İNCELEME

İNCELEME: LANA DEL REY – LUST FOR LIFE

Lana Del Rey, yeni ismiyle ve personasıyla kariyerinde temiz bir sayfa açtığından beri her gündeme gelişinde Lizzy Grant isminin anılması artık biraz gereksiz, o yüzden kendisinin nasıl Miss America yapıldığının hikayesini atlayabiliriz.

Love‘ı ilk dinleyişimle gelen şaşkınlığa ek olarak, hemen ardından albümle ilgili ayrıntılar yayımlandığında Born to Die, Paradise, Ultraviolence, Honeymoon gibi albümlerin kaynağından böyle kocaman bir gülümsemeli albüm kapağına yakışacak bir iş çıkabileceğine asla inanmamıştım. Kendisi hep aynı noktada olduğunu düşündüğü için bir değişikliğe gitmek istediğini söylüyor röportajlarında. Nitekim sonunda vardığı yer her zamankinden çok farklı değil, önceki albümlerinde de hissettirdiği o geçmişe özlemin getirdiği hüznü yine aynı sinematiklikle anlatıyor.

Aynı zamanda ilk single olan Love ile albüme yumuşak bir başlangıç yapıyoruz, Lana Del Rey’in şu ana kadar yaptığı en iyi şarkılardan biri olabilir diye düşünüyorum. Şarkı “sanki daha umut dolu bir albüm olacak” düşüncelerini de beraberinde getirirken, bir yandan da Lana’nın baygın ve mahmur sesini sıkıcı bulanların en baştan eleneceği bir şarkı oluyor.

Ardından Lust for Life’ı dinliyoruz. The Weeknd’in Stargirl Interlude’unu dinlemeye doyamamış biri olarak bu şarkı beni çok heyecanlandırmıştı ama beklediğimi pek bulamadım açıkçası. Biraz daha fazla The Weeknd ve Max Martin’e ait elementler hissetmeyi isterdim. Ama göze hitap eden bir klip ve radio-friendly bir parça çıkarmayı başarmışlar, amaçları da buydu sanırım.

Bir sonraki parça 13 Beaches da albüm kapağından yola çıkarak o hiç beklemediğimiz Lana Del Rey hüznü çöküyor içimize. Şarkının sözlerine gelecek olursak “It hurts to love you/But I still love you” gibi dümdüz bir nakarat biraz Lana Del Rey standardında basit kaçıyor. Henüz anlamak için erken ama yeterince takdir edilmeyen bir şarkı olacak gibi hissediyorum.

Cherry de yine Lana Del Rey personasının favori ilişki biçimi kendine zarar veren bir ilişkiden bahsediyor. Sözleriyle tam ayarında bir dozda hüzün ve hızlı yükselen nakaratının yanında tizleşen vokalleriyle aynı miktarda heyecan da veren bir şarkı dinliyoruz. 13 Beaches ve Cherry keşke albümde daha farklı bir konumda yer alsaymış, The Weeknd ve ASAP Rocky işbirliklerinin arasında hak ettikleri ilgiyi göremeyecekler gibi görünüyor.

Groupie Love ve Summer Bummer’da ASAP Rocky ve Playboi Carti’yi dinlerken sadece “Aralara birkaç rap verse’ü serpiştirelim” demişler gibi hissediliyor, The Weeknd için de olduğu gibi, ikisi de şarkıda varlıklarını hissettirecek kadar etkin  değiller.

Lirikal anlamda alıştığımız sitemkar, kalbi kırık Lana’yla albümün ortasında buluşuyoruz; “Sobbin’ in my cup of coffee/Because I fell for another loser” diyor In My Feelings’de, hangimiz yapmadık ki. “I’m feeling all my fucking feelings” istesek de istemesek de.

Eskileri özlemeyi, geçmişe özenmeyi hep gereksiz buluyorum o yüzden single olarak çıktığından beri Coachella – Woodstock In My Mind’a bir türlü ısınamadım. Aynı şekilde Tomorrow Never Came de beni sarmadı bir türlü, Sean Ono Lennon’un daha önce farklı farklı projelerini dinledik ama hiçbirinde babasının böyle bir replikası olmaya çalıştığını hissetmemiştik, albümün arasından neredeyse John Lennon’la karşılaşmış olmak biraz tuhaf hissettirdi doğrusu.

God Bless America – And All The Beautiful Women In It’de nakaratta duyduğumuz silah sesleri ve When The World Was At War We Kept Dancing’de “Is it the end of an era?/Is it the end of America?” diye sorgulayarak güncel sıkıntılara da değinmeden geçmiyor.

Change, Lana’nın sesini ön plana çıkaran sade bir piyano baladı, albümden çok sık duyacağımız bir parça olacağını sanmıyorum. Get Free ile albüm noktalanıyor, acaba sıkıntı bende mi emin olamıyorum ama ben bu şarkıyı dinlerken Radiohead – Creep’i duyuyorum sadece.

Albüm genel anlamda kötü demek adil olmaz fakat kesinlikle sıkıntılı birçok noktası olduğunu kabul etmek gerekiyor bence. Son zamanlarda uzun pop albümleri yapmak çok popüler olsa da bu Lana Del Rey için geçerli olmamalıydı. Uzun olduğu halde tekdüze olmasın diye konuklarla farklı renkler katmaya çalışmışlar, ama ASAP Rocky ve (Sean Ono Lennon diyemiyorum) John Lennon’ı bir araya getirmek, bunu sağlamak gerçekten doğru bir yol mu diye düşündürüyor. Çok fazla piyasaya oynayıp radio-friendly şarkılar yapma çabaları olduğunu hissetmemiş olmak albümün iyi yanı sanırım. Son olarak, Lust For Life da Lana Del Rey’in kariyerine pek de şaşırtmayan ve yön değiştirmiş gibi hissettirmeyen bir basamak olarak yerini alırken çok gerçekçi bir düşünce olmasa da albümü dinledikten sonra aklımdaki tek şey “canlı dinlemek güzel olurdu” oldu.

İNCELEME: BROKEN SOCIAL SCENE – HUG OF THUNDER

En son ne zaman hiç telefonlarımıza bakmadan arkadaşlarımızla kaliteli vakit geçirdik? Ne zaman ekrana bakmadan bir günü geride bıraktık? Broken Social Scene‘ in esas adamı Kevin Drew da bizden biri. Yedi yıllık bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalarda o da bizim kadar yakınıyor ve yine bizim gibi bu sistemin bir parçası oluyor. Kevin Drew’ u diğer “nostaljik” müzisyenlerden ayıran ise sistem tarafından yavaş yavaş yutulurken akıma direnmesi. Etrafı kadar kendini de eleştirebilmesi.

Uzun bir aradan sonra gelen beşinci uzunçalar Hug of Thunder Broken Social Scene’ in tüm üyelerinin yeniden bir araya geldiği özel bir albüm. 2002 tarihli başyapıt You Forgot it in People‘ dan sonra grubun deneysel yönlerini ve gürültüyü bir kenara atarak klasik formülleri yeniden işlevlendirdiği bir albüm ile karşı karşıyayız. Kulağa “eski kafalı” gelebilir, ancak Arcade Fire‘ ın popüler sahneye geçerek Reflektor‘ ı yayımlaması ya da Belle & Sebastian‘ ın son uzunçaları Girls in Peacetime Want to Dance‘ ten sonra aradığımı bulmanın mutluluğu içindeyim. Teknolojinin yok ettiği nostaljiyi yenilikten arındırmadan özgün ve eğlenceli kayıtların yapılabileceğinin en somut kanıtı bu uzunçalar. Kopardığımız bağları tamir ederek “bir” olabilmenin hayatımıza getirebileceği güzel sonuçları anlatan bir başka güzel sonuç.

Sol Luna ile ambient bir açılış yapıyor albüm. Hemen ardından gelen Halfway Home ve Metric‘ ten Emily Haines imzalı Protest Song, Funeral (Arcade Fire)’ da rahatça yer bulabilecek kayıtlar. Skyline grubun folk altyapısına bir selam çakarken Stay Happy‘ de St. Vincent esintileri kulaklara çınlıyor. Albümün en başarılısı ve ismini aldığı Hug of Thunder‘ da ise grubun en köklü üyelerinden Feist ile karşılaşıyoruz. Bu sene yayımladığı albümü Pleasure tadında bir kayıt ile şaşırtmasa da grubun diskografisinde kalıcı olacak bir iş ortaya koyuyor. Albümün sonlarına doğru grubun yeni üyesi Ariel Engle mucizeler yaratıyor. Stay Happy ile iddialı bir giriş yaptıktan sonra Gonna Get Better ile senelerdir BSS ailesinin bir parçası gibiymişçesine tınlamayı başarıyor. “Gelecek eskisi gibi değil, yine de oraya gitmeliyiz. Her şey daha iyi olacak çünkü daha kötü olamaz.” diyeerek albümü hızlıca resmediyor. Albümün kapanışındaki Mouth Guards of the Apocalypse ise Kevin Drew‘ un modern kültürde nefret ettiği her şeyle yüzleştiğiniz bir kayıt ve albümün en yaratıcı şarkısı. BSS ekibinin tamamını toplarken ve bu albümü kaydederken arkasında durduğu her şeyin bir özeti.

Broken Social Scene‘ in son albümü Hug of Thunder uzun zamandır eksikliğini hissettiğimiz bir indie klasiği. Grubu bir indie efsanesi yapan albümlerden çok uzakta ve önceki kayıtlara göre belki biraz fazla ilhamsız, sıkıcı ve tekdüze. Ancak o albümler yaklaşık 15 sene önce yayımlandı ve aradaki zamanda geleceğimiz hiç olmadığı kadar değişti. Aynı albümü bir daha yapmalarından ya da deneyip başarısız olmalarındansa Hug of Thunder‘ ı ortaya koymaları sevindirici. Şüphesiz ki aynı zamanda bu senenin en büyük geri dönüş albümlerinden biri bu uzunçalar. Kulak vermekte ve arada zaman zaman döndürmekte fayda var.

FMK: HAIM- SOMETHING TO TELL YOU

En sevdiğimiz rock’n’roll tınılarını pop müziğe dönüştürmeleri ile sevmiştik HAIM‘ i. Los Angeleslı kız kardeşler ise ikinci uzunçalarları Something to Tell You‘ da hiç olmadığı kadar sönük kalıyor. Hey gidi! Evde yalnızken Falling‘ e eşlik eder, My Song 5‘ da Danielle Haim olup hayali gitarımızla solo atar, Go Slow‘ da “heat, heat, heat” diye dans ederdik. Yeni albüm ise gereksiz efektler, aşırıya kaçmış prodüksiyonlar ve ilhamdan yoksun melodiler ile boynumuzu bükük bırakıyor. Tabii, ilk albümün tam bir şaheser olması ve HAIM kızlarının ilk albümdeki mükemmelliği beklentilerimizi fazla yükseltmişti. Ancak yine de daha iyi bir prodüksiyon ile daha başarılı bir iş ortaya koyabilirlerdi. Canlı performanslarında rock kökenlerini öne çıkaran bir grup olarak yeni albümün bu süslü püslü yapısını sahneye nasıl aktaracakları ise benim için şu anda en büyük merak konusu.

Yeni albümü genel anlamda bu kadar çekiştirmişken Avaz’ daki yeni favori kategorim FMK kapsamında bir de kayıtlara göz atalım.

FUCK

Want You Back: 90’ların kız gruplarına selam gönderen bir müzik videosu ile bu şarkıya çoktan aşinasınızdır büyük ihtimalle. “Güçlü bir bas gitar ile temellendirilseydi daha iyi olabilirdi.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Yine de dinleyicisini hemen ele geçirip kolay kolay bırakmayan sağlam bir melodi. Güçlü bir başlangıç şarkısı.

Something to Tell You: Albümün ismini aldığı yegane kayıt. HAIM’ in canlı performanslarında sık sık yer vermesini bekliyorum. Yine de kariyerleri ilerledikçe diskografide kalıcı bir yer edinebilecek olması konusunda şüpheliyim.

Found it in Silence: Rostam Batmanglij imzalı kayıtlardan biri. HAIM’ in ilk yaylı deneyimi belki de. Bir şarkının dinleyicide kalıcı olabilmesi için dahiyane olmasına gerek olmadığının, sadece biraz özenin yeterli olduğunun en büyük kanıtı. Found it in Silence, belki de HAIM’ in en güçlü şarkılarından biri olarak sizde yer etmeyecek. Ama yine de zaman zaman dinlerken ne kadar başarılı bir kayıt olduğunu takdir edeceğiniz yegane işlerden biri.

