TABULA RASA

İNCELEME: ANGEL OLSEN – ALL MIRRORS

Bundan tam üç sene önce üçüncü stüdyo albümü MY WOMAN hakkında yazarken “hayatın içinden kopup gelen şarkı sözleri ve samimiyeti ile indie folk müzikteki en iyi örneklerden biri” olarak bahsetmiştim Angel Olsen‘dan. Dördüncü uzunçalar All Mirrors ile aslında senelerden beri değişmeyen bir çizginin ilerideki bir noktasına baktığımızı fark ediyorum. Artık gelecekteyiz. Ancak geçmiş kendini tekrar ediyor ve lineer bir zaman çizgisinde ilerliyoruz. Değişim, gerçekten de kaçınılmaz mı? Yoksa değişim aynı durumun kendini farklı biçimlerde göstermesi midir? (daha&helliip;)

PRÖMİYER: KASPER BJØRKE – WATER (FEAT. TOBY ERNEST)

Bir önceki albümü “The Fifty Eleven Project” Guardian tarafından senenin en iyi 5 ambient albümünden biri seçilen Kasper Bjørke bu sene yeni bir EP ile geri dönüyor: Nothing Gold Can Stay (Part A). 25 Ekim’de tamamını dinleyebileceğimiz EP’den ilk single’ı Water ise bugün ilk kez burada. Keyifli dinlemeler!

Fotoğraf sanatçısı Dennis Morton tarafından çekilen ve “kalıplaşmış maskülinite”ye meydan okumayı amaçlayan klipte ünlü Danimarkalı model Morten Palm oynuyor.

25 Ekim’de yayınlanacak albüme buradan ulaşabilirsiniz.

FREE FRIDAY (OZDELİCE)

  • Sahalara geri dönme vaktimin geldiği bir zaman diliminde olduğum için İstanbul’a yeni sezonda kimler gelecek, çok merak ediyorum. Babylon 14 Eylül’de, Salon da 20 Eylül’de açılış partisi ile yeni sezonu başlatıyor. Gelen isimlerle muhtemelen bu sene tanışacak olsam da bu sezonun temposunun yüksek olacağını düşünüyorum.

Ayrıca Red Bull Music Festivali ve MIX‘i merakla bekliyorum. Detaylar için aylık takvimleri bekliyoruz.

  • Susamam çıktı, ortalık karıştı. Soluksuz izlediğim 15 dakikayı Ezhel’in Olay‘ı ile cilaladım. Böyle üretimleri görmeye çok ihtiyacımız var. Bir yerlerde tadımız kaçmasa çok daha güzel olurdu. Tüm dinamikleri hesaba katmadan iş yapmak, proaktif davranamamak sanırım genetik bir sorun.

  • Belediyenin vapurda başlattığı caz dinletisi hakkında neler düşünüyorsunuz? Sanıyorum bu çok yeni bir girişim olmamakla birikte Twitter’daki yerini henüz almış görünüyor. “Gelenek ve göreneklerimize ne oldu?” diye çıkış yapan birileri kesin olmuştur diye düşünüyorum ancak kim ne dersin desin, Boğaz Caz müzik ile güzel.

  • Geçenlerde borderline kişilik örüntüleri ve nesne sürekliliği hakkında bir makale okurken günümüz gençliğinin müziğe bakış açısına dokunan ifadeler keşfettim. Makalede günümüzde ilişkilerin çok çabuk tüketilmesiyle artık sevginin gelip geçici olduğu ve hatta bu tanımı yapmanın zorlaştığı, o yüzden ilişkiye bağlanmanın temellerinin yitirildiği yazılmıştı. Baktığınızda evet, sürekli tüketim ilişkilenme biçimlerimize de yansıyor ve bağlanmakla bağlanmamak arasındaki boşlukta yüzerek ve belki de bu süreçte çok fazla partner değiştirerek borderline kişilik örüntüsüne ilişkilerde teğet geçebiliyoruz. Bunun müzikle olan alakası da artık gelecekte “arabesk müzik” diye bir kavramın olmayacağı… Çünkü derinden sevme, gönülden bağlanma, aşk acısı çekme gibi kavramlar rafa kalkacak ve anı değerlendiren günümüz, ilişkilerde de sadece yanında olanı görecek ve güzel zaman geçirmediğini anladığı an bağlanmadan hayatına bir yenisi ile devam edecek. Bu bir yandan nesne sürekliliğini de doğrular nitelikte oluyor. ((Yalnız buna nasıl ulaştığımı cidden hatırlamıyorum, çok okumak ve dinlemekten tüm kaynaklarım birbirine girdiği için referans vermek isteyen olursa sevinirim.)

  • Afrobeats dinlediğim günlere uzun bir ara vermeye karar verdim. Son kapanışı da yine bir Afro ile yaparak Rema’dan Dumebi’yi sizlere emanet ediyorum.

