RÖPORTAJ

RÖPORTAJ: FRENCH 79

PSM Caz Festivali sohbetlerimize devam ediyoruz. Roderic‘in hemen ardından 3 Mayıs gecesi French 79 projesi kapsamında Studio‘da setini dinleyeceğimiz Simon Henner ile lafladık. Üstelik kendisi bizi electro-pop melodileri ile uzaklara uçurmadan önce yeni albümün müjdesini almış bulunmaktayız. Marsilya’daki müzik sahnesinden PSM Caz Festivali’nin zengin yelpazesine uzanan muhabbetimiz için buyurun:

Hey Simon, bize vakit ayırdığın için teşekkürler! Genel olarak nasıl gidiyor?

Her şey gayet yolunda. Şu aralar stüdyoda çok vakit geçiriyorum ve aynı zamanda birçok konser de var. Genel olarak iyi diyebilirim.

Öncelikle seçtiğin sahne ismini merak ediyoruz. Neden French 79?

Nedeni Fransız ve 1979 yılında doğmuş olmam. Uzun bir süre boyunca kullandığım bir takma isimdi ve sonunda solo projem ile güzel uyuştuğunu düşündüm.

(Avaz notu: Evet, bu soru ile biraz saçmalamış olabiliriz. Devam ediyoruz.)

Fransız müzik sahnesi, söz konusu elektronik tınılar olduğunda fazlasıyla ön plana çıkmakta, özellikle de Paris. Marsilya menşeli olduğunu düşününce (Bu arada harika bir şehir!) oradaki elektronik müzik sahnesi hakkında daha fazla şey öğrenmek isteriz. Birazcık bu konudan bahsedebilir misin?

Fransız müzik sahnesinin en güçlü olduğu yerin Paris olduğunu hepimiz biliyoruz. Başkent olduğu için de gayet normal. Ancak hip-hop sahnesi ile bilinen bir şehir olarak Marsilya’da da daha fazla grup ve müzisyenin taşınması ile gittikçe daha da güçlenen bir indie sahnesi var. Pop sahnesini düşünüyorum da, Kid Francescoli’yi mesela, aynı zamanda gelişmekte olan bir de oldukça güzel bir rock sahnesi var. Sonra bir de elektronik müzik sanatçıları ve tabii ki festivaller. Fransa’da insanlar Marsilya sahnesinden daha sık bahsetmeye başladılar, bu da biz Marsilyalı sanatçılar için harika bir şey!

Aynı zamanda birçok farklı grup projelerin de var. Tını açısından French 79 projenden fazlasıyla farklı olduklarını söyleyebiliriz. Daha elektronik ve solo bir yöne gitme konusunda sana ilham veren neydi?

Birazcık yalnız geçirdiğim zamanlarda ortaya çıktı; çünkü her daim beste yapıyorum ve kendimi herhangi bir grubumun tınısına uymayan birçok farklı döngüde buldum. Her zaman elektronik müzik dinledim ve ürettim. Durum böyle olunca solo bir projeye başlamam kaçınılmazdı.

Birçok harika albümün prodüktörlüğünü yaptın. Sana zor bir sorumuz var: Eğer hayatının geri kalanında ikisinden birini seçmek zorunda olsaydın hangisini seçerdin? Sadece prodüktörlük yapmak ya da sadece kendi şarkılarını yazmak?

Aslında, en çok sevdiğim şey beste yapmak. En iyi zaman, kağıdın hâla boş olduğu dönemler. Bu nedenle yazmak derdim.

Geçtiğimiz sene grubun Nasser ile yeni bir albüm yayımladın. Şimdi de French 79 projen kapsamında İstanbul’a geldiğini düşünürsek yakın bir zamanda yeni müzik beklemeli miyiz? Bize bu konuda haberlerin olabilir mi?

Henüz bunu söylememem gerekir belki ama şu anda ikinci albümümü hazırlıyorum. Ve tabii ki, İstanbul’da birkaç yeni şarkı çalıyor olacağım.

Elektronik müzik sanatçısı olarak PSM Caz Festivali’nde çalıyor olmak hakkında ne düşünüyorsun? Festival birçok farklı tarzdan müzisyeni ağırlıyor olacak; ancak biz senin açından da bu deneyimi duymak istedik.

Müzik birçok anlamda uluslararası olduğundan herkesin her tarzda müzik dinleyebileceğini düşünüyorum. Mesela ben de birçok farklı tarz dinliyorum: Caz, pop vb. Bu nedenle de farklı tarzlarda müzikleri barındıran festivalleri ilgi çekici buluyorum. Gayet harika!

Şu sıralar favori müzik, film ve TV dizilerin nelerdir? Bize önerilerin olur mu?

Şu sıralar sürekli James Blake’in son albümünü dinliyorum ve bence çok güzel. TV dizilerine çok aşina değilim ancak filmlere meraklıyım. Şu aralar, genelde soygun filmleri izliyorum. THIEF’i tavsiye ederim, en iyilerinden!

Son olarak, İstanbul’daki konserinde neler ile karşılacağız? Şehre ilk gelişin mi?

Hayır, ilk defa İstanbul’a gelişim değil; ancak ilk konserim olacak. Türkiye’ye gelip performans sergileyecek olmak beni çok mutlu ediyor. Herkesin ne tepki vereceğini çok merak ediyorum. Daha önce de söylediğim gibi yeni şarkılarımı nasıl karşılayacağınızı görmek için sabırsızlanıyorum 🙂

Teşekkürler! Konserde görüşürüz. Au revoir!

SAGOL

RÖPORTAJ: RODERIC

Roderic, farklı tarzların harmanlandığı elektronik tınıları sevenlerin heyecanla beklediği bir isim. Zorlu PSM Caz Festivali kapsamında 3 Mayıs akşamı French 79‘un hemen öncesinde sahne almasının şerefine kendisi ile konuşma şansı elde ettik.  Müziğindeki değişik tarzların kökeninden kendi müzik önerilerine uzanan konuşmamızı merak edenleri şöyle alalım:

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: DEENA ABDELWAHED

Deena Abdelwahed’in ilk albümü Khonnar’ı geçtiğimiz yılın sonlarında keşfedip çok etkilenmiştim. Tunus asıllı prodüktörün albümünde modern techno, oryantal melodiler ve Arapça vokaller oldukça deneysel bir zeminde buluşuyor ve ortaya yoğun ve politik olduğu kadar da dans edilesi dokuz şarkı çıkıyor. Bu eşsiz albüm hakkında zaten bir yazı yazmayı düşünüyordum ki Sonar İstanbul’un programı açıklandı. Deena Abdelwahed’in ismini görünce “mutlaka röportaj yapmalıyız” dedim ve kısa da olsa kendisiyle konuşma fırsatı yakaladık. Zorlu PSM’de gerçekleşecek olan Sonar’a gidiyorsanız Abdelwahed’in cumartesi gecesi 23:30’da gerçekleştireceği ve temelini Khonnar’ın oluşturacağı canlı performansını kesinlikle yakalayın derim.

Merhaba. Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Merhaba! Her şey gayet iyi gidiyor. Çevremdekilerin programlarına ayak uydurabilmek ve bir makineye dönüşmeden deadline’lara uymak için elimden geleni yapıyorum.

Doğrusu senin albümünü dinlediğimden beri Tunus sahnesi ve genel olarak Kuzey Afrika sahnesi hakkında daha çok araştırma yapar oldum. Bölgenin öncü isimlerinden birisin şu an ve bunu müziğinde de yansıttığını düşünüyorum. Bu konu hakkında ne dersin? Ayrıca bize biraz Tunus’taki yer altı sahnesinden bahsedebilir misin?

Mağrip’in elektronik müzik sahnesinin fazlasıyla yerel olduğunu söyleyebilirim. Her şey o anda, kısa bir süre içerisinde gerçekleşiyor. Tunus’taki kültürel girişimler pek de uzun soluklu olmuyor. Bense ileriyi düşünenlerden biriyim, evet. Sorunun ikinci kısmına gelirsek, ben Tunus’tan ayrılalı üç yıl kadar oluyor. O yüzden sahnenin evrimi hakkında konuşmam pek doğru olmaz.

Khonnar’da hepimizin ilk dikkatini çeken şarkı Tawa idi. Hiç şüphesiz ki şarkıdaki ezgilerin ve kültürel yakınlığımızın etkisi var bunda. Bu tür seslere pek de aşina olmayan Batılı dinleyiciden nasıl tepkiler alıyorsun?

Batılı dinleyicilerin artık Arap/Türk ezgilerine çok da yabancı olmadıklarını düşünüyorum. Hatta Tawa, (Tunus Arapçasında “şimdi” demek) Batılıların ve/veya Batı kültürünün bizim ülkelerimizin (Kuzey Afrika ülkeleri, Türkiye vs.) gençlerinin senin “kültürel yakınlık” dediğin şeye dair algılarını nasıl etkilediğine dair ironik bir gönderme.

Khonnar’ın albüm kapağı inanılmaz büyüleyici. Müziğinin olduğu gibi bu kapağın da oldukça politik bir yanı olduğunu hissedebiliyorum. Bir de sen anlatabilir misin bize kapağı?

Plak şirketim olan Infiné, yünden maskeler üreten müthiş bir sanatçı buldu. Ona bir e-posta yollayıp “acaba hiddeti ve çaresizliği gizleyen abartılı bir maske yapabilir misin” diye sordum. Tüm ülkelerin politikacılarının ve hükümetlerinin bu konuda çok başarılı olduğunu düşünüyorum (keza anne ve babamın da).

Ülken için bir elçi görevi görmen ve şarkılarında daha politik olman gerektiğine dair bir baskı hissediyor musun üzerinde? Bunu soruyorum çünkü Batılı dinleyicinin hem Türkiye’den hem de Arap ülkelerinden çıkan müzisyenlere dair böyle bir beklentisinin olduğunu gözlemliyorum.

Bu “elçilik” olayını sevmiyorum, hiçbir zaman da öyleymişim gibi davranmadım. Kendimi “yalnız bir kurt” olarak görüyorum ve doğrusu halime üzülmüyor da değilim. Şarkılarımda Tunus ve Mısır Arapçası sözlere yer veriyorum. Doğrusu niyetim doğrudan Arapça konuşan dinleyiciye hitap etmek. Önceliğim ise müzikalite ve yaratıcılık.

Çok klişe bir soru ama yaptığın müziğin özgünlüğünü göz önünde bulundurunca sormadan olmaz: İlham aldığın müzisyenler kimler?

El Mahdy Jr, Aisha Devi, Musligauze, Meksikalı NAAFI kolektifi ve bunların yanı sıra Goon Club Allstars, Principe, Night Slugs, UIQ plak şirketleri şu an aklıma gelenler.

Son olarak, Sonar İstanbul performansın için söylemek istediklerin var mı? Vokal de olacak mı?

İstanbullulara Khonnar Live’ı sunacağım için çok heyecanlıyım! Dediğin gibi şarkı da söyleyeceğim ve albümün daha geniş bir halini sunacağım; yani şunu kast ediyorum, albümü baştan sona çalıp “samimi bir dinleme deneyimi” yaşatmaktan öteye geçebilmek adına şarkılara başka boyutlar kazandıracağım.

 

RÖPORTAJ: TIJANA T

Belgrad sahnesinin medarı iftiharı Tijana T, geniş spektrumlu enerjik seti ve olağanca karizmasıyla 8 Mart gecesi Sonar İstanbul’da sahne alacak. Zamanında müzik gazeteciliği de yapmış olan ve engin müzik zevkiyle bizi bizden alan Tijana T ile Sonar İstanbul öncesi konuşma fırsatı bulduk. Televizyon ve radyo kanallarında geçen yıllarından, Belgrad sahnesinden, bir direniş şekli olarak dans etmekten, pop sevgisinden ve daha pek çok şeyden konuştuk. Ufuk açıcı röportajımıza buyurun:

Merhaba! Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Merhaba! Gayet iyiyim. Bu ara biraz mola verip dinlendim ama her şey hâla kontrolüm altında 🙂

Uzun yıllar boyunca müzik yazarlığı yaptın. Bu deneyim DJ’lik kariyerini nasıl etkiledi?

Bence hayattaki tüm deneyimler bir şekilde birbirine katkı sağlıyor. Televizyon ve radyolarda çalacak şarkıları seçmek pek tabii nasıl müzik dinlediğimi etkiledi. Kamuya ait kanallarda çalıştım hep, o yüzden dinleyicileri ve de patronlarımı “kandırabileceğim” bir yol bulmam gerekiyordu. Kendi istediğim gibi underground ve gürültülü şarkılar çalmak istiyordum ama bunları ana akım dinleyicinin kabul edebileceği bir şekilde sunmam lazımdı. Bence DJ olarak da en büyük yeteneğim bu. Tüm tarz ve janrlara açığım, konu DJ’lik olunca büyük önem arz eden bir şey bu. Bir techno setinde pop şarkısı çalmak bana hiç tuhaf gelmiyor mesela. İyi müzik iyi müziktir ve şarkıyı janrı fark etmeksizin sete yedirebilmek de DJ’in görevidir.

Konser ve festivallerde muhabir olarak çalıştığım da oldu. Bu sayede tura çıkmanın zorluklarına kendimi alıştırmış oldum, müzik endüstrisinin nasıl işlediğini daha iyi öğrenmiş oldum. DJ’lik yapmak isteyen insanlar en başta işin getirdiği zorluklardan haberdar olamıyorlar. Bense deneyimim sayesinde daha olgun ve hazırlıklı bir şekilde yaklaşabildim bu işe.

Abe Duque’un pek çok şarkısına vokal desteği verdin. Sence onlarca insanın önünde bir DJ kabininde olmakla tek başına bir mikrofonla baş başa olmak birbirinden nasıl farklı?

Her iki durumda da bir başınızasınız. DJ’lik set hazırlığından konserin kendisine kadar tek başına yürüttüğünüz bir iş. Bence asıl farklılık zihin-beden uyumunda diyebilirim. Şarkı söylerken iyice odaklanmanız ve formda olmanız gerekiyor, çünkü en ufak bir şüphe ya da zayıflık belirtisi, ağzınızdan çıkanı ve nasıl şarkı söylediğinizi etkileyebiliyor. DJ’likte ise bunun fark edilmesi daha zor olabiliyor, çünkü bedeniniz pek işin içine dahil olmuyor. Her halükârda ikisi de pratik yaptıkça gelişen beceriler. Yetenek ve istek pek tabii önemli, ancak ne kadar pratik yaparsanız o kadar iyi hâle geliyorsunuz ve duruma daha büyük yetkinlikle hâkim olabiliyorsunuz.

Belgrad’ta büyümek ve kariyerine orada başlamak seni DJ olarak nasıl şekillendirdi?

Belgrad’ın inanılmaz bir müzik geleneği var ve beni ne kadar etkiledi desem az. Ayrıca çok hararetli bir şehir, durumlar neredeyse son 30 yıldır pek de “normal” değil. İnsanların müziğe ulaşmak hatta hakkında bilgi edinebilmek için bile çok büyük çaba sarf etmesi gerekiyor, bence bu sebepten de şehrin müziğe tutkusu inanılmaz büyük. Ben 90’larda partilere giderken bir savaşın ortasındaydık, ülkemiz dünyadan izole haldeydi ve ekonomik yaptırımlar uygulanıyordu. Bunlara rağmen müzik sahnesi hâla canlıydı, partiler muhteşemdi ve müziğe olan tutku sönmemişti. Bugün bile adrenalin seviyesinin yüksek olduğu ekstrem durumlarda sakinliğimi koruyabiliyorsam bunu o günlere borçluyum diyebilirim. Ayrıca bugün dünyanın en iyi DJ’lerinden birkaçı Belgrad’tan çıkma ve onları canlı dinleyebildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Umarım bu yetenekleri bir gün tüm dünya keşfeder.

Dans ve gece hayatı kültürü, mevcut politik ve ekonomik düzenden doğrudan etkileniyor. İstanbul buna çok iyi bir örnek, keza Belgrad da öyle. Bu gibi şehirlerde dans etmenin sizi sizin gibi hisseden diğer insanlarla yakınlaştıran bir çeşit birleştirici güce, bir direniş şekline dönüştüğünü düşünüyorum. Sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?

Sana kesinlikle katılıyorum. İnsanların dans etmesinin pek çok sebebi var. Senin bahsettiğin duruma biz “aciliyetin dansı” (the dance of urgency) diyoruz. Partilemenin daha transandantal, daha kabilevari tarafını açığa çıkaran bir şey bu. Zor durumlarda insanlar yalnız olmadıklarını hissetmek ve kolektif bir arınma yaşamak isterler. Rave’ler de aslında bunun ilacı. Dans etmek gerginliği azaltır, korkuyla baş etmeyi kolaylaştırır. Techno da hipnotik ve tekrarlarla dolu bir müzik türü olduğundan insanların kendinden geçebileceği bir ritüele harika bir soundtrack oluyor. Bu tür sosyal deneyimlerin çok uzun bir geçmişi var bence. Bir rock konseri gibi değil mesela. Rock konseri bir bakıma Hristiyanlığı çağrıştırır; biri şarkı söyler ve siz de onun “vaaz vermesini” dinlersiniz. Elektronik dans müziğinde ise insanlar daha eşittir, kolektif bir bütün oluştururlar ve müziğin doğrudan verdiği bir mesaj yoktur.

DJ olarak dünyada onlarca farklı şehirde çaldın. Gece hayatından ve eğlenme kültüründen derinlemesine etkilendiğin bir yer oldu mu?

Hindistan beni büyülüyor. Oradaki insanların enerjisi çok farklı. Herkes çok keyifli, farklı deneyimlere açık, cömert ve önyargısız. Rusya’daki kültür de çok özel. Partiler çok gösterişli ve sanatsal oluyor. Davet edildiğim etkinliklerde organizatörlerin hep herkese eşsiz bir deneyim yaşatabilmek için büyük emek harcadıklarını gördüm.

Röportajlarından birinde elektronik müzik sahnesinin nasıl her ne kadar herkesi kucaklayıcı görünse de aslında Batılı DJ’lerin boyunduruğu altında olduğundan bahsetmişsin. Ben de buna ek olarak olması gerektiğinden çok daha erkek egemen bir sahne olduğunu ve en yetenekli ve değer gören kadın DJ’lere bile fazlasıyla cinsel bir perspektiften bakıldığını düşünüyorum. Bu temel sorunlarla nasıl baş etmeliyiz sence?

Bunlar gerçekten çok karmaşık konular ve doğru bir şey yaptığınızı sanarken aslında çok yanlış bir şeye imza atmanız işten bile değil. Tamamı kadın müzisyenlerden oluşan line-up’lar mesela. Pek çok organizatör kadın müzisyenleri bu şekilde destekleyebileceğini düşünüyor ama bence bu fazlasıyla sorunlu bir yaklaşım. Tamamı erkeklerden oluşan bir line-up fikri aklınıza bile gelmez değil mi, ve duysanız “ne kadar saçmaymış” dersiniz. Neyse ki yavaş yavaş iyileşmeler gözlemliyoruz ancak kaliteyi ve müziği asla arka plana atmamamız lazım. Sırf kadın diye bir müzisyeni line-up’a dahil ederek ona iyilik yapmış olmuyoruz. Risk almak ve açık fikirli olmak esas mesele ve gücü elinde bulunduran insanların gayet de yapabileceği şeyler bunlar.

Çaldığın setlerde bir takım pop dokunuşları seziyorum. Bildiğim kadarıyla geçmiş hayatında da pop müziğe ilgi besliyordun. Bugün pop müzik ile ilişkin nasıl? Yaptığın müziği etkiliyor mu?

Şarkı seçerken hep “pop tarafı var mı yok mu” diye bakıyorum. Techno ritimlerinden ziyade techno “şarkılarını” tercih ediyorum. Eğer hazırladığım sete yakıştığını düşünüyorsam arada pop şarkıları çalıyorum tabii. Fakat günümüz pop’u pek hitap etmiyor bana.

Son olarak, Sonar İstanbul’da sahne alacağın için heyecanlı mısın? İstanbul’a ilk gelişin mi olacak?

İnanılmaz heyecanlıyım! Harika isimlerle birlikte çalacağım ve bu festivalin bir parçası olacağım için çok mutlu ve onurluyum. Setimi hazırlamaya haftalar öncesinde başladım. İstanbul’u daha önce hiç ziyaret etmedim, (Atatürk Havalimanını saymazsak) birkaç gün kalıp şehri gezmeyi planlıyorum.

2018: YIL SONU ANKETİ

2018’i kaparken geçen sene yaptığımız gibi bu sene de Türkiye’den takip ettiğimiz müzisyenlere, müzik yazarlarına ve müzik ekseninde üreten, çalışan isimlere çok değerli fikirlerini sormak istedik. Çoğunluğu müzik üzerine olan yaklaşık 40 soruluk bir anketle 2018’in bir özetini çıkardık ve katılımcılarımızdan yanıtlamalarını rica ettik. Vakit ayırıp bizimle görüşlerini paylaştıkları için Affet Robot, Barış Demirel, Burcu Tatlıses, Elz and the Cult‘ın Elz’i, İdil Meşe, Tan Tunçağ, Salon İKSV’nin direktörü Deniz Kuzuoğlu, Year Zero’nun genel yayın yönetmeni Büşra Erkara, müzik fotoğrafçısı Burak Çıngı, In The Void’un kurucusu Sibel Engingök ve Akşam gazetesi kültür-sanat, gezi yazarı ve fotoğrafçı Uygar Taylan‘a çok teşekkürler!

Arşivlik değer taşıyan bu müthiş keyifli anketi aşağıda paylaşıyor ve herkese bol müzikli ve yeni keşiflerle dolu bir 2019 yılı diliyoruz.

Affet Robot: Dinamik, heyecanlı, tatmin edici.

Barış Demirel: Güzeldi. Bir yandan günlük, hayatta kalma standartlarını gerçekleştirirken bir yandan üretimde ve başkalarıyla iletişimde, etkileşimde olduğum eğlenceli bir yıl oldu. Tabii yer yer kaygılı, yer yer öfkeli. Günahıyla sevabıyla öğreniyoruz, tembelliğin de bir sınırı var…

Burak Çıngı: Aşırı sıcak, aşırı soğuk, aşırı ıslak. Küresel ısınma ve iklim değişikliğini ciddiye almamız şart artık.

Burcu Tatlıses: İlk yarısı fırtına öncesi sessizliğinde sakinmiş gibi salınarak, ikinci yarısı fırtınanın yarattığı dalgalar üzerinde Ponyo gibi uçarcasına yol alarak.

Büşra Erkara: 2018 magazin tabiriyle “değişimlerin yılı” oldu. New York’tan İstanbul’a dönmem, Zero İstanbul’un enkarnesi Year Zero dergiyi çıkarmaya başlamamız ve bir parçası olarak çalıştığım, 2019’da açılacak çağdaş ve modern sanat müzesi OMM’un şekillenmeye başlamasıyla, “oldukça hareketli”ydi.

Deniz Kuzuoğlu: Salon için çok uzun süredir istediğim isimleri programa alabildiğim bir sene oldu 2018. King Gizzard & The Lizard Wizard, King Krule, Sylvan Esso, Cigarettes After Sex ve daha bir çok isim. Gezgin Salon’u devam ettirmek ve büyütmek en heyecanlı olduğum projeydi. Kurların yükselişi ile yılın son çeyreği zorlu bir dönemdi ama genele baktığımda oldukça başarılı bir sene geçirdik hem Salon hem de İKSV olarak.

Kişisel olarak bol seyahatli, konserli ve festivalli bir sene geçirdiğim için de çok mutluyum.

Elz and the Cult: Kafa karışıklığıyla geçti. Hala kafam çok karışık.

İdil Meşe: Ilk yarisi super, ikinci yarisi zordu. Ancak hep muzik doluydu. Bu sene Mehmet Aslan’la, 90bpm ile, Lemurian ve Carlita ile teklilerim cikti. Rain Lab ile ilk kisacalarim ve bir teklim cikti. Turkiye’de, Amerika’da ve Avrupa’da hem akustik performansimla, hem de Rain Lab ile, dinleyicilerime ulastim. Amerika’da ilk defa festivallerde caldim. Benim icin onemliydi. Oceanvs Orientalis ile ilk kisacalarimiz General Tales of Ordinary Madness’in plagi cikti.

Mehmet Aslan’la da plagimiz basildi. Ve The Roots’un produktorlerinden Ray Angry ile 2019 senesinde cikacak pek keyifli bir sarki yazdim. Senenin sonuna dogru Ilhan Ersahin ve Dave Harrington’la guzel bir konserde sahne aldim. New York Universitesi’nde yaptigim Muzik Isletmesi yuksek lisansinda bir bucuk seneyi devirdim. Yogun bir seneydi.

Sibel Engingök: Hiç olmadığı kadar öğretici ve güçlendirici bir sene oldu.

Tan Tunçağ: Çok verimli geçti. Portecho sonrası yeni projem Cava Grande’nin ilk albümü “Worm Universe” çıktı.

