İNCELEME

FMK: SİMGE – BEN BAZEN

Yankı ile başlayan Simge takibim bu günlerde yeni bir sınava tabi tutuldu. Yeni albüm Ben Bazen bu sınavı yer yer sıkıntılı olsa da geçer notun çok çok üstünde bitirdi.

FUCK

Ben Bazen

Albüme güzel bir açılış parçası. Kapatmalı gitar ritimlerinden albümün en güçlü yönlerinden biri olan altyapıların ele geçirdiği bir sona geçiş.

Pes Etme

Çok güzel bir şarkı olmak üzereyken çok tekrardan bir alt sınıfta kalıyor.

Ram Ta Tam

Selim Siyami Sümer imzalı bu şarkı yine aynı kalemden çıkmış Hadise’nin Yaz Günü’ne tosluyor. Bu tarz müzikte potansiyelini bildiğim için beğendim ama çok bayılmadım. Yine de kendisinin havasını Simge vokalleriyle dinlemek güzel.

Kalp Kırmak

Hüzünlü parçalar ne yazık ki ülkemizin bir geleneği. Hüzünlü parçası olmayan albüme albüm denmez bu topraklarda ama olacaksa böylesi olsun.

MARRY

Üzülmedin mi?

Albümün Yankı etkisini üstünde taşıyan şarkısı.

Aşkın Olayım

Bas gitar yürüyüşüyle yavaş yavaş ısınan şarkı kısa bir gitar solosuyla alev alıyor alev.

İster İnan İster İnanma

Sakin ile Onur kulaklarımıza öyle bir imza atmış ki bazen kırıntılarını şarkılarda bulunca şaşkına dönüyoruz. İster İnan İster İnanma’da da bu kırıntılardan bolca var.

KILL

Hu

Daha önce Onurr‘dan duyduğumuz bu şarkı albümün yavaş kısmını temsil ediyor ama albüme gittiği pek söylenemez.

Ayrılık Yazması

Albümün dip noktası. Hiçbir yenilik vadetmeyen bir şarkı. Neyse ki bu şarkı gibi başka şarkı yok.

Öpücem

Oryantal ritimlere karşı değilim ama bu şarkıda bir şeyler yanlış.

Yalnız Başına

Yaz gecesi sahilde otururken dinlesem (öyle bir huyum yok) belki burada olmazdı ama an itibariyle (ya da her an) ölmeyi hak ediyor.

Albüm kapağını da şöyle bırakayım;

Albümü de şöyle bırakayım.

İNCELEME: CHVRCHES- LOVE IS DEAD

Her dinlediğim albümün ardından hakkında yazmadan önce karışık duygular hissediyorum. Aklıma getirdiği düşünceler, onlarla paralel bir şekilde gün yüzüne çıkan anılar hepsi bir şekilde sıralanmayı başarıyor. Maalesef aynısını Chvrches’ın yeni uzunçaları Love is Dead için söyleyemeyeceğim. (daha&helliip;)

İNCELEME: BEACH HOUSE – 7

Yedi albüm ve 13 senelik bir kariyer… Baltimore’dan dream pop ikilisi Victoria Legrand ve Alex Scally’den oluşan Beach House‘un bunca zamandır yayımlanan albümlerindeki yedi farkı bulabilir misiniz? Grup, genellikle aynı tınıları yeni şekillerde yayımlayıp dream pop’ta kendilerine ait bir krallık kurdukları için eleştiriliyorlar. Ancak grubun her yayımlanan albümünün dört bir gözle beklenmesinin ve türünde bir önceden yayımlananı tahtından indirmesinin elbette bir sebebi var.

(daha&helliip;)

İNCELEME: IN HOODIES – CIRCLING THE CAGE

In Hoodies’in ikinci albüme giden yoldaki yeni EP’si Circling the Cage’in tanıtım resimlerini gözünüzün önüne getirin. Dış dünyayla yüzleşmeye çalışan bir adam. Ancak maskesini takmış ve yüzleşirken maskesini çıkarmayacağından neredeyse eminsiniz. Üstelik o kişiyi tanımıyorsunuz bile. İşte, yeni EP Circling the Cage tam olarak dinleyiciye bunları hissettiriyor. (daha&helliip;)

İNCELEME: CURRENT JOYS – A DIFFERENT AGE

Daha önce benimle içinde “en sevdiğin” tamlaması geçen herhangi bir müzik sohbetinde bulunduysanız yahut herhangi bir “Salı Pazarı”mıza denk geldiyseniz Current Joys’u ve özellikle Kids’ini ne kadar sevdiğimi az çok biliyorsunuzdur.

Tanıştığım an itibariyle hakkettiği değeri görmeyen müzisyenler listemde ilk sıralara yerleşen bu Amerikalı grubun yeni albümleri A Different Age beklentimin çok üzerinde oldu. Genelde albüm akışı sırası olmasına özen göstererek albüm içinde en sevdiğim ya da farklılık yaratmış olan parçaları incelemeye özen gösteriyorum. Ancak A Different Age ritimlerden sözlere, video kliplerden akışa kadar asla birbirinden koparılamayacak bir bütünlük içeriyor.

Become the Warm Jets’le başlayan albüm bizi aynı anda gerçekleşen sevme ve sevilme durumlarının insana nasıl her duyguyu yaşattığını gösteren bir yolculuğa çıkartıyor adeta. İzlediğimiz video klip tam da olmak isteyeceğimiz yer aslında.

İlle bir favorim olması gerekecekse pek düşünmeden Fear’ı seçerdim sanırım. Hissettirdikleri üzerinden konuşmaya pek gerek yok; insanın nasıl en çok kendinden korkabildiğini iliklerimize kadar hissediyoruz. Görüntü ve sözlerin anlamını bir yana bırakıp yalnızca ritmiyle korkuyu, gerginliği ve doğallığı içimize işleyen Fear.

Bir yolculuk albümü demiştik,Alabama ile  yolculuğumuza dışardan bir göz olarak bakıyoruz.

Bulunduğumuz yeri değiştirdiğimiz gerçek yolculukların sonunda vardığımız noktanın pek farklı olmadığını anladığımız o an.

No Words adını doğrudan yansıtan, minik esprili enstrümental bir şarkı. Duygusal olarak albümün geçiş parçası gibi. Yolumuzun ilerisi daha az endişeli ve umutlu.