Right Now: Bu şarkı belki de gerçekten bir “Marry” olmayı hakkediyordu. Ancak ilk yayımlandığında stüdyoda canlı bir performans olarak duymuştuk bu kaydı. Grubun duygu yüklü, dinleyiciyi alıp götüren, minimum çaba gerektiriyormuşçasına bir etki bırakan performansı harika bir albümün ön izlenimi gibiydi. Yine de stüdyo versiyonunda fazla prodüksiyonun kurbanı oluyor kayıt. Albüm kaydından ziyade canlı performanslarda dinlemenizi tavsiye ederim.

MARRY

Little of Your Love: Kız kardeşlerin gelmiş geçmiş en iyi işlerinden biri. Days Are Gone ruhunu devam ettirip dans etmek isteyebileceğiniz mucizevi şarkı. HAIM’ in çoklu vokalleri şarkıda harika bir etki bırakıyor ve daha en başta HAIM’ i neden dinlediğinizi hatırlıyorsunuz. Duş repertuvarınızın encore şarkısı yapabilirsiniz!

Kept Me Crying: Vampire Weekend‘ in eski dehası Rostam Batmanglij imzalı ilk kayıt. İlk albümün devamı niteliğinde HAIM’ in bir başka zekice yazılmış kayıtlarından birine tanıklık ediyoruz. Harika bir perküsyon, dahiyane bir şarkı yazımı ve en önemlisi de şarkının önüne geçmeyen kararında bir prodüksiyon. Daha ne olsun?

Walking Away: Bir diğer nacizane Batmanglij kaydı. HAIM’ in albümünde tercih ettiği modern pop tınılarının en cesurca hayata geçişi. Eski Vampire Weekend klavyecisinin prodüksiyondaki çabaları gerçekten işe yarıyor. Tınılardaki en keskin geçişlerden biri Los Angeleslı üçlünün diskografisine yukarılardan bir yerden tutunuyor.

Night So Long: HAIM’ in durgun, duygu yüklü ve daha önce hiç olmadığı kadar minimum dokunuşlu kaydı. Kadın folk sanatçılarına selam çakan kapanış şarkısı üçlünün diskografisinde bir ilk. Umarım son olmaz!

KILL

Nothing’s Wrong: Fleetwood Mac göndermelerini karşılayan bir kayıt. Fazlasıyla tekrarcı yapısı, bir anda duraklaması ve bilgisayar ile süslenip püslenmesi kulağa batıyor. Ben pek ısınamadım bu yüzden şarkıya.

Ready for You: Özel olması için fazla uğraşıldığı izlenimini veren ancak sıradan olmaktan kurtalamayan bir kayıt. Fazla prodüksiyonun en büyük kurbanlarından. Albümün doldurulması için bir türlü kenara bırakılamamış bir kayıt olması muhtemel.

You Never Knew: HAIM daha fazla Stevie Nicks olabilir miydi? Sanmıyorum. Fleetwood Mac‘ in Rumours albümünün kötü bir taklidi gibi.

 

İNCELEME: MAC DEMARCO – THIS OLD DOG

Eğlenceli röportajlar, turne müzisyenlerine yapılan şakalar bir yana Mac Demarco ortaya koyduğu muhteşem pop kayıtları ile indie sahnenin en önemli isimlerinden. Hayatın en sıradan anlarını gözlemlemesi ve bunları espri anlayışı ile harmanlayarak her defasında ciddi bir şekilde servis etmesi beni hep şaşırtmıştır. Demarco, hiçbir zaman medyaya yansıttığı o personayı destekleyen bir müzik yapmadı. (daha&helliip;)

FMK: DRAKE – MORE LIFE

2016’da Views ile hem hayranlarını hem de popüler müzik dinleyicilerini kutuplaştıran Drake, buna rağmen belki de bir sanatçının geçirebileceği en iyi yıllardan birini geçirdi. Zaten artık herhalde kimse Drake‘in hit şarkı ve Twitter caps’i potansiyelini inkar edemez. Bir süredir çıktı çıkacak denilen, eli kulağındaki “playlist” More Life, nihayet 18 Mart günü tüm malum ortamlara düştü. İlk bakışta 22 şarkılık upuzun bir maratonun beni beklediğini düşünsem de üç tam turun sonunda More Life’ın Kanadalı sanatçının belki de en ileriyi düşünen ve müzik dünyasındaki konumunun farkındaki albümü olduğunu karar verdim. Tabii ki de kusursuz bir proje değil ama benim kişisel beklentilerimin çok üstünde çıktı More Life. Ayrıca belki de Drake‘in de diskografisinin en tepelerine doğrudan yerleşecek bir albüm olduğunu da unutmamak lazım. Dinleyiciler ve eleştirmenlerden gelen ilk geri dönüşler de genellikle çok olumlu gözükmekte. O zaman lafı çok fazla uzatmadan albümdeki iyisiyle, ilginciyle, kötüsüyle, eğlencelisiyle şarkılara bir göz atalım.

FUCK

No Long Talk: Giggs’in albümde ilk gözüktüğü şarkı ve If You’re Reading This It’s Too Late’te olsa sırıtmayacak sertlik ve güzellikte. Ayrıca belki de bu senenin “If Young Metro don’t trust you, I’m gon shoot you”su olma potansiyelli “Murda on the beat so it’s not nice” adlib’i de bu şarkıya inanılmaz güzel oturmuş.

Get It Together: Albüm çıkalı sayılı gün olmasına rağmen şu ana kadar en çok dikkat çeken iki şarkıdan biri Jorja Smith feat’li ve Black Coffee beat’li Get It Together. Drake tarzı romantizmin Views’da karşımıza çıkan Karayipler havasıyla birlikteliğinden çıkabilecek en iyi sonuç bu olmuş. Dinlemesi çok keyifli, sallanarak dans etmesi de.

Nothings into Somethings: Acı çektirten seviyede tutulan bir BPM, rölanti ama melodik hook, atmosferik beat. Üç dakikayı geçmemiş olması da bir o kadar güzel.

Skepta Interlude: Drake her sene başka bir ülkenin veya kültürün fahri vatandaşı olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda da Londra’da ne kadar takıldığını, Skepta ve JME’nin önderlik ettiği BBK tayfasıyla iyice sıkı fıkı olmasından anlamıştık. Playlistindeki bu şarkıda mikrofonu tamamen grime’ın lider isimlerinden Skepta’ya bırakıyor, Skepta da bu müthiş ortayı jeneriklik bir golle tamamlıyor.

Do Not Disturb: Drake’in muadili herkesten daha iyi yaptığı bir şey varsa o da albümlerin son şarkıları. Klasik şarkı şablonlarını bir kenara bırakıp sadece en iyi yaptığı şeye odaklanmış bir Drake var sahnede. İçindeki ufak 7 AM in Germany göndermesi de yıllardır süre gelen saatli ve mekanlı Drake şarkıları kategorisine selam çakıyor. Dinleyelim, dinletelim efendim.

MARRY

Passionfruit: Albümün en iyisi. Drake’in dahil olduğu en iyi şarkılardan biri. Başındaki DJ Moodyman sample’ından, nakaratın ağızlara inanılmaz kolay pelesenk oluşuna her şeyiyle kusursuza yakın bir şarkı.

Sacrifices: More Life’ın gizli kahramanlarından biri de Young Thug. Bu “nerelerden geldik be” şarkısının da parlayan yıldızı o. Autotune’suz sesi, dinlerken beni önce afallattı ama sonra birkaç kez kendimi direkt şarkının Young Thug’lı bölümüne alırken buldum. 2 Chainz de zaten dahil olduğu şarkıların yüzünü kara çıkartmaz. Bu şarkı da olmuş diyebiliriz.

Portland: 2017 yılının başlarındayız ancak şu ana kadar rap müziğin yıldızı kim derseniz cevap galiba flüt olacak. Önce Kodak Black’in sürükleyici Tunnel Vision’ı, sonra Future’ın baş döndüren Mask Off’u ve şimdi de Portland. Offset ve Takeoff’a ayıp olmasın ama Migos’un gerçek yıldızı Quavo ve Travis Scott’lı bu şarkı, ekranı çatlamış 5S sözüyle zaten sosyal medyanın gözdesi oldu bile.

KMT: Drake bu şarkıyı Avrupa turnesinde dinleyicilere ilk dinlettiğinde küçük çaplı bir olay olmuştu. 19 yaşında ve hapiste olan internet rap fenomeni XXXTENTACION’un Soundcloud’da 40 milyon dinlenmesi olan Look at Me’sindeki vokal düzeni ile Drake’in bu şarkıdaki vokalleri oldukça benzeşmekte. Ama o şarkıyı da seven biri olarak Giggs destekli bu şarkıyı ben yine de çok beğendim. Şarkının genel hattını oluşturan Sonic sample’ı da cabası.

Gyalchester: Yine If You’re Reading This It’s Too Late havası taşıyan ve Drake standartlarına göre bayağı sert bir şarkı. Ama öyle abana abana rap yapanların aksine Drake bu sert ritimleri çok catchy sözlerle özene bezene yapıyor. Sonuç bu şarkı gibi fevkalade oluyor.

KILL

Glow: Uzun süredir merakla beklenen Drake – Kanye işbirliği bu olmamalıydı. Şarkı kesinlikle kötü değil, ama formunun zirvesinde ve yaşayan en iyi rapper’lardan ikisinin ellerinden çıkan Glow, açıkçası beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.

Fake Love: Glow için söylediğim şeyi tekrarlıyorum. Fake Love kesinlikle kötü değil. Ama More Life öncesinde yayınlanan şarkılar arasındaki en vasat olan oydu ve Drake albüme onu koyarak biraz üzdü. Keşke Fake Love’ın yerine 21 Savage destekli Sneakin’ olsaydı da şarkıyı üstteki iki kategoriden birine koyabilseydim ama ne yapalım. 22 şarkının hepsinden üst seviye randıman beklemek biraz şımarıklık sanki.

Since Way Back: PartyNextDoor, seni bir türlü sevemiyorum. Belki prodüktör kimliğin başarılı, Drake’in en yakınındaki müzisyenlerden birisin ama dahil olduğun neredeyse her şeyi daha kötü hala getirmeyi başarıyorsun. Şahsi fikrim Since Way Back’in albümdeki tek dinlenilmez şarkı olduğu yönünde.

İNCELEME: FOXYGEN – HANG

Bundan tam üç sene önce Foxygen bir önceki albümleri …And Star Power‘ı yayımladıklarında oluşan hayal kırıklığını hatırlarsınız belki. 2013 tarihli We Are The 21st Century Ambassadors of Peace and Magic gibi harika ve bir o kadar da öz bir albümün hemen ardından gelen bu gereksiz derecede uzun ve zevkten yoksun kayıtlar grubun da kariyerini bitme noktasına getirmişti. Neredeyse. (daha&helliip;)

İNCELEME: THE RADIO DEPT. – RUNNING OUT OF LOVE

Yazı: Berkant Çağlar

İsveçli grup The Radio Dept.’in sadık bir dinleyici kitlesi var. Bu kitle, grubun 2010 yılında çıkan ‘Clinging to a Scheme’ albümü ile daha da kalabalıklaştı. Ardından 2011 yılında yayınladıkları ‘Passive Agressive: 2002-2010’ grubun ön plana çıkan parçalarını ve ellerinde tuttukları bazı materyalleri gün yüzüne çıkarma imkânı vermişti. Bu koleksiyon aynı zamanda grubun unutulan ‘Lesser Matters’ ve ‘Pet Grief’ albümlerini de yeniden keşfetme ihtimali verdi dinleyiciye. Ve nihayet aradan geçen altı yılın ardından grup, hiç olmadıkları kadar politik bir albüm ile karşımızda.