Uygar Taylan: Hareketli, yerimde durmadığım bir yıl oldu. Çok hızlı geçti…

Affet Robot: John Grant – Love is Magic
The Soft Moon – Criminal
MGMT – Little Dark Age
The Holydrug Couple – Hyper Super Mega
John Maus – Addendum

Barış Demirel: Çok isim var, çok güzel albümler var. Çok çalışılmış, üzerine çok düşünülmüş işler… Ama zaten yılın albümleri listelerinde çoğu var. Ben biraz mevzuya romantik yaklaşacağım. Bazılarında çaldığım proje ya da arkadaşlarımın olması kaideyi bozmaz herhalde…

Yerli: Gözyaşı Çetesi – Karar, Gökhan Türkmen – Synthesia (EP), Skata – İlk (EP), Ediz Hafızoğlu – Nazdrave 13, Palmiyeler – Akdeniz, Tabii ki; Ati ve Aşk Üçgeni – Gecenin Karanlığında, Cem Özel – Aşk Ölmez, Mr. Zula – Rompeneau

Yabancı: Ambrose Akinmusire – Origami Harvest, Jacob Collier – Djesse, R+R=NOW – Colligically Speaking

Burak Çıngı: Kali Uchis – Isolation
Shame – Songs of Praise
Janelle Monae – Dirty Computer
Blood Orange – Negro Swan
Troye Sivan – Bloom
Kacey Musgraves – Golden Hour
Greta Van Fleet – Anthem of the Peaceful Army
The 1975 – A Brief Enquiry
6lack – East Atlanta Love Letter
Christine and the Queen – Chris

Burcu Tatlıses: Albüm albüm değil de şarkılar yakalayıp dinliyorum daha çok. Ama yerli kategoride Mabel Matiz – Maya albümü güzel ve incelikli bir iş bence.

Büşra Erkara: Cardi B – Invasion of Privacy
Jlin – Autobiography
The Internet – Hive Mind
Kali Uchis – Isolation
Blood Orange – Negro Swan

Deniz Kuzuoğlu: Hot Snakes – Jericho Sirens
Rolling Blackouts Coastal Fever – Hope Downs
Idles – Joy as an Act of Resistance
Shame – Songs of Praise
U.S. Girls – In a Poem Unlimited
Sons of Kemet – Your Queen is a Reptile
Khruangbin – Con Todo El Mundo
Superorganism – Superorganism
Julia Holter – Aviary
Nils Frahm – All Melody
Barış Demirel / Barıştık Mı – Fail Play
Brek – TV Juice
Hedonutopia – Yakamoz Sandalı
Elz and the Cult – Psychodrama
Gaye Su Akyol – İstikrarlı Hayal Hakikattir

Elz and the Cult: Bu sene çok fazla yeni albüm dinleme fırsatım olmadı, eskilere sıkışıp kaldım çoğu zaman olduğu gibi. Ama dinleyebildiğim 2018 çıkışlarından önde ‘Protomartyr – Consolation’, ‘Boy Harsher – Lesser Man’ ve ‘Picture Plane – Degenerate’ geliyor. Yerli sahneden de ‘Bewithced As Dark – A Tribute to Hitake’ ve ‘Project Youth – Social Dumb’ etkileyiciydi.

İdil Meşe: Islandman – Rest in Peace
In Hoodies – Coo Coo
Glasxs – Mavi Toz Ormanda
Cardi B – Invasion of Privacy
Kozmik Yikim – Ruhunu Bize Sat
Tugce Senogul – Golgelerine
Kamufle – Beni Gormeden Olme
Ahmet Ali Arslan – Gunasigi
Palmiyeler – Akdeniz
Gozyasi Cetesi – Karar

Ama dogrusu 2017’de cikmasina ragmen tum sene Buyuk Ev Ablukada – Firtinayt dinledim.

Sibel Engingök: Vril – Anima Mundi (Giegling)
Perko – NV Auto
wAgAwAgA – B-Sides and Mixers 07- 09
Oneohtrix Point Never – Love in the Time of Lexapro (Warp)
Afrodeutsche – Break Before Make (Skam Records)
Anthony Naples – Take Me With You
Destroy Earth – Nature of Love
Strider – Ironiea
Blank Zero – Blue Days
Sırma Altuğ – Homecoming (Finest Ego)
Varteres Durise – Famadihana (M4NM)
Osilator – oktobr2018
Age Reform – Degenerate (Tektosag)
Badmash – Mixtape 1 & 2 (Badmash)
Jtamul – Teselli (Transferans)
Elz and The Cult – PSYCHODRAMA (Ampirik Records)
9VSS – Reality Guide (Table Records)
Abstract Sense – REALM (Mevzu Records)
Holy Similaun – En To Pan

Tan Tunçağ: Yabancı: Nils Frahm – All Melody, Yerli: Cem Özel – Aşk Ölmez

Uygar Taylan: Nils Frahm – All Melody
Jon Hopkins – Singularity
Khruangbin – Con Todo El Mundo
The Blaze – Dancehall
Beach House – 7

Affet Robot: Porches – Now the Water
John Grant – The Common Snipe
John Hopkins – Neon Pattern Drum
GENTS – Smoke Machine
James Holden – Black Pool Late Eighties

Barış Demirel: Jacob Collier – With the love in my heart
Cem Özel – Kuş Gibi

Burak Çıngı: Favori albümlerimdeki tüm şarkıların yanı sıra,
Lana Del Rey – Mariner’s Apartment Complex
Ariana Grande – Thank U, Next
Nicki Minaj – Chun Li
Charli XcX / Troye Sivan – 1999
Kendrick Lamar / SZA – All the Stars
Robyn – Human Being
The Carters – Apeshit
Sophie – Immaterial
Shawn Mendes – In My Blood
Childish Gambino – This is America

Burcu Tatlıses: LP – Other People
Benjamin Clementine – London

Büşra Erkara: Yves Tumor – Honesty
Robyn – Because It’s In The Music
Mariah Carey – Caution
Empress Of – Standard
Jamila Woods – HEAVN

Deniz Kuzuoğlu: Childish Gambino – This Is America
Superorganism – Everybody Wants to Be Famous
U.S. Girls – Velvet 4 Sale
IDLES – Never Fight A Man With A Perm
Khruangbin – Maria También
Sons of Kemet – My Queen is Harriet Tubman
Thom Yorke – Suspirium
boygenius – Me & My Dog
Young Fathers – In My View
The Limiñanas – Istanbul is Sleepy (feat. Anton Newcombe)

Elz and the Cult: Bir favorim yok sanırım. Ama ‘The Prodigy – We Live Forever’ bana çok sevdiğim old-school The Prodigy matemağini ve hissini tekrar yaşattığı için çokça dinledim. ‘ADULT. – Perversions of Humankind’ ve ‘Boy Harsher – Modulations’ parçalarını da çok dinledim.

İdil Meşe: Ilhan Ersahin Istanbul Sessions – Jupiter Window
Tank and the Bangas – Boxes
Simge Pinar – Biz Hep Ayni
Ichısan – Megla
Oceanvs Orientalis – Dance of Swords
Tommy Genesis – Tommy
Glitch Cake – A Ghost in the Machine

Sibel Engingök: Ceren İdil – Sessiz Sakin
jtamul & Robogeisha – uykucu
Boëthius – A Man Who Fears Time More Than God
3pillie – kasetbreakz
Haossaa – Yalnızların Yalnızı
Overmono – Daisy Chain
Molly – Fire
Aleksandir – Yamaha
Saint Aegean Heart – Chryskylodon 
Pessimist – SPRLTZM
Wilsondub – Cave
notthere – no self to be
Bruce – Aeon
RedRice – she can’t die
Okay Vivian – moments
Ruff Cherry – Carousel
Martyn – voids two
djrum – waters rising
Umut Çetin – Cosi
Objekt – lost & found
Eliza – Wasn’t Looking
Available Tensions – Wes

Tan Tunçağ: Nada – Hep Merak Ederim.

Uygar Taylan: Beach Fossils – Down the Line
Affet Robot – 18-80
Khruangbin – August10
Hoops – Sun’s Out
Jon Hopkins – Emerald Rush
Black Marble – Frisk

Affet Robot: MGMT – Little Dark Age

Barış Demirel: F it up – Louis Cole (Live Sesh)  [Tibet’e selam olsun buradan]

Burak Çıngı: Ariana Grande – Thank U, Next / Childish Gambino – This is America

Deniz Kuzuoğlu: Childish Gambino – This Is America

Elz and the Cult:The Soft Moon – Like A Father’ beni bayağı etkiledi. Çok beğendiğim birkaç estetik oyunu çok güzel birleştiren bir müzik videosu.

İdil Meşe: Childish Gambino – This is America

Ponza – Gold and Round

Stars Like Dust – Not Nice

Ozoyo – Plantarium

Sibel Engingök: hayırsız ada – nazaman

Tan Tunçağ: The Blaze – Queens

Uygar Taylan: The Blaze – Territory

Jon Hopkins – Emerald Rush

Affet Robot: The Soft Moon

Barış Demirel: R+R=NOW – İstanbul Caz Festivali (Şu ana kadar izlediğim en iyi 5 konserden biridir kesin)

Burak Çıngı: Janelle Monae

Burcu Tatlıses: Tam da sesine ve şarkılarına en vurulduğum zamanlarda Zorlu’da konser veren LP’yi canlı dinlemek müthişti.

Deniz Kuzuoğlu: Tek bir konser söyleyemem. Salon’daki King Gizzard & The Lizard Wizard konserleri ve İstanbul Caz Festivali kapsamındaki Nick Cave & the Bad Seeds konserinin yerleri benim için çok ayrı. Kendi çalıştığım işler dışında bu sene unutamadıklarım:

David Byrne – Roskilde Festival
Four Tet – Village Underground
Nils Frahm – Barbican
Thom Yorke – Sonar Barcelona
Robert Smith and Friends present Cureation 25 – Meltdown Festival

Bir de bu sene dünya gözüyle Southbank Center’da New Words projesi ile Bill Murray’i kanlı canlı sahnede görmek inanılmazdı

Elz and the Cult: Zorlu PSM’de izlediğim Massive Attack ve The Oh Sees bayağı etkileyiciydi. Aynı zamanda The Soft Moon’un Salon İKSV performansı da öyleydi.

İdil Meşe: Tum Cappadox Festivali.

New York’ta Nai Palm konseri.

Sibel Engingök: GAS // Sonar İstanbul

Jon Hopkins

Fluctuosa

Tan Tunçağ: Weval – Babylon konseri

Uygar Taylan: Jon Hopkins – Zorlu PSM (Sonar)

Affet Robot: Shame – Songs of Praise

Burak Çıngı: Shame – Songs of Praise

Büşra Erkara: Spotify’ın karşıma çıkardığı Omar Apollo’nun “Stereo” albümü (ipucu: Omar’ın yatak odasından çıkan zamansız, sakin bir pop.)

Deniz Kuzuoğlu: Tirzah – Devotion
Superorganism – Superorganism
Shame – Songs of Praise

Elz and the Cult: Flasher – Constant Image sanırım.

İdil Meşe: Stars like Dust – Voyager 1

Tan Tunçağ: The Blaze – Dancehall

Uygar Taylan: The Blaze – Dancehall

Barış Demirel: Gözyaşı Çetesi, Ikaru (albüm yapacaklar mı bilmiyorum), Ozan Sarohan

Burcu Tatlıses: Kendi müziğini yapan, şarkı yazan söyleyen fakat kalabalık ve kirlilik arasında hak ettiğince görünür ve bilinir olamayan tüm müzik emekçileri için sayamayacakları kadar çok dinleyicili bir yıl olmasını diliyorum. Taze bir albümle yılı kapatırken en çok beni dinleyin diye içimden haykırmıyorum dersem yalan olur : )

Büşra Erkara: Elektronik müzik ikilisi osilat0r ve Eylül ayında Tekstosag etiketiyle ikinci albümü “Degenerate”i çıkaran Age Reform.

Deniz Kuzuoğlu: Barış Demirel / Barıştık Mı, Brek, Hedonutopia, Islandman, Elz & The Cult, Onat Önol, The Kites

Elz and the Cult: Ne kadar yeni olmasa da herkesin daha yüksek dozajlarda Bewitched As Dark dinlemelerini, keşfetmemişlerin keşfetmesini isterim. Jtamul, osilat0r ve Varteres Durise de aşırı iyi çıkışlar yaptılar bu sene bence. Çok etkileyiciydi.

İdil Meşe: Ahmet Ali Arslan

Sibel Engingök: Bu soruya spesifik bir isim vermek zor çünkü gerçekten pek çok değerli isim var. Okay Vivian, Fluctuosa, Ceren İdil ilk aklıma gelenlerden.

Tan Tunçağ: Evet, Nada.

Uygar Taylan: Affet Robot, BREK.

Affet Robot: Önceki bi’ kaç sene gibi zihin açıcı işlerin ortaya çıktığı bir sene.

Barış Demirel: İnsanlar kendi müziklerini yaptıkça, albüm çıkarıp konser verdikçe, duyurdukça diyeyim işte… etkiledikleri diğer insanların kendi müziklerini yapabilmelerine cesaret oluyorlar. Aralarında nitelikli iş çıkaran da var çıkaramayan da… bazen birbirine aşırı benzeyen bir sürü müzik, duruş, isim vb çıkıyor. Yine de ülkenin ve dünyanın şu anki ahvalinde tutunduğumuz şeylerin bir şekilde karşılığını alabilmek (nedir? kime göre, neye göre) ya da sürdürebilmeyi sürdürebilmek umut verici. Ya da yurtdışında şahane turneler yapıp albüm çıkaran isimleri görmek de muhteşem. Şevklendiriyor.

Festivaller yapılıyor ama geneli aynı tekelde, aynı gruplarla, aynı vizyonla ilerleyen festivaller. atıyorum antalya’da da aynı, izmir’de de. yıllardır süren nadir ve değerli festivallerimiz de var, ufak çaplı festivaller de…Bir şekilde devamlılığı sağlanmaya ve geliştirmeye yönelik oldukça ne kadar güzel! İstanbul caz festivali gerçekten geniş kapsamlı konseptiyle, yenilikçi yaklaşımıyla merak uyandıran işler çıkarıyor her sene (yani en azından benim hissiyatım böyle)

Hangi sektörde olursa olsun herkes yaptığı, ürettiği işte kar etmek, kıvırmak ister. mümkünse hep beraber faydalı olalım, faydalanalım. mümkün mü? (hee he)

Burcu Tatlıses: Çok sayıda festival yapıldı bu yıl, festival sahnelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum bizler için. Her ne kadar kendini tekrar eden bir line up yapısı olsa da zaman zaman, bu anlamda daha destekleyici olunduğu sürece çok güzel konserler ve müzisyenler, yepyeni insanlarla buluşmanın heyecanını tadabilecek.

Deniz Kuzuoğlu: Hip hop’ın yükselişini artık herkes biliyor ve görüyor. Ama sadece tek bir genre değil, birçok farklı tarzda yeni ismin hem çok başarılı kayıtlar hem de bir o kadar iyi ve özenli canlı performanslarla yerli sahneyi beslediğini görmeye başladık son bir iki senedir. Doluluk oranlarından da seyircinin bu emeklerini karşılıksız bırakmadığını aynı şekilde görebiliyoruz artık.

Elz and the Cult: Takip ettiğim, dinlediğim şeyler, katıldığım etkinlikler üzerinde çok seçiciyim. Genelde etkinlikleri, insanları gitmeden önce araştırıp, dinleyip, eleyip ona göre katılım gerçekleştirme yanlısıyım. Genel olarak Türkiye sahnesi için ne denilir, nasıldı bilmiyorum bu yüzden. Benim içinde kendimi bulundurduğum komün, yerler ve etkinlikler için ise çok ilham verici olduğunu söyleyebilirim kesinlikle. İnanılmaz bir yaratıcılık ve üreten bir komün var. Kendini besleyen.

İdil Meşe: Rengarenkti.

Sibel Engingök: Dünya üzerinde yapılan herhangi bir sanat türü bir kişiyi bile etkiliyorsa, ortaya çıkan bütün bu eylemler er ya da geç değer görür diye düşünmekteyim. Türkiye’de evet bu süreç biraz uzun sürüyor ama artık bu kafa yapısını kitlelere mal etmek yerine bireysel olarak çoğu insan burada harika şeyler gerçekleştiğinin ve gerçekleşmeye devam edeceğinin farkında. Sürekli olarak “birlik” kelimesinin içini doldurmaya çalışıyoruz ve hep geçmişe takılarak aslında kelimenin anlamını yok yere boşaltıyoruz. Bu sene müzik sahnesi adına gerçekten mutluluk vericiydi. Bir sürü oluşumlar doğdu. Tüm hafta boyunca, hafta içi hafta sonu fark etmeden, gidebileceğiniz pek çok etkinlik mutlaka var. Bu enerjinin değerini bilen mekanların sayısı az da olsa en azından arttı. Bu farkındalığı artırabileceğimize inanıyorum, sadece yapmaya devam ederek ve kendimize güvenerek. Umuyorum hep bu şekilde kalıcılığını koruyarak ve çeşitlenerek devam edecek.

Tan Tunçağ: Bu senenin konser etkinlikleri adına gerçekten İstanbul tarihinde en verimli yıllardan biri olduğunu düşünüyorum.

Uygar Taylan: Popüler isimlerin dışında uluslararası müzik piyasasını sıkı takip eden yaratıcı gruplar çıkıyor. Bu isimlerin birçoğunu  Salon İKSV sahnesinden takip etmek mümkün.

Barış Demirel: Ben (he he he)

Burak Çıngı: Nakhane ‘nin You Will Not Die albümü. Yonaka’nin EP leri.

Büşra Erkara: Molly Burch’ün ikinci albümü, “First Flower”. Sadece gitar ve Burch’ün sesinin çıplaklığı çok hoş.

Deniz Kuzuoğlu: Our Girl’in debut albümü Stranger Today

İdil Meşe: Ahmet Ali Arslan – Gunasigi (album)

Tan Tunçağ: Cut Copy’nin “Haiku From Zero” albümü

Uygar Taylan: Wild Nothing – Indigo

Burak Çıngı: Quavo’nun albümü.

Deniz Kuzuoğlu: Abartılanlar yerine gözden kaçanları bulmaya ve dinlemeye zaman harcamayı yeğliyorum.

İdil Meşe: Taylor Swift – Reputation

Tan Tunçağ: Ed Sheeran – Perfect

Uygar Taylan: Mabel Matiz

Barış Demirel: Cengiz Coşkuner’in hayranıyım. Özellikle “Umutsuz Aşk” eserinin. Utanılacak bi tarafı da yok, çok güzel parça bence. Ama bana göre süt, onlara göre çikolata.. Bugün burun kıvırdığın yarın hip de olabiliyor. hayat işte…

Burak Çıngı: Donald Trump.

Büşra Erkara: Tuğçe Kandemir – Yanlış. Janra olarak arabesk trap, takside keşfettim.

Deniz Kuzuoğlu: Ortaya çıkan iş kaliteli ise ve dinlemekten zevk alıyorsam guilty pleasure demek çok doğru gelmiyor ama normalde takip etmediğim ve uzak kaldığım bir isim olduğundan Ariana Grande – Thank U, Next diyebilirim.

İdil Meşe: Tabii ki Cardi B.

Tan Tunçağ: Benimki çok fena: Nicki Minaj – Krippy Kush. Bu senin parçası değil ama ben yeni keşfettim.

Uygar Taylan: Tove Lo – disco tits (çok iyi parça)

Affet Robot: Evet, Depeche Mode – Black Celebration

Barış Demirel: Bulutsuzluk Özlemi – Güneşimden Kaç (Albümden özellikle “Karanlık Soğuk”)

Burak Çıngı: Youtube da canli bir performansini izledikten sonra tekrar taktiğim Lana Del Rey – Blue Jeans

Burcu Tatlıses: Evet. Rufus Wainwright – Across the Universe (Beatles cover).

Büşra Erkara: Bu sene kendimi Roisin Murphy’nin “Ruby Blue” albümünü tekrar tekrar dinlerken buldum.

Deniz Kuzuoğlu: Her zaman oluyor, bu sene çok fazla Bauhaus dinledim.

Bir de David Byrne’ü canlı izledikten sonra yaklaşık bir iki hafta boyunca sadece onu dinledim diyebiliriz.

Elz and the Cult: Bu sene hep olduğu gibi eskilere çok takılı kaldım. Ama ‘Depeche Mode – Some Great Reward’, ‘Nina Hagen – Nunsexmonkrock’, ‘Siouxsie and the Banshees – Tinderbox’ ve özellikle ‘Space Art – Trip in the Center Head’ albümlerinin suyunu çıkardım sanırım.

İdil Meşe: Tum sene Fatoumata Diawara’nin Fatou albumunu dinledim.

Sibel Engingök: Soundgarden – Tighter & Tighter, Ishome – Ken Tavr, Demis Roussos – Forever And Ever, Erykah Badu – Other Side of The Game

Tan Tunçağ: Evet. Pulp – His’N’Hers (1994)

Uygar Taylan: Boards of Canada’nın tüm albümleri ve tabi ki Pink Floyd – Dark Side of The Moon

Barış Demirel: Var da eşi dostu küstürmeyelim…

Burak Çıngı: Pale Waves – My Mind Makes maalesef beklediğim gibi çıkmadı. Mariah Carey’nin Caution albümünün çok iyi olmayacağını düşünüyordum ve sevinerek yanıldığımı belirtiyorum.

Deniz Kuzuoğlu: Vasat çıkmasını beklemiyordum zaten ama Neneh Cherry’nin hiç beklemediğim bir anda bu kadar güçlü bir albümle dönmesine çok sevindim bu sene.

Elz and the Cult: Genel olarak hiçbir şeyden beklentim yok o yüzden ne şaşırdım ne de hayal kırıklığına uğradım : (

İdil Meşe: Alt J – Reduxor. Vasat çıktı.

Tan Tunçağ: Jungle – For Ever. Muhteşem bir ilk albümden sonra bu albüm biraz tekrar ve ortalama kaldı. Beklentilerim çok yüksekti.

Affet Robot: Trio America – Cuando Voy por la Calle

Barış Demirel: Yazın az halay çekmedik. Koma Baran – Grani

Burak Çıngı: Kali’nin albümündeki Nuestra Planeta.

Deniz Kuzuoğlu: Yaeji – One More

Kikagaku Moyo – Nazo Nazo

Elz and the Cult: Rus rock gruplarını çok seviyorum ve sürekli dinliyorum nedense Rock janrı ve Rusça bir dil olarak bende çok güzel şeyler uyandırıyor, garip bir bütünlük hissettiriyor.

İdil Meşe: Fatoumata Diawara – Sowa

Sibel Engingök: Fabrizio de Andre – Rimini

Tan Tunçağ: Rebeka – Biale Kwiaty (Polonyaca)

Uygar Taylan: David Shaw and The Beat – Sentiment Acide (Jennifer Cardini Remix)

Burak Çıngı: Bu sene beğenerek dinlediğim bütün şarkıların bir tarafından Ariana Grande çıkıyor dolayısıyla evet.

Büşra Erkara: * mırıldanmaya başlar* one taught me love, one taught me patience 🎵

Deniz Kuzuoğlu: Evet.

İdil Meşe: Hayir.

Tan Tunçağ: Hayır.

Barış Demirel: Olmuş “bence”

Burak Çıngı: Açıkçası geri dönüş promosyonunun Missing You ile yapılması yanıltıcı oldu bana göre. Bence hiçbir yere gitmeyen bir parça. Albümün geri kalanı ise kaliteli. Honey ile kurtardılar bence.

Büşra Erkara: Gerçekten muhteşem oldu.

Bu arada “Human Being”i dinlerken siz de post-apokaliptik ve soğuk bir dünyada son kalan insanlardan biriymişsiniz gibi hissediyor musunuz? Ayrıca 2018’de aşkın ne olduğunu en iyi anlatan şarkı olabilir.

Deniz Kuzuoğlu: Kesinlikle, çok iyi bir albümle geri döndü. Sanırım asıl bu albüm için ters köşe diyebilirim.

Elz and the Cult: Muhteşem oldu, yaşasın Robyn.

İdil Meşe: Dinlemiyorum.

Tan Tunçağ: Meh.

Uygar Taylan: Honey güzel parça ama çok abartmamak lazım.

Burak Çıngı: Sadece Pusha T ve NAS’in albümlerini dinledim. Pusha iyi NAS feci idi.

Deniz Kuzuoğlu: Kids See Ghosts.

Elz and the Cult: My Beautiful Dark Twisted Fantasy ilk dinlediğimde ve albüm kısa filmini izlediğimde beni çok etkilemişti. Hala modern müzik dünyası için çok önemli bir albüm olduğunu düşünüyorum.

İdil Meşe: Pek fan’i degilim.

Tan Tunçağ: Hiçbiri.

Uygar Taylan: Kanye West dinlemiyorum.

Affet Robot: Önceki albümlerine kıyasla, daha oturaklı ve olgun bir tavra sahip.