In a Year of 13 Months benim için tek bir cümleyle sakin akustik tını ve vokalin çatışmasından doğan mükemmel uyum.

Her şarkıda farklı bir paralel evrende olduğumuzu biliyorduk, bu da kanıtı.

Albümü belki onuncu dinleyişim ama her defasında aynı ikilemi yaşıyorum. Her defasında kesinlikle en çok Fear’ı sevdim sanıyorum, My Nights Are More Beautiful Than Your Days’e kadar.

Uzun zamandır tamamını bu kadar beğendiğim, görselliğinden şiirsel sözlerine; depresifliğinden umut vaadine bu kadar uyumlu ve tamamlayıcı bulduğum bir albüm olmamıştı. Her şeyiyle didik didik etmenizi şiddetle tavsiye ettiğim bu albüm yolculuğunun sonuna geldik, umarım siz de bu seyahatten benim kadar zevk almışsınızdır.

İNCELEME: SOCCER MOMMY – CLEAN

Bu aralar herhangi bir müzik sitesine göz attıysanız Soccer Mommy‘nin çıkış albümü Clean‘i ve hatta ne kadar güzel olduğunu çoktan duymuşsunuzdur. Hakkında bir haftadır methiyeler yazılan bir albümü size baştan anlatmaya çalışmayacağım. İlk defa bir albüm incelemesinde sadece bir albümün neden güzel olduğunu anlatmak istiyorum. (daha&helliip;)

İNCELEME: FRANZ FERDINAND – ALWAYS ASCENDING

Indie rock açısından çok talihsiz bir dönemden geçiyoruz. Senelerdir büyük bir zevkle dinlediğimiz grupların yavaş yavaş formdan düşerek kendi kabuklarına çekilmesini izliyoruz. Franz Ferdinand‘ın yeni bir albümle döndüğünü duyduğumda da beklentim tam da bu yüzden yerlerde geziniyordu. Ancak şimdi yayımlandığından beri hiç durmadan dinlediğimi de belirterek güzel bir haber vermek istiyorum: 5 senelik aradan sonra gelen bu yeni uzunçalar gerçekten derdimize derman. Geçen sene bu etkiyi Spoon‘un Hot Thoughts‘u ile yaşamıştım, bu sene bayrağı Franz Ferdinand devralıyor.

Indie rock gruplarında genelde gitarı yavaşça kenara bırakarak synth başına geçme hevesi var. Yine aynı hikayeyi okuyoruz belki de. Ancak Franz Ferdinand‘ın yeni uzunçaları Always Ascending grubun eski rock tınılarına yeni bir soluk getiriyor. İlhamsız, kasıtlı bir strateji değişikliğinden ziyade İngiliz grubun müziğindeki değişim organik tat veriyor. Belki de bu durumun sebebi grubun kemik adamı Nick McCarthy’ nin yerini Julian Corrie’ye bırakmasıdır, kim bilir. Grubun esas adamı Alex Kapranos bu albüm için şöyle bir açıklamada bulunmuş: “Dans müziği yapmak ancak bunu saf bir şekilde yapmak istiyoruz.” İşte, Always Ascending‘i en iyi bu cümle özetliyor.

Always Ascending sıkı bir başlangıç yapıyor. Aynı adı taşıyan single parçası ve hemen ardından gelen Lazy Boy şüphesiz albümün en iyileri ve Franz Ferdinand‘ın büyük dönüşünün habercileri. Özellikle Lazy Boy belki de fazlasıyla klasikleşmiş bir melodi yapısına ve sözlere sahipken bu kadar çabuk dinleyiciyi yakalayarak sizi şaşırtıyor. Finally ve Paper Cages ile pekişen bu hisleriniz ise albümün ortalarına doğru dağılıyor. Bu albüm kesinlikle iyi bir albüm; ancak hiçbir şekilde mükemmel değil. The Academy Award ile grup popüler kültüre göz kırpıyor ancak yeni bir tarza daha çok yaslanarak Franz Ferdinand tınılarını bir kenara attıkları bir kayıt bu. Albümün başarısının grubun klasik tınılarının organik bir şekilde evrimleşmesinden geldiğini düşünürsek albümün ortalarındaki The Academy Award ve Lois Lane gibi kayıtların neden sınıfta kaldığını açıklayabiliriz.

Albümün sonlarına doğru Huck and Jim öne çıkıyor. Genelde Alex Kapranos imzalı olan Franz Ferdinand şarkılarına rağmen bu şarkı grubun diskografisinde ilk defa tüm üyelerin eşit şekilde katılım sağladığı kayıt. Belki de bu iş birliğinden cesaret alarak Kapranos’ un rap söylemesine tanıklık ediyoruz . Grup için kesinlikle büyük bir adım ve hakkıyla altından kalktıklarını söyleyebilirim.

2018’in henüz daha başında sayılırız. Franz Ferdinand‘ın Always Ascending uzunçaları bu senenin ilk çok iyi albümü. Vampire Weekend, The Strokes, Arctic Monkeys’in yeni albümlerini beklerken kulaklarınızın pasını silecek bir çalışma. Lazy Boy ve Slow Don’t Kill Me Slow şarkıları ise özellikle tavsiye edilir.

İNCELEME: YASEMİN MORİ – ESTRELLA

Üç senelik hasret bitti! Yolunu gözlerken yerimizde duramadığımız Yasemin Mori, Estrella’sını 26 Ocak’ta sevenleriyle buluşturdu. Henüz yayınlamadan önce defalarca kez yeni albümüyle “estirmeye” geldiğini söyleyen Mori iddiasında haksız çıkmadı, yeni tarzıyla ve dinlerken sabit durmaya müsaade etmeyen şarkılarıyla ortalığın tozunu attırmayı başardı. İlk albümü Hayvanlar’dan sonra Yasemin Mori’yi sıkı takibe alan hayranlarını ikiye bölen Estrella, beğenmeyenlerinden “Gerçek Yasemin Mori bu değil!” tadında eleştiriler aldı. Oysa bu hareketli tarafının ipuçlarını Arjantin’iyle, Gerenimo’suyla, sahnede oradan oraya koşturtan Nolur Nolur Nolur’uyla çoktan vermişti bizlere. Albüm genelini beğenen biri olarak ben bu değişikliği kendisine çok yakıştırdım. Konserlerinde albüme yansıttığı enerjiyi paylaşabilmek için şimdiden sabırsızlanıyorum.