#TBT: ARCADE FIRE – WAKE UP

Geçtiğimiz hafta Arcade Fire‘ın Funeral albümünün 15. yaşını kutladık. 21. yüzyılda yayımlanmış olan tartışmasız en büyük albümlerden biri olmasının yanı sıra efsanevi grubun diskografisindeki en iyi çalışma için bu hafta saygı duruşundayız. 2007 yılında Glastonbury sahnesinde albümden Wake Up şarkısının canlı performansı ile kutlamalara sizi de davet ediyoruz.

 

İNCELEME: LANA DEL REY – NORMAN FUCKING ROCKWELL!

2012 yılında Lana Del Rey, Born to Die ile ilk çıkışını yaptığında herkesin ondan nefret ediyor oluşundan nefret etmiştim. Sharon Van Etten’in Tramp albümü, Sylvia Plath’in Sırça Fanus’u ve kendi yazılarımla Lana Del Rey, benim için yeni bir hikaye anlatıcısı ve duygularını metaforikleştirmede mükemmel bir örnekti. Sevdiği her şeyi şarkılar arasında döndürmesi ve üzgün melodileri nedeniyle sıkıcı ve yapma bulunmasını şaşırtıcı buluyordum. Bence geleceğin en büyük potansiyele sahip şarkı sözü yazarı olabilirdi. Yeni albüm Norman Fucking Rockwell!‘in yayımlanması ile yedi senenin sonunda nihayet haklı olduğumu söyleyebilir miyim?

(daha&helliip;)

FMK: FRIENDLY FIRES – INFLORESCENT

2011 yılında yayınladığı Pala albümü ile gençliğimin en güzel anılarına soundtrack olan Friendly Fires, 8 sene aradan sonra yeni albümleri Inflorescent‘i yayınladı. Pek romantik sözler ile pek duygusal geçişleri 80’ler kafası ve bolca synth’ten yararlanarak sundukları yeni albümleri, yer yer house, yer yer electronic ve çokça da dolu dolu söze yer verse de üzgünüm ama kulağa sanki tek bir şarkının farklı varyasyonları gibi geliyor. Dolayısıyla albüm Pala’dan sonra şahsen beklentimi karşılamasa da Heaven Let Me In ve Love Like Waves‘e karşı koyamadım ve bu ikisini “most liked” listeme atmış bulundum.

Albüme şarkı şarkı bakacak olursak:

FUCK

Silhouttes: Bu şarkının başka bir gruptan dinlesem şaşırmayacağım normallikte bir indie pop havası taşıdığını söylesem ne kadar linç yerim bilemiyorum. Benim için bu yazdan ötesini göremeyecek bir şarkı.

Offline (with Friend Within): Intro’da house ile karşılayan, ilerledikçe synth’lerle dans pistine davet eden, sözleriyle yakalayan ama sanki arada kalmış hissi de veren bir şarkı Offline.

Lack Of Love: Bu şarkı kendine has güzelliğini chill & house birlikteliğine borçlu diyebiliriz. Klasik house temelli altyapısıyla özel bir ana gerek olmaksızın her anıya eşlik edebilecek bir şarkı bence.

Run the Wild Flowers: Albümün son şarkısı Run the Wild Flowers, üst üste birkaç tane çok da Friendly Fires havası taşımayan şarkıdan sonra dinleyiciye nerede olduğunu hatırlatıyor. Beatin ağır oluşu ve davulu duyuyor olmak albüme karşı hisleri yeniden alevlendiriyor.

MARRY

Can’t Wait Forever: Tam da özlediğimiz FF şarkılarından biri. O 2011 tadını alabiliyorsunuz adeta. Albümün açılış ve çıkış şarkısı olarak seçilmesi doğru karar.

Heaven Let Me In: Buraya kocaman bir 10/10 bırakmak istiyorum. Disclosure havasının iliklere kadar hissedildiği bir şarkı Heaven Let Me In. Herkese hitap edebilecek sakin geçişleri, karşı konulamaz synth loopları ile hangi tarzı severseniz sevin oturmanız imkansız.

Sleeptalking: Albümün 5. şarkısı Sleeptalking, adeta “Toro Y Moi ile FF’i karıştırsak ortaya böyle bir şey çıkardı” dedirtiyor. Bolca synth kullanımı ve romantik başlangıcı bana kendini daha çok sevdirdi.

Love Like Waves: Benden 10/10 alan ikinci ve son şarkı sanırım. Haziran’da yayınladıkları bu şarkıyı çıktığı günde de çok sevmiştim. Zira tüm albüm incelemeleri de bu şarkı referans alınarak yazılmış gibi görünüyor. Ancak bu şarkının remix’i ile var olması taraftarıyım.

KILL

Cry Wolf: Albüme göre ağır ilerleyen Cry Wolf için “Albümün olgun duruşu olabilir mi?” diye düşündüm ancak “albümle bütünlük yakalasın diye basalım synth’i” hissiyatından kurtulamadım.