Burak Çıngı: Oturmuş bir grubun risk almasının satışları açısından önemli kayıp – kazanç getireceğini düşünmüyorum ama üzerinde düşünerek farklı bir urun sürmeleri müziği sanat olarak düşündüren olaylardan biri bence.

Deniz Kuzuoğlu: Bu albüme de ters köşe diyebiliriz, birçok insan için öyle oldu çünkü. Bir AM devamı bekleyenler için hazmı zor ama bence senenin en iyilerinden.

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Ne yapsalar iyi.

Tan Tunçağ: Eski albümlerindeki indie-rock tadı yerine daha çok (Alex Turner’in diğer projesi olan) Last Shadow Puppets’daki gibi vintage/nostaljik bir sound’a yönelmişler. Cav cav gitarlar yerini vibrafonlara ve antik piyanolara bırakmış. Bir yandan çok sevdim, diğer yandan da eski albümlerindeki gibi bir hit parça yok. Daha çok bütününü dinlemesi zevkli bir albüm.

Uygar Taylan: Baya beğenildi son albüm.

Affet Robot: Fazlasıyla doyurucu.

Burak Çıngı: Dinlemedim bile.

Deniz Kuzuoğlu: Oracular Spectacular’dan sonraki en iyi albümleri.

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Dogrusu bilmiyorum.

Tan Tunçağ: 2013’deki çıkardıkları MGMT isimli albümlerine nazaran daha “dinlemesi kolay” bir albüm kesinlikle. Seviyoruz.

Uygar Taylan: Synth-pop albümler her zaman kabulümüzdür, MGMT’nin zaten her türlü gideri var.

Burak Çıngı: Singlelar sürüldüklerinde açıkçası hepsi ilgimi çekmedi ama albüm olarak bence yılın en iyilerinden.

Deniz Kuzuoğlu: Toplamda 2-3 kere dinledim, sanırım ben ilgisini çekmeyenlerdenim.

Elz and the Cult: 1975 hiç dinlemedim : (

İdil Meşe: Benlik degil.

Tan Tunçağ: Dinlemedim. Dinleyeyim mi?

Barış Demirel: Düzenleme olarak fark eden hiçbir şey yok. Sound olarak da bende hiç etki yaratmadı. “Weezer Toto yorumu yapmış” diye bir yükseldiğim, merak ettiğim sonra hayal kırıklığına dönüşen bir hadise oldu.

Burak Çıngı: Thank U, next.

Burcu Tatlıses: Cover bunun neresinde, anlayamadım.

Deniz Kuzuoğlu: Gerekli mi, tabii ki değil ama bence eğlenmişler.

Elz and the Cult: Dinlemedim…

İdil Meşe: Sarkiya yeni bir sey katmamislar.

Tan Tunçağ: Meh.

Uygar Taylan: Cover yapmak şarkının aynısını çalmak demek değil diye düşünüyorum. Orijinali çok daha iyi.

Affet Robot: Black Car.

Burak Çıngı: Beach House’in her şarkısı ayni şarkı değil mi zaten?

Deniz Kuzuoğlu: Dive.

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Black Car

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Uygar Taylan: Black Car.

Burak Çıngı: Washing Machine Heart.

Deniz Kuzuoğlu: Washing Machine Heart

Elz and the Cult: Dinlemedim.

İdil Meşe: Nobody.

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Burak Çıngı: İkisi de bu yıl favori albümlerimin içinde ama Kali.

Deniz Kuzuoğlu: Kali Uchis – Isolation

Elz and the Cult: Janelle Moae – Dirty Computer. Bence iki proje karşılaştırılamaz bile.

İdil Meşe: Janelle Monae – Dirty Computer

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Uygar Taylan: Janelle Monae diyebiliriz ama genel olarak çok ilgilendiğim bir müzik değil.

Affet Robot: Nicolas Jaar – Against All Logic

Deniz Kuzuoğlu: DJ Koze – Knock Knock

Elz and the Cult: İkisi de değil.

İdil Meşe: Nicolas Jaar – Against All Logic

Tan Tunçağ: Nicolas Jaar – Against All Logic

Uygar Taylan: İkisi arasında tercih yapmak zor, aynı janrının çok farklı isimleri.

Affet Robot: Snail Mail – Lush

Burak Çıngı: Soccer Mommy

Deniz Kuzuoğlu: Snail Mail – Lush

Elz and the Cult: Snail Mail – Lush

İdil Meşe: Soccer Mommy – Clean

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Affet Robot: IDLES – Joy As An Act of Resistance

Burak Çıngı: Shame.

Deniz Kuzuoğlu: İkisi de.

Elz and the Cult: Dinlemedim

İdil Meşe: Bilmiyorum.

Tan Tunçağ: Dinlemedim.

Burak Çıngı: In my feelings.

Deniz Kuzuoğlu: In My Feelings

Elz and the Cult: Dinlemedim

İdil Meşe: Basima bir sey gelmeyecekse, Drake en sevmedigim muzisyenlerden biri.

Tan Tunçağ: Dinledemim.

Burak Çıngı: Earl Sweatshirt u daha dinlemeye fırsatım olmadı.

Deniz Kuzuoğlu: Earl Sweatshirt – Some Rap Songs

Elz and the Cult: Dinlemedim

İdil Meşe: Earl Sweatshirt – Some Rap Songs

Tan Tunçağ: Dimlededim.

Affet Robot: Yves Tumor – Safe In The Hands Of Love

Deniz Kuzuoğlu: Aisha Devi – DNA Feelings

Elz and the Cult: Dinlemedim

Sibel Engingök: Yves Tumor.

Tan Tunçağ: Dnlmmdm…

Burak Çıngı: Edis’in gardırobu daha mı iyi sanki?

Burcu Tatlıses: Yıldız Tilbe – Yalnız Çiçek

Deniz Kuzuoğlu: İkisini de adam akıllı oturup dinlemedim hiç.

Elz and the Cult: İki şarkıyı da dinlemedim ama Aleyna Tilki.

İdil Meşe: Hicbiri.

Tan Tunçağ: Aleyna Tilki – Yalnız Çiçek

Uygar Taylan: Aleyna Tilki’nin Edis’ten daha büyük bir isim olduğunu düşünüyorum.

Affet Robot: Bohemian Rhapsody

Burak Çıngı: A Star is Born.

Burcu Tatlıses: Henüz Bohemian Rhapsody’i izleyemedim ama Queen bu. Hikayenin öznesi çok büyük, şimdiden yanıtım belli.

Deniz Kuzuoğlu: Hala iki filmi de izleyemedim.

Elz and the Cult: İki filmi de izleme fırsatım olmadı.

İdil Meşe: Ikisini de henuz izleyemedim.

Tan Tunçağ: Bohemian Rhapsody.

Uygar Taylan: Tabiki Bohemian Rhapsody…

Barış Demirel: Sezyum.

Burak Çıngı: Geoff Barrow

Burcu Tatlıses: Pek eğlenceli müzisyenler takip etmiyorum sanırım : )

Deniz Kuzuoğlu: Twitter kullanmıyorum.

Elz and the Cult: Allie X.

İdil Meşe: Twitter kullanmiyorum.

Sibel Engingök: Brian Eno.

Tan Tunçağ: Twitter’la aram çok iyi değil ama Instagram’da Christian Löffler’in fotoğraflarını çok beğeniyorum.

Uygar Taylan: Twitter kullanmıyorum.

Barış Demirel: Şokopop. Bir de son zamanlarda “90’lar – dünyadan futbol” temalı hesaplara çok sardım.

en çok takıldığım hesapların başında saymaya utanacağım envai çeşit, salya akıtmalık çöp hesap var.

Burak Çıngı: _Burakcingi_ dan sonra eklenebilecek KJApa, justsul, magnumphotos.

Deniz Kuzuoğlu: https://www.instagram.com/jenniferfinchphoto/

Elz and the Cult: BasicDisarm

İdil Meşe: Var boyle tipler.

Tan Tunçağ:avazavazdergi” : D

Uygar Taylan: Uygar Taylan : )

Burak Çıngı: Azealia kendini sabote etmesini çok seven bir şahıs olduğu için eminim ki edebileceği herkesle kavga edecektir yine. Benimle etmesin yeter, çünkü I won’t not fuck you the fuck up.

Deniz Kuzuoğlu: Hiç ilgimi çekmiyor.

İdil Meşe: Adele

Tan Tunçağ: Bana ne.

Uygar Taylan: Hiçbir fikrim yok.

Burak Çıngı: Johnny Jewel bu sene çok çalıştı ama Chromatics single / ep devam eder bence. Sky Ferreira artık çıkar.

Deniz Kuzuoğlu: Umarım, özellikle Chromatics

Elz and the Cult: Lütfen artık Sky Ferreira yeni albüm çıkarsın. Bir iki demosunu dinleme fırsatı tanıdı takipçilerine ama gelmiyor, gelemedi.

İdil Meşe: Bilmiyorum.

Tan Tunçağ: Sky Ferreira’yı bilmiyorum ama Chromatics’den şüpheliyim. 2017’de Johnny Jewel solo albüm çıkarmıştı, solo mu devam edecek acaba?

Affet Robot: Radar Live

Barış Demirel: Barışarock

Burcu Tatlıses: Woodstock!

Deniz Kuzuoğlu: One Love

Elz and the Cult: Rock’n Coke ve Radar Live : (

İdil Meşe: Efes Pilsen Blues Festivali

Tan Tunçağ: Tabii ki Rock’n Coke.

Uygar Taylan: One Love Festival

Affet Robot: Kontrolsüz, sınırsız ve eğlenceli.

Burak Çıngı: Liam Gallagher’i Liam Gallagher kadar iyi oynayan oyuncu yok diyorum.

Deniz Kuzuoğlu: Liam, her zamanki Liam işte.

İdil Meşe: Liam Gallagher kendi kendinin karikatürü gibi.

Tan Tunçağ: Ben genelde sosyal medyada herhangi bir konuyla ilgili bir fikir belirtmekten kaçınıyorum. Paylaşan ünlü biri de olsa başka grupları ve müzisyenleri küçümseyen tweetlere hele hiç bayılmıyorum. Liam’ı da takip etmiyorum zaten.

Uygar Taylan: Gallagher kardeşler biraz baydı ya…

Burak Çıngı: İlgi göstermeyin, 10-15 seneye susar.

Deniz Kuzuoğlu: Bu sene öyle açıklamalarda bulundu ki, bu tweet sanırım en normallerinden biri.

Elz and the Cult: Ben.

İdil Meşe: Bence tamamen biraksa iyi olur. Tum kotu aliskanliklariyla birlikte. Amerikan politikasi dahil.

Tan Tunçağ: Sure.

Uygar Taylan: Kanye West sonuçta.

Affet Robot: Hayır.

Barış Demirel: O nedir bilmem

Burak Çıngı: Hayır.

Burcu Tatlıses: Hayır.

Büşra Erkara: Hayır.

Deniz Kuzuoğlu: Hayır.

Elz and the Cult: İndirmedim

İdil Meşe: Hayir

Tan Tunçağ: Hayır.

Uygar Taylan: Hayır

Affet Robot: Hayır ama daha zorlayıcı olanlara baktım.

Barış Demirel: Hayır ama bir parti videosu vardı da olay olmuştu, onu izlemiştim.

Burak Çıngı: Kimdir bilmiyorum ama soruyu okuyunca bakmak zorunda kaldım.

Burcu Tatlıses: Birden çok kez.

Büşra Erkara: Evet, ben baktığımda Miami’de yoga yapıyordu.

Deniz Kuzuoğlu: Hayır.

Elz and the Cult: Bakmadım ama gördüm, gönderildi.

İdil Meşe: Hayir

Tan Tunçağ: Hayır.

Uygar Taylan: Çok sıkıcı bir kadın bence.

Barış Demirel: Kadıköy’de, Mecra. Çok mekan gezip dolaşmam. eğer çıkarsam genelde Karga’ya ve Dunia’ya giderim yıllardır. Nayah da güzel olmuş. Bir de Moda Sahnesi her şeyiyle candır.

Deniz Kuzuoğlu: Sezon boyunca Salon çevresinden pek ayrılamadığım için en çok Nan Şişhane’de vakit geçiriyorum. Karşıya geçince de Bina’da. En çok gittiğim ve keyif aldığım bir diğer iki mekan Kontra Record Store ve Minoa Bookstore & Cafe. İkisinde de saatlerimi geçiriyorum.

İdil Meşe: Babylon

Tan Tunçağ: Zorlu Center.

Uygar Taylan: Kundura Fabrikası’ndaki partiler güzel oluyor.

Affet Robot: Gençliğime üzüldüm.

Barış Demirel: Tatilin ilk günüydü. Feribotta dünyayı kurtarıyorduk. Şaka şaka. Feribottaydık tost yiyordum. Dünyayı başkaları kurtarıyordu.

Burak Çıngı: Macera filmi izlermiş gibi internette sürekli XE sayfalarını yeniledim.

Burcu Tatlıses: Bütün yastıklarımın altına baktım, kıyıya köşeye sakladığım dolarım var mı diye, yokmuş. Bu durumda haliyle kumpanyayı uzaktan seyrettim. Hikaye bilindik olsa da oyuncular hep değişiyor ya, yeni bir heyecan yaratmıyor değil.

Büşra Erkara: Ofisteydim, ertesi gün düğünü olan arkadaşımın altınını daha önce almadığım için başımı taşlara vuruyordum.

Deniz Kuzuoğlu: Tabi ki, Salon bütçesi!

Elz and the Cult: Şimdi bu iş nasıl olacak?

İdil Meşe: Avrupa’daydim. Euro da tavana vurmustu. Normalde 4 konser verip donecektim. Irili ufakli bir suru konser koydum bunu gorunce.

Tan Tunçağ: Dans.

Uygar Taylan: Annem ve arkadaşlarımla uzun uzun telefonda konuştuk.

Affet Robot: Ağlamadım.

Barış Demirel: İzlemedim

Burak Çıngı: İzledim. Oyunculuğundan doyuma ulaşamadığım bir film olduğu için ne üzülesim ne ağlayasım geldi.

Burcu Tatlıses: Ne yazık ki gözden kaçırmışım ama yanıtlarımı size gönderir göndermez izleyeceğim. Trailer itibariyle hissiyatım, fena bir film. Ağlarsam haber ederim.

Deniz Kuzuoğlu: Evet, Sufjan da ateşe odun attı sağ olsun.

Elz and the Cult: İzledim ama ağlamadım.

İdil Meşe: Hayir.

Tan Tunçağ: Ağlamışem.

Uygar Taylan: Duygulandım ama ağlatmadı.

Affet Robot: The Ballad of Buster Scruggs, Phantom Thread.

Burak Çıngı: Pose. The Connors. Westworld 2. Sezon, Glow 2. Sezon, Riverdale 3. sezon. Seneler sonra ilk defa başarılı bir American Horror Story  bu sene gerçekleşti bence.

Snopluk yapmadan söyleyeyim, film olarak Infinity War 10 senenin hesabını çok iyi veren bir film oldu bence. Annihilation, First Reformed, Roma, Love Simon.

Burcu Tatlıses: Bu sene çıkmadı ama ben yeni keşfettim. Peaky Blinders’ı çok çok sevdim, yeni sezonunu bekliyorum heyecanla.

Büşra Erkara: Netflix orjinalleri Queer Eye ve Big Mouth.

Film olarak en çok muhteşem sinematografi ve oyunculuklarıyla I, Tonya ve Phantom Thread aklımda kaldı.

Deniz Kuzuoğlu: Dizi olarak: Succession, Maniac, Barry, Atlanta, Wild Wild Country

Film: Phantom Thread, Roma, BlacKkKlansman, Isla of Dogs, I, Tonya

Elz and the Cult: Bu sene nedense güncel olan şeylerle çok kötü koptum ve sanırım bu sene içerisinde üretilmiş bir şeyi söyleyemem. Gaspar Noe’nin Climax’ini izledim ama tam olarak beğendim diyemem ona.

İdil Meşe: Isle of Dogs

Tan Tunçağ: The Americans, Sharp Objects, Killing Eve, The Handmaid’s Tale, The Looming Tower

Roma, A Quiet Place, Annihilation, First Man

Uygar Taylan: Netflix – DARK, Bohemian Rhapsody, Suspiria, ROMA

Barış Demirel: Efe Demiral

Burak Çıngı: Lana Del Rey – Norman Fucking Rockwell. Umarım ocak ayında çıkar çok beklemek zorunda kalmam.

Rina Sawayama‘nin albümü.

Deniz Kuzuoğlu: Tool
Thom Yorke’un solo abümü.
Run The Jewels 4
Toro y Moi

Elz and the Cult: Housing Crash’in yeni çıkacak olan çalışmaları için çok heyecanlıyım.

İdil Meşe: Kanto Records’dan cikacak her album.

Uygar Taylan: Chemical Brothers – No Geography

Affet Robot: Verimlilik, kuralsızlık ve aynı zamanda tutarlılık/istikrar diliyorum.

Barış Demirel: Barış. Kendimde ve dışarıda. Zor tabii

Burak Çıngı: Güç, şöhret, para 😉

Burcu Tatlıses: Özgürlük.

Deniz Kuzuoğlu: Huzur ve bol müzik, konser, festival

Elz and the Cult: 2018’in özeti kafa karıştırıcı olmasıydı 2019 umarım daha çok kafamı karıştırır. Kaosun içinde çok daha rahat çalışıp ilham alıyorum. Bir de umarım 2019’da yılın trendleri ve neler olup bittiğiyle daha takipte olan biri olurum. Neler oluyor neler bitiyor bir dönüp bakmak lazım 2018 düşündürücü olmuş biraz.

İdil Meşe: Daha fazla muzik ve yeni diyarlar.

Sibel Engingök: Sevgi, anlayış, barış.

Tan Tunçağ: Tutarlılık.

Uygar Taylan: Seyahat edip güzel konserler izlemek.

Deniz Kuzuoğlu:

Tan Tunçağ: Kendi hazırladığım “Mera’s Dream”. Daha çok elektronik müzik odaklı bir playlist:

Uygar Taylan:

RÖPORTAJ: TSAR B

Kendisiyle henüz tanışmamış olanlar için, Tsar B, gerçek ismiyle Justine Bourgeus, 24 yaşında Belçikalı bir müzisyen. Küçük yaşlardan beri aldığı müzik eğitiminin verdiği hakimiyetin yanı sıra, artistik bakış açısının kattığı sofistikelikle, yazdığı ve produce ettiği müzikler benzersiz bir harman niteliğinde. Daha kariyerinin bu kadar başındayken Banks ve FKA Twigs gibi isimlerle karşılaştırılan sanatçının belki de çok daha fazlası olmak için potansiyeli var; hatta biraz daha ileriye gidip Björk‘ün tahtına aday olduğunu iddia eden yayınlara rastlamanız da mümkün.
İlk single’ı Escalate‘den beri radarımızda olan yetenekli müzisyen Ekim ayında yayınlanan albümü The Games I Played‘in turnesi kapsamında İstanbul’da. Karanlık tınıları, tehditkar keman atakları ve dinlediğiniz an kulağınıza yapışacak beatleriyle Tsar B, Cuma akşamı Salon‘da olacak, konser öncesi hazırlık yapmak isteyenleri hemen şöyle alalım:

Nasılsın? Turne nasıl gidiyor?

Çok iyiyim! Buraya etrafı görmek, şehri biraz tanımak için birkaç gün önce gelmek istedim. Şu an çok daha heyecanlıyım Cuma günkü performansımız için.


Çıkış albümünün yayınlanmasının üzerinden çok da uzun bir süre geçmiş sayılmaz ama şu ana kadar aldığın geri dönüşler nasıldı? Sence amaçladığına ya da beklediğine ulaşabildin mi?

Çok hoşuma giden bir sürü inceleme yazıldı albüm hakkında ve harika şeyler duyuyorum her gün. Albümü dinleyip kendilerine nasıl hissettirdiğine dair mesajlar atan takipçilerime ve destek olan herkese minnettarım. Bir yandan da müziğimin hala underground ve daha “niş” tarafta olduğunu düşünüyorum,  “niş” sanatçı olmayı istiyorum da zaten. Sık sık yeni dinlemeye başlayan insanlardan çok güzel mesajlar alıyorum, hala yavaş yavaş keşfediliyor bence ve insanların müziğimin gerçekten yüksek kalitede olduğunu düşünüyor olması çok mutlu ediyor beni.

Hazır artistik yönünden bahsetmeye başlamışken, görsellik de senin için çok ön planda. Müziğin ve kullandığın görsel materyaller arasındaki ilişki hakkında ne söyleyebilirsin, müziğini şekillendiren temel şeylerden biri görsellik diyebilir miyiz?

Bence bir şeyin görünüşü ve çıkardığı ses birbirine çok sıkı bir şekilde bağlı. Mesela ben müzik yaparken hep onu görsel bir bağlam içinde hayal ederim. Yani evet bence kesinlikle müziğim ve beraberindeki görsel ögeler birbiriyle çok kuvvetli bir şekilde bağlı. Bununla birlikte kesinlikle şarkılarım için çok daha fazla klip çekmek istiyorum, şu sıralar bu konudaki planlamaları yapıyorum. Benim için bu çok önemli, bence müziğim oldukça renkli ve her şarkının insanları bu yönde hayal kurmaya iten, kendine ait bir tonu var. Bu yüzden dinleyicilerime müziği tamamlayacak olan görselleri de sağlamalıyım.

Diğer projelerinde ya da sonraki albümünde aynı doğrultuda mı gideceksin yoksa bu sadece belli bir çerçeveye sahip bir proje miydi? İleride seni bambaşka bir şey yaparken görme ihtimalimiz var mı?

Bir sanatçı olarak kendimi sık sık yenilemek istiyorum. Bir sonraki albümüm de bir parça farklı olacak. Tabii ki o “Tsar B vibe”ının hissedileceği şeyler olacak produce eden ve şarkıları söyleyen kişi ben olduğum için, ama her yeni projede mutlaka yeni bir şey bulabiliyor olacak dinleyicilerim. Dediğim gibi hep yeni hisler yeni duygular uyandırmak istediğim için bu “vibe”ı koruyarak biraz doğrultu değiştireceğim. Gidip de metal yapacak halim yok ama tabii ki. (Gülüyor)


Björk, Banks, FKA Twigs gibi isimlere benzetildiğini duyuyorum, bu yorumlara katılıyor musun? Sana asıl ilham veren isimler kimler?

Benzetenleri anlayabiliyorum çünkü ben de bu isimler gibi organik seslerin ve modern elektronik beatlerin karışımı olarak tanımlayabileceğim bir sound üreten bir kadın producer’ım. Björk gerçekten benim için bir idol ve gerçekten bir sürü insana müzik yapmak için ilham olan biri. Benim için de bir ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında ilham aldığım şeyler kesinlikle benim yaptığım müziğe hiç benzemiyor. Mesela çok küçük yaşlardan beri klasik müzik dinliyorum, daha yerel ve kültürel müzikler bulup dinlemeyi çok seviyorum, 15 yaşından beri Jeff Buckley’den çok etkileniyorum, aynı şekilde Jeff Buckley’nin etkilendiği bir isim olan Nusrat Fateh Ali Kahn da benim için önemli bir ilham kaynağı.


Albümünde Sylvie Kreusch’la iş birliği yaptığınız bir şarkı var, bu birliktelik nasıl ortaya çıktı, nasıl beraber bir şarkı yapmaya karar verdiniz?

Sylvie ile çok yakın arkadaşız. Bir gün takılıyorduk, sanırım birinin doğum günüydü, herkes pankek gibi bir şey yiyordu. O sıralar üzerinde çalıştığım bir şarkı vardı ve beraber üzerinde çalışmaya devam etmeye başladık. Yarım saat gibi bir süre içerisinde neredeyse son halini aldı. Çok tesadüfi ve doğal bir şekilde gelişti her şey. Bir arkadaşla bir şey yapmak gerçekten eğlenceli. Sylvie gerçekten çok yetenekli biri o yüzden onunla yeni bir şey yaratmak hiç zor değil.

Birazcık klişe bir soru biliyorum ama Tsar B isminin hikayesi ne? B kim?

“B” ben oluyorum, ikinci ismimden geliyor: Bourgeus. Tsar bence çok güzel bir kelime çünkü biraz agresif ama aynı zamanda romantik ve bence ben de öyleyim. Rus İmparatoru anlamına gelen güçlü ve sert bir isim ama B de eklenince tekrar biraz yumuşuyor. Çocukken hep farklı kültürlere ait masallara ilgiliydim, sanırım bu isim benim çok eskilerden kalan bu ilgime dayanıyor biraz.


Muhtemelen performanstan performansa değişiyordur ama albümünden şu sıralar canlı olarak icra etmeyi en çok sevdiğin şarkı hangisi?

“Flesh & Bones”u çalmak şu an oldukça keyifli. Singlelardan biri değil ama bence çok yoğun bir parça. Grup üyeleriyle birlikte her performansta bir şeyleri değiştirip yeni şeyler katmaya başladık ve şu an karanlık bir havası olan underground tekno gibi bir tarza dönüştü.