Albümün çıkış parçası olan Estirelim mi? ile başlayalım. Eypio ile düet  bu albümün en çok konuşulanlarından biri oldu. Ben başarılı ve uyumlu buldum ama çıkış parçası olarak seçilebilecek çok daha iyi şarkılar var albümün geri kalanında bana kalırsa.

Darbuka ve Yasemin Mori uyumunun başarısını iliklerimize kadar hissetiğimiz şarkı. Albüm akışında Geçiriverdim İçimi’den sonra işte bu süper olmuş dedirtmeyi başardı.

Hayvanlar’dan sonra Yasemin Mori’yle eşleştirilen tarza uygun tek şarkı Tuzlu Su bu albümde. Şaşırtmadı ve favorilerimiz arasına girdi tabii.

Yeşilçam nostaljisinde ortaklaşmış izlenimi veren Arif V 216 ve Konyak şüphesiz albümün en eğlenceli ve sürprizli şarkısı oldu. Cem Yılmaz’ı dinlemekten mutlu olacağım aklıma gelmezdi belki ama Konyak’a mis gibi de yakışmıştı. Uçan Kedi’nin hakkını yiyemedim; tüm Konyak severlere inat favorilerimden biri olarak kendisini buraya iliştiriyorum:

Sözleriyle içine çeken Yasemin Mori klasiklerinden olmaya hak kazanan Macera. Çağa ayak uydurmakta bocalayan hepimiz için:

Henüz albümün tamamını dinleyememişler ve yeniden dinlemek isteyenler için Spotify linki:

İNCELEME: RHYE – BLOOD

Rhye; kendilerini 2013 Woman albümünden tanıyanlar için uzun sayılabilecek bir ara vermişti. Tatlı yaz akşamı melankolisi ritimlerini tüm 2017 yazına eşlik ettirenler için tam vaktinde yeni albüm Blood’ı dinleyicileriyle buluşturdu grup. Tam senenin ilk günleri, hayatımızda değişiklikler yapmaya heves etmişiz ama playlistlerimizde sürekli aynı şarkılar dönüyor üzüntüsü yaşıyorduk ki Blood albümü öncesi son tekli Song for You, tekrara düşen tüm playlistlerimizi alt üst etti. Temmuz ayında çıkardıkları Summer Days ve Please’in tatlı melankolisinden uzaklaşıp kendi içimize döndüğümüz günlerin “işte tam da bu” dedirten eşlikçisi Song for You ile başlayalım:

Hakkında sadece şarkı söylese 5 saat dinlerim gibi büyük iddialarda bulunmama sebep olan Mike Milosh, Waste ile yaptığı albüm açılışıyla beni benden almayı yine başarıyor.

Taste ile şöyle bir silkelenip kendimize geliyoruz. Oysa Waste bizi sözlerinden tınısına nasıl sarsmıştı! Gerçi bunun da pek aşağı kalır yanı yok ya, şarkı sözleri başka bir yazımızın konusu olsun.

Yaz teklilerinden sonra değil belki ama Song For You’dan sonra yeni albüm Blood’ı çok büyük beklentiyle karşıladım. Önce düşürüp sonra yükselten sonra tekrar düşüren albüm ritmini hoş bulsam da Feel Your Weight hem albüm geneli hem şarkı özeli olarak beni rahatsız eden hızlı ve yüksek bir tınıya sahip. Açıkça albümün en başarısız bulduğum parçası:

Hem iniş çıkışları hem benzerlikleriyle bir bütün olarak dinlenmeyi hak eden bir albüm Blood. Phoenix ise aynı benzerlik çemberi içinde en başarılı farklılığı yaratmayı başarmış şarkı bana kalırsa:

Röportajlarında Woman ve Blood arasındaki 5 yıllık çalışmalarını yatak odası projesi olmaktan çıkartıp deneyim kazanmaya ve profesyonelleşmeye harcadıklarını söyleyen Rhye, epey yol katetmiş görünüyor. Gelecek çalışmalarını ve konserlerini heyecanla bekliyoruz.

İNCELEME: JULIEN BAKER- TURN OUT THE LIGHTS

İtiraf ediyorum Julien Baker ilk albümü Sprained Ankle‘ı yayımladığında kendisinin fazlasıyla abartılan bir çıkış sanatçısı, biraz da amatör bir ergen kızımız olduğunu düşünmüştüm. Sene 2015’ti. Şimdi bu beklediğimden fazla ses getiren çıkış albümünü takip eden Turn Out Your Lights albümü ile karşı karşıyayım. Julien Baker beni şaşırtıyor, uzun zamandır hiçbir müzisyenin şaşırtmadığı kadar.

(daha&helliip;)

FREE FRIDAY (OZDELİCE)

  • Geçen senelerde ülkenin durumuyla paralel olarak “etkinlik yok” diye ağlarken bu sene adeta silkelenmiş line-up’larla bütçemizi tartıyoruz. Ciddi olarak ajandamı en son bu kadar doldurduğumda sanırım üniversitenin son sınıfındaydım. Taksim/Beyoğlu anılarım da oradan kalma. Sonrası iş hayatı vs. derken de koptuğum etkinliklerle bu sene yeniden kucaklaşacağım için çok heyecanlıyım. Ayrıca Salon, Garaj, Babylon ve Zorlu PSM arasındaki bu trafiğin tatlı bir telaşa dönüşmesini de 8 senesini “blogculuğa” vermiş biri olarak kalp gözlerle izledim. Beklenen tablo sonunda piyasada. Tıklım tıklım etkinlikleriniz olsun!

 

 

  • KALT’ı muhtemelen duydunuz. Bizim Show’un yeri bende çok ayrı. Daha hiç gülmeden izlediğim 1 Bizim Show olmadı. Tüm Ozan Akyol’ları ayrı ayrı seviyorum. Ayrıca sayelerinde tanıdığım müzik grupları da işin en güzel artısı (Evet, Beyaz Hayvanlar’ı bu sayede öğrendim)! Asla tanıtmadan bolca överek tüm duygularımı ifade ettiğimi düşünüyorum. Teşekkürler.

