirim.

Artemis Günebakanlı: Geoff Barrow.

Bekir Özgür Aybar: Paul McCartney.

Nordik Utku: Hiç müzisyen takip etmiyorum aslında. Birkaç tane tanıdığım için takipleştiğim isim var, onlar da tweet atmıyor. Bir tane de crushım olduğu için takip ettiğim var ama dikkatini çekemedim bir türlü…

In Hoodies: Sosyal medya takip etmek beni çok kötü etkiliyor, atıllaştırıyor, sinirlendiriyor ve etrafımdaki gerçeklikten, tanıdığım kişilerden ve sevdiğimi düşündüğüm üretimlerinden uzaklaştırıyor. Mecbur hissetmedikçe çok parçası olmamaya çalışıyorum, kişisel olarak kullandığım hesaplar yok. Bildirimler hariç, özellikle Twitter’a neredeyse hiç bakmıyorum, Instagram’dan sürekli takip ettiğim kişiler var ama çoğunluğu görsel sanatlara ilişkin üretenler.

Seretan: Zomby.

Zülal Kalkandelen: Dizi izlemiyorum. Beğendiğim hiçbir şarkıdan suç duymam.  Banu Berberoğlu kim bilmiyorum… Vegan fast food sayılır mı? 🙂

Nordik Utku: Ben bu yıl da Simge – Yankı’dan vazgeçemedim. 2 yıldır en çok dinlediğim şarkılar listesinde üst sıralarda. Dua Lipa – Blow Your Mind da sayılır mı?

In Hoodies: Genelde mainstream hip hop dinlememe şaşırıyor gören kişiler. Ön yargılı olmadan herhangi bir üretimde bizi heyecanlandıran, ilhan veren veya içinizdekilerin karşılığı olabilecek bir ses bulabiliriz bence. Dediğiniz kişiyi tanımıyorum ama zevk / mutluluk sağlayan bir şeyi suçluluk hissi olmadan yaşadığımı pek bilmiyorum zaten.

Zülal Kalkandelen: Not Even Happiness.

Artemis Günebakanlı: Turn Out the Lights.

Bekir Özgür Aybar: Not Even Happiness.

Kerem Ergener: İki albüm de birbirinden iyi ama Turn Out the Lights.

Nordik Utku: Şu an dinliyorum ikisini de ilk defa. Turn Out the Lights’ı tercih ettim.

In Hoodies: Genel olarak müzisyenleri, müziği veya albümleri birbiri ile kıyaslamak doğru gelmiyor.

Seretan: Not Even Happiness.

Zülal Kalkandelen: İkisi de bana hitap etmiyor.

Artemis Günebakanlı: A Deeper Understanding.

Bekir Özgür Aybar: A Deeper Understanding.

Seretan: A Deeper Understanding, tabii ki.

Zülal Kalkandelen: Sleep Well Beast.

Bekir Özgür Aybar: Sleep Well Beast.

Seretan: Sleep Well Beast.

Zülal Kalkandelen: Who Built the Moon.

Artemis Günebakanlı: Şaşırtıcı biçimde As You Were.

Bekir Özgür Aybar: As You Were.

Zülal Kalkandelen: İkisi de değil.

Artemis Günebakanlı: RTJ3.

Bekir Özgür Aybar: Big Fish Theory.

Kerem Ergener: Big Fish Theory.

Zülal Kalkandelen: A Naşkvit.

Artemis Günebakanlı: A Naşkvit.

Bekir Özgür Aybar: A Naşkvit.

Kerem Ergener: Tabii ki A Naşkvit!

In Hoodies: “Sur üfle duymadım. Bir şey mi dedin hacım?” Ağaçkakan’ı, “Hep size hep size, biz de isteriz bişi. Gençler hep işsiz de, patronlar sizken s*keyim işi” Ezhel’i.

Seretan: A Naşkvit.

Zülal Kalkandelen: İkisi de değil.

Artemis Günebakanlı: Sen Olsan Bari.

Bekir Özgür Aybar: Sen Olsan Bari.

Nordik Utku: ÇOK ÇOK.

Glasxs: Sen Olsan Bari.

Zülal Kalkandelen: İkisinden de nefret etmiyorum, ilgi alanımda değiller.

Bekir Özgür Aybar: Taylor’dan.

Kerem Ergener: Nefret ettiğim nefret etmek fiili. Müzik gündemimin içinde değiller.

Nordik Utku: Taylor Swift’ten nefret etmek daha güzel. #teamyeezy

In Hoodies: Nefret etmemeye çalışmak, belki dinlememek sadece. Ruhunuza hitap eden müziği kendi başınıza aramak, bulmak, seçmek.

Bekir Özgür Aybar: Bodak Yellow.

Nordik Utku: Rockstar ama Berkcan Güven cover’ı.

Zülal Kalkandelen: Fazla ticari kokan bir pazarlama stratejisi…

Artemis Günebakanlı: Arcade Fire’ın Everything Now’da söylediklerine uygun düşen bir merch.

Bekir Özgür Aybar: Tükenmişlik.

Kerem Ergener: Albümün ne kadar kötü olduğunun fizikselleşmiş hali.

Nordik Utku: Ya ortadaki logo bir şeyin logosuydu. Türkiye’de resmi bir kurum sanki. Değil mi? İyi dönmez bence o bu arada. Döner mi?

In Hoodies: Her gün düşündüğüm şeyleri hatırlatıyor, onlardan bağımsız değil. Bu merch’ü ilk gördüğümde çok beğenmiştim. Albümü birkaç cümleyle özetlemek mümkün değil ama içinde yaşadığımız, koşulsuzca şimdinin kutsandığı, inanılmaz bir hızla akan, sonuçlarını gözlemleyemediğimiz, data ve madde tüketimine dayalı, uyuşturucu ve yıkıcı toplumsal yaşamımız üzerine sözleri çok etkilemişti. Bu saçma çark da güzel sembolize ediyor bence.