Birkaç gündür İstanbul’da olduğunu söylemiştin zamanın nasıl geçiyor, buraya ilk gelişin mi?

Evet, buraya ilk kez geliyor olmam çok saçma biliyorum ama önceden seyahat etmek benim için oldukça zordu. 18 yaşından itibaren farklı gruplarda çalmaya başladım o yüzden pek esnek bir programım yoktu. Şimdi çok daha kolay ve bence İstanbul’u sık sık ziyaret ediyor olacağım. Gerçekten inanılmaz bir şehir. Sanırım ekonomik ve siyasal olarak en iyi zamanları değil şu sıralar ama korkulacak ya da programını değiştirmeye sebep olacak bir durum olduğunu düşünmüyorum. Etraftan şu sıralar burada festival düzenlemenin ya da bir şeyler yaratmanın biraz zorlaştığını duyuyorum ama üstesinden gelmeye çabalamaktan başka bir seçenek de yok aslında, değil mi?


Buradayken yeni müzikler keşfetme fırsatın oldu mu?

Evet bir sürü plakçı ziyaret etme fırsatım oldu, Kontraplak ismi kalmış aklımda mesela. Birkaç tane Uğur Bayar plağı aldım bir sonraki ilham kaynağımın onlar olacağına inanıyorum.


Konsere hazırlanmak için bize biraz ipucu olarak en sevdiğin konser kitlesini tarif eder misin ?

Konser anında günlük yaşantısını düşünmeyen dinleyicileri seviyorum; her şeyi akışına bırakıp o an, tam orada hep birlikte bir şeyler paylaşıyor olduğumuzu hissetmek hoşuma gidiyor. Dans etmek ya da hareket etmek önemli değil, sadece orada olun ve bu deneyimden keyif alın.

Konserin ayrıntıları için şöyle geçebilir, etkinlik sayfasına buradan ve biletlere de şuradan ulaşabilirsiniz.

RÖPORTAJ: TENDER

James Cullen ve Dan Cobb’un elektronik ve R&B harmanlı bedroom-pop projesi Tender, geçtiğimiz Mayıs ayında büyük övgüler alan Zorlu PSM Caz Festivali konserinden sonra arayı çok açmadan tekrar İstanbul’da. 17 Kasım Cumartesi günü MIX Festival kapsamında bu sefer Studio yerine Turkcell Sahnesi’nde izleyeceğimiz ikiliyle grubun kuruluşunu, Ocak ayında çıkacak yeni albümlerinin organik sound’unu, Kevin Parker hayranlıklarını ve bizi bekleyen konseri konuştuk. Üstelik konsere dair önemli bir sürprizin haberini de verdiler. Buyurun bu güzel sohbete:

Merhaba! Öncelikle nasılsınız, her şey yolunda mı?

Gayet iyiyiz, teşekkürler! Tekrar yollara düşüp dinleyicilerle buluşmayı ve özellikle de yeni şarkılarımızı çalmayı iple çekiyoruz.

Grubun kuruluş hikayesini bir de sizden dinlemeyi çok isteriz. İkiniz halihazırda yakın arkadaştınız, beraber müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

İki yıl arayla olsa da ikimiz de aynı okulda okuduk ve birkaç ortak arkadaşımız vardı. Okulda müzikle ilgilenen çok fazla insan yoktu; hal böyle olunca kaynaşmamız kaçınılmaz oldu. Birkaç yıl önce ikimiz beraber müzik yapmaya başladık ve bir indie grubu kurup dört arkadaşımızı daha çağırdık, fakat ne yazık ki aradan bir süre geçtikten sonra grupta eski yaratıcılığımızı yitirmeye ve istediklerimizi yapamamaya başladığımızı fark ettik. Bir gün sırf zaman geçirmek için gitarların yanı sıra elektronik seslerle de bir şeyler denemeye başladık ve Legion isimli şarkımız ortaya çıktı. Yaptığımız iş bizi çok heyecanlandırdığı için bu tür seslerle oynamaya, müzik yapmaya devam ettik. Legion’dan iki gün sonra da Armour şarkısını yapıp Soundcloud’a yükledik. Şarkı bir sonraki gün Reddit’in ana sayfasına düştü. Ondan sonra da devamı geldi zaten.

Albüm yayınlamadan önce pek çok EP ve single yayınladınız. Albüm süreci sizin için zor mu geçti yoksa sadece doğru anı mı bekliyordunuz?

Doğru anı bekliyorduk. Plak şirketimizle albüm için anlaştıktan sonra kısa sürede bir sürü demo kaydettik, ama sık aralıklarla yeni şarkılar yayınlamak da istiyorduk. Plak şirketimizle konuşunca önce üçüncü bir EP yayınlayıp ardından ilk albüm için yeni sesler üretmek üzere çalışmalara başlamak için anlaştık.

Günümüzde özellikle Bandcamp ve Spotify üzerinden çok fazla bağımsız “yatak odası pop” sanatçı ve gruplarının ünlendiğine tanık oluyoruz. İnternette yeni müzisyenleri keşfetmenin giderek kolaylaşmasının etkisiyle doğan yeni bir alt tür hatta bu bence. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Müzik teknolojilerinin gelişmesi ve genç müzisyenler için ucuz ekipmanlar bulmanın kolaylaşmasıyla da birebir bağlantılı. Prova için devamlı stüdyoya girmek de bir süre sonra çok pahalıya patlayabiliyor. Bunun yanı sıra evde müzik yapmanın çok daha samimi bir tarafı da var. Bir şarkıyı yazıp birkaç hafta sonra kaydetmek yerine aynı anda hem yazıp hem de kaydedebiliyorsunuz. Sanatçı için de daha tatmin edici bu. Aklınıza gelen fikri müziğe döküp aynı gün internette bir eser olarak yayınlayabiliyorsunuz.

İkinci albümünüz Fear of Falling Asleep, önümüzdeki ocak ayında yayınlanacak. Albümden çıkan ilk single’lara bakarsak bu ilkine göre daha aydınlık, daha sıcak ve daha çok sesli bir albüm olacak gibi. Bize albüm sürecinden ve ilk albüm Modern Addiction’dan hangi noktada farklılaştığından bahsedebilir misiniz?

Bu albümün ilkine göre kesinlikle daha aydınlık bir tarafı var, fakat karanlık unsurlar de yine yok değil. Enstrüman açısından ilkine göre daha organik; çok daha doğal davul ve gitar sesleri mevcut ki bu açıdan indie sound’una daha yakın bir albüm aslında. İlk albüm daha elektronikti. Bu albüm daha saykodelik ve yine ilkine göre vintage sesler daha ağırlıklı.

İkili olarak favori müzisyenlerinizi merak ediyoruz. Kimleri çok ilham verici buluyorsunuz?

İkimiz de Bon Iver hayranıyız. Grubu geçen sene Londra’da izledik ve resmen aklımızı başımızdan aldılar. Kevin Parker’ı da yıllardır hayranlıkla takip ediyoruz, her fırsatta da dile getiriyoruz bunu. Özellikle The Beatles’ın müziğinde duyduğumuz o 60’lar ve 70’ler sound’unu müthiş bir yetenekle modernleştiriyor Kevin Parker. The National’ı da çok seviyoruz. Sahnede inanılmaz iyiler ve özellikle de vokallerle yakaladıkları o karanlık estetiğe hayran olmamak elde değil.

Zorlu PSM Caz Festivali için birkaç ay önce de İstanbul’a gelmiştiniz. Konser sizin için nasıl geçmişti, hatırladığınız detaylar var mı?

İstanbul’daki ilk konserimizdi ve doğrusu bu kadar çok insanın şarkılarımıza eşlik edeceğini beklemiyorduk. Harika bir konserdi. Şimdiye kadarki en iyi konserlerimizden biriydi diyebiliriz ve tekrar çalmak için sabırsızlanıyoruz.

Bu sefer sizi çok daha büyük bir sahnede izleyeceğiz. Son olarak konser hakkında ve buradaki sevenlerinize söylemek istedikleriniz varsa alalım sizden.

Önceki gelişimizde ana sahneyi görme imkanımız olmuştu, gerçekten çok etkileyiciydi. Fazlasıyla iyi tasarlanmış bir sahne ve bizim şu ana dek kapalı alanda vereceğimiz en büyük konser olacak bu. Sosyal medyada tanık olduğumuz kadarıyla Türkiye’de büyük ve sadık bir kitlemiz var, bu bizi inanılmaz mutlu ediyor. İkinci albümümüzden şarkıları canlı olarak ilk defa onlar duyacaklar!

RÖPORTAJ: CAVA GRANDE

Portecho ile hem İstanbul müzik camiasına hem de kalplerimize hızlı bir giriş yapan ikiliden Tan Tunçağ ile son projesi Cava Grande üzerine konuştuk. Projenin ortaya çıkışını, ilk albüm Worm Universe‘i, bilgisayar oyunlarının sanat eseri olarak sayılıp sayılamayacağını ve bu sıralar neleri dinlediğini kendisinden dinledik. Cuma günü MIX Festival için Zorlu PSM’ye doğru yola çıkmadan önce mutlaka okuyun ve kendisini izlemeyi ihmal etmeyin.

Merhabalar. Öncelikle nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?

Gayet iyi, heyecanlı ve yoğun. Bu ara Cava Grande’nin Mix Festival’daki performansı için yaptığımız provalar devam ediyor.

Uzun zamandır bilgisayar oyunları tasarımıyla ilgilendiğini biliyoruz. Bu ilgi üzerine kurgulanmış bir müzik projesi olarak görüyoruz Cava Grande’yi. Projeyi bir de senden dinlemek isteriz. Bize biraz Cava Grande’nin ortaya çıkışından ve nasıl geliştiğinden bahseder misin?

2012’den beri görsel tasarım ve interaktif medya üzerine yoğunlaşmıştım zaten. Bilgisayar oyunları bunun biraz kaçınılmaz devamı olarak geldi. Öte yandan bilgisayar oyunları üretme fikri benim için daha da eskiye dayanıyor. 2005’de Portecho daha başlamadan önce Deniz Cuylan’la ilk bir araya gelme sebebimiz bir bilgisayar oyunu üretmekti. Üstelik bununla ilgili ciddi bir çalışma da yapmıştık o zaman. Sonra Portecho hayatımıza girdiği zaman bu projeden vazgeçmiştik.

İlk Cava Grande parçalarını ortaya çıkarmam ise 2010 civarı. O dönem bir bilim kurgu filmi senaryosu yazmaya çalışıyordum ve filme soundtrack olabilecek bir kaç parça yapmıştım. Sonrasında uzun bir süre bu tarz müziğe dönmedim. Bunu bir solo proje olarak tekrar ele almam ise 2 sene öncesine dayanıyor. İlk başta Cava Grande’yi içinde ritim elementleri barındırmayan daha ambient bir proje olarak hayal ediyordum ama sonradan bu fikirden vazgeçtim ve biraz da özümde olan “romantik dans müziği” eksenine geri döndüm. Müziğin şimdiki hali çok daha hareketli ve seyirciyi dans ettirmeye yönelik bir çerçevede.

Dinleyici olarak Cava Grande projesini Portecho’nun müziğine göre daha da elektronik ve synth ağırlıklı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Peki, sanatçı olarak senin için bu iki farklı projedeki süreç birbirinden nasıl ayrılıyor?

Cava Grande benim için en baştan beri synth’lerle yapılmış modern kompozisyonlardı. Şimdiki hali daha dans ettirmeye yönelik olsa bile müziğin çıkış yolu değişmedi. Cava Grande’de klüp müziğindeki groove bazlı alt yapıdan ziyade daha kompozisyon ağırlıklı bir alt yapı var.

Portecho’dan ayrılan en önemli özelliği sanırım müzik yapma yöntemi aslında. Her ne kadar Portecho’nın tarzı elektronik dans müziği kategorisinde olsa da aslında müzik yazma sürecimiz “akustik” olarak başlıyordu. Deniz’in bulduğu bir gitar riff’i ya da melodisi üzerine ben de bas gitar çalıp bir kaç vokal melodisi buluyordum genelde. İşin synth ve ritim kısmı sonra geliyordu. Portecho’nun sound’unun kendine mahsusluğu biraz da bundan kaynaklanıyor aslında.

Cava Grande’de ise durum biraz daha farklı. Müzik enstrümental olduğu için, her şeyden önce içime sinen bir armoni yapısı bulmaya çalışıyorum. Diğer elementler sonra geliyor.

Bu sene mayıs ayında Cava Grande olarak ilk albümün Worm Universe’i çıkardın. Nasıl tepkiler aldın bu ilk albüm için? Bir albüm çıkarmak bu projen için aklında hep var mıydı?

Cava Grande’yi çıkarmak aklımda hep yoktu aslında.  Hatta bir süredir müzikten kopmuştum genel olarak. 2016’da Beşiktaş’taki terör saldırısında illüstratör arkadaşımız İsmail Koç’u kaybetmek beni biraz tekrar müziğe dönmeye itti. Sadece çalışarak hayatımın biraz boş geçtiğini düşünmeye başladım. Cava Grande’nin görsellerini yapan eşim Miray Kurtuluş’un da cesaretlendirmesiyle bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim ve 2018 Mayıs’ında Worm Universe’ü kendi plak şirketim Santima Records’dan piyasaya çıkardım.

Albümün, hem yaz öncesi, hem de o ara ön göremediğim kritik bir seçim süreci sırasında çıkmış olması, her ne kadar pozitif olsa da ilginin biraz zayıf olmasına yol açtı.

Asıl tepkileri yeni yeni almaya başladım kesinlikle. Projeye Gevende’nin trompetçisi olarak tanıdığımız Serkan Emre Çiftçi’nin katılımı, hem müziğe daha kendine mahsus bir renk kattı hem de bu ilginin artmasına sebep oldu.  Şimdi ise ilk defa Mix Festival’da gruba 123’den tanıdığımız Berke Can Özcan davul ve perküsyonda eşlik edecek. Bundan sonraki sürecin daha da renkli ve heyecan verici geçeceğini ön görüyorum. Bundan sonraki planım Mart ayında bir EP çıkarmak.

Bilgisayar oyunlarını da sanat eseri olarak ele alabilir miyiz? Müzikle oyunları bir araya getiren biri olarak, sen bu konu hakkında nasıl düşünüyorsun?

Oyunları sanat eseri olarak ele alabileceğimiz bir dönemdeyiz kesinlikle. Bu aslında uzun bir süredir giden de bir tartışma. Şu anda sanatsal anlamda oyun sektörünün geldiği nokta “Atari salonlarında” jetonla oynadığımız “Space Invaders” dan çok uzak bir yerde. Artık bugün oyun üretimini bir kendini ifade şekli olarak da düşünebiliriz. Bunu özellikle küçük ekipler tarafından üretilmiş “indie” oyunlarının bazılarında çok net görebiliyoruz.

Mesela ben müzikten ilham alarak oyun yapmayı tercih ettim. Cava Grande’nin “Sentinel” adlı parçasına bir klip yapmak istiyordum, onun yerine bir oyun yaptım. Oyun parçayla aynı uzunlukta, 5-6 dakikada bitiyor ama farklı sonları var ve baştan oynayabiliyorsunuz. Daha sonra “A Fine Mess” adlı ilk ticari oyunumu yaptım ve Steam platformu üzerinden piyasaya çıkardım. “A Fine Mess”, hem oyun eleştirmenleri hem de oyuncular tarafından hep çok iyi eleştiriler aldı, bu da beni çok motive etti. Burada Cava Grande’nin “A Fine Mess” parçasının hissiden yola çıkarak oyunun senaryosunu yazdım ve parçayı da oyunun önemli bir elementi olarak kullandım. Ortaya alıştığımız tarzdaki oyunlardan farklı, daha şiirsel bir yapısı olan, gizli anlamları olan, kendini açıklama endişesi duymayan daha sürreal bir oyun çıktı. Amacım oyun için müzik değil, müzik için oyun yapılabileceğini de ortaya koymaktı biraz.

Son olarak da sen bu aralar kimleri dinliyorsun? “Mutlaka keşfetmelisiniz” dediğin bir albüm var mıdır?

Bu aralar Max Cooper’ın “One Hundered Billion Sparks” albümünü dinliyorum en çok. Öte yandan keşfedilecek çok şey olduğu için kendi seçkim olan bir Spotify playlisti yapmaya karar verdim.  Daha çok yeni müziklere yer verdiğim “Mera’s Dream” adlı bu playlist’de özellikle elektronik müzikte son yıllarda çıkan en iyi parçalara ulaşabilirsiniz:

Mera’s Dream:

RÖPORTAJ: THE SOFT MOON

Luis Vasquez post-punk projesi The Soft Moon ile tekrardan Salon İKSV sahnesine çıkmaya hazırlanırken biz de kendisiyle geçen üç senenin ardından tekrardan muhabbet etme fırsatı yakaladık. Yeni albüm Criminal’ı konuşurken İstanbul’dan aldığı zurnanın da akıbetinin peşine düştük. Kendisini tekrardan canlı dinlemek için 1 Kasım‘ı iple çekiyoruz.

Merhaba Luis! Nasılsın, hayat nasıl gidiyor?

Merhaba, her şey oldukça yolunda. Berlin’de sakin bir akşam geçiriyorum.

Yaptığın müziğin türü Ought, Protomartyr ve Savages gibi gruplarla birlikte post-punk olarak adlandırılıyor. Hatta bazı kesimlerin müziğin için “post-punk revival revival” dediğine de tanıklık ettik. Bu terim hakkında sen ne düşünüyorsun? Sınıflandırma amacıyla müzik yazarları ve dinleyiciler bu tarz terimleri kullanmayı çok seviyor. Sence böyle bir kullanım bir müzisyen için kısıtlayıcı olabilir mi?

The Soft Moon projesine ilk başladığımda post-punk müziği canlandırmak bir yana dursun, spesifik olarak herhangi bir şey yaratma amacında bile değildim. Aslında ilk albümüm yayımlanana kadar gazeteciler ve dinleyiciler beni post-punk, dark-wave ve goth tarzlarında müzik icra eden diğer gruplarla karşılaştırmıyorlardı bile. Henüz daha yolun başındayken The Cure ve Depeche Mode’un Violator albümü haricinde bu tarz müzikleri de çok nadir dinliyordum. Müziğim sadece içimde hissettiklerimin bir ürünü.

Bir dinleyici olarak Criminal ‘ın şu ana kadar ortaya koyduğun en kişisel iş olduğunu söyleyebilirim. İçinde saklı kalan düşünceleri, hisleri ve çocukluğunu açıkça ortaya serdiğini görüyoruz. Bu albüm aynı zamanda şu ana kadarki albümlerin arasında en net vokallere yer verdiğin uzunçalar. Aynı zamanda bir önceki albümlerine göre daha agresif bir yapısı olduğunu da bizzat belirtmiştin. Bu bağlamda kayıt süreci için terapi niteliğindeydi diyebilir miyiz? Albüm bittiğinde neler hissettin?

Her albümünki farklı bir şekilde olsa da kayıt süreci benim için her zaman bir terapi niteliğinde. Criminal ile yoğun hislerimi içimden atmam gerekiyordu. Sinirliydim, kendimle barışık değildim, kendimle ilgilenmiyordum ve kapkaranlık bir deliğe sıkışmış gibi hissediyordum. Albümün bitişi kendimi daha huzurlu hissetmeme yardımcı oldu. Omzumdan ağır bir yükün kalktığını hissettim. Criminal yapmam gereken bir albümdü ve şimdi, içimdeki kızgınlığı göğsümden atarak hayatıma devam edebileceğimi hissediyorum.

Albümdeki favori şarkım Young’ın her ne kadar genel çerçevede en iyimser sözlere sahip olsa da albümdeki en kötümser kayıt olduğunu düşündüm. Albümün geneli saf bir agresiflik ve depresyon ile dolu ama en çok Young’ın tüylerimi diken diken ettiğini söyleyebilirim. Birazcık bu şarkından ve nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misin? 

Young büyük ihtimalle şu ana kadar yazdığım en iyimser şarkı. Criminal’ın tamamlanma sürecinde en son ortaya çıkan şarkı oydu. Şarkı, gelecekteki hâlimin bir gün şu anki hâlime bakarak kendime ne kadar da zarar verdiğimi fark edeceğini bilmem ve de değişim teması üzerine kurulu. Her ne kadar şarkı iyimser olsa da yine de karanlık bir yapısı var. Bu da aslında tüm bunların o kadar da kolay olmadığını ve kötü tarafımın her zaman ufak dalgalar ile yüzeye çıktığını gösteriyor.

Turnedeyken müzik yapıyor musun yoksa albüm yazma sürecine girdiğinde kendini her şeyden soyutlamayı mı tercih ediyorsun?

Yoldayken çok nadir yazıyorum. Bunu hiç beceremiyorum ve maalesef albümler arasında çok zaman geçmesine neden oluyor. En zorlandığım kısım ise turne hayatı ile yeni şarkılar yazmak için gereken yaratıcılık süreci arasında geçişler yapmak oluyor. Tam bir akıl karmaşası diyebilirim. Yazma sürecine geçeceğim uzun bir zaman dilimine sahip olmayı ve tüm süreç boyunca o kafada kalmayı tercih ederim.

Criminal sadece birkaç ay önce yayımlandı; ancak yine de yakın zamanda yeni projelerin var mı merak ediyoruz. Hatta ileride bir gün bir film özelinde çalıştığını duymayı da çok isterdik!

Şu anda yan projeler ve yeni albüm için çalışmalarıma devam ediyorum. Şu günlerde tamamen müzik yazmaya odaklıyım. Kariyerimdeki bir sonraki adımın bir film olacağını hissediyorum, kesinlikle yakın gelecekte üzerinde çalışacağım bir şey olacak.

Üç sene önce konuştuğumuzda Türkiye’den bir zurna aldığını söylemiştin. Zurnayı hiç deneme şansın oldu mu? 🙂 Aynı zamanda Türkiye’den severek dinlediğin bir sanatçı var mıdır?

Zurnadan bahsetmen biraz ilginç oldu. Dün gece bir taksideydim ve şoförü bir Türk’tü. Türkiye müziği hakkındaki bilgim onu çok şaşırttı ve arabada küçük bir dinleme partisi yaptık. Ona İstanbul’dan bir zurna aldığımı söyledim. Zurna ile tabii ki birazcık vakit geçirdim. Tek problem şu ki çok sesli bir enstrüman. Bu nedenle de etrafta komşular varken beraber çok fazla vakit geçiremiyoruz.

Daha önce iki kere İstanbul’da bulundun ve birçok insan tekrardan seni canlı görmek için sabırsızlanıyor. (Hatta en son konserini hatırlıyorum, dinleyiciler sahneyi işgal etmişlerdi!) Konser hakkında söylemek istediğin ya da hayranlarına iletmek istediğin bir mesajın var mıdır? İstanbul gezin için herhangi bir plan yaptın mı?

Haha, o geceyi hatırlıyorum. Galiba Youtube’da da görüntüleri var hatta. Bu haftaki konserde de enerjinin aynı olacağını umuyorum. İstanbul’da her zaman harika zaman geçiriyorum. Hiçbir planım yok, spontane olmayı seviyorum.

Vakit ayırdığın için teşekkürler, konser için sabırsızlanıyoruz!

RÖPORTAJ: KADHJA BONET

Uzay ve zamanı büken huzurlu mu huzurlu sesi, akıllara Kate Bush’u getiren, hayal dünyası geniş mi geniş ve uçarı sözleri ve 70’lerin saykedelikliğini caz ve soul ile günümüze taşıyan müziğiyle Kadhja Bonet, 23 Ekim Çarşamba akşamı bizi epey heyecanlandıran canlı performansıyla Salon‘da olacak. “Kaçırırsanız çok üzülürsünüz” demek istediğimiz Kadhja ile son albümü Childqueen‘in yanı sıra hep tek başına çalışmayı tercih etmesi ve Billie Holiday‘e benzetilmesi hakkındaki düşünceleri gibi aklımıza takılanlara dair konuştuk. Kendisinin adını yeni duyuyorsanız hemen Spotify’a koşup Childqueen‘i dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyoruz.

Merhaba Kadhja! Öncelikle nasılsın, nasıl gidiyor?

Çok iyiyim, teşekkür ederim!

Son albümün Childqueen’in teması için çocukluğa geri dönüşün yanı sıra yetişkin olmanın getirdiği sorumluluklar diyebiliriz. Bize biraz albümün isminden bahsedebilir misin? Günümüz dünyasında içimizdeki çocuğu keşfetmek gibi bir referans mı mevcut, yoksa çocukluğu daha nostaljik bir şey olarak mı ele alıyorsun?

Hem içimizdeki çocuğu keşfedip kişiliğimizi yeniden kazanmak hem de kendimizi bir bütün olarak hissettiğimiz, bilinmeyen ütopik bir zamana duyulan nostalji olarak açıklayabilirim albümün temasını.

Bununla paralel olarak, nasıl bir çocukluk geçirdiğini merak ettim. Okuduğum kadarıyla annen ve baban müziğe ilgiliymiş ve pek çok enstrümanı çalmayı kendi başına öğrenmişsin. Kendi çocukluğun da albüm için bir ilham kaynağı oldu mu?