 

  • 15. İstanbul Bienali bu hafta sonu (16 Eylül) başlıyor. 12 Kasım’a kadar vaktimiz var. Bienalin bu seneki teması “iyi bir komşu”. 32 ülkeden 56 sanatçının katıldığı ve küratörlüğünü Elmgreen ve Dragset’in yaptığı bienal bu sene hangi küfürleri yiyecek çok merak ediyorum. Zira geçen senelerde feed’ime düşen anlamlı/anlamsız bir çok yorumdan sonra geçen seneki bienale gitmeye vakit ayıramamıştım (!).
  • Geçenlerde içimden geçenleri bir facebook post’u altında belirttim. Daha fazla agresif davranmak istemiyorum. 2011’den bu yana bilinen Türkçe rap’teki gelişimin Ezhel ile farkındalık oluşturması muazzam bir şans deyip yine Ezhel paylaşıyorum. Yakın zamanda Ağaçkakan’da yeni albüm yayınlayacak ve hatta albümden bir şarkıyı videoladı. Da Poet de Beat Tape 2 Outtakes ile geliyor. Hepimize hayırlı, uğurlu olsun.

İNCELEME: GRIZZLY BEAR- PAINTED RUINS

Müziğin single’lar ile yutulabilen küçük bir hap gibi tüketildiği günlerden geçiyoruz. Grizzly Bear‘in dinleyicisinden beklentisi ise daha büyük: Yeni albümlerini bir bütün olarak kabul edip değerlendirmeniz. 2000’lerin en başarılı müzikal çalışmalarını ortaya koyan isimlerin eski standartlarını tutturmakta zorlandığı (Bakınız: The Strokes) ya da popüler kültürün içinde boğuldukları şu zorlu zamanlarımızda (Senden bahsediyorum sevgili Alex Turner) Grizzly Bear’in bu iki alanda da arkadaşlarına uymaması bir mucize gibi. Spotify’ın varlığı ile daha da hızlanan müzik tüketimine meydan okurcasına Grizzly Bear’in eski alışkanlıklara yönelmesinin grubun sonu olabileceğini düşünebilirsiniz. Tam tersine, Brooklyn menşeili grup hiç olmadığı kadar güçlü.

2009 tarihli Veckatimest‘in hayatımıza getirdiği “traditional folk” havalarının 2012 tarihli Shields ile alternatife kayışına tanıklık etmiştik. 5 sene gibi uzun bir aradan sonra gelen albüm Painted Ruins ise ikisinin bir araya gelmesi ile oluşturulabilecek belki de en iyi kayıt. Albümde Two Weeks ya da Ready-Able gibi kuvvetli tınılar bulmakta zorlanabilirsiniz. Dört güçlü single kayda rağmen Painted Ruins 50 dakika boyunca hayatınızı değiştirecek herhangi bir eser sunmuyor size. Özel bir an ya da parmak gösterebileceğiniz güzellikleri olmadan muhteşem bir bütün ortaya koymayı başarıyor grup yine de. Albümde gerçekten kötü ya da sadece albümü doldurmak için konumlandırılmış bir şarkı bulmak zor. Albümün ilk yarısında sizi karşılayan single kayıtlar Morning Sound, Four Cypresses ve Three Rings art arda müzikal şölen sunuyorlar adeta. Four Cypresses‘ta da dedikleri gibi:”Bu bir kaos ama işe yarıyor.”

Hemen ardından gelen Losing All Sense ise grubun bu albüm ile diskografilerine kattıkları en değerli kayıt. Ünlü single Two Weeks‘e uzun bir aradan sonra en çok yaklaştıkları kayıt olmasına rağmen Losing All Sense birçok açıdan da Two Weeks‘ten ayrışıyor. Oyunun bir sonraki seviyesine geçiş yapmak gibi…İkinci yarıdaki Cut-Out ise bir diğer albümün incilerinden oluyor. Yakalayıcı melodisi ve güçlü basları ile dinleyiciyi hemen etkisi altına almayı başarıyor. “Albümü doldurma amacı ile sıkıştırılan son şarkı” klişesini bir kenara bırakarak Systole ve Sky Took Hold ile baş başa bırakılıyoruz son anlarda da.

Grizzly Bear’in yeni uzunçaları Painted Ruins beş yıllık bir bekleyiş ile beklentileri çığ gibi büyütmüştü. Grubun köklerine dönerek beklentilerin de ötesine geçmesi gerçekten şaşırtıcı. Painted Ruins grubun diskografisinde önemli yer edinecek kayıtlardan oluşuyor. 2012 tarihli Shields‘in de ötesine geçerek grubun en parlak günlerine yeniden göz kırpıyor. Bu albümü hayatınıza katmak ve mucizesini keşfetmek içinse yapabileceğiniz iki şey var: Albümü baştan sona bir bütün hâlinde dinlemek ve bu işlemi birkaç kere tekrarlamak. Sonrasında herhangi bir şeye vurguda bulunamayarak bu albümü nasıl bu kadar övebildiğimi anlayacaksınız.

 

İNCELEME: FOSTER THE PEOPLE- SACRED HEARTS CLUB

Foster The People şüphesiz ki Pumped Up Kicks ile gönüllerimizi fethetti. Bunun sebebi diğer grupların yanında kendilerine olan özgünlükleri ve ilham aldıkları tarzların geniş bir yelpazede olmasıydı. Hemen ardından gelen 2014 tarihli Supermodel ise benim için resmen bir hayal kırıklığıydı. 3 sene boyunca indie pop listelerimin en temel kayıtlarını kaydeden grup hiç olmadığı kadar depresif, nispeten daha sıradan ve tek düzeydi. Üçüncü albümde kendilerine gelmelerini bekliyordum ki üçüncü uzunçalar Sacred Hearts Club bu seneki en büyük hayal kırıklığım oldu.

Albümün açılışını hip-hop ve rap esintili Pay The Man yapıyor. İtiraf edeyim, Foster The People‘ın pop tınılarına Mark Foster‘ın hip-hop esintili vokalleri bire bir. Yine de bu şarkı fazlasıyla büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Şarkıdaki ilhamsızlık, tek düzelik grup ile eşleştirdiğiniz her şeye ters. Hemen ardından gelen Doing it for the Money ise albümdeki pop tınıları arasında en iyisi. Grubun popüler kültüre ayak uydurmaya çalışırken zevkli bir iş ortaya koyduğu tek kayıt. Art arda gelen Sit Next to Me, SHC, I Love My Friends ise radyo hiti olmak için yazıldıkları fazlasıyla belli olan ve hemcinslerinden ayrılmak amacıyla farklı hiçbir şey ortaya koymayan kayıtlar.