The Radio Dept.’in sound’u her zaman biraz bulutlu ve tozludur. Onları ilginç kılan yanları, bu melankolinin kendi içinde yoğun bir umut taşıması, adeta büyülü bir evren yaratmasıdır. Shoegaze, dream pop, lo-fi, indie-rock, synth-pop grubun ilham aldığı türler olmakla birlikte, bu türleri kendi içinde erittikleri kendilerine has bir sound’ları vardır. Yeni albüm ‘Running Out of Love’, bana kalırsa bu bağlamda düşünüldüğünde grubun alışılageldik külliyatının biraz dışında kalıyor. Elektronik ve synth tabanlı işlerine aşina olmamıza rağmen, bu albümde gitarlar ve melankoli biraz daha arka planda kalırken; grup tahayyül ettikleri dans pistini politikleştirip yeni bir mücadele alanı keşfediyor. Albüm bu çerçevede düşünüldüğünde yılın en başarılı albümlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Politik olanın müzikte kendine didaktik bir hava estirmeden yer bulması oldukça güç. Örneğin, Oneohtrix Point Never ve Hudson Mohawke’ın da desteğiyle etkileyici bir müzik sunan Anthony Hegarty’nin yeni projesi ANOHNI, The Radio Dept.’in yarattığı bu büyülü sahneyi ve anlatıyı yaratmakta başarısızdı. Çevrenin tahribi, Amerikan demokrasisi, göç gibi konular öyle didaktik anlatılmıştı ki müziğin ritmine ulaşmakta güçlük çekmiştim. Ama bunun tersine The Radio Dept., dinleyicisine kucak açan, onu ritme sokan ve hareketlendiren bir yapıda ilerliyor. Özellikle, İsveç’in görünen refahının ve sürdürülebilir sosyal demokrasisinin ardında yatan silah endüstrisinin eleştirildiği ‘Swedish Guns’ ve neoliberalizmle birlikte giderek büyüyen radikal sağın, katılımcı demokrasinin ve şiddetin konu edindiği ‘We Got Game’ buna en güzel örnekler. Özellikle, bu iki parçada grup hiç olmadığı kadar agresif.

radio dept swedish guns

Anlatının tek bir bunalma anı dahi yaşamadan su gibi aktığı albüm, grup için bazı deneysel anlar da içeriyor. Örneğin, ‘Occupied’ ilk otuz saniyesinde şaşırtıcı şekilde ‘cheesy’ iken, duyduğumuz ses giderek katmanlaşıyor ve 7 dakika 19 saniye boyunca ilgi çekici kalmayı başarıyor. Albümün yedinci parçasına geldiğimizde ‘Can’t Be Guilty’ daha aşina olduğumuz gürültülü ve aydınlık The Radio Dept. sound’unu yeniden hatırlatırken hemen ardından gelen ‘Committed To The Cause’ 90’ların ve 2000’lerin başından kopup gelmiş bir trip-hop, chill out parçası gibi Zero 7’ın en iyi işlerini hatırlatıyor. Tek kelimeyle muhteşem, nostaljik ve çok özlediğimiz bu yapı grubun gürültücü alışkanlığıyla da kendine has bir chill out denemesi olarak albümün yapı taşlarından birini oluşturuyor. Kapanıştaki ‘Teach Me To Forget’, bir yandan aşk şarkısı gibi düşünülebilecekken, bir haliyle de unutmanın, unutturulmanın ve üstünü kapatmanın da politik bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Grup, albümün bu son dakikalarında yılın en iyi dans kayıtlarından birini de ortaya şaşırtıcı şekilde atıvermiş oluyor. Atıveriyor çünkü The Radio Dept., liste başarılarının peşinden koşan trendi yakalamaya çalışabilen bir grup olmadı hiçbir zaman. Ama ‘Teach Me To Forget’ bu kaygısızlığın içinde öyle bir parlıyor ki görkemli bir kapanışın da imkanını sağlıyor. Bu parça için Sia neler vermezdi, değil mi?

‘Running Out of Love’, genel anlamda da düşünüldüğünde İsveç ve kuzey Avrupa’nın politik iklimine bir refleks ve bulutlu ve tozlu müzikal yapının biraz daha synth ağırlıklı işlerle politize edildiği başarılı bir deneysel girişim olarak düşünülebilir. Kendilerine has müzikal yapıyı tamamen kaybetmeden ona yeni ve radikal bir yapı kavuşturmak gerçekleştirmesi zor bir niyet ama The Radio Dept. bunu hakkıyla başarıyor.

FMK: M.I.A. – AIM

Aslında bu yazıyı 1-2 hafta kadar önce yazmam gerekiyordu. Fazlasıyla sıkı bir M.I.A. hayranı olarak albümü 2-3 hafta boyunca aralıksız dinleyip yalayıp yutarım diye düşünüyordum çünkü MAYA ve Matangi çıktığında tam olarak böyle yapmıştım. (Bahanem asla yoğunluk veya tembellik değil evet) Fakat gelin görün ki araya Bon Iverler, Solangelar, Danny Brownlar girdi ve ben AIM’e olan hevesimi kaybetmiş buldum kendimi. Evet, ne yazık ki elimizdeki M.I.A.’in en zayıf albümü. M.I.A.’in bazı şarkılardaki bezgin vokalleri, albümün odaksızlığı, M.I.A.’in kıyıda köşede kalmış şarkılarından yaptığı bir kolaj havasında olması ve kişisel diskografisine önceki albümlerinin ve mixtapelerinin aksine pek az yeni şey katması gibi birtakım eksileri var. Fakat bana göre albümün beğenilmemesinin en büyük sebebi bir M.I.A. albümü olması. U dönüşü yapmış gibi olmayayım ama her ne kadar fazla beğenmemiş olsam da elimizdeki kesinlikle kötü bir albüm değil. Açıkçası başka birinin ilk albümü olsaydı AIM fazlasıyla övülecekti adım gibi eminim. Ancak M.I.A. gibi her albümünde bambaşka sulara dalan bir sanatçı böylesine risksiz bir son albümle gelince doğal olarak eleştirildi. Albümde çok çok iyi şarkılar var ama “Olmasa da olurmuş sanki” dedirten, M.I.A.’in daha önce benzerini defalarca kez yaptığı şarkılar da var. Bir nevi tüm diskografisine karşı yaptığı, ortalamanın biraz üstünde bir throwback derlemesi gibi AIM. Fakat yine de M.I.A.’den başkasının yapamayacağı kadar dolu dolu, çılgın ve her ne kadar kendisi aksini söylese de politik ve de hüzünlü bir albüm aynı zamanda. Tam olarak M.I.A. standartlarında bir son albüm olmasa da kesinlikle şans verilesi. Bize 4 adet birbirinden muazzam albüm sunan Maya’yı birazcık tökezledi ve kendini tekrar etti diye hoş görmemek haksızlık olur bence.

Albüme dair içimde biriktirdiklerimi döktüğüme göre bu aralar daha sık dinlediğim, yıllar boyu dinleyeceğimi düşündüğüm ve “albümden atılsa da olur” dediğim şarkıları listeleyeyim artık:

FUCK

Visa: Albümü ilk dinlediğimde en çok dikkatimi çeken şarkı Visa olmuştu. Bunda en sevdiğim M.I.A. albümünün Arular olmasının büyük etkisi var çünkü Visa, tam anlamıyla Arular’dan fırlamış gibi. Galang sample’ı da cabası zaten. Çok çok eğlenceli bir şarkı.

Freedun (feat. ZAYN): Sanırsam XXXO’dan sonra M.I.A.’in mainstream pop’a en çok yaklaştığı şarkı. Şarkıda bir “daha iyi olabilirmiş” havası var ama bir kere dinledikten sonra akıldan atabilmek bir hayli zor. Zayn’in de şarkıya ayrı bir hava kattığını düşünüyorum. Ayrıca albümün en uzun şarkısı ve ben tuhaf bir şekilde en çok outro kısmını sevdim.

Finally: Açıkçası harika bir şarkı olduğunu söylemek zor ama şarkıda insanı çeken nostaljik bir Grimes havası var ve bu aralar pek sık dinliyorum.

Swords: Şarkı çıkalı bayağı oldu ve bonus olsa da albüme alınmasına bir hayli sevindim. Bence M.I.A.’in MAYA albümünden beri yaptığı en iyi şarkılardan biri. Biri bana “M.I.A.’i tek şarkıda özetle” dese Swords’u dinletebilirdim sanırım.

MARRY

Talk: Benim için albümün en büyük sürprizi oldu. Kesinlikle albümde en çok beğendiğim şarkı. Gaz ve bol tekrarlı tipik bir M.I.A. nakaratı, politik sözlerle twerk yapma isteğini aynı potada eritebilmesi ve M.I.A.’in rap yapıp döktürmesi gibi bir M.I.A. şarkısında aradığım her şeye sahip. Ayrıca kısacık olması sebebiyle devamlı loop’a alırken buluyorum kendimi. Bir de “I talk and talk until I piss’em off” M.I.A.’in kariyerinin özeti değildir de nedir?

Jump In: Hafif MAYA albümü havası, üst üste binmiş vokalleri, iniş çıkışlarıyla albümdeki en değişik şarkılardan biri.

Borders: Şimdiden bir M.I.A. klasiği. Zaten duymayan kalmamıştır diye tahmin ediyorum.

Ali R U Ok?: Albümün standart versiyonunun en iyi şarkısı bence. Sözleriyle, nakaratıyla, altyapısıyla fazlasıyla bütünlüklü ve dolu dolu. M.I.A.’i neden bu kadar çok sevdiğimi bana bir kez daha hatırlattı.

KILL

Bird Song (Blaqstarr Remix): Açıkçası Medz and Fedz, 20 Dollar ve Matangi gibi en gürültülü ve baş ağrıtan M.I.A. şarkılarını bile delicesine seven biri olarak bu şarkıya asla ama ısınamadım. Şarkıda tam bir demo havası hakim ve sonuna dek dinleyebilmek cidden sabır istiyor. Diplo remixi kesinlikle tercihim.

A.M.P (All My People): Kötü bir şarkı değil ama M.I.A. adına yeni bir şey sunmuyor ve albümdeki çoğu şarkının yanında silik kalıyor.

Fly Pirate: Nakaratın uydurukluğu mu desem, altyapıdaki olmamışlık hissi mi desem, M.I.A.’in vokallerindeki kafasına silah dayamışlar da zorla söyletmişler havası mı desem, bu şarkıyı da sevemedim bir türlü.

FMK: BANKS – THE ALTAR

Severek dinlediği şarkıların geçmişe yönelik hikayelerini de öğrenme ihtiyacı duyanlar bilir, kendi gerçek iç dünyasını yansıtmaya çekinmeyen müzisyenleri hemen tanırsın ve aranda bir bağ hissetme durumu çok doğal bir biçimde gelişir. Banks de benim için böyleydi. Hayatımda stratejik önemi olan zamanlardan birinde, ilk albümü Goddess’ın çıkışının hemen öncesinde yine burada tanıştım ve bulabildiğim bütün kayıtlarını hemen tükettim. Çok hızlı bir şekilde dinlerken kendimi kaybettiğim/bulduğum müzisyenler arasına girdi. Geçtiğimiz sene yeni bir albüm için hazırlandığını duyduğum zaman dinlediğimde içinde bulunduğum durum ne olursa olsun, kendimi daha “sağlam” hissetmeme sebep olan biri haline gelmişti bile.

The Altar’ı baştan sona tamamını sindirebildiğimi hissettiğim kadar sayıda henüz döndürebilmiş durumdayım. Genel olarak ne hayal kırıklığına uğratan ne de şaşırtıp çok sevindiren bir albüm olduğunu düşünsem de her albümde ömürlük şarkılar bulduğumuz gibi, kısa süreli deli gibi defalarca dinleyip sonra aynı keyfi almadığımız ya da en başından hiç ısınamadığımız şarkılar oluyor. Biz de The Altar’ı bu kategorilere göre ayırıp yeni bir formatla incelemek istedik. Buyurun:

FUCK

Fuck With Myself

Single olarak çıktığında ilk işim açıp prodüktörlerine bakmak oldu, acaba FKA Twigs’le ortak birileri var mı diye. FKA’e yakın Banks’a uzak bir şarkı gibi gelmişti, albüm hakkında genel bilgi vermek için nasıl bir seçim bilmiyorum ama bir süre daha loopa alıp dinleyeceğime eminim.

Judas

İlk anda ısınamadım gibi hissetmiştim ama duydukça sardı, yeni albümden Banks için sık duyduğum “dark pop” tanımını en çok destekleyen şarkı bence.

Gemini Feed

Albüm isminin alındığı şarkı olmasının dışında, kızgın ve isyan eden nakaratıyla akıllarımızda bir süre daha kalacak gibi görünüyor.

MARRY

Weaker Girl

Sanki Waiting Game’e devam filmi çekilmiş gibi bir his verdi bana. Eminim dönüp dolaşıp ihtiyaç duyduğum dozda hüznü ancak Waiting Game’de buluduğum gibi bu şarkı da ara ara uğradığım bir durak olacak, şu şekilde de görme ihtimaliniz de oldukça yüksek.

27 Hours

Genelde enerji düştüğü için albüm sonlarında böyle ömürlük şarkılar görmek zor, o yüzden bu şarkının insanı bu kadar yakalayan bir havası olması beni özellikle şaşırttı. Belki genelde ilişkilerin istemeden zehirleyen tarafı olma fikrini anlayabiliyor olduğum için böyle etkilenmişimdir ama bence dinlerken dikkatinizi verin, siz de seveceksiniz.