Anne ve babam çiçekçiydi ve büyük birer sanat düşkünüydü. Ben keman dersleri almıştım ama diğer enstrümanlarla içli dışlı olmaya ancak yetişkin olunca başladım. Çocukluğumun albümü pek de etkilediğini söyleyemem; egomdan sıyrılıp müziğimi yapmaktı tek amacım.

Childqueen üzerinde kısa sayılmayacak bir süre boyunca düzensiz aralıklarla çalışmışsın. Albüm için yazdığın ilk şarkı neydi? Albümün konseptini önceden kafanda belirlemiş miydin?

Albüme dahil ettiğim şarkılar arasında ilk yazdığım sanırım Wings idi. Konsepti daha belirlememiştim ama Wings’in albümün temasını en iyi yansıtan şarkı olduğunu söyleyebilirim. Albümde değindiğim konular, albümü yazdığım o dönemde yaşadıklarım ve hissettiklerim etrafında doğal olarak şekillendi.

Bu belki biraz kişisel bir soru olacak ama benim Childqueen’de en sevdiğim şarkı Delphine ve canlı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Özellikle sözleri inanılmaz büyüleyici bence. Şarkının hikayesini bir de senden duymak istedim.

Sözlerin aslında çok da muğlak olmadığını düşünüyorum. Terk edilen bir sevgiliyi anlatıyor; partnerinden kopmak istemeyen, ayrılığı kabullenemeyen bir sevgiliyi. Hepimiz hem Delphine hem de Delphine’e yalvaran taraf olmuşuzdur hayatımızda.

Childqueen yayınlandığından beri ilk albümün The Visitor hakkındaki hislerin değişti mi? Röportajlarından birinde albüm çıktıktan sonra The Visitor’dan bir şarkı duyduğunu ve utandığını söylemişsin. O albümden şarkıları canlı söylemek seni rahatsız hissettiriyor mu?

Eski şarkılarımı konserde çalmayı çok sorun etmiyorum ama normal hayatımda onları hiç dinlemiyorum. Bir müddet sonra o şarkıları kendince aşmış oluyorsun, ama canlı söylerken yeni deneyimleri de beraberlerinde getiriyorlar.

İki albümünü de baştan sona kendin yazdın, besteledin ve ikisinin de yapımcılığını tek başına üstlendin. Bir müzisyen olarak tek başına çalışmanın dezavantajları neler? Ortaya çıkan eser, bütünüyle senin çalışmanın ürünü olduğu için daha mı tatmin edici oluyor acaba?

Yalnız çalışmayı çok seviyorum. İş birlikleri yapmayı devamlı deniyorum ama sonuç benim için genelde hüsran oluyor. Doğrusu tuhaf bir insanım, çoğu söz yazarı da benim onlara alışmamı bekleyecek kadar sabırlı değil.

Çoğu insan müziğinin Billie Holiday’e benzediğini söylüyor. Bana sorarsan söz yazarlığın Kate Bush’u andırırken sınırları pek olmayan, modern ama retro sound’un da Janelle Monae’yi akıllara getiriyor. İlham aldığın birkaç ismi sayabilir misin?

Şimdi söyleyeceklerim yüzünden belki de çok tepki çekeceğim ama Billie Holiday hayranı değilim ve Kate Bush’u da çok kısa zaman önce tavsiye üzerine keşfettim. Sevdiğim her şey kadar nefret ettiğim şeyler de bana ilham veriyor; kayıtsız kalıp hor gördüğüm her şey de.

Son olarak, konser hakkında söylemek istediğin bir şeyler varsa alalım senden. İstanbul’a gelmiş miydin daha önce?

İstanbul’a ilk gelişim olacak ve inanılmaz heyecanlıyım! Şehri keşfetmek için sabırsızlanıyorum!

RÖPORTAJ: OKKERVIL RIVER

Bu sezon konserler açıklanırken Okkervil River ismini gördüğümüzden beri 19 Eylül‘ü iple çeker olduk. Salon İKSV konserinin tarihi bu kadar yaklaşmışken grupla röportaj yapma fırsatı bulduk. Grubun bel kemiği Will Shef ile son albümden, grup üyelerinin değişmesinden, Down Down The Deep River şarkısından ve İstanbul’dan konuştuk. Buyurun bu güzel sohbete siz de dahil olun.

Merhaba! Nasılsınız? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Ben bu cevapları yazarken henüz turne başlamadı ama turneye çıkmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. Özellikle İstanbul’a gelmeyi iple çekiyoruz. Orada çalacağımız için çok heyecanlıyız.

Son albümünüzü yayınladığınızdan beri birkaç aydan çok zaman geçti. Bu birkaç ayda dinleyicilerinizden nasıl yorumlar aldınız? Amaçladığınız şeyi başardığınızı düşünüyor musunuz bu albümle?

Bazı yönlerden bunların ayrı ayrı cevaplanması gereken sorular olduğunu düşünüyorum ve önce ikinci soruyu ele almak istiyorum, yani hedeflerimize ulaşıp ulaşmadığımız hakkında olanı.

Bir sanat eseri yaratırken ya da bir sanat eseri için bir fikriniz olduğunda, bazı durumlarda önceden iyi düşünülmüş bir plana sahip olmanız faydalı olurken, bazı durumlarda da hiçbir peşin hükmünüz olmadan yaptığınız işi yaparken keşfetmeniz daha iyidir.  Aslında en eksiksiz sanat eserleri bu durumların her ikisinin bir bileşimidir -belirli bir miktarda planlama ve zamanı geldiğinde belli miktarda doğaçlama. Away albümümüzün belki de daha doğaçlama olduğunu ve Rainbow Rain’in biraz daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum, ama tüm albümlerde olduğu gibi, her ikisi de bir sürecin devamı. Bu yüzden başladığımızdan önce In the Rainbow Rain’da belirlediğim hedeflere bir şekilde ulaştığımızı hissediyorum, ancak bir yandan da bu hedefleri aştığımızı, bu hedeflerin ötesine geçtiğimizi ve hatta bu hedefleri değiştirdiğimizi biliyorum. Böylece aklımda olan albümü değil daha iyisini ortaya çıkardık. Çünkü aklımda olan şey sadece bir fikirdi ama ortaya çıkan albüm gerçek bir şeydi. Şöyle bir örnek vereyim. Genç bir insan, aşık olmayı hayal ederken, aklında ideal bir romantik sevgiliye sahip olabilir ama daha sonra bu ideale benzemeyen ama daha heyecan verici olan biriyle tanışır çünkü karşında gerçek bir insan vardır, soyut bir ideal değil.

Dinleyicilerden gelen yorumlara gelirsek de beğenmişler gibi duruyor ki bu da beni mutlu ediyor. Fakat dinleyicinin tepkisine ne kadar önem vereceğim konusunda biraz dikkatli olmalıyım çünkü kayıt yaparken dinleyicinin ne isteyeceğinden çok nasıl bir albüm kaydetmek istediğimi düşünmek daha iyi olabilir. Eğer kitlemin ne isteyebileceğine fazla önem verirsem sonuçta ortaya çıkan albümün kimseyi mutlu edememe tehlikesi var.

Son albümünüz “In the Rainbow Rain” bir önceki “Away”e kıyasla çok daha yüksek tempolu ve umutlu (albümlerin isimlerinden bile belli aslında) ve müzikal anlamda da synth ve elektrik gitar kullanımıyla daha deneysel. Bunun arkasındaki sebep neydi, niçin bu kez böyle bir yöne gitmeyi tercih ettiniz?

In the Rainbow Rain’in, Away’den apayrı bir kayıt olmadığını hatta onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. In the Rainbow Rain’deki çoğu element Away’de de mevcuttu gibi hissediyorum, ama farklı ağırlıklarda. Away’de de synthler ve elektrik gitarlar var, In the Rainbow Rain’de de akustik gitarları duyabilirsiniz. Aynı şekilde Away’de umut ve In the Rainbow Rain’de de hayalkırıklığı var. Ama oranları farklı.

In the Rainbow Rain şu anki canlı grubumuzun düzeninin daha elektronik tabanlı bir müziğe yatkın oluşundan ötürü böyle bir sound’a sahip. Albümü dinleyen çoğu kişi Away’i hissiyat anlamında üzgün olarak tanımlıyor ama aslında hiç de üzücü bir deneyim değildi. Bence Away, insanın kendine karşı dürüst olmasına, bir şeyin bitişini kabullenmeye ve gerçeği kabullenmekle birlikte gelen mutluluk ve özgürlüğe dair bir albüm daha çok. In the Rainbow Rain de bu özgürlüğü temeli olarak kullanıp üzerine yeni ve geleceğe dönük bir şey inşa ediyor.

In the Rainbow Rain, Okkervil River’ın 9. albümü. Neredeyse her iki yılda bir albüm çıkan üretken bir grupsunuz. Bu hıza nasıl ayak uyduruyorsunuz? Yaratım süreci sizin için nasıl geçiyor?

Gerçek şu ki idare edebileceğimi düşünsem daha çok müzik yazarım. Yazmak benim için büyük bir zevk ve ruh sağlığım için çok yararlı. Şarkı yazmanın o kadar da zor olduğunu da düşünmüyorum. Bence şarkı yazmanın zor olduğunu düşünenler bir ay kadar yazma süreci üstünde düşünüp düzeltmeli ve aynı şekilde hissediyorlar mı diye tekrar düşünmeliler.

Benden çok daha fazla hızlı çalışan bir çok grup da biliyorum. Şimdiler de Hiss Golden Messenger grubundan arkadaşım M.C. Taylor ile konuşuyordum. Son albümlerini 1 haftada kaydettiklerini söyledi. Kendimi hantal hissettim. Aslında Away albümünü de neredeyse 3 günde kaydettim ama bu günlerin 3.sü ilk iki günden aylar sonra yaşandı.

Grubun başlangıcından beri çok grup üyesi değişti. Bunun müziğinizi nasıl etkilediği düşünüyorsunuz?

Bağımsız bir şekilde müzik üretmek sürdürülmesi zor bir şey- özellikle de streaming servislerin her şeyi aldığı fakat eskiden kayıt satışların elde ettiğimiz gelirleri buharlaştırdığı ve büyük bütçeli festivallerin açık büfe gibi davranıp konserleri hor gördüğü bu zamanlarda. Zaman geçtikçe, müzisyenler yaşlandıkça genellikle bağımsız bir rock grubunda olmaktan daha istikrarlı bir hayat sürmek istiyorlar. Bu yüzden çocuk sahibi olmak ya da daha fazla kazanacakları bir işe girmek için gruptan çıktıkları zaman asla kötü bakmıyorum. Zaman geçtikçe, biten bir şeyi eskisi gibi olması için uğraşmak yerine serbest bırakıp günümüzü yaşamanın en iyisi olduğunu anladım. Bu yüzden gruba yeni biri geldiği zaman eski mevkidaşı gibi çalması için zorlamıyorum. Onların getirdiği enerjiyi ve değişiklikleri kucaklamaya çalışıyorum. Bu çok heyecan verici bir şey, özellikle sonik ve stilistik bir genişlemeye sahip son Okkervil River albümlerinde.

Özellikle bir şarkınız hakkında sormak istiyoruz: “Down Down The Deep River”. Müziği ve hikaye anlatımı yönünden bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Hatta A.B.D. eski başkanı Obama’nın tatil playlist’inde de yer buldu. Bu size ne hissettirdi? Bir de şarkının hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

“Down Down The Deep River”, 1980’lerde New England’taki küçük kırsal kasabamda büyürken hissettiğim duyguların bir dışa vurumu olarak başladı. Büyük bir anı taşımı gibiydi ve 20 dakika uzunluğundaydı. 6,5 dakika olana kadar şarkının kabuğunu soymaya devam ettik. John Agnello ve ben şarkının önemli olduğunu hatta Silver Gymnasium albümünün en önemli şarkısı olduğunu bildiğimiz için şarkıyı kaydederken de itina gösterdik. Benim için o kadar önemliydi ki kendimi bu şarkı üzerine çeşitli video servislerinde bulabileceğiniz 45 dakikalık bir film yaparken buldum. Bu videoyu çekerken o sıra başkan olan Obama’nın şarkıyı playlist’ine eklediğini gördüm. Tabii ki şok oldum ve çok onur duydum. Hayatım hakkında çok özel olan bu şarkının daha büyük bir yankıya sahip olduğunu düşünmemi sağladı ve bu her şarkı yazarının kendi müziği hakkında öğrenmek istediği şeydir. Başımızda mantıklı bir adam olduğu, Amerika tarihinin o zamanlarını düşünmek şimdi ne kadar garip.

Daha önce hiç İstanbul’da bulundunuz mu? Burası için planlarınız nedir? İstanbul’da vakit geçirme şansınız olacak mı?

Hiç İstanbul’da bulunmadım ve İstanbul’a gelmek konusunda çok heyecanlıyım. Pek çok insan gibi benim de gözümde, müzik ve yemek üzerine bir imajı var şehrinizin. Türk yemeklerini seviyorum ve Selda Bağcan, Erkin Koray, Barış Manço ve başka bir sürü Türk müzisyenlerini de. İstanbul’a bir gün erken geleceğim ve bu sırada gidebildiğim kadar yeri gezmeye ve yiyebildiğim kadar güzel yemek yemeye çalışacağım.

Favori konser dinleyicinizi nasıl betimlersiniz? Salon İKSV konserinize nasıl hazırlanmalıyız?

Her türlü dinleyiciyi severim ama en çok sevdiğim saygılı fakat nasıl güzel zaman geçireceğini de bilen dinleyici. Bence dinleyici güzel bir konser için en önemli şey, hatta gruptan bile önemli. Grup, dinleyicilerin bir araya toplanması için bir bahane.

RÖPORTAJ: RHYE

2015’te, Woman’ın yayınlanmasından iki sene sonra, canlı izlemek için heyecanla beklediğimiz Rhye ilk kez Salon’da sahne almış ve hala hatırladığımız bir performansa imza atmıştı. Bu performanstan önce kendisiyle konuşma fırsatımız olmuştu, şuradan okuyabilirsiniz.

Photo Credit: Ali Güler

Rhye bu kez ikinci albümü Blood‘ın turnesi kapsamında Salon’da iki gün üst üste sahne alacak. Bu vesileyle kendisiyle son konuşmamızdan beri hayatında neler değişmiş sormak istedik; Mike Milosh’un güncel müzik dünyasıyla ilgili fikirlerini, ilk sevgilisinin Türk olduğunu, bir sonraki Rhye kaydının ne zaman çıkacağını ve kendisine dair daha bir sürü ilginç ayrıntıyı öğrendiğimiz kısa bir telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Kendisini bir kez daha izlemek için bizim kadar sabırsızlananlar; 8 Eylül’de gerçekleşecek olan performans için biletler tükenmiş olsa da 9 Eylül’de kendisini canlı izlemek için hala şansınız var. Buyurun röportaja:

Merhaba! Nasılsın? Her şey yolunda mı, turne nasıl gidiyor?

Her şey harika. Bu sene çok fazla konser verdik o yüzden genel olarak oldukça meşgulüz. Ama bir bakıma bu harika bir şey tabii. Çok başarılı performanslar izleyip bir sürü yer gördük.

Üç sene kadar önce bir röportaj daha yapmıştık, o zaman bir sorumuza albüm yaparken insanların ne düşüneceği hakkında kafa yormadığını söylemiştin. Ama şimdi, Blood için, insanların büyük beklentileri olduğunu biliyordun. Bu durum yaratım sürecini etkiledi mi herhangi bir şekilde?

Hayır aslında, insanların ne düşüneceğini çok takınca kötü kararlar vermeye başlandığını düşünüyorum. Bence müzik yaparken bulunduğun noktanın sana iyi hissettirmesi ve sadece şarkıya odaklanmış olman gerekiyor. İnsanların ne düşündüğü önemsiz demek istemiyorum ama insanları memnun etme yoluna girmek de bir müzisyen için çok tehlikeli.

Woman yayınlanalı 5 seneden fazla bir zaman geçti, niçin bu süreç bu kadar uzundu? Bu beş sene senin için nasıl geçti, hayatında olanlar müziğini nasıl etkiledi?

Gerçekten çok şey değişti. Albümü çıkarabilmek için bir kayıt şirketi almak zorunda kaldım, bunun için de bir sürü bürokratik işlerle uğraşmak zorunda kaldım, boşandım ve sonrasında da Genevieve ile tanışıp ona aşık oldum. Blood’ın kapağındaki de o. Hayatım baştan aşağı değişti diyebilirim!

Yakın zamanda bir EP yayınlamayı planladığınızı duydum, doğru mu bu?

Evet, bir Rhye EP’si üzerinde çalışıyorum, aslında her an bir şey üzerinde çalışıyorum diyebilirim. Asla duramıyorum çünkü gerçekten müzik yapmak, yeni fikirler üretmek çok hoşuma giden bir şey. Benim için günlük yaşam bu.

Woman’ı 5 yıl boyunca yüzlerce mekanda pek çok kez çaldın, Blood için turne planın nasıl, yine bu şekilde uzun bir süre canlı dinleme fırsatı bulacak mıyız?

Açıkçası neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Güzel yerlerde çalma fırsatları sunulmaya devam ettikçe turlarız diye düşünüyorum, yolculuk yapmayı ve gitme şansı bulduğum bütün bu harika şehirlerde konser vermeyi çok seviyorum. Yani insanlar albümü çalmamızı istediği sürece turlayacağız. Yakında yeni şeyler de yayınlayacağımız için bir süre daha yolda olacağız diye düşünüyorum, önümüzdeki sene için halihazırda planlanmış bir sürü konser var.

Eminim konserden konsere değişiyordur ama son zamanlarda canlı olarak çalmayı en çok sevdiğin şarkı hangisi?

En çok şunu çalmayı seviyorum demek biraz zor, çünkü bütün şarkıların olayı farklı. Canlı bir performans esnasında bazen insanları dans ettirecek, eğlendirecek bir şey çalmak istersin ama bazen de insanları neredeyse ağlatacak bir şeyler çalmak istersin. İşte ben tam bu şekilde insanı bir yerden bir yer götüren, dinamik performansları seviyorum, yani her şarkının bir amacı var performansın içinde. Zaten sadece çalmaktan hoşlandığım şarkıları çalıyorum diye de cevaplayabilirim bu soruyu.

Yakın zamanda keşfettiğin, sevdiğin ve önerebileceğin müzisyenler ya da gruplar var mı?

Son zamanlarda çoğu müzik beni biraz hayal kırıklığına uğratıyor. Aklımı alacak güzellikte bir müzik dinlemiyorum uzun zamandır.

Çoğu müzisyenden aynı şeyi duyuyoruz…

Evet, aslında dinlediğin şeyleri yeterince etkileyici bulmamak da insanı müzik yapmaya iten sebeplerden. Tabii hala güzel müzik yaptığını düşündüğüm müzisyenler de var, mesela Black Coffee’nin son albümüne bayılıyorum, BadBadNotGood da sevdiğim gruplardan. Ama dediğim gibi hala beni çok etkileyecek, ilham verecek bir şeye denk gelmeyi bekliyorum.

Son olarak İstanbul’a daha önce gelmiştin, önceki deneyimlerin nasıldı? Bu seferki ziyaretin için planların var mı?

2010’de Türkiye’de bir ay kadar kaldım, arabayla ülkenin farklı yerlerini dolaştım. Arkeolojik kazılar yapan birilerini tanıyordum, biraz onlarla zaman geçirdim. Geçen sene bir festivalde çaldık Göreme’de. İstanbul’da da iki kez çalmıştık. Burası benim için özel bir yer çünkü ilk sevgilim Türk’tü ve İstanbul hakkında çok şey öğrendim ondan. Türkiye’ye de hep bir merakım ve ilgim var çünkü Kanada’da da belli bir Türk popülasyonu var. Tabii, muhtemelen en ilgi çekici bulduğum şey Türk yemekleri diyebilirim. Dolaşırken bir restorana girip bir şeyler denemeyi çok seviyorum.

RÖPORTAJ: WOLF ALICE

İngiliz grup Wolf Alice geçen sene yayımladıkları ikinci albüm ile hepimizi şaşırtmayı başarmıştı. İlk albümlerinin başarısının ardından birçok müzik tarzını aynı yelpazede buluşturan uzunçalar Visions of a Life ile adeta çığır açtıklarını söyleyebilirim. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa Mercury Prize’a aday gösterilen grup önümüzdeki pazar günü Gezgin Salon kapsamında King Gizzard & the Lizard Wizard ve Amyl and the Sniffers ile beraber sahne alacak. Konsere sayılı günler kala grubun vokali Ellie Rowsell ile telefonda laflama fırsatı bulduk. Her ne kadar sinyalinin yetersizliği ile konuşmamız yarıda kalmış olsa da kendisi ile bire birde konuşmak harikaydı! Ellie ile ikinci albümlerinin çeşitliliğinden, prodüktörlerin öneminden ve tur ritüellerinden konuştuk. Buyurun röportajımıza:

(daha&helliip;)

RÖPORTAJ: GIRLS IN AIRPORTS

Garanti Caz Yeşili: Uluslararası Caz Günü etkinlikleri kapsamında 30 Nisan’da Salon‘a konuk olacak Girls in Airports ile kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Dünyanın bir çok köşesinden ilham dolu bir konser öncesi bu muhabbeti okumadan geçmeyin.

Merhaba, nasılsınız?

Her şey yolunda, teşekkürler!

Yakın bir zamanda canlı kayıtlarınızdan oluşan bir albüm yayınladınız, sizi performanslarınızı kaydedip yayınlamaya teşvik eden neydi? Sizin için sahnede olmak ne ifade ediyor, turnede olmayı seviyor musunuz?

Tabii, turne çok yoğun bir tecrübe. Sanki hayatın sadece o bir, bir buçuk saatlik performanstan ibaretmiş gibi hissettiriyor. Geri kalan her şey beklemek ve hazırlık yapmak. Bu yüzden turne sırasında kendini geliştiriyor olmak de çok büyük bir artı. Yeni canlı albümümüz de üç günlü bir turneden en sevdiğimiz kayıtların birleşimi gibi. Neredeyse hepsi son konserden.

2009’dan beri birlikte çalıyoruz ve bu 9 yıl boyunca tarzımız çok değişti. Her konserde yeni bir şey yapmaya çalışıyoruz böylece ifade biçimimizdeki değişimler çok organik bir şekilde gelişiyor. Bunu belgelemek istedik.

Danimarka asıllı bir grupsunuz ama müziğinizde Güney Amerika’dan Afrika’ya, çok farklı coğrafyalardan etkiler görmek mümkün. Sizce müziğiniz nasıl böyle bambaşka kültürleri içeren bir füzyon haline geldi?

Hepimiz Afrika’ya seyahat ettik daha önce, özellikle Batı Afrika’ya. Dünyanın her tarafından geleneksel halk müziklerini dinlemeye ve olabildiğince çok yeniliğe açık olmaya çalışıyoruz. Davulcumuz ve perküsyoncumuz geleneksel müzikten gelen davul tekniklerine çok ilgili, bu daha orijinal bir sound yaratmamızda önemli rol oynadı çok kez.

Dediğin gibi müziğimiz gerçekten bir füzyon. Üzerine çok düşünülmüş bir durum değil bu, sadece sonunda kulağa öyle gelen bir şey çıktı. Kopenhag’da yaşıyoruz, nispeten çok kültürlü bir şehir ama hepimiz Danimarka’nın daha tipik, sarışın, güzel arabası/evi/bahçesi olan ve pop müzik dinleyen insanlarının bulunduğu şehirlerde büyüdük. Belki de müziğimiz şimdi Kopenhag’da bulduklarımız ifade etmek için bulduğumuz bir yoldur. Yine de her şeyden önemlisi, yeni şeylere açık olmak ve sana heyecan veren şeyleri keşfetmeye çalışmakla ilgili bir durum.

Son iki yılda bambaşka yerlerde bulunma fırsatınız oldu, en sevdikleriniz hangileriydi?

Hepimizin çocukları olduğu için genelde gittiğimiz şehirlerde vakit geçiremiyoruz artık. Pekin’de birkaç günü sadece şehirde ve civarında takılarak geçirme fırsatımız olmuştu, gerçekten inanılmazdı. Çin Seddi başta olmak üzere bütün turistik yerlere gittik. Ve gecenin bir vakti bile dumpling yiyebileceğin, bir sürü insanla dolu mekanlar bulmak mümkün oluyordu.

New York’ta da çok güzel vakit geçirdik. Çok daha eski bir anı bu. Turneyi tamamen kendi kendimize planlamıştık o yüzden sadece küçük mekanlarda çalacaktık. Gerçek bir kaostu; kiraladığımız enstrümanları çıkacağımız mekana taşıyabilmek için araba kiralamak zorunda kaldık. Sonra Brooklyn’de kalacağımız daireye tekrar aletleri taşıdık ve güvenilir bir yere benzemediği için aletleri sürekli yanımızda taşımak zorunda kaldık. Yine de Manhattan’a doğru köprüden geçerken her şeye değdiğini hissetmiştik.