Kiss And Rewind: Bana neden Kiss and Rewind derken ağlıyor gibi geldi anlamadım ve doğrusu şarkıyı fazlasıyla zorlama buldum. Aslında fena sayılmaz ancak asla bir Friendly Fires şarkısı gibi değil.

Almost Midnight: Kapanıştan hemen önceki şarkı Almost Midnight, dans ettirme konusunda yüksek puanları toplarken çok fazla söz içermesiyle bir şeylerin yanlış gittiğini düşündürtüyor bana.

 

İNCELEME: BON IVER- i,i

Justin Vernon‘ın sesinde sizi güvende hissettiren bir tanıdıklık var. Bunun sebebi nostaljinin günümüz ile buluştuğu noktada beliren indie tınılarının eşsiz bir örneğini icra etmesi olabilir mi? Kanye West iş birliği, Grammy ve bu başarının altından tek hamlede kalktığı bir resmin arkasına çizdiği gizemli bir imaj. Kısacası, bir zamanlar indie olarak adlandırılan ve şu aralar eski tanımının tam da karşısında duran bir konumlama. Yep, klasik bir Justin Vernon.

(daha&helliip;)

FREE FRIDAY (EGE)

Merhaba. İlk Free Friday‘im için çok heyecanlıyım. Hem başımdan hem de kafamdan geçenleri aktardığım yazım bolca lubunluk ve geeklik de içermekte. Simay, Tuğçe, aşko babay.

Norm Ender‘in şarkısını her ne kadar çok beğenmiş olsam da bu tartışmanın özüne dair kafamda bazı soru işaretleri var. “Birinin Amerikan özentisi rap’e dur demesi gerekiyordu” açıklaması nereden tutsan elinde kalıyor bence. Hiç mi hiç sevmediğim Ben Fero’yu tek yönlü flow’undan ve yavan sözlerinden değil de “Amerikan özentiliğinden” eleştirmek çok antika geliyor bana. Lil Nas X’in 17 haftadır Billboard’un tepesinde olduğu, soundcloud rap’in, sayısız alt türün, Playboi Carti’lerin alıp yürüdüğü günümüzde bu gelenekçi kafaları anlayamıyorum bir türlü. Trap’in ülkemize sıçraması pek tabii kaçınılmazdı bence. Keşke öncüsü Ben Fero gibi vasat bir isim olmasaydı, Norm Ender de onun üzerinden koskoca bir alt türü hiçe saymasaydı. 2019’da “kim has be has rap yapıyor?” tartışmalarına kaldıysak işimiz iş. Neyse, Mekanın Sahibi en azından Ben Fero’nun yapıp yapabileceği her şarkıdan daha iyi. Glup glup’a ise pek girmek istemiyorum. Killa Hakan ve Ceza neden Ben Fero’yu ciddiye alıyor ki?

One Love hep mi böyleydi, ben gençliğin verdiği gazla mı festivaldeki sıkıntıları umursamıyordum, bilmiyorum ama bu yılki One Love faciadan halliceydi. Sanırım koca gün toplamda yarım saat falan eğlenebildim. Giriş sırası, yemek sırası, bira sırası, tuvalet sırası, çıkış izdihamı, hiçbir şeyden haberi olmayan yetkililer, son dakika iptalleri, fazlaca satılan biletler yüzünden hiç yaşamadığım kadar korkunç bir festival deneyimi yaşadım. Tek iyi yanı Years & Years, Red Bull sahnesi ve biranın 15 lira olmasıydı sanırım. Alabilirseniz tabii.

Birleşik Krallık’ın en prestijli müzik ödülü Mercury Prize‘ın adayları açıklandı. Ne liste yarabbim! Anna Calvi, Cate Le Bon, Foals, IDLES, The 1975, Slowthai derken son yılların en çekişmeli geçecek Mercury Prize’ın tanık olabiliriz. Gönlümde yatan aslansa:

Farkındaysanız 2010’ların sonuna hızlıca yaklaşıyoruz. Bu da bu yıl sonunda “son 10 yılın en iyi albümleri ve şarkıları” listelerinde kendimizi kaybedeceğiz demek. Şu sıralar ben de biraz geçmişe daldım ve ihmal ettiğim isimleri tekrar hatırlamaya başladım.

LGBTQ+ meseleleriyle ucundan kıyısından ilgiliyseniz ve kendisiyle hala tanışmadıysanız size kainatın en önemli Youtuber’ını takdim etmek istiyorum.

LGBTQ+ demişken, tarzını “genderless clown” olarak tanımlayan bubblegum bass öncüsü (akıllara hemen Charli XCX ve SOPHIE gelebilir) Dorian Electra‘nın muazzam ilk albümü çıktı sonunda. Birtakım cinsiyet ve stereotip bükmeler, beyin parçalayan davullar üstüne binen heavy metal gitarlar, kulağa cinsiyetsiz gelsin diye bütün stüdyo imkanlarıyla evrilip çevrilen vokaller, müthiş zekice yazılmış sözler ve akla çakılan nakaratlarıyla karşımızda 2019’un en heyecan verici albümlerinden biri duruyor. Kliplerindeki Orta Çağ/hentai/drag estetiği hakkında sayfalarca yazmak istiyorum. Yeni crushım kendisi.