Anlamsızca ilerleyen nesneleri ve görüntüleri izler hale gelmek, üretilen arzular doğrultusunda yaşamak, nesneler, görünüş ve tükettiklerimizle kendimizi tanımlamamız, ürünleşmemiz, sürülerin veya tarafların içinde güvende hissederek yaşamak, dayatılan güzellik algıları içine hapsolmak, varlığımızı ifade edemeden kendimizden nefret eder hale gelmemiz, içeriğe boğulmak, kısa süre önce varolmayan şeylerin bir anda hayatlarımızın kaçınılmaz  parçalarına dönüşmeleri, onlarsız yaşanamadığını düşünecek hale gelmek, imitasyonlarla çevrelenip hayatla tek bağlantımızın onlar haline gelmesi, bunların içinde yaralanmamız, kendimizi yaralamamız, arzulamaya koşullandıklarımızı satın alabilmek, sahip olabilmek için çalışmak, koşturmak, yavaşlayamamak, duramamak, bencilce istemek, istemek, istemek, sonuçta gerçekten üretemeden, kendimiz seçmediğimiz veya itiraz etmediğimiz için bizim adımıza kurgulanan kısıtlı ve yapay varoluş biçimlerini yerine getirmek ve özetle herşeyin yolunda olduğu yalanları içinde sadece günü tamamlayarak, katlanarak ve vakit geçirerek, dans ederken, kutlarken, yavaşça ölerek yaşamak…

Zülal Kalkandelen: Bence bu tweet ile uğraşmak zaman kaybı…

Bekir Özgür Aybar: Bu tweeti algılayacak kadar birikim sahibi değilim.

Nordik Utku: Kendi şarkı sözü ile cevap vermeye çalıştım komik olur diye ama beceremedim.

Ah! Kosmos: “Nem olsan bari” diye cevaplar alan tweet’ini yaz ayları için tavsiye ederim.

Zülal Kalkandelen: Üstteki siyah olanı. Hem rengi siyah hem de diğerlerinde yazan isimlerin hayranı olan bir arkadaşım yok.

Artemis Günebakanlı: Run the Yules.

Kerem Ergener: Bunlar yerine aynı hattan ilerleyip Daft Punk’ın “Da Funk” klibinden hatırlayacağınız Charles adlı insan-köpeğin görüntüsünde yapılmış olan broş.

Nordik Utku: Kendime Run the Yules olanı alacağım kesin. Hediyelik Daft Punk mumu alırdım ama.

Nordik Utku: Havalimanındayım. 11 dakikadır bunu izliyorum. Mutluyum. 8 yıl önce kimsenin farkına varmadığı şarkı diyor videoda ama ben çok severdim… Yeliz Yeşilmen haklı resmen. Yeliz Yeşilmen JFDR coverlasın.

In Hoodies: Az önce izledim. Uzun zamandır televizyonum yok ama böyle saçmalıklardan uzak kalmak mümkün değil herhalde.  Kasıtlı olarak sunulan aptallık işte. Bir tarafta kişisel beğeniler var diyorum, bir şeyi sevip sevmemek vs. ama bu kültürel soykırım sanırım.

Zülal Kalkandelen: Dizi izlemiyorum. Film olarak Genç Karl Marx’ı beğendim.

Bekir Özgür Aybar: Manchester by the Sea / Dunkirk / T2 Trainspotting / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri / The Florida Project.

Kerem Ergener: Dizi olarak Twin Peaks, Mr. Robot, Master of None. Filmlerde, Wind River, The Disaster Artist, Free Fire ve en sevdiğim yazarlardan biri olan Joan Didion’ı anlatan belgesel Joan Didion: The Center Will Not Hold.

Nordik Utku: Bu sene çıkan filmlerden Dunkirk, ama bu sene izlediğim filmlerden As Far as My Feet Will Carry Me. Dizi olarak da bu sene yayınlanmasa da bu sene izlediğim Fleabag güzeldi.

In Hoodies: Bu sene çekilmiş film veya dizi neredeyse hiç izleyemedim. Kasıtlı bir şey değil. Siz sorunca fark ettim, utandım. Trainspotting 2’yi sevmiştim.

Glasxs: Stranger Things, Guardians of the Galaxy 2, Thor: Ragnarok, Baby Driver, Valerian, Beauty and the Beast, Spider-Man: Homecoming, Wonder Woman, War for the Planet of the Apes, King Arthur, Okja.

Ah! Kosmos: The Square.

Seretan: Bo Jack Horseman, Good Time, Mother!, The Killing of a Sacred Deer, Call Me By Your Name.

Zülal Kalkandelen: Evet, bilimkurgu cok severim ve Star Wars için heyecanlıyım.

Artemis Günebakanlı: Vizyona girer girmez izleyenlerdenim.

Bekir Özgür Aybar: Hayır.

Kerem Ergener: Bir Trekie olarak hayır.

Nordik Utku: Hayır 🙂

In Hoodies: Bir sebeple, biraz.

Seretan: Maalesef. Aynı kulvarda değiller ama ‘Dune’ serisi daha çok ilgimi çekiyor.

Zülal Kalkandelen: The Black Dog, Orson Hentschel, Johnny Marr, My Bloody Valentine, Interpol, The Membranes, Nils Frahm, Moby ve yayınlanacak bir sürü deneysel albüm.

Bekir Özgür Aybar: The Soft Moon’un yeni albümünü sabırsızlıkla bekliyorum. Sonrasına adım adım gideceğim.