Daha önce Istanbul’a geldiniz mi? Ziyaretiniz için planlarınız neler?

Bir süre kalıp şehri gezebileceğiz gibi görünüyor. Olabildiğince çok yer görmek istiyoruz, kesinlikle Asya tarafını da Avrupa tarafını da göreceğiz. Davulcularımız birkaç zil almayı planlıyorlar.

İstanbul’daki dinleyicilerinize söylemek istediğiniz bir şey var mı? Konsere nasıl hazırlanalım?

Konser için sabırsızlanıyoruz! Harika dinleyiciler olduğunuza eminiz. Spotify’da bizi en çok dinleyen şehir Kopenhag, Berlin ve Hamburg’dan sonra İstanbul gibi görünüyor, hiç oraya gelip konser vermemiş olmamıza rağmen. Gelip bunun sebebini görebilecek olduğumuz için gerçekten çok heyecanlıyız.

RÖPORTAJ: EVERYTHING EVERYTHING

Everything Everything ile grubun favori albümü Radiohead‘in Kid A‘inin açılış parçası olan Everything In Its Right Place şarkısından ismini alıyor oluşuyla tanışmıştık. Hemen ardından taze grup ilk albümleri Man Alive ile Mercury Prize‘a aday olarak rüşdünü ispat etmişti.  2013 ve 2015 yıllarında gelen albümleri Arc ve Get to Heaven ile hayatlarımıza kalıcı olarak girmiş ve bu iki albümün de turnesi sırasında kendilerini İstanbul’da izleme fırsatı bile bulmuştuk. Bu kez de son albümleri A Fever Dream ve hemen arkasından gelen EP’leri A Deeper Sea‘nin turnesi kapsamında İstanbul’a uğramadan önce grupla konuşma fırsatı bulduk. Biz üç senedir kendilerini canlı dinleyemediğimiz için çok heyecanlıyız, siz de aynı heyecanı paylaşıyorsanız lafı daha da uzatmadan sizi röportaja alalım. 21 Nisan‘da Salon‘da şarkılara hep bir ağızdan eşlik etmek üzere, buyurun:

Merhaba! Nasılsınız? Turne nasıl gidiyor?

Çok iyi, teşekkürler!

Son albümünüz A Fever Dream’in yayınlanmasının üzerinden çok zaman geçmedi, geri dönüşler nasıl oldu, beklediğiniz gibi miydi? Sonunda ortaya çıkan iş sizi tatmin etti mi?

Aldığımız dönüşler harikaydı, albümü canlı olarak çalmaktan da çok keyif alıyoruz. Aklımızdaki albümü hayata geçirmeyi başardığımızı düşünüyoruz, bu yüzden sonuçtan gayet memnunuz. Her zaman olduğu gibi bir sonraki projemiz için heyecanlıyız.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla “A Fever Dream” önceki albümlerinize göre biraz daha kişisel fikirler içeren sözlere sahip, niçin bu sefer böyle bir değişime gittiniz?

Get to Heaven biraz fazla kişisellikten uzaktı, şarkıların büyük bir kısmı hayali bir perspektiften ve çok daha büyük bir çerçeveden bakarak yazılmıştı. Herkesin 2016 olayları (Brexit ve Amerika’daki seçimler) üzerine yazacağını biliyorduk ve sanki bu konular hakkında zaten daha önce çok fazla konuştuk gibi hissettik. Bu sebeple bu kez daha küçük bir pencereden, bu büyük olayların kişisel boyutlarda kendi küçük hayatlarımızdaki etkisi hakkında konuşmak istedik.

A Fever Dream ve A Deeper Sea’nin yayınlanması arasında çok büyük bir ara yok. Her ne kadar isimler benzese de, iki kaydı da dinlerken sanki bambaşka yerlerden çıkmışlar gibi hissediyorum. Sizce bunun sebebi nedir? Siz bu iki kaydın arasındaki bağlantının nasıl algılanmasını planlamıştınız?

Evet, isimlerini kasıtlı olarak benzer seçtik. A Deeper Sea’nin, A Fever Dream’e başka bir açıdan bakıyormuş gibi hissettirmesini istedik. EP, içerdiği remix ve cover dolayısıyla albümün genel söylemine tam uymuyor. Bu şarkıların kendine özel bir yeri olmalıydı. Bir A Fever Dream fanı için, A Deeper Sea ekstra bir hazine bulmak gibi bir şey.

Albümün ve EP’nin kapak görsellerini çok beğendim. Bu görsellerin kayıtlarla olan ilişkisini nasıl açıklarsınız, vermek istediğiniz mesaj neydi?

Teşekkürler, bu görsel bölünmüş toplum fikri üzerineydi. Fiziksel olarak üst üste yığılmış ve birbirinden kopup ayrılıyor ama sonsuza kadar birbirlerine bağlılar. Bu bize hem korkunç hem güzel geliyor.

Birçok kez sorulduğu için eminim bu açıklamanız için pişmansınızdır ama duydum ki “Ivory Tower” son albümden en sevdiğiniz şarkıymış. Niçin, özel bir sebebi var mı?

Hangimiz söylemiştik bunu emin değilim, ama gerçekten de hepimiz seviyoruz sanırım Ivory Tower’ı. Canlı çalmak çok eğlenceli, ve şarkıdaki birkaç söz albümdeki en iyi sözler bence.

Özellikle şarkılarınız aracılığıyla politik duruşunuzla da biliniyorsunuz. İnsanları bilinçlendirmek için yapmanız gereken bir şey olduğunu düşündüğünüz için mi böyle bir tutum edindiniz yoksa sadece fikirlerinizi paylaşma dürtüsünden ötürü müydü?

Kesinlikle bir fikir paylaşma dürtüsünden daha fazlası ama müzik ve Brexit bambaşka şeyler. Biz kişisel olarak “politik” şarkılar dinlemeyi çok sevmiyoruz. Bu yüzden genelde şarkılarımızı insanların kendi anlamlarını çıkarabilecekleri kadar geniş yazmaya çalışıyoruz. Politik kısmı sadece arayanlar tarafından bulunuyor bence.

Son zamanlarda neler dinliyorsunuz?

Rae Morris’in Someone Out There isimli albümünü çok dinliyorum bu sıralar. Müzikten aldığım zevki tekrar canlandırdı diyebilirim, çok pozitif bir albüm, kendi müziğimiz için söylemesi zor bir şey.

Daha önce İstanbul’a gelmiştiniz, nasıl bir deneyimdi sizin için? Şehirde geçirmek için yeterli vaktiniz olmuş muydu? Bu seferki ziyaretiniz için planlarınız neler?

Evet daha önce gelmiştik ama hava o kadar sıcaktı ki sürekli gölgede saklanmak zorunda kaldık! Bu kez Türk arkadaşlarımız The Away Days ile zaman geçirebilmeyi umuyoruz.

Konserde bizi ne bekliyor olacak? Kendimizi nasıl hazırlayalım?

Harika davullar duyacaksınız. Sesinizi de yanınızda getirmeyi unutmayın!

RÖPORTAJ: SON LUX

İlk albümünü 2008’de yayınlayan ve bir süre Ryan Lott‘ın solo projesi olarak ilerleyen, daha sonra Ian Chang ve Rafiq Bhatia‘nın katılımıyla son halini alan Son Lux’ı herhangi bir kalıba sığdırmak çok zor. Projenin çıkış albümü olan At War with Walls & Mazes “şarkı” olarak isimlendirmenin eksik ve yanlış olacağı ses kesitlerinden oluşurken grubun tarzı zamanla olgunlaşıp daha da karmaşıklaşarak Brighter Wounds‘a kadar ulaştı. Bu sırada Lorde, Woodkid, Sufjan Stevens gibi isimlerin de dikkatini çekerek birlikte çalışmalara imza atmayı da başardı. Özellikle doğaçlamalarıyla renklendirdikleri, şaşırtıcı performanslarıyla bilinen Son Lux bu akşam Salon‘da sahne alacak, grupla yeni albümleri ve bu akşamki performansları hakkında konuştuğumuz sohbetimiz hemen aşağıda. İyi eğlenceler!

Merhaba! Nasılsınız, turne nasıl gidiyor? Yolda olmayı seviyor musunuz?
Ian Chang: Turne harika gidiyor. Seyirci kitlemiz inanılmaz, turnede bize eşlik eden herkes harika ve performanslarımız hakkında çok iyi hissediyoruz. Sizlerle de bunu paylaşmak için sabırsızlanıyoruz. Yolda olmanın zorlukları elbette var ama müziğimizi bu kadar çok kişiyle yüz yüze paylaşabildiğimiz için ayrıcalıklı hissediyoruz.

Yeni albümünüz “Brighter Wounds” hakkında çok heyecanlıyız –Sizden bu soruların cevabını aldığımda çoktan çıkmış olacak diye tahmin ediyorum ☺- Her albümde tarzınız daha derin ve karmaşık bir hal alıyor, bunun sebebi ne sizce? Albümün üretim ve kayıt süreci nasıldı?
Ian Chang: Gerçekten de çıktı albümümüz! ☺ “Brighter Wounds” ile çok gurur duyuyoruz. Bu seferki üretim sürecimizdeki en büyük değişiklik stüdyoda çok daha fazla birlikte vakit geçirmemiz oldu. Daha pürüzsüz bir çalışma süreciydi. Dinleyicilerimizle daha akıcı bir dil ile konuşuyoruz bence bu kez.

Albüm kapağının nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum, görselin albüm ile ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Ian Chang: En başta amaçladığımız konsept ellerin “iş gücü”nün sembolü olmasıydı. Bu fikir bizim için menajer/guru/yaşam koçu olan Michael Kaufmann’ındı. İlginç olan kısım ise henüz müzik yokken bu fikir vardı, aktif olarak bu fikir üzerine müzik üretmeye çalışmadık ama yine de bilinçaltımızda bir etkisi olmuş olmalı mutlaka.
Albümün kayıtlarını bitirip ismine karar verdikten sonra görseller için iş birliği yaptığımız isimlere, The Made Shop’a yolladık ve bu “el” konseptini akıllarında bulundurarak şu anki albüm kapağını yaptılar. Çok iyi bir iş çıkardılar bence, altından ve birbirine karışmış iki el fikri çok hoşumuza gitti. Albümün değindiği temalar hakkında konuşuyor gerçekten.

Duyduğum kadarıyla canlı performanslarınız sıklıkla doğaçlamalarınız üzerinden ilerliyormuş, böyle olduğunda dinleyicilerinizden aldığınız geri dönüşler nasıl oluyor?
Ryan Lott: Evet, doğaçlama yapmak performansımızın önemli bir kısmını oluşturuyor. O anda karar verilerek üretilen eşsiz seslerin verdiği enerji bizi çok heyecanlandırıyor. Şarkılara hak ettiği saygıyı gösteriyoruz ama albümü aynı şekilde sahnede tekrar tekrar çalmak bize göre değil. Bir grubu yalnız ve insan içinde dinlemek çok farklı deneyimler. Bir albüm kaydederken ya da performansı planlarken aklımızdan çıkarmadığımız şeylerden biri kayıtta iyi duyulan bir şey her zaman canlı performansta da aynı etkiyi vermeyebilir. Bu yüzden umuyoruz ki performanslarımız bizi dinlemeye gelenler için iyi yönde şaşırtıcı bir deneyim oluyordur, şu ana kadar bizim açımızdan gördümüz kadarıyla öyle de oluyor gibi.

Lorde ile yaptığınız iş birliği nasıl gerçekleşti?
Ryan Lott: Daha en başından, 2008’den beri Son Lux’ı dinliyormuş ve Lanterns çıktıktan kısa bir süre sonra albüm hakkında bir tweet attı ve twitterden mesajlaşarak iletişimizi başlatmış olduk. Easy’nin yeni bir versiyonunu yapmaya karar verdik. Sesini orijinal şarkının üzerine kaydetti ve daha sonra onun yazdıkları üzerinden enstrümanları geliştirdik ve bu şekilde “Easy (Switch Screens)” ortaya çıkmış oldu.

“Disappearance of Eleanor Rigby” için hazırladığınız soundtrack çok etkileyiciydi, bir film üzerine çalışmayı seviyor musunuz? Bu üretim süreci, bir Son Lux albümü yapmaktan ne kadar farklı?
Ryan Lott: Film müziği yapmayı çok seviyoruz. Bir filmin hayata geçmesine hizmet etmek bizim için bir onur. Eğer “deadline” stresine katlanabiliyorsan ve teknolojiyi kullanma konusunda iyiysen çok heyecan verici bir süreç. Benim solo olarak yaptığım bir başka soundtrack projesi de “Mean Dreams” için, yakın zamanda o da yayınlandı.
Film müziğinin, adı üstünde, amacı filmin mesajını güçlendirmek olduğu için elbette en temelinden itibaren normal bir albüm yapmaktan çok farklı. Bunun yanı sıra en yoğun şekilde yeni teknikler keşfedişimiz ya da eski kayıtlarda yeni elementler buluşumuz genelde bir dans gösterisi için ya da film için müzik yaparken oluyor.

Şu sıralar neler dinliyorsunuz? Türkiye’den dinlemeyi sevdiğiniz birileri var mı?
Rafiq Bhatia: Şu sıralar Smino, Hanna Benn, Valgeir Sigurðsson, Nick Hakim, Cecil Taylor ve Ravyn Lenae’yi dinliyoruz. İlhan Erşahin’i biraz tanıyorum, New York’ta bulunduğumuz zamanlardan; Nublu’da ve Brezilya’daki Nublu Caz Festivali’nde de çalma fırsatım olmuştu.

Daha önce İstanbul’a geldiniz mi? Bu kez şehirde zaman geçirmek için fırsatınız olacak mı, öyleyse planlarınız neler?
Rafiq Bhatia: Bu Ryan ve Ian’ın ilk ziyareti olacak. Ama ben birkaç yıl önce Istanbul’da ailemle birlikte bir hafta geçirme fırsatı bulmuştum. En sevdiğim şey Ayasofya ve Sultanahmet Camisi arasında yürümek olmuştu, iki farklı taraftan ezan okunuyordu ve sesler çevredeki bütün yüzeylerden yankılanıp bana geri dönüyor ve hepimizi ahenksiz bir şekilde sarmalıyordu.
Bu kez kısıtlı bir vaktimiz olacak ama yine de görülmesi gereken birkaç yere ziyaret edip güzel bir Türk kahvaltısı yapmayı umuyoruz!

Konseriniz için nasıl hazırlanalım, sahnede ne görmeyi beklemeliyiz?
Rafiq Bhatia: Açık bir zihinle ve kulaklarla gelin. Konserimiz çok değişken olacak; derin bir sessizlikten çok yüksek sese çok hızlı geçişler yaptığımız oluyor. Dikkatinizi vererek dinlemeye, dans etmeye ve şarkılarımıza eşlik etmeye hazır olun!

2017: YIL SONU ANKETİ

Senelerdir her aralık ayı geldiğinde, seneyi kendi gözümüzden değerlendirdiğimiz yazılar paylaştık; bu sene de Türkiye’den takip ettiğimiz müzisyenlere, müzik yazarlarına ve müzik ekseninde üreten isimlere çok değerli fikirlerini sormak istedik. Zülal Kalkandelen, Artemis Günebakanlı, Bekir Özgür Aybar, Kerem Ergener, Nordik Simit’ten Utku, In Hoodies, Glasxs, Ah! Kosmos ve Seretan‘ın 2017’ye dair hazırladığımız sorular üzerinden yaptığı sene değerlendirmesi hemen aşağıda.

Upuzun arşivlik değer taşıyan anketimiz 2017’ye dair keşfettiğiniz ya da keşfedemediğiniz bir sürü şey içeriyor. 2018 için daha da zengin bir müzik yılı geçirmek dileğiyle yeni yılınızı kutlayıp sizi severek takip ettiğimiz isimlerin değerlendirmeleriyle baş başa bırakıyoruz. Herkese mutlu ve huzurlu yıllar!

Zülal Kalkandelen: Birçok açıdan zor bir yıldı. Hem dünyada hem Türkiye’de hayatımızı olumsuz yönde etkileyen olaylar oldu. Ülke içinde daha az konsere gittiğim bir yıldı.

Artemis Günebakanlı: 3 kelime de yeterli olur; blood, sweat & tears.

Bekir Özgür Aybar: İstanbul’a geri döndüm. Evlendim ve artık bir kedim var. Her şey çok daha iyi olabilirdi ama birçok şey iyi gitti 2017’de. En azından hala buradayız. Fena mı?

Kerem Ergener: Yeraltı sahnesi için yaratıcı, Mika Vainio ve Can’ın iki üyesi Holger Czukay ve Jaki Liebezeit’ın vefatıyla üzücü ama geleceğe ümitle bakmaya devam ettiğimiz bir yıl oldu.

Nordik Utku: 2017 benim için bol seyahatli, bol festivalli, bol müzikli geçti. En çok ilham aldığım yıllardan birisiydi. Güzel yıl yapmışlar.

In Hoodies: Yazarak, şarkı yaparak, kaydetmeye çalışarak, bekleyerek, beklemek zorunda kalarak ve birkaç güzel konserle… Hayallerin, insan kaynaklı sorunlarla yok olmaları veya gecikmesiyle uğraşarak, yarım kalan şeylere bakıp çileden çıkarak, lego yaparak, yürüyerek, kendimle boğuşarak, iyi olmaya çalışarak.

Glasxs: Değişik. Çok değişik.

Seretan: Uzun zamandır kafamda olan ‘Transference’ ve ‘Persona’ EP projelerini gerçekleştirdiğim bir yıldı. Ben halimden memnun olsam da, Dünya’nın gidişatı açısından ne yazık ki çatışmaların yaşandığı, savaşların ve insan hakları ihlallerinin olduğu bir yıl oldu. Ancak gelecek için ümitliyim.

Zülal Kalkandelen: İlk 5’i söylersem:
Iona Fortune – Tao of I
Mario Batkovic – Mario Batkovic
Morrissey – Low in High School
Belief Defect – Decadent Yet Depraved
Gnod – Just Say No To The Psycho Right-Wing Capitalist Fascist Industrial Death Machine

Yerliler arasında:
Konstrukt & Keiji Haino – A Philosophy Warping
Little By Little That Way Lies a Quagmire
Da Poet – Beattape 2
İpek Görgün & Ceramic TL – Perfect Lung
spc.btwn & Sycho Gast – evasion
Reverie Falls On All – Stellar Stream
tvsn – Wrong Way
Akın Sevgör – Routine

Artemis Günebakanlı:
Ağaçkakan – A Naşkvit
Mount Eerie – A Crow Looked At Me
LCD Soundsystem – American Dream
Angel Olsen – Phases
Protomartyr – Relatives In Descent
Chelsea Wolfe – Hiss Spun

Bekir Özgür Aybar:
Liam Gallagher – As You Were
Kim ki O – Zan
Çağıl Kaya – Şimdilik Her şey Yolunda
The National – Sleep Well Beast
Julie Byrne – Not Even Happiness
Liima – 1982
The Away Days – Dreamed at Dawn
Future Islands – The Far Field
Roger Waters – Is This the Want We Reallt Want
Slowdive – Aynı adlı
The War on Drugs – A Deeper Understanding

Kerem Ergener:
Mount Eerie – A Crow Looked at Me
William Basinski – A Shadow in Time
Damien Dubrovnik – Great Many Arrows
Emptyset – Borders
Tyler, The Creator – Flower Boy

Nordik Utku: Hemen last.fm’ime bakıyorum 😀 Bu sene çıkanlardan;

Elsa & Emilie – Kill Your Darlings
JFDR – Brazil
Ine Hoem — Moonbird

Elsa & Emilie’yi Mart 2017’nin başından beri sürekli dinliyorum. JFDR’ı ise sonbaharda dinlemeye başladım. Ama en çok dinlediklerim sırasında peşpeşe. Aynı zamanda hepsi en sevdiğim albümler.

In Hoodies: Kişisel sebeplerle, bu sene içinde çıkan albümlerle yeterince ilgilenebildiğimi söyleyemem. Genelde çok önceden yapılmış albümleri dinleyerek geçti zaman. İstemeden etrafımda olanlardan ve güncelden gitgide uzaklaştığım bir dönem sanırım. Dinlediğim çoğu şarkı gerçekmiş gibi hissettirmiyor. Mutlaka bir şey seçmem gerekirse Mount Eerie’nin son albümü “A Crow Looked At Me” diyebilirim. Yerli yabancı ayrımı yapmayı sevmiyorum. Yaşadığım yerin yakınlarında üretilmiş müzik anlamında Ağaçkakan’ın albümünü, Mind Shifter EP’sini söyleyebilirim.

Glasxs:
Radiohead – OKNOTOK
Lana Del Rey – Lust For Life
The XX – I See You
Mount Kimbie – Love What Survives
Deniz Tekin – Kozakuluçka
Büyük Ev Ablukada – Fırtınayt
Ezhel – Müptezhel
Alt-j – Relaxer
Kendrick Lamar – Damn
Lorde – Melodrama
Tokimonsta – Lune Rouge
Benjamin Clementine – I Tell a Fly
Emre Akbay – Göğe
Mind Shifter – Horizon

Seretan: Yabancı Albümler:
Land of Talk – Life After Youth
Rafael Anton Irisarri – The Shameless Years
Kaitlyn Aurelia Smith – The Kid
Blanck Mass – World Eater
Slowdive – Slowdive
Laurel Halo – Dust
Ben Frost – The Centre Cannot Hold

Yerli Albümler:
Goralı – Qualia
Ceramic TL/Ipek Görgün – Perfect Lung
Robogeisha – rofl EP
Islandman – Rest In Peace
Reverie Falls On All – Stellar Stream
Men With a Plan – Old Tapes
Affet Robot – Röntgen

Zülal Kalkandelen:
Morrissey – Home Is a Question Mark
UNKLE – Looking for the Rain (Feat. Mark Lanegan)
Ninos Du Brasil – O Vento Chama Seu Nome
LCC – Ka
Iona Fortune – Shi
Belief Defect – Unnatural Instinct
William Basinski – For David Robert Jones
Colin Stetson – Spindrift
Ancient Methods – It Won’t Take Me (feat. Tropic of Cancer)
SUMS – Nomads
Mark Lanegan Band – Nocturne
Gonjasufi – Your Maker (Daddy G Remix)

Artemis Günebakanlı:
LCD Soundsystem – I Used To
Arcade Fire – Creature Comfort
Gorillaz – Saturnz Barz
Ağaçkakan – Şüpheli
Chelsea Wolfe – Static Hum

Bekir Özgür Aybar: Önceki soruda yazdığım albümlerden birer şarkı ekleyebiliriz buraya. Ama yapmasak daha iyi. Çünkü bir albümün bütünlüğüne inanıyorum ve şarkıları birbirinden ayrı düşünemiyorum.

Kerem Ergener:
Biosphere – Black Mesa (feat. Leslie Howard)
Maria Rita Stumpf – Cantico Brasileiro No 3 (Selvagem and Carrot Green Remix)
Aaron Dilloway – Ghost
Forest Sword – The Highest Flood
Zola Jesus – Exhumed

Nordik Utku: Sen Olsan Bari, Çok Çok, Elsa & Emilie – Chains of Promises ve Ocean, JFDR – Instant Patience, Highasakite – Samurai Swords ve Since Last Wednesday ama akustik versiyonları.

In Hoodies: Radiohead & Hans Zimmer – Bloom düzenlemesi.

Glasxs:
Radiohead – I Promise
Lana Del Rey – Cherry
Büyük Ev Ablukada – İhtimallerin Heyecanına Üzülüyorum
Radiohead – Man of War
Alpha Minus – Whale Song
Rain Lab – Infatuation
Ezhel – Benim Derdim
Büyük Ev Ablukada – Hoşçakal Kadar
Ezhel – Küvet
Kendrick Lamar – Element

Ah! Kosmos: Arca – Desafio

Seretan:
Yaeji – Feel It Out
Black Marble – Frisk
Steve Hauschildt – The World Is Too Much With Us

Zülal Kalkandelen: Max Cooper feat Kathrin deBoer – Seed (Video by Vincent Houze)

Artemis Günebakanlı: Gorillaz – Saturnz Barz

Bekir Özgür Aybar: Foo Fighters – Run

Kerem Ergener: Danny Brown – Ain’t it Funny

Nordik Utku: The Blaze – Territory

In Hoodies: Radiohead – Lift (Oscar Hudson)

Glasxs: Tricky – The Only Way

Seretan: Boy Harsher – Motion

Zülal Kalkandelen: Le Guess Who? festivalindeki Oiseaux-Tempête konseri.

Artemis Günebakanlı: Mono (Zorlu PSM)

Bekir Özgür Aybar: Julie Byrne – Salon IKSV

Kerem Ergener: Swans’u son bir kez izlemek benim için çok özel bir deneyimdi.

Nordik Utku: Elsa & Emilie, Sigrid, JFDR

In Hoodies: John Maus, Zorlu PSM – Studio.

Glasxs: Bonobo – VW Arena

Seretan: Liars’ın IKSV Salon konseri.