Drag demişken, bu akşam Türkiye’nin en önemli etkinliği olan Dudakların Cengi var. Sahnede özgürleşen insanlara tanık olup siz de kendi zincirlerinizden birkaçını kırabilirsiniz.

Yazımı Türkiye’de benim haricimde Veep izleyen 5 kişiye selam göndererek sonlandırmak istiyorum.

FREE FRIDAY THE 3RD (KRCHMT)

Bedava Cumama hoş geldiniz. Yazımı beğenip yorum bırakırsanız çok sevinirim. Üst katların birinde tadilat olduğu için bu yazıyı yüksek sesle Iron Maiden dinleyerek yazıyorum.

“Woe to you, o’er Earth and Sea
For the Devil sends the beast with wrath
Because he knows the time is short
Let him who hath understanding reckon the number of the beast
For it is a human number
Its number is six hundred and sixty six”

Hoş, bu şarkıdan oldum olası AC/DC tadı alırım ama olsun.

Buradan Blackpink’e geçiş yapacağım. Ünlü bir grubumuz solistini Spotify’da takip ediyormuşum. Ne zaman takip etmişim, neden etmişim tam olarak bilmesem de son zamanlarda Arkadaş Aktivitesi kısmında kendisinin bol bol Blackpink dinlediğini görüyorum. İlk gördüğüm zaman çok garipsedim ama baktım ki son 3 ayda 400’ün üstünde Blackpink dinlemişim. Seni anlıyorum …….. Hanım.

O değil de herkes Rap dinliyormuş ve bu müzik türü üstüne profesör olmuş. Öyle yazılar okuyorum ki güya Rap’in namusunu koruyorlarmış. K-Pop’un namusunu koruyacak yoldaşlar arıyorum. Müracaat ben.

Müzikle hayatın buluşma noktalarına bayılıyorum ama Nova Norda’nın Kuzeye Kaç!’ıyla youtube kullanıcısı btty ogl’nin hayatının buluşma noktası biraz farklı.

Şarkı da biraz bury a friend’e selam veren bir iş olmuş.

O değil de Rap’te herkesin kendini kral ilan etmesinin tadını da en çok dinleyenler çıkarıyor. Her güne 1 rap şarkısı gibi ortam oluştu.

Neyse aman, Rap’i ben mi kurtaracağım. Başımda başka bir bela var. Gelen güncellemelerden sonra Pokemon Go oyun olmaktan çıkıp mesai isteyen bir şeye dönüştü ama mecbur devam edeceğiz.

Herkese kolay gelsin.

#TBT: PRIMAVERA SOUND

Devler devi line-up’ını her inceleyişimizde yeni isimler keşfettiğimiz, Avrupa’nın en şahane müzik festivali Primavera Sound, bu yıl 30 Mayıs – 1 Haziran tarihleri arasında her zamanki gibi Barselona’da gerçekleşecek. Festivale sayılı günler kalmışken bir de geçmişinde neler olduğuna bakalım dedik ve tam 10 yıl geriye gittik.

Geçtiğimiz yıl yaklaşık 220 bin kişiyi ağırlayan festivale 2009’da aşağı yukarı 75 bin kişi katılmış. Son birkaç yılki line-up’larıyla rakipsiz olsa da festivale o yıl katılan isimler de bizim için yeterince ağız sulandırıcı. Mesela Aphex Twin ve nadir setlerinden biri.

İstanbul’da bir türlü izleyemediğimiz Deerhunter da kısa bir set çalmış olsa da festivalin ağır toplarından.

Spiritualized 7 yıldır Türkiye’ye uğramıyor. Primavera 2009 setlerini izleyip gelmedikleri için biraz daha üzülebilirsiniz.

Evet, Sonic Youth da var. Üstelik konserin tamamını Youtube’da bulmanız mümkün.

Bat for Lashes’ı özlemedik mi?

Tam da Wolfgang Amadeus Phoenix üstüne festivale katılan Phoenix’in ağır Fransız aksanlı röportajıyla nostalji yaşamak istersiniz belki.

Festivalin o yılki posterini de paylaşmış olalım.

THREESOME: VAMPIRE WEEKEND – FATHER OF THE BRIDE

Uzun zamandır beklediğimiz an geldi. Vampire Weekend‘in 6 senenin ardından yeni albümü Father of the Bride‘a kavuştuk. Bizi takip edenlerin çok iyi bildiği şekilde grubun bizim için yeri bir ayrıdır. Her daim, her yerde Avaz ekibi olarak Vampire Weekend hayranlığımızı konuşturabiliriz. Yine de tahmin ediyoruz ki herkes yeni albümün muhteşemliğinde hemfikir.