Trainwreck

Banks’in şarkı söylediğini en çok hissettiğim şarkı bu oldu, bir süre sonra kalp kırıklığı marşı olabilir gibi hissediyorum.

KILL

To the Hilt

Her ne kadar şarkıların magazinsel boyutundan hoşlansam ve şarkıyı yazdığı insanın neredeyse adresini veriyor olsa da biraz fazla bayık geldi, bir türlü ısınamadım.

Haunt ve Poltergeist

Sonlara doğru albüm biraz daha durgunlaşıyor, bu iki şarkıyla biraz daha tekinsiz ve karanlık bir hal alıyor. Biraz tekdüze gitmelerinden midir yoksa catchy olması için fazla uğraşılmış gibi hissettirmesinden midir bilemiyorum, bir türlü tutmayı başaramadı bu şarkılar beni.

İNCELEME: ANGEL OLSEN – MY WOMAN

Her müzisyen, aynı zamanda bir yazardır. Albümleri de kendi hikayelerini oluşturup biz dinleyicileri parçası haline getirdikleri bir macera. Angel Olsen da hayatın içinden kopup gelen şarkı sözleri ve samimiyeti ile indie folk müzikte bu durumun en güzel örneği.  Küçük yaşta evlatlık verilen, depresif bir ergenlik dönemi geçiren Angel, artık olgun bir kadın ve bir kadın olarak hikayesini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Sanatsal sınırlarını zorluyor ve bu süreçte öğrendikleri ile kendine yeni bir yol çiziyor. Olsen, daha önceleri piyano başında şarkı yazamazmış mesela. Bu albümde ise kapanışı güzel mi güzel bir piyano şarkısı olan Pops ile yapıyor. Hiçbir ekran deneyimi olmasa da son müzik videolarında yönetmenlik yapıyor sonra da. Çünkü onun için önemli olan kendini ifade etmesi, yeni bakış açıları kazanması. Intern ve Pops arasında yaşanan her an ise Angel’ın hayatına tanıklık ettiğimiz ufak anlık bakışlar.

Angel Olsen’ın son albümü Burn Your Fire for No Witness, müzisyeni indie folk sahnesinde üst sıralara yerleştirmişti. Yeni albüm My Woman da yine Olsen’ın tahtını koruyan nitelikte. Bir önceki albümün samimi folk tınıları bu albümde de etkisini gösteriyor; ancak bu albümün daha dinamik bir yapısı var. Geçen sene bu dönemlerde IKSV konserinde Olsen’ın ne kadar şarkılarını değiştirip geliştirdiğinden bahsetmiştim. Yeni albümde de bu durum devam ediyor. Olsen, şarkılarının üzerine ufak dokunuşlarda bulunarak her şarkıya ayrı bir sihir katıyor. Albümü bu kadar başarılı ve özel kılan şey de bu. Neredeyse her şarkıda onu diğerlerinden ayrı bir yere koyan bir özellik var. Her parçanın ayrı bir ruhu, ayrı bir hikayesi var ve hepsini bir bütün haline getirdiğinizde ortaya çıkan eser dinleyiciyi ister istemez mutlu ediyor.

Albümde dikkat çeken bir diğer özellik de Angel Olsen’ın vokalleri. Albümde Olsen’ın vokalleri şekilden şekile giriyor, müzisyen her notada ayrı bir kişiliğe bürünüyor. Hikayedeki yeni bir karakterin diyaloğunu söylemesi gibi. En güzel örnek de yine albümün en güçlü şarkılarından Those Were the Days‘de karşımıza çıkıyor. Yine benzer şekilde, albümün en başarılı kayıtlarından Sister şarkısında, her şey bittiğinde Angel küllerinden yeniden doğuyor. “All my life I thought I’d change” derken şarkının nakarat kısmındaki güçlü kızın kırılgan bir yanı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir karakterin farklı bir yüzünü, yeni bir özelliğini öğrenmek gibi. Bu kadar farklı perspektife sahip olması albümü başarılı kılsa da My Woman kusurları ile beraber geliyor  Intern ile yumuşak bir şekilde başlayıp heyecanını artıran albüm, Not Gonna Kill You şarkısında ufak bir kesintiye uğruyor. Yaklaşık 5 dakikalık şarkı, durağanlığıyla bütünün içinde sırıtıyor; albüme uzun bir mola veriyor. Kim bilir, belki de bu kadar durağan ve sıradan olması da bu şarkıyı diğerlerinden farklı kılan özelliğidir.

My Woman albümü, Olsen’ın olgun bir kadın olarak başına gelenleri anlatıyor olabilir. Ancak, Olsen albümün ‘feminist’ olarak etiketlenip sadece bu çerçeveden bakılmasını istemiyor. Bir kadın olarak anlattığı hikayenin bütününe bakılmasını,, bütünün yorumlanmasını istiyor. Bir kadın olarak feminist yanının da bu bağlamda kabul edilmesini tabii ki. Günümüzde müzik endüstrisinde birçok kadın müzisyen akımı tamamen sahiplenip ayrımcı ‘feminist’ bir yaklaşımda bulunuyor. Bu kadar kötü örneğin yanında, Laura Marling‘in Reversal of The Muse podcastleri, White Lung‘ın son albümü derken Olsen’ın da bir feminist olarak akımı benimseyip hikayesinin bir parçası haline getirmesi gerçekten çok sevindirici. Woman adlı şarkısında “I dare you to understand what makes me a woman” diyerek adeta meydan okuyor Olsen.

Angel Olsen, son albümü My Woman ile dinleyicilerini sevindirdi, kritiklerden tam not aldı. Kariyerinin en yüksek noktasından bize göz kırpıyor şimdilik. Kariyeri boyunca deneyimlemeyi sevmiş, korkusuz bir kadın olduğunu düşündüğümüzde gelecekte bizi nelerin beklediğini tahmin etmek zor. Belki yepyeni bir sound, belki de yepyeni hikayeler… Belki de yakında yeniden buralara uğrar. O zamana kadar My Woman albümünü dinleyerek anın tadını çıkartabilir, kendi hikayenizi albümde bulabilirsiniz.

İNCELEME: THE LAST SHADOW PUPPETS – EVERYTHING YOU’VE COME TO EXPECT

Henüz Arctic Monkeys -nispeten- mini mini bir grupken Alex Turner, birlikte turladıkları The Rascals’dan Miles Kane’le takılmaya başladı. Bu birliktelik ilk meyvelerini dört EP ve inanılmaz bir LP, The Age of Understatement formunda verdi. Yıllarca hepimiz şarkı şarkı belki yüzlerce kez dinledik; albüme de, Miles Kane ve Alex Turner’ın müzikal birlikteliği düşüncesine de git gide aşık olduk. Söylediklerine göre bir planla yola çıkmamışlardı ve birlikte tekrar stüdyoya girip girmeyeceklerini bile bilmiyorlardı ama beklemeye devam ettik. Müjde 2015 yılının sonlarına doğru, önceki albümün yaylılarından sorumlu olan Owen Pallett’ın sonradan sildiği bir tweet aracılığıyla geldi.

Albüm haberlerini yeni “badass” imajlarını sergiledikleri iki videoyla resmileştirdikten sonra Ocak ayında ilk single Bad Habits’i paylaştılar. Yıllar yılı elimizde olan o bir elin parmakları kadar sayıdaki şarkı nice kalp kırıklıklarına, nice depresyonlara fon müziği olmuşken ve benzer şekilde bir gönül bağı kurmaya devam edeceğimize inandığımız bir albüm beklerken Bad Habits’le karşılaşınca bir şok yaşamamak elde değildi tabii ki, ama sonrasında albüm içinde dinleyince kendisiyle daha uzun yıllar sürecek bir aşka doğru yol almaya başladığına inanıyorum başta bu şekilde hissedenlerin bile. Şimdi dönüp bakınca albüm hakkında genel fikir vermek adına iyi bir seçim olmuş desek yanlış olmaz. Bu şarkı için de çoğu şarkı için olduğu gibi, en büyük tebrikler geçtiğimiz sene İstanbul’da izlediğimiz Owen Pallett’a gitmeli bence, bir de Miles Kane’in asker tıraşına.

Bad Habits’i, Everything You’ve Come To Expect, Aviation, Miracle Aligner single’ları takip etti ve sonunda 1 Nisan’da albüme kavuştuk. Albüm single olarak da dinlediğimiz ve izlediğimiz Aviation ile açılıyor. Everything You’ve Come To Expect’in eski albüme en çok yaklaştığı şarkılardan biri denebilir -diğer şarkılardan 2 yıl kadar önce yazılmış olmasının da bu durumda etkisi olmuştur mutlaka- yine aynı karanlıklıkta ama sözleri için konuşacak olursak önceki albümdeki endişe, biraz daha soğuk ve kendini beğenmiş bir hale bürünmüş.

Albüm Miracle Aligner’la devam ediyor, pek bu albümde olmasını beklemediğim tarzda bir şarkı aslında, yumuşak tınısı ve Alex Turner’ın olgun, şefkatli ve bol İngiliz aksanlı vokaliyle benim Favorite Worst Nightmare ve The Age of Understatement arasında bir yere yerleştirmek istediğim bir parça.

Hemen arkasından albümün ismini aldığı şarkıya geliyoruz. Bence bu şarkı her anlamda Alex Turner’ın Los Angeles’a taşınışına adanmış. Hem “I guess the coastal air gets a girl to reflect” gibi sözleriyle, hem gevşek arka vokalleriyle, hem de Owen Pallett’ın harika yaylı işçiliğiyle hepimize California sahillerinde yürüyormuşçasına bir his vermeyi başarıyor.

The Element Of Suprise, grubun aldığı halin özeti gibi. Evet, çok ünlüler, çok seksi manken sevgilileri var ve “Just let me know when you want your socks knocking off” gibi özgüveni yüksek cümleler kurabilirler ama hala tam olarak istedikleri o Bad Habits halleri değil içlerinden asıl gelen.

Albümde Alex Turner’ın vokallerinin hep yumuşak ve zahmetsiz oluşu en çok hoşuma giden şeylerden biri. Sweet Dreams, TN çok bayıldığım bir şarkı olmadı, daha önce de derinlemesine incelediğimiz gibi Alex Turner’la ilgili benim kalbimi çalan şey söz yazarlığı olmuştu hep, bu şarkıda biraz üşengeçliğine gelmiş gibi bir his veriyor.

Used to Be My Girl neredeyse “AM”de görebileceğimiz gibi bir şarkı. Alex Turner’ın gözümüzdeki kötü çocuk imajı “Gimme all your love so I can fill you up with hate” gibi sözlerle pekişirken, şarkıda hissettiğimiz bariz Josh Homme etkisi “rockstar” kimliğini pozitif yönde etkiliyor. Şarkıda nakarat etrafında birbirine giren vokallerinin uyumu en çok hoşuma giden şeylerden biri.

Pattern’la ikilinin albüm genelinden anladığımız kadarıyla oldukça hareketli olan hayatlarına bir bakış atıyoruz. Bir kez daha Owen Pallett ve 29 kişilik orkestrasına teşekkürlerimiz ve “And I slip and slide like I spider on an icicle” gibi alışılmadık ama yerinde olan sözlerine olan hayranlığımız eşliğine albümün en başarılı şarkılarından biri oluyor.

The Dream Synopis’in sözlerinde ikili, Sheffield’dan bahsederek nereden geldiğimizi unutmadık derken, bu düşüncem şarkının Submarine soundtrackinden çıkmış gibi oluşuyla da destekleniyor. The Bourne Identity’de de aynı doğrultuda biraz haterlarına seslenerek, biraz özeleştiri yaparak albümü kapatıyorlar. Son olarak “I feel like the sequel you wanna see but you were kinda hoping they would never make” derken aklında Star Wars olduğuna inanıyorum ve Alex Turner kendisine olan aşkımı tazelemeyi bir kez daha başarıyor.

Duyduğum kötü yorumlara rağmen ben albümü beğenmedim diyemem, daha şimdiden 20’den fazla kez dinlemiş durumdayım ve severek dinlemeye devam edeceğime de eminim. Richard Ayoade’nin yönettiği kliplerin yokluğu çok hissediliyor ve kesinlikle bir The Age of The Understatement değil, ne yaparlarsa yapsınlar olmayacaktı da. O yüzden beklentileri karşılamamış oluşu anlaşılabilir ama kötü albüm de denmesin bence. Albümün tadını yeterince çıkarabilmek için sadece, o 22 yaşındaki Beatle saçlı, takım elbiseli olabilecek en tatlı şekilde tef çalan iki genç adamın artık sadece kalplerimizde yaşadığını; onların yerini yine güzel müzik yapmaya devam eden eşofman takımlı ve briyantinli, havalı adamların aldığını kabul etmemiz gerekiyor.