Kerem Ergener: 2002’de kaydedilmiş ama Ocak’ta albüm olarak elimize ulaşacak Mika Vainio, Ryoji Ikeda ve Alva Noto üçlüsünden Live 2002, Alva Noto ve Ryuichi Sakamoto’nun yeni albümü Glass, bir de Frozen Reeds, Karlrecords ve New World Records’dan yayınlacak her albüm.

Nordik Utku: Amanda Delara ve Elsa&Emilie yeni bir şeyler yayınlayacakmış diye duydum, o heyecanlandırıyor. Ama albüm yayınlamayacak olan, 2018’de albüm yayınlamasını istediğim isimlerin tam sıralı listesi çok uzun.

In Hoodies: İnanın bilmiyorum.

Seretan: My Bloody Valentine, Interpol ve The Prodigy’nin albümleri.

Zülal Kalkandelen: Tüm dünyada şiddetin hem insanlar hem de hayvanlar için azaldığı bir yıl olmasını dilerim; şiddetin tümüyle yok olmasını isterim ama sanırım insanoğlunun yakıp yıkan yapısını düşünürsek o fazla ütopik olur.

Artemis Günebakanlı: Huzur.

Bekir Özgür Aybar: Bize hayat veren her ne ise ona dair konuşabilelim ve onu gerçekten hissedelim yeter.

Kerem Ergener: Bol yeni müzik ve güzel konserle dolu bir yıl.

Nordik Utku: Bol bol yeni keşif.

In Hoodies: Bir şekilde herkes kendisini yaşayabilirken, birbirimize daha az zarar vermemiz. Duygu ve zihin bütünlüğünün (insanlarca kalbinin kırılmamasının) iyi yasalar ve uygulayıcılarca global olarak korunma altına alınması da fena olmazdı.

Glasxs: Aşırı güzel olsun.

Seretan: Barış.

RÖPORTAJ: KÖKLER FİLİZLENİYOR

Hala tanışma fırsatınız olmadıysa Kökler Filizleniyor, Ezhel olarak da tanıdığımız Ömer Sercan İpekçioğlu‘nun, Onur Gürsoy, Deniz Özden, Eren Alkan, Ezgi Pehlivan ve Canberk Hacıbaloğlu ile bir arada devam ettirdiği, hip-hop ile reggae’yi, Anadolu müziğiyle alternatif rock’ı buluşturan Ankara‘da kurulmuş bir müzik grubu. Henüz bir albümleri, hatta spotify’dan ulaşabileceğimiz şarkıları olmadığı halde, katılımcıların hep bir ağızdan sözlere eşlik ettiği, üstelik biletleri de tükenen ve yaklaşık 3 saat süren Salon performanslarının hemen öncesinde bu enerjik grupla buluşma fırsatı bulduk. Grubun kuruluşundan, gelecek projelerinden, her ne kadar gruba odaklanmak istesek de kaçınılmaz bir şekilde Ezhel’den, alternatif sahneden, Ankara’dan ve daha bir sürü şeyden bahsettik. Kökler Filizleniyor hakkında internette bulabileceğiniz en kapsamlı içeriğin bu röportaj olduğu iddiasındayız, grubu daha yakından tanımak için buyurun:

Cemre: Önce nasılsınız, nasıl gidiyor? Biraz sizi tanıyabilir miyiz, hakkınızda bilgi bulmak biraz zor, nasıl bir araya geldiniz nasıl başladı Kökler Filizleniyor?

Sercan: İyiyiz, çok teşekkürler. Benim daha önce bir grubum vardı, Afra Tafra. Daha sonra dağıldı ve ben de biraz daha rap’e odaklandım. Ankara’da sık gittiğimiz bir kafe vardı Araftafaray diye biraz orası vesile oldu gibi. Onur ve Deniz’le daha önceden tanışıyorduk, hepimizin de aklında bir grupla müzik yapma düşüncesi vardı. Sonra davulcumuz Derun da katıldı -o zamanlar Eren yoktu-, bu şekilde yavaş yavaş başladık. Amacımız eğlenmek, farklı şeyler yapmaktı. Eren de dahil olduktan sonra çalışmalarımız, provalarımız arttı. En son olarak da Canberk girdi ve tamamlanmış olduk böylece.

Cemre: Müziğinizi tür olarak sınırlandırmak zor, dediğin gibi hep yeni bir şeyler deniyormuşsunuz gibi duyuluyor. Hip-hop ve reggae karışımı diye bahsedildiğini duyuyorum ben. Ama aslında bu bile sınırlı çünkü çok Anadolu’dan ve belki daha da oryantal tınılar var müziğinizde; ve açıkçası böyle bir karışım bulmak biraz zor. Bu sound nasıl oluştu? Yani eskilerden Afra Tafra’dan gelen bir reggae yatkınlığınız vardır mutlaka ama neden reggae mesela, sizi etkileyen isimler var mı?

Sercan: Afra Tafra biraz daha reggae grubu gibiydi, cover da yapıyorduk. Ama Kökler’de ikisinin arasında bir şey yapıyoruz ne tam cover diye bileceğimiz ne de tam olarak orijinal işler yapıyoruz, düzenleme diyebiliriz sanırım.

İsmimizin de geldiği yere dayanıyor aslında bunun cevabı, kök bir müzik reggae de. Kültürel açıdan kendimizi yakın buluyoruz, çalarken de keyif alıyoruz ve her zaman bir mesajı olduğu için reggae ağırlıklı olarak müziğimizin yöneldiği bir tür. Ama reggae grubu musunuz diye sorulsa biraz öyleyiz ama biraz değiliz derim.

Deniz: Doğaçlama çok büyük bir yer kaplıyor sahnede, stüdyoda. Sercan freestyle’larla giriyor biz de belirli bir ritim ve melodi oturtuyoruz.