Zülal Kalkandelen: Iona Fortune – Tao of I

Artemis Günebakanlı: Annie Hardy – Rules

Bekir Özgür Aybar: Liam Gallagher – As You Were

Kerem Ergener: Belief Defect – Decadent yet Depraved

Nordik Utku: JFDR — Brazil

Glasxs: Ezhel – Müptezhel

Seretan: Kelly Lee Owens – Kelly Lee Owens

Zülal Kalkandelen: Yair Elazar Glotman & Mats Erlandsson – Negative Chamber

Artemis Günebakanlı:
Death Machine – Cocoon
Juiceboxxx – Freaked Out American Loser
Ho99o9 – United States of Horror

Bekir Özgür Aybar: Liima’nın 1982 adlı yeni uzunçalarını buraya alabilirim. Sadece bizde değil, uluslararası müzik basınında da pek dikkat verilmedi bu albüme. Gözden kaçıranlar için mutlaka öneriyorum.

Kerem Ergener: Chino Amobi – PARADISO

Nordik Utku: JFDR — Brazil 😀 ve Amanda Delara – Dirhamz kesinlikle.

In Hoodies: Dediğim sebeplerle benim yok. Ne nasıl karşılandı bilmiyorum. Böyle bir birikimim yok ama Zülal Kalkandelen listelerine bakmak gerek. Onun kadar iyi araştırarak müzik bulan ve dürüstçe insanlara ileten başka biri bilmiyorum.

Seretan: Yaeji – Yaeji/EP2

Zülal Kalkandelen: O kadar çok ki… Liste yapmaya kalksam sayfalar tutar.

Bekir Özgür Aybar: Tuzak soru ama yanıt geliyor: Kendrick Lamar – Damn

Kerem Ergener: Yurt içinde Ezhel, yurt dışında Arca.

Nordik Utku: Dua Lipa diyordum başlarda. Hatta amaan diyip konserine gitmemiştim. O gece bir daha dinliyim o neymiş dedim. Aşırı sevdim, konsere gitmediğime çok pişmanım. 2017’de yaptığımdan pişman olduğum tek şey sanırım 😀

In Hoodies: Ne zaman baksam ana akım mecraların neredeyse tamamının günlük yayın akışlarındaki ya da paylaşımlarındaki şarkıların yine neredeyse tamamının para ve ilişki ekseninde kurgulanmış endüstri tarafından bilinçli olarak abartılan şarkılar ve sanatçılar olduğunu görüyorum. Büyük şirketlerin parçası olan medya grupları tarafından hazırlanan veya pazarlanan şarkıların çoğunluğunu için durum böyle sanırım.

Televizyon ile ilgili konuşulan “izleyici bunu istiyor” bahaneleri gibi aslında. İnsanlar, izleyiciler, dinleyiciler yani kitle suçlanır genelde. Halbuki sorun üreten ve onu iletenlerdedir çoğunlukla. Dinleyici/izleyici maruz kaldığı şeyden kaçınılmaz olarak etkilenir. Duyduklarımız hayatımızın parçası haline gelir bir şekilde, alışırız. Sahte, sığ, vakit geçirmeye yönelik şeyler zaman geçirmeyi kolaylaştırır, yaşamla, içimizdeki, çevremizdeki ve dünyadaki acıdan bağlantısız oldukça kişiyi düşünmekten, sorgulamaktan uzaklaştırır, kolay imal edilir, rahatlıkla arzu edilmesi sağlanır, tükettirilir ve yenisi hemen yerine konabilir sanıyorum. Karanlığı ambalajlamak, pırıltılı hale getirmek ne acı. Bu yüzden seri üretimle ama faklı kaplar içinde sürekli bunlar sunuluyor ve olabildiğince abartılıyorlar bence. Bu yapı da ışık seven, gösterişçi, sığ kişi ve işleri ilgi odağı yapıyor. Abartma, ilahlaştırma, ulaşılmaz yapma, müzisyeni bir tapınma figürü haline getirme bu endüstriyi besleyen şeylerden biri. Onlar daha çok ilgiye muhtaç, kendine aşık, alkışa bağımlı hale geldikçe, anlatımın niteliği kaygısı olmadan, nabızsız işler üretmeye devam ediyorlar sanırım. Daha güçlünün, daha büyüğün çıkacak sesi belirlediği alanlara ve burada söz sahiplerine daha da bağımlı hale geliyorlar muhtemelen. Bu isimsiz kişilerce hayatlarımız, anılarımız işgal ediliyor ve hissettiklerimizin samimiyeti çalınıyor gibi hissediyorum genelde. Her geçen gün müzik daha çok ticari oluyor ve dolayısıyla daha çok kara dayalı hale geliyor. Kar için ne gerekiyorsa yapılıyor ve yaymak, abartmak, konuşulmasını, yazılmasını, çalınmasını sağlamak bunun bir parçası gibi geliyor.

Zülal Kalkandelen: Hayır, çünkü medyada sürekli aynı isimler pompalanıyor, kopyala yapıştır türünden aynı listeler yayınlanıyor.

Bekir Özgür Aybar: Hayır, tam da beklediğim gibi.

Kerem Ergener: Hiç şaşırtmadı.

Nordik Utku: Kendrick Lamar’ı bekliyordum. Lorde’un tepelerde olduğunu bilmiyordum 😀 Şaşırdım.

In Hoodies: Kendrick Lamar albümünde bazı anları sevmiştim. Lorde dinlemedim. Hiçbir yıl sonu listesi okumadım maalesef. Bir listede yer bulabilen istisnai üretimler oluyordur mutlaka. Kişisel beğenilere ilişkin samimi değerlendirmeleri ayrı tutarsak, büyük kitlelere ulaşan listelerin bahsettiğim istisnai üretimler hariç gerisi tümüyle maddi güç ve ilişki ile sağlanan tanıtım çalışmaları sonucunda belirleniyor gördüğüm kadarıyla. Tabii ki bir listede olmak için doğrudan para verilmesini kastetmiyorum. O da var ama asıl konu listeyi yapan kişilerin de yıl içinde dinlediği şarkıların çok sınırlı kaynaklardan çıkması. Listeler genel eğilimin küçük bir yansıması muhtemelen. Sorun o eğilimi belirleyen trafikte. Müzik gitgide daha çok sadece bir eğlence biçimine indirgeniyor. Ölmekte olan bir endüstriye yine çıkara dayalı kısa süreli ve süslü elektro şoklarla, tüketim devam ettirilmeye çalışılıyor. Güçü yetenlerin kimin ne kadar duyulması, yazılmasını istedikleri ve bununla ne kazanacakları ile ilgili. Bu anlamda her hangi bir kişi listede olabilir.

İsimler üzerinden değil ama genel bir kaç şey söylemeye çalışayım. Listelere hakim olan, bağımsız, asi görünen, isyan ve itiraz içerdiği düşündürtülen ama aslında son derece ticari bir sistemin içinden çıkmış, “ne satar” düşüncesi ile planlanan, yıllar öncesindeki üretimlerden çalıntılarla dolu, çoğu zaman olduğu gibi temelde tanıtıma ve görüntüye dayalı projeler çoğu zaman. Örneğin rock, punk, garage, indie, rap müzik özünde ne ifade ediyorsa tam tersi bu üretimler gitar müziğinin dönüşü X, varoştan gelen sınıfsal mücadelenin ve isyanın sesi Y, seksenler estetiğinin modern öncüsü Z gibi sunulup taçlandırılabilir. Başlık içeriğin kendisinden çok daha önemli. İçi umursamazlık ve çıkarcılık, kan ve iltihap dolu kutuyu  şekerle kaplamak… Bu işlerin arkasındaki şirketsel yapı veya  çıkar düşüncesi önde tutulmasa da yeni hype’ı, yeni cool’u yaratacak dinlenilen sesteki asıl enstrumanlar gitar, davul, bas veya insan sesi değil. Asıl enstrumanlar görüntü, imaj, (yazışmalar, bağlantılar, tanıdıklar için) klavyeler – cep telefonları, reklam mecraları ve tabii en basit ifadeyle para. Müzik paylaşımında alternatif yöntemler bulunmaz, var olan farklı yollar denenmez ve desteklenmezse, ana akım veya alternatifin ana akımı dışında müzik iletilemez olmaya devam ederse aynı saçma sistem devam edecektir.

Dünyanın genel durumuma, uyuşturulmuş olsalar da çoğunluğun haklı olduğu düşüncesinin bizi getirdiği yere ve tarihsel olarak hiç birşeyden ders almayışımıza bakarsak kaçınılmaz sonuç bu … Dans ettiren, daha çok içki tükettiren, eğlendiren veya melankoliyi, depresyonu, acıyı hedef kitle olarak gördüğü insana ulaşmanın bir diğer yolu olarak görenlerin planlanmış ve paketlenmiş seslerin, 3 arkadaş ikinci el gitarlarla en ucuz stüdyoda provalarla çıkardıkları istisnai sesleri, gerçek haykırışı, içten ifadeyi bastırıp yok etmesi. Belki yanılıyorum ama yakın hissedemiyorum.

Zülal Kalkandelen: Hayır, beni etkileyen bir kayıt olmadı.

Artemis Günebakanlı: Beğendim.

Bekir Özgür Aybar: Maalesef hayır. Üstelik bunun için çok çabaladım. Tekrar tekrar tüm dikkatimle albüme daldım. Yine de olmadı. Sanırım artık Björk ile yollarımız ayrılmış.

Kerem Ergener: Björk’ün yakın zaman işlerini beğenmiyorum. Bir an önce Arca ile olan müzikal ilişkisini kesmesi gerektiğine inanıyorum.

Nordik Utku: Dinlemedim (utanan emoji)

In Hoodies: Evet.

Seretan: Beğendim.

Zülal Kalkandelen: Hayır, abartıldığını düşünenlerdenim.

Artemis Günebakanlı: Evet.

Bekir Özgür Aybar: Yeni LP üst perdede. Ancak bu gibi durumlarda önemli olan albümün seviyesi olmaz. Geri dönüş başlı başına yeterli.

Kerem Ergener: Maalesef başarısız bir dönüş olarak değerlendiriyorum.

Nordik Utku: Gittiğinin farkında değildim.

In Hoodies: Mükemmel fazla büyük bir kelime olurdu, ama ekibi ve müziklerini çok seviyorum, yeniden üretmeleri ne güzel.

Zülal Kalkandelen: O da fazlasıyla abartıldı.

Artemis Günebakanlı: Maalesef onlarınki beklediğim gibi olmadı.

Bekir Özgür Aybar: Yukarıdaki cevabımı buraya kopyalıyorum.

Kerem Ergener: Çok beklediğim bir çalışmaydı ancak ciddi hayal kırıklığına uğrattı. Özellikle Savages’dan sevdiğimiz Jehnny Beth’le yaptıkları parçayı düşündükçe kahroluyorum.

Nordik Utku: Döndüğünün farkında değildim.

In Hoodies: Damon Albarn’ın içerisinde olduğu her müzik heyecanlandırıyor beni. İyi anların olduğu bir albüm bence. Saturnz Barz’ı çok sevmiştim.

Zülal Kalkandelen: Grammy Ödülleri’ni uzun bir süredir ciddiye almıyorum. Müzik endüstrisinin yönlendirmesiyle verilen haksız ödüllerin prestiji kalmadı. Soruda belirttiklerinizden daha çok, Bowie’nin yaşarken hiçbir Grammy’e değer bulunmaması ve öldükten sonra Blackstar gibi bir olağanüstü kalitesindeki bir albümün birçok kategoriden dışlanıp En İyi Rock Performansı dalında ödül verilmesi hayret verici. Sanatsal bakış açısından anlaşılacak bir durum değil.

Bekir Özgür Aybar: Grammy ile ilgilenmiyorum.

Kerem Ergener: Grammy değer vermediğim, taraflı bir ödül ama Arcade Fire’ın albümünü övenlere çok güldüğümü söyleyebilirim.

In Hoodies:  Hiç fikrim yok, takip etmedim.

Zülal Kalkandelen: Hem konuyu ana akım medyanın tık almak için sansasyonel başlıklarla pompaladığı gibi algılamışsınız hem de albümü bu rüzgarın etkisi altında yorumlamışsınız derim. Günümüzün popüler müzik dünyasında kimsenin hem şarkı sözleri hem de müzik açısından bu kadar yüksek düzeyde yaratıcılık sergileyen, şarkılar arasında tema bağlantısını bu kadar iyi kuran, böylesine sıra dışı ve cesaretli bir albüm yapmadığını söylemek abartılı değil. Morrissey, günümüz müzik dünyasında eşsiz bir hikaye anlatıcı; “Low in High School”, savaş, medya manipülasyonu ve otoriteye karşı bir başyapıt.

Bekir Özgür Aybar: Katılmam. Morrissey’in yeni albümünü beğenmemeniz bile onun ne kadar büyük bir isim olduğunu kanıtlar. Çünkü hafızanızda çok yukarıda bir Morrissey var ve bu yeni albümü orasıyla kıyaslayınca geri düşüyor.

Nordik Utku: Gözümde hiç yükselmemişti…

In Hoodies: Morrissey hiç bir zaman gözümden düşmedi. Film veya müzik endüstrisi içinde geçmişten bu yana o kadar büyük haksızlıklar, o kadar korkunç olaylar oluyor ki. Bu konularda kimin gerçeği ifade ettiğini tespit edebilmek neredeyse imkansız.

Albüm konusunda ise biraz haksızlık edilmiş olur aslında, ama size hitap etmemiş olabilir.

Zülal Kalkandelen: Fazla müzisyen takip etmiyorum. Çünkü çoğu kendisi kullanmıyor hesabını, plak şirketlerinin reklam aracı olarak kullanılıyor o hesaplar. Geoff Barrow, kendisi kullanıp her konuda ilginç paylaşımlar yapıyor. Onu örnek verebilirim.

Artemis Günebakanlı: Geoff Barrow.

Bekir Özgür Aybar: Paul McCartney.

Nordik Utku: Hiç müzisyen takip etmiyorum aslında. Birkaç tane tanıdığım için takipleştiğim isim var, onlar da tweet atmıyor. Bir tane de crushım olduğu için takip ettiğim var ama dikkatini çekemedim bir türlü…

In Hoodies: Sosyal medya takip etmek beni çok kötü etkiliyor, atıllaştırıyor, sinirlendiriyor ve etrafımdaki gerçeklikten, tanıdığım kişilerden ve sevdiğimi düşündüğüm üretimlerinden uzaklaştırıyor. Mecbur hissetmedikçe çok parçası olmamaya çalışıyorum, kişisel olarak kullandığım hesaplar yok. Bildirimler hariç, özellikle Twitter’a neredeyse hiç bakmıyorum, Instagram’dan sürekli takip ettiğim kişiler var ama çoğunluğu görsel sanatlara ilişkin üretenler.

Seretan: Zomby.

Zülal Kalkandelen: Dizi izlemiyorum. Beğendiğim hiçbir şarkıdan suç duymam.  Banu Berberoğlu kim bilmiyorum… Vegan fast food sayılır mı? 🙂

Nordik Utku: Ben bu yıl da Simge – Yankı’dan vazgeçemedim. 2 yıldır en çok dinlediğim şarkılar listesinde üst sıralarda. Dua Lipa – Blow Your Mind da sayılır mı?

In Hoodies: Genelde mainstream hip hop dinlememe şaşırıyor gören kişiler. Ön yargılı olmadan herhangi bir üretimde bizi heyecanlandıran, ilhan veren veya içinizdekilerin karşılığı olabilecek bir ses bulabiliriz bence. Dediğiniz kişiyi tanımıyorum ama zevk / mutluluk sağlayan bir şeyi suçluluk hissi olmadan yaşadığımı pek bilmiyorum zaten.

Zülal Kalkandelen: Not Even Happiness.

Artemis Günebakanlı: Turn Out the Lights.

Bekir Özgür Aybar: Not Even Happiness.

Kerem Ergener: İki albüm de birbirinden iyi ama Turn Out the Lights.

Nordik Utku: Şu an dinliyorum ikisini de ilk defa. Turn Out the Lights’ı tercih ettim.

In Hoodies: Genel olarak müzisyenleri, müziği veya albümleri birbiri ile kıyaslamak doğru gelmiyor.

Seretan: Not Even Happiness.

Zülal Kalkandelen: İkisi de bana hitap etmiyor.

Artemis Günebakanlı: A Deeper Understanding.

Bekir Özgür Aybar: A Deeper Understanding.

Seretan: A Deeper Understanding, tabii ki.

Zülal Kalkandelen: Sleep Well Beast.

Bekir Özgür Aybar: Sleep Well Beast.

Seretan: Sleep Well Beast.

Zülal Kalkandelen: Who Built the Moon.

Artemis Günebakanlı: Şaşırtıcı biçimde As You Were.

Bekir Özgür Aybar: As You Were.

Zülal Kalkandelen: İkisi de değil.

Artemis Günebakanlı: RTJ3.

Bekir Özgür Aybar: Big Fish Theory.

Kerem Ergener: Big Fish Theory.

Zülal Kalkandelen: A Naşkvit.

Artemis Günebakanlı: A Naşkvit.

Bekir Özgür Aybar: A Naşkvit.

Kerem Ergener: Tabii ki A Naşkvit!

In Hoodies: “Sur üfle duymadım. Bir şey mi dedin hacım?” Ağaçkakan’ı, “Hep size hep size, biz de isteriz bişi. Gençler hep işsiz de, patronlar sizken s*keyim işi” Ezhel’i.

Seretan: A Naşkvit.

Zülal Kalkandelen: İkisi de değil.

Artemis Günebakanlı: Sen Olsan Bari.

Bekir Özgür Aybar: Sen Olsan Bari.

Nordik Utku: ÇOK ÇOK.

Glasxs: Sen Olsan Bari.

Zülal Kalkandelen: İkisinden de nefret etmiyorum, ilgi alanımda değiller.

Bekir Özgür Aybar: Taylor’dan.

Kerem Ergener: Nefret ettiğim nefret etmek fiili. Müzik gündemimin içinde değiller.

Nordik Utku: Taylor Swift’ten nefret etmek daha güzel. #teamyeezy

In Hoodies: Nefret etmemeye çalışmak, belki dinlememek sadece. Ruhunuza hitap eden müziği kendi başınıza aramak, bulmak, seçmek.

Bekir Özgür Aybar: Bodak Yellow.

Nordik Utku: Rockstar ama Berkcan Güven cover’ı.

Zülal Kalkandelen: Fazla ticari kokan bir pazarlama stratejisi…

Artemis Günebakanlı: Arcade Fire’ın Everything Now’da söylediklerine uygun düşen bir merch.

Bekir Özgür Aybar: Tükenmişlik.

Kerem Ergener: Albümün ne kadar kötü olduğunun fizikselleşmiş hali.

Nordik Utku: Ya ortadaki logo bir şeyin logosuydu. Türkiye’de resmi bir kurum sanki. Değil mi? İyi dönmez bence o bu arada. Döner mi?

In Hoodies: Her gün düşündüğüm şeyleri hatırlatıyor, onlardan bağımsız değil. Bu merch’ü ilk gördüğümde çok beğenmiştim. Albümü birkaç cümleyle özetlemek mümkün değil ama içinde yaşadığımız, koşulsuzca şimdinin kutsandığı, inanılmaz bir hızla akan, sonuçlarını gözlemleyemediğimiz, data ve madde tüketimine dayalı, uyuşturucu ve yıkıcı toplumsal yaşamımız üzerine sözleri çok etkilemişti. Bu saçma çark da güzel sembolize ediyor bence.

Anlamsızca ilerleyen nesneleri ve görüntüleri izler hale gelmek, üretilen arzular doğrultusunda yaşamak, nesneler, görünüş ve tükettiklerimizle kendimizi tanımlamamız, ürünleşmemiz, sürülerin veya tarafların içinde güvende hissederek yaşamak, dayatılan güzellik algıları içine hapsolmak, varlığımızı ifade edemeden kendimizden nefret eder hale gelmemiz, içeriğe boğulmak, kısa süre önce varolmayan şeylerin bir anda hayatlarımızın kaçınılmaz  parçalarına dönüşmeleri, onlarsız yaşanamadığını düşünecek hale gelmek, imitasyonlarla çevrelenip hayatla tek bağlantımızın onlar haline gelmesi, bunların içinde yaralanmamız, kendimizi yaralamamız, arzulamaya koşullandıklarımızı satın alabilmek, sahip olabilmek için çalışmak, koşturmak, yavaşlayamamak, duramamak, bencilce istemek, istemek, istemek, sonuçta gerçekten üretemeden, kendimiz seçmediğimiz veya itiraz etmediğimiz için bizim adımıza kurgulanan kısıtlı ve yapay varoluş biçimlerini yerine getirmek ve özetle herşeyin yolunda olduğu yalanları içinde sadece günü tamamlayarak, katlanarak ve vakit geçirerek, dans ederken, kutlarken, yavaşça ölerek yaşamak…

Zülal Kalkandelen: Bence bu tweet ile uğraşmak zaman kaybı…

Bekir Özgür Aybar: Bu tweeti algılayacak kadar birikim sahibi değilim.

Nordik Utku: Kendi şarkı sözü ile cevap vermeye çalıştım komik olur diye ama beceremedim.

Ah! Kosmos: “Nem olsan bari” diye cevaplar alan tweet’ini yaz ayları için tavsiye ederim.

Zülal Kalkandelen: Üstteki siyah olanı. Hem rengi siyah hem de diğerlerinde yazan isimlerin hayranı olan bir arkadaşım yok.

Artemis Günebakanlı: Run the Yules.

Kerem Ergener: Bunlar yerine aynı hattan ilerleyip Daft Punk’ın “Da Funk” klibinden hatırlayacağınız Charles adlı insan-köpeğin görüntüsünde yapılmış olan broş.

Nordik Utku: Kendime Run the Yules olanı alacağım kesin. Hediyelik Daft Punk mumu alırdım ama.

Nordik Utku: Havalimanındayım. 11 dakikadır bunu izliyorum. Mutluyum. 8 yıl önce kimsenin farkına varmadığı şarkı diyor videoda ama ben çok severdim… Yeliz Yeşilmen haklı resmen. Yeliz Yeşilmen JFDR coverlasın.

In Hoodies: Az önce izledim. Uzun zamandır televizyonum yok ama böyle saçmalıklardan uzak kalmak mümkün değil herhalde.  Kasıtlı olarak sunulan aptallık işte. Bir tarafta kişisel beğeniler var diyorum, bir şeyi sevip sevmemek vs. ama bu kültürel soykırım sanırım.

Zülal Kalkandelen: Dizi izlemiyorum. Film olarak Genç Karl Marx’ı beğendim.

Bekir Özgür Aybar: Manchester by the Sea / Dunkirk / T2 Trainspotting / Three Billboards Outside Ebbing, Missouri / The Florida Project.

Kerem Ergener: Dizi olarak Twin Peaks, Mr. Robot, Master of None. Filmlerde, Wind River, The Disaster Artist, Free Fire ve en sevdiğim yazarlardan biri olan Joan Didion’ı anlatan belgesel Joan Didion: The Center Will Not Hold.

Nordik Utku: Bu sene çıkan filmlerden Dunkirk, ama bu sene izlediğim filmlerden As Far as My Feet Will Carry Me. Dizi olarak da bu sene yayınlanmasa da bu sene izlediğim Fleabag güzeldi.

In Hoodies: Bu sene çekilmiş film veya dizi neredeyse hiç izleyemedim. Kasıtlı bir şey değil. Siz sorunca fark ettim, utandım. Trainspotting 2’yi sevmiştim.

Glasxs: Stranger Things, Guardians of the Galaxy 2, Thor: Ragnarok, Baby Driver, Valerian, Beauty and the Beast, Spider-Man: Homecoming, Wonder Woman, War for the Planet of the Apes, King Arthur, Okja.

Ah! Kosmos: The Square.

Seretan: Bo Jack Horseman, Good Time, Mother!, The Killing of a Sacred Deer, Call Me By Your Name.

Zülal Kalkandelen: Evet, bilimkurgu cok severim ve Star Wars için heyecanlıyım.

Artemis Günebakanlı: Vizyona girer girmez izleyenlerdenim.

Bekir Özgür Aybar: Hayır.

Kerem Ergener: Bir Trekie olarak hayır.

Nordik Utku: Hayır 🙂

In Hoodies: Bir sebeple, biraz.

Seretan: Maalesef. Aynı kulvarda değiller ama ‘Dune’ serisi daha çok ilgimi çekiyor.

Zülal Kalkandelen: The Black Dog, Orson Hentschel, Johnny Marr, My Bloody Valentine, Interpol, The Membranes, Nils Frahm, Moby ve yayınlanacak bir sürü deneysel albüm.

Bekir Özgür Aybar: The Soft Moon’un yeni albümünü sabırsızlıkla bekliyorum. Sonrasına adım adım gideceğim.