(daha&helliip;)

BİTMEYECEK BİR SORGU: JAKUZİ

Merhaba, ben Başak. Size neden Jakuzi dinlediğimi anlatmak üzere buradayım.

Jakuzi’ye olan sevgim tam olarak ne zaman başladı doğrusu hatırlamıyorum. Fantezi Müzik çıktığında albümü oldukça sevmiştim. Uzaydan gelen bisikletlilerden bahsetmeden derdini anlatabilen, aynı anda hem mesafeli hem de gerçekten içten olan, etkilenmemenin mümkün olmadığı türden şarkılardı dinlediğim. Ancak gruba duyduğum- boyutlarına kendim de şaşırmadan edemediğim– hayranlık sanırım kendilerini ilk kez canlı dinlediğimde ortaya çıktı. Ekim ayında Salon’da ilk kez kalabalığa karışıp İstediğin Gibi Kullan’a eşlik ettiğim gece duyduklarım aylar önce dinlediğim albümden epey farklıydı. Uzun zamandır ilk kez bir albümün sahnede ete kemiğe büründüğüne şahit olmuştum. Olabildiğince yalın halde sorulan sorular ve insanlar olarak beş para etmeyeceğimizi kabul etmek, yine de bir şeyleri ya da birilerini istemeyi bırakamamak; bunların hiçbirinde yanlış bir şey yok. Konserden çıkıp eve dönerken aklımdakiler tam da bunlardı işte. Bir de henüz ismini bilmediğim yeni Jakuzi şarkıları.

Aradan geçen zamanda hayatımda kayda değer bir değişiklik olmadı. Babylon konserinde en önde deliler gibi dans ederek insanları rahatsız ettim, daha sonra soğuk bir Eskişehir gününü bırakıp daha soğuk bir Ankara gününde Jakuzi dinlemenin hayatımın gidişatını değiştirmese bile en azından bir şeyleri yoluna sokmasını dileyerek hayatımda izlediğim en iyi konserlerden birine gittim. Sahnede kendini parçalara ayırmak neymiş, tam olarak anladım. Bana ve diğer ucubelere söylenenleri tekrar tekrar duymak istedim. Hiç eve dönmeyeyim, hayatım hiçbir yere ilerlemesin, her şey tam o an olduğu gibi kalsın istedim. Konserin ertesi günü hala hipnotize olmuş gibiydim. (Bu noktada grubun herhangi bir üyesine karşı genç kız hayranlığı içinde olmadığımı belirtme gereği duyuyorum.) Daha sonra Hata Payı’nın çıkacağı günü bekleyerek eve döndüm. Birkaç ay sonra albüm çıktığında Harvard’daydım ve yeni tanıştığım mimarlık öğrencilerine grubu övüyordum, kendime burs ararken konu nasıl Jakuzi’ye geldi hala çözemedim. Umarım eve gidip Yangın dinlemişlerdir. (Merak etmiş olabilirsiniz, burs bulamadım.)

Çoğunluğun aksine, Hata Payı’nı dinlediğimde Fantezi Müzik’e göre daha karanlık olduğunu düşünmedim. Bu kez sorulan sorulardan çok cevaplara ve aslında soruların faydasızlığına odaklanan şarkılar dinlemiş gibi hissettim. Bana göre Hata Payı, hepimizin başta kaçındığı ama sonra kabullenmek zorunda kaldığı her şeyle ilgili.

Aynı anda her şeyi isteyen milenyaller olarak kendimizi sakince ifade etmeyi de telaşlarımızı kontrol etmeyi de asla beceremiyoruz. (Kutay Soyocak kaç yaşında bilmiyorum, ancak onu da kendi jenerasyonuma dahil ediyorum.) Jakuzi dinlediğimde milenyal problemlerimi geride bırakmıyorum. Onları kucakladığımı da söyleyemem. Ancak şunları düşünüyorum: Neysem oyum. Hiçbir şeyin karmaşık hala getirilmesine gerek yok, kendimi tüm garipliğiyle ve basitliğiyle kabulleniyorum. Bütün karşılaşmalar tüm o hipnoz haliyle birlikte bitti. Geriye sadece ben kaldım, tek başımayım ve buna bayılıyorum. Kendimi ifade etmek için metaforlara ihtiyaç duymuyorum. Kusurlu insan kalabalığının bir parçasıyım sadece ve bununla, belki de kısa yaşantım boyunca ilk kez, hiçbir sorunum yok. Birinin çoğu temelsiz olan telaşlarımı benden almasını beklemeyi bıraktım. Kendimi rahatlatmaya da çalışmıyorum. Hatırlanmak da umursanmak da istemiyorum. İşte Jakuzi benim için tam da burada çok çok değerleniyor çünkü şarkılar bana duymak istediklerimi değil tam da hissettiklerimi söylüyor.