BLUR: NEW WORLD TOWERS

2003 tarihli Think Tank albümünden sonra, geçen seneye kadar, Blur‘den haber alamaz olmuştuk. Grup üyeleri arasındaki çatışmalar (Graham ve Damon özellikle), birbirinden başarılı solo çalışmalar derken İngiltere’nin ve 90’ların bize en büyük hediyelerinden olan bu dörtlüyü unutmuştuk. Sonra Magic Whip geldi bir anda. Geçen sene yayınlanan albüm, büyük ses getirdi; çoğu sene sonu listelerinde üst sıralarda yer aldı. Geçmişte adı sürekli yankılanmış  ve derin izler bırakmış müzik grupları bir anda geri geldiklerinde sürprizleri kötü olabiliyor. Kimi zaman özensiz albümler ya da fazla uzun sürmeyen birlikteler görebiliyoruz. Ya da sadece maddi amaçlı, damaklarda acı bir tat bırakan sevimsiz kısa turneler. Blur için de bu kaygılar vardı tabii ki. Ancak grubun dönüşü, korkulanın aksine, müzik dünyasına yeni bir heyecan getirdi.

tumblr_o30p0lpyvT1qb3xkxo8_540

Blur: New World Towers, belgesel film olmanın yanı sıra, iyi kurgulanmış bir dostluk hikayesi gibi. Önce albümün yazım sürecinden bahsediliyor. Hong Kong‘da sudan bir sebeple iptal olan bir konserin ardından grup üyelerinin, yan gelip yatmak yerine birazcık enstrümanları ile uğraşmak istediklerini ve Magic Whip’teki şarkılar için ilk fikirlerin ortaya çıktığını öğreniyoruz. Amaçları aslında sadece doğaçlama yapmak. Bir albüm fikri, henüz ortada yok o sıralar. Daha sonraki ayrılıklarında ise grup üyelerinin içi el vermemiş o şarkıların çöpe gitmesine ya da öylece ham bir şekilde bir kenarda durmalarına. En çok da grubun gitaristi ve enerjisi hiç bitmeyen adamı Graham Coxon, bu durumdan rahatsız olmuş. Coxon, bu şarkıların üzerinde uzun süre çalışmış ve yeni fikirler ile diğer grup üyelerinin karşısına çıkmış. Böylece, Magic Whip üzerinde – resmi olarak- çalışmaya başlamışlar.

tumblr_nwhqzrqrqX1t1xlleo5_250

Geçmişlerinde No Distance Left to Run gibi bir filmleri olduğunu düşündüğümüzde – ki onu da izlemenizi tavsiye ederiz- beklentimiz yüksekti. Ancak, film hem görsel, hem kurgusal hem de müzikal anlamda beklentinin üzerine fazlasıyla çıktı. Grubun albümü hazırlama, stüdyo görüntüleri ve üyelerin ayrı ayrı görüşleri bir araya geldiğinde oluşan hikaye, oldukça akıcıydı. Hiçbir atlama, kopukluk ya da eksiklik hissi yoktu. Konser görüntüleri, genelde bu tarz filmlerde seyirciyi bayar, evde izlenen filmlerde atlama hissi oluşturur. Neyse ki konser anları da en az hikaye kadar sürükleyiciydi. Hyde Park’ta dans eden seyircinin enerjisini, durgun koltuğumda sık sık hissettim. Özellikle Song 2‘da son noktaya ulaştı bu enerji. Ayrıca sadece yeni albümden görüntülerin olmaması, klasik şarkılara da yer vermeleri grubun köklü olduğunu düşününce oldukça sevindiriciydi.

Bir zamanlar birbirine kırılmış, birbirinden yetenekli ve içten içe oldukça istekli bu dört adamın yeniden bir araya gelişini izlerken hikayedeki samimiyeti hissedebiliyordunuz. Damon Albarn, hiç çekinmeden bir zamanlar Graham Coxon’a ne kadar sinirlendiğini ve kırıldığını söylüyor My Terracotta Heart‘ın hikayesini anlatırken. Sonra Alex James giriyor söze: Graham’ın ne zaman delireceğini bilemiyorsunuz. Albümü etkileyen şehrin görüntüleri ve şarkıların kendisi arasına sıkıştırılan yorumlar, grubun dinleyici ile güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor. Bir konser filminden çok, bir zamanlar bir şekilde birbirine darılmış bir grup arkadaşın bir araya gelme öyküsünü izliyormuşuz izlenimi beliriyor ister istemez. Biz de en zayıf ve doğal hallerinde kahramanların bu hikayesine şahit oluyoruz.

tumblr_o30pg66UE21qb3xkxo6_540

Blur: New World Towers, gelmiş geçmiş en iyi konser filmi sayılmaz; ancak oldukça başarılı kurgulanmış ve ciddi emek verilmiş bir film. Binlerce insanın karşısına çıkmadan önce konserine bisikletle gelen bir Damon Albarn ya da yumurta kıran bir Alex James görmek istiyorsanız, ya da sadece grup ve Magic Whip hakkında yeni şeyler öğrenmek; New World Towers izlemeniz gereken bir film. İzlerken oldukça zevk alacağınızı tahmin ediyoruz. Blur’u ve bu filmi biz çok sevdik, umarız siz de seversiniz.

tumblr_nxnso8g5fQ1qb3xkxo1_r1_500

WE ARE BLUR!

 

İNCELEME: AGENCY – EMPTY SUMMER HOUSES

Bir grubun ilk albümünün ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak güç değil. Gruplar kendilerini insanların kitlesel yargı alanına maruz bırakmadan önce olabildiğince tamamlanmış olmak isterler. Interpol, the Strokes veya Franz Ferdinand post-punk/revival gruplarının başarılı tarihinin de gösterdiği üzere müzisyenler ilk ortaya koydukları eserlerin kariyerlerini değiştirilemez şekilde belirleyeceğine inanırlar. Post-punk/revival grupları son yıllarda düşüşte ve onların yerini Of Montreal ve Arcade Fire gibi daha maksimalist veya elektronik müziğe sırtını dayayan the XX gibi gruplar aldı. Bu gruplar sonraları elektronik trende adapte olmaya çalıştılarsa da ya vasat ya da vasat altı kaldılar (Interpol’ün Interpol’ü, the Strokes’un Comedown Machine’ı, Editors’ün In This Light and On This Evening’i bu elektronik geçiş süreci albümlerine birkaç örnek.)

Bu gruplar ilk albümlerine kariyerlerinin kırılma noktaları olarak yaklaşırlar. Bu kısmen doğru ama sahneye yeni çıkan sanatçıların kendilerini değerlendirmeleri açısından hayli tehlikeli. Aşırı ve boğucu bir mükemmeliyetçilik grubun özgüvenini alıp üretken olmayan bir zihin durumuna dönüştürebilir. Agency her ne kadar nispeten revaçtan düşmüş bir trendi takip etse de, müziklerini elektronik aranjmanlara ve güçlü perküsyona yıkarak daha çağdaş indie akımlarına adapte etmeye çalışmış gibi görünüyor.

Agency başlarda tek kişiden ortaya çıkmış bir projeydi. Kendilerini özetlemek gerekirse kendilerinin varoluş nedeninin cover yapmaya karşı baş kaldırış olduğunu söyleyebiliriz. Sonraları grup parça parça bir araya geldiğinde kimsenin yazım sürecini kendi eline alıp grubu istediği yönde çekmediği, kelimenin tam anlamıyla kolektif bir proje haline geldi. Son hallerinde grup Numan Kılıç (Gitar/Vokal), Mert Akgül (Davullar/Elektronik Aranjmanlar), Karcan Ural (Bas) ve Batu Çetinkaya’dan (Klavyeler) oluşuyor.

Empty Summer Houses Agency’nin ilk tek bir mefhuma paketlenmiş ürünü. EP’yi yayınlamadan önce bir single yayınlayıp (“Strawberries in a Gunfight”) sıklıkla İstanbul’da belli başlı mekanlara çıkıyorlardı (Peyote, Bronx Pi). Ancak bu canlı performanslar stabil bir görüntü çizmiyordu–bazı konserler ortalama, kendini güçlü şekilde ortaya koyamayan bir performans gösterirken bazılarında ise sadece teknik sorunlardan kaynaklanmayan zayıf performanslar ortaya çıkıyordu. Karga’da verdikleri performans ise bütün performanslarının içinde istisnai bir yere sahipti.

EP bir sessizlik sekansıyla başlayıp kısa sürede reverb’e gömülmüş bir gitar ve uzun bir ambient akışına dönüşüyor. Bu aranjmanlarda dâhiyane bir şey olmasa da derin davul vuruşlarıyla alacakaranlık bir atmosferin altyapısı oluşuyor. Bu yapı EP’nin geri kalanı boyunca süregelecek bir ruh hali hazırlıyor. “Empty Summer Houses” benzer efektlere ve tempoya sahip bir gitar girizgâhı ile hemen sıraya ekleniyor. Vokaller ilk defa kulaklarımızla buluşuyor ama bu buluşma belli bir hayal kırıklığını da yanında getirmiyor değil. Vokaller parçaları bütünleşmiş, tekbiçimli, tam hissettiren ürünlere dönüştüremiyor. Vokaller baritondan basa yakınsamaya çabalayan, artık post-punk/revival gruplarının çoğu zaman başvurduğu bir aralıkta gidip geliyor (Çoğunun dogmatik referansı Ian Curtis elbette). Yer yer derin ve dolgun baslar parçaları olabildiğince uyumlu birimler haline getirmek için çabalıyor. “Mafia” dominant gitar-davul-bas üçlüsünün sürekliliğine güzel bir çeşni katıyor. Elektronik davul kurulumları karanlığa farklı bir filtreden göz atmanızı sağlıyor.

Empty Summer Houses’da kesinlikle azimli anlar var ancak bunlar hızlı bir şekilde tekrara yenik düşüyor. Bunun temel sebeplerinden biri enstrümanları kavrayıp onları potansiyellerinin uçlarına taşıyan güçlü, şahsına münhasır bir vokalin olmaması. Agency’nin sound’unun bir tür karanlık indie rock ile post-punk arasında olduğunu düşünürsek başarının sadece enstrümental yapının nefasetine değil, aynı zamanda büyük oranda vokalin özgünlüğüne de yaslandığını söyleyebiliriz. Parçalar bu etkili vokal kişiliği olduklarından daha zayıf düşmeye mahkûm kalıyor.

Agency’nin önemli özelliklerinden biri yoğun baslar ve yüksek tempo davullarla desteklenmiş mikrodaki kişilerarası anlatımı. Parçalardaki hikayeler kişisel deneyimler ve otobiyografik anekdotların yanında sofistike olmayan entelektüel ve otodidaktik anlatıları içeren olaylardan kavramsallaştırılıyor. Liriksel derinlik her daim stabil ve kendi başına ayakta duracak kadar güçlü olmasa da, parçaları bir araya getirme konusunda felakete de yol açmıyor.

EP’nin en önemli anları zayıf ve dağınık gitar doğaçlamalarının hemen ardından kulağa yerleşen ve hatırda kalan bir gitar segmentinin açtığı “It Was Heart-Breaking, Yet It Was Groundbreaking”le geliyor. Bas minimal şekilde otantik bir gitar hook’una eşlik ediyor ve ısrarla vurulan klavye tonları parçayı son haline taşıyor. Bu tutarlı, minimal ve tam anlamıyla olması gereken aralığa yerleşmiş bir parça. Empty Summer Houses’la daha iyi görülüyor ki, Mert Akgül’ün elektroniğe ve perküsyona olan yeteneği Agency’ye büyük katkılar sağlamış.

Empty Summer Houses’ın aksayan yönlerinden biri parçaların yer yer dayanılmaz derecede inorganik olması. Bu özellikle sürekli akseden gitarın parçayı ele geçirdiği anlarda görülüyor. Atmosfere katkı yapmayan veya akılda kalıcı olmayan bir gitar segmentinin parça boyunca devam etmesi EP’yi hayli zayıflatıyor. Misal, “Prolong the Pleasure” soğuk bir çizgiselliği aşıp özel bir ana dönüşmüyor. Bazı yoğun şekilde reverb’e gömülmüş gereksiz uzayan gitar segmentleri Agency’nin EP’yi doldurmak için çabaladığı hissini uyandırıyor. Bu bölümler bir bezginlik ve sıkkınlık hissi yaratıyor. Bunlar Empty Summer Houses’ın en bariz zayıflıkları.