Kerem Ergener: 2002’de kaydedilmiş ama Ocak’ta albüm olarak elimize ulaşacak Mika Vainio, Ryoji Ikeda ve Alva Noto üçlüsünden Live 2002, Alva Noto ve Ryuichi Sakamoto’nun yeni albümü Glass, bir de Frozen Reeds, Karlrecords ve New World Records’dan yayınlacak her albüm.

Nordik Utku: Amanda Delara ve Elsa&Emilie yeni bir şeyler yayınlayacakmış diye duydum, o heyecanlandırıyor. Ama albüm yayınlamayacak olan, 2018’de albüm yayınlamasını istediğim isimlerin tam sıralı listesi çok uzun.

In Hoodies: İnanın bilmiyorum.

Seretan: My Bloody Valentine, Interpol ve The Prodigy’nin albümleri.

Zülal Kalkandelen: Tüm dünyada şiddetin hem insanlar hem de hayvanlar için azaldığı bir yıl olmasını dilerim; şiddetin tümüyle yok olmasını isterim ama sanırım insanoğlunun yakıp yıkan yapısını düşünürsek o fazla ütopik olur.

Artemis Günebakanlı: Huzur.

Bekir Özgür Aybar: Bize hayat veren her ne ise ona dair konuşabilelim ve onu gerçekten hissedelim yeter.

Kerem Ergener: Bol yeni müzik ve güzel konserle dolu bir yıl.

Nordik Utku: Bol bol yeni keşif.

In Hoodies: Bir şekilde herkes kendisini yaşayabilirken, birbirimize daha az zarar vermemiz. Duygu ve zihin bütünlüğünün (insanlarca kalbinin kırılmamasının) iyi yasalar ve uygulayıcılarca global olarak korunma altına alınması da fena olmazdı.

Glasxs: Aşırı güzel olsun.

Seretan: Barış.

RÖPORTAJ: KÖKLER FİLİZLENİYOR

Hala tanışma fırsatınız olmadıysa Kökler Filizleniyor, Ezhel olarak da tanıdığımız Ömer Sercan İpekçioğlu‘nun, Onur Gürsoy, Deniz Özden, Eren Alkan, Ezgi Pehlivan ve Canberk Hacıbaloğlu ile bir arada devam ettirdiği, hip-hop ile reggae’yi, Anadolu müziğiyle alternatif rock’ı buluşturan Ankara‘da kurulmuş bir müzik grubu. Henüz bir albümleri, hatta spotify’dan ulaşabileceğimiz şarkıları olmadığı halde, katılımcıların hep bir ağızdan sözlere eşlik ettiği, üstelik biletleri de tükenen ve yaklaşık 3 saat süren Salon performanslarının hemen öncesinde bu enerjik grupla buluşma fırsatı bulduk. Grubun kuruluşundan, gelecek projelerinden, her ne kadar gruba odaklanmak istesek de kaçınılmaz bir şekilde Ezhel’den, alternatif sahneden, Ankara’dan ve daha bir sürü şeyden bahsettik. Kökler Filizleniyor hakkında internette bulabileceğiniz en kapsamlı içeriğin bu röportaj olduğu iddiasındayız, grubu daha yakından tanımak için buyurun:

Cemre: Önce nasılsınız, nasıl gidiyor? Biraz sizi tanıyabilir miyiz, hakkınızda bilgi bulmak biraz zor, nasıl bir araya geldiniz nasıl başladı Kökler Filizleniyor?

Sercan: İyiyiz, çok teşekkürler. Benim daha önce bir grubum vardı, Afra Tafra. Daha sonra dağıldı ve ben de biraz daha rap’e odaklandım. Ankara’da sık gittiğimiz bir kafe vardı Araftafaray diye biraz orası vesile oldu gibi. Onur ve Deniz’le daha önceden tanışıyorduk, hepimizin de aklında bir grupla müzik yapma düşüncesi vardı. Sonra davulcumuz Derun da katıldı -o zamanlar Eren yoktu-, bu şekilde yavaş yavaş başladık. Amacımız eğlenmek, farklı şeyler yapmaktı. Eren de dahil olduktan sonra çalışmalarımız, provalarımız arttı. En son olarak da Canberk girdi ve tamamlanmış olduk böylece.

Cemre: Müziğinizi tür olarak sınırlandırmak zor, dediğin gibi hep yeni bir şeyler deniyormuşsunuz gibi duyuluyor. Hip-hop ve reggae karışımı diye bahsedildiğini duyuyorum ben. Ama aslında bu bile sınırlı çünkü çok Anadolu’dan ve belki daha da oryantal tınılar var müziğinizde; ve açıkçası böyle bir karışım bulmak biraz zor. Bu sound nasıl oluştu? Yani eskilerden Afra Tafra’dan gelen bir reggae yatkınlığınız vardır mutlaka ama neden reggae mesela, sizi etkileyen isimler var mı?

Sercan: Afra Tafra biraz daha reggae grubu gibiydi, cover da yapıyorduk. Ama Kökler’de ikisinin arasında bir şey yapıyoruz ne tam cover diye bileceğimiz ne de tam olarak orijinal işler yapıyoruz, düzenleme diyebiliriz sanırım.

İsmimizin de geldiği yere dayanıyor aslında bunun cevabı, kök bir müzik reggae de. Kültürel açıdan kendimizi yakın buluyoruz, çalarken de keyif alıyoruz ve her zaman bir mesajı olduğu için reggae ağırlıklı olarak müziğimizin yöneldiği bir tür. Ama reggae grubu musunuz diye sorulsa biraz öyleyiz ama biraz değiliz derim.

Deniz: Doğaçlama çok büyük bir yer kaplıyor sahnede, stüdyoda. Sercan freestyle’larla giriyor biz de belirli bir ritim ve melodi oturtuyoruz.

Eren: Mesela “sınav” konseptimiz var, Sercan mesela bazen arkasını dönüp sınav var diyor -seyircimizle de paylaşıyoruz tabii bunu- sahnede ilk defa bir şey çalıyor oluyoruz. Bu şekilde başlayıp geliştirdiğimiz çok şarkı var.

Sercan: Reggae tanımının dışında kalan kısımlar da bunlar aslında. Hepimiz farklı türlerde her şeyi dinleyen insanlarız. Reggae grubuyuz denebilir ama daha da fazlasıyız aslında.

Eren: Bizden hiç haberi olmayan birini getirip dinletsen, rock grubu olarak da kategorize edebilir, ya da rap yapıyorlar da diyebilir.

Buse: Ama dinleyicileriniz tarafından hep Anadolu etkisinin altı çiziliyor sanki.

Sercan: Evet, köklerimiz buraya dayanıyor çünkü. Aynı zamanda işte kök müziklerden sayabileceğim rock, reggae, caz gibi türler ne kadar etkilerse müziğimizi o kadar tamamlanmış olduğumuzu düşünüyorum ben.

Cemre: Etkilendiğiniz isimler kimler mesela bu türlerden?

Sercan: Çok fazla var aslında.

Deniz: Nekropsi geldi ilk olarak aklıma.

Sercan: Aşık Veysel, Frank Zappa, King Crimson, daha da bir sürü isim sayılabilir.

Deniz: Özellikle Onur’la progresif rock çok dinliyoruz mesela.

Buse: Uzun süredir insanların bir araya gelip grup oluşturma eğilimi azaldı sanki, solo kariyeri de olan isimlerin bir arada farklı bir şeyler ürettiğini görmek çok değerli. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Sercan: Ankara’da kendi çevremizde politik bir şeyler anlatabilelim, bir şeyler deneyelim ama en önemlisi de birlikte eğlenelim diye oluştu bu grup. Bu bahsettiğin azalmanın ben de farkındayım, eskiden çaldığımız belli başlı mekanlarda çok daha aktif bir müzik sahnesi vardı.

Eren: Ankara müziği denir ya hani, o anlayış da oldukça azaldı.

Sercan: Gruba bakışımız hepimizin benzer olduğu için kendimizi, müziğimizi bulmamız kolay gelişti. Kendimizi sınırlamak istemiyorduk, müziğimize dahil edeceğimiz ögeleri de belirleyince organik bir şekilde gelişti. Planlı programlı bir şey değildi aslında. Ama tabii o bahsettiğiniz azalma üzücü, keşke insanlar bir araya gelip daha farklı işler çıkarmaya devam etse özellikle 2013 öncesi Ankara bu konuda çok verimliydi.

Buse: Ankara’da insanlar ne dinliyor şu sıralar?

Eren: Ankara’da eskisi gibi bir bara gidip güzel müzik dinleyeyim anlayışı pek kalmadı eskisi gibi.

Sercan: Yurt dışından gruplara bile rastlayabiliyorduk eskiden ama artık öyle bir durum yok ne yazık ki.

Cemre: Genel bir durum bu sanırım. Peki bu Ankara’nın sizin çıktığınız zamanlardaki sahnesinde seyirciler nasıldı, mesela yeni bir şeyler deniyorduk dediniz, başlarda nasıl karşılandı bu?

Deniz: Araftafaray’da pişti denebilir, düzenli olarak çıktığımız mekan orasıydı.

Sercan: Dekorumuz bile vardı, köklerden bir mikrofon sehpası yapmıştık. Bizim Ankara’daki bütün seyircilerimiz arkadaşlarımızdı zaten başta, uzun süre onlara çaldık. Ama tabii bu kitleye Ankara’nın alternatif camiası da dahil. O yüzden seyircimizle hep bir bağımız vardı. Yavaş yavaş şehir dışında çalmaya başladıkça biraz daha farkını anlayabildik. Ankara seyircisi bambaşkaydı tabii ama Kars’ta ve Mardin’de de çaldık mesela, hep olumlu karşılandı müziğimiz.

Eren: Gruba ilk girdiğimde hatırlıyorum aynı günün sabahında akşam bir mekanda çalmaya karar verdiğimiz bile oluyordu. Zaten akşam oturmaya gideceğimiz mekanda çalıyoruz gibi bir bakıma.

Sercan: Her şey böyle samimiyet içinde gelişti o yüzden sonra başka yerlerde çalmak da daha rahat oldu bizim için.

Cemre: Ankara müzik sahnesinden bahsetmişken birazcık Ezhel soracak olursam, bir anda çok tanındın, bazen inanlar sevdikleri bir sanatçı bir anda herkes tarafından dinlenmeye başlayınca bu durumdan hoşlanmayabiliyor. Eskilerden beri varolan takipçi kitlende böyle bir tavır olmuş mudur sence, hiç takip edebiliyor musun?

Sercan: Her gün yeni yeni insanlara ulaşıyor bence hala albüm, şu anki kitlemden memnunum. Bazen yanlış ya da eksik anlaşılıyorum gibi bir durum oluyor sadece. Sanki tek şarkım “Şehrimin Tadı”ymış, başka hiçbir şarkım, başka bir söylemim yokmuş gibi bir değerlendirmeye maruz kalıyorum biraz üzücü bir şekilde. Her şeye mi klip çekmemiz lazım? Bunun dışında çok mutluyum dinleyicilerimden. Dünyanın farklı farklı yerlerinden Türklerden mesajlar alıyorum, bir sürü yere ulaşabilmişim. Tabii bunun yanı sıra malzeme de olabiliyorsun, bir sınır var ve o sınırı aştıktan sonra artık herkes senin hakkında istediğini söyleyebilir gibi bir durum var. Ama her türlü eleştiri beni geliştireceği için olumlu karşılıyorum bu durumu.

Buse: Her çeşit, farklı janraların da dinleyicilerinden feedback alabiliyor olman açısından çok olumlu bu durum aslında.

Sercan: Evet, doğru. Rap yapan çevremden duyduğuma göre albümün böyle bir geri dönüş almasının ardından Türkçe rap’te güzel bir yükselme olmuş. Artık spotify’da da listelerde yukarılarda görebiliyoruz. Hiç rap dinlemem diyen insanlar bile nasılmış diye merak edip sevebiliyor bile. Bu benim için çok sevindirici.

Buse: Bu ilgi biraz reggae’ye de kaydı, eskiden daha kapalı bir komüniteyken şu an herkesin kolayca haberdar olabileceği bir sürü etkinlikler düzenleniyor.

Eren: Sercan’ın Ezhel olarak yaptığı en önemli şey rap’i alternatif, underground gören kitle için meşrulaştırması oldu bence.

Sercan: Rap müzik mi diyen insanların o algısını kırmaya çalıştık özellikle.

Eren: Çok yüzeysel eleştiriler görüyorum. Mesela ekşisözlük’teydi yanılmıyorsam, “küvette seks” sözüne takmış “bu adamı mı takip ediyorsunuz” gibi bir sonuca varmış. Halbuki hiç ön yargısız bir şekilde oturup dikkatini vererek dinlememiş bile. Ben davulcuyum, ritimleri dinlerken adamlar burada ne yapmış diye hayran kaldım bazı parçaları dinlerken. Çok ince ince işlenmiş bir albüm aslında.

Buse: Bir röportajında “evde oynarken yaptığım bir albüm” gibi bir açıklaman var belki onu çarpıtarak bu hale getirmiş olabilirler.

Sercan: Olabilir, yaparken eğlendik evet ama sonrasındaki çalışma çok sıkıydı. İlk başta şarkıları yazarken o kadar kasınca zaten güzel bir şey çıkmıyor.

Eren: Sercan’ın bir yıl civarı albümle uğraştığını biliyorum.

Sercan: Evet albüm başladığından çok daha geç bitti. Bir bakıma şans da oldu bu, çıkışı sırasında gündem sakindi, yeni bir albüm yoktu. Bu kadar yayılması için iyi bir zamandı.

Cemre: Ezhel’in Türkiye’nin birçok şehrinde, normalde çok konser izleme fırsatı bulamadığı şehirlerde bile performanslarına denk gelmek mümkün. Kökler Filizleniyor da aynı şekilde, az önce dediğiniz gibi Kars’ta, Mardin’de konserleriniz oldu. Bunun insanların belli şehirler dışında konsere gidemiyor oluşuna bir tepki olduğu söylenebilir mi? Gittiğiniz yerlerde nasıl oluyor, yine alıştığınız dinleyici kitlesini bulabiliyor musunuz?

Sercan: Evet kesinlikle tepki gösterdiğimiz bir durum bu. Her yerde aynı olmuyor ama tabii seyirciler. Mesela Mardin’de oturan bir seyircimiz vardı, biz daha çok ayakta dans eden seyircilere alışığız. Dinleti gibiydi ama o anda müziğimiz de ona dönüşmeye başlamıştı.

Deniz: Biraz mekana göre değişiyor.

Eren: Kars çok ilginçti. Önde birkaç sıra üniversiteliler vardı, arkada amcalar rakı içiyordu.

Sercan: Bu bizi hem geliştiren hem de mutlu eden bir şey ve dediğin gibi müziğimiz her yere yaymak, herkese bir şeyler sunabilmek istiyoruz.

Cemre: Peki yeni neler yapıyorsunuz şu sıralar? Turneden ötürü çok yoğunsunuz sanırım?

Sercan: Evet o yüzden ben hiçbir şey yapamıyorum ne yazık ki. Albüm çıktığından beri hep yoldayım. Hep konuşuyorduk ben bu albümü yapayım sonra Kökler Filizleniyor için de böyle bir işe girişiriz diye. Ama hala albümün işleri devam ediyor, albümün sonrası da bir parçasıymış bunu öğrendim. Yakın zamanda bir boşluğumuz olacak ve çalışmaya başlayacağız gibi görünüyor.

Cemre: Son olarak en güncel şeyi sorayım, Nihil Piraye ile bir çalışmanız yayınlandı bugün, bu iş birliği nasıl gelişti, buna benzer farklı janralarda üreten isimlerle iş birliği planları var mı?

Sercan: Nihil Piraye ile ben 2010’da Rock-a Festivali’nde tanışmıştım, o zamanlar benim de punk-rock yapan bir grubum vardı. O zamandan beri arkadaştık, aklımızda hep birlikte bir şey yapma fikri vardı, derken Berk(Nihil Piraye) bana bu şarkının altyapısını attı. Kamufle’yle de konuşmuş, Kamufle de yıllardır arkadaşım. Bu şekilde daha önceden tanışıyor olmamız, arkadaşlığımız üzerinden gelişti. Çoğunu yazmadan mikrofon başında bir şeyler deneyerek yaptım diyebilirim, çok da güzel oldu bence sonuç. Hep bu tarz bir şey yapmak istemiştim. Hala da başka tarzda başka gruplarla da bu tip işler yapmayı istiyorum hatta yerli ve yabancı isimler de var aklımda, yoğunluğum geçince bunun üzerine de düşeceğim.

RÖPORTAJ: ELECTRO DELUXE

Electro Deluxe “caz grubu” denince aklınıza gelen ilk örneklerden bambaşka bir grup. Hip-hop’tan funk’a, alternatif rock’tan pop’a uzanan, apayrı müzik türlerinden beslenen sounduyla hemen herkesin Electro Deluxe’ta sevebileceği bir element bulması mümkün. Fransa kökenli grubun etkilendiği ve benzediği gruplar da, hayranlarının yayıldığı coğrafya da asıl merkezlerinin çok ötesine taşıyor. 15 yılı aşkın süredir birlikte olan grup, son 9 senedir de James Copley’nin vokalleriyle birlikte tamamlanmış bir şekilde üretmeye devam ediyor. Daha önceki İstanbul performanslarının başarısından ötürü MIX Festival’de sahne alacak olmasına özellikle heyecanlıydık ve bu vesileyle James ile konuşma fırsatı bulduk. 2016’da çıkan son albümleri “Circles”,  sahne performansları, İstanbul, grubun yeni projeleri ve daha bir sürü şey üzerine yaptığımız keyifli sohbet hemen aşağıda. Kendisinin sahnede olduğu kadar normal hayatta da eğlenceli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, röportajı okuduktan sonra da konsere gitme isteğinize karşı koyamayacağınızı garanti edebiliyor gibiyim. Buyurun:

Nasılsınız, turne ve onun dışındaki hayatınız nasıl gidiyor?
Her şey çok yolunda gidiyor, bir yıldır turnedeyiz ve son birkaç aydır biraz daha rahat bir programımız var. Bizim için harika geçen bir yılı İstanbul’da bitireceğiz.

Son albümünüz “Circles” yayınlanalı bir yıldan fazla oluyor, aldığınız geri dönüşler nasıldı, sonuçtan memnun musunuz?
Albüm bizce çok iyi geri dönüş alıyor. Her albümde daha da çok insana ulaşabiliyor olmak bizim için çok önemli. Grammy’nin Fransa’daki eş değeri olan “Les Victoires du Jazz”in “Senenin Müzik Grubu” ödülünü aldık. Oldukça gururluyuz.

Albümü yaratma süreciniz nasıldı?
Çok uzun bir süreçti. Beşimizin toplanıp ortada olan bir proje taslağı üzerinden ilerlemesi şeklinde gelişti, bazen birimizin düşündüğü bir şarkı ya da hazırladığı bir demo gibi. Bu şekilde birimiz şarkı için temeli sağladı ve her şeyi hep birlikte onun üzerine inşa ettik. İlk kez köklü ve büyük bir stüdyoda aldık kayıtlarımızı, kendi kısımlarımızı ayrı ayrı kaydetmek yerine bütün kayıtları hep beraber aldık. Sahnede yaptığımıza benzer bir süreç oldu. Birlikte çalmak ve fikirlerimizi paylaşmak harika bir deneyimdi. Sonrasında kayıt üzerinde çok fazla edit yapmamıza gerek kalmadı. Sonuçtan ve kayıtla birlikte oluşan dinamikten çok memnunuz.

Özellikle canlı performanslarınız çok beğeniliyor, sahnede çok eğleniyormuş gibi görünüyorsunuz her seferinde. Sahnede olmak, dinleyicilerinizle bu kadar yakın iletişimde olmak sizin için nasıl bir his?
Bu işi yapmamızın asıl sebebi aslında. Müzik yapmanın en heyecan verici kısmı ürettiğin şeyi alıp birine sunuyor olmak, karşındakinin vermek istediğin hissi alıp almayacağı ya da sevip sevmeyeceğini bilmeden ve o riski almak bence. Üretmeye devam etmemizin sebebi bu, insanlarla paylaşmayacağın bir şey üretmek nasıl olur hayal bile edemiyorum. Şarkı yazarken bile canlı bir performans sırasında nasıl yorumlayacağımızı, nasıl bir karşılık göreceğimizi düşünüyoruz. Yaşama sebebimiz bu diyebilirim. Sahnede gerçekten çok eğleniyoruz çünkü sevdiğimiz bir şey yapıyoruz ve çoğunlukla ortaya çıkardığımız şey seyircilerimiz tarafından da çok güzel karşılanıyor, bunun da içtenliğimizi ve bu işten gerçekten zevk aldığımızı karşı tarafa yansıtabilmemizden kaynaklandığını düşünüyorum, zaten sahnede “-mış gibi görünmek” pek mümkün değil. Her sahneye çıkışımız sanki ilk buluşmaya gider gibi diyebilirim, bir yanda heyecanlı ve biraz korkutucu ama öte yandan karşımızdakini etkilemek durumundayız. Dünyanın en iyi müzisyenleri değiliz ama bence birbirimizi ve yaptığımız işi bu kadar sevdiğimiz için dünyanın en iyi grubuyuz.

Evet burada konseriniz için heyecanla bekleyen kalabalık bir kitleniz var.
(Gülüyor) Ama niyeyse kimse albümümüzü almıyor. İstanbul’da çalmayı da özel olarak çok seviyoruz. İlk kez dört sene kadar önce oraya gelme fırsatımız oldu sanırım, neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Orada kimse bizi tanımıyor ve müziğimizi bilmiyor diye düşünüyorduk, sonra bütün konserlerimiz sold out oldu, insanlar -küçük çocuklar bile- bütün şarkılarımıza eşlik ediyordu ve herkes heyecanlıydı. İnanılmazdı, o zamandan beri İstanbul’a gelmeyi çok seviyoruz, oradaki seyircilerimiz de bizi gördüğüne sevinmiş gibi görünüyor. Orada fanlar edindik gerçekten, bazen Fransa’ya gelip orada izleyenler bile oluyor.

Türkiye’de İstanbul dışındaki şehirlerde de birçok kez konser verdiniz. Nasıl deneyimlerdi sizin için, neler kaldı aklınızda?
(Gülüyor)Tabii, özellikle yolculuk sürecini ve Türkiye trafiğini çok iyi hatırlıyoruz. Şaka bir yana İzmir gibi, Ankara gibi daha önce hiç görmediğimiz yerlerde bile müziğimizi dinleyen ve seven insanlar olduğunu görmek her zaman çok keyifli bir deneyim.

“Şu sıralar bunu çok iyi çalıyoruz” diyebileceğiniz, seyircilerden iyi geri dönüş aldığınızı gözlemlediğiniz bir şarkı var mı?
Bu albümde yeni şeyler denedik, bazen bir rock sound’uyla biraz oynadık ya da pop sound’u olan melankolik bir melodiyle. Bambaşka şeyler olduğu için çaldığımız yer değiştikçe aldığımız tepkiler değişiyor. Bazen sakin şarkılarımızı çok seven büyük bir kitleyle karşılaşıyoruz, bazen de -mesela Çek Cumhuriyeti’nde- rock andıran bir şey duyduğunda çıldıranlar oluyor. Eski şarkılarımızdan mutlaka çalıyoruz her albümde bizi o zamanlardan beri dinleyenler için, özellikle o şarkılar çok iyi geri dönüş alıyor. Daha şarkının girişinden, sözleri bile söylemeye başlamadan melodiye eşlik etmeye başlayan insanların sevincini duyabiliyoruz.

Yeni bir şeyler üzerinde çalışıyor musunuz? Birazcık gelecek planlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Şu anda muhtemelen Ocak’ta çıkacak bir Live albümü editliyor ve mixliyoruz. Bu albüme başka grupların bizim şarkılarımızı yorumladığı özel bir kısım eklemek istiyoruz. Türkiye’den de “Dolapdere Big Gang” bir şarkımızı coverlayacak.

Ne beklemeliyiz bu konserden, nasıl hazırlanalım?
Bu seneki son konserimiz olacağı için içimizde ne kaldıysa her şeyi dökeceğiz bu konserde, bütün ekstra enerjimizi atacağız. Öncesinde dinlenmek için konsersiz geçen bir aramız olacağı için de dinlenmiş olacağız, size de enerjinizi toplayıp gelmenizi tavsiye ederim. Orada birkaç saat geçirip sonra birkaç haftalığına tatile gideceğiz, böyle bir performans olacak yani. Eğlenmeye, dans etmeye hazır olun!

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İstanbul’da olacağımız için çok mutluyuz, orada olmak fanlarımızı ve arkadaşlarımızı görmek her zaman büyük bir zevk. Şimdi Fransız Grammy’sini de aldığımız ve ünlü olduğumuz için bunu sonuna kadar yaşamak istiyoruz. (Gülüyor) Şaka bir yana, ödül almak güzel ama müziğimizi bunun için değil her sahneye çıktığımızda bizi dinlemeye gelen insanlarla paylaşmak için yapıyoruz. Umarız bu konserimiz için de bütün sevenlerimiz bizi dinlemek için orada olur.