Yeni albümün ilk konserinde NE ZAMAN BİR ŞEY İSTESEM BANA VERİLEN diye bağırırken etrafımda herkes farklı bir saçmalığa isyan ediyor. Bunu insanların yüzlerinden okuyabiliyorum. Nerede kendimize göre bir şey buluruz, belki de hiç bulamayız ama konser sırasında bunların hiçbirini düşünmüyorum. Günlerdir kulaklarımda ve zihnimin ta içinde çalan albümün nasıl olup da gözlerimin önünde yine boyut değiştirdiğini sorguluyorum, bir yandan da ocak ayının son gününden beri bu anı beklediğimi hatırlatıyorum kendime: Teselli’yi tekrar dinlemek gerçekten de iyi geliyor (gerçek bir Jakuzi hayranı olduğum için şarkının tam ismi yerine istisnasız her konser sonunda ARKADAŞIM ÇOK BÜYÜK BİR HAYRANLARI LÜTFEN BİZİM OLSUN diyerek sevgili Stereo Love* için aldığım setlistte yazan ismi kullanmayı tercih ettim. Spotify Jakuzicisi değiliz.) En sevdiğim Jakuzi şarkısı olan Her An Ölecek Gibi yine çalınmadığı için biraz üzgün olsam da sakince eve geri dönüyorum.

Günün sonunda kafamın içindekilerden kurtulmaya çalışmayı, etrafımı veya kendimi susturmayı bırakıp dümdüz yürüyorum. Arka planda Sana Göre Bir Şey Yok çalıyor.

(Bana kendimi 280 karakterden fazlasıyla ifade etme şansı verdikleri için Boğaziçi’ndeki ilk evim avaz avaz’a teşekkür ederim. Ayrıca bir teşekkür de Stereo Love’a etmek isterim, müzik ve diğer şeyler hakkında konuşabildiğimiz için çok mutluyum.)

WE COULD BE THE SAME VS. SATELLITE

Tarih yazarken 202 ile başlayacağımız yıllar artık çok yakın ama 201 ile görülecek bir küçük hesap var. Evet 2010’un Eurovision’undan bahsediyoruz. Türkiye temsilcisi Manga ve Almanya temsilcisi Lena’nın birincilik için yarıştığı o seneden. Yine 2010’dan az daha geriye gidiyoruz.

2003’te Sertab Erener ile birincilik kazandıktan sonra Athena, Mor ve Ötesi ve Kenan Doğulu gibi isimlerle ilk 10’da kendimize yer bulmaya başlamışız. 2010 senesi için de o zamanlar MTV Avrupa ile Avrupa’nın en iyi grubu gibi ödüllere ulaşmış Manga ile katılma kararı alınıyor. Grup, We Could Be The Same ile içinde bulundukları yarı final grubundan 1. olarak finale yükselmeye hak kazanıyor. Finalde ise Lena’nın Satellite‘ına yeniliyor. İşte bundan sonra günümüze kadar Manga’nın hakkı yendi tartışması devam ediyor. Performansların videoların altında ara ara ateşlenen bu tartışmaya kendi çapımızda bir son getirmeye karar verdik.

Öncelikle bir performanslara tekrar bakalım.

Manga’dan grubun ilk dönemlerindeki Linkin Park esintisinin devam ettiği bir şarkıyla, Gri Power Ranger’ı konuk eden ve gerçekten gaz bir sahne performansı izliyoruz. 2006’daki Lordi’nin Eurovision’u kazanmasının üzerinden çok geçmemiş. Avrupa halkı rock’ın her haline aç. (mı acaba?) İdeal bir birincilik performansı var elimizde.

Gelelim Lena’nın performansına. Basit bir aşk şarkısı sayılabilecek bir şarkı ile katılan Lena, dile dolanan nakaratı ve sempatik bir tavır ile sahnede performansını sergiliyor.

Sonuca gelirsek. O seneyi hatırlayanlar bilir. Lena, Satellite ile büyük farkla birinci olmuştu. Sanırız Eurovision izleyicisi için Manga yeterince ilginç gelmedi ya da Lena çok sempatik geldi. Hatırlarsanız bir sonraki sene farklı bir imajla yarışmaya katılan Lena ancak 10. olabilmişti. Eurovision’u kazanmak için ya sempatik olmalısınız ya da ilginç. Bu bir Eurovision kuralıdır. Şaşması çok nadirdir.

Bu karşılaşmada şahsi görüşüm de Satellite’tan yana. Satellite’ı zaman zaman açıp dinlesem de We Could Be The Same’i sıradan bir Manga şarkısı olarak hafızama atıp bir daha hiç dinlememişim bugüne kadar. Yine de Manga’nın hakkının yenildiğini düşünenler de azınlık değiller. Peki siz ne düşünüyorsunuz?