Orange Dream ve Time to Get Closer şarkılar arasındaki geçişi yumuşatmak amacıyla konulmuş “interlude” şarkılar. Ancak Mark Foster ve ekibi o kadar birbirinden farklı tarzları 40 dakikada bir araya getirmek için uğraşıyor ki geçiş şarkıları albüm içindeki tutarlılığı sağlamada yetersiz kalıyor. Albümün sonlarına doğru gelen single Loyal Like Sid & Nancy ise bu sene Imagine Dragons şarkılarından sonra duyduğum en kötü kayıt olabilir. Yine benzer şekilde diğerlerinden gitar tınısı ile ayrılan Lotus Eater o kadar klişe ki ilk albümünü yayımlamaya hazırlanan ergen grup şarkılarına benziyor. Peki, hiç mi iyi bir kayıt yok bu albümde? İkinci yarıdaki Jena Malone imzalı Static Space Lover grubun Supermodel albümünde yer alsa single olabilecek bir kayıt. Yine kapanıştaki Harden The Paint ve ||| grubun Torches döneminde ortaya koydukları işe en yaklaşabilen kayıtlar olarak göze çarpıyor.

Foster The People‘ın müziği birazcık Imagine Dragons gibi. Özgün pop yapan indie grup hiç beklemediği popüleriteye kavuşur, zekice bir şarkı ile akıllara kazınır ve ikinci uzunçalarda çuvallar. Üçüncüde ise bu çuvallamanın etkisi ile yolunu kaybeder ve ortaya tatsız bir albüm çıkarır. Sacred Hearts Club Mark Foster ve arkadaşlarından bekleyebileceğiniz kalitede bir albüm kesinlikle değil. Yine de önceki işlerinde edindiğim umutlarımı bir kenara koyup dördüncü albümü bekliyorum.

İNCELEME: LANA DEL REY – LUST FOR LIFE

Lana Del Rey, yeni ismiyle ve personasıyla kariyerinde temiz bir sayfa açtığından beri her gündeme gelişinde Lizzy Grant isminin anılması artık biraz gereksiz, o yüzden kendisinin nasıl Miss America yapıldığının hikayesini atlayabiliriz.

Love‘ı ilk dinleyişimle gelen şaşkınlığa ek olarak, hemen ardından albümle ilgili ayrıntılar yayımlandığında Born to Die, Paradise, Ultraviolence, Honeymoon gibi albümlerin kaynağından böyle kocaman bir gülümsemeli albüm kapağına yakışacak bir iş çıkabileceğine asla inanmamıştım. Kendisi hep aynı noktada olduğunu düşündüğü için bir değişikliğe gitmek istediğini söylüyor röportajlarında. Nitekim sonunda vardığı yer her zamankinden çok farklı değil, önceki albümlerinde de hissettirdiği o geçmişe özlemin getirdiği hüznü yine aynı sinematiklikle anlatıyor.

Aynı zamanda ilk single olan Love ile albüme yumuşak bir başlangıç yapıyoruz, Lana Del Rey’in şu ana kadar yaptığı en iyi şarkılardan biri olabilir diye düşünüyorum. Şarkı “sanki daha umut dolu bir albüm olacak” düşüncelerini de beraberinde getirirken, bir yandan da Lana’nın baygın ve mahmur sesini sıkıcı bulanların en baştan eleneceği bir şarkı oluyor.

Ardından Lust for Life’ı dinliyoruz. The Weeknd’in Stargirl Interlude’unu dinlemeye doyamamış biri olarak bu şarkı beni çok heyecanlandırmıştı ama beklediğimi pek bulamadım açıkçası. Biraz daha fazla The Weeknd ve Max Martin’e ait elementler hissetmeyi isterdim. Ama göze hitap eden bir klip ve radio-friendly bir parça çıkarmayı başarmışlar, amaçları da buydu sanırım.

Bir sonraki parça 13 Beaches da albüm kapağından yola çıkarak o hiç beklemediğimiz Lana Del Rey hüznü çöküyor içimize. Şarkının sözlerine gelecek olursak “It hurts to love you/But I still love you” gibi dümdüz bir nakarat biraz Lana Del Rey standardında basit kaçıyor. Henüz anlamak için erken ama yeterince takdir edilmeyen bir şarkı olacak gibi hissediyorum.

Cherry de yine Lana Del Rey personasının favori ilişki biçimi kendine zarar veren bir ilişkiden bahsediyor. Sözleriyle tam ayarında bir dozda hüzün ve hızlı yükselen nakaratının yanında tizleşen vokalleriyle aynı miktarda heyecan da veren bir şarkı dinliyoruz. 13 Beaches ve Cherry keşke albümde daha farklı bir konumda yer alsaymış, The Weeknd ve ASAP Rocky işbirliklerinin arasında hak ettikleri ilgiyi göremeyecekler gibi görünüyor.

Groupie Love ve Summer Bummer’da ASAP Rocky ve Playboi Carti’yi dinlerken sadece “Aralara birkaç rap verse’ü serpiştirelim” demişler gibi hissediliyor, The Weeknd için de olduğu gibi, ikisi de şarkıda varlıklarını hissettirecek kadar etkin  değiller.

Lirikal anlamda alıştığımız sitemkar, kalbi kırık Lana’yla albümün ortasında buluşuyoruz; “Sobbin’ in my cup of coffee/Because I fell for another loser” diyor In My Feelings’de, hangimiz yapmadık ki. “I’m feeling all my fucking feelings” istesek de istemesek de.

Eskileri özlemeyi, geçmişe özenmeyi hep gereksiz buluyorum o yüzden single olarak çıktığından beri Coachella – Woodstock In My Mind’a bir türlü ısınamadım. Aynı şekilde Tomorrow Never Came de beni sarmadı bir türlü, Sean Ono Lennon’un daha önce farklı farklı projelerini dinledik ama hiçbirinde babasının böyle bir replikası olmaya çalıştığını hissetmemiştik, albümün arasından neredeyse John Lennon’la karşılaşmış olmak biraz tuhaf hissettirdi doğrusu.

God Bless America – And All The Beautiful Women In It’de nakaratta duyduğumuz silah sesleri ve When The World Was At War We Kept Dancing’de “Is it the end of an era?/Is it the end of America?” diye sorgulayarak güncel sıkıntılara da değinmeden geçmiyor.