Eren: Mesela “sınav” konseptimiz var, Sercan mesela bazen arkasını dönüp sınav var diyor -seyircimizle de paylaşıyoruz tabii bunu- sahnede ilk defa bir şey çalıyor oluyoruz. Bu şekilde başlayıp geliştirdiğimiz çok şarkı var.

Sercan: Reggae tanımının dışında kalan kısımlar da bunlar aslında. Hepimiz farklı türlerde her şeyi dinleyen insanlarız. Reggae grubuyuz denebilir ama daha da fazlasıyız aslında.

Eren: Bizden hiç haberi olmayan birini getirip dinletsen, rock grubu olarak da kategorize edebilir, ya da rap yapıyorlar da diyebilir.

Buse: Ama dinleyicileriniz tarafından hep Anadolu etkisinin altı çiziliyor sanki.

Sercan: Evet, köklerimiz buraya dayanıyor çünkü. Aynı zamanda işte kök müziklerden sayabileceğim rock, reggae, caz gibi türler ne kadar etkilerse müziğimizi o kadar tamamlanmış olduğumuzu düşünüyorum ben.

Cemre: Etkilendiğiniz isimler kimler mesela bu türlerden?

Sercan: Çok fazla var aslında.

Deniz: Nekropsi geldi ilk olarak aklıma.

Sercan: Aşık Veysel, Frank Zappa, King Crimson, daha da bir sürü isim sayılabilir.

Deniz: Özellikle Onur’la progresif rock çok dinliyoruz mesela.

Buse: Uzun süredir insanların bir araya gelip grup oluşturma eğilimi azaldı sanki, solo kariyeri de olan isimlerin bir arada farklı bir şeyler ürettiğini görmek çok değerli. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Sercan: Ankara’da kendi çevremizde politik bir şeyler anlatabilelim, bir şeyler deneyelim ama en önemlisi de birlikte eğlenelim diye oluştu bu grup. Bu bahsettiğin azalmanın ben de farkındayım, eskiden çaldığımız belli başlı mekanlarda çok daha aktif bir müzik sahnesi vardı.

Eren: Ankara müziği denir ya hani, o anlayış da oldukça azaldı.

Sercan: Gruba bakışımız hepimizin benzer olduğu için kendimizi, müziğimizi bulmamız kolay gelişti. Kendimizi sınırlamak istemiyorduk, müziğimize dahil edeceğimiz ögeleri de belirleyince organik bir şekilde gelişti. Planlı programlı bir şey değildi aslında. Ama tabii o bahsettiğiniz azalma üzücü, keşke insanlar bir araya gelip daha farklı işler çıkarmaya devam etse özellikle 2013 öncesi Ankara bu konuda çok verimliydi.

Buse: Ankara’da insanlar ne dinliyor şu sıralar?

Eren: Ankara’da eskisi gibi bir bara gidip güzel müzik dinleyeyim anlayışı pek kalmadı eskisi gibi.

Sercan: Yurt dışından gruplara bile rastlayabiliyorduk eskiden ama artık öyle bir durum yok ne yazık ki.

Cemre: Genel bir durum bu sanırım. Peki bu Ankara’nın sizin çıktığınız zamanlardaki sahnesinde seyirciler nasıldı, mesela yeni bir şeyler deniyorduk dediniz, başlarda nasıl karşılandı bu?

Deniz: Araftafaray’da pişti denebilir, düzenli olarak çıktığımız mekan orasıydı.

Sercan: Dekorumuz bile vardı, köklerden bir mikrofon sehpası yapmıştık. Bizim Ankara’daki bütün seyircilerimiz arkadaşlarımızdı zaten başta, uzun süre onlara çaldık. Ama tabii bu kitleye Ankara’nın alternatif camiası da dahil. O yüzden seyircimizle hep bir bağımız vardı. Yavaş yavaş şehir dışında çalmaya başladıkça biraz daha farkını anlayabildik. Ankara seyircisi bambaşkaydı tabii ama Kars’ta ve Mardin’de de çaldık mesela, hep olumlu karşılandı müziğimiz.

Eren: Gruba ilk girdiğimde hatırlıyorum aynı günün sabahında akşam bir mekanda çalmaya karar verdiğimiz bile oluyordu. Zaten akşam oturmaya gideceğimiz mekanda çalıyoruz gibi bir bakıma.

Sercan: Her şey böyle samimiyet içinde gelişti o yüzden sonra başka yerlerde çalmak da daha rahat oldu bizim için.

Cemre: Ankara müzik sahnesinden bahsetmişken birazcık Ezhel soracak olursam, bir anda çok tanındın, bazen inanlar sevdikleri bir sanatçı bir anda herkes tarafından dinlenmeye başlayınca bu durumdan hoşlanmayabiliyor. Eskilerden beri varolan takipçi kitlende böyle bir tavır olmuş mudur sence, hiç takip edebiliyor musun?

Sercan: Her gün yeni yeni insanlara ulaşıyor bence hala albüm, şu anki kitlemden memnunum. Bazen yanlış ya da eksik anlaşılıyorum gibi bir durum oluyor sadece. Sanki tek şarkım “Şehrimin Tadı”ymış, başka hiçbir şarkım, başka bir söylemim yokmuş gibi bir değerlendirmeye maruz kalıyorum biraz üzücü bir şekilde. Her şeye mi klip çekmemiz lazım? Bunun dışında çok mutluyum dinleyicilerimden. Dünyanın farklı farklı yerlerinden Türklerden mesajlar alıyorum, bir sürü yere ulaşabilmişim. Tabii bunun yanı sıra malzeme de olabiliyorsun, bir sınır var ve o sınırı aştıktan sonra artık herkes senin hakkında istediğini söyleyebilir gibi bir durum var. Ama her türlü eleştiri beni geliştireceği için olumlu karşılıyorum bu durumu.