FMK: LADYTRON – LADYTRON

Ladytron‘un yeni albümünde grup hakkında öğrendiğim bir şey varsa o da çok sinirli oldukları. Zamana meydan okuyan grup, yaklaşık sekiz yıllık bir aradan sonra hiç beklemediğim kadar acımasız bir albümle döndü. Aradan geçen zaman ve dünyada olup bitenler, hepimizi olduğu gibi Ladytron‘u da epey yıpratmış. Düpedüz politik bir albüm değil bu ama mevcut düzene öfkesini çeşitli yollardan kusmaktan çekinmiyor hiç. Yer yer nihilist, ekseriyetle apokaliptik. Sözleri ne kadar agresifse müziği de çoğunlukla bir o kadar gürültülü. Bu sebeple ilk dinlemenizde bir “ne yaşadım ben” hissi, bir baş ağrısı peyda olabilir ve albüme alışmanız zaman alabilir. Grup benim hayli underrated bulduğum son albümleri Gravity the Seducer‘daki havai sound’larını cilalamış, bolca davul eklemiş, araya da ilk albümlerinden sesler katıvermiş. Kendileri de zaten “it’s a good mix of Ladytron” diyorlar albüm için. Eski albümlerindeki o gençlik heyecanından ve kirli imajdan pek eser yok artık, karşımızda çok daha olgun bir Ladytron var fakat kendilerinden alıştığımız ve albüme bana kalırsa nefes aldıran electroclash soslu synthpop şarkıları da yok değil albümde. Öte yandan albüm karanlıklaştığı ve volümü yükselttiği noktalarda çok daha çekici bir hâl aldı benim için. Geneline bakarsak bir-iki falso hariç fazlasıyla beğendiğim bu geri dönüş albümüne bir de şarkı şarkı bakalım isterseniz:

FUCK

The Island, Tower of Glass & Far from Home: İlk şarkı Until the Fire’ın agresifliğinden sonra bana önceki albüm Gravity the Seducer’ın daha yumuşak sound’unu hatırlatan bu üçlü karşılıyor bizi. Doğrusu birbirlerini tamamlıyor gibiler. Ladytron’un bilindik sound’una alışıksanız bu üçlüyü sevmemeniz pek mümkün değil. Bence aralarında en başarılısıysa özellikle kompleks vokal melodisiyle dikkatimi çeken Far from Home.

Figurine: Özümsemesi zaman alan albümün ilk dinlemede akılda kalmaya en müsait şarkısı. Sözlerinin arada kulak tırmalamasını göz ardı ediyorum. 2:30 civarı başlayan break, albümün zirvelerinden biri.

Tomorrow is Another Day: Paper’a verdiği röportajda “direniş olması için önce dibi görmemiz gerek” demiş grubun vokali Marnie. Çoğunluğu dibi görmek konulu şarkılardan oluşan bir albümde tünelin ucundaki hafif ışık gibi bu şarkı. Doğrusu Ladytron’a bu tür şarkılar çok yakışıyor. Özellikle ikinci nakarattaki “I never asked you all the fucking things I wanted to, but tomorrow is another day” yükselişi harika ve albümün agresifliğinden de tam anlamıyla kopuk değil. Outro’su bu kadar “albümü yarına yetiştirmemiz lazım” aceleciliği kokmasa evlenmeyi düşünebilirdim kendisiyle.

MARRY

Until the Fire: Albüm için daha gümbür gümbür bir açılış olamazdı diye tahmin ediyorum. Tüm şarkı boyunca susmayan davullarıyla Ladytron, “aradan geçen 7-8 yılda bazı şeylere çok sinirlendik ve bunu daha ilk şarkıda kafanıza çakmak istiyoruz” mesajı veriyor.

Paper Highways: Grubun ikincil vokalisti Mira Aroyo’nun yazıp seslendirdiği şarkıların bende ayrı bir yeri var. Grubun deneysel ve risk alan tarafını yansıtıyor ve albüm içinde kendilerini çok belli ediyorlar. Velocifero albümündeki Black Cat, en sevdiğim Ladytron şarkısı mesela. Bu albümü de ilk dinlediğimde Aroyo’nun vokalini ilk hangi şarkıda duyacağım diye merakla bekliyordum. Paper Highways ilk dinlediğimde beni şöyle bir sarstı ama dinledikçe albümdeki favorilerimden birine dönüştü. Şarkının nereye gideceğini hiç kestiremiyorsunuz ve albümün kapağına dek sinmiş olan apokaliptik havasını hem müziğiyle hem de sözleriyle buram buram hissettiriyor.

The Animals: Grubun albümde yeni bir hit yaratmaya en çok yaklaştığı şarkı. Neden ilk single olarak seçildiğini albümü dinlediğinizde daha iyi anlıyorsunuz. Ace of Hz’ı hatırlatıyor bana.

Deadzone: Albümün karanlıklaştıkça daha da güzelleştiğinin bir başka kanıtı. Benim açık ara en sevdiğim şarkısı. Özellikle nakaratın ikinci verse’e şak diye bağlanışı ve sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen ama lök diye bitiveren kapanışıyla halihazırda cool’luğun kitabını yazmış olan grubun şimdiye dek yaptığı en cool şarkılarından biri.