Albüm kapağı kendi başına bahsetmeye değer çünkü hafif tozlu, kenarları parça parça yanmış ve yırtılmış bir fotoğraf derin nostaljik bir yalnızlığı çağrıştırıyor. Grubun adı ve EP’nin adı yumuşak şekilde kahverengi-turuncu renk paletinin üstüne eklenmiş. Kapak EP’nin atmosferine zihinaltı bir konumdan katkı sağlıyor. Anne Locquen’in kusursuz çekimi kaçışı olmayan hüzünlü bir anı işaretliyor.

Agency - Empty Summer Houses

Şu noktada rehavet Agency’nin en büyük düşmanı. Duraksayıp EP’nin gayet iyi olduğunu düşünerek aynı çizgide ilerlememeliler. Geliştirmeleri gereken tonlarca şey var. Geri dönüp çalışmaya ve revizyon sürecine başlamalılar. Şimdiden canlı performanslarında çaldıkları ortalama üstü birkaç parçaları var ve eminim bu parçaları da gelecekte kayda geçireceklerdir. Agency’nin elinden tutacak şey ise spesifik ve ilişkilendirilebilir anlatıları, güçlü bas ve davul sekansları. Önlerinde şu anda ancak başarısının hayalini kurabilecekleri uzun bir yol var. Nihayetinde bu fena bir başlangıç değil ve Agency “ilk albüm kabusu”nu kısmen yenmiş gibi görünüyor.

İNCELEME: KANYE WEST – THE LIFE OF PABLO

Kanye West yüzleşmekten kaçınmayan, hatta aksine bundan keyif alan bir insan. Moda baronlarıyla, ödül jürileriyle, eski sevgilileriyle, eski sevgililerinin yeni sevgilileriyle ve gerektiğinde kendisiyle bile doğrudan kafa kafaya geldiğine tanık olduk. Ancak bu sefer düşünülemeyeni yaptı ve müzik olgusunun en temel konseptlerinden olan albüm fikrine karşı gelme cüretinde bulundu. Albümün adı ve şarkı listesi defalarca değişti, dünyanın en ünlü arenası Madison Square Garden’da Adidas ile gerçekleştirdiği defilede albümün önemli bir kısmını salonu dolduran 20.000 kişiye sundu ama bütün bunlar sürerken albümün kendisi bir türlü yayınlanmadı, sadece SNL’de canlı çalınan iki şarkı ve hala albümün son halinde olup olmayacağını bilmediğimiz Soundcloud’daki şarkılar herkese ulaşılabilir halde. Bu olaylar silsilesi The Life of Pablo’yu bir mit haline getirdi ve belki de Kanye’nin Şubat ayı boyunca gerek normal yaşantısında gerekse de sosyal medya kullanımında iyice pasif agresifleşmesinin sebebi oldu.

Ama zaten entrika ve dram, Kanye West deneyiminin her zaman önemli parçaları. Her albümüyle konjonktüre karşı çıkan, fakat bunu yaparken de albümünü çıkardığı senenin en iyilerinden biri yaparak kendi argümanlarının altını doldurmayı başardı.Yine öncesinde olan biten her şey de düşünüldüğünde The Life of Pablo’nun bizi şaşırtmama ihtimali çok düşüktü. Nitekim öyle de oldu. Bu albümüyle Kanye, kariyerinin başından beri diskografisinde süregelen çok temel bir zinciri kırmış bulundu. 2004’te ilk albümü The College Dropout’la o zamanlar hip hop camiasını domine eden “gangsta” tavrının bitirici ateşini yaktı. 2005’te Late Registration dinleyen herkesi telli aranjmanları ve orkestral başarısı nedeniyle olumlu şekilde şaşırttı. 2007’de Graduation ile Kanye hem elektronik müzik ögeleri içeren çok başarılı bir albümü bizlere sunması hem de 50 Cent’in müzikal kariyerini bitirmesiyle artık bir süperstar haline geldi. Kasım 2007’de annesi Donda’yı geçirdiği estetik ameliyatlarda gerçekleşen komplikasyonlar sonucu kaybeden Kanye, tam bir sene sonra 2008’de belki en zayıf ama müzik adına bir o kadar da önemli albümü 808s & Heartbreak’i yayınladı. Autotune ağırlıklı minimal R&B şeklinde tanımlayabileceğimiz 808’in ardından Kanye hayranları bir sonraki eseri için iki yıl bekleyecekti. Barok, senfonik ve olabildiğine maksimalist My Beautiful Dark Twisted Fantasy, sadece 2010 yılının değil belki de tüm zamanların en iyi albümlerden birisi olma özelliğini taşıyordu. 2013 yazı ise tam tersine endüstriyel ve minimalist Yeezus’la tanışma yıldönümümüzdü.

Şimdi neden koca bir paragrafta sıkıcı müzik tarihçiliğine soyunduğumu ve konuyu The Life of Pablo’dan uzaklaştırdığımı düşünebilirsiniz. Ancak durum şu ki yukarıda birer cümle ile nasıl duyulduğunu genel bir şekilde tanımlayabileceğim ve her biri birer başyapıt olan Kanye West albümlerinin aksine The Life of Pablo yukarıda bahsettiğim altı albümlük zinciri kırıyor ve neredeyse konseptsiz ve herhangi bir ana tema etrafında birleşmeyen bir görüntü sergiliyor. Albüm kilise müziği ile başlıyor, orkestral ve maksimalist devam ediyor, ortalarda bir yerde Kanye sanki 24 yaşına dönmüşçesine rap fışkırtıyor ve tüm bunlar devam ederken ritimlerde bazen Yeezus bazen de Graduation havası hissedilebiliyor. Yani biraz kolajımsı hatta çağımıza uygun olarak Tumblr albümü gibi bir yapısı var albümün. Ama özellikle Kanye’nin karakterini sevmeyen veya varlığından ve popüler kültürdeki yerinden rahatsız olanlar için işin kötüşü şu ki; The Life of Pablo çok iyi. İlk albümü çıkmış ve bir şekilde bir single’ı çok ünlü olmuş genç İngiliz grubu iyiliği veya kırk yıllık müzik kariyerinin son otuz yılında ayakta bile duramayan “efsane” ismin en kibar şekilde dinlenebilir olarak nitelenecek albümü iyiliğinden bahsetmiyorum. Kanye standartlarında iyi. Şahsi fikrim My Beautiful Dark Twisted Fantasy dışında (ki kendisini benim gözümde TLOP’tan daha iyi yapan en önemli faktör bir albüm olarak tutarlı ve konseptli olması) tüm Kanye albümlerinden iyi. Tabiki bu değerlendirmemi her gerçekleşen şeyin sosyal medyada beş dakikada yorumlanıp tükenmesi ve eleştirel medyada “recency bias” yani daha yakın zamanda gerçekleşen bir şey hakkında standarda göre daha aleyhte konuşma durumu da etkili olmuş olabilir. Ancak her dinleyişimde TLOP sanki daha da güzelleşiyor ve güzelleştikçe de albüm hakkındaki fikrimde yanılmadığım kanısına varıyorum.

Öncelikle az sayıda olan negatif etmenleri konuşup içimizden atalım. 2015’in en ünlü müzisyeni The Weeknd’i sırf albüme dahil edelim amacıyla yapılmış gibi duran FML’e, Wiz Khalifa’ya Twitter kavgasının son yumruğu olarak atılmış Silver Surfer Intermission ve rastgele Kanye övücülüğü Low Lights biraz lüzumsuz olmuş. Ki albümün son halinde hangi şarkıların olup olmayacağını bilmediğimiz şu günlerde Kanye’nin de tekrar döndürüp dinleyip (her zaman yaptığı gibi) doğru kararı vereceğini umuyorum. Ayrıca küçük bir üzüntüm olarak keşke Kanye, Drake’le “Kimin havuzu daha büyük?” kavgasına girişmeseydi de albümde pek çok şarkıda Future çakması olarak duyduğumuz Desiigner yerine bizzat Drake’in kankası Future yer alabilseydi. Gerçekten de albümün az sayıdaki falsoları Tidal’da yayınlanan versiyonun uzun olması ve albüm içindeki müzikal varyasyon ve temasızlığın şarkıları verilen sırayla dinlerken azıcık rahatsız etmesi. Bu küçük ve detay sayılabilecek rahatsızlıkların dışında The Life of Pablo, dinleyenlere çok özel ve dahiyane anlar vaat ediyor. Albümün açılışıyla ilk 10 dakikada zaten özel bir şey dinlediğinizi hissettiren Ultralight Beam ve Father Stretch My Hands Part 1 & 2, Get Lucky’yi andıran ve kulaklığı taktığınız an dans ettiren Fade, saklandığı yerden çıkıp bize 30 saniyesini bahşeden Frank Ocean’ı barındıran büyüleyici Wolves, zaten hali hazırda albümden önce dinleme şansına erişip bayıldığımız 30 Hours, Real Friends, No More Parties in L.A. üçlemesi ve kişisel favorim içinde bir buçuk porsiyon MDMA taşıyan Freestyle 4 ile elimizde gerçekten inanılmaz ve arkasında bıraktığı tüm dramaya değen bir eser bulunmakta.

Tabiki Feedback’te Late Registration’daki Wake Up Mr. West’e yapılan göndermeleri, Sumeke Rainey’den Kim Kardashian’a sevdiklerine, Ray J’den Taylor Swift’e sevmediklerine adadığı mısraları, The Life of Pablo’yu birkaç tur daha döndürdükten sonra ismi geçen şahsın Escobar mı Picasso mu olduğunu tartışmak, albümün kayıtları sırasında her katkıda bulunan müzisyenin serüvenlerini yazmak isterdim. Şüphesiz, Kanye West’i bir magazin karakteri olarak görenler için müzik dışı gerçekleşen olayların albümün ve şarkıların önüne geçmesi oldukça kolay fakat Kanye’nin müziği, son olarak da bu albüm bu muameleyi hiç hak etmiyor. Çünkü özellikle müzikal açıdan sıklıkla gözden kaçan bir durum var ama neyse ki Kanye bu durumu albümün en kısa ve geyik şarkısında anlaşılması şaşırtıcı kolaylıkta açıklamış: “See I invented Kanye / It wasn’t any Kanyes / And now I look and look around and there’s so many Kanyes.” 2013’te Yeezus’ın çıktığı yazın BBC Radio One’da Zane Lowe’a verdiği röportajda rapçilerin yeni rockstarlar olduğunu söylerken garipsenmişti. Ancak, dediği her şey doğruydu. Drake, The Weeknd, Kendrick Lamar, Future şu an bu noktaya gelebildilerse bunun en büyük sebebi Kanye’nin açtığı yoldur. Çeteler, silahlar, uyuşturucu, pahalı arabalar, gece kulübünde şampanyalar seviyesindeki müziğin günümüzde en çok dinlenen tür haline gelmesinde her albümünde yaptığı yeniliklerin, sadece müzikte değil hayatın her alanında talep ettiklerinin ve ister istemez eşi ve gösterişli hayatı sayesinde hep gündemde olmasının büyük etkisi var.

Gerçek şu ki Kanye tüm kariyerini, özel hayatını, çekirdek ve geniş ailesini kısacası her şeyini bu albüme; The Life of Kanye West’e dökmüş. Yeezy mevsimi geldiği zaman müzik dünyası doğal olarak tek bir noktaya odaklanıyor ve Kanye, ard arda yedinci kez kendisine inananları haklı çıkarıyor. Kendisinden müzik dışındaki konularda irite olanları anlayışla karşılıyorum ancak inkar edilemeyecek bir şey var, o da Kanye’nin günümüzün en büyük müzisyenlerinden biri olduğu. Bir sonraki albümünün çıkaracağı tartışma ve kaos ortamının ardından dinleyeceğimiz bir diğer şaheseri sabırsızlıkla bekleyeceğim, The Life of Pablo’yu büyük bir takdir ve zevkle tükettikten sonra.

 

İNCELEME: HURTS – SURRENDER

Adam Anderson ve Theo Hutchcraft, bundan tam 6 yıl önce Wonderful Life’ı görücüye çıkarttıklarında arkalarına asla bakmayacakları yolculuk başlamak üzereydi. Hurts’ün ‘’duygusal pop müzik’’ olarak tanımlayacağı şarkıları adayla sınırlı kalmayacak ve yavaş yavaş herkesi etkisi altına almaya başlayacaktı.