Buse: Her çeşit, farklı janraların da dinleyicilerinden feedback alabiliyor olman açısından çok olumlu bu durum aslında.

Sercan: Evet, doğru. Rap yapan çevremden duyduğuma göre albümün böyle bir geri dönüş almasının ardından Türkçe rap’te güzel bir yükselme olmuş. Artık spotify’da da listelerde yukarılarda görebiliyoruz. Hiç rap dinlemem diyen insanlar bile nasılmış diye merak edip sevebiliyor bile. Bu benim için çok sevindirici.

Buse: Bu ilgi biraz reggae’ye de kaydı, eskiden daha kapalı bir komüniteyken şu an herkesin kolayca haberdar olabileceği bir sürü etkinlikler düzenleniyor.

Eren: Sercan’ın Ezhel olarak yaptığı en önemli şey rap’i alternatif, underground gören kitle için meşrulaştırması oldu bence.

Sercan: Rap müzik mi diyen insanların o algısını kırmaya çalıştık özellikle.

Eren: Çok yüzeysel eleştiriler görüyorum. Mesela ekşisözlük’teydi yanılmıyorsam, “küvette seks” sözüne takmış “bu adamı mı takip ediyorsunuz” gibi bir sonuca varmış. Halbuki hiç ön yargısız bir şekilde oturup dikkatini vererek dinlememiş bile. Ben davulcuyum, ritimleri dinlerken adamlar burada ne yapmış diye hayran kaldım bazı parçaları dinlerken. Çok ince ince işlenmiş bir albüm aslında.

Buse: Bir röportajında “evde oynarken yaptığım bir albüm” gibi bir açıklaman var belki onu çarpıtarak bu hale getirmiş olabilirler.

Sercan: Olabilir, yaparken eğlendik evet ama sonrasındaki çalışma çok sıkıydı. İlk başta şarkıları yazarken o kadar kasınca zaten güzel bir şey çıkmıyor.

Eren: Sercan’ın bir yıl civarı albümle uğraştığını biliyorum.

Sercan: Evet albüm başladığından çok daha geç bitti. Bir bakıma şans da oldu bu, çıkışı sırasında gündem sakindi, yeni bir albüm yoktu. Bu kadar yayılması için iyi bir zamandı.

Cemre: Ezhel’in Türkiye’nin birçok şehrinde, normalde çok konser izleme fırsatı bulamadığı şehirlerde bile performanslarına denk gelmek mümkün. Kökler Filizleniyor da aynı şekilde, az önce dediğiniz gibi Kars’ta, Mardin’de konserleriniz oldu. Bunun insanların belli şehirler dışında konsere gidemiyor oluşuna bir tepki olduğu söylenebilir mi? Gittiğiniz yerlerde nasıl oluyor, yine alıştığınız dinleyici kitlesini bulabiliyor musunuz?

Sercan: Evet kesinlikle tepki gösterdiğimiz bir durum bu. Her yerde aynı olmuyor ama tabii seyirciler. Mesela Mardin’de oturan bir seyircimiz vardı, biz daha çok ayakta dans eden seyircilere alışığız. Dinleti gibiydi ama o anda müziğimiz de ona dönüşmeye başlamıştı.

Deniz: Biraz mekana göre değişiyor.

Eren: Kars çok ilginçti. Önde birkaç sıra üniversiteliler vardı, arkada amcalar rakı içiyordu.

Sercan: Bu bizi hem geliştiren hem de mutlu eden bir şey ve dediğin gibi müziğimiz her yere yaymak, herkese bir şeyler sunabilmek istiyoruz.

Cemre: Peki yeni neler yapıyorsunuz şu sıralar? Turneden ötürü çok yoğunsunuz sanırım?

Sercan: Evet o yüzden ben hiçbir şey yapamıyorum ne yazık ki. Albüm çıktığından beri hep yoldayım. Hep konuşuyorduk ben bu albümü yapayım sonra Kökler Filizleniyor için de böyle bir işe girişiriz diye. Ama hala albümün işleri devam ediyor, albümün sonrası da bir parçasıymış bunu öğrendim. Yakın zamanda bir boşluğumuz olacak ve çalışmaya başlayacağız gibi görünüyor.

Cemre: Son olarak en güncel şeyi sorayım, Nihil Piraye ile bir çalışmanız yayınlandı bugün, bu iş birliği nasıl gelişti, buna benzer farklı janralarda üreten isimlerle iş birliği planları var mı?

Sercan: Nihil Piraye ile ben 2010’da Rock-a Festivali’nde tanışmıştım, o zamanlar benim de punk-rock yapan bir grubum vardı. O zamandan beri arkadaştık, aklımızda hep birlikte bir şey yapma fikri vardı, derken Berk(Nihil Piraye) bana bu şarkının altyapısını attı. Kamufle’yle de konuşmuş, Kamufle de yıllardır arkadaşım. Bu şekilde daha önceden tanışıyor olmamız, arkadaşlığımız üzerinden gelişti. Çoğunu yazmadan mikrofon başında bir şeyler deneyerek yaptım diyebilirim, çok da güzel oldu bence sonuç. Hep bu tarz bir şey yapmak istemiştim. Hala da başka tarzda başka gruplarla da bu tip işler yapmayı istiyorum hatta yerli ve yabancı isimler de var aklımda, yoğunluğum geçince bunun üzerine de düşeceğim.