You’ve Changed: Albümün en basit sözlü ancak en asabi şarkısı. Hipnotize eden back vokaller ve cayır cayır davullarıyla neredeyse şarkının yarısından daha uzun süren outro’su, albümün kusursuzluğa en çok yaklaştığı kısım olabilir.

KILL

Run: The Animals’la biten ilk yarıyı albümün kesinkes daha gürültülü ikinci yarısına bağlamaktan başka bir görevi olmadığını düşünüyorum. Albümün hiç şüphesiz en silik şarkısı.

Horrorscope: Aroyo’nun albümde seslendirdiği diğer şarkı. Zifiri karanlığıyla beni benden alsa da bir türlü alışamadım. Dinlemesi gerçekten biraz fazla zor. Yine de grubun hâlâ bu tarz sularda yüzmekten korkmadığını görmek sevindirici.

The Mountain: Aslında fena şarkı değil ama böyle bir albüm için fazla tekdüze. Albümdeki konumu sebebiyle de arada kaynamaya çok müsait.

SAYGI DURUŞU: SESSİZ VİTRİN

Bu kez saygı duruşumuz İstanbul’un en yaratıcı müzik performanslarından olan Sessiz Vitrin‘e. Üzerinden kaç sene geçtiğini tam hatırlamadığım için birazcık Google yardımı aldım. 2015 senesi diyor, güveniyorum. Tünel meydanda bu performansa uygun hale getirilen binasının önündeyiz. O zamanlar internete girebilen bir telefonum yok ama Ipod Touchım var. Wifi ağlarından Axe’ın bu performans için kurduğu ağa bağlanıyoruz. Vitrin gibi dizayn edilmiş bir odada çalan müzisyenlere bu ağ sayesinde bağlanıyoruz ve onları bu şekilde dinliyoruz. Gerçekten farklı ve teknolojik bir deneyimdi o zamanlar için.

Bu performanslar dahilinde Sapan ve Ars Longa dinlediğimi hatırlıyorum. Yüzyüzeyken Konuşuruz’u orada dinleyip dinlemediğimi de tam hatırlamıyorum.

Şöyle de bir videosunu bulduk. Onu da bırakayım da orada olanların gözleri yaşarsın. Orada olamayanlar da kaderine küssün.

İSİMLERİ ÜZERİNE ÇOK DÜŞÜNÜLMÜŞ TÜRKÇE ŞARKILAR

Pazar günündeyiz. Üzerimize kar yağmış. İşi olanlara kolaylık dileyip bilgisayarlarını kucaklarına almış ya da telefonlarını yüzlerine düşürmek üzere olanlara sesleniyoruz. Sadece bu şarkıların isimlerine bakarak bile size baş ağrısı verebiliriz. Uyarmadı demeyin. En sonuna da bir Spotify listesi bıraktık ki kenardan sizin ne dinlediklerinize bakanlar varsa onlara da baş ağrısı verebilirsiniz.

Haydi başlayalım.

1) Sensiz Meyve Soyar mıyım?

Türkiye’de tam anlamadığımız bir şekilde bir meyve soyma romantizmi var. Bengü de hiç düşünmeden bunu şarkı ismine taşımış. Keşke biraz daha düşünseymiş.

2) Hello Papi, Hello Mama

Müziğiyle ve sözleriyle bir baş yapıt. İsmiyle de göz dolduruyor.

3) Ben Kaymaklı Pastayım

Aman Alex Turner görmesin.

4) Ananın Hayrına Ver

Yorumsuz.

5) bitanem deme bitanem

Diyeceği varsa bile demez artık insan.

6) McDandik

Ragga Oktay bugünleri görmüş ama bu isim olmuş mu?

7) Sana Değil Kardeşine

Call Me Maybe’nin twistinden önce bizim daha iyi bir twistimiz vardı.

8) Parti Kur Oy Vereyim

Siyasi hayatımıza yeni bir soluk getiren şarkı.

9) On Beş Kişiye Saldırdım

Karakterinden belli. Senin ağzın ne söylüyor?

10) Silk Beni

Finalimiz de bu şarkıyla yapıyoruz. Üzerine çok düşünüldüğü belli olan bu isimle sizlere veda ediyoruz.

Bu da listemiz;

5 MUHTEMEL NEDEN: HAYALİ GİTAR ÇALAN İNSANLARIN KAYBOLUŞU

5 muhtemel neden; yaşadığımız şeylere, başımızdan geçenlere, unutulan kavramlara, dünyada olup biten olaylara kendimizce bir isyanımız. Yaptığımız sorguların, üstünde düşünmeye harcadığımız saatlerin ürünü. Bundan sonra bazı bize sorulan veya sorulmayan; bize düşen ya da düşmeyen konulara 5 muhtemel neden’imizle dahil olacağız. Bu sefer de kendimize hayali gitar çalan insanların kayboluşunu dert edindik. Buyurun;

(daha&helliip;)