Happiness (2010)’la gri başlayan serüvenimiz Exile (2013)’ın açtığı simsiyah sayfayla yeni bir boyut kazandı. Derken ikilimiz yine şaşırtmaktan geri kalmadı ve tekrara şiddetle karşı çıkarak Surrender (2015)’la raflardaki yerini geçtiğimiz ay aldı. Üçüncü albümlerinin böyle olabileceğine büyük ihtimalle onlar da ihtimal vermezdi ama Manchester’da karanlık bir odada kaydedilen ilk ikisinin aksine, bu kez her şeyi akışına bıraktılar. İlham onları İsviçre’nin keskin soğuğunda da buldu, Los Angeles’ın hareketli sıcağında da. Geriye kalan, tıpkı albümün de dediği gibi sadece teslim olmayı öğrenmekti.
Albümü açan parça aynı zamanda ona adını veren intro. Oldukça çarpıcı bir koroyla süslenen şarkının ardından itaatkârlığı kabullenmekten başka şansımız kalmıyor. Some Kind of Heaven albümden bizle buluşan ilk tekliydi; Hurts için fazla pop hissi vermesine rağmen dinledikçe kendine çekenlerden oldu.

Onu takiben Why daha da şaşırtmaya geliyor desek yanılmayız. Daft Punk parmağı değmiş gibi hissettirse de aslında altında yatan klasik Hurts formülü: hareketli müzik üstüne kederli sözler.

Nothing Will Be Bigger than Us ise ‘’catchy’’nin gerçek anlamı. Tekli olarak çıkarsa büyük ihtimalle kimsenin dilinden düşmez fakat biz bize kalsak daha iyi gibi. Ardından gelen Rolling Stone o özlediğimiz edebi grubu geri getirerek bize kapkaranlık bir hikâye anlatıyor. İkilinin bizzat şahit olduğu bir cinayet sonucu doğan parça oldukça kaliteli de bir altyapıya sahip.

Albümün ikinci yarısına yaklaşırken klibini izlemeye doyamadığımız Lights başlıyor. Theo’nun ‘’grup için en pozitif çalışma’’ derken hiç de haksız olmadığını kanıtladıktan sonra sıra yine bambaşka bir Hurts’e ışık tutan Slow’a geliyor. Farklı şeyler deneyip başarılı oldukları yegâne şarkılardan. Onu takip eden Kaleidoscope ve en zayıf halka olarak gördüğüm Wings de çizgilerinden farklı bir yerde duran fakat kendini sevdirenlerden. Sona yaklaşırken bizi karşılayan Wish ise sözleriyle o kadar gerçekçi duruyor ki, gerçek deneyimlere dayanıp dayanmadığını merak ediyoruz.

Adam’ın piyanoda, Theo’nun vokalde kalplerimize dokunduğu pişmanlık dolu bir aşk şarkısı. Normal versiyonun kapanışını Perfect Timing ile yapıyoruz. ‘’Yanlış zamanda doğru yerde olmak’’ temalı çok naif bir parça.

Deluxe versiyondaysa bizi en az albümdekiler kadar güzel iki şarkı daha bekliyor. Exile’ın kasvetini omuzlarında taşıyan Weight of the World tema farkı sebebiyle esas albüme girmemiş olsa gerek. Hem sözleri hem melodisiyle oldukça dinlenilesi. Düzenleme aşamasında sözleri kaybolan ve her şeyi sil baştan yapılan Policewoman ise sizi sirenlerin ortasında bırakıyor. Kötü biten ama çok güzel söylenen bu parçanın sonu outro niteliğinde bir bölümle bize veda ediyor.

Surrender, ikilinin şimdiye kadarki kesinlikle en iyimser albümü ama bu demek değil ki sevdiğimiz Hurts değişti. Grup bir eliyle apaçık gökyüzüne uzanmış olsa da bir eli hâlâ karanlık tarafa sıkı sıkıya bağlı. Benliklerini kaybetmiyorlar ama yenilikten de korkmuyorlar. Çünkü Theo’nun da dediği gibi: ‘’Risk yoksa pop müzik nedir ki?’’

 

İNCELEME: GRIMES – ART ANGELS

Beklenti, insan paradigmasının en kritik özelliklerinden birisidir. Çünkü beklemediğiniz anda yaşadıklarınızın etkisi yaşamayı beklediklerinizden duyduğunuz hazzı her daim aşacaktır. Hedeflerimiz, ideallerimiz hatta günlük rutinimizin bizi memnun edip etmediği bile tamamen beklentilerimiz ölçüsünde değerlendirilir. Bu sebepten ötüdür ki çok fazla şeye ulaşabildiğimiz ve karşılaşabileceğimiz her şeye açık olmamızın beklendiği günümüzde, insanın beklentilerinin karşılanması oldukça zor bir olay haline geldi. Ki, açık olmak gerekirse memnun olmamak da beğenmeye göre hayli kolay bir eylem. Fıtratından gelen tüm bu zorluklara rağmen bir şey eğer beklenildiği kapasiteye bir oranda cevap verebiliyorsa burada başarı söz konusudur.

Böylesine derin bir konudan senenin en değişik albümüne geçmek de ilginç olacak açıkçası. Durum şöyle, Grimes 31 Ocak 2012’de Visions’ı yayınladığı günden itibaren hepimizi öyle bir beklenti içerisine soktu ki açıkçası kulağımıza başka bir nota daha girmesine gerek yok, nasıl olsa Grimes’ın bir sonraki eseri bu yüzyıl için müziği kapatacak moduna girmiştik. Tabi bunda yerli – yabancı basının, bekleyişimizin neredeyse 4 yıl sürmesi ve arada Grimes’ın tamamen kaydettiği albümü “çok depresif” olduğu gerekçesiyle silip en baştan başlaması gibi etkenler de var. Ancak, yayınladığı iki güzel single’ın (“Go” ve “Realiti”) ardından elimizde 14 adet Grimes şarkısı olmasından inanılmaz büyük bir mutluluk duyuyorum. Şüphesiz ki, Visions’la birlikte kendisi de elde ettiği ün ve takdirin karşısında bir afallamıştır ama Kanadalı sanatçının yükselen beklentileri karşılamak konusunda başarısız olduğunu söylemek imkansız olur.

Albümü incelemeye başlayacağımız şu noktadan önce gerekli birkaç bilgi aktaralım. Öncelikle, her ne kadar kendisine popüler kültürde önemli bir yer edinmiş olsa da Grimes da müziği de değişik. İkinci olarak, “Art Angels“ın önceki tüm yaptıklarına karşılık bu albümde ilk defa tamamen “Garage Band” formatından ayrılıp gerçek enstrümanlar eşliğinde çağa uygun pop müzik yapma kıstası ile hazırlanmış bir albüm olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Bu nedenle daha önce Grimes dinlemiş herkesin başına gelen “Ama bu hiç Oblivion gibi değil!?” sorunsalını en azından albümü bir iki tur döndürdükten sonraya bırakmak en iyisi. Son olarak, Grimes kendisinden belki bu albümde pop müziğin gelecek 25 yılını belirlemesi beklense de karakterindeki ve müziğindeki absürtlük sebebiyle pop müzik denilen şeye tam benzemeyen şarkılar yapacağı kesin bir müzisyen kardeşimiz. O yüzden ilk iki maddemizi hatırlıyor ve benimsiyoruz.

Orucumuzu kısa ama epik mi epik “laughing and not being normal” ile açıyoruz. Gerilim müziği ritimlerinin ardından opera vokalleri ve piyano giriyor ama kendisine yakışır şekilde ünlü olmanın getirdikleri ve götürdükleri temalı mısralarımız Pokemon referansıyla bitiyor. Girizgahımızı takip eden “California”da Grimes, Pitchfork ve türevlerine neşeli bir nefret mektubu okuyor adeta. Açıkçası, Visions değerlendirmesine yüksek not vermesine rağmen Pitchfork Grimes’ın özellikle kadın indie müzik hayranlarına hitap ettiğini ve kazanmaya hazır olmadığını belirtmişti. Umarım bu şarkıyla birlikte ağızlarının paylarını alırlar. Bu şarkıyı takriben gelen “SCREAM” ile artık Grimes dünyasına kocaman bir hoş geldin diyoruz. Kendi tabiriyle albümdeki en karanlık şarkı ancak Mandarin bilmediğimiz için bunu sözlerden anlamamız zor. Neyse ki Tayvanlı rapçi Aristophanes’in sözleri arasında Grimes, şarkının adının hakkını vererek, bağırıyor ve bizi biraz olsun korkutuyor. Bu şarkı ayrıca Grimes’ın adeta prodüktörlük şarkısı olması açısından da önem taşımakta.

Sırada ise albümün çıkışından birkaç gün önce tanış olma şansına eriştiğimiz “Flesh Without Blood” var. Şarkının yayınlanmasının ardından Twitter’dan bu şarkının bir ayrılık şarkısı olmadığını ve artık aşk üzerine yazmadığını bizlere bildirmişti Grimes. Şarkı ise kendisinin çok takdir ettiği yakın bir arkadaşının kendisini hayal kırıklığına uğratması şeklinde tabir ediliyor. Ancak şarkının ritmi zaten eski albümlerin gitarla çalınmış versiyonu gibi olduğundan “Acaba bu şarkıda Grimes bize ne demeye çalışıyor?” diye düşünmeye vaktimiz olmadan salınıp dans ediyoruz. “Belly of the Beat” ise bence albümün ruhunu çok iyi yansıtan şahane bir şarkı. Müzik yoluyla acıdan, depresyondan kaçışın elektronik bir bando ritmi üzerine dizaynı gibi olan şarkı üç buçuk dakikada ulaştırması gereken her şeyi ulaştırıyor. Bir önceki şarkı albümü ne kadar isabetli özetliyorsa sıradaki “Kill v Maim” de Grimes’ın bir tablosunu çiziyor adeta. John Locke ve Laws of Nature kuramı soslu, protagonistini The Godfather Part 2’de Al Pacino’nun oynadığı Michael Corleone karakterinden ilhamla alıp ancak onu cinsiyet değiştirip uzayda seyahat eden bir vampir olarak tasarlayan (Burası gerçekten sallama değil, tamamen Grimes’ın kendi beyanatı.) ve resmen stadyumlarda bağıra çağıra söylenesi bir şarkı. Grimes’ın da albümdeki favori şarkısı olduğunu belirttiği “Kill v Maim”, soğuk ve tembel kış günlerinde hareket kazandırmasını istediğimiz playlistlerdeki yerini hazır etmiş gibi duruyor. Devamında gelen “Artangels” biraz Michaels Jackson – Black or White gitarını andıran şekilde başlayıp Grimes’ın çok sevdiği Montreal şehrine bir ağıt niteliğinde.

Easily” ise kendisinin de açıkçası benim de albümde en az beğendiğim şarkı. Bollywood esintileri eşliğinde başarısına kanca atmak isteyen insanlara el hareketi misali bir üç dakika olarak özetleyebileceğimiz şarkı fikirde oldukça güzel ancak uygulamada müthiş başarılı olamıyor maalesef. Bir sonraki şarkı “Pin” ise yine kötü sonlanmış bir arkadaşlık adına. Bu şarkıda da Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndaki serseri karakter Puck ile eski arkadaşı arasında bir benzerlik kurmuş Grimes. Hızlandırılmış ve elektronik bir Taylor Swift şarkısı gibi hissettiren bir şarkı olmuş, beğenip beğenmemek tabi ki bize kalmış. “Realiti” ise fazla depresif olduğu için hiç edilen o meşhur albüme ait bir şarkı. Zaten, “Art Angels”ın plak versiyonunda bu şarkı bulunmuyor. Grimes ise bu durumu şarkının önceki evresine ait olduğu ve albüme tamamen hayranlarına teşekkür amaçlı koyduğu şeklinde açıklıyor. Depresif, peri vokalli elektronik müziğin üstadından en iyi yaptığı tarzda kötü eser beklemek saçmayken, bu şarkıyı beğenmemiş olmam imkansız olsa gerek. Ancak, gerçekten albümün aurasına ve temasına uyuşmazlığını kabul etmek de gerekiyor. Grimes’ın ikinci albümü “Halfaxa”da bulunan şarkının ikinci kısmı olan “World Princess Part II” ise biraz kargaşa içinde kalmış ve beş şarkıya yetecek materyali şarkıda boğulmuş. Sırada ise albümün enfeslerinden Janelle Monae destekli “Venus Fly” var. Beyoncé’nin manifestosu “Run the World” biraz korkak ama dehşet yetenekli iki genç kadın tarafından yazılmış da bu şarkı hayata gelmiş hissiyatı uyandırdı bende. Grimes’dan beklenmeyecek kadar gaz ve marşımsı bir eser olmuş, çok da güzel olmuş.