THE “KEREM ERGENER” SHOW

Le Horla Records‘un kurucusu ve müzisyen Kerem Ergener, işlerini uzun zamandır yakından takip ettiğimiz bir isimdi. Geçenlerde kendisiyle konuşma fırsatı bulduk. Ergener uzun süredir müzik piyasasıyla içli dışlı olan bir isim ve söyleyecek çok şeyi vardı. Ortaya bir hayli ufuk açıcı bir röportaj çıktı. (daha&helliip;)

RÖPORTAJ: ELECTRO DELUXE

Electro Deluxe “caz grubu” denince aklınıza gelen ilk örneklerden bambaşka bir grup. Hip-hop’tan funk’a, alternatif rock’tan pop’a uzanan, apayrı müzik türlerinden beslenen sounduyla hemen herkesin Electro Deluxe’ta sevebileceği bir element bulması mümkün. Fransa kökenli grubun etkilendiği ve benzediği gruplar da, hayranlarının yayıldığı coğrafya da asıl merkezlerinin çok ötesine taşıyor. 15 yılı aşkın süredir birlikte olan grup, son 9 senedir de James Copley’nin vokalleriyle birlikte tamamlanmış bir şekilde üretmeye devam ediyor. Daha önceki İstanbul performanslarının başarısından ötürü MIX Festival’de sahne alacak olmasına özellikle heyecanlıydık ve bu vesileyle James ile konuşma fırsatı bulduk. 2016’da çıkan son albümleri “Circles”,  sahne performansları, İstanbul, grubun yeni projeleri ve daha bir sürü şey üzerine yaptığımız keyifli sohbet hemen aşağıda. Kendisinin sahnede olduğu kadar normal hayatta da eğlenceli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, röportajı okuduktan sonra da konsere gitme isteğinize karşı koyamayacağınızı garanti edebiliyor gibiyim. Buyurun:

Nasılsınız, turne ve onun dışındaki hayatınız nasıl gidiyor?
Her şey çok yolunda gidiyor, bir yıldır turnedeyiz ve son birkaç aydır biraz daha rahat bir programımız var. Bizim için harika geçen bir yılı İstanbul’da bitireceğiz.

Son albümünüz “Circles” yayınlanalı bir yıldan fazla oluyor, aldığınız geri dönüşler nasıldı, sonuçtan memnun musunuz?
Albüm bizce çok iyi geri dönüş alıyor. Her albümde daha da çok insana ulaşabiliyor olmak bizim için çok önemli. Grammy’nin Fransa’daki eş değeri olan “Les Victoires du Jazz”in “Senenin Müzik Grubu” ödülünü aldık. Oldukça gururluyuz.

Albümü yaratma süreciniz nasıldı?
Çok uzun bir süreçti. Beşimizin toplanıp ortada olan bir proje taslağı üzerinden ilerlemesi şeklinde gelişti, bazen birimizin düşündüğü bir şarkı ya da hazırladığı bir demo gibi. Bu şekilde birimiz şarkı için temeli sağladı ve her şeyi hep birlikte onun üzerine inşa ettik. İlk kez köklü ve büyük bir stüdyoda aldık kayıtlarımızı, kendi kısımlarımızı ayrı ayrı kaydetmek yerine bütün kayıtları hep beraber aldık. Sahnede yaptığımıza benzer bir süreç oldu. Birlikte çalmak ve fikirlerimizi paylaşmak harika bir deneyimdi. Sonrasında kayıt üzerinde çok fazla edit yapmamıza gerek kalmadı. Sonuçtan ve kayıtla birlikte oluşan dinamikten çok memnunuz.

Özellikle canlı performanslarınız çok beğeniliyor, sahnede çok eğleniyormuş gibi görünüyorsunuz her seferinde. Sahnede olmak, dinleyicilerinizle bu kadar yakın iletişimde olmak sizin için nasıl bir his?
Bu işi yapmamızın asıl sebebi aslında. Müzik yapmanın en heyecan verici kısmı ürettiğin şeyi alıp birine sunuyor olmak, karşındakinin vermek istediğin hissi alıp almayacağı ya da sevip sevmeyeceğini bilmeden ve o riski almak bence. Üretmeye devam etmemizin sebebi bu, insanlarla paylaşmayacağın bir şey üretmek nasıl olur hayal bile edemiyorum. Şarkı yazarken bile canlı bir performans sırasında nasıl yorumlayacağımızı, nasıl bir karşılık göreceğimizi düşünüyoruz. Yaşama sebebimiz bu diyebilirim. Sahnede gerçekten çok eğleniyoruz çünkü sevdiğimiz bir şey yapıyoruz ve çoğunlukla ortaya çıkardığımız şey seyircilerimiz tarafından da çok güzel karşılanıyor, bunun da içtenliğimizi ve bu işten gerçekten zevk aldığımızı karşı tarafa yansıtabilmemizden kaynaklandığını düşünüyorum, zaten sahnede “-mış gibi görünmek” pek mümkün değil. Her sahneye çıkışımız sanki ilk buluşmaya gider gibi diyebilirim, bir yanda heyecanlı ve biraz korkutucu ama öte yandan karşımızdakini etkilemek durumundayız. Dünyanın en iyi müzisyenleri değiliz ama bence birbirimizi ve yaptığımız işi bu kadar sevdiğimiz için dünyanın en iyi grubuyuz.

Evet burada konseriniz için heyecanla bekleyen kalabalık bir kitleniz var.
(Gülüyor) Ama niyeyse kimse albümümüzü almıyor. İstanbul’da çalmayı da özel olarak çok seviyoruz. İlk kez dört sene kadar önce oraya gelme fırsatımız oldu sanırım, neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Orada kimse bizi tanımıyor ve müziğimizi bilmiyor diye düşünüyorduk, sonra bütün konserlerimiz sold out oldu, insanlar -küçük çocuklar bile- bütün şarkılarımıza eşlik ediyordu ve herkes heyecanlıydı. İnanılmazdı, o zamandan beri İstanbul’a gelmeyi çok seviyoruz, oradaki seyircilerimiz de bizi gördüğüne sevinmiş gibi görünüyor. Orada fanlar edindik gerçekten, bazen Fransa’ya gelip orada izleyenler bile oluyor.