Change, Lana’nın sesini ön plana çıkaran sade bir piyano baladı, albümden çok sık duyacağımız bir parça olacağını sanmıyorum. Get Free ile albüm noktalanıyor, acaba sıkıntı bende mi emin olamıyorum ama ben bu şarkıyı dinlerken Radiohead – Creep’i duyuyorum sadece.

Albüm genel anlamda kötü demek adil olmaz fakat kesinlikle sıkıntılı birçok noktası olduğunu kabul etmek gerekiyor bence. Son zamanlarda uzun pop albümleri yapmak çok popüler olsa da bu Lana Del Rey için geçerli olmamalıydı. Uzun olduğu halde tekdüze olmasın diye konuklarla farklı renkler katmaya çalışmışlar, ama ASAP Rocky ve (Sean Ono Lennon diyemiyorum) John Lennon’ı bir araya getirmek, bunu sağlamak gerçekten doğru bir yol mu diye düşündürüyor. Çok fazla piyasaya oynayıp radio-friendly şarkılar yapma çabaları olduğunu hissetmemiş olmak albümün iyi yanı sanırım. Son olarak, Lust For Life da Lana Del Rey’in kariyerine pek de şaşırtmayan ve yön değiştirmiş gibi hissettirmeyen bir basamak olarak yerini alırken çok gerçekçi bir düşünce olmasa da albümü dinledikten sonra aklımdaki tek şey “canlı dinlemek güzel olurdu” oldu.

İNCELEME: BROKEN SOCIAL SCENE – HUG OF THUNDER

En son ne zaman hiç telefonlarımıza bakmadan arkadaşlarımızla kaliteli vakit geçirdik? Ne zaman ekrana bakmadan bir günü geride bıraktık? Broken Social Scene‘ in esas adamı Kevin Drew da bizden biri. Yedi yıllık bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalarda o da bizim kadar yakınıyor ve yine bizim gibi bu sistemin bir parçası oluyor. Kevin Drew’ u diğer “nostaljik” müzisyenlerden ayıran ise sistem tarafından yavaş yavaş yutulurken akıma direnmesi. Etrafı kadar kendini de eleştirebilmesi.

Uzun bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalar Hug of Thunder Broken Social Scene’ in tüm üyelerinin yeniden bir araya geldiği özel bir albüm. 2002 tarihli başyapıt You Forgot it in People‘ dan sonra grubun deneysel yönlerini ve gürültüyü bir kenara atarak klasik formülleri yeniden işlevlendirdiği bir albüm ile karşı karşıyayız. Kulağa “eski kafalı” gelebilir, ancak Arcade Fire‘ ın popüler sahneye geçerek Reflektor‘ ı yayımlaması ya da Belle & Sebastian‘ ın son uzunçaları Girls in Peacetime Want to Dance‘ ten sonra aradığımı bulmanın mutluluğu içindeyim. Teknolojinin yok ettiği nostaljiyi yenilikten arındırmadan özgün ve eğlenceli kayıtların yapılabileceğinin en somut kanıtı bu uzunçalar. Kopardığımız bağları tamir ederek “bir” olabilmenin hayatımıza getirebileceği güzel sonuçları anlatan bir başka güzel sonuç.

Sol Luna ile ambient bir açılış yapıyor albüm. Hemen ardından gelen Halfway Home ve Metric‘ ten Emily Haines imzalı Protest Song, Funeral (Arcade Fire)’ da rahatça yer bulabilecek kayıtlar. Skyline grubun folk altyapısına bir selam çakarken Stay Happy‘ de St. Vincent esintileri kulaklara çınlıyor. Albümün en başarılısı ve ismini aldığı Hug of Thunder‘ da ise grubun en köklü üyelerinden Feist ile karşılaşıyoruz. Bu sene yayımladığı albümü Pleasure tadında bir kayıt ile şaşırtmasa da grubun diskografisinde kalıcı olacak bir iş ortaya koyuyor. Albümün sonlarına doğru grubun yeni üyesi Ariel Engle mucizeler yaratıyor. Stay Happy ile iddialı bir giriş yaptıktan sonra Gonna Get Better ile senelerdir BSS ailesinin bir parçası gibiymişçesine tınlamayı başarıyor. “Gelecek eskisi gibi değil, yine de oraya gitmeliyiz. Her şey daha iyi olacak çünkü daha kötü olamaz.” diyeerek albümü hızlıca resmediyor. Albümün kapanışındaki Mouth Guards of the Apocalypse ise Kevin Drew‘ un modern kültürde nefret ettiği her şeyle yüzleştiğiniz bir kayıt ve albümün en yaratıcı şarkısı. BSS ekibinin tamamını toplarken ve bu albümü kaydederken arkasında durduğu her şeyin bir özeti.

Broken Social Scene‘ in son albümü Hug of Thunder uzun zamandır eksikliğini hissettiğimiz bir indie klasiği. Grubu bir indie efsanesi yapan albümlerden çok uzakta ve önceki kayıtlara göre belki biraz fazla ilhamsız, sıkıcı ve tekdüze. Ancak o albümler yaklaşık 15 sene önce yayımlandı ve aradaki zamanda geleceğimiz hiç olmadığı kadar değişti. Aynı albümü bir daha yapmalarından ya da deneyip başarısız olmalarındansa Hug of Thunder‘ ı ortaya koymaları sevindirici. Şüphesiz ki aynı zamanda bu senenin en büyük geri dönüş albümlerinden biri bu uzunçalar. Kulak vermekte ve arada zaman zaman döndürmekte fayda var.

FMK: HAIM- SOMETHING TO TELL YOU

En sevdiğimiz rock’n’roll tınılarını pop müziğe dönüştürmeleri ile sevmiştik HAIM‘ i. Los Angeleslı kız kardeşler ise ikinci uzunçalarları Something to Tell You‘ da hiç olmadığı kadar sönük kalıyor. Hey gidi! Evde yalnızken Falling‘ e eşlik eder, My Song 5‘ da Danielle Haim olup hayali gitarımızla solo atar, Go Slow‘ da “heat, heat, heat” diye dans ederdik. Yeni albüm ise gereksiz efektler, aşırıya kaçmış prodüksiyonlar ve ilhamdan yoksun melodiler ile boynumuzu bükük bırakıyor. Tabii, ilk albümün tam bir şaheser olması ve HAIM kızlarının ilk albümdeki mükemmelliği beklentilerimizi fazla yükseltmişti. Ancak yine de daha iyi bir prodüksiyon ile daha başarılı bir iş ortaya koyabilirlerdi. Canlı performanslarında rock kökenlerini öne çıkaran bir grup olarak yeni albümün bu süslü püslü yapısını sahneye nasıl aktaracakları ise benim için şu anda en büyük merak konusu.