Life in the Vivid Dream” de “Flesh Without Blood” ile aynı videoda bulunan ve Grimes’ın elinden ne kadar ballad çıkabilirse o kadar ballad bir şarkı. Doğal ve toplumsal krizlerin son bulması dileğini yüreklerimizde hissettiriyor. Albümün kapanışını “Butterfly” ile yapıyoruz. Verdiği bir röportajda Grimes, bu şarkının Amazon’da ağaçlar kesilirken çevrede uçan bir kelebek hakkında olduğu bilgisini aktarmıştı bizlere. Yeni tarzıyla Grimes’ı bizlere çok güzel bir şekilde sunan şarkıda aynı zamanda “I will never be your dream girl.” diyerek müzik tarzı ve kullanılan enstrümanlar biraz değişse de o hafif garip ve korkunç yetenekli Claire Boucher’ın hep burada olduğunu giderayak hatırlatıyor.

Sadede gelecek olursak, önce az sayıda olan negatiflikleri bir içimizden atalım. Bu albümden eğer “Artangels”-“World Princess Part II” kısmı atılsaydı büyük ihtimalle aşılması çok zor bir başyapıt ile karşılaşacaktık. Bu “Realiti” ve “Pin” ile biraz artan seviyedeki 5 şarkılık sekme bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken eserin geri kalanına maalesef biraz gölge düşürmüş. Ama geri kalanı sadece harikulade, şahane, mükemmel olmakla kalmıyor; sadece Grimes’ın ellerinden çıkabilecek eserler olduğunu bizlere sürekli anımsatıyor. Özellikle ikisi de iki dakikanın altında olan epikler “laughing and not being normal” ve “Life in the Vivid Dream” kulakta bıraktığı eşsiz şok, “Venus Fly” ve “Kill v Maim”deki alternatif pop marşı havası ve direk Grimes adlı perinin elinden oluşmuş o belirttiğim aralık dışındaki tüm şarkılar gerek albümün gerek de Grimes’ın üzerinde oluşmuş beklentileri karşılamayı başarıyor. Ha, müziğin tanımını değiştirecek 14 şarkı mı? Hayır değil. Ancak, Grimes bir sonraki albümünü çıkarana kadar bu eşi benzeri olmayan deneyimi yaşamanın tek yolu da “Art Angels” dinlemek olacak.

İNCELEME: EDITORS – IN DREAM

Takvimi milenyumun ilk yıllarına aldığımıza, alternatif müzik sahnesi yepyeni bir tarzın varlığı eşliğinde çalkalanıyordu. Post-punk revival diyorlardı birkaç grubun yaptığı Talking Heads, Siouxsie and the Banshees, the Fall ve özellikle Joy Division kökenli müziğe. Interpol’ün Turn on the Bright Lights’ı belki de 2000’lerin en iyi albümlerinden bir tanesi olmakla kalmayıp grubu akıl almaz yerlere taşıdığı sıralarda Staffordshire Üniversitesi’nde Müzik Teknolojisi okuyan bir avuç genç de Editors isimli bir grup kuracak ve bu türün oldukça sağlam üç örneğini ard arda müzik severlerin önüne serecekti.

Tekrar günümüzdeyiz. Post – punk revival, Latince ne kadar aktif bir dilse o kadar aktif bir tür haline geldi. Interpol, zamanında festivalleri fethederken artık sahnelerin açılışını yapmakla yetiniyor. Yine de 2014 çıkışlı El Pintor bile kendi türlerini iyi şekilde sürdürdüklerini gösteriyordu. Hikayemizin diğer kahramanı Editors ise biraz daha farklı şeyler peşinde. En son Rock’n Coke’ta içerdiği bazı şarkıları canlı dinleme fırsatı bulduğumuz The Weight of Your Love gibi Sugar dışında elle tutulur şarkı bulunmayan bir felaket atlatan Editors, yeni tarzıyla yeni albümüyle ve yeni İstanbul konseriyle (9 Aralık’ta Volkswagen Arena’da) 2015 sonbaharına giriş yaptı. Tüm prodüksiyonunu grup üyelerinin bizzat üstlendiği In Dream, Editors’ın post-punk revival ile synthpop arasında mekik dokuduğu 10 şarkı barındırıyor. Bu açılardan direk aklımıza 2009 menşeli In This Light and On This Evening ve içindeki müthiş güzide synthpopumsu Papillon, The Big Exit şarkıları geliyor. Ancak In Dream’i biraz daha detaylı incelediğimizde bu şarkıların başarısını büyük ölçüde tekrarlayamadığını gözlemliyoruz.

Albümü, ilk single No Harm ile açıyoruz. Biraz ambient havası ve sonlara doğru tüm enstrümanların sesinin açılması ile adeta “Hadi beyler, bakalım neler yapmışsınız!” dedirtiyor ve albüme intro muamelesi çekiyor. Ocean of Night ise arkada devam eden piyanoların üstüne gelen ikonik Tom Smith vokaliyle bizi selamlıyor. Geçişleriyle ve son kısımlarıyla Arcade Fire, özellikle de Haiti esintileri kulaklarımızı ele geçiriyor. Sıradaki Forgiveness ise tarz değişikliğini oldukça keskin bir şekilde hissettirerek bir dönüm noktası maiyetinde. Duraksayarak söylenen vokaller biraz Alt-J vari iken elektronik davulun etkileri iyiden iyiye belirginleşiyor. Salvation ise hiçbir Hurts albümünde sırıtmayacak şekilde ve karanlık synthpop üstüne coşkulu nakarat formülünü uygulmakta. Life is a Fear ise Editors’ın gereksiz samimiyetsizliklere ve eski tarzına sadık kalmaya çalışmadan dümdüz bir synthpop şarkısından altından kalkışının göstergesi olup konserde bağıra çağıra söylemek için oldukça ideal durmakta. The Law o kadar “eh” bir şarkı ki ne diyeceğimi bilmiyorum açıkçası. Neyseki çok uzatmadan Our Love tekrar bizi 80’lere uçuruyor ve Journey başyapıtı Don’t Stop Believin’e saygılarını sunuyor. “All the Kings” de iki eğreti tarzı birleştirme çabasının hasta doğan bebeği misali fena olmamasına rağmen etkileyemiyor. At All Cost için de “The Law”dan daha fazla bir şey söylemek maalesef mümkün değil. Albümün kapanışını ve belki de zirvesini Marching Orders ile yapıyoruz. Neredeyse 8 dakikalık bu destansı şarkı 9 şarkının yapamadığı füzyonu başarıyor. Klavyesinden vokaline, melodisinden sözlerine play tuşuna bastığınızdan bu yana geçen 51 dakikayı biraz olsun değerli kılıyor.

“In Dream” birkaç zirve anı dışında özellikli ve dinlenesi bir albüm olmayı başaramıyor. Albümün tarz değişikliği yaşadığı ve eski Editors’ın klavyeyle buluştuğu şarkılarda sözlerin zayıfllığı, özellikle nakaratların yapısından zarar gördüğünü düşünüyorum. Nakaratlarda ve çoğu şarkının kapanışları birbirine benzer şekilde tek bir kalıbın tekrarı veya azıcık değişikliğe uğramış şekli ile süregeliyor ve dinleyiciyi yakalamayı başaramıyor. Bu doku uyuşmazlığı belki de müzikten kaynaklanmış da olabilir ki Marching Orders albümün geri kalanına göre gayet catchy durumda. Diğer yandan, albümün bütünlüklü yapısı içinde eğreti dursalar da iki saf synthpop şarkıları Life is a Fear ve Our Love kesinlikle başarılı denemeler. Sonuç olarak; Editors, bu marjinal denemesiyle müzik algımızda büyük aydınlanma yaratmazken, kendi repertuarına iki iyi, bir de çok iyi şarkı eklemeyi yine de başarıyor.

 

İNCELEME: ALESSANDRO CORTINI – FORSE 1-2-3

Alessandro Cortini, çocukken dinlediği popüler müziktekilere benzer melodiler yakalamak şeklinde kolayca tanımlanabilecek bir vazife edinmiş. Müziğinde kendisini mutlu ettikleri için tekrar eden bu melodiler gibi onun mutluluğa ulaşma motivasyonu da tekrar tekrar karşımıza çıkarak belirginleşiyor verdiği röportajlarda. Her şarkının tek bir melodinin hakimiyeti altında onun sürekliliğine dönüşmesi de Cortini’nin müzik yapmayı gerçekten ilgisini çeken şeye indirgeme yaklaşımı ve tek bir müzik aletine yoğunlaşıp en iyi sonuca ulaşma alışkanlığı ile açıklanabilir.

Peki nasıl oluyor da tüm bu belirlenmişlere rağmen müzisyen hiçbir plana bağlı kalmadığı ve ne üreteceğini önceden kestiremediği bir yöntemle çalıştığını iddia edebiliyor? Aslında yine önceden alınmış bir karar, melodik sesler çıkarmaya elverişsiz, tuşlu klavyesi olmayan buchla modüler synthesizerlarla pop duyarlılığına sahip tınılara ulaşmak kararı sorumlu tutulabilir. Alessandro Cortini çocukların oyuncaklarla arasındakine benzer bir ilişkiyi enstrümanıyla kursa da alışılmışın dışında kalan formatlara yönelmek ‘çocuk oyuncağı’ değil. Çünkü deneysel yaklaşımı özgün ses panelleriyle birlikte o seslerin kaynağı geniş paletin üzerinde nereye çıktığını bilmediği tuşları da keşfetmek zorunda.

Buchla modüler synthesizerın orasından burasından fışkıran renkli kabloların yarattığı çocuksu heyecanın yanında devasa makineye adanmış üç albümlük Forse serisini tamamlamak sonsuz ihtimaller arasından seçimler yapabilecek güçlü bir irade ister. Üçlemenin başlığı ‘forse’ Türkçedeki ‘belki’ zarfının İtalyancadaki karşılığı fakat bence müzikte asıl karşılığını feda edilen seçenekler sayesinde kesinlik kazanabilen ve böylece gerçekliğe yükselen ‘belki’lerde buluyor. Şüpheler giderildiği ve acabalar defedildiği için tek başına ayakta kalabilen bu enstrümanın ve bağımsızlık mücadelesinin destekçisiyim, sizin de onu resmen tanımanızı isterim.

Peki Alessandro Cortini’nin müziğini denemek için geçerli nedenler onu dinlemeye devam etmek için yeterliler mi? Bir müzik ne yapımında başvurulan teknikler ne de üretiminin arkasında yatan sebepler yüzünden iyi müziğe dahil edilmek zorundadır. Eğer güzellik eserin kendi içinde bulunacaksa müziğin kendisine dönmek gerekiyor.

Tek bir müzik aletinin melodi kapasitesine odaklanıldığı için üç albümün üç saati aşan toplam uzunluğu kaçınılmaz bir şekilde kendi içinde tutarlı. Benim için bir uyum süreci gerekti fakat alıştığım zamanında yanlış ya da çirkin bulduğum herhangi bir şey değildi, zaten neyin nasıl olması gerektiğini hatırlayamayacağım kadar uzakta hissediyordum artık. Müziğe bakış açımı değiştiren bambaşka bir deneyimdi bu.

Doğrusal yapısı bozulmayan veya çok ama çok yavaş tırmanışa geçen parçalar düşünüldüğünde dinleyiciyi kaybetme riskinin göze alındığını görüyoruz. Kulaklarımı dolduran ağır kütlede anlam yükleyebileceğimiz boşluklar ya da sessizlikler yok. Beni havalandırıp bulutların üzerine bırakacak bir atmosferin içinde değilim, ancak serbestçe hareket eden moleküllerin girebileceği tepkimeler gerçekleşemiyor. Kesintisiz tecrübe edilen ve sizi yönlendirmeye ara vermeyen seslerin etkisi altındayken civa gibi yoğun bir sıvı imajı beliriyor zihnimde. Belki de The Rolling Stones şarkıları civa dökülmüş bir yüzeye çarpıyor, yayılıyor, yankılanıyor ve bu düzeneğin yardımıyla pop müzik geçen yıllara rağmen sonunda tekrar ilginç kılınabiliyor. Yüzlerce pop yıldızına neden müzik yaptıkları sorulduğunda pek de düşünmeden hep aynı şekilde kullandıkları mutluluğun kaybettiği anlamları tekrar üzerinde görebiliyoruz. Hepsi Alessandro Cortini ‘mutlu olmak için müzik’ idealine bu kadar çok yaklaşabildiği için.