Türkiye’de İstanbul dışındaki şehirlerde de birçok kez konser verdiniz. Nasıl deneyimlerdi sizin için, neler kaldı aklınızda?
(Gülüyor)Tabii, özellikle yolculuk sürecini ve Türkiye trafiğini çok iyi hatırlıyoruz. Şaka bir yana İzmir gibi, Ankara gibi daha önce hiç görmediğimiz yerlerde bile müziğimizi dinleyen ve seven insanlar olduğunu görmek her zaman çok keyifli bir deneyim.

“Şu sıralar bunu çok iyi çalıyoruz” diyebileceğiniz, seyircilerden iyi geri dönüş aldığınızı gözlemlediğiniz bir şarkı var mı?
Bu albümde yeni şeyler denedik, bazen bir rock sound’uyla biraz oynadık ya da pop sound’u olan melankolik bir melodiyle. Bambaşka şeyler olduğu için çaldığımız yer değiştikçe aldığımız tepkiler değişiyor. Bazen sakin şarkılarımızı çok seven büyük bir kitleyle karşılaşıyoruz, bazen de -mesela Çek Cumhuriyeti’nde- rock andıran bir şey duyduğunda çıldıranlar oluyor. Eski şarkılarımızdan mutlaka çalıyoruz her albümde bizi o zamanlardan beri dinleyenler için, özellikle o şarkılar çok iyi geri dönüş alıyor. Daha şarkının girişinden, sözleri bile söylemeye başlamadan melodiye eşlik etmeye başlayan insanların sevincini duyabiliyoruz.

Yeni bir şeyler üzerinde çalışıyor musunuz? Birazcık gelecek planlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Şu anda muhtemelen Ocak’ta çıkacak bir Live albümü editliyor ve mixliyoruz. Bu albüme başka grupların bizim şarkılarımızı yorumladığı özel bir kısım eklemek istiyoruz. Türkiye’den de “Dolapdere Big Gang” bir şarkımızı coverlayacak.

Ne beklemeliyiz bu konserden, nasıl hazırlanalım?
Bu seneki son konserimiz olacağı için içimizde ne kaldıysa her şeyi dökeceğiz bu konserde, bütün ekstra enerjimizi atacağız. Öncesinde dinlenmek için konsersiz geçen bir aramız olacağı için de dinlenmiş olacağız, size de enerjinizi toplayıp gelmenizi tavsiye ederim. Orada birkaç saat geçirip sonra birkaç haftalığına tatile gideceğiz, böyle bir performans olacak yani. Eğlenmeye, dans etmeye hazır olun!

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İstanbul’da olacağımız için çok mutluyuz, orada olmak fanlarımızı ve arkadaşlarımızı görmek her zaman büyük bir zevk. Şimdi Fransız Grammy’sini de aldığımız ve ünlü olduğumuz için bunu sonuna kadar yaşamak istiyoruz. (Gülüyor) Şaka bir yana, ödül almak güzel ama müziğimizi bunun için değil her sahneye çıktığımızda bizi dinlemeye gelen insanlarla paylaşmak için yapıyoruz. Umarız bu konserimiz için de bütün sevenlerimiz bizi dinlemek için orada olur.

RÖPORTAJ: LIARS

2000’lerin ilk yarısında New York sahnesinden birçok yeni ismi hayatımıza kattık: Bunlardan biri de Liars idi. Her albümde farklı bir tarzı benimseyen, sıradışı bir grup olarak onları çok sevdik, bağrımıza bastık. Kaçıranlar olabilir. Bu sene taze yayımlanan yeni albüm TFCF ile  Liars artık bir “tek adam” grubu. Angus Andrew grubun ismine sadık kalarak tek başına işleri yoluna koyuyor. 1  Aralık Cuma akşamı bir kez daha Salon IKSV aracılığıyla Angus’u Türkiye’de izleyeceğiz. Öncesinde kendisi ile biraz laflamasak olmazdı.

Selam Angus! Turne ve hayatının geri kalanı nasıl gidiyor?

İyi günler! Her şey yolunda, teşekkürler. Şu an Hollanda’da bir festivalde sahne arkasındayım, sahneye çıkmak üzereyiz. Turnemiz harika gidiyor, dinleyicilerimiz gerçekten inanılmaz! Türkiye’ye gelmek için sabırsızlanıyoruz!

Yeni albümün TFCF için ilk kez bir albümü yalnız kaydettiğini biliyoruz, bu süreç nasıldı senin için? En iyi eleştirmenin yanında olmadan çalışmak korkutucu muydu? Aaron’la tekrar birlikte çalışır mısınız sence?

Geçmişte de yalnız yazmayı tercih ederdim o yüzden benim için büyük bir değişiklik olmadı açıkçası. Aaron’un eksikliğini sadece fikirlerimi değerlendirmesi ve aklında tutması yönünden hissettim. İlk zamanlar çok yorucuydu. Genelde albüm için çok sayıda şarkı yapıyorum ve asıl iş onları geliştirmek ve elemek oluyor. Şarkıların kritiğini yapacak birisi daha olmadan acaba karmaşanın içinde kaybolur muyum diye korkmuştum. Fakat sonrasında bunun daha özgürleştirici olduğuna karar verdim; fikirlerim üzerinde çok fazla kafa patlatmadan, daha içgüdülerimle hareket etmeme imkân sağladı bu durum ve de benim için çok heyecan vericiydi.
Tabii ki Aaron’la tekrar çalışabiliriz, hala çok yakın arkadaşız ama şimdilik ilişkimizin yaratıcılık boyutunu askıya aldık.