Yeni albümü genel anlamda bu kadar çekiştirmişken Avaz’ daki yeni favori kategorim FMK kapsamında bir de kayıtlara göz atalım.

FUCK

Want You Back: 90’ların kız gruplarına selam gönderen bir müzik videosu ile bu şarkıya çoktan aşinasınızdır büyük ihtimalle. “Güçlü bir bas gitar ile temellendirilseydi daha iyi olabilirdi.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de dinleyicisini hemen ele geçirip kolay kolay bırakmayan sağlam bir melodi. Güçlü bir başlangıç şarkısı.

Something to Tell You: Albümün ismini aldığı yegane kayıt. HAIM’ in canlı performanslarında sık sık yer vermesini bekliyorum. Yine de kariyerleri ilerledikçe diskografide kalıcı bir yer edinebilecek olması konusunda şüpheliyim.

Found it in Silence: Rostam Batmanglij imzalı kayıtlardan biri. HAIM’ in ilk yaylı deneyimi belki de. Bir şarkının dinleyicide kalıcı olabilmesi için dahiyane olmasına gerek olmadığının, sadece biraz özenin yeterli olduğunun en büyük kanıtı. Found it in Silence, belki de HAIM’ in en güçlü şarkılarından biri olarak sizde yer etmeyecek. Ama yine de zaman zaman dinlerken ne kadar başarılı bir kayıt olduğunu takdir edeceğiniz yegane işlerden biri.

Right Now: Bu şarkı belki de gerçekten bir “Marry” olmayı hakkediyordu. Ancak ilk yayımlandığında stüdyoda canlı bir performans olarak duymuştuk bu kaydı. Grubun duygu yüklü, dinleyiciyi alıp götüren, minimum çaba gerektiriyormuşçasına bir etki bırakan performansı harika bir albümün ön izlenimi gibiydi. Yine de stüdyo versiyonunda fazla prodüksiyonun kurbanı oluyor kayıt. Albüm kaydından ziyade canlı performanslarda dinlemenizi tavsiye ederim.

MARRY

Little of Your Love: Kız kardeşlerin gelmiş geçmiş en iyi işlerinden biri. Days Are Gone ruhunu devam ettirip dans etmek isteyebileceğiniz mucizevi şarkı. HAIM’ in çoklu vokalleri şarkıda harika bir etki bırakıyor ve daha en başta HAIM’ i neden dinlediğinizi hatırlıyorsunuz. Duş repertuvarınızın encore şarkısı yapabilirsiniz!

Kept Me Crying: Vampire Weekend‘ in eski dehası Rostam Batmanglij imzalı ilk kayıt. İlk albümün devamı niteliğinde HAIM’ in bir başka zekice yazılmış kayıtlarından birine tanıklık ediyoruz. Harika bir perküsyon, dahiyane bir şarkı yazımı ve en önemlisi de şarkının önüne geçmeyen kararında bir prodüksiyon. Daha ne olsun?

Walking Away: Bir diğer nacizane Batmanglij kaydı. HAIM’ in albümünde tercih ettiği modern pop tınılarının en cesurca hayata geçişi. Eski Vampire Weekend klavyecisinin prodüksiyondaki çabaları gerçekten işe yarıyor. Tınılardaki en keskin geçişlerden biri Los Angeleslı üçlünün diskografisine yukarılardan bir yerden tutunuyor.

Night So Long: HAIM’ in durgun, duygu yüklü ve daha önce hiç olmadığı kadar minimum dokunuşlu kaydı. Kadın folk sanatçılarına selam çakan kapanış şarkısı üçlünün diskografisinde bir ilk. Umarım son olmaz!

KILL

Nothing’s Wrong: Fleetwood Mac göndermelerini karşılayan bir kayıt. Fazlasıyla tekrarcı yapısı, bir anda duraklaması ve bilgisayar ile süslenip püslenmesi kulağa batıyor. Ben pek ısınamadım bu yüzden şarkıya.

Ready for You: Özel olması için fazla uğraşıldığı izlenimini veren ancak sıradan olmaktan kurtalamayan bir kayıt. Fazla prodüksiyonun en büyük kurbanlarından. Albümün doldurulması için bir türlü kenara bırakılamamış bir kayıt olması muhtemel.

You Never Knew: HAIM daha fazla Stevie Nicks olabilir miydi? Sanmıyorum. Fleetwood Mac‘ in Rumours albümünün kötü bir taklidi gibi.

 

İNCELEME: MAC DEMARCO – THIS OLD DOG

Eğlenceli röportajlar, turne müzisyenlerine yapılan şakalar bir yana Mac Demarco ortaya koyduğu muhteşem pop kayıtları ile indie sahnenin en önemli isimlerinden. Hayatın en sıradan anlarını gözlemlemesi ve bunları espri anlayışı ile harmanlayarak her defasında ciddi bir şekilde servis etmesi beni hep şaşırtmıştır. Demarco, hiçbir zaman medyaya yansıttığı o personayı destekleyen bir müzik yapmadı. (daha&helliip;)

FMK: DRAKE – MORE LIFE

2016’da Views ile hem hayranlarını hem de popüler müzik dinleyicilerini kutuplaştıran Drake, buna rağmen belki de bir sanatçının geçirebileceği en iyi yıllardan birini geçirdi. Zaten artık herhalde kimse Drake‘in hit şarkı ve Twitter caps’i potansiyelini inkar edemez. Bir süredir çıktı çıkacak denilen, eli kulağındaki “playlist” More Life, nihayet 18 Mart günü tüm malum ortamlara düştü. İlk bakışta 22 şarkılık upuzun bir maratonun beni beklediğini düşünsem de üç tam turun sonunda More Life’ın Kanadalı sanatçının belki de en ileriyi düşünen ve müzik dünyasındaki konumunun farkındaki albümü olduğunu karar verdim. Tabii ki de kusursuz bir proje değil ama benim kişisel beklentilerimin çok üstünde çıktı More Life. Ayrıca belki de Drake‘in de diskografisinin en tepelerine doğrudan yerleşecek bir albüm olduğunu da unutmamak lazım. Dinleyiciler ve eleştirmenlerden gelen ilk geri dönüşler de genellikle çok olumlu gözükmekte. O zaman lafı çok fazla uzatmadan albümdeki iyisiyle, ilginciyle, kötüsüyle, eğlencelisiyle şarkılara bir göz atalım.

FUCK

No Long Talk: Giggs’in albümde ilk gözüktüğü şarkı ve If You’re Reading This It’s Too Late’te olsa sırıtmayacak sertlik ve güzellikte. Ayrıca belki de bu senenin “If Young Metro don’t trust you, I’m gon shoot you”su olma potansiyelli “Murda on the beat so it’s not nice” adlib’i de bu şarkıya inanılmaz güzel oturmuş.

Get It Together: Albüm çıkalı sayılı gün olmasına rağmen şu ana kadar en çok dikkat çeken iki şarkıdan biri Jorja Smith feat’li ve Black Coffee beat’li Get It Together. Drake tarzı romantizmin Views’da karşımıza çıkan Karayipler havasıyla birlikteliğinden çıkabilecek en iyi sonuç bu olmuş. Dinlemesi çok keyifli, sallanarak dans etmesi de.

Nothings into Somethings: Acı çektirten seviyede tutulan bir BPM, rölanti ama melodik hook, atmosferik beat. Üç dakikayı geçmemiş olması da bir o kadar güzel.

Skepta Interlude: Drake her sene başka bir ülkenin veya kültürün fahri vatandaşı olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda da Londra’da ne kadar takıldığını, Skepta ve JME’nin önderlik ettiği BBK tayfasıyla iyice sıkı fıkı olmasından anlamıştık. Playlistindeki bu şarkıda mikrofonu tamamen grime’ın lider isimlerinden Skepta’ya bırakıyor, Skepta da bu müthiş ortayı jeneriklik bir golle tamamlıyor.

Do Not Disturb: Drake’in muadili herkesten daha iyi yaptığı bir şey varsa o da albümlerin son şarkıları. Klasik şarkı şablonlarını bir kenara bırakıp sadece en iyi yaptığı şeye odaklanmış bir Drake var sahnede. İçindeki ufak 7 AM in Germany göndermesi de yıllardır süre gelen saatli ve mekanlı Drake şarkıları kategorisine selam çakıyor. Dinleyelim, dinletelim efendim.

MARRY

Passionfruit: Albümün en iyisi. Drake’in dahil olduğu en iyi şarkılardan biri. Başındaki DJ Moodyman sample’ından, nakaratın ağızlara inanılmaz kolay pelesenk oluşuna her şeyiyle kusursuza yakın bir şarkı.

Sacrifices: More Life’ın gizli kahramanlarından biri de Young Thug. Bu “nerelerden geldik be” şarkısının da parlayan yıldızı o. Autotune’suz sesi, dinlerken beni önce afallattı ama sonra birkaç kez kendimi direkt şarkının Young Thug’lı bölümüne alırken buldum. 2 Chainz de zaten dahil olduğu şarkıların yüzünü kara çıkartmaz. Bu şarkı da olmuş diyebiliriz.

Portland: 2017 yılının başlarındayız ancak şu ana kadar rap müziğin yıldızı kim derseniz cevap galiba flüt olacak. Önce Kodak Black’in sürükleyici Tunnel Vision’ı, sonra Future’ın baş döndüren Mask Off’u ve şimdi de Portland. Offset ve Takeoff’a ayıp olmasın ama Migos’un gerçek yıldızı Quavo ve Travis Scott’lı bu şarkı, ekranı çatlamış 5S sözüyle zaten sosyal medyanın gözdesi oldu bile.

KMT: Drake bu şarkıyı Avrupa turnesinde dinleyicilere ilk dinlettiğinde küçük çaplı bir olay olmuştu. 19 yaşında ve hapiste olan internet rap fenomeni XXXTENTACION’un Soundcloud’da 40 milyon dinlenmesi olan Look at Me’sindeki vokal düzeni ile Drake’in bu şarkıdaki vokalleri oldukça benzeşmekte. Ama o şarkıyı da seven biri olarak Giggs destekli bu şarkıyı ben yine de çok beğendim. Şarkının genel hattını oluşturan Sonic sample’ı da cabası.

Gyalchester: Yine If You’re Reading This It’s Too Late havası taşıyan ve Drake standartlarına göre bayağı sert bir şarkı. Ama öyle abana abana rap yapanların aksine Drake bu sert ritimleri çok catchy sözlerle özene bezene yapıyor. Sonuç bu şarkı gibi fevkalade oluyor.

KILL

Glow: Uzun süredir merakla beklenen Drake – Kanye işbirliği bu olmamalıydı. Şarkı kesinlikle kötü değil, ama formunun zirvesinde ve yaşayan en iyi rapper’lardan ikisinin ellerinden çıkan Glow, açıkçası beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Fake Love: Glow için söylediğim şeyi tekrarlıyorum. Fake Love kesinlikle kötü değil. Ama More Life öncesinde yayınlanan şarkılar arasındaki en vasat olan oydu ve Drake albüme onu koyarak biraz üzdü. Keşke Fake Love’ın yerine 21 Savage destekli Sneakin’ olsaydı da şarkıyı üstteki iki kategoriden birine koyabilseydim ama ne yapalım. 22 şarkının hepsinden üst seviye randıman beklemek biraz şımarıklık sanki.

Since Way Back: PartyNextDoor, seni bir türlü sevemiyorum. Belki prodüktör kimliğin başarılı, Drake’in en yakınındaki müzisyenlerden birisin ama dahil olduğun neredeyse her şeyi daha kötü hala getirmeyi başarıyorsun. Şahsi fikrim Since Way Back’in albümdeki tek dinlenilmez şarkı olduğu yönünde.

İNCELEME: FOXYGEN – HANG

Bundan tam üç sene önce Foxygen bir önceki albümleri …And Star Power‘ı yayımladıklarında oluşan hayal kırıklığını hatırlarsınız belki. 2013 tarihli We Are The 21st Century Ambassadors of Peace and Magic gibi harika ve bir o kadar da öz bir albümün hemen ardından gelen bu gereksiz derecede uzun ve zevkten yoksun kayıtlar grubun da kariyerini bitme noktasına getirmişti. Neredeyse. (daha&helliip;)