Bazen gruplar zor zamanlar geçirir ama yeni bir albümle her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönerler. Bu albümün ne kadar başarılı olduğunu (gerçekten öyle!) göz önünde bulundurursak bu durumu nasıl değerlendirirsin? Tamamen olumsuz bir şey miydi yoksa biraz yalnız kalabildiğin için mutlu musun?

Hayat insanın önüne her türlü sıkıntıyı çıkarabiliyor ve bunları projelerinde değerlendirmek üzere kanalize etmek de bir sanatçının işi aslında. TFCF’i bu süreci yaşamış olmasam yapmam mümkün değildi. Bazen zor zamanlar geçirmek harika bir ilham kaynağı olabiliyor ve bu albüm de bunun gerçek bir örneği.

Bu sekizinci albümün ve her birinin farklı bir tarzı, karakteri var. Turnedeyken eski albümlerden şarkılar çalmak nasıl hissettiriyor, hala onları yazarkenki ruh halinle, müzikal anlamda bulunduğun noktayla iletişim kurabiliyor musun?

Elbette, bence bambaşka albümlerden parçaları setlistte bir araya getirmek enteresan oluyor. Genel olarak evet, albümler birbirinden farklı ama bu daha çok üretim süreçlerinde kullanılan ekipmanlarla ve değişen bakış açılarıyla ilgili. Mesela içerdiği mesajın kökeni aynı olsa da elektronik olarak üretilmiş bir şarkı ve geleneksel enstrümanlarla üretilmiş bir şarkı çok farklı duyulabilir. Bence farklı albümlerden parçaları arka arkaya çalmak bu gerçeği daha gözlemlenebilir yapıyor.

TFCF’nin albüm kapağı gerçekten çok ilginç, Bir gelinlik giyiyorsun (ve bence çok da yakışmış) ama neden gelinlik? Bu fikir nereden geldi?

Bir grubun üyesi olmak, evli olmaya çok benziyor. Grup arkadaşlarınla birlikte yaşıyorsun, çalışıyorsun, yiyip içiyorsun ve uyuyorsun. Gerçekten yoğun bir ilişki. Bu albümle birlikte artık grup arkadaşım yok ve kendimi biraz damatsız bir geline benzetiyorum. Bu işin altından kalkabilmek kendimi çok güçlü hissettirdi ama çok da korkutucuydu. Ama günün sonunda en yaratıcı kararlarım benim için en korkutucu olanlar olmuştur zaten her zaman.

Şarkıların yapısına baktığımızda bu albüm biraz alışılmışın dışında. Bir röportajında önceki albümlerde şarkı yazma konusunda daha geleneksel bir yol izlediğini söylediğini okumuştum. Bu kez biraz daha deneysel yaklaşmışsın gibi, seni böyle bir yola denemeye teşvik eden neydi?

Evet önceki albümlerde daha alışılmış fikirler kullanma eğilimindeydim ve buna uymayanları gözden çıkarırdım. Bu kez fikirlerimi sorgulayacak birisi olmadığı için daha önce denemediğim şeyleri deneyecek fırsatım oldu. Örneğin, yazma sürecindeyken bile bir şarkının çok ani bir şekilde bitmesini istiyorsam bunu yapabiliyordum ve nedenini açıklamama gerek olmuyordu. Bu çok eğlenceliydi ve ben de bu şekilde devam etmeye karar verdim.

Kariyerinin bir noktasında Berlin’de yaşadın, neden Berlin? Bu durum müziğini nasıl etkiledi?

Amerika’da yaşamak beni çok yormuştu, o yüzden New York’tan Berlin’e taşındım. Tam da George Bush ve Saddam Hüseyin’in gündemde olduğu ve Amerika tarihindeki en çirkin dönemlerden biriydi. Berlin bana çekici göründü çünkü orada kimseyi tanımıyordum ve Avrupa’nın tam merkezindeydi. Orada geçirdiğim zaman çok keyifliydi. Benim için oldukça karanlık bir dönemdi ama bunu yaratıcılığa dönüştürmeyi başarabildim ve önemli olan da buydu.

Kariyerinde daha dans odaklı işler de var; MESS mesela. Dinledikçe dans edesimiz geliyor. Peki sende ne tarz müzikler dans etme hissi uyandırıyor?

Hip-hop’a bayılırım, hep çok sevmişimdir ve her zaman da çok seveceğim. 90’lar techno’sunu da çok seviyorum, çünkü bana arkadaşlarımla ilk kez dans etmeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Bence güzel bir davul ritmi olan her şeyle dans edilebilir.

Bir kez daha İstanbul’da çalıyor olacaksın, bizi bekleyen bir sürpriz var mı?

Bence Liars sahnedeyken sürprizlerin olmaması mümkün değil, çünkü müziğimizin kendisi de pek çok hata ve eksiklikten oluşuyor. Çok fazla ayrıntı da vermek istemiyorum, o zaman sürprizin anlamı kalmaz. Ama şunu söyleyebilirim ki her albümden en az bir şarkı duyacaksınız. Gösterişli bir şey giyebilirim bir de! Umarım tutuklanmam!

RÖPORTAJ: WASHED OUT

Ta ilk EP’si Life of Leisure çıktığından beri yakın takibimizde olan ve yolunu gözlediğimiz “chillwave kralı” Washed Out, sonunda İstanbul’da! Ernest Greene, yeni albümü Mister Mellow‘u takiben çıktığı Get Lost turnesi kapsamında 26 ve 27 Kasım‘da Salon İKSV‘de olacak, bizi bambaşka boyutlara ışınlayıp bir süreliğine de olsa dış dünyadan koparacak. Sezonun en merakla beklediğimiz konser(ler)i öncesi kendisiyle konuşma fırsatı yakaladık. (daha&helliip;)